Öcalan’ın Çağrısı Sonrası Özgür Özel’den Açıklama: Demokrasi Vurgusu

PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan gelen çağrıya ilişkin açıklamada bulunan CHP Lideri Özgür Özel, “Kürt meselesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, toplumun tüm kesimlerini kapsayarak, şeffaflıkla ele alınması ve çözülmesi yönündeki tavrımızı koruyoruz” dedi.

Haber Merkezi / Özgür Özel, açıklamasının devamında, “Demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış için tüm toplumun görüşlerinin, şehit ailelerinin, gazilerimizin ve bütün mağdurların rızalarının öncelendiği çözüm için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Bugüne kadar yaptığımız katkıları, bundan sonra da esirgemeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Heyeti, İmralı Cezaevi’nde görüştükleri Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı açıklamayı, İstanbul’da düzenlediği basın toplantısıyla duyurdu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, sosyal medya hesabı üzerinden, Abdullah Öcalan’dan gelen çağrıya ilişkin açıklamada bulundu. Özgür Özel, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Cumhuriyet Halk Partisi olarak, ülkemizin tüm sorunlarının demokratik yollardan çözümü konusunda tarihsel tutarlılığımızı sürdürüyoruz. Aynı şekilde, terörün ve şiddetin her türlüsüne her zaman karşı olduk, bundan sonra da karşı olmaya devam edeceğiz. Kürt meselesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, toplumun tüm kesimlerini kapsayarak, şeffaflıkla ele alınması ve çözülmesi yönündeki tavrımızı koruyoruz.

Demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış için tüm toplumun görüşlerinin, şehit ailelerinin, gazilerimizin ve bütün mağdurların rızalarının öncelendiği çözüm için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Bugüne kadar yaptığımız katkıları, bundan sonra da esirgemeyeceğiz. Terör örgütünün silah bırakması ve kendini feshetmesi çağrısı önemlidir.

“Meseleler, temennilerle değil, güven ortamı tesis edilerek ve icraatlarla çözülür”

Bu çağrının gereklerinin, muhatapları tarafından yapılmasını ve onbinlerce cana mal olan, ağır ekonomik ve toplumsal tahribat yaratan terörün ilelebet sonlanmasını temenni ediyoruz. Hiç şüphesiz meseleler, temennilerle değil, güven ortamı tesis edilerek ve icraatlarla çözülür.

Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü ancak iç barışın sağlanmasıyla mümkündür. İç barış ise, otoriter bir sistemde değil, demokratik düzende, hukuk devleti ilkelerine uymakla, adalet ve eşitlikle sağlanır. Demokratikleşme için gerekli kanuni düzenlemelerin yapılması kadar, mevcut kanunların uygulanmasındaki hukuk dışı yaklaşımların terk edilmesi ve anayasa ihlallerine son verilmesi elzemdir.

Cumhuriyet Halk Partisi, toplumun barış ve demokrasi taleplerinin hiçbir makam, mevki ve aktör tarafından kendi siyasi hedefleri doğrultusunda istismar edilmesine izin vermeyecektir. Cumhuriyetimizin ve partimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesi doğrultusunda, her zaman barış ve demokrasi çabalarının yanında; savaşın, terörün, çatışmanın ve otokrasinin karşısındayız.”

Öcalan: Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmeli

7 kişilik Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) heyeti üçüncü kez İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan’la görüştü. Bu görüşme sonrasında, 1999’dan beri İmralı Adası’nda bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’nın hazırladığı mektup, İstanbul’da kamuoyuyla paylaşıldı.

Önce, seçildiği halde görevden alınarak yerine kayyum atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, mektubu Kürtçe olarak okudu. Ardından, Van Milletvekili Pervin Buldan da mektubun Türkçe metnini okudu.

Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının tam metni şöyle: “PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkarı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur.

Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.

Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.

Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.

Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.

Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.

Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

Metnin kamuoyu ile paylaşılmasının ardından, kapanış konuşması yapan Sırrı Süreyya Önder, Sayın Öcalan’ın çağrıya ilişkin şu notunu paylaştı: “Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz ki pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.”

Paylaşın

Trump, Afganistan’da Bırakılan Askeri Ekipmanları Geri İstiyor

ABD Başkanı Donald Trump, 2021 yılında, ABD’nin Afganistan’dan çekilirken bıraktığı milyarlarca dolar değerindeki askeri teçhizatın geri alınması çağrısını yeniledi. 

Haber Merkezi / Donald Trump, ilk kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Taliban’ın eline geçen ekipmanların güvence altına alınamamasını eleştirdi.

Trump, “Geride milyarlarca dolar değerinde ekipman bıraktık,” dedi ve ekledi: “Her yıl sergilediklerini görüyorsunuz… bayrağı sallıyorlar ve Amerika hakkında konuşuyorlar.”

“Bunların hepsi birinci sınıf şeyler. Bence bu ekipmanların çoğunu geri almalıyız” diyen Donald Trump, ekipmanları kurtarmak için somut bir plan sunmadı.

ABD Savunma Bakanlığı’na göre, 7 milyar dolardan fazla değerinde askeri teçhizat Afganistan’da bırakıldı.

ABD’nin çekilmesinin ardından Kabil’de iktidarı ele geçiren Taliban, o tarihten bu yana ele geçirdiği ABD askeri teçhizatlarını kamuoyuna teşhir ediyor.

Donald Trump’ın açıklamaları, geri çekilmenin nasıl ele alınacağıyla ilgili tartışmayı yeniden alevlendirdi. Trump, süreçte yer alan askeri yetkililer sorulduğunda ise, “hepsini kovacağım” yanıtını verdi.

Ancak, ABD Merkez Komutanlığı’nın eski komutanı General Kenneth F. McKenzie Jr. da dahil olmak üzere süreçte yer alan kilit isimler çoktan emekli oldu.

McKenzie daha önce, 13 ABD askerinin ölümüne yol açan Abbey Gate’deki intihar saldırısı da dahil olmak üzere, geri çekilmenin başarısızlıklarının tüm sorumluluğunu kabul etmişti.

Paylaşın

Demokrasi Endeksi: Türkiye “Hibrit Rejim” Kategorisinde

2024 Demokrasi Endeksi’ne göre, 2023 yılında 4,33 olan Türkiye’nin demokrasi puanı 2024 yılında 4,26’ya geriledi. Demokrasi Endeksi’ne Türkiye “hibrit rejim” olarak kategorize edildi.

Hibrit rejimler, seçimlerin genellikle hem özgür hem de adil olmasını engelleyen önemli usulsüzlüklerin olduğu yerler olarak tanımlanıyor.

“Hibrit rejim” olarak kategorisinde, Türkiye’nin yanı sıra Ermenistan, Bosna, Gürcistan, Tunus, Uganda, Gambiya, Fas, Kenya, Tanzanya, Meksika, Peru, Nijerya ve Romanya gibi ülkeler sıralanıyor.

Londra merkezli medya grubu The Economist’e bağlı Economist Intelligence Unit’in (Economist İstihbarat Birimi) 167 ülke ve bölgedeki siyasi durumu değerlendirdiği 2024 Demokrasi Endeksi raporu yayınlandı.

Raporda demokratik değerlere yönelik desteğin yüksek kalmasına rağmen, küresel çapta demokrasinin pratikteki işleyişine dair memnuniyetsizliğin arttığı belirtiliyor. Küresel ortalama Demokrasi Endeksi puanı 2006’da 5,52’yken, son raporda bu puan 5,17’ye düşürüldü. Ayrıca demokrasi olarak sınıflandırılan ülke sayısının da 79’dan 71’e düştüğü gözlemlendi.

Türkiye’nin de demokrasi puanında düşüş kaydedilirken, ülke “hibrit rejim” olarak kategorize ediliyor. Buna göre Türkiye’nin demokrasi puanı 2023’te 4,33’ken 2024’te 4,26 olarak belirlendi.

Raporda en yüksek puanı 9,81 ile Norveç alırken, en düşük puanlı ülke ise 0,25 ile Afganistan oldu.

Rapor demokrasilerin zayıfladığı tespitinin gerekçelerini ise “hükümetlere yönelik güvenin azalması”, “politikacıların ve partilerin seçmenleri etkili bir şekilde temsil edememesi”, “partiler ve seçmen tabanları arasındaki kopukluk”, “sorunların çözülememesi ve yeni siyasi fikirlerin eksikliği” şeklinde özetliyor.

Tüm bunlardan hareketle analizde dünyanın “demokrasi bunalımı” yaşadığı sonucuna varılıyor.

The Economist Intelligence Unit’in Demokrasi Endeksi demokrasiyi ölçmek için beş kategori kullandı:

1. Seçim süreci ve çoğulculuk
2. Medeni haklar
3. Hükümetin işleyişi
4. Siyasi katılım

Bu maddelerden hareketle ülkeler de dört rejim türü içinde sınıflandırıldı:

1. Tam demokrasi
2. Kusurlu demokrasi
3. Karma rejim
4. Otoriter rejim

Tam demokrasi kategorisinde sınıflandırılanlar arasında Norveç, Yeni Zelanda, İsveç, İzlanda, İsviçre, Finlandiya, Danimarka, İrlanda, Hollanda, Yunanistan, Almanya, Kanada, İngiltere, İspanya, Portekiz ve Avusturya gibi gelişmiş ülkeler yer alıyor. Bu kategoride ayrıca Uruguay, Japonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Tayvan ve Mauritius gibi İskandinav veya Batı Avrupa dışı ülkeler de göze çarpıyor.

Kusurlu demokrasiler arasında ise ABD, Fransa, İtalya, Belçika’nın yanı sıra İsrail, Şili, Botsvana, Polonya, Güney Afrika, Sırbistan, Bulgaristan, Polonya, Arjantin ve Güney Kore gibi ülkeler var.

Türkiye ise hibrit rejimler kategorisinde konumlandırılıyor. Burada Türkiye’nin yanı sıra Ermenistan, Bosna, Gürcistan, Tunus, Uganda, Gambiya, Fas, Kenya, Tanzanya, Meksika, Peru, Nijerya ve Romanya gibi ülkeler sıralanıyor.

Demokrasi açısından en kötü kategori olan otoriter rejimler için de Afganistan, Çin, Küba, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Venezuela, Rusya gibi ülkeler sayılıyor.

Karma/hibrit rejim ne anlama geliyor?

Endekste Türkiye’nin de yer aldığı karma veya hibrit rejimler, seçimlerin genellikle hem özgür hem de adil olmasını engelleyen önemli usulsüzlüklerin olduğu yerler olarak tanımlanıyor.

Analize göre karma rejimlerde hükümetin muhalefet partileri ve adayları üzerinde baskısı yaygın olabilir:

“Yolsuzluk yaygın olma eğilimindedir ve hukukun üstünlüğü zayıftır. Sivil toplum zayıftır. Tipik olarak gazetecilere yönelik taciz ve baskı vardır ve yargı bağımsız değildir.”

Metinde ayrıca hibrit rejimlerin seçim demokrasisinin unsurlarını otoriter davranışlarla birleştirdiği, otoriter rejimlerin ise siyasal çoğulculuktan tamamen yoksun olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan raporda Türkiye’ye verilen 4,26’lık demokrasi puanı, ülkeyi karma rejim sınıflandırmasının alt kesimlerine yerleştiriyor. Türkiye toplamda 167 ülke arasında 103. sırada.

Bazı ülkelerin 2006’dan bu yana iç politikada yaşanan değişiklikler nedeniyle kategorilerinin değiştirildiği de göze çarpıyor. Bu ülkelerin başında Fransa ve Güney Kore geliyor. İki ülke de önceki endekslerde tam demokrasi olarak nitelenirken, 2024 raporunda kusurlu demokrasi olarak sınıflandırıldı.

Paraguay ve Romanya ise daha önce kusurlu demokrasi olarak görülürken artık karma rejim kategorisinde. Moritanya da bir kategori aşağı inerek otoriter rejim diye nitelendi.

Endekste yer alan bölgedeki 21 ülkeden beşinin (Lüksemburg, Portekiz, İspanya, İsviçre ve İngiltere) puanlarını iyileştirdiği ifade ediliyor. 10 ülke puanlarını korurken, altı ülkenin ise (Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İtalya ve Türkiye) kötüleştiği belirtiliyor.

Son olarak rapor, dünya genelinde demokrasileri düzeltmede ve güçlendirmedeki başarısızlığın yalnızca iç politikada olumsuz sonuçlara yol açmayacağını, aynı zamanda dünya genelinde otokrasileri cesaretlendireceğini ve demokrasi için mücadele edenleri demoralize edeceğini öngörüyor.

Economist Intelligence Unit’in bu endeksi, 2006’da yayınlanmaya başladı. O tarihten bu yana yıllık olarak güncellen endeks, küresel çapta seçim süreçleri ve çoğulculuk, hükümetlerin işleyişi, siyasi katılım, siyasi kültür ve sivil özgürlükleri baz alıyor. Bu kategorilerdeki 60 göstergeye dayalı olarak her ülkeye 0 ile 10 arasında puan veriliyor.

2023 raporunda da küresel demokrasi ortalamasının önceki yıllara göre gerilediği ve birçok ülkede demokratik değerlerin zayıfladığı belirtilmişti. 2024 ise bir önceki yıla göre demokrasinin daha da gerilediği bir yıl olarak nitelendi.

Demokrasi Endeksi raporları, akademik çevreler ve medya tarafından geniş çapta referans alınıyor.

Bu raporlar, ülkelerin demokratik performanslarını izlemek ve karşılaştırmak için önemli bir araç olarak kabul edilse de endekse eleştirel yaklaşanlar da var. Bazı yorumcular, değerlendirme kriterlerinin subjektif olabileceğini ve her ülkenin özgün siyasi ve kültürel dinamiklerini tam olarak yansıtmayabileceğini vurguluyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Öcalan’ın Çağrısı Sonrası AK Partili Efkan Ala’dan Açıklama: Sonuca Bakarız

PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan gelen çağrıya ilişkin konuşan AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala, “Biz sonuca bakarız Terör örgütü, bu çağrıyı değerlendirip silah bırakır ve toplanır, kendisini feshederse Türkiye prangalarından kurtulmuş olacak” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Heyeti, İmralı Cezaevi’nde görüştükleri Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı açıklamayı, İstanbul’da düzenlediği basın toplantısıyla duyurdu.

AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala, Abdullah Öcalan’dan gelen çağrıya ilişkin, “Çağrının özü silahların bırakılması ve terör örgütünün kendisini feshetmesidir. Biz sonuca bakarız Terör örgütü, bu çağrıyı değerlendirip silah bırakır ve toplanır, kendisini feshederse Türkiye prangalarından kurtulmuş olacak” dedi.

Ala, A Haber’de İmralı’dan gelecek açıklama öncesi de şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye AK Parti hükümetleri döneminde çok etkin bir biçimde terörle mücadele ediyoruz. Terörsüz Türkiye şöyle mümkün; çağrıya kulak tıkanırsa o zaman Türkiye zaten etkin bir şekilde terörle mücadele ediyor, çok önemli başarılar elde edildi. Türkiye terörle mücadeleyi sınırlarının dışına taşıdı. Mutlak bir içeride başarı sağlanmış durumda, terörsüz Türkiye hedefine terörle mücadele yöntemiyle ulaşırız.”

Abdullah Öcalan’ın çağrısına partilerden tepkiler

Öte yandan açıklamayı sosyal medya hesabından değerlendiren Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “Uluslararası sistemin sarsıldığı, bölgemizin bir ateş çemberinin içinde bulunduğu şartlarda ülkemizin kendi iç bünyesini tahkim etmesi ve terörden tümüyle arındırılması yönünde yapılan her çağrı ve atılan her adım olumludur” dedi.

“Bu çağrının hayata geçirilmesi için geçmiş tecrübelerden dersler çıkarılarak netice odaklı somut bir yol haritası ortaya konmalıdır” diyen Davutoğlu, “Bu süreç milli iradenin nihai tecelligahı olan TBMM zemininde bütün siyasi partilerin ve toplumsal kesimlerin çoğulcu katkısıyla yürütülmelidir” ifadelerini kullandı.

Açıklamayı memnuniyetle karşıladığını belirten Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA Partisi) Genel Başkanı Ali Babacan, “Bugün akşam saatlerinde DEM Parti İmralı heyeti tarafından yapılan açıklamayı memnuniyetle karşılıyorum. Terör örgütü PKK’nın silah bırakarak, varlığını feshetmesi tarihi bir gelişme olacaktır” dedi.

Türkiye’de demokrasi standartlarının yükselmesine katkı yapmaya hazır olduklarını dile getiren Babacan, “Şimdi bu çağrının gereğinin yapılmasını, herhangi bir tereddüde yol açmayacak şekilde silahların bırakılmasını ve örgütün kendisini feshetmesini bekliyoruz. Defalarca kez ifade ettiğimiz gibi, konu ne olursa olsun, Türkiye meselelerini demokratik siyasi zeminde konuşarak çözme kabiliyetine ve olgunluğuna sahip olmalıdır. Türkiye’de demokratik standartların yükselmesi ve insan haklarına dayalı bir hukuk devleti hedefine daha hızlı yürünmesi için atılacak adımlara yapıcı bir perspektifle katkıda bulunmaya hazırız” ifadelerini kullandı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter, Öcalan’ın çağrısının ardından sosyal medya hesabından Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bulunduğu bir fotoğrafı paylaştı. Yönter ardından partisinin İstanbul İl Başkanı Sertel Selim’in, “Büyük işler cesaret ve kararlılık ister… Yüce düşünenler büyük davalara liderlik eder…” ifadelerini retweet etti.

İYİ Parti ise sürece tepki gösterdi. İYİ Parti Genel Merkezi binasına, ay-yıldız bulunan ve “Unutmayacağız, unutturmayacağız! Şehitlerimizi saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz” yazılı afiş asıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, sosyal medya hesabı üzerinden, Abdullah Öcalan’dan gelen çağrıya ilişkin açıklamada bulundu. Özgür Özel, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Cumhuriyet Halk Partisi olarak, ülkemizin tüm sorunlarının demokratik yollardan çözümü konusunda tarihsel tutarlılığımızı sürdürüyoruz. Aynı şekilde, terörün ve şiddetin her türlüsüne her zaman karşı olduk, bundan sonra da karşı olmaya devam edeceğiz. Kürt meselesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, toplumun tüm kesimlerini kapsayarak, şeffaflıkla ele alınması ve çözülmesi yönündeki tavrımızı koruyoruz.

Demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış için tüm toplumun görüşlerinin, şehit ailelerinin, gazilerimizin ve bütün mağdurların rızalarının öncelendiği çözüm için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Bugüne kadar yaptığımız katkıları, bundan sonra da esirgemeyeceğiz. Terör örgütünün silah bırakması ve kendini feshetmesi çağrısı önemlidir.

Bu çağrının gereklerinin, muhatapları tarafından yapılmasını ve onbinlerce cana mal olan, ağır ekonomik ve toplumsal tahribat yaratan terörün ilelebet sonlanmasını temenni ediyoruz. Hiç şüphesiz meseleler, temennilerle değil, güven ortamı tesis edilerek ve icraatlarla çözülür.

Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü ancak iç barışın sağlanmasıyla mümkündür. İç barış ise, otoriter bir sistemde değil, demokratik düzende, hukuk devleti ilkelerine uymakla, adalet ve eşitlikle sağlanır. Demokratikleşme için gerekli kanuni düzenlemelerin yapılması kadar, mevcut kanunların uygulanmasındaki hukuk dışı yaklaşımların terk edilmesi ve anayasa ihlallerine son verilmesi elzemdir.

Cumhuriyet Halk Partisi, toplumun barış ve demokrasi taleplerinin hiçbir makam, mevki ve aktör tarafından kendi siyasi hedefleri doğrultusunda istismar edilmesine izin vermeyecektir. Cumhuriyetimizin ve partimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesi doğrultusunda, her zaman barış ve demokrasi çabalarının yanında; savaşın, terörün, çatışmanın ve otokrasinin karşısındayız.”

Abdullah Öcalan’ın çağrısı dış basında

Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı dünya basınında geniş yer buldu.

İngiltere’nin önde gelen basın kuruluşlarından The Guardian, haberi ana sayfadan verdi. “Hapisteki Kürt lider, Türkiye ve Ortadoğu’yu sarsabilecek büyük bir değişimde grubun silahsızlandırılması çağrısında bulundu” başlığla veren The Guardian, haberde şu ifadelere yer verdi:

“Öcalan’ın mesajının Ortadoğu’da, özellikle de Kürt güçlerinin önemli toprakları kontrol ettiği Suriye’de, İran ve Irak’ta geniş kapsamlı etkileri olacak.”

İngiliz haber ajansı Reuters da çağrıyı anasayfadan gördü. Çağrıyla ilgili girilen haberde “Hapisteki Kürt militan lideri Türkiye ile çatışmaya son verilmesi çağrısında bulundu” başlığına yer verdi. Reuters, çağrı haberinde şunları kaydetti: “Ankara ile 40 yıllık çatışmayı sona erdirebilecek ve bölge için geniş kapsamlı siyasi ve güvenlik sonuçları doğurabilecek bir harekettir.”

Alman BILD gazetesi, “Kürt liderden çağrı: Öcalan PKK’yi silahsızlandırmak ve tasfiye etmek istiyor” başlığıyla verdiği haberde, “Bu duyuru, kırk yıldır süren kanlı çatışmaların ardından Türkiye’deki çatışmaların sona ermesinin önünü açabilir” denildi.

Fransız basınından Le Monde ise ” Yıllardır hükümete karşı silahlı mücadele yürüten PKK’nin lideri, Kürt hareketinin tasfiye edilmesi ve silah bırakması çağrısında bulundu” başlığıyla çağrıya yer verdi. Le Monde da haberi manşetten gördü.

CNN International da haberinde başlığı şöyle gördü: “Kürt ayrılıkçı lider, takipçilerine silahsızlanma çağrısında bulunarak Türkiye ile elli yıldır devam eden isyanı sona erdirme potansiyeli taşıyor”

İngiliz gazetesi Financial Times (FT) ana sayfada yer verdiği çağrı haberini “Türkiye’nin hapisteki Kürt liderinden militanlara silahsızlanma çağrısı” başlığıyla servis etti.

Paylaşın

Ramazan Öncesi Sebze Fiyatları Yüzde 50 Artabilir

Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ahencan Tayakısı, zirai don nedeniyle, Ramazan ayı öncesi sebze fiyatlarında en az yüzde 50 artış beklediklerini ifade etti.

Türkiye genelinde etkisini gösteren soğuk hava dalgası, tarım sektörünü olumsuz etkiliyor. Sıcaklıkların sıfırın altına düşmesi nedeniyle tarlalardaki birçok ürün don zararına uğradı. Bu durum çiftçiler için büyük bir ekonomik kayba neden olurken, sebze fiyatlarında sert yükselişlerin yaşanabileceği öngörülüyor.

Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ahencan Tayakısı, TGRT Haber canlı yayınında yaptığı açıklamada, Ramazan ayı öncesinde sebze fiyatlarında en az yüzde 50 artış beklediklerini belirtti.

Hava sıcaklıklarının eksi 8 dereceye kadar düştüğünü belirten Tayakısı, açık tarla üretimi yapılan sebzelerin büyük zarar gördüğünü söyledi. Özellikle pırasa, ıspanak ve yapraklı sebzelerin tamamen donduğunu ifade eden Tayakısı, “Bu ürünlerde mahsul sıfır! Soğuğa dayanıklı bitkiler bile büyük zarar gördü” dedi.

Sadece açık tarla üretimi değil, seracılık yapan üreticilerin de zarar gördüğünü vurgulayan Ahencan Tayakısı, domates, biber ve salatalık gibi ürünlerde de %50’ye varan üretim kaybı yaşandığını aktardı. Zirai donun yalnızca üreticiyi değil, tüketiciyi de doğrudan etkileyeceğini belirten Tayakısı, piyasadaki ürün arzının azalmasının fiyatlara yansıyacağını söyledi.

“Don olayı henüz tamamen sona ermedi”

“Üretici, mahsul kaybı nedeniyle büyük zarar gördü. Ancak tüketici de bu durumdan etkilenecek. Pazara gelen ürün miktarı düştükçe fiyatlar hızla yükselecek. Sera üretiminde zarar daha düşük olsa da, o bölgelerde de ciddi kayıplar var. Don olayı henüz tamamen sona ermedi ve önümüzdeki günlerde kayıpların daha da artması mümkün” diye konuştu.

Sebze fiyatlarındaki artışın yalnızca zirai don kaynaklı olmadığını belirten Ahencan Tayakısı, üretim maliyetlerinin de giderek yükseldiğine dikkat çekti.

Ahencan Tayakısı, “Geçtiğimiz hafta mazota gelen zamlarla birlikte nakliye maliyetleri arttı. Üretim yapılan yerlerden şehir merkezlerine taşınan ürünlerde lojistik giderler yükseldi. Bu da fiyatlara ek bir maliyet yükü oluşturacak. Önümüzdeki bir hafta içinde fiyatlardaki artışı net bir şekilde göreceğiz. En az yüzde 50 fiyat artışı yaşanması kaçınılmaz” ifadelerini kullandı.

Özellikle Ramazan ayı öncesinde sebze fiyatlarının yükselmesi, hane bütçelerini zorlayacak gibi görünüyor. Uzmanlar, tüketicilere alışverişlerini planlı yapmaları ve fiyat değişimlerini takip etmeleri konusunda uyarıda bulunuyor. Öte yandan, yetkililerin çiftçilerin kayıplarını en aza indirmek ve üretimi desteklemek için acil önlemler alması gerektiği vurgulanıyor.

Paylaşın

AK Parti’nin “Dindar Nesil” Politikaları Gençleri Neden Etkilemiyor?

AK Parti iktidarının ‘dindar nesil’ politikalarının Türkiye gençliği üzerinde etkili olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Ertit, başta din olmak üzere doğaüstü öğretiler yeni kuşakların hayatına daha az yön verdiğini belirtiyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çokça tartışılan “Dindar nesil yetiştireceğiz” cümlesini ilk kez kullanalı 13 sene geçti. Nüfusunun çoğunluğu hangi dine mensup olursa olsun, modernleşen ülkelerde sekülerleşme trendi görülüyor ve Türkiye de bunlardan biri.

Bundan yedi sene önce, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çok konuşulan bir açıklama yapmış ve esasında bir tanrının varlığına inanıp kurumsal dinî yapıları inkâr etmek anlamına gelen deizmi “misyonerlerin Müslüman gençlere kurduğu tuzak” olarak tanımlamıştı.

Deizm, Cumhurbaşkanı’nın da radarına girmiş ve partisinin bir grup toplantısında dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak “Olmaz böyle bir şey” diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti.

Her ne kadar Yılmaz, olaydan sonra yaptığı bir açıklamada “gençlerin deizme kaydığına dair bir değerlendirmemiz yok” ifadelerini kullandıysa da, gençler arasında dindarlığın azaldığı, sadece akademik çalışmalarda değil dindar çevrelerin şikayetlerinde dahi ifade edilen bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Bugünlerde de sıkça gündeme gelen “kültürel iktidar” tartışmaları da, bu soyut kavramın İslam diniyle kesiştiği noktada meydana geliyor.

Kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan AK Parti’nin, iktidara geldiği dönemki Avrupa Birliği (AB) ve demokrasi yanlısı söylemlerinden büyük ölçüde uzaklaşmasının ve bilhassa eğitim-öğretimde Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle “dindar nesil” anlayışına yönelmesinin üzerinden kabaca 10 yıldan fazla bir sürenin geçtiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan tablodaki ironi dikkat çekiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde din öğretimine odaklanan 708 lise varken, aradan geçen 11 yılın ardından 2023-2024 eğitim-öğretim yılında bu sayı 1.723’e yükseldi.

İmam-hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin sayıca artışı, “dindar nesil” projesinin önemli bir ayağı olarak görülse de bu kurumların “dindar nesil” yaratmada ne ölçüde başarılı olduğu çokça sorgulanır oldu.

Nitekim Türkiye’de en çok tanınan dini liderlerden Cübbeli Ahmet Hoca da, 2021 yılında katıldığı bir programda “Deizm, ilahiyat okuyanlarda da artıyor. Deizm ya da ateizmin çoğalması bu durumda kaçınılmaz. Çözüm arıyoruz. Öyle bir durumdayız ki gençlerin nerden kafasını karıştırıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Tüm bu tartışmalar devam ederken din sosyoloğu Doç. Dr. Volkan Ertit, Euronews Türkçe‘ye dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Ertit, din sosyolojisi alanında Hollanda’nın Radboud Üniversitesi’nden doktora sahibi ve çalışmaları genç kuşakların sekülerleşme sürecine odaklanmış durumda.

Müslüman çoğunluğa sahip bir ülke olan Türkiye’nin gittikçe sekülerleştiğini gözlemliyoruz. Yaklaşık 10 senedir kitaplarınız ve makalelerinizle bu süreci betimlemeye ve arkasındaki dinamikleri açıklamaya çalışıyorsunuz. Sizce Türkiye’deki “dindar nesil” politikaları nasıl sonuç verdi?

Belki de bu soruyu bu politikaları hayata geçiren ya da Türkiye’de dindar nesil yaratmak isteyenlere sormak gerekiyor. “Sizce devlet eli ile sürdürülen dindarlaştırma politikaları başarılı oldu mu?” diye. Zira sekülerleşme merkezli doktora ya da yüksek lisans tezlerindeki bulgular ya da araştırma şirketlerinin anketleri dinin yeni kuşakların hayatına daha az dokunduğunu ortaya koyuyor. Yeni kuşaklar kendi ailelerine kıyasla ya dine daha az rol veriyorlar ya da dini farklı formlarda ve içeriklerde hayatlarına alıyorlar.

Nedir bu farklılıklar?

Farklılığı birkaç ana konu üzerinden tartışabiliriz. Ben kendi çalışmalarım için inanç, ibadet ve günlük yaşamı merkeze alıyorum. Yani “hangi kuşaklar Allah’a daha fazla inanıyor?, “Hangi kuşaklar daha fazla namaz kılıyor?”, “Hangi kuşakların kıyafet kodları daha dindar?”, “Kuşakların evlilik öncesi flört ve cinsellik konusundaki sınırları arasında fark var mı?”, “Camiler hangi kuşaklar için daha fazla önem taşıyor?”, “Kuşakların tatil algısında bir farklılaşma var mı?”, “Cenaze törenlerindeki dini unsurlarda dönüşüm var mı?” gibi sorular ilk aklıma gelenler.

Sizin tezinizin aksine Türkiye’nin dindarlaştığına dair bir görüş uzun süredir gündemde. Tarikatların devlet eli ile güçlenmesi, din merkezli okul sayılarının artması, diyanetin gün geçtikçe güçlenmesi… Türkiye’nin dindarlaştığına dair bu iddialar “Türkiye sekülerleşiyor” tezinizle çelişmiyor mu?

Türkiye’nin dindarlaştığına dair verdiğiniz örneklere karşı çıkmam mümkün değil. Hatta bu örnekleri ben de arttırabilirim. Ama fark edeceğiniz gibi, dindarlaşma diye bahsedilen başlıkların çoğu devletle ilgili konular. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar olduğu; hükümetlerin toplumu dindarlaştırmak için elindeki hegemonik araçları da kullanarak çabaladığı inkâr edilebilir mi, emin değilim.

Ancak bu konuların üst başlığı “laiklik”tir, sekülerleşme değil. Sekülerleşme toplumla ilgili bir kavramken laiklik ise devletle ilgili bir kavramdır. Türkiye’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar bir devlete sahip olduğu iddiasına karşı çıkan kimse olduğunu sanmıyorum. Ama sekülerleşme tartışmaları açısından esas konu devlet tarafından sayısı arttırılan İlahiyat fakülteleri değil, bu fakültelere giren öğrencilerin kendi ebeveynlerine kıyasla daha dindar hale gelip gelmedikleridir.

Hem toplumun sekülerleşmesi hem de devletin laiklikten uzaklaşması aynı anda olabilir mi?

Pek tabii ki. Devletler laiklikten uzaklaşırken, toplumlar da aynı anda sekülerleşebilirler. Bunlar birbirini çürüten şeyler değil. Benim iddialarımın zorlayıcı tarafı da sanıyorum bu ikisinin benzer döneme denk gelmesi oldu. Yani bir tarafta AK Parti hükümetleri ile daha dindar bir devlet, din ve devletin daha fazla hemhâl olması var; diğer tarafta ise günlük hayatına dini daha az alan bir toplum var.

Konu dışı ama devletin din konusundaki hassasiyetinin artmasının bir sebebi de bu olabilir gibi hissediyorum. Zira devlet kademesinin yaşanan sekülerleşme sürecinden haberdar olmadığını düşünmek naiflik olur. Devletin dindarlaşması toplumun sekülerleşmesini perdelemiş görünüyor. Hem sadece sokakta değil, 2010 yılından önce birkaç akademisyen hariç akademi dünyası dahi toplumun dinden bu denli uzaklaştığını çalışacak konulardan biri olarak görmüyordu.

Peki bu dönüşümü nasıl açıklıyorsunuz?

Hayat dönüşürken “din”e ya da diğer doğaüstü anlatılara daha az ihtiyaç duyulması ile açıklıyorum. Ama bu bana özgü orijinal bir açıklama değil aslında. 1960’lardan itibaren Batı’daki sekülerleşme tartışmalarının merkezinde bu “ihtiyaç” meselesi bulunuyor. Sekülerleşme kavramını “dinsizleşmek” değil “dine daha az ihtiyaç duymak” daha iyi açıklamakta. Geçmişe kıyasla dinin politikadaki gücü artarken toplumsal gücü sınırlanıyor.

Yeni kuşaklar kendi yaşamlarını idame ettirirken dini “daha az referans” alarak hareket ediyorlar. Muhakkak ki dinsizleşme de sekülerleşme demektir; ama esas konu bireylerin dinden tamamen kopması değil, geçmişe kıyasla hayatlarına dini daha az almalarıdır. “Modernleşme” süreci ile dinin hayata dokunduğu anlar kısıtlanıyor.

Sekülerleşme teorisinden mi bahsediyorsunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşüm dünya tarihinde ilk defa yaşanmıyor. Bu sürecin  hayret uyandırıcı ya da ilginç olduğunu iddia etmek de kolay değil. “Dinler modernleşme ile günlük yaşamda daha güçsüz hale gelir” temel iddiasını sahip olan sekülerleşme teorisi, nasıl ki 1960’lardan itibaren modern Batı dünyasındaki din özelindeki toplumsal değişimi açıklamak için kullanılıyorsa, aynısı Türkiye için de geçerli. Türkiye bu anlamda tekil ve insanı dumura uğratan bir örnek olarak karşımızda durmuyor.

Türkiye kendi geçmişine kıyasla bilimsel gelişmelerin hayata daha fazla nüfuz ettiği, endüstriyel kapitalizmin, kentleşmenin ve dijitalleşmenin arttığı bir dönemden geçiyor. Yani modernleşiyor. Sekülerleşme teorisine göre, modernleşen ülkelerin sekülerleşmesi beklenir. Bu süreçleri yaşayan ülkeler dinden uzaklaşırken, Türkiye’nin bundan muaf kalacağını beklemek ya da düşünmek için elimizde veri yok. Sokaktaki dönüşüm de işte köklerini Batı dünyasında bulan sekülerleşme teorisinin iddialarının somutlaşmış hali aslında.

İddialarınızın kabul görmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sanırım bu biraz da sekülerleşmeyi nasıl anladığımızla ilgili. Türkiye’nin sekülerleştiğini verilere rağmen kabul etmeyen insanları kümelere ayırmak mümkün değil. En azından benim böyle bir çalışmam yok. O nedenle az sonra söyleyeceklerimi speküle ediyorum. Bence ülkenin sekülerleştiğini kabul etmeyen insanlar içerisinde iki grup öne çıkıyor. Birincisi endişeli modernler diğeri ise Hıristiyan dünyasındaki sekülerleşme kavramını anlamına hiç dokunmadan Türkiye’de kullanmak isteyenler.

Biraz açabilir misiniz?

Tabii ki. Birinci grup, yani KONDA’nın 2008 yılındaki çalışması ile isimlerini almış olan “Endişeli Modernler”, sekülerleşmeyi bizatihi olumlu bir şey olarak algılıyor. Sekülerleşme ile demokrasi, laiklik ya da zenginlik arasında bir korelasyon olması gerektiğine inanıyorlar. Sekülerleşme ve kendi ilerleme anlayışlarına paralel bir toplumsal dönüşüm anlatısının neredeyse bir ve özdeş olduğunu sanıyorlar.  Ve “ülke sekülerleşiyor” iddiasını muhtemelen “Türkiye Batılılaşıyor, demokratikleşiyor, zenginleşiyor, laiklik güçleniyor.” şeklinde algılıyorlar. Öyle olunca da hali ile sekülerleşme iddiasına şüphe ile yaklaşıyorlar.

Bu yersiz bir şüphe mi?

Böyle bir beklentinin yersiz olduğunu iddia edemem. Çünkü gerçekten böyle bir korelasyon söz konusu. Zira dünya üzerinde çeşitli endekslerde en iyi durumda olan ülkeler ile en seküler ülkeler arasında bir binişme söz konusu. Ancak her ne kadar yersiz bir beklenti olmasa da, korelasyon ile sebep-sonuç ilişkisini karıştırılabiliyoruz. İki şeyin bir arada olması ile, birinin diğerinin sebebi olacağını düşünmek bizim de ülkemizde sıklıkla yapılan bir mantık hatası aslında.

Zira aynen Türkiye’de ve hatta İran’da olduğu gibi, devlet ve toplum söz konusu din olduğunda farklı pratiklere sahip olabilir. Toplumların sekülerleşmesi, yani günlük yaşamında dine daha az yer vermesi, toplumları ya da devletleri otomatikman evrensel değerlere yaklaştırmak zorunda değildir. Örneğin Kuzey Kore oldukça seküler bir ülke. Ama bahsi geçen değerlerden oldukça uzak. Sekülerleşmeyi bir öcü olarak ya da ulaşılması gereken bir seviye olarak görmek yaşanan dönüşümü anlamayı da güçleştiriyor.

Size katılmayan ikinci grubun temel iddiaları nedir?

Bu ikinci grup, sekülerleşmeyi tamamen dinsizlik olarak kodluyor. Öyle olunca da, eğer bir kişi halen dine inanıyorsa, ya da kendi anne-babasına kıyasla farklı bir dini formu benimsemişse, o zaman sekülerleşmeden bahsedilemeyeceğini düşünüyorlar. Halbuki inançlı kişi sayısı yüzde 90 değil yüzde 100 olsa dahi, yani bir toplumda bir kişi bile inancını kaybetmemiş olsa dahi o toplum hayatın birçok noktasında sert şekilde sekülerleşmiş olabilir.

Bu yaklaşım, yani yaratıcıya inanç oranını merkeze almak sekülerleşme tartışmaları için oldukça sorunlu bir yöntem. Batı’da belli tarihsel ve kültürel süreçlerle şekillenmiş bir kavramın imlediği şeyi kendi toplumumuza direkt entegre etme hatasına düşmüş oluyoruz.  Evet Batı’da inanıyor musun, inanmıyor musun üzerinden yapılıyor bu tartışmalar.

Böyle bir yöntemin Müslüman çoğunluk için kullanılması neden sorunlu?

Çünkü 21. yüzyılda Hristiyanlık ve İslam’ın günlük yaşama nüfuz etme biçimlerinde farklılıklar bulunmaktadır. İslam, ailevi direktifler, gelenekler, Kur’an-ı Kerim, toplumsal değerler, dinî fetvalar, hadisler, komşular ve benzeri araçlarla günlük yaşamı yönlendirme arzusundadır. Ve sekülerleşme için de esas tartışma toplumsal arenayı etkileme gücündeki değişimin yönüdür. Yoksa muhakkak ki inançlı insanlar vardır, ve hatta çoğunluktadırlar. Ama önemli olan inançlı olup olmamanız değil, inancınızın geçmişe kıyasla hayatınızı ne kadar etkilediğidir.

Türkiye’nin sekülerleşmesi bu şekilde sürecek mi sizce?

Bu soruya yanıt vermek için başa dönmek durumundayız. Türkiye neden sekülerleşiyor? Çünkü kendi geçmişine kıyasla modernleşiyor. Bu durumda bu modernleşme süreci tersine dönerse, yani iç savaş çıkarsa; seller, yangınlar, kuraklıklar, depremler ve diğer doğal felaketler günlük yaşamın pratiklerini tamamen etkilerse ve buna benzer büyük altından kalkılmaz altüst oluşlar yaşanırsa, bu gibi zor zamanlarda bireylerin dine ya da diğer doğaüstü anlatılara yönelmeleri beklenen bir durum. Ancak o zamana kadar, devlet eli ile toplumların dindarlaştırılabileceğini düşünmek çok gerçekçi bir beklenti olmayabilir.

Paylaşın

Türkiye Kupası: Galatasaray Çeyrek Finalde

Türkiye Kupası C Grubu 3. hafta maçında Galatasaray ile Konyaspor, Ali Sami Yen Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Muhammet Ali Metoğlu’nun yönettiği karşılaşma 0 – 0 eşitlikle sona erdi.

Haber Merkezi / Bu beraberlikle puanını 5’e çıkaran Galatasaray, C Grubu’ndan ikinci olarak çeyrek final biletini aldı. 7 puana yükselen Konyaspor ise C Grubu’nu lider olarak tamamladı ve kupada çeyrek finale yükseldi.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) internet sitesinde yer alan açıklamaya göre çeyrek ve yarı final maçlarının kura çekimi 6 Mart Perşembe günü gerçekleştirilecek.

TFF Riva Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri’ndeki Orhan Saka Konferans Salonu’nda yapılacak kura çekimi, saat 14.30’da başlayacak.

Paylaşın

Türkiye Kupası: Fenerbahçe, Adını Çeyrek Finale Yazdırdı

Türkiye Kupası B Grubu 3. hafta maçında Gaziantep FK ile Fenerbahçe, Gaziantep Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşmayı 4-1 kazanan Fenerbahçe, adını çeyrek finale yazdırdı.

Haber Merkezi / Hakem Yasin Kol’un yönettiği karşılaşmada Fenerbahçe’nin gollerini 17 ve 27. dakikada Anderson Talisca, 23. dakikada Youssef En-Nesyri ve 83. dakikada Filip Kostic, Gaziantep FK’nin tek golünü ise 75. Anel Husic kaydetti.

Bu galibiyetle puanını 9’a çıkaran Fenerbahçe, B Grubu’ndan lider olarak çeyrek final biletini aldı. 3 puanda kalan Gaziantep FK ise Türkiye Kupası’na veda etti.

B Grubu’nda bir diğer çeyrek finalist ise 9 puanla Göztepe oldu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) internet sitesinde yer alan açıklamaya göre çeyrek ve yarı final maçlarının kura çekimi 6 Mart Perşembe günü gerçekleştirilecek.

TFF Riva Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri’ndeki Orhan Saka Konferans Salonu’nda yapılacak kura çekimi, saat 14.30’da başlayacak.

16. dakikada ani gelişen Fenerbahçe atağında savunma arkasına sarkan En-Nesyri’nin pasında penaltı noktasında Talisca’nın vuruşunda top ağlarla buluştu. 0-1

22. dakikada sol kanattan sıfıra inen İrfan Can Kahveci’nin ortasında ceza sahasında En-Nesyri voleyle topu filelere gönderdi. 0-2

27. dakikada taç atışı sonrası sağ kanatta topu kazanan Fred’in pasıyla buluşan Talisca’nın ceza yayı sağından yerden düzgün şutunda meşin yuvarak ağlara gitti. 0-3

75. dakikada sol kanattan kullanılan köşe vuruşunda 6 pasın içinde topla buluşan Husic, sağ ayak içiyle vuruşunu yaparak meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu.

83. dakikada Dzeko’nun ceza yayından sağ kanata hareketlenen Oğuz Aydın’a verdiği pasta Oğuz, ceza sahası sağından kale sahasına çevirdi ve Kostic 6 pas içinde dokunuşunu yaparak meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu.

Stat: Gaziantep

Hakemler: Yasin Kol, Abdullah Bora Özkara, Samet Çavuş

Gaziantep FK: Sokratis Dioudis (Mustafa Burak Bozan dk. 46), Ömürcan Artan, Ertuğrul Ersoy, Semih Güler, Anel Husic, Quentin Duabin, Ogün Özçiçek, Kacper Kozlowski (Muhammed Gümüşkaya dk. 72), Deian Sorescu (Maxim dk. 46), Christopher Lungoyi (Emre Taşdemir dk. 90), Emmanuel Boateng (Kenan Kodro dk. 78)

Fenerbahçe: İrfan Can Eğribayat, Mert Müldür (Çağlar Söyüncü dk. 46), Milan Skriniar, Yusuf Akçiçek, Mert Hakan Yandaş (Allan Saint Maximin dk. 78), Fred, Osayi-Samuel (Flip Kostic dk. 67), Oğuz Aydın, İrfan Can Kahveci (Dusan Tadic, dk. 67), Anderson Talisca, En-Nesyri (Edin Dzeko dk. 78)

Goller: Anel Husic (dk. 74) (Gaziantep FK) Talisca (dk. 16 ve 27), Youssef En-Nesyri (dk. 22), Filip Kostic (dk. 83) (Fenerbahçe)

Paylaşın

İBB Başkanı İmamoğlu: Tarihin En Büyük Hezimetini Yaşayacaklar

“Sen Seç Tarihe Geç” adaylık toplantısında konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Siyaseti dizayn etmeye çalışan başta Cumhurbaşkanı ve bu yönetim anlayışı o gün anlayacaklar ki bu milletimizin, bu dahi milletimizin, Türk milletinin o kafasında hiçbir şeyi dizayn edememişler. Tarihin neyini yaşayacaklar biliyor musunuz? Tarihin en büyük hezimetini yaşayacaklar” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) cumhurbaşkanı adayı belirleme ön seçiminde aday olan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, adaylık süreci ve planlamalarıyla bilgi vermek üzere CHP milletvekilleri, PM (Parti Meclisi) üyeleri, MYK (Merkez Yürütme Kurulu) üyeleri, il, ilçe başkanlarıyla bir araya geldi.

‘Sen seç tarihe geç’ başlıklı programın hazırlıkları başladı. Salonda ve salon girişine sloganın bulunduğu çok sayıda görsel asıldı. Ekrem İmamoğlu, ‘Sen Seç Tarihe Geç’ adaylık toplantısı öncesinde CHP milletvekilleri ile kısa bir toplantı yaptı. Meclis grubuna bir ‘teşekkür’ niteliğinde olduğu ifade edilen toplantı sonrası Özel ve İmamoğlu salona birlikte girdi.

Ekrem İmamoğlu, ‘Gel, Seç, Tarihe Geç’ ön seçim toplantısında açıklamalarda bulundu. İmamoğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle: “Değerli yol arkadaşlarımız, bugün tarihi bir gündür. Bugün partimizin Türkiye tarihinde ilk kez, dünyada çok az, Cumhurbaşkanı adayını bir partinin üyeleri seçsin diye yola çıkışının ilk günü, ilk duyurusu.

Açıkçası böyle tarihi bir anda farklı duygularla konuşmama başlamayı isterdim ama ne yazık ki Genel Sekreterimizin de ifade ettiği gibi, yine bu sabah aylardır ülkemize yaşatılan utanç verici, hepimizin başını öne eğdiren ve gerçekten insanlarımızın yaşamlarıyla ilgili dahi tereddüte düşürten uygulamalardan birisini daha yaşamanın utancı içerisindeyiz.

Beykoz’da 65 yıllık Paşabahçeli, iyi eğitimli, daha önce de belediye başkanlığı yapmış, devlet adabını bilen, insanlarla iyi diyalog kurmuş, kendini sevdirmiş, daha önceki dönemi , 90’lı yıllarda olmasına rağmen hala insanların evinde barkında hizmetinin sesini duyduğumuz Belediye, Beykoz Belediye Başkanımız Alaattin Köseler sabah 4 sularında evine baskın yapıldı.

Eşi uyurken polis baskınıyla giriliyor, arama yapılıyor ve gözaltına alınıyor. Hakkındaki itham her neyse ifadeye çağırıldığında koşa koşa gitmekten asla tereddüt etmeyecek bir belediye başkanına sabah 4’te ev baskını yapmak nasıl bir iddia? Nasıl bir kişisel hırs, öfkenin yansıması?

Bu anlaşılabilir bir şey değil diyebilirsiniz ama ben bu öfkeyi ve bu hırs yansımasını, neden olduğunu biliyorum. Bu öfke bir hafta öncesine dayanıyor. Biliyorsunuz yine geçen hafta akşamüstü Beykoz Belediyemize polisler geldi. Bazı dosyalar istediler. Ellerinde de bir savcı imzalı belge vardı. Ne oldu biliyor musunuz? O savcının bundan haberi bile yoktu. Belgede imzası görülen savcının o belgeden haberi bile yoktu. Doğal olarak imzası da yok. Ben o belgeden anlamam ama o belgeye barkoda tutulduğunda o barkoddan hiçbir şeye ulaşılamıyor ve görülemiyor.

Ortalık karıştı. Bu iş ayyuka çıkınca kötü planın sahibi, o akşam bu iş uygulanmayınca belli ki çok öfkelendi. Kişisel husumete işi döker gibi sabah saat 4’te belediye başkanının evine baskın yapıldı. Utanç verici!

Bu normal işler değil. Bunlar gerçekten bu ülkede asla görmek istemeyeceğimiz, hiç kimsenin başına gelsin istemeyeceğimiz, bir kişinin dahi yaşamasını istemeyeceğimiz ayıp şeyler, kötü işler. Ve ne yazık ki, belediye başkanımız şu anda İstanbul’da Vatan Caddesi’ndeki polis merkezinde. Tabii Türkiye’de bunlar çok kötü işlere bizleri alıştırmak istiyorlar.

“O sandık eninde sonunda milletin önüne gelecek!”

Ne yaparlarsa yapsınlar, bunun sürdürülemez olduğunu görecekler. Hepsine bunu sürdüremeyeceklerini biz göstereceğiz. Bu salondaki insanlar ve onların yoldaşları gösterecek. Türkiye’de her şey çok hızlı değişir. O sandık eninde sonunda milletin önüne gelecek!

Siyaseti dizayn etmeye çalışan başta Cumhurbaşkanı ve bu yönetim anlayışı o gün anlayacaklar ki bu milletimizin, bu dahi milletimizin, Türk milletinin o kafasında hiçbir şeyi dizayn edememişler. Tarihin neyini yaşayacaklar biliyor musunuz? Tarihin en büyük hezimetini yaşayacaklar. En büyük hezimetini yaşayacaklar.

Birkaç sene çabuk geçer. Zannediyorlar ki karşılarında pes edecek bir insan grubu var. Asla yok! Tarihin en büyük hezimetini onlara yaşatacak olan buradaki insanların temsil ettiği on milyonlarca insanım var. Onu buradan net olarak ifade etmek isterim. Onlara güle güle demeyi, onları göndermeyi dört gözle bekliyorum. Bu, bu hukuksuz uygulamaların, bu kötü uygulamaların, tekrar ifade edeyim ki 86 milyon insanımızdan ‘Şu bir kişinin de başına gelsin!’ diyecek hiç kimse bu salonda yok.

Bir kişinin bile başına gelmesin diyecek insanlar burada. O bakımdan biz hukukun üstünlüğüne inanıyor ve bu yolda mücadelemizi vermeye devam edeceğiz. Kıymetli dostlarım, kıymetli partimizin, bu büyük çatının bize verdiği sorumlulukla çıktığımız bu yolculukta çok derin, çok büyük sorumluluklarımız, zorluklarımız, meşakkatli bir yolculuğumuz…

Açıkçası hepimiz bir kavşaktayız. Tarihimizin önemli bir kavşağında, cumhuriyetimizin yeni yüzyılında geleceğin rotasını tayin etmenin eşiğindeyiz. 102 yıl önce büyük bir yıkımın ardından bitap düşmüş bir milletin, bir memleketin ekonomisini, adaletini, birliğini inşa etme sorumluluğuyla karşı karşıya olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının iradesine, azmine, kararlılığına hep birlikte bugün ihtiyacımız var.

Kıymetli yol arkadaşlarım, bugün yine yeniden hep birlikte yola çıkıyoruz. Dünya yeniden kurulurken biz de Türkiye’nin bu yeni dünyada nasıl bir yer alacağına hep birlikte karar vereceğiz. 102 yıldır en önemli kavşaklarda, en hayati kararları Cumhuriyet Halk Partisi verdi. Bakınız, 1923’ten bu yana yasalar önünde herkesin bir diğeriyle eşit vatandaş olduğu bir cumhuriyette yaşıyor olmamızda bu büyük çatımızın, bizim partimizin imzası var.

Millet iradesine dayanan bir devletin ve vatandaşlık esasına dayalı bir milletin inşa edilmesinde de Cumhuriyet Halk Partisi’nin iradesi var. 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde, 1929’da dünya ekonomik bunalımında doğru tepkiler vererek milli bir ekonominin kurulmasında da bizim imzamız var. Ülkede sermayenin çok kıt olduğu koşullarda kurulan ulaşım altyapısında, temel ihtiyaçların üretimi için açılan fabrikalarda, bankalarda, iktisadi teşekküllerde bizim imzamız var.

İkinci Dünya Savaşı’nda, o savaşın dehşetinden neredeyse 80 milyon kişinin öldüğü o büyük küresel yıkımdan Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin diplomatik ferasetiyle hasarsız çıkılmasını da partimiz başarmıştır. Türkiye’nin çok partili, Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçişini de biz sağladık. Yenildiği rakibine olgunlukla, bu memleketin ve bu milletin iradesine olan sorumlulukla iktidarı teslim eden de biz olduk.

Cumhuriyet’in ilk çeyrek asrın her anına damgasını vuran Cumhuriyet Halk Partisi, 1950’den sonra iktidarda olmadığı dönemlerde de ülke siyasetine yön verdi. 1970’lerde bütün dünyada eşitlik ve özgürlük dalgası yükselirken biz de o dönemde ortanın solu dedik. Sosyal demokrasi dedik.

Toprak işleyenin, su kullananın, ne ezilen ne ezen hakça düzen diyen de biz olduk. 1970’lerde rahmetli Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Selamet Partisi ile koalisyon kurarak farklı toplum kesimlerinin aynı ideal etrafında buluşabileceğini, ulusal meselelerde ayrışma yerine birleşmenin mümkün olabileceğini de Cumhuriyet Halk Partisi’nin aklı bize gösterdi, bu ülkeye yaşattı.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı yaparak hem müttefiklerimize hem de hasımlarımıza güç ve kararlılık gösteren devletimizin direksiyonunda yine Cumhuriyet Halk Partisi vardı. 600 yıllık bir imparatorluk çökerken 1923 şartlarında dünyanın en devrimci hareketlerinden birini yaratarak tüm ezilen halklara ilham veren Cumhuriyet Halk Partisi, 1960’larda ve 70’lerde dünyanın ve Türkiye’nin değişimine ayak uydurarak da doğruyu yapmıştı.

Değerli dostlarım, ne var ki 1980’den sonra aynı kabiliyeti gösteremedik. Milletin kabahatinden değil, kendi eksikliklerimizden iktidar olamadık. Biz iktidar olamayınca Türkiyemiz sosyal hukuk devleti olmaktan ve demokrasiden uzaklaştı. Uzaklaştı. Yıllar içinde daha da otoriterleşen ve ülkemizi krizlerden koruyamayan, hatta krizlerin içine gömülmesine fırsat tanıyan iktidarların eline düştü.

Uzun yıllardır iktidar olamadığımız için cumhuriyetin ikinci yüzyılına köklü kurumları zayıflamış bir devletle, işlevsizleşmiş bir Meclis’le, liyakati sorgulanan bir bürokrasiyle, ne yazık ki çökmüş bir adalet sistemiyle, demokratik dünyadan uzaklaşmış bir ülkeyle, yarısı yoksulluk sınırının altında bir nüfusla girdik. Ve cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına vatandaşlarımızı ‘yerli ve milli olanlar, olmayanlar’ diye ayrıştıran, muhalefete tahammülsüz, adaleti paramparça etmiş, eğitimi çökertmiş, ülkemize eşi benzeri görülmemiş bir hayat pahalılığı yaşatan bu iktidarla girdik.

Kıymetli yol arkadaşlarım, buradan çıkartmamız gereken bir şey var: Bizim buna son vermek zorunda olduğumuzu unutmamak. Buna son vermek zorundayız. Bu hali kabullenemeyiz. İşte bu yüzden vatandaşları eşitlikle birleştirmiş, hep birlikte millet olma fikrinde, kader ortaklığında buluşturmuş Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesi, ülkemizi çok partili demokrasiye geçirmiş, kaybettiği seçim yarışından sonra iktidarı olgunlukla teslim etmiş İsmet İnönü’nün feraseti, sosyal demokrasi geleneğini topraklarımıza eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle taşımış Bülent Ecevit’in yenilikçi heyecanı yolumuzu aydınlatıyor ve bu yolda hep beraber koşacağız. Koşmak zorundayız.

Bu irade, bu feraset, bu heyecanla milletimizi yeniden devletin sahibi kılma yolculuğuna çıkıyoruz. 2 yıl önce, ‘Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç bekleyemeyiz, değişmemiz gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Türkiye’nin de bu şekilde değişeceğine inanıyorum.’ demiştim.

Çünkü biliyordum ki Cumhuriyet Halk Partisi değişirse Türkiye değişir. Cumhuriyet Halk Partisi silkindi, değişmeye başladı, değişimi başlattı. 2023 kurultayında üzerindeki o seçim sonrası çökmüşlüğü, kaybedilen genel seçim sonrası umutsuzluğu üzerinden attı ve bu silkinmeyle 31 Mart 2024 gününden bugüne Türkiye’nin birinci partisiyiz. Ve biz artık yola çıkmak zorunda olduğumuzu buradan ilan etmeliyiz. Şimdi demeliyiz ki bütün Cumhuriyet Halk Partililer olarak: ‘Cumhuriyet Halk Partisi’nde değişimi başlattık, güçlendirdik. Yolumuz çok güçlü bir şekilde sürüyor. Şimdi sıra ey halkımız, Türkiye’yi değiştirmekte. Bugün bu yola çıkıyoruz.’

Devletimizi, demokratik ve güçlü toplumu, zengin ve huzurlu vatandaşlarımızı, eşit ve özgür siyasi rekabeti çoğulcu, adil ve medeni kılma yolundayız diye milletimize buradan duyuruyoruz. Sevgili yol arkadaşlarım, yine bir karar vereceğiz.

“İktidarlarını sonsuz zannettiler”

Hep birlikte bu karar yolculuğuna çıkıyoruz. Cumhurbaşkanı adayımızı belirleyecek ve büyük ve kutlu bir yolculuğu başlatacağız. Partimiz aday belirleme kararı verdi. Açıkçası kıymetli Genel Başkanımızın bu kararı duyurduğundan bu yana toplumda büyük bir heyecan oluşmuştur. Halkımız bu iktidarın rakipsiz olmadığını, güçlü bir seçeneğinin olduğunu gördü ve çok umutlandı. Rakibimiz ise büyük bir panik yaşıyor. Çünkü onlar bugüne kadar kendilerini rakipsiz zannettiler. Rakiplerini hatta kendileri belirleyebilir zannettiler. İktidarlarını sonsuz zannettiler.

Cumhuriyet Halk Partisi’ni birliğini sağlayamaz, kendi iç gerilimlerinde boğulur, siyaset sahnesini onlara bırakır zannettiler. Aday belirleyeceğimiz için ve ortaya koyduğumuz bu demokratik, Türkiye için bir demokrasi devrimi olacak bu süreç için, bunu gördüklerinde, aday belirleyeceğimiz için çok büyük bir kaygıya, korkuya kapıldılar.

Korkuyorlar. Bu milletin onlara verdiği yetkiyi onun için sonuna kadar istismar etmeye başladılar. Benim hakkımda 25 yıla varan hapis cezası bir şekilde kurguladılar ve istiyorlar.

Siyasi yasak getirmek istiyorlar. Partimizin kurultayını iptal etmek, partimize kayyum ataması için süreç takibi yapıyorlar. Gözleri o kadar kararmış ki bu milletin kararından yılmadığını, yaptığı seçimleri, yaptığı tercihleri asla zalimlerin zulmüne kurban etmediğini, asla, seçimlerin, özellikle tercihlerinin, seçme yetkisinin elinden alınmasına asla izin vermediğini unutmuşlar.

Sanıyorlar ki ellerindeki geçici yetkilerle milletin kararına el koyabilirler. Sanıyorlar ki mahkemelerde halkın partisini durdurabilirler. Zavallılar, çaresizler, acizler! Onlara hatırlatalım. Buradan hatırlatırım: Cumhuriyet Halk Partisi halkın kendisidir. Halktır halk! Halkın kendisidir.

Halkı durduramazsın. Halkı engelleyemezsin. Halkı kapatamazsın. Ekrem İmamoğlu da bu halkın, bu milletin oğludur, evladıdır. Onu, onu milletin elinden alamazsın. Sanıyorlar ki Ekrem İmamoğlu’nu aday yapmazlarsa kurtulurlar. Şu salonda kaç tane İmamoğlu var, biliyor musun?

Görmüyorlar, işitmiyorlar. Yahu hepimizi yasaklasan ne olur? Bu memleketin her bir şehrinden, her bir ilçesinden, her bir beldesinden, köyünden bir Ekrem İmamoğlu karşına dikilir. Buradaki her milletvekili, her bir CHP’li il başkanı, her bir kadın kolu başkanı, her bir gençlik kolu başkanı, her bir Cumhuriyet Halk Partisi neferi bizim Cumhurbaşkanı adayımızdır! Bizim Cumhurbaşkanı adayımızdır!

İcraatçı tek başına ya hep beraber. İcraatçı ve halkçı Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin büyük başarısının mimarı, kıymetli başkanlarımızın her biri bizim adayımızdır. Adaydır. Ekrem İmamoğlu bu yolculukta kendi adına aday değil. Diyeceksiniz ki bütün dostlarım, bütün arkadaşlarım: “Ha Ekrem İmamoğlu aday ha ben adayım.” Bu inançla bakmak zorundasınız.

Bu inanca dönük bir yol haritası var, bu inanca dönük bir yolculuğa büyük bir davet var. Yani yıldırıp, sindirip, korkutup milletin seçimini, tercihini, iradesini yüzüstü bırakacağımızı zannediyorlar. Bu kararlı gözlerden ve buradaki kararlı o gözlerden şunu görebilirsiniz:

O bir çift mavi gözdeki kararlılığı görebilirsiniz. Bizim gözümüze, o gözümüzün içine baktıkça sizi, o çaresizliğinizi hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizlere acizliğinizi, korkunuzu hatırlatmaya ve göstermeye devam edeceğiz.

Bizim tek derdimiz ve tek hayalimiz var, değerli dostlarım. Bir avuç insanın yerle bir ettiği devlet yapısını, hukuk sistemini, demokrasiyi, ekonomiyi, eğitimi, sağlığı yeniden inşa etmek; devleti bir avuç insanın değil, milletin çıkarlarının, güvenliğinin, geleceğinin bekçisi hâline getirmek.

Yüce Türk milleti devlet geleneğimizi iyi bilir. Bizim devlet geleneğimizde “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” anlayışı vardır. Bu amaç her şeyden önce makama değil, mücadeleye odaklanmayı gerektiriyor. Bu mücadele milletin onayını, seçim kazanmayı, ülkeyi iyi yönetebilmeyi gerektiriyor.

İşte bunun için yola çıkıyoruz. Bu yola kaprisle, kompleksle, egoyla çıkılmaz. Bu yola hele hele tek başına hiç çıkılmaz. Bu yolda hepimiz varız. Hep birlikteyiz. Sadece Cumhuriyet Halk Partililer değil, milletimiz de var. Bu yolda ortak akıl var. İş bölümü var. Rol dağılımı var. Ben bu yola mücadele için üstüme düşeni en çok koşan, en çok çalışan bir nefer sorumluluğuyla yerine getirmek için siz yol arkadaşlarımla birlikte çıkıyorum.

Bu yola kendime güvendiğim kadar size güvendiğim için çıkıyorum. Bu yolda birlikte olduğumuz için güvendiğim. Bütün engelleri, kıymetli dostlarım, bütün badireleri, bütün bedelleri birlikte göğüsleyeceğimiz için rahat, huzurlu ve mutluyum. Bu yolda dalga dalga büyüyeceğimize, çoğalacağımıza, umudu sarsılmış, hayalleri tarumar edilmiş, gelecek kaygısı içindeki bütün vatandaşlarımızı, özellikle gençlerimizi, kadınlarımızı yanımızda göreceğimize yürekten inanıyorum.

Onun için bugün bu salondan çıkacağız, memleketimizin dört bir yanına dağılıp, üyelerimizin her biriyle tek tek buluşacağız. Var mıyız buluşmaya? Birliğimizi, dirliğimizi, birlikteliğimizi cümle aleme göstereceğiz. Aday belirleme kararımızdan telaşlanan o bir avuç siyasi elit, ön seçim, özellikle Genel Başkanımız ön seçim yapacağımızı duyunca daha büyük bir panikledi.

Niye panikledi biliyor musunuz? Kendi tabanlarına hesap vermekten korkuyorlar. Şimdi kendi tabanları da ön seçim ister diye korkmaya başladılar. Çünkü demokrasiye alışık değiller. Kimseye sormaya alışık değiller. Sadece bir kişi ne derse oluyor çünkü.

Çünkü teşkilatları da üyeleri de çıkıp bizim sözümüz kararlara ortak olsun der diye büyük telaşları var. Çok büyük telaşları var. Partimizin aday kararı, bu iktidara, bu baskıcı iktidara rakipsiz olmadığını, gündemi de rakiplerini de kendilerinin belirlemeyeceğini buradan net bir şekilde gösterdi.

Partimizin bu güçlü demokrasi devrimi, emeği geçen Genel Başkanımıza ve bütün yöneticilerimize teşekkür ediyorum. Partimizin ön seçim kararı Türkiye siyasetinde evet ilk defa gerçekleşen bir demokrasi devrimine yol açtı. Türkiye’ye tek adamcı, tepeden inme siyaseti dayatmak isteyen zihniyet, onun için ön seçimden çok korktu.

Korkacak, korksunlar. O bir avuç insan korkmaya devam etsin. Çünkü onlar ülkeyi seçimsiz, sandıksız yönetme hevesleri kuruyorlar. Ama biz onlara bu fırsatı vermeyeceğiz. Demokrasi tarihimizin bu çaptaki ilk büyük ön seçimini az önce verdiğiniz sözlerle en yüksek katılımla en doğru ve en güzel şekliyle tamamlayacağız.

Genel Sekreterimizin de ifade ettiği gibi gerçek bir demokrasi şöleni yaşayacağız ve yaşatacağız. Haksız siyaset, halk olmadan siyaset heveslerini kursaklarına bırakacağız. Genel Başkanımızın sıklıkla ifade ettiği gibi bu memleketi salon konuşmalarından ve salon siyasetinden hep birlikte kurtaracağız. 23 Mart’ta birliğini, dirliğini sağlamış bir Cumhuriyet Halk Partisi olarak onun için iktidar yoluna çıkıyoruz.

Kurucumuz, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’ ilkesine yürekten bağlı bir parti olarak ilk adımı üyelerimizin çizeceği yol haritasına uygun olarak atacağız. Üyeler partilerin, vatandaşlar ise ülkenin sahibidir. Tekrar ediyorum. Üyeler partinin, vatandaşlar ise ülkenin sahibidir. Onlar ne derse olur.

“Milletin umudu, sandık korkusu yaşayanların da kâbusu olacak”

Millet devletin efendisidir. Millet ne derse o olur. Cumhuriyet herkes bu duyguyu, bu özgüveni hissetsin, yöneticiler de vatandaş karşısında hadlerini bilsin diye kuruldu. Demokrasi bunun için var. 23 Mart’ta ülkenin dört bir yanında gerçekleştireceğimiz demokrasi şöleni milletin umudu, sandık korkusu yaşayanların da kâbusu olacak.

Biz Cumhuriyet Halk Partililer bu bozuk düzeni değiştirme kararlılığını göstereceğiz. Sonra gerisi çığ gibi gelecek. 23 Mart’ta ön seçim sandığından çıkacak tüm üyelerimizi de arkamıza alıp memleketin dört bir yanında toplumun tüm kesimleriyle buluşacağız. Partizanlık yapmayacak, hep birlikte kurtuluş mücadelemizi çoğalta çoğalta, büyüte büyüte milletin, Türkiye’yi ayağa kaldıracak iktidarını kuracağız.

Buradan, buradan aziz milletimize seslenmek istiyorum. İsraf, iş bilmezlik ve kimin, özellikle kimin nasıl yönettiği belli olan kibirin sebep olduğu ekonomik krizden, yaşanan derin yoksulluktan, her gün kriz yaratan siyasetten, giderek artan toplumsal çürümeden, adalet, eğitim ve sağlık sistemlerimizdeki çöküşten, her yere üşüşmüş olan mafya ve çetelerden, iş kazasında, yangında, depremde ihmal sebebiyle yaşanan ölümlerden ve sonu hiç gelmeyecekmiş gibi duran bu karanlıktan yorulmuş, bitap düşmüş olan büyük milletimize sesleniyorum.

Müsterih olun. İçinizi ferah tutun. Şafak söküyor. Uzun ve zahmetli bir yola çıkıyoruz. Bu düzeni değiştirmek, umudu ve güveni yeniden inşa etmek, artık bu karanlıktan yorulan milletimizi iyileştirmek, Türkiye’yi dünyada hak ettiği noktaya yükseltmek için yola çıkıyoruz.

Kıymetli yol arkadaşlarım, kesinlikle bir davamız, bir derdimiz, bir hayalimiz var. Derdimiz Türkiye’dir. Davamız devleti güçlü, demokratik ve adil, milletimizi huzurlu ve özgür kılmaktır. Hayalimiz ülkemizi dünyanın en güçlü ve en zengin ülkeleri arasında görmektir.

Değerli kardeşlerim, yükü omuzlamanın vakti gelmiştir. Omuz omuza, kol kola bir yolculuğun vakti gelmiştir. Sorumluluk almak için kendimize güveniyoruz. Çünkü yalnızca büyük bir davaya, büyük bir sevdaya değil, aynı zamanda sağlam bir plana ve bu planı hayata geçirecek güçlü kadrolara sahibiz. Bu kadrolar başta Cumhuriyet Halk Partili kadrolar ama daha da ötesi milletimizin evlatlarıdır. Sadece bir avuç insanın değil, tekrar ediyorum, milletimizin evlatlarıdır.

Milletimiz umuda muhtaç, bir büyük Türkiye hayalini açken aklın, bilimin ve devletimizin tarih, tecrübe ve birikimin yolundan ayrılmadan çalışmaktan yorulmadan, hizmette geri durmadan mazeret değil, her daim marifet üreterek, sorun değil çözüm üreterek Allah’ın verdiği aklı milletin geleceği için kullanarak milletimiz için, milletimizle beraber büyük bir yolculuğa çıkma vakti gelmiştir. Kesinlikle çok çalışacağız.

Akılla çalışacağız, aşkla çalışacağız ve kesinlikle milletimizin gücüne güveniyoruz. Allah’ın izniyle, milletimizin iradesiyle hep beraber Türkiye mucizesine ihtiyacımız var ve bunu hep birlikte gerçekleştireceğiz. Değerli arkadaşlarım, hep birlikte görüyoruz. Biz bu yozlaşmanın ve çürümenin, özellikle pençesinde nefes almaya çalışırken dünya bir yandan gaza basmış ilerliyor. Yeni bir döneme giriyoruz.

Dünya ekonomisi ve siyaseti büyük bir değişim yaşıyor. Küresel ve bölgesel olarak yeni ittifaklar kuruluyor. Bölgemizin dört bir yanında savaşlar ve çatışmalar yaşanıyor. Maalesef artık barıştan çok savaşı, iş birliğinden çok tek başına hareket etmeyi, paylaşmaktan çok daha fazla kazanmayı konuşan bir dünya var. Yapay zekâ çağıyla birlikte teknoloji hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde değişiyor.

Bu yeni çağ ülkelerin kaderini belirliyor. İleri teknolojilerin, sanayinin, tarımın ve insanımıza yapılan yatırımın büyük öneme sahip olduğu yeni bir döneme giriyoruz. Küresel kurumların zayıfladığı, ülkelerin giderek içine kapandığı, üreten ve kendine yetebilen bir ülke olmanın önem kazandığı yeni bir döneme giriyoruz.

Önümüzdeki yüz yıla, özellikle bu yüz yılda hayati öneme sahip olan ticaret yollarının ve enerji hatlarının değiştiği yeni bir döneme giriyoruz. Sevgili dostlarım, bu yeni dönemde üreten, akılla yöneten, hukuk düzeni güçlü, vatandaşların refahına önem veren ve yeni nesilleri çok iyi yetiştiren ülkeler kazanacak.

Bakın, bunlar kazanacak. Türkiye fırsatların da ama ne yazık ki aynı zamanda tehlikelerin de tam ortasındadır. Vaktimiz yok. Vaktimiz yok. Dünya bu hızla ilerlerken biz yerimizde sayıyoruz, hatta bazen geriye gidiyoruz. Bu yeni döneme milletin yoksullaştırılmış, özellikle adaletten uzaklaşmış, demokrasinin içi boşaltılmış ve ekonomisi güçsüz bir ülke olarak giriyoruz.

Bu ülkeyi yönetenler bu durumdan zerre kadar utanmıyorlar. Ekonomiyi düzeltmenin tek yolunu ülke ülke gezip para bulmakta görüyorlar. Utanmıyorlar ki her gün yeni bir hukuki veya siyasi ayak oyunuyla muhatap oluyoruz. Buradan sesleniyorum. Türkiye’nin artık bu tarz siyasi oyunlarla, hukuki baskılarla, koltuğunu korumak için üretilen siyasi çatışmalara boşa harcayacak tek bir günü, tek bir zamanı bile kalmamıştır ve ülkemizle dünyanın güçlü ülkeleri arasındaki fark her geçen gün daha da artıyor, daha da açılıyor.

Yapay zekâ şafağında dünyanın gelişmiş ülkeleri, değerli dostlarım, tüm insanlık tarihinin en büyük sıçramasına hazırlanıyor. 10 yıllık, 15 yıllık büyüme hedeflerinin tarifsiz rakamlar olduğunu görüyoruz. 15-20 yıl içerisinde insan medeniyetinin bugüne kadarki tüm değişimlerinden çok daha kuvvetli bir değişim yaşanacak.

Bu çağ tamamlandığında insanlık eski insanlık ve yeni insanlık olarak ikiye bölünecek. Bu çağ tamamlandığında milletler ne yazık ki hakim milletler, köle milletler olarak ikiye bölünme riskiyle karşı karşıyadır. Eğer Türkiye bu treni kaçırırsa, bu treni yakalayamazsa Batı medeniyetleriyle aramızdaki mesafe bir uçuruma dönüşecek. Aramızdaki gelir gider farkı 10 katın üstüne çıkacak.

Sıçrayarak kalkınmak ve milli endüstri stratejimizi hayata geçirmek zorundayız. Başka türlü bu kapı farkı kapatmamız mümkün değil. Ülkemiz artık yorgunluğu, yozlaşmayı ve yaşanan çürümeyi kaldıramaz, kaldırmıyor. Yeni, genç, dinamik ve akılla üreten, akılla hareket eden bir yönetimle ülkemizi hep birlikte umuda kavuşturmamız gerekiyor. Biz, sevgili dostlarım, bu güzel milleti umuda kavuşturmanın, Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmanın ve hızla ilerleyen dünyayı yakalamanın yolunu biliyoruz.

Planımız, programımız hazır. Emaneti teslim almaya, 86 milyon insanımıza, milletimize hizmet etmeye hazırız. Bunu biliyor ve görüyoruz. Milletimiz yapılan bütün yanlışları sessiz ve sakin bir biçimde hafızasına kaydediyor. Kimin ne yaptığını not ediyor.

Milletimiz son sözü söyleyeceği günü bekliyor. Birilerinin koltuk itirazları ve yargı kumpasları varsa ben en çok inandığım bizim insanımızın da vicdanı ve onların tahmin edemeyeceği kadar güçlü hafızası var. Ben hiç bugüne kadar bu milletin hafızasının yanıldığını, vicdanının haksız çıktığını vallahi billahi görmedim. Biliyor ve inanıyorum ki milletimiz egemenliğin gerçek sahibi olduğunu gösterecek, önündeki tüm engelleri güçlü iradesiyle ortadan kaldıracaktır. Şimdi soruyorum.

Niçin bizim gündemimizde sürekli hukuksuzluk, yoksulluk, yolsuzluk, enflasyon ve hayat pahalılığı var. Niçin akşam haberlerini izlediğimizde en fazla koca koca adliye binalarını, emniyet binalarını görüyoruz? Niçin kameralar emniyet binalarının, adliye binalarının önünden yayın yapıyor? Niçin sürekli evde, işte, dışarıda hayat pahalılığı, geçim sıkıntısını, kimlerin tutuklandığını ve kimlerin yargılandığını konuşuyoruz? Bütün bunların tek bir sebebi var. 23 yıllık iktidarın kibrine kapılmış, zamanı dolmuş, milletin dertlerine çare olamayan ve artık sebep oldukları durumu bile görmekten aciz bir yönetimle karşı karşıyayız.

Bugün Türkiye değil, milletin istikbalini değil, kendi istikbalini önceleyen, milletin derdini değil kendi derdini düşünen bir iktidarın tasallutu altındadır. Ancak değerli dostlarım, milletin hesabı tüm şahsi hesapların üzerindedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte Türkiye hukuk devleti olmaktan ne yazık ki uzaklaştı. Milletimiz yoksullaştı ve demokrasimiz büyük bir gerileme yaşadı. Seçilmişlerin gücü yani millet iradesinin gücü zayıflatıldı.

Türkiye’deki bütün yönetimin sorumluluğu tek kişinin, Cumhurbaşkanının sırtına yüklendi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu koskoca ülkeyi kendi başına yönetemedi. Cumhurbaşkanı adına sorumsuzca yetki kullanan bürokratik bir oligarşi oluşturuldu. Türkiye seçilmişlerin değil, atanmışların yönettiği bir ülke oldu.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi devreye girdiğinden bu yana yaşadığımız çöküş bütün gücü elinde topladığını zanneden ne yazık ki sistemin 2018’den bu yana ülkeyi nasıl yönetemediğinin de göstergesidir. İster hayat pahalılığına, ister demokrasimizin standardına, adalet sistemimize bakın, ister nüfusun azalmasına, kontrolden çıkmış gıda fiyatlarına bakın, ister ev kiralarına bakın, denkimiz sayılan ülkeler arasında dünyanın en yüksek enflasyonu bizde.

Dünyanın en yüksek faizi bizde. Yıkıcı hayat pahalılığı bizde. Çünkü Türkiye iyi yönetilmiyor. Bu, bu iktidar demokrasiyle ilişkisini koparmış durumda. Bu iktidar adaletle ilişkisini koparmış durumda. Hepsinin de en önemlisi bu iktidar asgari ücretliyle, kiracıyla, emekliyle ve çalışanlarla ilişkisini koparmış durumda.

Bu iktidar Türkiye’nin ezici çoğunluğunun ne ekonomik sıkıntılarını ne de demokratik sıkıntılarını anlayacak durumda değil. Sevgili yurttaşlarım, değerli yol arkadaşlarım, bu ülkede, bu ülkede yargıçlar ve savcılar siyasilerden daha fazla konuşuluyorsa çok büyük sorun var demektir. Bu ülkede savcıların isimlerini insanlar günlük konuşmalarında çokça kullanıyorsa çok büyük sorun vardır.

Buradan Cumhurbaşkanına seslenmek istiyorum ve bakın, bu insanların konuşulması sadece muhalefet için bir sorun değildir. Bu iktidar için de büyük bir sorundur, sizin için de büyük bir sorundur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetme sorumluluğu sizde ve millet bu yetkiyi size verdi, atanmış yargı mensuplarına vermedi. Türkiye çok büyük bir ülkedir. Bu büyük ülke böyle yönetilemez.

“Türkiye’yi bir an önce parlamenter demokrasiye kavuşturmak zorundayız”

Türkiye atanmışlar tarafından yönetilemez. Türkiye milleti temsil etmeyen insanlar tarafından yönetilen bir ülke olamaz. Türkiye milleti temsil eden meclisin güçsüz ve sözünün kıymetsiz olduğu bir ülke olamaz. Türkiye seçilmişlerin yönettiği bir ülke olmak zorundadır. Türkiye’yi bir an önce parlamenter demokrasiye kavuşturmak zorundayız.

Türkiye’yi millet iradesinin iktidara, devlete ve meclise sahici bir şekilde yansıdığı bir ülke yapmak zorundayız. Türkiye’yi yönetmek için denge ve denetimin yerleştiği demokrasiden, hukuk devletinden başka bir yol bulunmamaktadır. Türkiye’nin kaderi mahkeme salonlarında değil, millet meclisinde, millet iradesinin tecelli ettiği yerlerde çizilmek zorundadır.

Tekrar ifade etmek isterim. Davamız Türkiye’yi hak ettiği yere yükseltme davası. Davamız bize dayatılan bu makus talihi yenme davası. Davamız güçlü, demokratik, adil ve müreffeh bir Türkiye davasıdır. Türkiye’yi dünya ölçeğinde zengin, devletimizi küresel ölçekte güçlü, kararlı bir devlet haline getirmek, zenginliğimizi ve gücümüzü adil bir biçimde paylaştırarak tüm yurttaşlarımızı hukukun üstünlüğüne dayalı ve tam anlamıyla demokratik bir toplum düzeni içerisinde refah, huzur ve mutluluk içinde yaşatmak siyasi varlığımızın en büyük hedefidir.

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ortaya koyduğumuz büyük vizyona ve hedeflere nasıl ulaşacağımızı çok iyi biliyor ve çok güçlü bir hazırlık içerisindeyiz. Planlarımız ve kadrolarımız güçlü milletimizle beraber çok daha güçlü seviyelere ulaşacaktır. Bizi hedeflerimize ulaştıracak olan milletimizin sinesinden çıkmış yine bu milletin evlatları olacaktır.

Bizi hedeflerimize ulaştıracak planlar milletimizin ihtiyaçlarına göre ve ülkemizin ihtiyacına göre şekil alacaktır. Şundan adım kadar eminiz. İktidara doğru yürüyüşümüzde bize yeni kadrolar katılacak. Az önce Genel Sekreterimiz burada çok güzel bir sloganı toplumla paylaştı. ‘Gel, seç, tarihe geç.’

Belki bugün ve yarın var ama bugün de yarın da olsa, yarından da sonra aramıza katılmanıza, özellikle bu güzel canım ülkemin gençlerini ve özellikle siyasette doğru bir oranda olmadığına yüzde 100 inandığım ve umut ediyorum ki artı bir fazla olduğu günleri yaşayacağımız kadınların siyasete katılmalarını, özellikle bugün yarın üye olmalarını buradan duyuruyorum ve katılmak için de sizleri Cumhuriyet Halk Partisi’ne davet ediyorum.”

“Bizim tek derdimiz tek hayalimiz var”

Program öncesinde partililere İmamoğlu’nun hedeflerini özetleyen bir broşür dağıtıldı. “Kurtuluş yok tek başına haydi hep birlikte görev başına” başlıklı broşür İmamoğlu‘nun ‘büyük ailemizin sevgili üyeleri’ hitabı ile başladı.

Broşürdeki ifadelerinde milyonların gözünün umudunun CHP’de olduğunu kaydeden İmamoğlu, Ekonomiyi ağır bir krize insanlarımızı derin bir yoksulluğa adaletsizliğe güvencesizliğe mahkum eden, kurumları ve kuralları hiçe sayan, devleti bir kişinin iradesine tabii hale getiren bu bozuk düzeni değiştireceğiz” dedi

“Kaybedecek bir dakikamız bile yok” başlığında İmamoğlu, CHP’nin ön seçiminin önemine de vurgu yaptı ve “Ülkemiz siyaseti adına devrim niteliğinde bir iş yapıyor ve cumhurbaşkanı adayımızı belirleme hakkını şimdi ve hemen üyelerimize veriyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Neden adayım?’ başlığıyla yer alan bölümde İmamoğlu şu ifadeleri kullandı: “Bizim tek derdimiz tek hayalimiz var bir avuç insanın yerle bir ettiği devlet yapısını hukuk sistemini demokrasiyi ekonomiyi eğitimi sağlığı yeniden inşa etmek”

Broşür İmamoğlu’nun şu ifadeleriyle devam etti: “Bu kolay bir iş değil. Her şeyden önce makama değil, mücadeleye odaklanmayı gerektiriyor. Bu mücadelenin iki farklı beceri ve tecrübeyi gerektiren iki farklı boyutu var: Seçim kazanabilmek ve ülkeyi iyi yönetebilmek. Ben bu mücadelenin her iki boyutunda da çok hazır ve tecrübeli olduğuma inandığım için adayım. Enerjimi, cesaret ve kararlılığımı kanıtladığıma inandığım için adayım.”

Paylaşın

DEVA Lideri Babacan: Erdoğan Koltuğu Bırakmak İstemiyor

Erdoğan’ın “Milletin takdiriyle geldiğimiz bu koltuklarda ebediyen oturacak değiliz” sözlerine atıfta bulunan Ali Babacan, “Ebediyen demek sonsuz demek. Sonsuza kadar oturmayacağım diyor ama seçimle kaybedeceğim ya da emekli olacağım gibi bir anlam da çıkmıyor” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Hasan Basri Akdemir’e gündemi değerlendirdi.

Hükümetin sık sık dile getirdiği yeni anayasa söylemini sert sözlerle eleştiren Ali Babacan, “Kaç yıldır ‘yeni anayasa, yeni anayasa’ deniyor. Peki, ne muradın nedir? Bir söyle de anlayalım. Söylemiyor. Biz de şüpheleniyoruz tabii” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın anayasa değişikliğiyle ilgili son açıklamalarına değinen Babacan, “Eğer duyduğum ifadeler doğruysa, ‘Ömrüm yettiği sürece koltuğu bırakmayacağım’ anlamına geliyor. Ben bunu böyle okuyorum” dedi.

Erdoğan’ın “Milletin takdiriyle geldiğimiz bu koltuklarda ebediyen oturacak değiliz” sözlerine atıfta bulunan Ali Babacan, “Ebediyen demek sonsuz demek. Sonsuza kadar oturmayacağım diyor ama seçimle kaybedeceğim ya da emekli olacağım gibi bir anlam da çıkmıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Babacan, anayasa değişikliği girişimlerinin asıl amacının halktan gizlendiğini savunarak, “Bunca yıldır bu konu neden gündemde? Çünkü asıl hedef süre sınırını kaldırmak. Bir dönem daha meselesi değil, tamamen süre sınırının kalkması. İkinci amaç ise seçilme barajını düşürmek. 50+1 değil, belki 40+1, hatta 35+1 ile kazanmanın yolunu arıyorlar” diye konuştu.

Anayasa değişikliğine ilişkin net bir taslak ortaya çıkmadığı sürece şüphelerinin devam edeceğini vurgulayan DEVA Lideri Babacan, “Eğer böyle bir şey yok diyorsa, taslak ortaya çıktığında hep birlikte görürüz” ifadelerini kullandı.

“Demokrasi hukukla beraber değerlidir”

Ali Babacan ayrıca, demokrasinin ‘sandıktan çıktım, aklıma geleni yaparım’ sistemi olmadığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Demokrasi tabii seçimlerle kutsaldır. Demokrasinin kutsalı sandıktır. Ama demokrasiyi sadece ‘sandıktan çıktım, aklıma geleni yaparım’ gibi bir yönetim sistemi olarak da kimse düşünemez. Böyle sunamaz yani. Demokrasi hukukla beraber değerlidir.

Hukuk da zaten demokratik çerçevede meclisin yani yasa koyucunun çalışmalarıyla ortaya konan bir kural çerçevesidir. Yani yine halkın seçtiği milletvekilleri yasa çıkarır, kural koyar ama yürütme organındaki insanlar cumhurbaşkanı olsun bakan olsun, başbakanı eski sistemde neyse bunların hepsi hukuk çerçevesinde işini yapar.

Hukuk yoksa kaos vardır. Hukuk yoksa fakirlik vardır. Yoksulluk vardır. Hukuk yoksa zulüm vardır. Şu anda Türkiye’nin yaşadığı budur.”

Paylaşın