Dikkat Çeken Araştırma: Maymunların Kullandığı İşaretler Dilin “Başlangıç Noktası”

Bilim insanları dikkat çeken bir araştırmaya imza attı. Araştırma, şempanzelerle paylaştığımız son ortak atamızın da benzer el kol hareketlerinde bulunduğunu ve bu hareketlerin de bugün kullandığımız dilin “başlangıç noktası” olduğu sonucunu ortaya koydu.

Söz konusu araştırma, en yakın maymun kuzenlerimizdeki iletişimi dikkatle inceleyen ve bu dilin kökenlerini anlamaya yönelik devam eden bilimsel bir araştırmanın parçası.

İskoçya’da bulunan St Andrews Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre insanlar, şempanzelerin ve bonoboların birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları jest ve “işaretleri” anlıyor.

Bilim dergisi PLOS Biology’de yayımlanan çalışma için video temelli bir araştırma yapıldı ve gönüllülere maymunların hareketleri izletildi; ardından da hareketlerin ne anlama geldiği soruldu.

Araştırma, şempanzelerle paylaştığımız son ortak atamızın da benzer el kol hareketlerinde bulunduğunu ve bu hareketlerin de bugün kullandığımız dilin “başlangıç noktası” olduğu sonucunu ortaya koydu.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre St Andrews Üniversitesi’nden baş araştırmacı Dr. Kirsty Graham, yapılan çalışmaya ilişkin “Tüm büyük-maymunların (şempanzeler ve bonobolar) iletişim kurmak için kullandıkları jestlerin yaklaşık yüzde 95’inin örtüştüğünü biliyoruz” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:

“Dolayısıyla, bunun son ortak atamızda mevcut olabilecek ortak bir el kol hareketi yeteneği olduğuna dair zaten şüphelerimiz vardı. Ama artık atalarımızın el kol hareketleri yapmaya başladığından ve bunun dile uyarlandığından oldukça eminiz.”

Söz konusu çalışma, en yakın maymun kuzenlerimizdeki iletişimi dikkatle inceleyen ve bu dilin kökenlerini anlamaya yönelik devam eden bilimsel bir araştırmanın parçası.

Araştırma ekibi, çalışma için uzun yıllar vahşi şempanzeleri gözlemledi. Ekip, büyük maymunların her birinin, gruplarındaki diğerlerine mesaj iletirken 80’den fazla hareketten oluşan bir “sözlük” kullandığını keşfetti.

“Beni kaşı” gibi bir mesaj, uzun bir kaşıma hareketiyle; “bana yemeğini ver” mesajı ise ağza vurulan bir darbe ile iletiliyor. Yapraktan dişlerle şeritler koparmaksa, bir diğer şempanzeye yapılan kur anlamına geliyor.

Hareketlerin tercümesi

Bilim insanları bu çalışmada gönüllülere izletilen görüntüleri kayıttan gösterdi. Ardından da gönüllüler, araştırmacılar tarafından hazırlanan çoktan seçmeli testlerde, hareketlerin neye karşılık geldiğine ilişkin tercihler yaptı.

Katılımcılar, iyi bir performans sergileyerek şempanzeler ve bonoboların hareketlerini yüzde 50’nin üzerinde bir oranda doğru yorumladı.

St Andrews Üniversitesi’nden Dr Catherine Hobaiter, sonuçlardan çok şaşırdıklarını belirterek, “Hepimizin bunu neredeyse içgüdüsel olarak yapabileceği ortaya çıktı” diye konuştu.

Sonucun iletişimin evrimi açısından büyüleyici olduğunu kaydeden Hobaiter, gülerek “Öte yandan da bunun nasıl yapılacağı konusunda yıllarca eğitim almış bir bilim insan olarak gerçekten oldukça sinir bozucu” dedi.

Paylaşın

Satürn’ün Uydusu Enceladus, Dünya Dışı Yaşam Barındırıyor Olabilir

Satürn’ün en büyük uydusu olan Titan’ın onda biri büyüklüğünde olan ve yaklaşık 500 kilometre çapında olan Enceladus’ta şaşırtıcı bir keşfe imza atıldı.  Donmuş bir gök cismi olan Enceladus, büyük bir yeraltı okyanusuna sahip.

Gök cisminin buzlu kabuğunun üzerinde yumuşak ve tüy benzeri malzemeler tespit edildi. Bilim insanları, bunların kar benzeri parçacıklar olduğunu söylüyor.

Öte yandan gök cismi, Güneş’ten çok uzakta yer aldığı için bu okyanusların üstü kalın bir buz tabakasıyla örtülü.

Ancak yeni araştırmaya göre bu okyanusu örten tek tabaka, buz tabakası değil. Cismin yüzeyi aynı zamanda kar benzeri yumuşak parçacıklarla dolu.

Bu parçaların, gök cisminin derinliklerine uzanan devasa buzlu gayzerlerden fışkırdığı düşünülüyor. Buna göre söz konusu fışkırmalar, yüzeyde çok miktarda yumuşak parça biriktirdi.

Gayzerlerden fışkıran daha küçük ve hafif parçacıkların da uzaya fırlatıldığı ve Satürn’ün devasa halkalarına katkıda bulunduğu belirtiliyor.

Hakemli bilimsel dergi Icarus’ta yayımlanan bulgular gök cisminde tahmin edildiğinden daha fazla tektonik aktivite olduğu anlamına geliyor.

Öte yandan araştırmacılar, bu yumuşak parçaları kar olarak adlandırmak yerine “regolit” diye tanımladı.

ABD’deki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi’nden gezegen bilimci Emily Martin, bunlara “bildiğimiz anlamıyla kar denemeyeceğini” belirtti.

Aynı zamanda araştırmanın da başyazarı olan Martin, “Enceladus’un yüzeyinde tespit ettiğimiz malzeme, Dünya’daki karın aksine atmosferden üretilmedi” ifadelerini kullandı:

Ancak, bu parçacıkların yüzeye düşme şekli karı andırıyor ve bence uygun bir benzetme.

Bunun yanı sıra Enceladus’taki yumuşak malzemenin Dünya’daki karla aynı bileşime sahip olmama ihtimali de var.

Fütürizm’e konuşan Martin, “Bu malzemenin fiziksel özellikleri halen tam olarak anlaşılamadı” dedi.

Gökbilimcilere göreyse Enceladus’taki bu tuhaflıkların daha iyi anlaşılması son derece önemli.

Zira uyduyu kaplayan okyanusta yaşamın oluşması için gereken materyallerin bolca bulunduğu tahmin ediliyor.

Bu da Enceladus’un mikroskobik ölçeklerde de olsa Dünya dışı yaşam barındırabileceği anlamına geliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya İç Çekirdeği, Yer Küreyle Ters Yönde Dönüyor Olabilir

Plüton büyüklüğünde sıcak bir demir topu andıran Dünya’nın iç çekirdeği, artık gezegenle aynı yönde dönmüyor ve hatta tam tersi yönde dönüyor olabilir. Yüzeyin yaklaşık 5 bin km altında “gezegen içindeki gezegen”, sıvı metal dış çekirdeğin içinde yüzdüğü için bağımsız olarak dönebiliyor.

Araştırmacılar, “İç çekirdeğin, Dünya’nın yüzeyine göre “salıncak” gibi ileri geri döndüğüne inanıyoruz. Salıncağın bir döngüsü yaklaşık 70 yıl, yani ortalama her 35 yılda bir yön değiştiriyor.” ifadesini kullandı.

Nature Geoscience dergisinde pazartesi günü yayımlanana araştırmaya göre, Plüton büyüklüğünde sıcak bir demir topu andıran “Dünya’nın iç çekirdeği, artık gezegenle aynı yönde dönmüyor ve hatta tam tersi yönde dönüyor” olabilir.

Yüzeyin yaklaşık 5 bin km altında “gezegen içindeki gezegen”, sıvı metal dış çekirdeğin içinde yüzdüğü için bağımsız olarak dönebiliyor.

İç çekirdeğin dönüş şekli bilim insanları arasında tartışma konusu olduğundan son araştırmanın da yine bilim dünyasında tartışma yaratması bekleniyor.

Zira iç çekirdekle ilgili bilinenler oldukça sınırlı.

Ancak depremlerin ya da bazen nükleer patlamaların yarattığı sismik dalgalardaki küçük farklılıkların Dünya’nın ortasından geçerken ölçülmesiyle elde ediliyor.

Nature Geoscience dergisinde yayınlanan araştırma kapsamında, iç çekirdeğin hareketlerini takip amacıyla son altmış yıldaki depremlerden gelen sismik dalgalar analiz edildi.

Araştırmanın yazarları, Pekin Üniversitesi’nden Xiaodong Song ve Yi Yang, iç çekirdeğin dönüşünün “2009 yılında neredeyse durma noktasına geldiğini, ardından da ters yöne doğru döndüğünü” tespit ettiklerini dile getirdi.

AFP’ye konuşan araştırmacılar, “İç çekirdeğin, Dünya’nın yüzeyine göre “salıncak” gibi ileri geri döndüğüne inanıyoruz. Salıncağın bir döngüsü yaklaşık 70 yıl, yani ortalama her 35 yılda bir yön değiştiriyor.” ifadesini kullandı.

Çinli bilim insanları iç çekirdeğin 1970’lerin başında yön değiştirdiğini ve bir sonraki değişimin 2040’ların ortasında olacağını tahmin ettiklerini kaydetti.

Araştırmacılar, söz konusu dönüşün kabaca “gün uzunluğu” olarak adlandırılan ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesi için geçen süredeki küçük değişimlerle aynı çizgide olduğunu aktardı.

Şu ana kadar iç çekirdeğin yüzey sakinleri üzerinde etkisi olduğuna dair pek kanıt bulunabilmiş değil.

Ancak araştırmacılar, iç çekirdekten yüzeye kadar Dünya’nın tüm katmanları arasında fiziksel bağlantılar olduğuna inandıklarını kaydediyor.

Kendi araştırmalarıyla ilgili bilgi veren bilim insanları, “Çalışmamızın kimi araştırmacıları tüm Dünya’yı entegre bir dinamik sistem olarak ele alan modeller kurmaya ve test etmeye teşvik etmesini umuyoruz.” dedi.

Bazı uzmanlar ise söz konusu bulgularla ilgili temkinli olduklarını ifade ederek, farklı teorilere işaret etti ve Dünya’nın merkezi hakkında pek çok gizemin devam ettiği uyarısında bulundu.

Kaliforniya Üniversitesi’nden sismolog John Vidale, “Bilim insanlarının çok fazla veri kullanarak yaptığı çok dikkatli bir çalışma. Ancak bence modellerin hiçbiri tüm verileri çok iyi açıklamıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İki Düzine Yıldız Kalıntısı İçeren Galaksi “Mezarlığı” Görüntülendi

Samanyolu Galaksisi’nde yer alan 20 yeni olası yıldız kalıntısı (süpernova patlamasından sonra bir yıldızın yaşamının son evresi) görüntülendi. Galakside gökbilimcilerin henüz keşfetmediği yaklaşık 1500 süpernova kalıntısı daha olabileceği tahmin ediliyor.

Kayıp kalıntıları bulmak galaksimizi ve tarihini daha iyi anlamamıza katkı sağlayacak.

Samanyolu’nun yeni ve net bir görüntüsü, yaklaşık iki düzine patlayan yıldızın kalıntılarını içeren bir galaksi “mezarlığını” ortaya çıkardı.

Genişleyen bir gaz ve toz bulutu olan bu kalıntılar, süpernova patlamasından sonra bir yıldızın yaşamının son evresine işaret ediyor.

Önceki çalışmalarda bu tür yıldız kalıntılarının muhtemelen halihazırda gözlemlenenden 5 kat daha fazla olduğu hesaplansa da Avustralya’daki Macquarie Üniversitesi’nden Andrew Hopkins’in de aralarında bulunduğu araştırmacılar radyo teleskoplar kullanılarak gözlemlenen sayının “çok düşük” olduğunu söylüyor.

Henüz yayımlanmayan yeni araştırmada, ölü yıldızlara daha fazla ışık tutma amacıyla Avustralya’nın ASKAP radyo teleskobuyla Parkes radyo teleskobu Murriyang tarafından yapılan gözlemler birleştirildi.

Araştırmacıların Samanyolu’ndaki bazı yıldızlar arasındaki boşlukta bulduğu “ince saplar ve topak bulutlar”, gerçekten daha fazla süpernova kalıntısı olduğuna işaret ediyor.

Bilim insanlarına göre yıldızların doğum ve ölüm yerlerini gösteren yeni görsel, galaksimizin şimdiye kadarki en ayrıntılı radyo görüntüsü.

Daha önce sadece 7 tanesi bilinirken, bu görüntü yaklaşık 20 yeni olası yıldız kalıntısını ortaya çıkardı.

Avustralya’daki Macquarie Üniversitesi’nden, projenin baş bilim insanlarından Profesör Andrew Hopkins bu görüntünün, galaktik düzlemi “şimdiye kadarki en ince ayrıntısıyla” gösterdiğini söylüyor.

Hopkins bu görselin, “ölen yıldızlar arasındaki boşluğu dolduran hidrojen gazıyla ilişkili ve yeni yıldızların doğuşuyla bağlantılı geniş çaplı salımın ve süpernova kalıntıları olarak adlandırılan sıcak gaz kabarcıklarının” bulunduğu, Samanyolu’nda bir bölgeyi gösterdiğini belirtiyor.

The Conversation’a konuşan Dr. Hopkins, “Bütün Samanyolu’nun sadece yüzde 1’i kadar olan bu küçük alanda, daha önce sadece 7’si bilinen 20’den fazla yeni olası süpernova kalıntısı keşfettik” dedi.

Çalışmada yapılan daha önce hiç görülmemiş detaylı gözlemler, farklı teleskoplardan elde edilen verilerin bir araya getirilmesi sayesinde mümkün oldu.

Avustralya’nın ASKAP radyo teleskobu, 6 kilometre genişliğinde tek bir büyük teleskobu taklit eden, her biri 12 metre genişliğinde 36 tane nispeten küçük çanaktan oluşuyor.

ASKAP iyi bir çözünürlüğe sahip olsa da araştırmacılar en büyük ölçeklerdeki yıldız bölgelerinden gelen radyo dalgasını kaçırdığını söylüyor.

Bu nedenle bilim insanları, İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsü’nden Ettore Carretti liderliğindeki Pegasus adlı başka bir projeyle güçlerini birleştirdi.

Pegasus projesinde dünyanın en büyük tek çanaklı radyo teleskoplarından biri olan Parkes/Murriyang teleskobu kullanılıyor.

Kanada’nın Alberta Üniversitesi’nden doktora öğrencisi Brianna Ball, danışmanı Roland Kothes’la birlikte çalışmayı yürüttü.

Araştırmacılar, Pegasus haritasını Avustralyalı ekiplerin haritasıyla birleştirerek Samanyolu’ndaki yıldız kalıntılarını “son derece yüksek hassasiyet ve doğrulukla” ortaya çıkardı.

Bilim insanları, gökyüzünün yüksek kaliteli görüntülerini oluşturmak için bu yaklaşımı kullanarak gökbilimcilerin, gelecekteki gözlemlerle Galaksi ve ötesi hakkındaki anlayışlarını sağlamlaştırabileceğine inanıyor.

Dr. Hopkins, “Nihai sonuçlar bu ilk görüntüden yaklaşık 100 kat daha büyük şekilde, neredeyse tüm Samanyolu’nun benzeri görülmemiş bir görüntüsü olacak ve aynı ayrıntı ve hassasiyet düzeyine ulaşacak” dedi.

Galakside gökbilimcilerin henüz keşfetmediği yaklaşık 1500 süpernova kalıntısı daha olabileceği tahmin ediliyor. Kayıp kalıntıları bulmak galaksimizi ve tarihini daha iyi anlamamıza katkı sağlayacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kara Delik, Şanssız Yıldızı “Donut” Şekline Getirdi

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından 24 Nisan 1990’da Dünya yörüngesine fırlatılan Hubble Uzay Teleskobu, bir karadeliğin bir yıldızı “donut” haline getirip yiyişini kaydetti.

Bu, evrendeki en şiddetli ve en uç noktadaki süreçlerden biri: Bir yıldız bir karadeliğe çok yaklaştığında karadelik onu yırtarak bir yandan yıldızı yerken bir yandan radyasyon kusar. Bu, “gelgit bozulma olayı” diye bilinir.

Bilim insanları yıldızın yendiği son anları kaydetmek için bu süreci gerçekleştiği sırada Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanarak izledi.

Araştırmacılar bu ve benzeri gözlemleri, bir yıldız sonsuz derinliğe düşerek böyle parçalandığında ne yaşandığını daha iyi anlamak için kullanmayı umuyor.

NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu, yeni örnek neredeyse 300 milyon ışık yılı uzakta olduğu için süreci gerçekleşirken göremiyor. Fakat bu olay gerçekleştiğinde dışarı atılan ışığı görebilen bilim insanları, bu ışığı yıldıza ne olduğuna dair ipuçları elde etmek için inceleyebilir.

Araştırmacılar karadeliklerin etrafındaki gelgit bozulma olaylarının birçok örneğini gördü. Bu örneklerden yaklaşık 100 tanesi uzayda, çeşitli teleskoplar kullanılarak belgelendi.

Ancak son çalışmada olduğu gibi, bu gelgit olaylarını ultraviyole ışık kullanarak görmek çok daha sıradışı. Enkaza ne olduğuna ve onu açığa çıkaran karadeliğe dair açıklama sunabileceği için bu ışık faydalı.

Gökbilimciler baktıkları ışığın, bir zamanlar yıldızı oluşturan çok parlak, donut şeklindeki bir gaz halkasından geldiğini düşünüyor. Güneş sistemimiz büyüklüğündeki bu alan, merkezindeki bir karadeliğin etrafında dönüyor.

Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Peter Maksym yaptığı açıklamada, “O donut’ın kenarında bir yere bakıyoruz. Karadelikten bize doğru saatte 20 milyon mil (yaklaşık 32 milyon km yani ışık hızının yüzde üçü) hızla yansıtılan, yüzeyin üstünü süpüren bir yıldız rüzgarı görüyoruz” dedi:

Bu olayı hâlâ anlamaya çalışıyoruz. Yıldızı parçalıyoruz ve sonra karadeliğe doğru ilerleyen bu maddeyi elde ediyoruz. Böylece neler olup bittiğini bildiğimizi düşündüğümüz modeller elde ediyoruz ve sonra gerçekten bu şeyi görüyoruz. Burası bilim insanları için heyecan verici bir yer: Tam da bilinen ve bilinmeyenin kesiştiği arayüz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA’dan Çarpıcı “Güneş” Videosu

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA tarafından 11 Şubat 2010’da uzaya fırlatılan Güneş Dinamikleri Gözlemevi adlı uzay aracından gelen veriler çarpıcı bir videoya dönüştürüldü.

Yaklaşık 13 yıl boyunca Dünya yörüngesindeki noktasından Güneş’i yüksek çözünürlükte görüntüleyen teleskop, gelişkin ekipmanları sayesinde her 0,75 saniyede bir yıldızın görüntüsünü kaydediyor.

Teleskobun Atmosferik Görüntüleme Tertibatı adlı cihazı da tek başına her 12 saniyede bir 10 farklı ışık dalga boyunda görüntü yakalıyor.

NASA’nın yayımladığı hızlandırılmış videodaki görüntüler de 12 Ağustos ve 22 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan gözlemlerden elde edildi.

Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin YouTube kanalından yayımlanan videoda Güneş’in korona adı verilen atmosferi detaylı biçimde gözler önüne seriliyor.

Video, 17,1 nanometre (morötesi) dalga boyunda çekilmiş fotoğrafların bir araya getirilmesiyle oluşturuldu.

133 günlük gözlemleri, yalnızca 59 dakikaya sığdıran videoda Güneş’in aktif ve parlak bölgeleri, en fazla göze çarpan unsurlardan.

Bu bölgeler üzerinde görülen halka şeklindeki yapılar, sıcak ve parlak plazma dalgalarını hapseden manyetik alanları gösteriyor.

Bu bölgelerde zaman zaman meydana gelen patlamalar, plazma dalgalarının uzaya savrulmasına ve hatta Dünya’ya kadar ulaşmasına sebebiyet veriyor.

Radyoaktif parçacıklardan oluşan bu plazmalar, uzayda seyahat etmeye başladığında “Güneş rüzgarı” adını alıyor.

Videonun açıklamasında, Güneş Dinamikleri Gözlemevi’yle ilgili, “Bize en yakın yıldızın işleyişine dair sayısız yeni keşfi mümkün kıldı” ifadelerine yer veriliyor:

Bu teleskop ve diğer NASA misyonları, uzaydaki yerimize dair daha fazla bilgi ve astronotlarımızı güvende tutacak yeni veriler sağlamak için önümüzdeki yıllarda Güneş’i izlemeye devam edecek.

Güneş Dinamikleri Gözlemevi, 11 Şubat 2010’da uzaya fırlatılmıştı. Görev, Güneş Sistemi’nin yaşamı doğrudan etkileyen yönlerinin anlaşılmasını sağlamayı hedefliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, İlk Gezegenini Buldu: Dünya’ya Çok Benziyor

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ilk gezegenini buldu. Bilim insanlarına göre gezegen kendi dünyamızla neredeyse aynı büyüklükte ve JWST’nin hassasiyeti onlara gözlemlerinden son derece emin olabilme imkanı sunuyor.

Independent Türkçe‘de yer alan habere göre, bunun NASA’nın yeni uzay teleskobu tarafından bulunan bir dizi gezegenin sadece ilki olması bekleniyor. Dahası JWST, uzak gezegenlerin atmosfer özelliklerini tespit edebilen tek teleskop olarak bu gezegenleri hiç olmadığı kadar çok ayrıntılı görebilecek.

Fakat şimdilik bilim insanları sadece gezegenin atmosferinde neyin bulunmadığını söyleyebiliyor. Örneğin bu gezegen, Satürn’ün uydusu Titan’daki gibi metan ağırlıklı yoğun bir atmosfere sahip olamaz.

Araştırmacılar, bu uzak gezegenin atmosferinin özelliklerini zamanla daha iyi saptayabilmeyi umuyor. Fakat bulgular JWST’nin diğer gezegenleri incelemedeki kullanımını da ortaya koyuyor. Gelecek haftalarda ve aylarda çok daha fazla keşif yapılması bekleniyor.

NASA’nın Washington’daki genel merkezinden Astrofizik Bölümü Direktörü Mark Clampin, bu konuda hemfikir olarak “Dünya büyüklüğünde, kayalık bir gezegenden elde edilen bu ilk gözlemsel sonuçlar, Webb’le kayalık gezegen atmosferlerini incelemek için gelecekteki birçok olasılığın kapısını açıyor” diyor.

Webb bizi Güneş Sistemi dışındaki Dünya benzeri gezegenlere dair yeni bir anlayışa giderek daha çok yaklaştırıyor ve görev henüz daha yeni başlıyor.

LHS 475 b adı verilen gezegen Octans takımyıldızında, 41 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Gezegene dair bir ipucu ilk olarak NASA’nın Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu (TESS) verilerinde tespit edildi fakat JWST bunu kısa sürede görüntüleyebilip doğrulayabildi.

Bu gezegen hakkında hâlâ pek çok şey bilinmiyor. Fakat ilk gözlemler gezegenle ilgili bazı detayları doğruladı: Çapı, Dünya çapının yüzde 99’u kadar ve gezegenimizden birkaç yüz derece daha sıcak.

Böyle küçük ve kayalık gezegenler, küçük boyutları görülmesi için güçlü araçlar gerektiğinden zor bulunuyor. Bununla birlikte yeni bulgular, JWST’nin artan gücünün yeni teknolojiyi kullanarak bu gezegenlerin nispeten kolay görülmelerini sağlayacağına işaret ediyor.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden çalışmanın yürütülmesine katkıda bulunan Kevin Stevenson, “Bu kayalık gezegenin doğrulanması, görev araçlarının hassasiyetini vurguluyor” dedi.

Ve bu, Webb’in yapacağı birçok keşfin sadece ilki.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Paylaşın

Araştırma: Dünyanın En Akıllı Köpek Cinsi Belli Oldu

Uzun bir süredir ‘en akıllı köpek türü’ olarak bilinen Border Collie cinsi köpeklerin aslında en akıllı köpekler olmadığı ortaya çıktı. Yayınlanan yeni bir araştırmada, Belçika Malinois kurdu en zeki köpek olarak kayıtlara geçti.

Finlandiya’daki Helsinki Üniversitesi’nden bilim insanları 13 farklı türden binden fazla köpeği karşı karşıya getirerek davranışsal ve zihinsel bir dizi testten geçirdi.

Bilim insanları, köpekleri incelerken hangisinin ‘en akıllı’ olduğu sorusuna da yanıt aradı.

Araştırma sonucunda, uzun bir süredir ‘en akıllı köpek türü’ olarak bilinen Border Collie cinsi köpeklerin aslında en akıllı köpekler olmadığı ortaya çıktı.

Bulguları Scientific Reports isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırmada, Belçika Malinois kurdu en zeki köpek olarak kayıtlara geçti.

Polis birimleri tarafından da kullanılan köpeklerin bağımsız olduğu, problem çözmede, insanları anlamada ve tepkiye yanıt vermede ‘kusursuz’ olduğu belirtildi.

Ayrıca araştırmada bu iki köpek türünün yanı sıra Hovawart türü köpekler ile Spanish Water Dog isimli köpek türü de üst sıralarda yer aldı.

Araştırmayı yürüten Saara Junttila, yaptığı açıklamada, “Birçok türün kendine göre güçlü ve zayıf yanları var. Örneğin Labrador Retriever’lar insanları anlamada çok iyi ama problem çözme konusunda zayıf” dedi.

Araştırmada yer alan Dr. Katriina Tiina ise, “Belçika Malinois kurtları birçok test sonucunda çok iyi sonuçlar aldı. Border Collies isimli çoban köpekleri de birçok testte iyi sonuçlar elde etti” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

“Teknolojik İlerleme Hızı Önemli Ölçüde Yavaşladı” Uyarısı

Minnesota Üniversitesi’nden araştırmacı Russell Funk, “Sağlıklı bir bilimsel ekosistemde yıkıcı keşiflerin ve pekiştirici gelişmelerin bir karışımı vardır fakat araştırmanın doğası değişiyor” dedi ve ekledi:

“Kademeli yeniliklerin yaygınlaşmasıyla, bilimi daha çarpıcı şekilde ilerleten o kilit atılımları yapmak daha uzun sürebilir.”

Bilim insanları, bilimsel yıkıcılığın ve teknolojik buluşların hızının önemli ölçüde yavaşladığını tespit etti.

Yeni bir makale, muazzam miktardaki yeni bilimsel ve teknolojik bilginin görünüşe göre yeni yıkıcı bulgu ve buluşlara katkı sağlamadığı uyarısını yapıyor.

Bilim insanları, teknolojik sürecin hızlandığını mı yoksa yavaşladığını mı incelemeye çalıştı. Bunu yapmak için 60 yıl boyunca yayımlanmış 45 milyon bilimsel makaleyi ve alınmış 3,9 milyon patenti incelediler.

Araştırmacılar bu bilgiyi, makalelerin ve patentlerin bilim ve teknolojideki atıflar üzerinde etkisini ölçen ve CD endeksi olarak bilinen bir araçla analiz etti. Bu endeks, bir makalenin bilim ve teknolojiyi ne kadar değiştirdiğini söylemekte kullanılabilecek bir “yıkıcılık puanı” verebiliyor.

Bilim insanları, bu muazzam boyuttaki bilimsel araştırma dizisini kullanarak iki farklı atılım türünü incelemeyi amaçladı: Mevcut bilgiye katkıda bulunarak sahip olduğumuz anlayışımızı güçlendirenler ve gerçekten yıkıcı olup araştırmacılara incelemek için yeni yollar gösterirken eski bilgileri kullanılmaz kılanlar.

Yazarlar, yeni araştırmaların daha az yıkıcı hale geldiğini ve mevcut duruma daha fazla ayak uydurduğunu tespit etti. Yazarların tespitine göre bu tüm disiplinlerde, özellikle sosyal bilimlerde ve teknolojide gerçekleşiyor.

Bunun neden yaşandığıysa tam olarak belli değil. Fakat yazarlar, bilim insanlarının ve mucitlerin yeni keşifleri için giderek daralan alanlara baktıklarını öne sürüyor.

Makalenin baş yazarı, Minnesota Üniversitesi’nden araştırmacı Russell Funk şunları söyledi:

Sağlıklı bir bilimsel ekosistemde yıkıcı keşiflerin ve pekiştirici gelişmelerin bir karışımı vardır fakat araştırmanın doğası değişiyor.

Kademeli yeniliklerin yaygınlaşmasıyla, bilimi daha çarpıcı şekilde ilerleten o kilit atılımları yapmak daha uzun sürebilir.

Bulguları açıklayan “Papers and patents are becoming less disruptive over time” (Makaleler ve patentler zaman içinde daha az yıkıcı hale geliyor) başlıklı makale dün Nature akademik dergisinde yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Evli Olmak, Alzheimer Ve Bunama Riskini Azaltıyor

Bunama (demans) spesifik bir hastalık olmayıp, hatırlama, düşünme veya günlük aktiviteleri yapmayı engelleyen karar verme yeteneğinin bozulması için kullanılan genel bir terimdir. Alzheimer hastalığı en yaygın türüdür. Demans çoğunlukla yaşlı yetişkinleri etkilese de, normal yaşlanmanın bir parçası değildir.

Norveç Halk Sağlığı Enstitüsü’nde yapılan bir araştırmaya göre evli olmak, Alzheimer ve bunama riskini azaltıyor. Hakemli bilimsel dergi Journal of Aging and Health’de yayımlanan bulgular, yaşlılıkta bekar olmanın bilişsel gerileme riskini artırdığı anlamına geliyor.

Araştırma, Norveç devletinin sağlık kayıtlarında yer alan 44 ila 68 yaşındaki 8 bin 706 yetişkinin verileri üzerinden yapıldı. Araştırma ekibi öncelikle bu yaşlı yetişkinlerin medeni durumlarını not etti. Daha sonra bu kişiler 70’li yaşlara kadar takip edildi ve kaçında 70 yaşından sonra bunama görüldüğüne bakıldı.

Araştırmanın başyazarı Vegard Skirbekk, “Orta yaşlarını evlilik birliği içinde geçirmekle yaşlılıkta daha düşük bunama riski arasında bağlantı tespit ettik” diye konuştu: Verilerimiz, demans vakalarının önemli bir kısmının boşanmış kişilerden oluştuğunu gösteriyor.

Araştırmacılara göre bu kişilerde bunama riskinin daha düşük olması, evliliğin önemli bir sosyal temas kaynağı olduğunu düşündürüyor.

Önceki araştırmalar, sosyal açıdan izole yaşamanın, özellikle erkeklerde ve çocuğu olmayanlarda demans için güçlü bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştu. Öte yandan, bu çalışma hem erkekleri hem de kadınları ve hem çocuklu hem de çocuksuz kişileri içeriyor.

Skirbekk, “Çalışmamızda evlilik hem erkekler hem de kadınlar için eşit derecede önemliydi” ifadelerini kullandı.

Bulgular verileri incelenen kişilerin yüzde 11,6’sında bunama, yüzde 35,3’ünde ise hafif bilişsel bozukluk geliştiğini ortaya koydu.

Katılımcılar arasında en düşük demans riski yaşam boyu evli kalanlarda, en yüksek risk ise evlenmemiş kişilerde tespit edildi. Evlenmemiş olanları sırasıyla boşanmış kişiler ve aralıklı olarak eşlerinden ayrılanlar izledi.

Araştırmacılar, hiç evlenmemiş kişilerdeki yüksek bunama riskinin çocuksuz olmalarına da bağlanabileceğini belirtiyor.

Skirbekk, “Çocuk sahibi olmak önemli gibi görünüyor” diyor: Öte yandan analizler, çocuksuz olmanın veya evlenmemenin bunama riskini artıran birincil mekanizma olup olmadığını belirleyemedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın