Yeşil Maskenin Altında Sınıf Savaşı

Doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Haber Merkezi / Doğa talanı çoğu zaman “çevre sorunu” başlığı altında, teknik raporların, uzman görüşlerinin ve iyi niyetli bireysel çağrıların konusu olarak ele alınmaktadır. Daha az plastik kullanmak, karbon ayak izini düşürmek, geri dönüşümü artırmak…

Tüm bunlar önemli; ancak asıl soruyu örtüyor: Doğa neden ve kimler tarafından talan edilmektedir? Bu soruyu sormadan yapılan her tartışma, gerçeğin üzerini örten bir yeşil maskeye dönüşmektedir.

Kapitalist düzende doğa, yaşamın ortak zemini değil; kâr üretiminin hammaddesi olarak görülmektedir. Ormanlar kesilecek kereste, dereler enerji potansiyeli, toprak ise satılabilir bir arsa. Marx’ın işaret ettiği gibi sermaye, yalnızca emeği değil, doğayı da sömürerek büyümektedir.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden ocaklarıyla parçalanan dağlar, HES’lerle kurutulan dereler, betonla boğulan tarım alanları bu gerçeğin güncel fotoğrafı durumundadır.

Bu tabloya yükselen toplumsal tepki karşısında sermaye yeni bir dil geliştirdi: “yeşil” bir dil. Sürdürülebilirlik raporları, çevre dostu yatırımlar, karbon dengeleme projeleri…

Ancak bu söylem, üretim ilişkilerine dokunmadığı sürece yalnızca bir makyajdan ibarettir. Bir şirketin binlerce ağacı kesip ardından fidan dikmesi, talanı durdurmaz; sadece meşrulaştırır. Yeşil kapitalizm, doğa yıkımını durdurmanın değil, yönetmenin adıdır.

Asıl mesele, bu yıkımın bedelini kimin ödediği noktasında düğümlenir. Doğa talanı sınıflar arasında eşit dağılmaz. Kirli hava, zehirli su, elinden alınan toprak; bunlar genellikle işçi sınıfının, köylülerin, yoksulların payına düşmektedir.

Maden sahalarının yanı başında yaşayanlar, termik santrallerin dumanını soluyanlar, baraj projeleriyle yerinden edilenler sermaye sahipleri değildirler. Sermaye sahipleri, doğanın yıkımından kaçabilecek imkânlara sahiptirler.

Bu nedenle çevre krizi, soyut bir “hepimizin sorunu” değildir. Bu, sınıfsal bir sorundur. Doğayı talan edenlerle, bu talanın sonuçlarını yaşayanlar aynı insanlar değildirler. Bir yanda kârını maksimize eden şirketler ve onları koruyan siyasi irade; diğer yanda yaşam alanlarını savunan ve savunmaya çalışan geniş halk yığınları vardır.

Tam da bu noktada çevre mücadelesi, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine dönüşmektedir. Deresini savunan köylüyle maden ocağında çalışan işçinin talepleri ortaklaşmaktadır: Sağlıklı bir çevre, güvenceli bir yaşam, sömürüsüz bir düzen.

Doğayı savunmak, emeği savunmaktan; emeği savunmak da doğayı savunmaktan ayrı düşünülemez.

Yeşil maske düştüğünde geriye çıplak bir gerçek kalıyor: Doğa talanı, kapitalist sistemin yan ürünü değil, onun işleyiş biçimidir. Bu talanı durdurmak, yalnızca bireysel tercihlerle ya da iyi niyetli kampanyalarla mümkün değildir. Yaşamı savunmak, kâr düzenini sorgulamayı gerektirmektedir.

Sonuç olarak, bugün doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir