Alzheimer’da Uyku Bozukluğunun Gizemi Çözüldü

Yeni bir araştırma, Alzheimer hastalarında görülen uyku bozukluklarının yalnızca beyinde biriken amiloid plaklardan değil, beynin bağışıklık hücrelerinin aşırı çalışmasından da kaynaklandığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bulgular, hem uyku kalitesini artırabilecek hem de hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilecek yeni tedavi yaklaşımlarına kapı aralıyor.

Demansın en yaygın türü olan Alzheimer hastalığında, uyku sorunları çoğu zaman hafıza kaybı ve diğer bilişsel belirtilerden yıllar önce ortaya çıkıyor. Bilim insanları uzun yıllardır bu durumun temel nedeninin beyinde biriken amiloid plaklarının sinir hücrelerine verdiği zarar olduğunu düşünüyordu. Ancak yeni araştırma, bu tablonun arkasında farklı bir mekanizmanın bulunduğunu gösterdi.

Kentucky Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen ve Alzheimer’s & Dementia dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, beynin savunma sisteminin bir parçası olan mikroglia adı verilen bağışıklık hücreleri, Alzheimer hastalığında aşırı aktif hale gelerek uyku düzenini bozabiliyor.

Beynin Bağışıklık Hücreleri Uykuyu Etkiliyor

Normal koşullarda mikroglia hücreleri, beyindeki zararlı maddeleri ve ölü hücreleri temizleyerek sinir sistemini koruyor. Ancak Alzheimer hastalığında bu hücrelerin aşırı aktifleşmesi, kontrolsüz bir iltihaplanma sürecini tetikliyor.

Araştırma ekibi, sağlıklı farelerle Alzheimer modeli oluşturulan farelerin beyin dalgalarını ve kas aktivitelerini gelişmiş sensörlerle karşılaştırdı. Elde edilen bulgular, uyku bozukluklarının amiloid plaklarının henüz oluşmaya başladığı erken dönemde ortaya çıktığını gösterdi.

Araştırmacılar ayrıca, beyindeki amiloid plaklarının miktarı iki katından fazla artsa bile uyku bozukluklarının belirgin şekilde kötüleşmediğini belirledi. Bilim insanları bu durumu “tavan etkisi” olarak tanımlarken, erken dönemde kontrolden çıkan bağışıklık tepkisinin uyku kaybında düşündüğünden daha önemli bir rol oynayabileceğini ifade etti.

Mikroglia Baskılandığında Uyku Süresi Arttı

Araştırmacılar, bu bulguyu doğrulamak amacıyla farelerde mikroglia hücrelerinin büyük bölümünü geçici olarak baskılayan pexidartinib adlı ilacı kullandı.

Sonuçlar dikkat çekiciydi. Beyindeki amiloid plakları varlığını sürdürmesine rağmen, bağışıklık hücrelerinin aktivitesi azaltılan farelerin her gün ortalama iki saat daha fazla uyuduğu görüldü.

Araştırmada geri kazanılan uyku süresinin büyük bölümünün, beynin kendini onardığı, hafızayı pekiştirdiği ve metabolik atıkları temizlediği NREM (yavaş dalga) uykusundan oluştuğu belirlendi.

Bilim insanlarına göre NREM uykusunun bozulması, beynin zararlı proteinleri temizleme kapasitesini azaltarak Alzheimer’ın ilerlemesini hızlandıran bir kısır döngü oluşturabiliyor. Mikroglia hücrelerinin aşırı aktivitesinin kontrol altına alınması ise bu döngünün kırılmasına yardımcı olabilir.

Tedavide Yeni Bir Dönemin Kapısı Aralanabilir

Araştırmanın bulguları, Alzheimer tedavisinde yalnızca amiloid plaklarını hedeflemenin yeterli olmayabileceğini gösteriyor.

Araştırmacılar, gelecekte tedavilerin hem amiloid birikimini azaltmaya hem de beyindeki aşırı bağışıklık tepkisini ve iltihaplanmayı kontrol altına almaya odaklanabileceğini belirtiyor.

Bu kapsamda bilim insanları, hâlihazırda farklı hastalıkların tedavisinde kullanılan metformin ve stiripentol gibi ilaçların mikroglia aktivitesini düzenleyip düzenleyemeyeceğini araştırmaya başladı.

Bulgular Umut Verici, Ancak İnsan Çalışmalarına İhtiyaç Var

Araştırma yalnızca hayvan modelleri üzerinde gerçekleştirildiği için elde edilen sonuçların insanlar için doğrudan geçerli olduğu söylenemiyor.

Buna karşın uzmanlar, çalışmanın Alzheimer’da uyku bozukluklarının altında yatan biyolojik mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına önemli katkı sağladığını ve gelecekte hem uyku kalitesini artıracak hem de bilişsel gerilemeyi yavaşlatabilecek yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine ışık tutabileceğini ifade ediyor.

Araştırma, Alzheimer hastalığında yalnızca sinir hücrelerinin değil, beynin bağışıklık sisteminin de hastalığın seyri üzerinde belirleyici rol oynadığını ortaya koyarak, nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde yeni bir dönemin habercisi olabileceğine işaret ediyor.