MetroPOLL Anketi: AK Parti En Düşük Oy Oranına Geriledi

MetroPOLL Araştırma Direktörü Özer Sencar, araştırmalarına göre AK Parti’nin en düşük oy oranına gerilediğini ve birinci parti olan CHP’nin yaklaşık 7.5 puan gerisine düştüğünü söyledi.

MetroPOLL Araştırma Direktörü Özer Sencar, kurumunun yaptığı son anketin sonuçlarını açıkladı.

Halk TV’ye konuk olan Sencar, araştırmalarına göre AK Parti’nin en düşük oy oranına gerilediğini ve birinci parti olan CHP’nin yaklaşık 7.5 puan gerisine düştüğünü söyledi.

AK Parti’nin bir ayda 6 puan gerilediğini belirten Sencar, “CHP şu an AK Parti’den 7 puan önde. Temmuz ayında ücretliler beklenti içindeydi hiçbir şey alamadılar. Her 100 kişiden 81’i ‘Ekonomi kötü yönetiliyor’ diyor. Ekonomi böyle giderse AK Parti’yi CHP bile kurtaramaz” dedi.

Ankete göre kararsızlar dağıtılmadan CHP’nin oyu yüzde 23.5, AK Parti’nin oyu ise yüzde 18 olarak ölçüldü. Kararsızlar dağıtıldığında ise CHP’nin oyu yüzde 33.8, AK Parti’nin oyu yüzde 26.1 olarak hesaplandı.

Şirketin haziran ayında yaptığı araştırmada CHP, AK Parti’nin yalnızca 0.4 puan önündeydi. Haziran anketiyle kıyaslandığında CHP oyunu 1 puan artırırken AK Parti ise 6.3 puan kaybetti.

Paylaşın

Yoksulluk Sınırı Asgari Ücretin Dört Katına Yaklaştı

Temmuz ayında Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin; sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 19 bin 234 liraya yükseldi.

Haber Merkezi / Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı ise 62 bin 652 liraya çıktı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Temmuz ayı Açlık ve Yoksulluk sınırı raporunu açıkladı. Rapora göre; Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin; sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 19 bin 234 liraya yükseldi.

Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı ise 62 bin 652 liraya çıktı. Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ de aylık 24 bin 901 liraya yükseldi.

Raporda ayrıca şu ifadelere yer verildi: “Başta dar ve sabit gelirli çalışanlar ve emekliler olmak üzere neredeyse toplumun tüm kesimleri için insan onuruna yaraşır şartlarda yaşantılarını sürdürebilmeleri her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Konfederasyonumuz çalışanların geçim koşullarını ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla bu çalışmayı ortaya koymuştur.

Temmuz ayı itibarıyla bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti ile net asgari ücret (vergi kesintisi olmadan) arasındaki fark 7.900 TL olmuştur. Ailede çalışan sayısının genelde tek kişi olduğu ve ek bir gelirin söz konusu olmadığı durumlarda, elde edilen ücret geliri ailenin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmakta ve ücretlerin yetersizliği tartışma konusu olmaktadır.

Gıda harcaması tutarına yılbaşına göre gelen ek yük 4.185 TL olmuştur. Tüm temel harcamalar için yapılması gereken harcama tutarı ise son yedi ayda 13.633 TL artış göstermiştir. Mevcut ekonomik ortamda emekçilerin alım gücü her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Gelir artışlarında insan onuruna yaraşır bir tutar belirlenmediği sürece çalışanlar ve emekliler yoksullaşmaya devam edecektir.”

Paylaşın

“İYİ Partili Bazı Milletvekilleri AK Parti’ye Geçecek” İddiası

31 Mart’ta yapılan yerel seçimlere “hür ve müstakil” giren ve seçimlerde büyük bir hezimet yaşayan İYİ Parti’de istifalara yenilerinin ekleneceği ve bazı isimlerin 14 Ağustos’ta AK Parti’ye geçeceği iddia edildi.

Politikyol’dan Altan Sancar‘ın kulislerden aktardığına göre; İYİ Parti’de Meral Akşener’e yakınlığı ile bilinen Metin Ergun, Burak Akburak, Ömer Karakaş ve Hakan Şeref Olgun’un partilerinden istifa edeceği belirtiliyor. Bu isimlerin partiden istifa etmesi halinde AK Parti’ye ye katılabileceği görüşü dillendiriliyor.

Altan Sancar’ın iddiasına benzer iddiaları Gazete Pencere yazarlarından Nuray Babacan‘da köşesine taşıdı. İktidar partisinin güçlü görünmek ve moral üstünlüğü yaratmak için ‘transfer’ kartını oynayabileceğini belirten Babacan, yazısında şu ifadelere yer verdi:

“Dikkatleri artan sorunlardan uzaklaştırmak ve partinin ilgi odağına dönüştüğünü göstermek için İYİ Parti ve Gelecek Partisi milletvekilleri ve bazı belediye başkanlarının AKP’ye geçmeleri konusunda temasların arttığı, geçişlerin AKP’nin kuruluş yıldönümünde veya TBMM’nin yeni yasama döneminde yapılacağı anlatılıyor.

Kulislerde bir süreden beri konuşulan ‘transfer’ çalışmaları, basında da zaman zaman haber konusu yapıldı. Bu konudaki çalışmalar, AKP’li siyasilere ve iş insanlarına yakın olan muhalefet milletvekilleri ve muhalefet belediye başkanlarını ‘yoklamak’ şeklinde gelişiyor.

Farklı yöntemlerle ‘ikna edilen isimler’ daha sonra partinin kurmayları ve saray kadrolarıyla görüştürülüyor. Konunun cumhurbaşkanına iletilmesi ve planlanması ise son aşama olarak hayata geçiriliyor. Bunun tam tersine, iktidar mensuplarını arayarak, zemin yoklayan ve iktidar nimetlerine dahil olmak isteyenler de var.

Son dönemlerde, parçalanma aşamasına gelen İYİ Parti’den istifa eden bazı milletvekilleri ile Gelecek Partisi’nden bazı isimlerle temasın arttığı bilgisi yoğunlaştı. Bazı belediye başkanlarının da ‘iktidar partisi mensubu başkan olmanın avantajlarını kullanmak için’ AKP kurmaylarıyla temasa geçtiği öne sürüldü.

Erdoğan’a iletildi

Konu bizim radarımıza, AKP kurmayları ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu talepleri değerlendirdiğini öğrenince girdi. Bu, transfer çalışmalarının hızlandırıldığının habercisi. Parti kurmayları, bazı belediye başkanlarının ‘iktidar partisine geçtiklerinde yerel yönetimler ile merkezi yönetim arasında daha kolay ilişki kurulacağı’ görüşünü dile getirdiklerini aktarıyor. Tersten okununca, iktidarın muhalefet belediyelerini ne kadar bunalttığının da itirafı oluyor.

Hatta, parti kurmaylarının, “Partinizden istifa edecekseniz hemen AK Parti’ye katılım olmaz. Bir süre bağımsız kalın” telkininde bulundukları da anlatılanlar arasında. Konunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aktarıldığında, “Bir süre bekleyin acele etmeyin. Bu süre içinde gerekli değerlendirmeleri yapalım. Parti programımıza uygun olanları, değerlerimize uygun olanları değerlendirelim” dediği aktarılıyor.

Bunu siyasi bir fırsata dönüştürme planı yapan iktidar partisi temsilcileri, öncelikle partinin 14 Ağustos’taki kuruluş yıldönümü kutlamalarında ‘kısmen’ de olsa katılımlar olabileceğini, ancak asıl planlamanın ekim ayında düşünüldüğünü anlatıyorlar. Parti değiştirenlerin, ilkesiz ve faydacı yaklaşımları nedeniyle ‘Fırıldak Kubilay’ olarak anılmaları büyük olasılık. Siyaseti yakından izleyenler bilir…”

Paylaşın

Anayasa Mahkemesi’nden “Kürdistan” Yazılı Tişörte Cezaya Hak İhlali Kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), üzerinde “Kürdistan” yazısı ve “Mezopotamya Güneşi” amblemi bulunan tişört giymesi nedeniyle Abdurrahim Kılıç’a verilen cezanın Kılıç’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Abdurrahim Kılıç’a 10 bin lira manevi tazminat ödenmesine de karar verdi.

Mardin’in Dargeçit ilçesinde Abdurrahim Kılıç adlı kişi hakkında üzerinde “Kürdistan” yazısı ile kırmızı ve yeşil renk şeritler arasında 21 saçaklı Mezopotamya Güneşi amblemi bulunan tişört giymesi nedeniyle dava açıldı.

Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, 2016 yılında Abdurrahim Kılıç’ı terör örgütü propagandası yapmak suçundan 7 bin 300 TL adli para cezasına çarptırdı. Kararın gerekçesinde, “Beyaz renkli üzerinde göğsünün sağ kısmında kırmızı ve yeşil renk şerit ile bu şeritler arasında 21 saçaklı Mezopotamya Güneşi amblemi ve göğsün ön kısmında ‘Kürdistan’ yazılı olan tişörtün giyilmesinin terör örgütü propagandası suçunu oluşturduğu” belirtildi. Bu karar, Yargıtay tarafından da 2021 yılında onandı.

Bireysel başvuruyu 12 Haziran’da değerlendiren Anayasa Mahkemesi (AYM), Kılıç’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme yeniden yargılama kararı verirken Kılıç’a 10 bin TL manevi tazminat ödenmesine de hükmetti.

AYM, yerel mahkemenin başka hiçbir gerekçeye yer vermeksizin bu cezayı verdiğini belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kararda, söz konusu amblem ve simgelerin ne anlama geldiği, herhangi bir terör örgütüyle bağlantısı olup olmadığı, şiddete yol açma potansiyelinin bulunup bulunmadığı açıklanmamıştır. Ayrıca anılan tişörtün giyilmesinin ne şekilde şiddete teşvik ettiği, şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterdiği veya övdüğü hiçbir şekilde irdelenmediği gibi somut koşullar dikkate alınarak belirli oranda tehlikeye neden olduğu veya şiddet kullanımını, silahlı direnişi ya da başkaldırıyı doğrudan veya dolaylı teşvik ettiği yönünde de herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır.”

Kararda ayrıca ilk derece mahkemesinin başvurucunun mahkûmiyetinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiğini ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyduğunun kabul edilmesinin mümkün olmadığı ifade edildi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Julius Caesar: Generallikten Diktatörlüğe

Roma’nın cumhuriyetten imparatorluğa geçişinde önemli bir rol oynayan Gaius Julius Sezar (M.Ö. Temmuz 100 – Mart 44) kadar hakkında tartışılan çok az tarihi figür var.

Mükemmel bir general ve politikacı olan Julius Sezar, saygın bir aristokrat ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Roma topraklarını önemli ölçüde genişleten askeri seferlere liderlik eden Sezar, Galya’yı fethetti, Britanya’ya ayak bastı ve Rubicon’u geçerek iç savaşta Pompey’e karşı zafer kazandı.

Julius Sezar, gücü merkezileştirdi ve kapsamlı reformlar yürürlüğe koydu; ancak mutlakıyetçi eğilimleri Senato’yu alarma geçirdi. Bu korku, M.Ö. 44 yılının Mart ayının ortalarında Sezar’ın suikasta uğraması sonucu ölmesiyle doruğa ulaştı. Ancak Sezar’ın etkisi günümüze kadar siyasi ve askeri düşünceyi şekillendirerek devam etti.

Tanrıça Venüs ile evli olan Aeneas’ın babası Anchises’in soyundan geldiğini iddia eden Julius Sezar, Venüs’ün sembollerinden biri olan boğayı lejyonlarından birinin sembolü olarak kullandı. M.Ö. 46 yılında Julius Sezar, Roma Forumu’nda bir Venüs Genetrix Tapınağı yaptırdı ve ilahi kökenini güçlendirdi.

Julius Sezar, M.Ö. 81 yılında Midilli Kuşatması’ndaki cesareti nedeniyle prestijli belediye tacını (corona civica) kazanarak parlak bir lider olarak ortaya çıktı. M.Ö. 74 yılında Sezar, Pontus kralı Mithridates VI Eupator’a karşı savaşırken kendini bir kez daha kanıtladı. Kendi kuvvetlerini toplayan Sezar, Mithridates birliklerini yendi ve bir askeri lider olarak ününü daha da sağlamlaştırdı.

Askeri başarılarının ötesinde usta bir hatip ve kurnaz bir politikacı olan Sezar, askeri tribün olarak seçildi ve siyasi basamaklarda istikrarlı tırmanışına başladı. M.Ö. 69 yılında quaestor olarak görevlendirilen Julius Sezar, ardından Roma devlet dininin baş rahibi olan pontifex maximus görevine getirildi. M.Ö. 63 yılında, Roma Senatosu’nu sarsan Catilina komplosu sonrasında Julius Sezar, praetor oldu, bu da Hispania valiliğine ve son olarak M.Ö. 59 yılında ilk konsüllüğün yolunu açtı. Sezar artık cumhuriyetteki en güçlü adamlardan biriydi.

Kayda değer başarılarına rağmen, kendisini potansiyel bir tehdit olarak gören senatonun direnişiyle karşılaşan Sezar, senatoyu hiç sevmiyordu. Roma, Pön Savaşları’nın ardından Akdeniz’de egemen güç haline geldi ve etki alanını hızla genişletti. Roma’nın bu genişlemesine, yönetici seçkinler arasında artan bir yolsuzluk eşlik etti.

M.Ö. 63 yılında senatörler Catilina, cumhuriyet üzerinde kontrolü ele geçirmeye çalıştı ancak başarısız oldu. Julius Sezar, ölüm cezası alma pahasına Catilina’yı savundu, ancak rakiplerinden Cato’nun yaptığı bir konuşma, mahkemeyi ikna etti ve Catilina idam cezasına çarptırıldı.

Yolsuzluğu ortadan kaldırmaya ve hükümeti yeniden düzenlemeye kararlı olan Sezar, senato tarafından dışlanan iki güçlü adamla ittifak kurdu (Birinci Üçlü Yönetim): başarılı bir general olan Büyük Pompey ve cumhuriyetin en zengin adamı Marcus Licinius Crassus. Bu üç güçlü adam, dönemin Roma’daki en etkili siyasetçi ve askeri liderleriydi ve her birinin destekçi ordusu ve kendilerine hayran kitleleri vardı.

Julius Sezar, M.Ö. 58 yılında hem Cisalpine Galya hem de Transalpine Galya valiliğini güvence altına almak için Üçlü Yönetim’i kullandı. Bu bölgeler, Roma’nın kuzeybatı sınırlarının ötesine genişlemek için bir sıçrama tahtası görevi gördükleri için çok önemliydi.

M.Ö. 58 yılından 50 yılına kadar Sezar, Galyalı kabilelere karşı amansız bir sefer yönetti ve Roma’nın sınırlarını İngiliz Kanalı’na ve Ren Nehri’ne kadar genişletti. Galya’nın fethi, Roma için yalnızca toprak genişlemesi değil, aynı zamanda Sezar’ın otoritesini pekiştiren bir olaydı.

Galya zaferi, Sezar’ın M.Ö. 46 yılındaki dört zaferinden ilkine neden oldu; eski Galya kralı Vercingetorix, zincirlerle Roma sokaklarında gezdirildi ve ardından idam edildi. Sezar, Galya’da durmadı, Britanya ve Germania’ya yaptığı akınlarla gücünü daha da artırdı; bu aynı zamanda, Sezar’ın senatoya karşı bir güç gösterisiydi.

Üçlü Yönetim, Crassus’un M.Ö. 53 yılında Part seferi sırasında ani ölümünün ardından dağıldı. Sezar’ın zaferlerinden korkan Pompey taraf değiştirdi ve senato ile ittifak kurdu. Senatonun birliklerini dağıtıp Roma’ya dönmesini emrettiği Sezar, kaderini belirleyen kararı aldı ve birlikleriyle İtalya’ya gitti.

Görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanınca Pompey, senatörlerin çoğuyla birlikte İtalya’dan kaçtı. Sezar ve Pompey, İspanya, Yunanistan ve Kuzey Afrika’da iki yıl süren savaşa girdiler. Sezar, M.Ö. 48 yılında Yunanistan’ın Farsalus kentinde Pompey’ye kesin bir mağlubiyet yaşattı. Müttefiki Firavun XIII. Ptolemaios’a sığınmak üzere İskenderiye’ye kaçan Pompey, karaya çıkmadan Ptolemaios’un emriyle öldürüldü.

Roma’nın Efendisi

Roma’ya dönen Sezar, M.Ö. 46 yılında kendisini on yıllığına diktatör ilan etti. Artık kapsamlı reformlar yapabilirdi; gazilere mülk vermek, fakirlere toprak dağıtmak, borçları iptal etmek ve yabancılara vatandaşlık vermek gibi. Bu reformlar Sezar’ı askerler ve kitleler arasında inanılmaz derecede popüler yaptı ancak diktatörün mutlak gücünden korkan seçkinleri kızdırdı.

Sezar’ın bir kişilik kültü yaratması da kendisine yardımcı olmadı: Kendi resmini madeni paraya koydu (yaşayan bir Romalı için ilk), doğum gününü resmi tatil yaptı, kraliyet cübbesi giydi ve senato toplantılarına özel altın sandalyede başkanlık etti. Sezar, ayrıca, heykellerini tapınaklara koydu ve doğduğu ay olan Quintilis’in adını Julius (Temmuz) olarak değiştirdi. Son olarak, Kleopatra’yı ve oğulları Caesarion’u (potansiyel bir mirasçı) konuk olarak Roma’ya getirtti.

Sezar’ın Pompey’in oğullarını yendiği M.Ö. 45 yılındaki Munda Muharebesi, onun son zaferiydi. Julius Sezar, bu zaferden bir yıl sonra kendisini “ömür boyu diktatör” ilan ettiğinde, düşmanları saldırmaya karar verdi. Düşmanlarının çoğu Pompey’in eski destekçileri olsa da, Sezar’ın en yakın müttefiklerinden ikisini, Marcus Junius Brutus ve Cassius Longinus, kendi taraflarına çekmeyi başardılar.

M.Ö. 44 yılının 15 Mart’ında Sezar, karısı Calpurnia ve en yakın arkadaşı general Mark Antony’nin tavsiyelerine rağmen senatoya geldi. Sezar’ın düşmanları hançerlerini çektikçe bir kan banyosu yaşandı. Suetonius’a göre, ilk darbeyi indirdi Brutus ve Sezar’ın meşhur sözlerine neden oldu: Kai su teknon? (Sen de mi, evlat?). Yirmi üç yaradan sonra, ömür boyu diktatör ölü yatıyordu.

Paylaşın

DEM Partili Bakırhan: Bu Faşizan Zihniyeti Kabul Etmiyoruz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Caddelerdeki Kürtçe yazılamaların silinmesi ve halay avıyla başlayan Kürt düşmanlığının bir devamı olan bu haksız, hukuksuz girişimler derhal son bulmalıdır. Arkadaşlarımız serbest bırakılmalıdır. Bu faşizan zihniyeti asla kabul etmiyoruz” dedi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise, “Van başta olmak üzere birçok ilde Kürt diline, kültürüne, kimliğine yönelik ırkçı pratiklerin sonucu olarak gelişen bu girişimleri asla kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, partilerinin Van il eşbaşkanlarının da aralarında olduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınmasına tepki gösterdiler.

Tuncer Bakırhan, sosyal medya hesabından açıklamada, “Dün Van İl binamıza yapılan saldırı, gece ev baskınları ile devam etti. İl Eşbaşkanlarımız Veysi Dilekçi ve Gülşen Kurt’un da aralarında olduğu çok sayıda arkadaşımız gözaltına alındı. Caddelerdeki Kürtçe yazılamaların silinmesi ve halay avıyla başlayan Kürt düşmanlığının bir devamı olan bu haksız, hukuksuz girişimler derhal son bulmalıdır. Arkadaşlarımız serbest bırakılmalıdır. Bu faşizan zihniyeti asla kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Saldırıların sadece DEM Parti’ye veya bir gruba yönelik olmadığını söyleyen Bakırhan, “Bu saldırılar, demokratik siyasete, farklı düşüncelere ve kimliklere yöneliktir. Bu saldırılar Van halkının iradesine yöneliktir. Bu saldırılar, Kürt düşmanlığına ve toplumsal ayrışmaya hizmet etmektedir. Bu saldırılar, bizi yıldırtamaz, bizi susturamaz! Bizler, haklı davamızdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Gözaltılara tepki gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise, “Van başta olmak üzere birçok ilde Kürt diline, kültürüne, kimliğine yönelik ırkçı pratiklerin sonucu olarak gelişen bu girişimleri asla kabul etmiyoruz. Arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın” dedi ve ekledi:

“Halay suç değildir, Kürtçe uyarı yazısı suç değildir, basın açıklaması suç değildir. Tüm bunlar asgari demokratik haklardır. Bu akıl tutulmasından vazgeçin. Buradan sağduyulu tüm kamuoyu çevrelerine sesleniyorum: Bu keyfiyet politikaları ve aleni düşman hukukunun karşısında duralım, sesimizi yükseltelim.”

Ne olmuştu?

Van’da, sabah saatlerinde yapılan ev baskınlarında DEM Parti Van İl Eşbaşkanları Veysi Dilekçi ile Gülşen Kurt, DEM Parti Edremit İlçe Eşbaşkanı Cemil Baydar, Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER) Eşbaşkanı Hanım Kaya, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Aynur Sarıca, Barış Anneleri Sarya Süer, Hazal Süer ile Münife Kaçak, Adem Onat, Fazıl Numaş, Tahir Artim ve Selma Cintan gözaltına alınmıştı.

DEM Parti Van İl Örgütü’nden edinilen bilgiye göre, gözaltı sayısı ile ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Öte yandan, gözaltında tutulanlara 24 saatlik avukat görüş yasağı da getirildi.

Paylaşın

Erdoğan’ın İsrail Çıkışı Ne Anlama Geliyor?

Erdoğan’ın İsrail çıkışını değerlendiren Emekli Büyükelçi Şafak Göktürk, “Bu son açıklama bana göre aczin üçüncü adımı. Birincisi İsrail’le ticareti kesmek olmuştu. İkincisi Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davasına müdahil olmaktı” dedi ve ekledi:

“Üçüncüsü de İsrail’e karşı bir şey yapabileceği iddiasını ortaya atmak oldu. Türkiye’nin böyle bir şey yapma şansı zaten yok. Bir ülkeye saldırı imasında bulunmanız çok ciddi bir durumdur ve tüm bunlar sizin arazide bir şey yapamıyor olmanızın sonucu.”

Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Karabağ ve Libya gibi İsrail’e de girilebileceği” açıklaması ile bir üst perdeye tırmandı. Uzmanlara göre bu çıkış içerideki sorunları unutturmaya yönelik olabileceği gibi geri planda kalan Türkiye’nin yumuşak gücünün (soft power) yanı sıra sert gücünü (hard power) öne çıkartması anlamı da taşıyabilir.

Erdoğan, Pazar günü AK P Rize İl Teşkilatı’nın düzenlediği toplantıda İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki saldırıları ile ilgili konuşurken “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak için hiçbir şey yok” ifadelerini kullandı.

Bu sert çıkışı Erdoğan’ın iç politik amaçlı yapıp yapmadığı tartışıldığı sırada İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, sosyal medya platformu X’teki hesabından Erdoğan’ın sözlerine Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin benzetmesiyle yanıt verdi. Katz, Erdoğan ile Saddam’ın fotoğraflarını yan yana koyarak “Erdoğan, Saddam Hüseyin’in yolundan gidiyor ve İsrail’e saldırı düzenleme tehdidinde bulunuyor. (Erdoğan) Orada (Irak’ta) ne olduğunu ve bunun nasıl bittiğini hatırlamalı” ifadelerini kullandı.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı da Katz’a X hesabından “Soykırımcı Hitler’in sonu nasıl olduysa, soykırımcı Netanyahu’nun sonu da öyle olacak. Soykırımcı Naziler nasıl hesap verdiyse, Filistinlileri yok etmeye çalışanlar da öyle hesap verecek. İnsanlık, Filistinlilerin yanında duracak. Filistinlileri yok edemeyeceksiniz” ifadeleriyle yanıt verdi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Erdoğan’ın “insanlık vicdanının sesi” olduğunu söyledi.

Erdoğan’ın İsrail çıkışının anlamı ne?

DW Türkçe’den Gülsen Solaker‘e konuşan Emekli Büyükelçi Şafak Göktürk, Erdoğan’ın bu sert çıkışını Türkiye’nin Gazze ile ilgili içine girdiği “aczin” yeni bir göstergesi olarak okuyor:

“Bu son açıklama bana göre aczin üçüncü adımı. Birincisi İsrail’le ticareti kesmek olmuştu. İkincisi Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davasına müdahil olmaktı. Üçüncüsü de İsrail’e karşı bir şey yapabileceği iddiasını ortaya atmak oldu. Türkiye’nin böyle bir şey yapma şansı zaten yok. Bir ülkeye saldırı imasında bulunmanız çok ciddi bir durumdur ve tüm bunlar sizin arazide bir şey yapamıyor olmanızın sonucu.”

Göktürk, İngilizce’deki “strawman fallacy” şeklindeki tabiri anımsatarak Türkçe’ye “korkuluk safsatası” olarak çevrilebilecek bu tanımın bu duruma uygun düştüğünü aktarıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Korkuluk nedir? Korkuluk sahte bir şeydir. Yani kargalar gelmesin diye koyduğunuz bir şeydir. Esas konudan saptırmak anlamında da kullanılır. İktidar hiçbir şey yapamadığı için iç kamuoyuna kendisinin hala muktedir olduğunu göstermek istiyor.”

“İsrail’e girmek” gibi diplomaside ancak belki tüm çareler tükenince yapılabilecek bir açıklamayı Erdoğan’ın Rize’de Yeniden Refah Partisi’ne karşı tabanını kaybetmemek için iç siyaset saikiyle mi yaptığına dair soru işaretleri bulunsa da uzmanlara göre bu çıkışın arkasında farklı nedenler de yatıyor olabilir.

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Ceyhun Çiçekçi, açıklamayı doğrudan iç siyasetle alakalı olarak görmediğini çünkü yakında bir seçim bulunmadığını söyleyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Karabağ ve Libya gibi verilen güçlü örneklere bakacak olursak daha ziyade devletler arası ilişkiler açısından bir el yükseltme durumunun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye’nin hem gücünü vurgulama hem belki bir caydırıcılık inşasının parçası olarak düşünülebilir.”

Türkiye ile İsrail yetkilileri ve devlet kurumları arasında bir süredir bazen sosyal medyadan da izlenebilen bir atışma olduğuna işaret eden Çiçekçi, “Kendi kitlesine hatta belki daha ziyade İslam dünyasına, özellikle de Arap dünyasına yönelik bir açıklama olarak da görülebilir. Yani Türkiye burada güçlü bir ülkedir, yaptıklarımız ortadadır gibi bir açıklama. Tabii bir parçası blöf de olabilir” yorumu yapıyor.

Çiçekçi Erdoğan’ın açıklamasının bölgedeki dengeler açısından kritiğini ise şöyle yapıyor: “Gelinen süreçte şu andaki İsrail-Hizbullah çekişmesini de düşünürsek şöyle bir durum oluştu: Türkiye’nin sert güç (hard-power) kısmında biraz geriye itilmesi. İsrail’in Gazze’yi işgal sürecinde daha çok İran ile vekilleri öne çıktı. Devamlı İran’ı ve yaptıklarını konuşuyoruz. Türkiye daha çok yumuşak güç (soft power) eksenli yürütmeye devam etti. Bu son açıklama Türkiye’nin askeri gücünü de vurgulamış oldu.”

Son haftaların Filistin ve Gazze savaşı ile ilgili bir diğer önemli gelişmesi ise El Fetih ile Hamas’ın da aralarında bulunduğu 14 Filistinli grubun Çin tarafından uzlaştırılması oldu. Çin’in arabuluculuk rolü ile gruplar arasında “Pekin Deklarasyonu” belgesine imza atılırken bu diplomatik başarının Türkiye’den değil Çin’den gelmesi de tartışmalara yol açtı.

Çiçekçi, bu tartışmaların aslında doğru bir eksende yapılması gerektiğini belirterek çünkü Çin “hegemonik” bir ligde olduğu için ancak ABD’nin rolü ile kıyaslanmasının daha doğru olduğunu ifade ediyor.

Türkiye, AKP öncesindeki dönemde uzun yıllar hem İsrail hem de Filistin’deki farklı gruplara göreceli olarak eşit mesafede olmaya çalışmış ve böylelikle aralarındaki sorunların çözümünde zaman zaman inisiyatifler alabilmişti. Ancak son dönemde İsrail ile olan kötü ilişkilerinin yanı sıra AKP iktidarı Filistin’de tarafını ağırlıklı olarak Hamas’tan yana koymuş görünüyor.

Filistinli gruplar arasında eskiden Türkiye’nin kolaylaştırıcı rol üstlendiğini hatırlatan Göktürk şöyle konuşuyor: “Bu grupları biz buluştururduk. Ancak AKP bu kantarın topuzunu çoktan kaçırdı. Filistin Ulusal Yönetimi Türkiye’deki AKP hükümetinin Hamas’la kendisi arasında tarafsız bir kolaylaştırıcı olduğunu hiçbir zaman düşünmedi. Her zaman Hamas’ı kollayan taraf olduğunu düşündü.”

Türkiye’nin konumunun eskiden daha farklı olduğunu söyleyen Göktürk, “Ankara uyuşmazlığın, ihtilafın parçası değildi. Ama şimdi hepsinin parçası oldu. Araplar arası meselelerin, Filistinliler arası meselelerin ve İsrail-Filistin uyuşmazlığının parçası haline geldi” dedi.

Mahmud Abbas ile ilişkiler neden kötü?

Erdoğan, Rize’deki konuşmasında Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’a da tepki gösterdi. Türkiye’ye davet ettikleri Abbas’ın kendilerine olumlu bir cevap vermediğini söyleyen Erdoğan, “Davet ettiğimiz halde gelmeyen Sayın Abbas, kusura bakmasın. Önce bizden ayrıca özür dilemesi lazım. Biz de bundan sonraki süreci ona göre işleteceğiz” dedi.

Uzun yıllar Ortadoğu başkentlerinde çeşitli görevlerde bulunan Göktürk, Filistinlilerin Türkiye’ye özellikle bir mesafede durduğunu belirterek “Rasyonel olarak sağlayabilecekleri desteği almak için yaklaşırlar ama asla angaje olmazlar” diyor.

Bu arada Filistin Yönetimi’nin resmi haber ajansı WAFA’da yer alan habere göre Filistin’in Ankara Büyükelçisi Faed Mustafa, Abbas’ın yakında Türkiye’yi resmi bir ziyarette bulunmasının beklendiğini açıkladı. Ziyaretin takvimi için diplomatik kanallar aracılığıyla görüşmelerin sürdüğünü belirten Mustafa, Abbas’ın TBMM’de konuşma yapması için davet aldığını da söyledi.

Çiçekçi, Erdoğan açıklamasa Abbas’la davetle ilgili yaşanan krizin muhtemelen ortaya çıkmayacağını söyleyerek Abbas’ın bu son süreçte Filistin siyasetinde iyice marjinalize olduğunu ifade ediyor ve şöyle konuşuyor:

“Abbas’la ilgili bu meselenin ardından ‘Hamas lideri İsmail Haniye gelsin Meclis’te konuşsun’ gibi söylemler olmaya başladı. Yani belki de sonuç oraya mı varacak acaba? Çünkü 7 Ekim sonrası Hamas ciddi bir görünürlük ve destek kazandı. Türkiye Hamas’ın öne çıkmasını da hesaba katarak Abbas’ın marjinalize oluşuna bir ek yapmış olabilir.”

Hizbullah ile savaş Türkiye’yi nasıl etkiler?

İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nde Dürzilerin yaşadığı köye yönelik saldırının ardından bölgede gerilim daha da tırmanıyor. İsrail’in Hizbullah’ı sorumlu tuttuğu olayda, köyde futbol oynayan 12 çocuk ve genç hayatını kaybederken şimdi gözler İsrail’in vereceği tepkiye çevrildi.

Çiçekçi, İsrail’in Hizbullah’a topyekun bir savaş başlatmasını ve yeni bir cephe açmasını rasyonel ve olası görmezken ancak siyaseten rasyonel olmayan adımların da atılabildiğini not ediyor. Çiçekçi sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Hizbullah ile Hamas denk değil. Hizbullah’ın elinde çok ciddi bir füze stoğu var. Böyle bir savaş olursa Tel Aviv’in kuzeyinde hayatın durması anlamı taşır. İsrail bunu göze alır mı?”

İsrail’in bundan sonraki hedefinin Lübnan ve Suriye’deki komuta merkezleri olabileceğini belirten Göktürk ise İsrail’in yeni bir cephe açması durumunda Türkiye’nin belki söylem bazında daha sertleşebileceğini ama somut olarak bir şey yapamayacağı görüşünde.

Paylaşın

Spesifik Karbonhidrat Diyeti Nedir? Avantajları Dezavantajları

Spesifik karbonhidrat diyeti (SCD), tahıllar ve yumrular gibi belirli karbonhidrat türlerini kısıtlayan ve bağırsak sağlığını destekleyen yiyeceklere öncelik veren bir diyet protokolüdür.

Haber Merkezi / Araştırmalar, SCD’nin inflamatuvar bağırsak hastalığı olan kişilerde hastalık semptomlarını iyileştirmeye, bazı kişilerde de remisyona yardımcı olabileceğini öne sürüyor.

Ancak diyet çok kısıtlayıcı ve uzun süre uygulanması zor olabilir. SCD’yi takip etmekle ilgileniyorsanız, diyeti güvenli ve uygun bir şekilde uyguladığınızdan emin olmak için SCD hakkında kapsamlı bilgiye sahip bir sağlık uzmanıyla çalışmanız önerilir.

SCD’ye başlamadan önce, kramp ve ishal gibi şiddetli semptomlar yaşayan kişilerin, SCD’ye geçmeden önce iki ila beş gün boyunca bir giriş diyeti uygulaması önerilir. Giriş diyeti, kolay sindirilebilen yiyeceklerle sınırlıdır.

Giriş diyeti için kuru lor peyniri, yumurta, üzüm suyu, ev yapımı jöle, tavuk erişteli çorba, cheesecake, ızgara dana eti ve balıktan oluşan bir yemek planı önerilir.

Spesifik karbonhidrat diyetinde ne yemelisiniz?

Proteinler: Katkısız etler, kümes hayvanları, balık, kabuklu deniz ürünleri ve yumurta.
Bazı baklagiller: Kuru fasulye, mercimek, bezelye.
Bazı kuruyemişler, tohumlar ve kuruyemiş unları: Kavrulmamış kaju fıstığı, badem, tohum ezmeleri, doğal fıstık ezmesi, badem unu ve badem ezmesi.
Sınırlı süt ürünleri: Eskitilmiş peynirler, kuru lor peyniri ve en az 24 saat fermente edilmiş ev yapımı yoğut.
Sebzeler: Pancar, brokoli, kuşkonmaz, ıspanak ve daha fazlası.
Meyveler: Elma , çilek, muz, ananas ve daha fazlası.
Yağlar: Zeytinyağı, avokado, hindistan cevizi, tereyağı, hindistan cevizi yağı ve daha fazlası.
Tatlandırıcılar: Bal ve sakarin

Spesifik karbonhidrat diyetinde olmayan yiyecekler:

Tatlandırıcılar: Şeker, akçaağaç şurubu, mısır şurubu, pekmez ve daha fazlası.
Eklenmiş şeker içeren yiyecek ve içecekler: Gazlı içecekler, tatlandırılmış meyve suları, çikolata, şekerleme, tatlandırılmış kahve içecekleri ve daha fazlası.
Tüm tahıllar: Pirinç, buğday unu, mısır, arpa, yulaf, makarna ve daha fazlası.
Tüm yumru sebzeler: Patates, tatlı patates, yer elması ve daha fazlası.
Bazı süt ürünleri: Süt, dondurma, ekşi krema, ayran ve daha fazlası.
Bazı baklagiller: Kara fasulye, tereyağlı fasulye, cannellini fasulyesi, bakla ve daha fazlası.
Alkollü içecekler: Bira, şarap, şekerli karışık içecekler ve daha fazlası.

Spesifik karbonhidrat diyetinin avantajları ve dezavantajları

SCD, uygun şekilde uygulandığında güvenli ve besinsel açıdan eksiksiz kabul edilir. Ancak, oldukça kısıtlayıcı olan diyet belirli sorunlara yol açabilir.

Yine de bu diyeti denemek istiyorsanız, SCD konusunda deneyimli bir sağlık uzmanlıyla çalışmanız önerilir.

Paylaşın

Bahçeli’den İsrailli Bakan Katz’ın Erdoğan Sözlerine Sert Tepki

MHP Lideri Devlet Bahçeli, İsrail Dışişleri Bakan’ı Israel Katz’ın Erdoğan’la ilgili paylaşımına, “Cumhurbaşkanımızı hedef alan; siyasi, tarihi ve nesnel gerçeklerle asla bağdaşmayan alçak sözlerini nefretle lanetliyorum” sözleriyle sert tepki gösterdi.

Haber Merkezi / Bahçeli, ayrıca, ‘Mavi Vatan’ için ‘masal’ diyen CHP’li Namık Tan’ı hedef aldı. Bahçeli, “Mavi Vatan’a masal diyen kokuşmuş ve emperyalizmin kuklası haline gelmiş devşirme ve DEM’lenmiş siyasi defoların engellemelerine ve kaleyi içten teslim alma girişimlerine rağmen, Türkiye ve Türk milleti milli haklarını ve egemenlik hukukunu cansiperane savunmanın yanında mazlumların da sonuna kadar yanında ve yöresinde sarsılmaz yerini alacaktır. Vatana masal diyenlerin yolu batış ve mahvoluş; buna direnen ve tepki gösterenlerin istikameti de Türk ve Türkiye Yüzyılıdır.” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, sosyal medya hesabından, İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkındaki sözlerine ve ‘Mavi Vatan’ için ‘masal’ diyen CHP’li Namık Tan hakkında açıklamalarda bulundu. Bahçeli’nin açıklamaları şöyle:

“İsrail Dışişleri Bakanı’nın, Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alan; siyasi, tarihi ve nesnel gerçeklerle asla bağdaşmayan alçak sözlerini nefretle lanetliyorum.

İsrail Başbakanı ile hükümetinin hangi kanlı ve karanlık izleri takip ettiğini esasen tüm dünya açıklıkla görmektedir. Soykırımcı bir yönetimin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na panikle saldırması suçluluk psikolojisinin tezahürüdür. 40 bine yakın masumu katleden İsrail yönetiminin hesap vereceği günler uzak değildir. Bu durum sadece sabır ve zaman meselesidir.

Türk milleti kenetlenmiş ve soykırımcı İsrail’e karşı kilitlenmiştir. Elbette her türlü senaryo gündemde olmalı; siyasi, stratejik ve askeri tüm hazırlıklar tahkim edilerek Türkiye’nin hafife alınacak bir ülke olmadığı isabetle teyit edilmelidir.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise nerede durduğunu, tarih ve mazlumlar önündeki sorumluluğunu ihmalden süratle kaçınmalıdır. TBMM’ye davet edilmek, muhatabı için bir şereftir. Bu şerefi taşıyıp taşımama konusu ise Sayın Abbas’ın bileceği ve davranışıyla ispat edeceği bir husustur.

Caniyahu’nun ABD Kongresi’nde ayakta alkışlanması gerçek manada soykırımın ibrası, zulmün ifa ve icrasına rezil bir ikramdır.

Mavi Vatan’a masal diyen kokuşmuş ve emperyalizmin kuklası haline gelmiş devşirme ve DEM’lenmiş siyasi defoların engellemelerine ve kaleyi içten teslim alma girişimlerine rağmen, Türkiye ve Türk milleti milli haklarını ve egemenlik hukukunu cansiperane savunmanın yanında mazlumların da sonuna kadar yanında ve yöresinde sarsılmaz yerini alacaktır. Vatana masal diyenlerin yolu batış ve mahvoluş; buna direnen ve tepki gösterenlerin istikameti de Türk ve Türkiye Yüzyılıdır.

Türk düşmanları kaybedecek, zafer meşalesi inanan milli yüreklerin elinde parlayacaktır.”

Ne olmuştu?

AK Parti Rize İl Teşkilatı’nın bir otelde düzenlenen etkinliğinde konuşan Erdoğan, Türkiye’nin savunma sanayisinde geldiği noktaya dikkati çekip “çok güçlü olunması” durumunda İsrail’in Filistin’e yaptıklarını yapamayacağını söylerken “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak için hiçbir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki bu adımları da ne yapalım? Atalım” dedi.

Erdoğan, konuşmasında Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’a da tepki gösterdi. Erdoğan, Türkiye’ye davet ettikleri Abbas’ın kendilerine olumlu bir cevap vermediğini söyledi. “Davet ettiğimiz halde gelmeyen Sayın Abbas, kusura bakmasın. Önce bizden ayrıca özür dilemesi lazım” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: Biz de bundan sonraki süreci ona göre işleteceğiz.

İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, Erdoğan’ın sözlerine Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin benzetmesiyle yanıt verdi.

İsrail Dışişleri Bakanı Katz, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Erdoğan, Saddam Hüseyin’in yolundan gidiyor ve İsrail’e saldırı düzenleme tehdidinde bulunuyor. (Erdoğan) orada (Irak’ta) ne olduğunu ve bunun nasıl bittiğini hatırlamalı” dedi. Israel Katz, mesajında Erdoğan ve Saddam Hüseyin’in yan yana fotoğraflarını da paylaştı.

Namık Tan ne demişti?

CHP Milletvekili ve Dış Politika danışmanı Namık Tan Somali tezkeresinin görüşmeleri sırasında, “Yeri geldi, Osmanlı’yı ihya hayalleri kurdu. Sınır ötesi harekatlarla yetinmedi. Deniz aşırı maceralara yeltendi. Bir ara tutturduğu Mavi Vatan masalından o da koşulların zorlamasıyla yani ekonominin iflası kapıya dayanınca neyse ki oldukça çabuk yüz geri etti” ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

AK Partili Galip Ensarioğlu: Milliyetçilik Büyük Tehdit

Milliyetçiliğin büyük tehlike olduğuna dikkat çeken AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Farklı etnik grupların olduğu bir ülkede milliyetçilik üzerinden karıştırmak her zaman karşı milliyetçilikleri de kışkırtır ve tahrik eder. Bu da Türkiye toplumunu böler ve üzer” dedi ve ekledi:

“O yüzden daha dikkatli olmak lazım. Hele devlet yetkileri daha ağır başlı, daha hukuk çerçevesinde, her şeyi hukuk içinde yapması lazım. Yoksa herkes istediği dilde halay çeker ama o halaylarda suç sayılan bir takım şeyler, sloganlar varsa devlet müdahale edecekse de hukuk çerçevesinde müdahale edecek.”

AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, Amida Haber’e Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekenlerin tutuklanması ile Van ve Diyarbakır’da Kürtçe yazılan “Önce Yaya” uyarı yazılarının silinmesine ilişkin konuştu.

Diyarbakır’ın farklı noktalarındaki yazıların silinmesini doğru bulmadığını belirten Ensarioğlu, “Trafikte dikkat çekmek için yazılan yazılar. Burada yasadışı bir durum yok. Yasa dışı olmayan hiçbir uygulamaya kimsenin müdahale etme hakkı yok” ifadelerini kullanan Ensarioplu “Bununla ilgili Diyarbakır Valisi ve Emniyet müdürü ile görüşeceğim. Bakalım nedir, haberleri var mı? Kimdir bunları yapan? Nasıl oluyor? Hepsini görüşeceğim. Bu işleri karıştırmanın, köpürmenin kimseye faydası olmaz. Yani yasal olan her şeye, herkes riayet edecek. İlgili kurumlarla görüşeceğim, bu soruşturulmalı. Bizde kendi açımızdan soruşturuyoruz” dedi.

Türkiye’nin farklı illerinde halay çeken kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmasını da değerlendiren Galip Ensarioğlu, “Kürtçe, Zazaca, Türkçe veya başka dilde halay, her neyse bunun hiçbir yasa dışılığı yok. Ancak bazı videolarda halaylar çekilirken yasa dışı sloganlar atılmış. Buna hukuk çerçevesinden müdahale ediliyorsa bir sorun yok. Ancak hukuk çerçevesinde müdahale ederken polis otosunda ‘Ölürüm Türkiyem’ müziği çalıp yeni bir karşı milliyetçilik veya toplumu geren, rahatsız eden birtakım uygulamalardan da yetkililerin, devlet görevlilerin de kaçınması lazım”

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın “Ölürüm Türkiye’m müziğini duyunca yüreğim kıpır kıpır oluyor” sözlerinin hatırlatılması üzerine AK Partili Galip Ensarioğlu, “Bunu bir karşı milliyetçilik, kışkırtma, tarik ve toplumu gerecek, karıştıracak bir şeye sebep olacak şekilde yapmak doğru değil. Yoksa ‘Ölürüm Türkiye’m’ güzel türkü eyvallah, diyecek bir şey yok. Ancak toplumu çatıştıracak, gerecek şeylerden uzak durmak lazım” uyarısında bulundu.

“Milliyetçilik büyük tehdit”

Milliyetçiliğin en büyük tehlike olduğuna dikkat çeken Ensarioğlu, “Farklı etnik grupların olduğu bir ülkede milliyetçilik üzerinden karıştırmak her zaman karşı milliyetçilikleri de kışkırtır ve tahrik eder. Bu da Türkiye toplumunu böler ve üzer. O yüzden daha dikkatli olmak lazım. Hele devlet yetkileri daha ağır başlı, daha hukuk çerçevesinde, her şeyi hukuk içinde yapması lazım. Yoksa herkes istediği dilde halay çeker ama o halaylarda suç sayılan bir takım şeyler, sloganlar varsa devlet müdahale edecekse de hukuk çerçevesinde müdahale edecek” şeklinde konuştu.

Paylaşın