Eğitimde Çöküş: İlk 500’e Türkiye’den Hiçbir Üniversite Giremedi

Türkiye üniversiteleri dünya sıralamasında gerilemeye devam ediyor. Shanghai Ranking’im listesine göre; Türkiye’den hiçbir üniversite dünya sıralamasında ilk 500’e giremedi.

Shanghai Ranking’in (ARWU) 2025 yılı üniversite sıralaması yayımlandı. Listede Türkiye’den 11 üniversite yer alırken, İstanbul Üniversitesi ülke sıralamasında liderliğini korudu. Ancak bandlar, Türkiye’nin kurumlarının dünya genelinde üst sıralarda olmadığını gösteriyor; yani listede yer almak başarı sayılırken, üst düzey rekabetten oldukça uzaktalar.

Shanghai Ranking, üniversiteleri değerlendirirken sadece güncel yayın performansına değil; akademik kapasite, araştırma gücü, uluslararası görünürlük, tarihsel birikim ve mezunların etkisine de bakıyor. Bu kriterler sayesinde global ölçekte prestijli kurumlar belirleniyor.

İstanbul Üniversitesi: 501–600 bandı, Türkiye’de lider konumda.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ): 601–700 bandı, ikinci sırada.
Ankara Üniversitesi: 701–800 bandına yükseldi.
Hacettepe Üniversitesi: 701–800 bandında.
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa: 701–800 bandında yer aldı.
Koç Üniversitesi: 701–800 bandında.

Ege Üniversitesi: 801–900 bandında.
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ): 701–800 bandında yer aldı.
Atatürk Üniversitesi: 901–1000 bandında.
Gazi Üniversitesi: 901–1000 bandındaki yerini korudu.
Marmara Üniversitesi: 901–1000 bandında.

Uzmanlar, Türkiye’nin üniversitelerinin listede yer almasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak üst sıralara çıkmak için akademik araştırma ve uluslararası görünürlük konusunda daha fazla yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor.

Paylaşın

Türkiye, Kadın İstihdamında Avrupa’nın En Alt Sıralarında

Avrupa Birliği ve Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45 – 60 arasında değişirken, Türkiye, alanda en alt sıralarda yer alıyor.

Türkiye nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan kadınlar, sosyal ve çalışma hayatında giderek daha az yer alıyor.

TÜİK verilerine göre, 2024 yılı sonunda 85 milyonu aşan nüfusun yüzde 49,9’unu kadınlar oluştururken, bu büyük potansiyel ekonomiye ve üretime yeterince katılamıyor. Özellikle genç kadınlar, işgücü piyasasından hızla uzaklaşıyor.

TÜİK’in istihdam ve işsizlik verileri, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. 15-34 yaş grubundaki okumayan ve çalışmayan kadın sayısı 4 milyon 684 bine, oranı ise yüzde 39,5’e yükseldi. Bu, en verimli çağdaki her 10 kadından yaklaşık 4’ünün üretim ve toplumsal refaha katkı sağlamadığı anlamına geliyor.

Genç kadın işsizliği de alarm veriyor. 15-24 yaş arası genç kadın işsizliği yüzde 30,6 iken, üniversite mezunu genç kadınlarda bu oran yüzde 28 olarak kaydedildi. 15-29 yaş aralığındaki genç nüfusun 4 milyon 55 bininin ne eğitimde ne de istihdamda olduğu belirtilirken, bu grubun yüzde 77’sini (3 milyon 116 bin kişi) kadınlar oluşturuyor.

Uluslararası verilerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin bu alandaki gerilemesi daha belirgin hale geliyor. Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45-60 arasında değişirken, Türkiye en alt sıralarda yer alıyor.

Çalışma çağındaki kadınların sadece üçte biri işgücünde bulunuyor. Eğitimde ve istihdamda olmayan kadınların oranı ise AB ortalamasının neredeyse dört katı seviyesinde. Bu durum, toplumsal refahın artmasını engellerken, atıl işgücünün büyümesine zemin hazırlıyor.

Veriler, kadınların kayıtlı istihdamda erkeklerin çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Kayıt dışı çalışmaya daha fazla maruz kalan kadınlar, sosyal güvenlik sisteminin dışında kalıyor. Bu durum, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına neden oluyor.

Çalışma çağındaki her 4 kadından neredeyse 3’ü toplumsal ve ekonomik yaşamın dışında kalarak ekonomik bağımsızlıklarını yitirmiş durumda.

(Kaynak: ANKA)

Paylaşın

Eğitim Enflasyonu Dar Gelirliyi Vurdu

Bir ilkokul öğrencisi için çanta, defter, kalem kutusu ve boya kalemleri gibi temel kırtasiye malzemeleri için 5 bin ila 20 bin lira arasında bütçe ayrılması gerekiyor.

Türkiye’de milyonlarca öğrenci için ders zili bu yıl 8 Eylül’de çalacak. Ancak yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde, ailelerin okul masrafları için ayırması gereken bütçe, özellikle dar gelirli kesimler için ciddi bir yük oluşturuyor.

Nefes Gazetesi’nden Şehriban Kıraç’ın haberine göre, Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Bingül Satıoğlu’nun yaptığı araştırma, gelir grupları arasındaki eğitim harcaması eşitsizliğini gözler önüne seriyor.

Araştırmaya göre, en zengin yüzde 10’luk kesim için algılanan eğitim enflasyonu yüzde 171’i bulurken, en yoksul grupta bu oran sadece yüzde 3.13 olarak kaydediliyor. Bu durum, dar gelirli ailelerin temel eğitim harcamalarını dahi karşılamakta zorlandığını gösteriyor.

Okul alışverişinde en büyük hareketlilik, okul öncesi ve ilkokul öğrencileri için yaşanıyor. Bu gruptaki çocukların temel ihtiyaç listesi, aileler için önemli bir gider kalemi haline geldi. Bir ilkokul öğrencisi için çanta, defter, kalem kutusu ve boya kalemleri gibi temel kırtasiye malzemeleri için en az 5 bin lira bütçe ayırmak gerekiyor. Marka tercihlerine göre bu tutar 20 bin liraya kadar çıkabiliyor.

Geçen yıla kıyasla, birçok temel ürünün fiyatı neredeyse ikiye katlanmış durumda. Bu yıl tek tip okul forması, ayakkabı ve eşofman gibi zorunlu harcamalar da eklendiğinde, masraflar daha da artıyor.

Eğitim masraflarının bir diğer önemli kalemi ise okul servis ücretleri. İstanbul’da belediyelerin henüz resmi bir tarife belirlemediği bu alanda, bazı özel okulların aylık 15-20 bin TL gibi yüksek ücretler talep etmeye başladığı görülüyor.

Servisçiler, artan maliyetler nedeniyle yüzde 50’ye varan bir zam talep ederken, bu zammın onaylanması durumunda en kısa mesafe ücretinin aylık 5 bin 274 liraya yükselmesi bekleniyor. Ankara’da ise yüzde 30’luk bir zam velilerin bütçesini zorlamaya başlamış durumda.

Devlet okullarında tişört ve pantolondan oluşan temel kıyafet setleri ortalama 1.000 TL’den başlarken, kışlık ve spor kıyafetleri de eklendiğinde bu rakam 4 bin 500 TL’yi bulabiliyor. Özel okullarda ise bu masraflar daha da artarak 10 bin TL’yi aşan fiyatlara ulaşıyor. Bazı okulların kıyafetlerin sadece belirli mağazalardan alınmasını şart koşması da rekabeti azaltarak fiyatları yükseltiyor.

Paylaşın

Türkiye’de Her İki Kişiden Biri Borç Sarmalında

Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) tarafından yapılan son araştırma, kredi kartı kullanıcıların yüzde 43.5’inin kart borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Türkiye’de milyonlarca vatandaş, artan kredi kartı borçları nedeniyle ekonomik bir çıkmazın içine sürüklendi. Resmi veriler ve son yapılan araştırmalar, her iki kişiden birinin borcunu ödemekte zorlandığını ve borç sarmalına girdiğini gösteriyor. Yüksek faiz oranları, durmak bilmeyen enflasyon ve alım gücündeki düşüş, vatandaşın kredi kartı borcunu 2.36 trilyon TL’ye kadar yükseltti. Ayrıca, 4.14 milyon kişi yasal takip ve icra tehdidi altında bulunuyor.

Tüketici Birliği Federasyonu tarafından yapılan son araştırmaya göre, Türkiye’deki kredi kartı kullanımının kontrolden çıktığı belirlendi. Araştırma sonuçları, kullanıcıların yüzde 43.5’inin kredi kartı borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, uzun süredir yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Özellikle dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Nefes Gazetesi’nin haberine göre; Araştırma, her üç kullanıcıdan birinin ciddi ödeme sorunları yaşadığını ve yüzde 9.2’sinin kronik bir borç sarmalında olduğunu vurguluyor. Ayrıca, kullanıcıların büyük çoğunluğunun kredi kartı sözleşmelerindeki hükümlerden ve özellikle gecikme faizlerinden haberdar olmadığı da tespit edildi. En yoğun kredi kartı kullanan yaş grubunun ise 45-55 yaş arası olduğu belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 8 Ağustos 2025 tarihli verileri, bireysel kredi kartı borçlarının 2.36 trilyon TL’ye yükseldiğini doğruluyor. Bu borcun 829 milyar TL’si taksitli, 1.53 trilyon TL’si ise taksitsiz borçlardan oluşuyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin haziran verileri de, 4.14 milyon kişinin borçları nedeniyle yasal takibe intikal ettiğini gösteriyor.

Paylaşın

Türkiye’de 11,8 Milyon Kişi Aşırı Yoksulluk İçinde

2022 yılında hayata geçirilen ve “aşırı yoksulluk sınırının altındaki vatandaşların aşırı yoksulluktan kurtarılmasını” amaçlayan Türkiye Aile Destek Programı kapsamındaki hane sayısının 2 milyon 969 bin 483 olduğu belirtildi.

TÜİK’in, haneyi dört kişiden kabul eden hesabına göre, Türkiye’deki aşırı yoksul kişi sayısı 11 milyon 879 bin 132 olarak gerçekleşti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ocak-Haziran 2025 dönemine yönelik yoksulluk verilerini paylaştı. BirGün’den Mustafa Bildircin‘in aktardığı veriler, yürek yakan yoksulluk tablosunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Bakanlığın verilerine göre, “Türkiye’nin uçuşa geçeceği” iddia edilen 2018 yılı itibarıyla yoksulluk uçtu. 2018 yılında 122 bin 489 olan, ailesinin yanında en temel ihtiyaçları dahi karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocuk sayısı, Haziran 2025 itibarıyla 171 bin 895’e ulaştı. Ailesi tarafından bakılamayan çocukların sayısında yıllara göre yaşanan değişim, yoksulluk verilerine şöyle yansıdı:

2018: 122 bin 489
2020: 129 bin 422
2022: 157 bin 248
2024: 170 bin 317
2025 (Ocak-Haziran): 171 bin 895

Aile Bakanlığı’na bağlı ekiplerin okullara yaptığı ziyaretlerde, “risk altında bulunduğu değerlendirilen” çocukların sayısı da dikkati çekti. Bakanlık ekiplerinin, okul ziyaretlerinde 64 bin 158 çocuğu sosyoekonomik açıdan risk altında olarak değerlendirdiği bildirildi.

Öte yandan açıklanan verilerle birlikte “aşırı yoksul” hane sayısı da belli oldu. 2022 yılında hayata geçirilen ve “aşırı yoksulluk sınırının altındaki vatandaşların aşırı yoksulluktan kurtarılmasını” amaçlayan Türkiye Aile Destek Programı kapsamındaki hane sayısının 2 milyon 969 bin 483 olduğu belirtildi. TÜİK’in, haneyi dört kişiden kabul eden hesabına göre, Türkiye’deki aşırı yoksul kişi sayısı 11 milyon 879 bin 132 olarak gerçekleşti.

Eğitim yaşamına ancak sosyal yardım ile devam edebilen ve sağlık hizmetlerine sosyal yardım ile erişebilen sayısı da yoksulluk verileriyle kayda geçirildi. Yoksulluk riski altındaki ailelerin çocuklarını düzenli okula göndermeleri ve düzenli sağlık kontrollerini yaptırmaları koşuluyla yapılan, “Şartlı Eğitim ve Şartlı Sağlık Yardımları” kapsamında Haziran 2025 itibarıyla 2 milyon 83 bin 353 kişiye kaynak aktarıldığı kaydedildi.

Bakanlığın verilerine göre, ilk 6 ayda milyonlarca hane, elektrik ve doğalgaz faturasını ancak sosyal yardımlar ile ödeyebildi. 2025’in ilk yarısında 3 milyon 461 bin 452 haneye elektrik tüketim desteği, 669 bin 653 haneye de doğalgaz tüketim desteği sağlandı.

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız olduğu tespit edilen ev sayısı da derin yoksulluğun boyutunu gün yüzüne çıkardı. Ocak ayından bu yana gerçekleştirilen taramalarda, içinde yaşam sürdürülen 10 bin 888 hanenin, “oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız” olarak işaretlendiği ifade edildi.

İşsiz ve çalışmayan yurttaşların kabusu olan Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcunu ödeyemeyen kişi sayısının yılın ilk 6 ayında 8 milyonu aştığı da Bakanlığın verileriyle ortaya konuldu. Ödeme gücü olmadığı için GSS primlerini ödeyemeyen, prim borcu Aile Bakanlığı’nca karşılanan kişi sayısının 8 milyon 217 bin 937 olduğu aktarıldı.

Paylaşın

Ekolojik Ekonomi Nedir? Temelleri, Sorunları

Ekolojik ekonomi, ekonomik faaliyetlerin çevresel sınırlar ve ekosistemlerin taşıma kapasitesi içinde sürdürülebilir bir şekilde yürütülmesini savunan bir disiplindir.

Haber Merkezi / Geleneksel ekonominin büyüme odaklı yaklaşımına karşı, doğal kaynakların korunması, biyoçeşitliliğin devamı ve sosyal adaleti merkeze alır.

Ekolojik ekonominin temel ilkeleri:

Sürdürülebilirlik: Ekonomik sistemler, doğal kaynakları tüketmeden ve ekosistemleri tahrip etmeden gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlanır. Örneğin, yenilenebilir enerji kullanımı ve toprak verimliliğinin korunması.

Ekolojik Sınırlara Saygı: Gezegenin biyofiziksel limitleri (su, karbon döngüsü, biyoçeşitlilik) ekonomik faaliyetlerin temel çerçevesini oluşturur.

Döngüsel Ekonomi: Üretim ve tüketim süreçlerinde atıklar en aza indirilir ve yeniden kullanılır. Örneğin, gıda atıklarının kompost haline getirilmesi.

Sosyal Adalet ve Eşitlik: Ekonomik sistemler, gelir eşitsizliklerini azaltmayı ve toplulukların refahını artırmayı hedefler, yerel toplulukların ihtiyaçlarına öncelik verilir.

Biyoçeşitliliğin Korunması: Ekosistemlerin sağlığı ve tür çeşitliliği, ekonomik karar alma süreçlerinde önceliklidir. Örneğin, monokültür tarım yerine yerel tohumlar ve agroekolojik yöntemler teşvik edilir.

Uzun Vadeli Perspektif: Kısa vadeli kâr yerine, uzun vadeli çevresel ve sosyal faydalar önceliklidir. Bu, finansal modellerde “dışsallıkların” (çevresel zararlar gibi) hesaba katılmasını içerir.

Yerel ve Katılımcı Sistemler: Merkezi olmayan, yerel ekonomilere dayalı modeller desteklenir. Gıda egemenliği gibi kavramlar, toplulukların kendi kaynaklarını kontrol etmesini sağlar.

Gıda bağlamında ekolojik ekonomi, agroekoloji, yerel üretim, gıda egemenliği ve düşük dış girdili tarımı teşvik eder.

Endüstriyel tarımın çevresel zararlarını (toprak erozyonu, su kirliliği, biyoçeşitlilik kaybı) azaltmayı ve adil bir gıda sistemi kurmayı amaçlar. Örneğin, organik tarım ve yerel pazarlar, ekolojik ekonominin pratikteki uygulamalarıdır.

Ekolojik Ekonominin Sorunları

Ekolojik ekonominin uygulanmasında karşılaşılan sorunlar, hem teorik hem de pratik düzeyde çeşitli zorluklar içerir.

Geleneksel Ekonomi ile Çatışma: Mevcut ekonomik sistemler, büyüme odaklı ve kısa vadeli kâr hedeflidir. Ekolojik ekonominin sürdürülebilirlik ve uzun vadeli perspektifi, bu sistemlerle uyumsuzluk yaratır.

Büyük şirketler ve endüstriyel tarım gibi aktörler, kâr odaklı modelleri sürdürmek için ekolojik yaklaşımlara direnç gösterebilir.

Yüksek Maliyetler ve Erişim Sorunları: Ekolojik üretim (örneğin, organik tarım) genellikle daha yüksek işçilik ve doğal girdi maliyetleri gerektirir. Bu, ekolojik ürünlerin fiyatlarını artırır ve geniş kitleler için erişimi zorlaştırır.

Sertifikasyon ve Güvenilirlik: Ekolojik ürünlerin sertifikasyonu pahalı ve karmaşık bir süreçtir. Küçük ölçekli çiftçiler için bu maliyetler büyük bir yük oluşturur. Sahte organik ürünlerin piyasaya sürülmesi, tüketici güvenini zedeler.

Bilgi ve Farkındalık Eksikliği: Hem üreticiler hem de tüketiciler arasında ekolojik ekonomi ve sürdürülebilir tarım konusunda yeterli bilgi bulunmayabilir. Bu, yeni yöntemlerin benimsenmesini yavaşlatır.

Politika ve Destek Eksikliği: Devlet politikaları genellikle endüstriyel tarımı destekler (örneğin, kimyasal gübre sübvansiyonları). Ekolojik tarım için yeterli teşvik ve altyapı sağlanmaz.

Gümrük vergileri ve dış ticaret politikaları, yerel ve ekolojik ürünleri dezavantajlı konuma getirebilir.

Küresel Tedarik Zincirleri: Gıda sistemlerinde küresel tedarik zincirlerinin hakimiyeti, yerel ve ekolojik üretimi zorlaştırır. Uzak mesafeli taşımacılık, karbon ayak izini artırır ve yerel pazarları zayıflatır.

Biyoçeşitlilik ve İklim Değişikliği Baskısı: İklim değişikliği, ekolojik tarımı tehdit eder (örneğin, kuraklık veya aşırı hava olayları). Bu, ekolojik sistemlerin uygulanmasını zorlaştırır.

Endüstriyel tarımın biyoçeşitlilik kaybına yol açması, ekolojik ekonominin temelini oluşturan doğal döngüleri bozar.

Sosyal ve Kültürel Direnç:Tüketicilerin alışkanlıkları ve endüstriyel gıdalara olan bağımlılık, ekolojik ürünlere geçişi yavaşlatır.

Çiftçiler, yeni yöntemlere geçişte risk almaktan çekinebilir veya geleneksel uygulamalara bağlı kalabilir.

Türkiye’ye Özgü Sorunlar:

Türkiye’de ekolojik tarım alanı 100 bin hektarı aşsa da, toplam tarım arazilerinin sadece küçük bir kısmını kapsar. İç talep düşük olduğu için ekolojik ürünler genellikle ihracata yönelir.

Küçük ölçekli çiftçilerin finansmana erişimi sınırlıdır ve ekolojik tarıma geçiş için gerekli yatırımları yapmaları zordur.

Eğitim ve altyapı eksikliği, agroekolojik uygulamaların yaygınlaşmasını engeller.

Paylaşın

Türkiye, Yolsuzluk Algısı En Yüksek Ülkeler Arasında

Türkiye, yolsuzlukla mücadele politikalarında oldukça gerisinde kaldı. Türkiye, bu endekste Meksika, Kolombiya ve Macaristan ile birlikte yolsuzluk algısının en yüksek olduğu ülkeler arasında listelendi.

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) tarafından yayımlanan güncel veriler, Türkiye’nin yolsuzluk algısı, sosyal harcamalar ve organize suç faaliyetleri konularında gelişmiş ülkelerin standartlarının gerisinde kaldığını ortaya koydu. Veriler, Türkiye’nin bu alanlarda Avrupa ortalamasının altında bir performans sergilediğini gösteriyor.

OECD 2024 Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçlarına göre, İskandinav ülkeleri kamu sektöründe en temiz ülkeler olarak öne çıktı. Endekste Danimarka, Finlandiya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler zirvede yer alırken, Türkiye şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele politikalarında Avrupa ortalamasının oldukça gerisinde kaldı. Türkiye, bu endekste Meksika, Kolombiya ve Macaristan ile birlikte yolsuzluk algısının en yüksek olduğu ülkeler arasında listelendi.

Dünya Gazetesi’nin haberine göre, OECD ülkelerinde kamu sosyal harcamalarının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) oranı ortalama yüzde 21 düzeyindeyken, Türkiye bu alanda da ortalamanın altında bir performans sergiledi. Sosyal devlet politikaları kapsamında vatandaşlarına ayrılan bütçede sınırlı kaynak ayıran ülkeler arasında gösterilen Türkiye, sosyal destek harcamalarının GSYİH’ye oranı en düşük beş ülke arasında yer aldı. Bu kategoride Avusturya ve Finlandiya gibi ülkeler zirvede bulunurken, Türkiye Kolombiya ve Meksika gibi ülkelerle birlikte en alt sıralarda yer aldı.

Küresel verilere göre, organize suç piyasaları da Türkiye için dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Gelişmiş ülkeler bu alanda düşük risk seviyelerinde bulunurken, 2023 Global Organize Suç Endeksi verileri, Türkiye’yi daha yüksek risk grubundaki ülkelerle benzer bir çizgide değerlendiriyor. Endekste Meksika, Myanmar ve İran gibi ülkeler organize suç faaliyetlerinin en yoğun olduğu yerler olarak öne çıkarken, Türkiye 12. sırada yer alarak bu konuda önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu gösterdi.

Paylaşın

Devletin Parası Şehir Hastanelerine Akıyor

Şehir hastaneleri için ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 liralık harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025 yılının ilk 6 ayında 52 milyar 183 milyon liraya çıktı.

Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan “Bütçe Giderlerinin Faaliyet Sınıflandırması Tablosu”na göre ise “Kamu Özel İş Birliği (KÖİ) modeli ile yapılan sağlık tesisleri” için Ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 TL’lik harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025’in ilk 6 ayında 52 milyar 183 milyon TL’ye çıktı. Son olarak bu yılın yedi ayında ise 70 milyar 770 milyon 837 bin 838 TL’yi bulması dikkat çekti.

Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu, bakanlığın yayımladığı “Bütçe giderlerinin faaliyet sınıflandırması tablosu”nu yorumladı.

BirGün’den Sibel Bahçetepe’nin aktardığına göre, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sağlık hizmeti organizasyonunda ve finansman yapısında koruyucu sağlık hizmetlerini geri plana ittiğini, kamu yararından önce özel sektörün çıkarlarını gözettiğine vurgu yaparak “Popülist sağlık politikaları nedeniyle kaynakların büyük bölümü tedavi edici sağlık hizmetlerine ve şehir hastanelerine aktarılırken, kamu bütçesinden şirketlere yapılan kaynak transferi her yıl artmaktadır” denildi.

Şehir Hastanelerinin kamu kaynaklarını yutmaya ve genel bütçe üzerinde yük oluşturmaya devam ettiği anımsatılan açıklamada “KÖİ modeliyle yapılan şehir hastaneleri bütçedeki kara deliğin genişlemesine neden olmaktadır. Eski Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şehir hastanelerinin iktisadi yükünü itiraf ederken ‘kira bedelinin 322 milyar avroya ulaştığını’, bu nedenle ‘bütçeye yükünü 27,5 milyar avroyla sınırladıklarını’ açıklamıştı. Sağlık Bakanı değişse de sağlığı piyasalaştıran anlayış değişmediği için şehir hastaneleri sorunları sürmektedir” ifadelerine yer verildi.

2025 yılı bütçe ödeneklerinde şehir hastaneleri için ayrılan kira ödemeleri tutarlarının artırıldığı belirtilen açıklamada, şöyle devam edildi:

“37 milyar 420 milyon 717 bin TL’si hizmet alımı, 67 milyar 181 milyon 365 bin TL’si kullanım bedeli olmak üzere 104 milyar 602 milyon 82 bin TL’lik ödenek şehir hastaneleri için ayrıldı. Bu miktar Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 10’una denk geliyor. ‘Bütçe Giderlerinin Faaliyet Sınıflandırması Tablosu”na göre “KÖİ ile yapılan sağlık tesisleri” için Ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 TL’lik harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025 yılının ilk yedi ayında (Ocak-Temmuz) 70 milyar 770 milyon 837 bin 838 TL’yi buldu. Bu tutarların detayı açıklanmamıştır.

Kamu İhale Kurumu ve çeşitli ihale ilanlarında yer alan bilgilere göre 2025 yılı fiyatlarıyla 100 yataklı standart bir devlet hastanesinin inşaat maliyeti ortalama 900 milyon TL ila 1 milyar TL arasında değişmektedir. İllerin ve ilçelerin demografi, kent yapısı ve ulaşım gibi özellikleri göz önünde bulundurularak 2025 yılının ilk yedi ayda KÖİ modeli için ayrılan 70,7 milyar TL ile en az 100 yataklı 78 devlet hastanesi açılabilir veya kapatılan hastaneler modernleştirilerek yeniden ve yerinde halkın hizmetine sunulabilirdi.

Ayrıca söz konusu kaynak, birinci basamak koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için seferber edilebilirdi. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun 2024 yılının sonunda yaptığı bir açıklamada “2025 yılında 1000 yeni Aile Sağlığı Merkezi (ASM) açacağız’ demesine karşılık, Türkiye genelinde ASM sorunu devam etmektedir. 2025 yılının ilk yedi ayda Kamu Özel İş Birliği modeli için ayrılan kaynakla ortalama maliyeti 10 milyon TL’yi bulan 4 birimlik en az 7 bin 70 ASM yapılabilirdi.

Sağlık hizmetleri, kamucu planlamayla birlikte, eşit, ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır. KÖİ modeliyle yapılan Şehir Hastaneleri sözleşmeleri tazminatsız olarak feshedilmeli, kamu zararı belirlenerek sorumlulardan geri alınmalıdır. Şehir hastaneleri için kapatılan köklü devlet hastaneleri yeniden açılmalıdır. Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır.”

Hastaneler yenilensin

Sağlık emekçisi Kubilay Yalçınkaya da şehir hastanelerine ayda ayrılan gider kaleminin yüksekliğine dikkat çekerek “Birçok ilde hastaneler bütçe yetersizliği gerekçesi ile deprem riskine rağmen yenilenmez güçlendirilmez iken yılın ilk 7 ayında KÖİ Modeli ile yapılan sağlık tesislerine yönelik Faaliyetler 70 milyar TL’den fazla harcandı. KÖİ projelerine her ay harcanan bütçe ile her ay orta büyüklükte 3 kamu hastanesi yapılabilirdi” dedi.

Paylaşın

Türkiye’de Antidepresan Kullanımı Yüzde 67 Arttı

2014 yılında 39 milyon kutu olan antidepresan kullanımının, 2024 yılında yüzde 67’lik bir artışla 65,5 milyon kutuya yükseldi. CHP’li Mustafa Sarıgül, “Derin yoksulluk derin yaralar açıyor” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül, 2025 yılının ilk yarısında gerçekleşen muayene sayıları ve TÜİK’in yoksulluk verilerini bir araya getirerek, Türkiye’deki sağlık sorunlarının temelinde ekonomik sıkıntıların yattığına dikkat çekti.

Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde 2025’in ilk yarısında 239 milyon 166 bin muayene yapılması, Türkiye nüfusunun yaklaşık üç katına denk geliyor. Sarıgül, bu rakamın sorgulanması gerektiğini belirterek, TÜİK’in 2024 verilerine göre Türkiye’de yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan 25 milyon kişiye ve 3,6 milyon aşırı yoksul haneye işaret etti.

T24’ün haberine göre Sarıgül, “172 bin çocuk yatağa aç giriyorsa, 4 milyon hane elektrik faturasını ödeyemiyorsa, 100 kişiden 40’ı et ve et ürünleri yiyemiyorsa o toplumun sağlıklı olmasını bekleyemezsiniz” diyerek, yetersiz beslenme ve stresin yol açtığı sağlık sorunlarının ciddiyetini vurguladı. “85 milyon vatandaşımız sadece 6 ayda üç defa hasta oldu” sözleriyle durumun vehametini özetledi.

Ekonomik krizin, işsizliğin ve geçim sıkıntısının halkın ruh sağlığını da olumsuz etkilediğini belirten Sarıgül, antidepresan kullanımındaki artışa dikkat çekti. 2014 yılında 39 milyon kutu olan antidepresan kullanımının, 2024’te %67’lik bir artışla 65,5 milyon kutuya yükseldiğini açıkladı. Sarıgül, “Derin yoksulluk derin yaralar açıyor” diyerek, vatandaşları sağlığından eden bu durumun ilk seçimde değişeceğini iddia etti.

Paylaşın

Hazine, Her 100 Lira Ödeme İçin 400 Lira Borçlandı

Hazine’nin ödediği her 100 liralık anapara borcuna karşılık tam 407 lira yeni borç aldığı ortaya çıktı. 2025 yılının ilk yedi ayında, Hazine 519,5 milyar lira anapara ödemesi yaparken, 2,1 trilyon lira borçlandı.

Ekonomist Alaattin Aktaş, Türkiye’nin borçlanma dinamiğine ilişkin yaptığı son analizle ekonominin röntgenini çekti ve “Böyle bir dengesizlik daha önce hiç görülmemişti” diyerek uyarıda bulundu. Hazine’nin iç borçlanma verilerini yeniden hesaplayan Aktaş’a göre, Hazine’nin ödediği her 100 liralık anapara borcuna karşılık tam 407 lira yeni borç aldığı ortaya çıktı.

İç borç çevirme oranı genellikle “anapara + faiz ödemesi / toplam borçlanma” formülüyle hesaplanıyor. Ancak Aktaş, faizin bütçeden ödendiğini hatırlatarak, Hazine’nin yeni borcu aslında sadece anaparayı ödemek için aldığını vurguladı. Bu nedenle, gerçeğe en yakın oranın yalnızca anapara ödemesi ile borçlanma miktarı karşılaştırılarak bulunabileceğini belirtti.

Klasik yönteme göre bu yılın ilk yedi ayında iç borç çevirme oranı yüzde 141 seviyesinde gerçekleşti. Ancak yalnızca anapara ödemesi dikkate alındığında oran yüzde 407’ye ulaştı. Aktaş, “100 birim borç ödemek için 407 birim borç alındı” ifadesini kullanarak durumun vahametini ortaya koydu.

Verilere göre, Hazine 519,5 milyar lira anapara ödemesi yaparken, 2,1 trilyon lira borçlandı. Bütçeden yapılan faiz ödemesi ise 985,6 milyar lira oldu. Böylece, Hazine sadece yedi ayda ödediği anaparadan 1,6 trilyon lira daha fazla borç aldı.

Aktaş’a göre bu tablo, bütçe açığının büyüklüğünden kaynaklanıyor. Açığın kapatılması için Hazine sürekli yeni borçlanmaya gidiyor. Ancak borçlanma miktarının ödemelerin çok üzerinde olması, borç yükünü her geçen yıl artırıyor ve faiz yükünün de bütçe üzerinde ağır bir baskı oluşturmasına yol açıyor.

Ekonomist Aktaş, durumu bir aile şirketi örneğiyle anlatarak, borç sarmalının nasıl kalıcı hale geldiğini vurguladı. Hazine’nin giderek büyüyen borç yükü, vade sonunda hem anapara hem de faiz olarak yeniden ödenecek ve bu da kısır döngünün devam etmesine neden olacak.

Paylaşın