Ortadoğu’da Hegemonya Yarışı: Washington, Pekin Ve Moskova’nın Hesapları

Ortadoğu, sahip olduğu enerji kaynakları, stratejik ticaret yolları ve jeopolitik konumu nedeniyle uzun yıllardır küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Haber Merkezi / Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bölgede belirleyici bir üstünlük kuran ABD, bugün Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın askeri ve diplomatik hamleleriyle daha karmaşık bir rekabet ortamıyla karşı karşıya. Ancak bu mücadele, yalnızca büyük güçlerin birbirlerine karşı üstünlük kurma çabasından ibaret değil. Bölge ülkeleri de farklı aktörlerle geliştirdikleri ilişkiler üzerinden kendi hareket alanlarını genişletmeye çalışıyor.

RAND Corporation, Carnegie Endowment for International Peace ve International Institute for Strategic Studies (IISS) gibi uluslararası düşünce kuruluşlarının çalışmalarında ele alınan gelişmeler, Ortadoğu’nun küresel rekabet açısından önemini koruduğunu gösteriyor. ABD, Çin ve Rusya’nın farklı araçlarla şekillendirdiği bu mücadele, bölgenin güvenlik dengelerinden enerji piyasalarına, ticaret ilişkilerinden diplomatik ittifaklara kadar geniş bir alanı etkiliyor.

ABD’nin Askeri Üstünlüğü ve Değişen Öncelikleri

ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığı, bölge ülkeleriyle kurduğu güvenlik ortaklıkları ve deniz yollarının güvenliğinde üstlendiği rolle küresel aktörler arasında önemli bir konumda bulunuyor. Washington yönetiminin temel öncelikleri arasında İsrail’in güvenliği, Körfez ülkeleriyle ilişkilerin sürdürülmesi, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve uluslararası ticaret açısından kritik öneme sahip deniz geçitlerinin açık tutulması yer alıyor.

Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı gibi geçiş noktaları, küresel enerji ticaretinin yanı sıra Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ticari bağlantılar açısından da stratejik önem taşıyor. Bu güzergâhlarda yaşanabilecek güvenlik sorunları, enerji fiyatlarından tedarik zincirlerine kadar pek çok alanda etkisini gösterebiliyor.

Bununla birlikte ABD’nin son yıllarda Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ağırlık verme isteği, Ortadoğu’daki rolünün geleceğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Washington, bölgedeki askeri yükünü yönetmeye çalışırken müttefikleri arasındaki iş birliğini güçlendirmeyi ve diplomatik girişimlerle yeni ilişkiler geliştirmeyi hedefliyor.

2010’lu yılların sonlarından itibaren gündeme gelen İbrahim Anlaşmaları da bu yaklaşımın önemli örneklerinden biri oldu. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında ilişkilerin normalleşmesini sağlayan anlaşmalar, bölgesel iş birliğini geliştirme arayışının parçası olarak öne çıktı. Ancak Filistin meselesi, İran’la yaşanan gerilimler ve bölgesel çatışmalar, bu sürecin önündeki temel sorunlar olmaya devam ediyor.

Çin’in Ekonomik Nüfuz Arayışı

ABD’nin bölgedeki askeri ağırlığına karşılık Çin, Ortadoğu’da daha çok ticaret, enerji, yatırım ve altyapı projeleri üzerinden etkisini artırıyor. Dünyanın önde gelen enerji tüketicilerinden biri olan Çin için Körfez ülkeleriyle ilişkiler, ekonomik büyümenin ve enerji arzının sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyor.

Pekin yönetiminin Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yürüttüğü çalışmalar, Ortadoğu’yu Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ağının önemli bir parçası haline getiriyor. Limanlar, lojistik merkezleri, enerji projeleri, ulaşım altyapısı ve dijital teknolojiler alanındaki yatırımlar, Çin’in bölge ülkeleriyle ekonomik bağlarını güçlendiriyor.

Çin’in yaklaşımını ABD’den ayıran başlıca unsurlardan biri, siyasi ve ekonomik ilişkileri çoğunlukla iç işlerine müdahale etmeme söylemi çerçevesinde yürütmesi. Pekin, farklı siyasi sistemlere sahip ülkelerle eş zamanlı ilişkiler kurarak ekonomik ortaklıklarını genişletmeye çalışıyor. Bu politika, hem ABD ile yakın ilişkileri bulunan Körfez ülkeleriyle hem de Washington’ın yaptırımlarına maruz kalan İran’la iş birliği geliştirmesine olanak tanıyor.

Çin’in diplomatik alandaki görünürlüğü de son yıllarda arttı. Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran arasında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yönelik anlaşmanın duyurulmasında Pekin’in arabuluculuğu önemli rol oynadı. Bu gelişme, Çin’in Ortadoğu’daki etkisinin yalnızca ticaret ve yatırımlarla sınırlı olmadığını gösterdi.

Bununla birlikte ekonomik nüfuzun askeri ve güvenlik alanlarında aynı ölçüde belirleyici olduğu söylenemez. Çin’in bölgedeki çıkarlarını koruma kapasitesi, ABD’nin geniş askeri varlığı ve güvenlik ortaklıklarıyla karşılaştırıldığında farklı bir düzeyde bulunuyor. Pekin’in önündeki temel mesele, ekonomik ağırlığını ne ölçüde diplomatik ve stratejik etkiye dönüştürebileceği.

Rusya’nın Askeri ve Diplomatik Hamleleri

Rusya, Ortadoğu’daki etkisini büyük ölçüde askeri kapasitesi, silah ticareti, enerji politikaları ve farklı taraflarla ilişki kurabilme becerisi üzerinden sürdürüyor. Ekonomik gücü ABD ve Çin’le kıyaslandığında daha sınırlı olsa da Moskova, özellikle güvenlik krizlerinde doğrudan sahaya müdahil olabilmesi sayesinde önemli bir aktör olmayı başardı.

Rusya’nın Suriye’ye 2015 yılında gerçekleştirdiği askeri müdahale, bu stratejinin en belirgin örneklerinden biri oldu. Moskova’nın müdahalesi, Beşar Esad yönetiminin askeri açıdan ayakta kalmasına önemli katkı sağladı ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını güçlendirdi. Tartus’taki deniz tesisi ile Hmeymim’deki hava üssü, Rusya’nın bölgedeki askeri faaliyetleri açısından stratejik önem taşıdı. Suriye’de 2024 sonunda yaşanan siyasi değişimlerin ardından ise Rusya’nın bu ülkedeki askeri varlığının geleceği yeni bir belirsizlik alanına dönüştü.

Rusya’nın bölgesel etkisi yalnızca askeri müdahalelerle sınırlı değil. Moskova, Suudi Arabistan başta olmak üzere petrol üreticileriyle OPEC+ çerçevesinde iş birliği yaparak küresel enerji piyasalarında etkili olmayı sürdürüyor. Üretim politikaları üzerinden yürütülen koordinasyon, petrol arzı ve fiyatları üzerinde önemli sonuçlar doğurabiliyor.

Diplomatik alanda ise Rusya, tarihsel olarak birbirleriyle anlaşmazlık yaşayan aktörlerle aynı anda iletişim kurabilmesiyle öne çıkıyor. İran’la stratejik ilişkiler geliştiren Moskova, Körfez ülkeleriyle enerji alanında iş birliği yaparken İsrail ve Mısır gibi ülkelerle de diplomatik temaslarını sürdürmeye çalışıyor. Bu esnek yaklaşım, Rusya’ya kriz dönemlerinde yeni diplomatik fırsatlar sunabiliyor.

Ancak Ukrayna savaşı nedeniyle artan askeri ve ekonomik yükler, Rusya’nın Ortadoğu’daki kaynaklarını ve hareket alanını da etkiliyor. Bu nedenle Moskova’nın bölgedeki gelecekteki rolü, yalnızca diplomatik becerilerine değil, aynı zamanda askeri kapasitesini ve dış politika önceliklerini ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacak.

Rekabetin Yeni Alanları: Güvenlik, Enerji ve Teknoloji

ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet, Ortadoğu’da tek bir alanda yürümüyor. Üç ülkenin farklı araçlarla öne çıktığı bu mücadele; askeri güvenlik, enerji, altyapı, teknoloji ve diplomasi başlıklarında şekilleniyor.

ABD, askeri üsleri, güvenlik anlaşmaları ve savunma sanayisi ilişkileri sayesinde bölgedeki güvenlik mimarisinde ağırlığını koruyor. Çin, ticaret hacmi, altyapı yatırımları ve teknoloji projeleriyle ekonomik ilişkileri derinleştiriyor. Rusya ise askeri iş birlikleri, enerji koordinasyonu ve diplomatik temaslar üzerinden etkisini sürdürmeye çalışıyor.

Bu alanlar birbirinden bağımsız değil. Örneğin bir Körfez ülkesi, güvenliğini sağlamak için ABD ile savunma iş birliğini sürdürürken altyapı yatırımları için Çinli şirketlerle anlaşmalar yapabiliyor. Aynı ülke, petrol üretimi konusunda Rusya ile koordinasyona gidebiliyor. Böylece ekonomik ve güvenlik ilişkileri, tek bir küresel gücün kontrolünde toplanmıyor.

Teknoloji alanındaki rekabet de giderek önem kazanıyor. Telekomünikasyon altyapısı, dijital ağlar, liman yönetimi ve enerji sistemlerine yönelik yatırımlar, ülkelerin uzun vadeli ekonomik ilişkilerini etkiliyor. Bu projeler, ticari kazançların yanı sıra stratejik bağımlılıkların ve siyasi nüfuzun oluşmasına da zemin hazırlayabiliyor.

Bölge Ülkeleri Kendi Dengelerini Kuruyor

Ortadoğu’daki güç mücadelesinin önemli bir boyutunu da bölge ülkelerinin izlediği çok yönlü dış politika oluşturuyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe “hedging”, yani riskleri dağıtarak farklı güçler arasında hareket alanını koruma stratejisi olarak tanımlanan yaklaşım, özellikle Körfez ülkelerinin politikalarında dikkat çekiyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkeler, ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken Çin’le ticaret ve yatırım bağlarını geliştiriyor. Rusya ile enerji alanındaki iş birlikleri de bu çok yönlü yaklaşımın bir parçasını oluşturuyor.

Bu politika, söz konusu ülkelerin tek bir dış aktöre bağımlı kalmadan ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma arayışını yansıtıyor. Küresel güçler arasındaki rekabet, bölge devletlerine alternatif ortaklıklar geliştirme ve müzakere güçlerini artırma fırsatı sunuyor. Ancak bu yaklaşım aynı zamanda hassas bir denge gerektiriyor. Büyük güçler arasındaki gerilimlerin tırmanması, ülkeleri ekonomik çıkarları ile güvenlik öncelikleri arasında zor tercihler yapmaya yöneltebiliyor.

Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca ABD, Çin ve Rusya arasındaki rekabet üzerinden açıklamak da yeterli değil. İran, İsrail, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi bölgesel aktörlerin kendi hedefleri, güvenlik kaygıları ve siyasi öncelikleri bulunuyor. Bu ülkeler, küresel güçlerin politikalarına yalnızca tepki veren aktörler değil; bölgesel dengelerin oluşumunda doğrudan rol oynayan taraflar.

Çok Kutuplu Ortadoğu’ya Doğru

Ortadoğu’daki küresel güç rekabeti, Soğuk Savaş dönemindeki gibi kesin çizgilerle ayrılmış iki bloktan oluşmuyor. Askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin farklı düzlemlerde ilerlediği daha karmaşık bir yapı ortaya çıkıyor. ABD güvenlik alanındaki üstünlüğünü korumaya çalışırken Çin ekonomik nüfuzunu genişletiyor, Rusya ise askeri ve diplomatik araçlarla stratejik ağırlığını sürdürmeye yöneliyor.

Bu tablo, ABD’nin bölgedeki etkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine Washington, sahip olduğu askeri altyapı ve müttefik ağı sayesinde önemli bir konumda bulunmaya devam ediyor. Ancak Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın güvenlik politikaları, ABD’nin bölgedeki hareket alanını ve diğer aktörlerle ilişkilerini yeniden değerlendirmesini gerektiriyor.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun siyasi ve ekonomik geleceğini belirleyecek unsurlardan biri, büyük güçlerin kendi aralarındaki rekabeti nasıl yöneteceği olacak. Bunun kadar önemli bir diğer unsur ise bölge ülkelerinin bu rekabet karşısında nasıl bir dış politika izleyeceği.

Ortadoğu artık yalnızca küresel güçlerin nüfuz kurmaya çalıştığı bir coğrafya değil. Aynı zamanda bölge devletlerinin farklı ortaklıklar arasında denge kurduğu, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını yeniden tanımladığı bir alan. Bu nedenle bölgenin geleceğini anlamak için yalnızca Washington, Pekin ve Moskova’nın hamlelerine değil, bu hamlelerin bölge ülkeleri tarafından nasıl karşılandığına da bakmak gerekiyor.

Paylaşın