Türkiye, Basın Özgürlüğünde Bu Yılda Sınıfta Kaldı

Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (Reporters sans frontières – RSF) 2024 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 158. sırada yer aldı. Endeksin en üst sırada Norveç, en alt sırasında Eritre bulunuyor.

Türkiye, RSF’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2023 yılında 165. sırada yer alıyordu. Türkiye bu yılki endekse göre, Filistin, Yemen, Venezuela, Pakistan, Somali ve Libya gibi birçok ülkenin gerisinde kaldı.

Türkiye’de 24 Temmuz, 116 yıldır “Basın Bayramı” ya da “Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü” olarak kutlanıyor.

116 yılın ardından Türkiye, basın özgürlüğünü savunan Fransa merkezli uluslararası sivil toplum kuruluşu olan Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (Reporters sans frontières – RSF) 2024 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 158. sırada yer alıyor.

Endekste en üst sırada Norveç bulunurken, 180. ve en sırada Doğu Afrika ülkesi Eritre, 179. sırada ise Suriye yer aldı.

Osmanlı Devleti zamanında basılan gazeteler ancak “saraya” bağlı sansür memurlarının onayından geçtikten sonra yayımlanabiliyordu.

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmeden bir gece öncesinde gazeteler “devrim” niteliğinde bir karar alarak, sabah saatlerinde gelecek olan sansür memurlarına kapılarını açmayıp gazeteleri direkt olarak baskıya gönderdiler.

Sansüre karşı ilk mücadele olan bu olayın yıldönümü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 1948 yılında aldığı kararla “Basın Bayramı” olarak ilan edildi. 1971’de ise adı “Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü” olarak değiştirildi.

Ancak “Basın özgürlüğü için mücadele” gününde Türkiye’nin basın özgürlüğü bilançosu iç açıcı gözükmüyor.

Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (International Press Institute – IPI) Türkiye verilerine göre, şu anda 13 gazeteci cezaevinde bulunuyor. IPI’ın rakamlarına göre 2024 yılının başından bu yana ise 219 gazeteciye yönelik hak ihlali tespit edildi.

Bu ihlallerin 95’i “tehdit, hedef gösterme ve sözlü şiddet” kategorilerinde gerçekleşirken, toplam ihlallerin yüzde 43’ünü oluşturdu. Son 6 ayda gazetecilere yönelik uygulanan 85 hak ihlali ise “tutuklama, gözaltı ve davaları içeren yasal yollarla yapılan şiddet” kategorisinde yer alıyor. Hak ihlallerinden en az 25’i ise “fiziksel şiddet” olarak tespit edildi.

Görülen davaların yüzde 39’unda gazeteciler “terör örgütüne üye olmak” ya da “terör propagandası” yapmakla suçlanırken, yüzde 30’unda ise “hakaret ve iftira” suçlarından yargılandı.

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 24 Temmuz’a ilişkin basın açıklaması yayınladı. Açıklamada “Bugünün sansür memurlarını dayanışma ile yeneceğiz” ifadelerini yer verildi.

IPI’ın derlediği verilere göre sadece Temmuz 2024’te 141 gazete veya haber sitesi Basın İlan Kurumu (BİK) tarafından kısıtlamaya maruz kaldı. Toplamda ise bu kurumlara 505 günlük erişim yasağı getirildi.

Nisan-Haziran Bağımsız İletişim Ağı Medya Gözlem Raporu’na göre ise, üç ayda yaklaşık Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) medya kuruluşlarına toplamda 29 milyon 205 bin 625 TL’lik para cezası kesti.

Türkiye, RSF’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2023 yılında 165. sırada bulunurken 2024’te 158. sırada yer aldı. Türkiye bu endekse göre, Filistin, Yemen, Venezuela, Pakistan, Somali ve Libya gibi birçok ülkenin gerisinde kaldı.

Euronews Türkçe’ye konuşan Sınır Tanımayan Gazeteciler Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu, RSF’nin yıllık olarak yayınladığı “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi”nde Türkiye’nin 158. sırada yer almasının, medya bağımsızlığına saygı duyulmamasının bir yansıması olduğunu ifade etti.

Önderoğlu, RSF’nin endeksinin, Türkiye’deki kamuoyunun ve medyanın çoğulcu yapısının hiçe sayıldığını ortaya koyan bir gösterge olduğunu belirtti.

Medyaya hükmetmenin amaçlandığını savunan Önderoğlu, Türkiye’nin verilerine ilişkin “Bu, yargıya hakim olmayı önceleyen bir politikanın fotoğrafıdır. Demokratik kurumsallık görüntüde var ancak içi boşaltılmış” değerlendirmesinde bulundu.

Basın özgürlüğü anlamında Türkiye’nin gelişim göstermesi için yargı mekanizmasının düzelmesi gerektiğini savunan Önderoğlu sözlerini şöyle noktaladı:

“Üst sıraları kazanma, yargı mekanizmasının yapı ve işleyişi itibarıyla hakkaniyet temellerine oturtulması, otoriter yasama pratiğinden vazgeçilmesi ile gazetecilere yönelik keyfi tutuklama ve kovuşturmalara son verilmesine bağlıdır.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Sinan Ateş’in öldürülmesine ilişikin davayla ilgili olarak “müdahil olma” talebindeki dilekçesinde, gazetecilerinde yer aldığı 154 kişilik bir isim listesini mahkemeye sundu.

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, Sinan Ateş davasına “suçtan zarar gören” olarak katılma talebinde bulunan MHP’nin, başvuru dilekçesinde 154 kişinin ismini vererek mahkemeye çağrılmasını istediğini yazdı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır Meclis’te yaptığı konuşmada, Sinan Ateş davasına katılma talebinde bulunan MHP’nin dilekçesinde yer alan isim listesi için, “Bu fişlemedir ve birinin burnu kanarsa iktidar hesabını veremez” dedi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İstanbul, Ankara Ve İzmir Göç Ediyor: Rota Sahil Şehirleri

İstanbul, Ankara ve İzmir sürekli göç ediyor. Aralarında denize kıyısı bulunan Balıkesir, Samsun ve Ordu’nun da olduğu göç alan iller sıralamasında birinciliği Muğla alıyor.

2023 yılına ait taşınma verilerine göre, 81 ilden 350 bine yakın nakliyat talebi analiz edildi ve en çok talebin İstanbul, Ankara, İzmir’den geldiği belirlendi.

Haber Global’den Sibel Gülersöyler‘in haberine göre, Aralarında denize kıyısı bulunan Balıkesir, Samsun ve Ordu’nun da olduğu göç alan iller sıralamasında birinciliği Muğla alıyor. Türkiye’nin Muğla’dan sonra en çok göç alan ikinci şehri Balıkesir’e en yoğun göç ise  İstanbul’dan gerçekleşiyor.

Balıkesir’e göçün dağılımına bakıldığında ise şehir merkezinden çok denize kıyısı olan yazlık ilçelerin tercih edildiği görülüyor. Balıkesir’e göç edenler en çok Edremit ve Ayvalık’ı tercih ediyor. Türkiye’nin en çok göç alan üçüncü şehri Karadeniz bölgesinden. Samsun’un deniz kıyısında yer alan ilçeleri Atakum ve İlkadım metropollerden göçün yoğunlaştığı ilçeler olarak öne çıkıyor.

2023 yılının bir diğer trendi ise büyük evlere yönelim. 3+1 ve üzeri ev tiplerine talep artışı yaşanıyor. 4+1 evlere taşınma talebi bir önceki seneye göre yüzde 22 artışta. 5+1 evlere talep yüzde 13, 3+1 evlere talep yüzde 10 arttı. Temmuz ve ağustos ayları, maaş ve zam artış döneminin etkisiyle taşınmanın en yoğun tercih edildiği dönem oluyor.

Verilerin detayına inildiğinde İstanbul’da büyük ev talebine karşılık veren ilçeler şöyle sıralandı: Kadıköy ve Pendik, 3+1 konut arayışının yöneldiği ilçelerde başı çekerken 4 ve üzeri oda sayısına sahip evlere taşınma talebinde ise taşınmanın yönü Başakşehir ve Beylikdüzü olarak öne çıkıyor.

Ankara’da, yüzde 26 büyüme ile en çok 5+1 ev tipleri tercih edilirken, Çankaya açık ara fark ile büyük evlerde yaşamak isteyen Ankaralıların ilk tercihini oluşturuyor. İzmirli de tercihini 2023 yılında 3+1 evlerden yana kullandı. 3+1 evler için Karşıyaka tercih edilirken 4 ve üzeri odalı evlerde yaşamak isteyenler şehirden uzaklaşarak Urla’ya taşınmaya karar verdi.

Gayrimenkul Değerleme Uzmanı Yasemin Zaimoğlu, İstanbul’un en çok göç alan illerin başında geldiğini belirterek, “TÜİK verilerine göre 2019- 2023 yılları arasında İstanbul’dan göç ilk 10 şehir sıralamasında dikkat çekiyor. Kocaeli ise ilk sırada yer alıyor. Bu şehri ise  Ankara, Tekirdağ, İzmir ve Bursa takip ediyor. 4 yıldır listede yer alan Sakarya ve Antalya ise 2023 yılı göç verilerinde yer almıyor” dedi.

İlk 10 şehir sıralamasını mercek altına alan Zaimoğlu, şöyle devam etti. “Göç alan yerler de sanayileşme ve iş imkanlarının olduğu iller.  Vatandaş, İstanbul’un yerine konut satış ve kira fiyatlarının daha uygun olan illeri tercih etmeye başladı.

Mevcut verilere bakarak önümüzdeki senelerde Kocaeli, Tekirdağ, Ankara, İzmir ve Bursa’nın listede varlığını sürdüreceğini tahmin etmekteyiz. Ayrıca listede daha önceki yıllarda da bulunan Tokat’ın da  varlığını devam ettirebileceği düşünüyoruz. İstanbul’dan, Muğla ve Antalya’ya göç listede varlığını sürdürüyor.”

Paylaşın

Türkiye, Yeniden “Yatırım Yapılabilir Ülke” Seviyesine Ne Zaman Çıkar?

Dr. Atahan Çelebi, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu yükseltmesine ilişkin yaptığı değerlendirmede, bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydetti.

Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuştu.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” dedi.

Türkiye’de Mehmet Şimşek yönetiminde uygulanan ekonomi politikaları, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından olumlu karşılanmaya devam ediyor. Fitch Ratings ve S&P’nin Mart ve Mayıs aylarında yaptığı not artırımlarından sonra, Moody’s de tarihinde ilk kez Türkiye’nin kredi notunu iki kademe birden yükseltti.

Böylelikle Moody’s kararı öncesinde Uganda, Moğolistan ve Kongo ile aynı seviyede yer alan Türkiye, iki kademe not artışından sonra ise Bangladeş, Kosta Rika ve Namibya ile aynı seviyeye yükselmiş oldu. Ekonomideki sıkıntıları hafifletebilmek için uluslararası sermaye girişlerine ihtiyaç duyan Türkiye, hala her üç kuruluşun listesinde “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinin dört basamak altında yer alıyor.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan ekonomist ve yatırım danışmanlarına göre, AKP iktidarı ekonomide her şeyi doğru yapsa bile, Türkiye’nin “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkması en az iki yıl alacak. Olası bir erken seçim kararı ve sonrasında “rasyonel” politikalardan uzaklaşılması halinde ise ülke notu yeniden düşüşe geçebilir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “B3″ten “B1″e yükseltirken, kredi notu görünümünü “pozitif” olarak korudu. Moody’s raporunda, Türkiye’nin kredi notunun tarihte ilk kez iki kademe birden yükseltilmesinin temel nedeni olarak ortodoks para politikasına kararlı ve “giderek daha iyi yerleşen geri dönüş” gösterildi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) olan güvenin arttığına ve uygulanan para politikasının güçlendiğine işaret edilen raporda 2025 yılı sonu enflasyon beklentisi de yüzde 38’den yüzde 30’a çekildi.

Ayrıca sıkı politika duruşunun Türkiye’nin yüksek dış kırılganlığını önemli ölçüde azalttığına işaret edilen açıklamada, pozitif görünümün yukarı yönlü risk dengesini yansıttığı kaydedildi. Öte yandan ülkedeki siyasi risklerin kredi notunu olumsuz etkileme potansiyelinin devam ettiğine vurgu yapıldı.

Sagam Strateji Danışmanlık Kurucusu Ekonomist Murat Sağman’a göre, iki kademe not artırımının başlıca sebebi Mehmet Şimşek ile birlikte “ortodoks” para politikalarına geri dönüş ve Merkez Bankası politikalarındaki kredibilite artışı oldu.

Moody’s’in Türkiye değerlendirmesinde Fitch ve S&P’ye göre zaten geri kalmış olduğuna, dolayısıyla iki kademeli bir artışın şaşırtıcı olmadığına vurgu yapan Murat Sağman, “Şimdi en azından bir dengelenme oldu. İki kademde birden not artışı yapılması ise Türkiye için bir ilk” diyor.

Ancak Türkiye’nin kredi notu artmış olsa da Türkiye hala “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinde değil. Türkiye’nin bu seviyeye ulaşması için ise Fitch, S&P ve Moody’s’den dört kademe daha not artırımı alması gerekiyor.

Türkiye’nin notu en son Mayıs 2013’te “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkarılmıştı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Türkiye’nin kredi notu her üç şirket tarafından da düşürülmeye başlanmış, 2019’da ise en düşük seviyeyi görmüştü.

Ne zaman “yatırım yapılabilir ülke” olur?

Bundan sonraki süreçte en çok merak edilen konu ise, Türkiye’nin ne zaman yeniden “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkacağı. Peki Türkiye’nin önünde daha ne kadar yol var?

Küresel sermaye, döviz ve emtia piyasalarına ilişkin danışmanlık hizmeti sunan STRFS (Stratejistanbul Financial Solutions) Başstratejisti Dr. Atahan Çelebi, yaşanan not artışlarının Türkiye’ye sermaye girişi açısından olumlu bir gelişme olduğunu söylüyor. Bununla birlikte Çelebi, not artışının beklenen bir gelişme olduğu için 22 Temmuz Pazartesi günü piyasalar açıldığında ciddi bir etki yaratmayacağı görüşünde.

Bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydeden Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuşuyor.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” diyor.

Türkiye’de önümüzdeki üç yıl sonunda yeni bir seçim ortamına girileceğinin altını çizen Atahan Çelebi, şu değerlendirmede bulunuyor:

“Bu noktada para politikasının ve mali disiplinin devam edip etmeyeceği tartışma konusu. Eğer bu koşullar altında devam edersek, benim tahminim 2 yıl içerisinde Türkiye’nin kredi notu yine yatırım yapılabilir seviyenin alt kısmına ulaşacaktır. Fakat tekrar altını çizelim. Seçim döneminde daha önce yaşandığı gibi gevşek politikalar, geri dönüş sinyalleri verilirse bu kredi artışları beklemeye girer. Ve bu pozitif eğilim kısa sürer.”

Son not artırımının sadece bir başlangıç olduğunu, henüz “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkmak için dört not artırımına daha ihtiyaç olduğunu dile getiren Ekonomist Murat Sağman da, şu görüşleri dile getiriyor:

“Yatırım yapılabilir seviyeye gelmemiz, her şeyi doğru yaparsak iki yıldan önce olmaz. Doğru politikalar dediğimiz enflasyonun düşmesi, hukuk başta olmak üzere kurumların bağımsız çalışması… Bunlar çok önemli. Tabi ki bu not artışları yatırımcı ilgisini artıracaktır ama yeterli değil.”

Son not kararı ile birlikte 2024 başından bu yana üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu da Türkiye’nin notunu artırmış oldu. Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin B3 olan kredi notunu değiştirmemiş, görünümünü durağandan pozitife yükseltmişti. Fitch Ratings, Mart ayında Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltirken, not görünümünü “durağan”dan “pozitif”e çıkarmıştı. S&P ise Mayıs yerel seçimlerin ardından Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltmişti.

Paylaşın

“Gıda Enflasyonu” Tüketicinin Cebini Yakıyor

İktidar, son dönemde ekonomide pembe tablolar çizmeye çalışsa da, özellikle gıda fiyatlarındaki durdurulamayan artış tüketicilerin ceplerini yakmaya devam ediyor.

Sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez gıdalarından sebze ve meyve fiyatlarındaki artış, tüketicilerin cebini yakıyor. İstanbul halinin 19 Temmuz tarihli listelerine göre, son bir yılda armutun fiyatı yüzde 525, limonun fiyatı yüzde 289 ve fasulyenin fiyatı yüzde 260 oranında yükseldi.

Türkiye’de gıda fiyatlarındaki artış, geçim sıkıntısını derinleştiriyor. Haziran ayında genel gıda enflasyonu aylık yüzde 1.78, yıllık yüzde 68.2 arttı. Asgari ücrete ara zam yapılmaması, bu sorunu daha da büyütüyor. Toptancı hallerinde bazı ürünlerin fiyatları son bir yılda beşe katlanırken, dört kişilik bir ailenin günlük gıda harcamasında sebze ve meyvenin payı yüzde 26’yı aştı. Haziran ayı açlık sınırına göre bu tutar 168 lira. Bugün günlük asgari ücret ise 566 lira.

Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç‘ın aktardığına göre, sebze ve meyve, üreticiden tüketiciye ulaşana kadar altı defa el değiştiriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hal Müdürlüğü’nün 19.07.2023 ve 19.07.2024 tarihleri arasındaki fiyat değişimlerine göre:

Armut: yüzde 525 artışla 50 TL/kg,
Limon: yüzde 289 artışla 70 TL/kg,
Taze fasulye: yüzde 260 artışla 90 TL/kg,
Avokado: yüzde 150 artışla 50 TL/tane,
Karpuz: yüzde 150 artışla 20 TL/kg,
Kiraz: yüzde 114 artışla 150 TL/kg,
Sarımsak: yüzde 131 artışla 150 TL/kg,
Enginarın fiyatı bir yılda yüzde 525 artışla 50 TL’ye çıktı.

Papaz eriği 60 TL’den 80 TL’ye, elma 20 TL’den 25 TL’ye, kayısı 35 TL’den 60 TL’ye, vişne 25 TL’den 60 TL’ye yükseldi. Maydanozun demeti 4 TL’den 10 TL’ye, sivri biberin kilosu 23 TL’den 45 TL’ye, domatesin kilosu 25 TL’den 35 TL’ye çıktı. Sadece patatesin fiyatı 20 TL’den 15 TL’ye düşerken, soğanın fiyatı sabit kaldı.

Türkiye’de mazot, gübre, ilaç, tohum ve yem gibi tarımsal girdilerin ithalatla sağlanması, dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatların sürekli yükselmesine neden oluyor. TÜİK verilerine göre, tarımsal girdi fiyat endeksi mayısta yüzde 53.1 arttı, enerji grubundaki artış yüzde 75.4 oldu. Haziranda Devlet Su İşleri Sulama Birlikleri su bedeline yüzde 60-400 zam yaptı, sulamada kullanılan elektrik fiyatları ise yüzde 30 arttı. Uzmanlara göre, üretim maliyeti yükselen bir ürünün rafa düşük fiyatla gitmesi mümkün değil. Gıda fiyatlarının artmaya devam etmesi bekleniyor.

Paylaşın

Moody’s, Türkiye’nin Kredi Notunu 10 Yıl Sonra İlk Kez Yükseltti

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, ortodoks ekonomi politikalara geri dönüş yapan Türkiye’nin kredi notunu 10 yılı aşkın bir aradan sonra ilk kez yükseltti.

Haber Merkezi / Kredi notu B3’ten B1’e iki kademe yükseltilen Türkiye’nin notu hala yatırım yapılabilir seviyenin dört kademe altında. Türkiye, Ürdün ve Bangladeş ile aynı seviyede.

Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin kredi görünümünü, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanması sonrası uygulanan ekonomik politikalara atıfta bulunarak, durağandan olumluya revize etmişti.

ABD merkezli kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin notunu iki basamak artırarak B3’ten B1’e yükselttiğini ve kredi notu görünümünü “pozitif” olarak koruduğunu belirtti. Kararın gerekçesi olarak Türkiye’nin ortodoks para politikasına dönüşü gösterildi.

Moody’s raporunda ayrıca, “Enflasyon ve iç talepte ılımlılaşma başlamasıyla beraber, önümüzdeki aylarda ve 2025’te enflasyonist baskıların azalacağına dair güvenimiz artmakta” ifadeleri kullanıldı.

Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin kredi görünümünü, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanması sonrası uygulanan ekonomik politikalara atıfta bulunarak, durağandan olumluya revize etmişti.

S&P Global Ratings ve Fitch Ratings, Türkiye’nin notunu B’den B+’ya bir kademe yükselterek olumlu bir görünüme kavuşturmuştu.

Mehmet Şimşek’ten açıklama

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya hesabından, Moody’s’in Türkiye ekonomisine yönelik değerlendirmesine ilişkin paylaşım yaptı. Şimşek, paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

“Moody’s kredi notumuzu ilk defa iki kademe artırdı! Uyguladığımız program sayesinde ülke kredi notumuzu 11 yıl sonra yükselten Moody’s görünümü pozitif olarak korudu.

Ekonomideki dengelenme, azalan dış finansman ihtiyacı, artan uluslararası rezervler ve dezenflasyon süreci not artışında etkili oldu. Görünümün pozitif olarak korunması programımıza duyulan güveni yansıtırken potansiyel not artışlarına işaret ediyor.

Ekonomimizin dayanıklılığını artıran kurala dayalı ve öngörülebilir politikalarımızı uygulamaya kararlılıkla devam edeceğiz.”

Paylaşın

İktidar, Derin Yoksulluğu Sosyal Yardımlarla Örtmeye Çalışıyor

İktidarın Türkiye’deki derin yoksulluğu sosyal yardımlarla örtmeye çalıştığını ortaya koyan mali verilere göre, 2024 yılının mayıs ayında maddi destek alan hane sayısı 3,5 milyona dayandı.

Kişi başına düşen gelirin 1.883 TL’den az olduğu hanelere yapılan sosyal yardım tutarı, Mayıs sonu itibarıyla 20 milyar 46 milyon 70 bin TL’ye yükseldi.

Birgün’den Mustafa Bildirci‘nin haberine göre; Haziran 2022’de Recep Tayyip Erdoğan tarafından tanıtılan Aile Desteği Programı’na yönelik veriler, Türkiye’deki yoksulluğun ulaştığı boyutu bir kez daha gözler önüne serdi. Program kapsamında Haziran 2024 itibarıyla maddi yardım yapılan hane sayısı 3,5 milyona dayandı.

Türkiye Aile Desteği Programı, Haziran 2022’de uygulamaya konuldu. Program kapsamında yoksul hanelere gelirlerine göre 850 TL ile 1.250 TL arasında destek verileceği bildirildi. Programın uygulamaya konulduğu Haziran 2022’de, 2,5 milyon hanenin desteklerden yararlandığı belirtildi.

Türkiye Aile Destek Programı kapsamına alınan haneler için yapılan toplam ödeme de hesaplandı. İktidarın Türkiye’deki derin yoksulluğu sosyal yardımlarla örtmeye çalıştığını ortaya koyan mali verilere göre, 2024’ün Ocak ayında yoksul hanelere 3 milyar 998 milyon 147 bin TL aktarıldı. Kişi başına düşen gelirin 1.883 TL’den az olduğu hanelere yapılan sosyal yardım tutarı, Mayıs sonu itibarıyla 20 milyar 46 milyon 70 bin TL’ye yükseldi.

Aile Destek Programı kapsamında ihtiyaç sahibi haneler, hane içindeki kişi başına düşen gelir tutarına göre en fazla 12 aylık süre boyunca maddi olarak destekleniyor. Kişi başına düşen aylık gelirin 450 TL ve altı olduğu hanelerde yardımlar, hane başına 1.250 TL olarak yapılıyor. Kişi başına gelirin 450 TL ve üzeri olduğu hanelere ise 911 TL tutarında maddi destek sağlanıyor.

İktidar eliyle yaratılan ve önlenemez hale gelen ekonomik kriz, program kapsamına alınan hane sayısında da çarpıcı artışa yol açtı. Haziran 2022’de 2,5 milyon olan programdan yararlanan hane sayısı, Aralık 2022’de 3 milyon oldu.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye Aile Desteği Programı kapsamında yardım edilen hane sayısı, Haziran 2024 itibarıyla 3,5 milyona dayandı. Kişi başına düşen gelirin 1883 TL’den az olduğu hanelerin dahil edildiği program kapsamındaki hane sayısı, Mayıs 2024’te 480 bine yaklaştı.

Türkiye Aile Desteği Programı kapsamında yardım edilen hane sayısı:

Ocak: 3 milyon 264 bin 227
Şubat: 3 milyon 338 bin 294
Mart: 3 milyon 402 bin 305
Nisan: 3 milyon 449 bin 864
Mayıs: 3 milyon 479 bin 832

Paylaşın

Reuters’tan Türkiye Ekonomisi Analizi: Karanlık Günler Bekliyor

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, çalışan kesimin ve emekli olanların büyük bölümünün açlık sınırı altında yaşadığı Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken bir analiz yayınladı:

“Erdoğan sabır çağrısında bulundu ancak 2024, 2018’den beri yaşanan bir dizi döviz krizinden bu yana ekonomik talihleri hızla kötüleşen Türkler için bir neslin en zorlu dönemine dönüştü.”

Reuters, Türkiye’nin ekonomi politikalarıyla ilgili bir analiz yayımladı. Reuters muhabiri Birsen Altaylı’nın kaleme aldığı “Erdoğan ekonomik hatalarını telafi ederken Türkleri karanlık günler bekliyor” başlıklı analizde, hükümetin son dönemdeki para politikalarının iyileşme sinyali verdiği fakat halkın yaşam maliyeti sorununu bir süre daha yaşayacağı değerlendirmesi yapıldı.

Haberde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 5 Temmuz’da yaptığı açıklamada “Biraz sabra ihtiyacımız var. Enflasyonda düşüş daha yeni başladı” sözleri hatırlatılarak şu yorumlar paylaşıldı: Erdoğan sabır çağrısında bulundu ancak 2024, 2018’den beri yaşanan bir dizi döviz krizinden bu yana ekonomik talihleri hızla kötüleşen Türkler için bir neslin en zorlu dönemine dönüştü.

Analizde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) marttaki yerel seçimde aldığı yenilgide, para politikalarından memnun olmayan emekli kesimin de rol oynadığı değerlendirmesi paylaşıldı. Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’i Hazine ve Maliye Bakanı olarak atadıktan sonra ekonomiyi canlandırmak için yeni bir programı devreye soktuğu ve önümüzdeki dönemde bunun sınanacağı da belirtildi.

Merkez Bankası’nın bir süre faiz artırımına gittikten sonra oranı yüzde 50’de sabitlediğine dikkat çekilerek şu yorumlar paylaşıldı: Bu durum, kendisini faizin ‘düşmanı’ diye tanımlayan Erdoğan’ın, yükselen fiyatlara rağmen ekonomik büyümeyi artırmak için kolay para politikası uyguladığı ve 5 Merkez Bankası başkanını görevden aldığı 5 yıllık sürecin şoke edici şekilde tersine dönmesi anlamına geliyor.

Derecelendirme kuruluşlarının Türk varlıklarının notunu yükselttiğine ve birçok yabancı yatırımcının geri döndüğüne işaret edilirken, para politikalarının sokağa henüz olumlu yansımadığı savunuldu. Erdoğan, salı günkü açıklamasında enflasyonun düştüğüne dikkat çekerek “Bazı kesimlerin hayat pahalılığı sebebiyle yaşadığı zorlukların bilincindeyiz” demişti.

Reuters, 73 yaşındaki emekli Fettah Deniz’in “Halen yürüyorum ama gerçekten yaşamıyorum” sözlerine de yer verdi. Ajansın görüştüğü 28 yaşındaki özel sektör çalışanı Silan ise 50 bin TL’yle İstanbul’da rahat yaşayamadığını söyledi.

Analizde, ev fiyatlarının neredeyse yüzde 50’i arttığı ve “İstanbul’daki restoran fiyatlarının Londra ve Dubai’dekilere yaklaştığı” belirtildi.

Bir finans firmasında çalıştığını söyleyen 58 yaşındaki Aynur, yaşam maliyeti sıkıntısını şöyle anlattı: Dışarıda yemek yemek ve tatil yapmak artık sözkonusu değil. İnsanların evinize gelmesini de istemiyorsunuz çünkü onları ağırlamaya gücünüz yetmiyor. Sosyal hayatım sona erdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye İle Suriye’nin Kırmızı Çizgileri Neler?

2011 yılından sonra giderek kötüleşen Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleşmesi yönünde çabalar devam ediyor. İki ülkenin de ilişkilerin normalle dönmesi için aşması gereken sorunlar var.

Peki iki ülkenin de kırmızı çizgilerini oluşturan bu sorunlar neler? DW Türkçe’den Gülsen Solaker, Suriye ve Türkiye arasında çözüm bekleyen sorunları derledi.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Suriye’den çekilecek mi?

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın daha önceki şartlarından birisi olarak öne sürdüğü en önemli husus Türkiye’nin Suriye topraklarından askerlerini çekmesi olmuştu.

Türkiye “Suriye’den gelen tehditleri önlemek” için Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı’nı başlatmış, ardından Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Barış Kalkanı operasyonlarını gerçekleştirmişti. TSK bu operasyonlarla İdlib, Cerablus, El Bab, Azez, Tel Abyad gibi kuzey Suriye kentlerinde asker bulunduruyor.

Ankara’da devlet yetkilileri bu şartın öne sürülmesinden sonra geçen bir iki yıl içinde ise Şam’ın artık bunu bir şart olarak değil, süreç sonunda olması gereken bir sonuç olarak gördüğünü belirterek bunu olumlu bir adım olarak yorumluyor.

Şam ise yapılan açıklamalara göre bu şartından vazgeçmiş gibi görünmese de Türkiye’nin yıllara yayılacak bir çekilme planı sunmasına da sıcak bakabileceği yönünde bir izlenim oluşturuyor. Ancak Suriye basınına göre Şam bunun için muhtemelen Moskova’dan ya da Suudi Arabistan gibi bazı bölge ülkelerinden garantör olmalarını istiyor.

Her ne kadar son dönemde Erdoğan, Esad’a yönelik eski açıklamalarının artık tam tersi sıcak ifadeler kullansa da iki lider arasında güven ortamının oluşması zor görülüyor. Esad’ın Rusya ya da Suudi Arabistan gibi ülkelerden bu nedenle de garanti istediği not düşülüyor. Ankara da Rusya ve İran’ın süreçte rol oynamasına sıcak baktığını açıklamıştı.

Ankara TSK’nın Suriye’deki mevcudiyetini ağırlıklı olarak PKK’dan gelen tehdidi önlemek, PKK’nın Suriye kolu olarak nitelendirdiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki YPG- PYD’nin Kuzey Suriye’de oluşturduğu otonom bölgenin devletleşmesini engellemek ve mülteciler ile Suriye muhalefetinin yaşayacağı güvenli bölgelerin oluşturulması gibi ilkelere dayandırıyor.

Suriye muhalefetine verilen destek kesilecek mi?

Türkiye iç savaşın başlamasından bu yana Şam yönetiminin “terör grupları” olarak gördüğü Suriyeli muhaliflere ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olarak kurulan ama sonra Suriye Milli Ordusu adını alan askeri birimlere destek veriyor. Şam yönetiminin şartlarından biri de Ankara’nın bu gruplara desteğini kesmesi.

Ancak Erdoğan-Esad yakınlaşması ile birlikte bu desteğin kesileceği ve kazanımlarını kaybederek Şam’ın insafına kalacağını düşünen muhalif gruplar endişesini saklamıyor. Ankara şu ana kadar Erdoğan’ın ifadeleriyle “dostlarını yarı yolda bırakmayacağını” söyleyerek bu gruplar üstündeki kontrolünü sürdürmeyi başarmış durumda.

Öte yandan ekonomik sıkıntılar yaşayan Türkiye’nin bu gruplara sağladığı maddi destek de muhalefet partileri tarafından sık sık eleştiriliyor.

Suriye kuzeyi ne olacak?

Ankara – Şam olası normalleşmesinin bir diğer soru işareti ise iki başkentin de Kürtlerle nasıl bir ilişki kuracağı ile ilgili.

Bu noktada ABD’deki seçimlerden kimin galip çıkacağı da önem taşıyor. Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın yeniden başkan olması durumunda ABD’nin Suriye’den çekilmesi daha yüksek ihtimal olarak görülürken, bu durumda şu anda ABD koruması altındaki YPG – PYD’nin Moskova ve Şam ile yakınlaşabileceği, hatta bunun öncü çalışmalarını şimdiden yaptığı belirtiliyor.

ABD’nin çekilmesi durumunda bölgedeki Kürt unsurlarla nasıl ilişki kurulacağı, dengelerin nasıl şekilleneceği Türkiye için de önem taşıyor. Ağırlığını YPG’nin oluşturduğu SDG, 11 Haziran’da yapmak istediği yerel seçimi baskılar üstüne 18 Ağustos’a ertelemişti.

İdlib meselesi nasıl çözülecek?

Suriye’nin kuzeybatısında, Hatay’ın tam karşısında yer alan ancak Türkiye’nin tam anlamda kontrol edemediği İdlib şu anda en zor ve riskli bölge olarak gösteriliyor.

Gelecek Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, en son T24’te Murat Sabuncu’ya verdiği demeçte Suriye ile anlaşıldığına dair bir mesaj geldiğinde Türkiye’yi bekleyen tehlikeye “Eğer genel bir çözüm bulunmazsa, ‘Şam ile anlaşıldı’ dendiği anda İdlib’ten yüzbinlerce insanın sınırın bu tarafına yürüyeceğini bilin” sözleriyle dikkat çekti.

Resmi rakamlara göre İdlib’de en az üçte biri Türkiye sınırlarındaki kamplarda yaşayan 4 milyondan fazla mülteci bulunuyor.

İdlib’de etkili silahlı İslamcı gruplardan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) Ankara-Şam yakınlaşmasından memnun olmadığını daha önceki açıklamalarında dile getirmişti. Geçmişte El Kaide’ye bağlı olan Nusra Cephesi militanlarının kurduğu HTŞ İdlib’deki en güçlü askeri grup olarak biliniyor.

Suriyeli sığınmacılar geri dönecek mi?

Çözüm bekleyen bir diğer konu başlığı ise Türkiye’deki düzensiz Suriyeli göçmenler. Kayseri’de yaşanan göçmen karşıtı saldırıların yanı sıra normalleşmeden rahatsız olan bazı Suriyeli grupların güvenli bölgedeki bazı şehirlerde çıkardığı olaylar Suriye sorununun iç güvenliği daha çok etkileyen bir unsur olarak belirdiğini ve iç siyasette de önemli bir etken olmaya evrildiğini gösteriyor.

Bu çerçevede iktidar dünyada en çok Suriyeli mülteciyi barındırmasına yol açan bir politika izlemesi nedeniyle muhalefetin baskısını eskisine göre üstünde daha çok hissediyor. Esad ile barışarak içerde “sorunu çözme yolunda olduğu” mesajını vermek isteyen iktidar sığınmacıların dönüşü için açıkladığı kapsamlı bir yol haritası henüz bulunmuyor.

Hükümete yakın Türk basınına yansıyan haberlere göre Şam ile müzakerelerde Ankara “güvenli dönüşün şartlarının sağlanması ve sığınmacıların can güvenliklerinin garanti edilmesi, Suriye’deki mülklerinin iadesi ve mülkiyet probleminin çözümü” hususlarının üstünde duruyor.

Bu arada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da geçen hafta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile düzenlediği ortak basın toplantısında “Gönüllü olmadığı sürece kimseyi gönderecek değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Bu arada Suriye rejiminin kapsamlı bir genel af ilan edip etmeyeceği, devlet otoritesini ve güvenli yaşam koşullarını oluşturup oluşturamayacağı ve Türkiye’de yaşayan Suriye vatandaşlarını şartsız kabul edip etmeyeceği de henüz bilinmeyenler arasında.

Recep Tayyip Erdoğan ve Beşar Esad ne mesajlar verdi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın normalleşme adımları atılabileceğine dair açıklamalarının ardından basına çok fazla konuşmamasıyla bilinen Esad da hafta sonu Türkiye ile ilişkilere dair soruları yanıtlayarak önemli mesajlar verdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşebileceğini ancak bunun için “2011 öncesine dönülmesi gerektiğini” belirten Esad, Ankara’nın muhalif gruplara verdiği desteği çekmesinin ve TSK’nın Suriye’den çekilmesinin kendilerinin “şartları” değil “uluslararası hukukun gereği” olduğunu kaydetti.

Erdoğan ise son kabine toplantısının ardından Suriye’yi isim olarak anmadan şunları söyledi: “Dostlarımızın sayısını çoğaltmaya büyük önem veriyoruz. Küresel gerilimlerin ürkütücü boyutlara ulaştığı, büyük güçler arasındaki paylaşım kavgasının hızlandığı, bölgemizin sürekli diken üstünde olduğu bir dönemde dış siyasette yeni denklemler kurmamız Türkiye için tercihten öte ihtiyaçtır. Bu açılımlara sadece bizim değil, komşularımızla birlikte diğer ülkelerin de muhtaç olduğunu görüyoruz. Bunun için sıkılı yumrukların açılmasında fayda olduğuna inanıyoruz. İhtilafların müzakere masasında ve karşılıklı diyalog yoluyla çözülmesini samimiyetle temenni ediyoruz.”

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: ABD’den “Karşıyız” Açıklaması

Türkiye ile Suriye arasında süren normalleşme çabalarına ilişkin soruları yanıtlayan ABD Dışişleri Bakanlığı, ülke olarak normalleşme çabalarını desteklemediklerini ifade etti:

“ABD olarak, bu soruna siyasi bir çözüme yönelik ciddi bir ilerleme görmediğimiz müddetçe Esad rejimi ile ilişkileri normalleştirmeyeceğiz. Suriye rejimiyle ilişkisi olan tüm ülkelere, bu ilişkileri Suriyelilerin insani durumunu, insan haklarını ve güvenlik durumunu iyileştirmek ve BM’nin 4456 sayılı kararının hedeflerine ulaşmak için kullanmaları yönünde çağrıda bulunduk.”

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı, Rûdaw haber ajansı Washington Büro Müdürü Diyar Kurda’nın e-posta şeklinde gönderdiği sorularını yanıtladı.

Türkiye ile Suriye arasında süren normalleşme çabalarına ilişkin soruyu yanıtlayan Dışişleri Bakanlığı, normalleşmeyi desteklemediklerini aktardı. Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü, “Türkiye ile Suriye arasında normalleşme olacağına dair bilgilendirmeler görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri bu normalleşme çabalarını desteklemiyor” yanıtı verdi.

Bir diğer yanıtta ise “ABD olarak, bu soruna siyasi bir çözüme yönelik ciddi bir ilerleme görmediğimiz müddetçe Esad rejimi ile ilişkileri normalleştirmeyeceğiz. Suriye rejimiyle ilişkisi olan tüm ülkelere, bu ilişkileri Suriyelilerin insani durumunu, insan haklarını ve güvenlik durumunu iyileştirmek ve BM’nin 4456 sayılı kararının hedeflerine ulaşmak için kullanmaları yönünde çağrıda bulunduk” ifadeleri yer aldı

Normalleşmede ilk adım 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’da yaptığı basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Suriye ile normalleşme gündemi kapsamında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme talimatı verdiğini söylemişti.

Washington dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan yol haritasının muhataplarıyla birlikte Fidan’ın oluşturacağını bildirmişti. “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim de çıkarımıza olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Suriye’de inşa edilecek hakkaniyetli bir barış, en çok bize fayda sağlayacak” diyen Erdoğan, bu inşa sürecinin en önemli adımı da Suriye ile yeni bir dönem başlatmaktan geçtiğini söylemişti.

Şu ana kadar bu sürecin olumlu istikamette geliştiğini ve yakın zamanda somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Erdoğan, ABD ve İran’ın da bu süreci desteklemesi gerektiğine dikkat çekmişti. Bu süreci baltalamak isteyenlere karşı da “hazırlıklı oldukları” mesajını vermişti.

Erdoğan, “Suriye’nin bir ve bütün olarak yeni bir gelecek inşa etmesi için oluşacak iklimden kimsenin rahatsızlık duymaması temel beklentimizdir. Bu süreci terör örgütleri zehirlemek için elinden geleni yapacaklardır. Provokasyonlar tertipleyip oyunlar kuracaklardır. Tüm bunların farkındayız ve hazırlıklıyız” demişti.

Erdoğan, normalleşme yönünde olumlu mesajlar vermeye devam etti. Erdoğan, son olarak, “Dostlarımızın sayısını çoğaltmaya büyük önem veriyoruz. Büyük güçler arasındaki paylaşım kavgasının hızlandığı bir dönemde dış siyasette yeni denklemler kurmamız Türkiye için tercihten öte ihtiyaçtır. Bu açılımlara komşularımızla birlikte diğer ülkelerin de muhtaç olduğunu görüyoruz. Sıkılı yumrukların açılmasında fayda olduğuna inanıyoruz” dedi.

Paylaşın

İktidar, İsraf Harcamalarından Vazgeçmiyor

Asgari ücret ve emekli aylıkları zammına ‘kaynak yok’ açıklamasında bulunan iktidarın, israf harcamalarından vazgeçilmediği ortaya çıktı. Yılın ilk altı aylık döneminde bütçe açığı 747 milyar 183 milyon liraya ulaştı.

Erdoğan tarafından harcanabilen ve hesabı sorulamayan örtülü ödenek harcaması yılın ilk yarısında 5 milyar 966 milyon TL’ye çıktı.

Kırtasiye, yayın, baskı ve cilt giderleri başlığı altındaki harcama kaleminde Ocak-Haziran döneminde toplamda 5 milyar 318 milyon lira harcandı. Aynı dönemde temsil ve tanıtma harcamaları ise 1 milyar 375 milyon TL’ye ulaştı.

BirGün’den Havva Gümüşkaya’nın haberine göre, kamuda tasarruf ve emekli aylıklarına zam tartışmalarının yaşandığı döneme ait bütçe rakamları israf harcamalarından vazgeçilmediğini ortaya çıkardı. Asgari ücret ve emekli aylıkları zammına ‘kaynak yok’ denilerek direnildiği haziran ayında bütçeden 866 milyar 498 milyon TL harcandı. Bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 78 arttı.

Temsil ödeneği bitti: Tasarruf genelgesinde yüzde 25 oranında kesinti yapılacağı belirtilen temsil ve tanıtım harcamaları ödeneğinin yüzde 74’ü yılın ilk yarısında harcandı.

Mayıs ayında yayımlanan genelgede “Temsil ve ağırlama ödenekleri zorunlu haller dışında kullanılmayacaktır. Uluslararası toplantılar ile milli bayramlar hariç; açılış, konferans, seminer, yıldönümü ve benzeri kutlama ve organizasyonlara ilişkin faaliyetler nedeniyle, gezi, kokteyl, yemek ve benzeri faaliyetler düzenlenmeyecek, hediye verilmeyecek ve diğer adlar altında ödeme yapılmayacaktır” ifadeleriyle açıklanan temsil ve tanıtma harcamalarında tasarrufun uygulanmadığı bütçe rakamlarıyla açığa çıktı.

Haziran ayında 70 milyon 936 bin TL’lik harcamanın 51,4 milyon TL’si temsil, tanıtma ve ağırlama gideri, 19,5 milyon TL’si ise toplantı ve organizasyon gideri olarak kaydedildi. Geçen yılın Ocak-Haziran döneminde 521 milyon 274 bin TL olan temsil ve tanıtma harcamaları yaklaşık 3 kat artarak 1 milyar 375 milyon TL’ye ulaştı.

Örtülü ödenek arttı: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından harcanabilen ve hesabı sorulamayan örtülü ödenekten haziran ayında 932 milyon TL’lik harcamaya imza atıldı. AKP iktidarlarında denetimsizliğin, israfın simgesi olarak öne çıkan örtülü ödenek harcaması yılın ilk yarısında 5 milyar 966 milyon TL’ye çıktı. 2023’ün ilk yarısında 1 milyar 951 milyon TL olan örtülü ödenek harcaması yüzde 205 arttı.

Uçak kiraları katlandı. Kamunun israf harcamaları arasında gösterilen kiralama işlemlerinin de tasarruf genelgesine rağmen devam ettiği ortaya çıktı. Yılın en büyük uçak kiralaması haziran ayında gerçekleştirildi. 573 milyon 697 bin TL hava taşıtı kiralama gideri olarak kaydedildi. Hava taşıtı kiralarına Ocak-Haziran döneminde 1 milyar 581 milyon TL harcandı. Geçen yılın aynı döneminde hava taşıtı kiralarına 727 milyon 654 bin TL aktarılmıştı.

Ocak-Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 108 oranında artan kira ödemeleri 9 milyar 608 milyon TL’ye çıktı. Bunun 2 milyar 61 milyon TL’sini otomobil kiraları oluşturdu.

Derneklere 1,5 milyar TL: Bütçede “Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar” ana başlığı altında belirtilen dernek, birlik, kurum, kuruluş, sandık olarak isimlendirilen kuruluşlara yılın ilk yarısında aktarılan kamu kaynaklarının tutarı 1 milyar 560 milyon TL’ye ulaştı. “Diğer” olarak tanımlanan belirsiz ‘kâr amacı gütmeyen’ kuruluşlara ise Ocak-Haziran dönemine 178 milyon 457 bin TL aktarıldı.

Baskıya 3 milyar ödeme: Kırtasiye, yayın, baskı ve cilt giderleri başlığı altındaki harcama kaleminde Ocak-Haziran döneminde toplamda 5 milyar 318 milyon TL harcandı. Bu harcamanın yüzde 62’si baskı ve cilt gideri olarak kaydedildi. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 48 artan baskı ve cilt gideri 3 milyar 503 milyon TL’yi buldu.

KDV yüzde 246 arttı: Vergi gelirleri tahsilatı, geçen yılın ocak-haziran dönemine göre yüzde 100,5 artarak 3 trilyon 213 milyar 365 milyon liraya ulaştı. Vergi gelirlerinin bütçe tahminine göre gerçekleşme oranı ise yüzde 43,4 olarak kayıtlara geçti.

Vergi türleri itibarıyla ocak-haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre gelir vergisi yüzde 126,7, kurumlar vergisi yüzde 60,2, dâhilde alınan katma değer vergisi yüzde 246,6, özel tüketim vergisi yüzde 87,3, banka ve sigorta muameleleri vergisi yüzde 205,9, ithalde alınan katma değer vergisi yüzde 75,8, damga vergisi yüzde 85, harçlar yüzde 62,9 ve diğer vergi gelirleri yüzde 74,6 arttı.

Paylaşın