Bilim İnsanları, Dünya’daki Suyun Yaşını Belirledi

Güneş Sistemi, Güneş nebulası adı verilen dev bir moleküler buluttan doğdu. Bu bulut çoğunlukla suyun ana bileşeni olan hidrojeni içeriyordu. Onu da sırayla helyum, oksijen ve karbon takip ediyordu. Bulut ayrıca küçük silikat tozu ve karbonlu toz tanelerine de ev sahipliği yapıyordu.

Güneş Sistemi’ndeki suyun tarihi de bu noktada başladı. Dünya üzerindeki en eski suyun ise 4 milyar 571 milyon yıllık olduğu anlaşıldı.

GeoScienceWorld Elements adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan çalışmada Çinli ve İtalyan iki araştırmacı bir dizi karmaşık hesaplamayla gezegenin suyunun hangi dönemlerde oluştuğunu ayrıntılarıyla ortaya çıkardı.

Buna göre Dünya’daki suyun iki kaynağı var. İlki Güneş Sistemi soğuk bir bulutken ortaya çıktı. İkincisiyse gezegenlerin oluştuğu dönemde (4 milyar 543 milyon yıl önce) meydana geldi.

Araştırmacılar, Güneş Sistemi’nin doğuşunun erken aşamalarında meydana gelen ilk suyun da bir şekilde Dünya’ya ulaştığını söylüyor.

Güneş Sistemi aslında Güneş nebulası adı verilen dev bir moleküler buluttan doğdu. Bu bulut çoğunlukla suyun ana bileşeni olan hidrojeni içeriyordu. Onu da sırayla helyum, oksijen ve karbon takip ediyordu. Bulut ayrıca küçük silikat tozu ve karbonlu toz tanelerine de ev sahipliği yapıyordu.

Araştırma makalesine göre Güneş Sistemi’ndeki suyun tarihi de bu noktada başladı. Yani hidrojen ve oksijen reaksiyona girdi ve iki tür su buzu oluştu: Normal su ve döteryum içeren ağır su.

Döteryum, ağır hidrojen (HDO) adı verilen bir hidrojen izotopu. Çekirdeğinde bir proton ve (normal suyun aksine) bir de nötron yer alıyor.

Yeni araştırmanın arkasındaki Cecilia Ceccarelli ve Fujun Du, bu en eski suyun Dünya’da olup olmadığını anlamak için toplam su miktarı ve döteryumlu su miktarını kullandı.

Hesaplamaları sonucunda Dünya’daki suyun yüzde 1 ila 50’sinin Güneş Sistemi’nin doğuşunun ilk aşamasından geldiği ortaya çıktı.

Araştırmacılar yüzde 1 ila 50’nin çok geniş bir aralığa işaret ettiğini kabul ediyor. Ancak yine de Dünya’yı anlamak için son derece önemli bir bilgi olduğunu vurguluyor.

Araştırma makalesinde konuyla ilgili, “Kuyruklu yıldızlar ve asteroitlerdeki su da büyük oranda miras alındı” ifadelerine yer verdi.

Önde gelen hipotezlerden biri, kuyruklu yıldızlardan kopan asteroitlerin Dünya’yı bombardımana tuttuğu ve bu sırada gezegene su molekülleri taşıdığını iddia ediyor.

Ancak Ceccarelli ve Fujun, bunun doğru olmayabileceğini söylüyor: Dünya ilk suyunu büyük olasılıkla asteroitlerin ve gezegenlerin öncüleri olduğu varsayılan gezegenciklerden (planetesimal) miras aldı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Pırlanta’ Gibi Parlayan Yeni Bir Galaksi Keşfedildi

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan James Webb, uzayda daha önce hiç görülmemiş bir galaksiyi görüntüledi. Görüntüye ilişkin araştırma, 14 Aralık’ta The Astronomical Journal adlı akademik dergide yayımlandı.

Teleskobun yeni görüntüsü, Yeniden İyonlaşma ve Mercekleme Bilimi için Samanyolu Dışı Alanlar (PEARLS) adlı gözlem programının bir parçası olarak çekildi.

PEARLS kapsamında James Webb’den çekilen fotoğrafla, ‘pırlanta’ gibi parlayan yeni bir galaksi görüntülendi.
Fotoğrafın, evrenin ilk ‘görülebilen en sönük gök cisminin’ ve ‘en geniş alanının’ yakalandığı görüntülerinden biri olduğu belirtildi.

Uzayın Kuzey Ekliptik Kutbu isimli bir kısmına odaklanan James Webb teleskobu, çıplak gözle görülebilenden 1 milyar kat daha sönük olan gök cisimlerini görüntülemek için sekiz farklı yakın kızılötesi ışık rengi kullandı.
Araştırmacılar, görüntüyü netleştirmek için James Webb verilerini Hubble Uzay Teleskobu tarafından yakalanan üç renk ultraviyole ve görünür ışıkla birleştirdi.

Görüntünün, program tamamlandığında, halihazırda çekilen kısmına göre 4 kat daha büyük olması bekleniyor.
PEARLS programının baş araştırmacısı ve çalışmanın yazarı Rogier Windhorst, açıklamasında, “Keşfedilen alan James Webb ile yılda 365 gün gözlemlenebilir olacak şekilde tasarlandı, bu nedenle zaman alanı, kapsanan bölge ve ulaşılan derinlik ancak zamanla daha iyi hale gelecektir” ifadesini kullandı.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak. Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor. James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor. Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı. Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Paylaşın

Bilim İnsanları Şaşkına Döndü: Güneş Sistemi’ni Bir Parıltı Sardı

Güneş Sistemi’nin etrafını belli belirsiz bir parıltının sarması karşısında şaşkına dönen bilim insanları ışığın tam olarak nereden geldiğini henüz bulabilmiş değil. Bilim insanları, parıltının güneş sistemimizdeki bilinmeyen bir yapıdan kaynaklanabileceğini tahmin ediyor. 

Bu yapı, güneş sistemine düşen kuyruklu yıldızlardan oluşan ve güneş ışığını yansıtan bir toz küresi olabilir. Ancak bu toz kabuğu varsayımsal kalmaya devam ediyor ve eğer gerçekse, o zaman güneş sisteminin mimarisine ilişkin anlayışımızı değiştirecek.

Güneş sistemimizi “belli belirsiz bir parıltının” sardığını söyleyen bilim insanları bunun nereden geldiğinden emin değil.

Independent Türkçe‘nin aktardığına göre, bilim insanları, beklenen ışık kaynakları çıkarıldığında bile loş parıltının devam ettiğini söylüyor. Yeni bir çalışmada yıldızlar ve galaksiler gibi bilinen kaynaklardan gelen ışığı çıkaran araştırmacılar, bir şeyin kaldığını buldu.

Işık miktarı çok az: tüm gökyüzüne yayılmış 10 ateşböceğine eşdeğer. Fakat yine de bu parıltı karşısında şaşkına dönen bilim insanları ışığın tam olarak nereden geldiğini henüz bulabilmiş değil.

Bu keşif, bilim insanlarının NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu’ndan alınan 200 bin görüntüyü kullanmasıyla yapıldı. Araştırmacılar daha sonra beklenen tüm ışığı kaldırarak herhangi bir arka plan parıltısı olup olmadığına baktı.

Bilim insanları, parıltının güneş sistemimizdeki bilinmeyen bir yapıdan kaynaklanabileceğini tahmin ediyor. Bu yapı, güneş sistemine düşen kuyruklu yıldızlardan oluşan ve güneş ışığını yansıtan bir toz küresi olabilir.

Ancak bu toz kabuğu varsayımsal kalmaya devam ediyor ve eğer gerçekse, o zaman güneş sisteminin mimarisine ilişkin anlayışımızı değiştirecek.

2021’de New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay aracı da güneş sisteminde az miktarda arka plan ışığı olduğunu bulmuştu. Bu ışık da hâlâ açıklanabilmiş değil ve önerilen olası açıklamalar arasında bir dizi gizli uzak galaksiden, çürüyen karanlık maddeye kadar her şey yer alıyor.

Ancak New Horizons’ın tespit ettiği ışık, Hubble görüntülerinde bulunandan daha az yoğundu. Bunun nedeni New Horizons’ın daha uzakta, Güneş’ten yaklaşık 6,5 ila 8 milyar kilometre uzakta olması olabilir.

Bu da araştırmacıları ışığın yakınımızdan, güneş sistemimizin içinden geldiğine inanmaya itiyor. Bu iki bulgu birlikte ele alındığında, güneş sisteminin daha önce ölçülmemiş bazı elementler içerebileceğini düşündürüyor.

Bulgular, The Astronomical Journal ve The Astrophysical Journal Letters adlı bilimsel dergilerde yayımlanan yeni makalelerde rapor edildi.

Paylaşın

Nesli Tükenen Tazmanya Kaplanı’nı Geri Getirmek İçin Çalışmalara Başlandı

50 bilim insanından oluşan bir ekip, nesli tükenen hayvanlarla ilgili süreci tersine çevirmeye çalışıyor. Bilim insanları, Tazmanya Kaplanı’nı gen düzenleme yöntemiyle geri getirmeye çalışacaklar.

Bilim insanları, yürüttükleri çalışma kapsamında benzer DNA’ya sahip bir türden önce kök hücreler alacak ve gen düzenleme teknolojisi ile Tazmanya Kaplanı’nın kök hücrelerine dönüştürmeye çalışacaklar.

Köpeği andıran suratı ve sırtındaki çizgileriyle nadir bir görünüme sahip olan Tazmanya Kaplanı’nın aşırı avlanma nedeniyle nesli tükenmişti.

Son Tazmanya Kaplanı, 1936 yılında Hobart’taki Beaumaris Hayvanat Bahçesi’nde ölmüştü.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avustralya’daki 50 bilim insanından oluşan bir ekip, nesli tükenen hayvanlarla ilgili süreci tersine çevirmeye çalışıyor.

Tazmanya Kaplanı’nı gen düzenleme yöntemiyle geri getirmeye çalışan bilim insanları, yürüttükleri çalışma kapsamında benzer DNA’ya sahip bir türden önce kök hücreler alacak ve gen düzenleme teknolojisi ile Tazmanya Kaplanı’nın kök hücrelerine dönüştürmeye çalışacaklar.

Genç üyenin kalıntıları sayesinde

Bu hücrelerden embriyo üreten bilim insanları daha sonra taşıyıcı olan başka bir hayvan aracılığıyla Tazmanya Kaplanı’nı geri getirmeyi deneyecekler.

Projeyi, Melbourne Üniversitesi ve nesli tükenen türleri yeniden hayata döndürme ile ilgili çalışmalar yürüten ABD merkezli biyoteknoloji şirketi Colossal birlikte gerçekleştirecek.

Bilim insanları, Tazmanya Kaplanı’nın genomunu, türün iyi korunmuş genç bir üyesinin kalıntıları sayesinde halihazırda sıralamıştı.

Ekibin başındaki Profesör Andrew Pask, bunun Tazmanya Kaplanı’nı türetmek için gereken “tam bir prototip” olduğunu söylemişti.

Gen düzenleme nedir?

Genom düzenleme, genom mühendisliği veya gen düzenleme, DNA’nın canlı bir organizmanın genomuna eklendiği, silindiği, modifiye edildiği veya yer değiştirildiği bir tür genetik mühendisliği.

Genetik materyali bir konakçı genomuna rastgele yerleştiren erken genetik mühendislik tekniklerinden farklı olarak, genom düzenleme, eklemeleri bölgeye özel konumları hedefleyerek başarıya ulaşması ile biliniyor.

Gen düzenlemenin geçmişi ise 1953’te DNA’nın çift sarmal bir yapıda olduğunun keşfedilmesine dayanıyor. Bu tarihten itibaren bilim insanları genetik koddaki spesifik DNA dizilerinin silinmesi, eklenmesi veya değiştirilmesini sağlamak için farklı yöntemler üzerinde çalışmaya başladı.

Tazmanya Kaplanı

Tazmanya kaplanı ya da Tazmanya kurdu (thylacinus cynocephalus), 20. yüzyılda soyu tükenen Avustralya’ya özgü büyük bir etobur keseli. Soyu tükenen birçok türden sadece biri olmasına rağmen bu türlerin en büyüğü ve en ünlüsü.

Tazmanya Kaplanı’nın yaşayan en yakın akrabasının, Tazmanya canavarı veya keseli karıncayiyen olduğu tahmin ediliyor. Tazmanya kaplanı, her iki cinsinin de kese taşıdığı bilinen, iki keseli memeli türünden biriydi.

Paylaşın

Çığır Açan Keşif: 2 Milyon Yıl Öncesine Ait DNA Bulundu

Kap Kopenhag olarak adlandırılan Grönland’ın en kuzey ucundaki tortul tabakalarda iki milyon yıl öncesine ait DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) bulunduğu açıklandı. En eski DNA parçalarının keşfi, paleogenetik alanında yeni bir çığır açtı.

Kopenhag Üniversitesi öğretim üyelerinden Mikkel Winther Pedersen, DNA’nın hayatta kalma süresinin bir milyon yıl olduğu sanıldığını belirterek şimdi bunun iki katı uzun süre hayatta kalan bir örneğin keşfedildiğine dikkat çekti.

AFP haber ajansına konuşan Pedersen “Genetik çalışmalar açısından daha önce var olduğunu düşündüğümüz bariyeri kırdık” dedi.

Nature dergisinde yayımlanan araştırmanın baş yazarı Pederson bulunan parçaların bugün bildiğimiz Dünya’nın hiçbir yerinde görülmeyen bir çevreden geldiğini belirtti. DNA’ın donmuş, uzak ve insanın yerleşmemiş olduğu alanlarda çok iyi şekilde kalmayı başarabildiği sanılıyor.

Bilinen en eski DNA, bir milyon yıl öncesinde bir Sibirya mamutunun dişinden çıkarılmıştı. Yeni teknolojiler sayesinde bulunan 41 parçanın en eski bilinen DNA’dan en az bir milyon yıl daha eski olduğunu anlaşıldı.

“Pandora’nın kutusunu açmak üzereyiz”

Araştırmayı yürüten bilim insanları öncelikle DNA’nın kilde mi yoksa kuartzta mı saklı olduğu, ardından da bulunduğu tortul tabakadan çıkarılıp çıkarılamayacağını anlamaya çalıştı.

Kopenhag Üniversitesi jeobiyoloji ekibinin başındaki Karina Sand kullanılan yöntemin DNA’nın neden mineraller ya da tortul tabakalarda korunabildiği konusunda temel bir bilgi sunduğunu belirtti ve “Pandora’nın kutusunu açmak üzereyiz” diye konuştu.

Winther Pedersen’a göre ortamdaki nehirler mineral ve organik maddeleri deniz ortamına taşıdı. Karasal tortullar burada saklandı. Yaklaşık iki milyon yıl önce de suyun altındaki kara kütlesi yükseldi ve Kuzey Grönland’ın bir parçası oldu.

Günümüzde bir Arktik çöl olan Kap Kopenhag’da çok iyi şekilde korunmuş halde bitki ve böcek fosilleri gibi farklı türler keşfedildi. Ancak bilim insanları henüz fosillerin DNA’sını saptama çalışmasına girişmedi ve o dönemlerdeki hayvanların varlığı hakkında çok az şey biliniyor.

Türlerin adaptasyonu

Çalışmalarına 2006 yılında başlayan araştırma ekibi şimdi bölgenin iki milyon yıl önce nasıl bir görünüme sahip olduğu konusunda bir resim çizebiliyor. Mamut, ren geyikleri ve tavşanların koşturduğu ve çeşitli bitkilerin yer aldığı bir ormanlık çevre tanımlayan Pedersen, 102 farklı bitki türü bulduklarını belirtti.

Daha önce hiç bu kadar kuzeyde rastlanmayan mamutların varlığının özellikle önemli olduğunu vurgulayan bilim insanı bu keşfin türlerin adaptasyonu konusunda daha fazla bilgi sunduğuna vurgu yaptı.

İki milyon yıl önce Grönland günümüzden 11 ila 17 derece daha sıcaktı, ancak yüksek enlemde bulunmasından dolayı yazları güneş batmıyor, kışları ise doğmuyor. Ancak günümüzde Dünya’nın hiçbir yerinde böyle bir ortam bulunmuyor.

Dünya çapında gerçekten bu kadar ve hatta daha da eski jeolojik depoların bulunduğu birçok farklı alan olduğunu belirten Pedersen, “Türlerin esnekliği, farklı iklim türlerine nasıl adapte olabildikleri daha önce düşündüklerimizden farklı olabilir ve bu bizi yeni ve eski alanlara bakmaya itiyor” diye açıkladı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Şaşırtıcı: Karıncaların “Süt” Ürettiği İlk Kez Gözlemlendi

Karıncaların kolonideki diğer bireyleri besleyen süt benzeri bir sıvı salgıladığı gözlemlendi. Yapılan testle “sütün” içeriğinde, sıvıya özgü 185 proteinin yanı sıra aminoasit, şeker ve vitamin gibi 100’den fazla metabolit olduğu ortaya konuldu.

ABD’deki Rockfeller Üniversitesi’nden bilim insanları, karıncaların kolonideki diğer bireyleri besleyen süt benzeri bir sıvı salgıladığını gözlemledi. Nature adlı hakemli bilimsel dergide 30 Kasım’da yayımlanan bulgular, “sütün” pupa evresinde salgılandığı belirtildi.

Biyolog Orli Snir ve ekibi keşfi, sosyal izolasyonun Ooceraea biroi türü karıncaları nasıl etkilediğini araştırırken yaptı.

Uzmanlar izole karınca pupalarını gözlemlerken, karın uçlarında sıvı damlacıkların belirdiğini fark etti. Bu sıvı biriktiğinde pupaların boğulduğu, çıkarıldığında hayatta kaldığı görüldü. Sıvının birikmesi ayrıca pupayı öldüren mantarların oluşmasına yol açtı.

Araştırma ekibi bunun ardından pupalara mavi gıda boyası enjekte ederek sıvının izini sürdü.

Yetişkin karıncaların salgılandıkça sıvıyı tükettiği ve larvalarını da pupalara taşıyarak “sütü” içmelerini sağladığı keşfedildi. Uzmanlar, larvaların hayatta kalmak ve gelişmek için bu sıvıya bağımlı olduğunu söyledi.

Araştırma sonucunda en büyük 5 karınca alt familyasına ait türlerde pupa “sütü” tespit edildi. Uzmanlar bu yüzden sıvının, karıncaların sosyal yapısının evriminde rol oynayabileceğini düşünüyor.

Yapılan testle “sütün” içeriğinde, sıvıya özgü 185 proteinin yanı sıra aminoasit, şeker ve vitamin gibi 100’den fazla metabolit olduğu ortaya kondu.

Biyolog Snir yetişkinlik, larva ve pupa gibi karıncaların gelişim aşamaları boyunca koloniyi birleştiren bir mekanizma belirlediklerini belirtti. Bilim insanı sıvıyı denediğini, tadının ilk başta biraz şekerli gibi geldiğini ancak daha sonra fikrinin değiştiğini söyledi. Snir, ekibindeki kimsenin sıvıyı tatmayı kabul etmediğini de sözlerine ekledi.

Makalade imza atan isimlerden biyolog Daniel Kronauer, “İlk düşüncem ‘Bu çılgınca’ oldu” dedi.

Araştırmayı yorumlayan biyolog Bert Hölldobler, çalışmanın çok önemli olduğunu ve kendisini heyecanlandırdığını vurguladı.

“Bunu daha önce kimsenin fark etmemesi gerçekten şaşırtıcı” diyen etolojist Patrizia d’Ettorre ise karınca pupalarının daha önce işlevsiz olarak görüldüğünü ancak çalışmanın bu düşünceyi yıktığını ifade etti.

Independent Türkçe

Paylaşın

ABD, Nükleer Kapasiteli Hayalet Bombardıman Uçağı B-21’i Tanıttı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) savunma sanayi şirketi Northrop Grumman,  hem konvansiyonel hem de nükleer silah taşıma kapasitesine sahip bombardıman uçağı B-21’i tanıttı. ABD hava kuvvetlerinin B-2 uçaklarının yerine en az 100 adet B-21 uçağı satın alması bekleniyor.

Projede uçağın motorunu üreten Pratt & Whittney’in yanı sıra BAE Systems, Collins Aerospace, GKN Aerospace gibi 40 ülke ve 400’den fazla tedarikçi yer alıyor. Farklı montaj aşamalarındaki 6 uçağın 2023 yılı ortalarında havalanması bekleniyor.

ABD Savunma Bakanlığı uzun süredir gizli şekilde geliştirilen yeni nesil hayalet nükleer bombardıman uçağını tanıttı. ABD’nin 30 yılı aşkın bir süre sonra geliştirdiği ilk bombardıman uçağı olan B-21 Raider, Çin’le gelecekte olası bir çatışma konusunda gittikçe artan endişelere Pentagon’un bir yanıtı olarak değerlendiriliyor.

Programın neredeyse her boyutu gizli tutuluyor. Altıncı nesil bombardıman uçağının California’nın Palmdale kentindeki bir hava tesisinde tanıtılması öncesinde yalnızca tasarımı gösteren birkaç çizim paylaşıldı.

Düşman radarını daha kolay atlatabiliyor

Uçağın tasarımını gösteren çizimler Raider’ın yerini alacağı siyah nükleer hayalet uçak B-2 Spirit’e benzediğini gösteriyor.

Yeni bombardıman uçağı Raider’ı geliştiren Northrop Grumman şirketinin genel müdürü Kathy Warden, benzerlikler olsa da özelliklerine ayrıntılı şekilde bakıldığında, bilgisayar sistemindeki gelişmeler ve uçağa eklenebilen yazılım özellikleri açısından, yeni uçağın B-2’ye kıyasla aşırı gelişmiş olduğunu vurguladı.

Savunma uzmanları yeni nesil uçağın dış cephesinde daha gelişmiş malzemelerin kullanıldığını, bu özelliğin uçağın tespit edilmesini zorlaştırdığını, yeni bombardıman uçağının düşman devletlerin radarlarını daha kolay atlatabildiğini ve kendisini başka bir obje olarak gizleyebildiğini söylüyor.

Pentagon bu hafta içinde açıkladığı yıllık Çin raporunda Pekin’in 2035 yılına kadar bin 500 nükleer silaha sahip olma yolunda ilerlediğini; hipersonik silah, siber savaş ve uzay kabiliyeti gibi alanlardaki kazanımlarının, ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik en somut ve sistemik sorun olduğunu belirtmişti.

Altı adet B-21 üretim aşamasında

Şu anda altı adet B-21 Raider’ın üretim aşamasında olduğu ve ABD Hava Kuvvetleri’nin nükleer ya da konvansiyonel silah taşıyabilen ve mürettebatlı ya da mürettebatsız uçabilen bu uçaktan 100 adet geliştirmeyi planladığı kaydediliyor.

Hem ABD Hava Kuvvetleri hem Northtrop, Raider’ın nispeten hızlı bir şekilde geliştirildiğini, sözleşme sürecinden tanıtım aşamasına yedi yıl içinde gelindiğini belirtiyor. Diğer yeni savaş uçakları ve gemi programlarının onlarca yıl aldığı ifade ediliyor.

Yeni nesil bombardıman uçağının maliyeti bilinmiyor. Hava Kuvvetleri 2010 yılında 100 adetlik bir alımda tek bir uçağın fiyatının ortalama 550 milyon dolar olduğunu belirtmişti.

Raider’ın ilk uçuşunu en erken 2023’te yapması planlanıyor. Ancak Northtrop Grumman, gelişmiş bilgisayar teknolojisiyle Raider’ın performansını, ‘dijital ikizini’ yani tanıtılacak olan uçağın sanal bir replikasını kullanarak test ettiğini söylüyor.

ABD’nin gelecekteki hava gücünün bel kemiğini oluşturması beklenen B-21 Raider’ın bazı özellikleri şu şekilde:

  • Yeni nesil hayalet uçak teknolojisine sahip ve çevik bir yazılım kullanıyor
  • Düşman radarlarını daha kolay atlatabiliyor
  • Kendisini başka bir obje olarak gizleyebiliyor
  • Gelişmiş uzun menzilli tam isabetli vuruş kapasitesine sahip
  • Hava Kuvvetleri’nin yeni programa en az 55 milyar dolar harcaması bekleniyor.
Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Gençlerde Sosyal Medya Bağımlılığı Yoksullukla İlişkili

Sosyal medya bağımlılığıyla ilgili bir anket üzerinden kullanıcıların maddi durumları analiz edildi. Bulgular, daha yoksul ergenlerde sorunlu sosyal medya kullanımı ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösterdi. Uzmanlar sorunun, ekonomik eşitsizliğin daha fazla olduğu okullardaki gençlerde daha yaygın olduğunu bildirdi.

Sorunlu sosyal medya kullanımıyla gelir eşitliği arasındaki bağlantı, sadece ailesinin kendisine az destek verdiğini söyleyen gençlerde görüldü. Araştırma ekibi bulguların arkasındaki nedenlerden biri olarak, yoksul gençlerin fotoğraf ve videoları statü ve güçle eş tutukları için paylaşmaya daha yatkın olmasını düşünüyor.

Bilim insanları gençlerde sosyal medya bağımlılığının yoksullukla ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Information, Communication and Society adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırma, düşük gelirli aileden gelen ergenlerin, sosyal medya bağımlılığını gösteren davranışları gösterme ihtimalinin daha fazla olduğunu gösterdi.

Uluslararası bir ekibin çalışmasında, aralarında Türkiye’nin de olduğu 43 ülkeden 179 bini aşkın öğrenci incelendi.

Facebook ve Instagram gibi sosyal medya platformlarını kullanmadığında kötü hissetme, daha az kullanmayı deneyip başaramama, olumsuz duygulardan kaçmak için kullanma gibi davranışlardan en az 6’sı olan çocukların sorunlu sosyal medya kullanımı sergilediği belirtildi.

Sosyal medya bağımlılığıyla ilgili bir anket dolduran çocukların maddi durumları da analiz edildi.

Bulgular, daha yoksul ergenlerde sorunlu sosyal medya kullanımı ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösterdi. Uzmanlar sorunun, ekonomik eşitsizliğin daha fazla olduğu okullardaki gençlerde daha yaygın olduğunu bildirdi.

Sorunlu sosyal medya kullanımıyla gelir eşitliği arasındaki bağlantı, sadece ailesinin kendisine az destek verdiğini söyleyen gençlerde görüldü.

Araştırma ekibi bulguların arkasındaki nedenlerden biri olarak, yoksul gençlerin fotoğraf ve videoları statü ve güçle eş tutukları için paylaşmaya daha yatkın olmasını düşünüyor.

Uzmanlar “Adım atın” çağrısı yaptı

Michela Lenzi, Frank J. Elgar ve Claudia Marino gibi araştırmacıların imza attığı araştırmada hükümetlerin yeni stratejiler geliştirerek gençlere yardım etmesi gerektiği savunuldu.

Uzmanlar etkin politikalar geliştirerek, gençlerin zararlı davranışlarını bir nebze de olsa önlenebileceğini ifade etti.

Araştırmanın başyazarı Lenzi de yetkililere yaptığı çağrıda “Eşitsizlikleri azaltmak ve ergenlerin sağlıksız sosyal medya kullanım davranışlarını kısıtlamak için adım atılmalı” dedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Tarihteki Bilinen En Eski Hayvanların ‘Ne Yediği’ Ortaya Çıktı

575 milyon yıl önce Ediyakaran Dönemi’nde yaşayan hayvanların yeşil algler ve bakterilerle beslendiği anlaşıldı. İncelenen canlılar arasında bilimsel adları Kimberella ve Dickinsonia olan iki hayvan yer aldı.

Salyangoz benzeri Kimberella’nın bir ağzı ve bağırsakları olduğu, yiyecekleri tıpkı modern hayvanlar gibi sindirdiği saptandı. Boyu 1,4 metreye kadar ulaşabilen yassı ve çizgili Dickinsonia’nın ise ağzı yoktu. Bu yüzden, bu hayvanın besinleri gövdesiyle emerek sindirdiği sonucuna varıldı.

Almanya’daki GFZ Yerbilimleri Araştırma Merkezi’nden Dr. Ilya Bobrovskiy liderliğindeki bir ekip, fosilleri çıplak gözle görülebilen, yani mikroskobik boyutlarda olmayan en eski canlılardaki kimyasalları analiz etti.

Bunun sonucunda yaklaşık 575 milyon yıl önce Ediyakaran Dönemi’nde yaşayan hayvanların yeşil algler ve bakterilerle beslendiği anlaşıldı.

İncelenen canlılar arasında bilimsel adları Kimberella ve Dickinsonia olan iki hayvan yer aldı.

Salyangoz benzeri Kimberella’nın bir ağzı ve bağırsakları olduğu, yiyecekleri tıpkı modern hayvanlar gibi sindirdiği saptandı.

Boyu 1,4 metreye kadar ulaşabilen yassı ve çizgili Dickinsonia’nın ise ağzı yoktu. Bu yüzden araştırmacılar, bu hayvanın besinleri gövdesiyle emerek sindirdiği sonucuna vardı.

Hakemli bilimsel dergi Current Biology’de yayımlanan araştırmanın başyazarı Bobrovskiy, konuyla ilgili şu açıklamada bulundu:

“Bulgularımız, Ediyakaran biyotasına ait hayvanların, Dickinsonia gibi tuhaf canlılardan ve Kimberella gibi daha gelişmiş hayvanlardan oluşan karışık bir ortam olduğunu gösteriyor.”

Bobrovskiy, “Özellikle Kimberella, insanların ve bugünkü diğer hayvanlarınkine benzer biyolojik özelliklere sahipti” diye ekledi.

Kimberella ve Dickinsonia fosillerini analiz eden araştırmacılar, önce modern hayvanların alametifarikası olarak görülen kolesterol izlerine rastladı.

Bunun ardından fosillerde başka moleküllere rastlanıp rastlanmayacağını araştıran ekip, bu eski hayvanlara ait olmayan diğer yağ moleküllerini buldu.

Bunların, söz konusu hayvanların ölmeden önce yediği son öğüne ait moleküller olduğu anlaşıldı. Ayrıntılı incelemeler sonucunda bu son öğünün de bakteri ve algler olduğu ortaya kondu.

Araştırma ekibinde yer alan, Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Profesör Jochen Brock, “Özellikle Kimberella’nın bağırsaklarındaki molekülleri analiz ettikten sonra tam olarak ne yediğini ve yiyecekleri nasıl sindirdiğini belirleyebildik” diye konuştu.

Kimberella’nın hangi besinlerin kendisi için iyi olduğunu kesinlikle bildiğini ve geri kalan her şeyi bağırsakları aracılığıyla filtrelediğini aktaran bilim insanı, “Fosillerdeki kimyasalları inceleyerek, hayvanların bağırsakları çoktan çürümüş olsa bile içerikleri görünür hale getirebiliyoruz” diye ekledi:

“Aynı tekniği, Dickinsonia üzerinde de kullandık ve bağırsağı olmadığını keşfettik.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Hubble’dan Nefes Kesici Fotoğraf

Hubble Uzay Teleskobu, yaklaşık 671 milyon ışık yılı uzaklıktaki Arp-Madore 417-391 adıyla bilinen sıradışı galaksi birleşimini görüntüledi. Hubble’ın nefes kesici görseli uzay ajansları tarafından dün paylaşıldı.

Arp-Madore 417-391, Eridanos Takımyıldızı’nda yer alıyor. İki galaksi, kütleçekim sebebiyle bir halkayı anımsatacak şekilde bükülmüş görünüyor. Galaksilerin çekirdekleri de yan yana duruyor.

Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agenc-ESA) ve NASA’nın yönetimindeki Hubble Uzay Teleskobu, sıradışı galaksi birleşimini görüntüledi. Nefes kesici görsel uzay ajansları tarafından dün paylaşıldı.

Arp-Madore 417-391 adıyla bilinen birleşim, iki galaksiden meydana geliyor. Yaklaşık 671 milyon ışık yılı uzaklıktaki Arp-Madore 417-391, Eridanos Takımyıldızı’nda yer alıyor. İki galaksi, kütleçekim sebebiyle bir halkayı anımsatacak şekilde bükülmüş görünüyor. Galaksilerin çekirdekleri de yan yana duruyor.

Arp-Madore 417-391, A Catalogue of Southern Peculiar Galaxies and Associations’daki (Güney Olağandışı Gökadalar ve İlişkileri Kataloğu) çok sayıdaki büyüleyici gök cisminden biri. Gökbilimciler Halton Arp ve Barry Madore’un derlediği katalogda etkileşimli galaksiler yer alıyor.

Bununla birlikte görsel, Hubble’ın Gelişmiş Ölçme Kamerası’yla (Advanced Camera for Surveys-ACS) yakalandı. NASA, ACS’nin evrendeki galaksileri aramak için geliştirildiğini ifade etti:

Kamera 20 yıldır bilimsel keşiflere katkı sağlıyor. Kullanımı boyunca karanlık maddenin dağılımının haritalandırılmasından galaksi kümelerinin evriminin incelenmesine kadar her şeye dahil edildi.

ESA ve NASA’nın yönetimindeki Hubble, 32 yılını yeni galaksileri keşfetmek ve yıldızların, gezegenlerin ve diğer gök cisimlerinin çarpıcı anlarını kaydetmekle geçirdi.

NASA’ya göre teleskop şimdiye kadar yaklaşık 50 bin gök cismi üzerinde 1,5 milyon kez gözlem yaptı.

1990’da uzay mekiği Discovery aracılığıyla fırlatılan teleskop, adını Astronom Edwin Hubble’dan alıyor. Hubble şu anda James Webb Uzay Teleskobu için bir keşif aracı olarak kullanılıyor.

Paylaşın