Avrupa Parlamentosu’ndan “İmamoğlu” Açıklaması: Katılım Sürecini Olumsuz Etkiledi

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına ilişkin konuşan Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Daimi Raportörü Nacho Sanchez Amor, İmamoğlu’nun tutukluluğunun Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) katılım sürecini sekteye uğrattığını söyledi.

Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olmadan önce tutuklandığına dikkat çeken Amor, Türkiye’ye yönelik “AB üyesi olmak istiyorsunuz ama muhalefetin önde gelen kişilerinden birini tutukluyorsunuz” eleştirisinde bulundu. Avrupa’nın Türkiye’nin özellikle güvenlik alanında çok önemli bir ortak olduğunun bilincinde olduğunu belirten Amor, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le de görüştüklerini ve bu temasları “olumlu değerlendirdiklerini” söyledi.

Enerji, ticaret, göç konularının ele alınacağı ortamın da yaratıldığını ifade eden Amor, “Ancak ele alacağımız bir başka konu hukuki güvenlik. Şimşek, yabancılardan yatırım talep ediyor doğal olarak. Ancak bağımsız yargınız yoksa yatırımcılar çekinir. İş adamlarını gözaltına almak doğru değil, rahatsızlık yaratan bir durum” diye konuştu.

AP Türkiye Daimi Raportörü, gelecekte AB’ye katılım sürecinin canlandırılması için terör konusunda atılan adımları ise “destekleyici” olarak nitelendirdi. Amor, sözlerine şöyle devam etti: “Ancak İmamoğlu’nun tutuklanması şu an bu süreci sekteye uğratan en önemli şey. Bu bir süreç, iyileşme ve gelişmenin hemen olmasını beklemiyoruz. İnfaz paketinden söz edersek, bu adımın bir haftada ülkeyi değiştirmesini bekleyemeyiz.”

İspanyol raportör, “Umut var diye düşünüyorum. Eksik de olsa yapılanlar, atılan adımlar var. Bu sürecin başlamış olması mükemmel bir haber. Barışçıl bir toplum olması ve şiddetin ortadan kalkması, siyasi idare ve istikrar, demokrasi alanına da etki edecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Amor, İmamoğlu’yla görüşme isteğini de dile getirerek, “İmamoğlu’nu ziyaret etmek, görüşmek isterim ama kendisiyle belediyede görüşmek isterim” diye konuştu.

AB’ye katılım sürecinin yeniden başlaması için bazı adımların atılmasının elzem olduğuna dikkat çeken Amor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını talep ettiklerini hatırlattı. Sanchez, “Savcıların siyasi bir gündem için kullanılmamasını görmek istiyoruz ama korkarım ki son gelişmeler buna hizmet etmiyor. Avrupa’nın bunu gördüğünü anlamıyor musunuz? İmamoğlu’nun evine bu kadar polis göndererek o kişinin imajını değiştirmek istiyorsunuz. O kadar polisin gecenin bir yarısı silahlarla orada olması normal değil. Belki de siz bunun içinde olduğunuz için normalleştiriyorsunuz. Dışardan bakınca bunlar çılgınca şeyler” diye konuştu.

Amor “14 yaşındaki bir kız çocuğunun terörizmden yargılanması çok anlaşılmaz. Bu da katılım sürecinin başlaması ve devam etmesini engelliyor. Bu süreç ölmedi ama ilerleme de olmuyor” ifadelerini kullanarak, son aylarda özgürlük ve haklar konusunda “ortamın daha da kötüleştiğine” dikkat çekti.

“Sizde rektörler bile Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bizim ülkemizde iktidardaki isimler dahi yargılanabiliyor” diyen Amor, İmamoğlu’nun aynı gün terörizm ve yolsuzlukla suçlandığını hatırlattı. Raportör, “Ona olanların adaletle bir ilgisi yok. Gözaltı süreci de kabul edilebilir değildi. 15 yıl önce çok daha kapsayıcı bir ülkeydiniz. Katılım sürecine dönmek için tekrar bunun olması gerekiyor” diye konuştu.

Türkiye’nin Suriye politikasına övgü

Amor, diğer yandan Türkiye’nin Suriye ve göç konusundaki tutumundan övgüyle söz etti. AB Raportörü, “Ülkeniz Suriye ile ilgili mükemmel bir iş çıkardı. Tüm uluslararası ortakların rol oynaması önemli ancak sizin hükümetiniz iyi iş çıkardı” diye konuştu. Suriyeli yetkililere bir fırsat verilmesi gerektiğini belirten Amor, “AB ile Türkiye bu konuda iş birliği yapıyor. Sadece yaptırımları kaldırmak yetmez. Yeni iktidara bir şans vermek gerekiyor. Orada gerçek bir düzen, yeniden inşa gerçekleşmesi gerekiyor. Türkiye’nin Suriye’den gelen göç ile ilgili duruşu insani ve etik değerlerle uyumlu oldu” ifadelerini kullandı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

19 Bin 800 Mahkuma Tahliye Yolda!

“Kurban Bayramı” öncesinde yasalaşması planlanan yeni infaz düzenlemesiyle, yaklaşık 19 bin 800 hükümlünün denetimli serbestlikle tahliye edilmesi hedefleniyor.

İnfaz paketi düzenlemesi AK Parti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sunuldu.

Kurban Bayramı öncesinde kanunlaştırılması beklenen teklife dair AK Parti ile DEM Parti görüşmesinin ardından belli maddelerin dışında “Değişiklikler sonbahara bırakıldı” açıklaması yapılmıştı. DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, “Gelecek teklifte sadece hasta tutuklular olacak. Kamuoyunun beklediği bazı infaz yasası değişiklikleri maalesef olmadı. İktidar, etki analizi yapılmadığını ve bu nedenle değişikliklerin sonbahara bırakıldığını söyledi” demişti.

AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, AK Parti Grup Başkanlığı fuaye alanında kanun teklifine dair basın toplantısı düzenledi. “10 farklı kanunda değişiklik veya düzenleme içeren yürürlük ve yürütme maddeleriyle birlikte toplamda 30 maddeden oluşan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Teklifimiz ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Teklifimizi şu anda Meclis Başkanlığımıza arz etmiş bulunuyoruz” dedi.

Teklifin Adalet Komisyonu Başkanlığına havale edileceğini aktaran Güler, “Komisyon çalışmalarının planlaması, biraz sonra milletvekillerimiz tarafından, Adalet Komisyonu Başkanımız tarafından gerçekleştirilecek” bilgisini paylaştı.

Güler, teklifin hazırlığında Samsun Milletvekil Orhan Kırcalı, Uşak Milletvekili Fahrettin Tuğrul ve Kastamonu Milletvekili Halil Uluğay’in “ciddi mesaileri” bulunduğunu belirtti. “Bugün itibarıyla 10. Yargı Paketi’ni sunmuş bulunuyoruz” diyen Güler, “Önümüzdeki günlerde de inşallah farklı paketleri yine sizlerle paylaşacağız” ifadelerini kullandı.

Güler, “Bu kanun teklifiyle doğrudan insan hayatına dokunan düzenlemelerin yanında suç ve ceza adaletinin sağlanmasıyla beraber özellikle mahkum ıslahı noktasında iyi hal durumunun güçlendirilmesi ve mahkumun cezaevi koşulları içerisindeki disiplin kurallarına, oradaki mesleki eğitimlere uyumu ve koşullu salıverilme hükümleri kapsamı içerisinde idari ve gözlem kurulları kapsamındaki olumlu süreci desteklemek istiyoruz” diye konuştu.

Basınla paylaşılan bilgi notuna göre paketteki 30 madde şöyle:

Madde 1: 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun ek 1. maddesinde değişiklik yapılarak, istinaf ve temyiz sınırlarında esas alınacak tarih, hüküm tarihi yerine davanın açıldığı veya şikayet başvurusunun yapıldığı tarih olarak düzenlenmektedir. Bu değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin iptali doğrultusunda yapılmaktadır.

Madde 2: 1512 Sayılı Noterlik Kanunu’nun 125. maddesi, disiplin cezalarının belirlenmesinde ölçülülük ve hukuki güvence ilkelerine uyum sağlanması amacıyla yeniden düzenlenmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin iptali doğrultusunda hazırlanan yeni metinle, eylem-ceza ilişkisi netleştirilmektedir.

Madde 3: Noterlik Kanunu’nun 126. maddesi yeniden yazılarak disiplinsizlik halleri ve bunlara karşı uygulanacak disiplin cezaları açıkça belirlenmiştir. Cezalar; uyarma, kınama, para cezası, geçici görevden uzaklaştırma ve meslekten çıkarma şeklinde sistematik olarak tanımlanmıştır. Bu madde de Anayasa Mahkemesi’nin iptali doğrultusunda düzenlenmektedir.

Madde 4: Noterlik Kanunu’nun 127. maddesi tamamen yenilenerek, bir üst veya alt derece disiplin cezası verilmesi şartları ve zamanaşımı süreleri belirlenmektedir. Aynı nitelikteki tekrar fiillerde daha ağır, olumlu sicil hâllerinde daha hafif ceza verilmesi öngörülmektedir.

Madde 5: Noterlik Kanunu’nun 157. maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır. Disiplin hükümlerinin 125 ve 126. maddelerde yeniden düzenlenmiş olması nedeniyle bu maddenin uygulanabilirliği kalmamıştır.

Madde 6: Noterlik Kanunu’nun 159. maddesinde yer alan “(B) bendi” ifadesi, yeni sistemle uyumlu olarak “ikinci fıkrasının (l) bendi” şeklinde değiştirilmiştir.

Madde 7: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda değişiklik yapılarak, istinaf ve temyiz sınırlarının belirlenmesinde karar tarihi yerine dava tarihinin esas alınması öngörülmektedir. Bu düzenleme de Anayasa Mahkemesi’nin iptali doğrultusunda yapılmaktadır.

Madde 8: 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 35. maddesinde, suça teşebbüs halinde verilecek süreli hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılmaktadır. Ağırlaştırılmış müebbet yerine 14–21 yıl, müebbet yerine 10–18 yıl hapis cezası getirilmektedir. Bu düzenleme, diğer maddelerdeki ceza artışlarıyla orantılıdır.

Madde 9: Kasten yaralama suçunun temel cezası 1 yıl 6 aydan başlamak üzere artırılmaktadır. Basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek fiillerde ve kadına karşı işlenmesi halinde alt sınır yükseltilmektedir.

Madde 10: Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında ceza sınırları yükseltilmekte; mağdurun zarar görme derecesine göre alt sınırlar 4–6 yıl, ölüm halinde 10–14 yıl veya 14–18 yıl olarak yeniden düzenlenmektedir.

Madde 11: Tehdit suçunun cezaları caydırıcılığın güçlendirilmesi amacıyla artırılmaktadır. Malvarlığına yönelik tehditlerde hapis cezasının alt sınırı bir aydan iki aya çıkarılmakta, nitelikli tehdit hallerinde (silahla, örgüt gücüyle vb.) cezanın üst sınırı 7 yıla çıkarılmaktadır.

Madde 12: Genel güvenliği kasten tehlikeye sokan fiillere yönelik cezaların artırılması öngörülmekte olup bu kapsamda kamu düzenine yönelik tehdit oluşturan eylemlerle daha etkin mücadele etmek üzere ses ve gaz fişeği atabilenler dahil (kurusıkı tabanca) edilerek ayrıca toplu bulunulan yerlerde bu fiilin gerçekleştirilmesi halinde ceza ağırlaştırılacak şekilde düzenlenmiştir.

Madde 13: 5237 sayılı Kanunun 179. maddesinde yapılan değişiklikle, trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun cezası artırılmaktadır. Özellikle alkol veya uyuşturucu etkisiyle araç kullananlara yönelik cezalar ağırlaştırılmış, caydırıcılığın artırılması hedeflenmiştir.

Madde 14: 5237 sayılı Kanunun 223. maddesinde yapılan değişiklikle, yol kesme ve ulaşım araçlarının hareketini engelleme fiilleri daha etkin şekilde cezalandırılacaktır. Cebir ve tehdit suçun unsuru olmaktan çıkarılarak, hukuka aykırı her türlü yol kesme, araç durdurma, kaçırma veya alıkoyma eylemleri bu madde kapsamında suç sayılacaktır. Suç işlenirken başka bir suç da işlenirse, faile her iki suçtan ayrı ayrı ceza verilecektir.

Madde 15: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinde yapılan değişiklikle, genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçunun toplu alanlarda işlenmesi hâli seri muhakeme usulü kapsamı dışına çıkarılarak bu nitelikli fiillere daha ciddi ve caydırıcı şekilde müdahale edilmesi lanmaktadır.

Madde 16: 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 11. maddesinde yapılan değişiklikle, çocuk hükümlülerin cezalarının önce çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında infazına başlanması, ardından çocuk eğitimevlerine gönderilmeleri öngörülerek infaz sürecinde çocuklara uygun bir geçiş süreci sağlanmaktadır.

Madde 17: 5275 sayılı Kanunun 15. maddesinde yapılan düzenlemeyle, çocuk hükümlülerin cezalarına çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması ve iyi hâl değerlendirmesi sonucuna göre çocuk eğitimevine geçişleri sağlanmaktadır.

Kasıtlı suçlarda 3 yıl, taksirli suçlarda 5 yıl veya daha az ceza alan çocuklar doğrudan eğitimevlerinde kalabilecektir. Uygun şartları taşıyan bazı çocuk tutuklular da eğitimevlerinde barındırılabilecek, ancak güvenlik riski taşıyanlar hariç tutulacaktır.

Madde 18: 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 105/A maddesinde yapılan değişiklikle, denetimli serbestlikten yararlanmak isteyen hükümlülerin, koşullu salıverilme tarihine kadar olan sürenin en az onda birini ceza infaz kurumunda geçirmesi zorunlu hale getirilmiş ve bu sürenin beş günden az olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemeyle, hükümlülerin cezaevinde belirli bir süre kalması sağlanarak cezanın caydırıcılığı ve infazın etkinliği artırılmak istenmektedir.

Madde 19: 5275 sayılı Kanunun 108. maddesinde yapılan değişiklikle, ikinci defa tekerrür hükümleri uygulanan hükümlülere koşullu salıverilme imkânı tanınmaktadır. Süreli hapis cezaları için koşullu salıverilme oranı dörtte üç olarak uygulanacaktır. Hükümlünün salıverilmeden yararlanabilmesi, 89. maddeye göre yapılacak iyi hâl değerlendirmesine bağlıdır. Bu değerlendirmede; hükümlünün kurallara uyumu, yükümlülüklerini yerine getirme düzeyi, eğitim ve iyileştirme programlarına katılımı ile sosyal davranışları dikkate alınacaktır.

Madde 20: 5275 sayılı Kanunun 110. maddesinde yapılan değişiklikle, geceleyin ve hafta sonu infaz sınırı kasten işlenen suçlarda 3 yıl, taksirli suçlarda 5 yıl olarak belirlenmiştir. Hafta sonu infazı, cezaevinin uygun görmesi halinde hafta içi de uygulanabilecektir. Ayrıca, konutta infazın kapsamı genişletilmiş ve özel infaz usulüne tabi hükümlülerin denetimli serbestlikten yararlanmasına imkân tanınmıştır. Düzenleme özellikle kadınlar ve çocuklar lehine geliştirilmiştir.

Madde 21: 5275 sayılı Kanunun geçici 10. maddesinin sekizinci fıkrasında yapılan değişiklikle, ikinci defa tekerrür hükümleri uygulanan hükümlülere koşullu salıverilme imkânı tanıyan 108. madde değişikliğine uyum sağlanmaktadır.

Madde 22: 5275 sayılı Kanuna eklenen geçici maddeyle, 105/A maddesinde yapılan değişikliğin, yani denetimli serbestlikten yararlanmak için cezaevinde en az onda bir süre kalma şartının, bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce işlenen suçlara uygulanmayacağı düzenlenmektedir.

Madde 23: 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanununun 2. maddesinde yapılan değişiklikle, Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda “içeriğin çıkarılması” tanımı güncellenmiş ve artık içeriklerin internet ortamından çıkarılması şeklinde tanımlanması öngörülmüştür.

Ayrıca, “uyarı yöntemi” tanımı netleştirilerek, ihlalin ilk bakışta anlaşıldığı durumlarda BTK veya ilgili kişilerce doğrudan içerik veya yer sağlayıcıya bildirim yapılabileceği düzenlenmiştir.

Madde 24: 5651 sayılı Kanunun 8. maddesinde yapılan değişiklikle, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı doğrultusunda “içeriğin çıkarılması” kavramı yeniden tanımlanarak, içeriklerin internet ortamından çıkarılması şeklinde düzenlenmiştir.

Ayrıca, iptal kararındaki ilgili gerekçeler dikkate alınarak maddenin dördüncü, dokuzuncu ve on birinci fıkralarında da değişiklik yapılmaktadır.

Madde 25: 5651 sayılı Kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 9. maddesi, iptal Kararı doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir. Kişilik haklarının ihlali iddiasıyla sulh ceza hâkimliğine başvuru imkânı tanınmakta; ihlalin ilk bakışta anlaşılması hâlinde 24 saat içinde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebileceği kabul edilmektedir. Kararlara itiraz yolu açık tutulmakta, hâkim veya merciin tarafları dinlemesi mümkün kılınmaktadır.

Madde 26: 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 27. maddesinde yapılan değişiklikle, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına uyum sağlanmaktadır. Düzenlemeyle, iş sözleşmesinde hukuk seçimi yapılmış olsa dahi, hâkimin takdiriyle sözleşmeyle daha sıkı ilişkili olan hukukun uygulanabilmesine imkân tanınmaktadır. Ancak çalışma süresi, tatil, izin gibi işin yapıldığı sırada uygulanmak zorunda olan hususlarda işin yapıldığı yer hukuku geçerli olacaktır.

Madde 27: 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanununun 28. maddesinde yapılan değişiklikle, Yargıtay ve Danıştay’dan Kurul üyeliğine seçilenlerin, yüksek mahkemeye döndüklerinde Kurulda geçirdikleri sürenin görev süresinden sayılmaması düzenlenmektedir. Ayrıca, görev süresi sona eren Kurul üyelerinden adli yargıdan gelenlerin Yargıtay’a, idari yargıdan gelenlerin ise Danıştay’a boş kadro şartı aranmaksızın atanması ve boş kadro yoksa ilk boşalan kadroya öncelikli olarak yerleştirilmeleri hükme bağlanmaktadır. Amaç, Kurul üyeliği görevinin önemine uygun bir statü güvenliği sağlamaktır.

Madde 28: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ek 1. maddesi Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir. Yapılan değişiklikle, istinaf ve temyiz kanun yollarına başvuru ile temyiz incelemesinde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırların belirlenmesinde, hükmün verildiği tarih yerine davanın açıldığı tarih esas alınacaktır. Islahla miktar artırımı durumlarında da açılış tarihi dikkate alınacaktır.

Madde 29: Yürürlük maddesidir.

Madde 30: Yürütme maddesidir.

Paylaşın

Türkiye Genelinde Dört Binden Fazla Otel Mühürlendi

Yaz sezonu öncesi ülke genelinde dört binden fazla otel “turizm işletme belgesi” bulunmadığı gerekçesiyle mühürlendi. Bakanlıktan onay alınmadan faaliyette bulunan tesislerin kapatılması yasal zorunluluk olarak uygulanırken, otel işletmecileri ise durumun yönetilemez hale geldiğini savunuyor.

Turizm sezonunun başlamasına sayılı günler kala, Türkiye genelinde binlerce otel belge yetersizliği nedeniyle faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldı. Kartalkaya’daki 78 kişinin yaşamını yitirdiği otel yangınının ardından artan denetimlerle birlikte, özellikle “turizm işletme belgesi” bulunmayan tesisler tek tek mühürlenmeye başlandı. Resmi kaynaklara göre, şu ana kadar 4 bini aşkın otelin faaliyetleri durduruldu.

Kartalkaya’da yaşanan ve ülke genelinde büyük yankı uyandıran trajik yangın felaketi, otellerdeki güvenlik önlemleri ve yasal belgelerin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu. Özellikle yangın güvenliği ve ruhsatlandırma süreçlerine ilişkin eksikliklerin kamuoyunda tartışılmasının ardından, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimler harekete geçti.

Denetimlerde, birçok otelin yalnızca belediyeden alınan ruhsatla faaliyet gösterdiği, ancak zorunlu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınması gereken “turizm işletme belgesi”ne sahip olmadığı ortaya çıktı.

BirGün gazetesinin haberine göre, yaz sezonu öncesi ülke genelinde 4 binden fazla otel “turizm işletme belgesi” bulunmadığı gerekçesiyle mühürlendi. Bakanlıktan onay alınmadan faaliyette bulunan tesislerin kapatılması yasal zorunluluk olarak uygulanırken, otel işletmecileri ise durumun yönetilemez hale geldiğini savunuyor.

Sektör temsilcilerine göre, yaşanan yoğunluk ve personel eksikliği nedeniyle bakanlık gerekli işlemleri zamanında yetiştiremiyor. Bu nedenle birçok tesisin belge başvurusu yapılmasına rağmen değerlendirilemediği ve sezon başlamadan faaliyet izni alınamadığı ifade ediliyor.

Anayasa Mahkemesi’nin, yalnızca “turizm işletme belgesi” eksikliği nedeniyle otellerin kapatılmasına ilişkin yasal düzenlemeyi daha önce iptal etmesine rağmen, uygulamada bu kararın tam olarak hayata geçirilmediği öne sürülüyor. Mühürleme işlemlerinin AYM kararına rağmen devam etmesi, sektörde hukuki tartışmaları da beraberinde getiriyor.

“Bu sezon şimdiden kaybedildi”

Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (BOYD) Onursal Kurucu Başkanı Serdar Karcılıoğlu, yaşanan gelişmeleri değerlendirirken sektör adına ciddi kaygılarını dile getirdi.

Karcılıoğlu, “Şu an mühürlenen 4 bin otelin ancak 200’ü belgeyi alır da açılabilir. Diğerleri ya kaçak olarak hizmet verecek ya da kapalı kalacak. Bu da sadece işletmeleri değil, turisti ve vatandaşları da mağdur edecek. Bakanlık hâlâ ‘çalışma yapıyoruz’ diyor ama bu sezon da şimdiden kaybedildi” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Lokanta Ve Otel Fiyatları İki Yılda Yüzde 178 Arttı

Eurostat verilerine dayanarak hazırlanan “Lokanta ve Oteller Fiyat Endeksi”ne göre; Türkiye’de lokanta ve otel fiyatları sadece iki yılda yüzde 178 oranında artarak 277,64’e yükseldi.

Türkiye, 2024 yılının ilk çeyreğinde yabancı ziyaretçi sayısında ve turizm gelirlerinde yeni rekorlara ulaşmasına rağmen, uzmanların dikkat çektiği yapısal bir riskle karşı karşıya: Pahalılık algısı.

Prof. Dr. Hakan Kara ve ekonomist İnan Mutlu’nun kamuoyuyla paylaştığı grafikler, Türkiye’nin artık sadece yerli değil, yabancı turistler için de pahalı bir ülkeye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Prof. Dr. Hakan Kara’nın Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine dayanarak paylaştığı grafikte, 2024’ün Ocak-Nisan döneminde Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısının yaklaşık 10-11 milyon seviyesinde olduğu görülüyor. Bu, pandemi sonrası dönemin en yüksek ilk çeyrek verilerinden biri.

Ancak Kara bu verilerle birlikte şu uyarıda bulundu: “Pandemiden bu yana ilk kez turist sayısı düşüyor. Turistler Türkiye’yi pahalı buluyor.”

Ekonomist İnan Mutlu tarafından Eurostat verilerine dayanarak hazırlanan “Lokanta ve Oteller Fiyat Endeksi” grafiği, Türkiye’deki fiyat artışının boyutunu gözler önüne seriyor.

Grafiğe göre: Nisan 2023’ü baz alan endekste, Türkiye’de lokanta ve otel fiyatları sadece iki yılda %178 oranında artarak 277,64’e yükseldi. Aynı dönemde Yunanistan’daki artış sadece %12 ile sınırlı kaldı (endeks: 111,70).

Mutlu, bu veriyi şu sözlerle değerlendirdi: “Türkiye artık yabancı turistler için bile pahalı. Dövizin bu kadar artmadığı düşünüldüğünde, fiyatlardaki yükseliş çok daha dikkat çekici.”

Mutlu, bu yaz Türk turistlerin Yunan adalarına yeniden yönelmesini beklediklerini belirtirken, uzmanlar Türkiye’nin yabancı turistler açısından da fiyat-performans avantajını kaybettiğini vurguluyor.

Paylaşın

AİHM, Türkiye’den Cizre İçin Savunma İstedi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Şırnak’ın Cizre ilçesinde 137 kişinin üç binanın bodrum katında öldürülmesi ve yaşanan ihlallere dair Türkiye’den savunma istedi.

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen 79 günlük sokağa çıkma yasağının devam ettiği 7 Şubat 2016’da 137 kişi mahsur kaldıkları 3 binanın bodrum katında öldürülmüştü.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 22 Mayıs’ta yaptığı bildirimde; Şırnak’ın Cizre ilçesinde 2015-2016 yılları arasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları döneminde 137 kişinin mahsur kaldıkları 3 binanın bodrum katında öldürülmesi ve yaşanan ihlallere dair Türkiye’den savunma istedi.

AİHM, “askeri operasyonları sırsında başvurucuların yaşam haklarının ihlal edilip edilmediği, sivillerin yaşamına dair gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı, yaralı kişilere tıbbi yardımın ulaştırılıp ulaştırılmadığı, ilgili soruşturmaların yapılıp yapılmadığını” sordu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) aynı dava üzerinden 13 Kasım 2019 tarihinde, iç hukuk yollarının tüketilmediğine işaret etmiş, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararının beklenmesine karar vermiş ve davayı “kabul edilemez” bulmuştu.

Avukatlar, bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. AYM’nin ret kararı üzerine AİHM’e yeni bir başvuru yapıldı. AİHM, 22 Mayıs’ta yaptığı bildirimle Türkiye’den savunma istedi.

Dosya avukatlarından Ramazan Demir, AİHM’in “ciddi ve ayrıntılı bir savunma” istediğini söyledi. Demir, 2019’da AİHM’de görülen duruşmaya işaret ederek, “Biz o gün AYM’nin nasıl bir karar vereceğini, savcılıklar ve diğer adli makamların olaya yaklaşımını belgeleriyle ortaya koymuştuk. Ancak AİHM bunlara rağmen AYM’nin konu ile ilgili ne diyeceğini görmek istediğini söyleyerek, başvuruları AYM’nin vicdanına terk etmişti. Geldiğimiz noktada biz haklı çıktık. AYM devletin beyanını esas aldı, bütün başvurulara reddetti. Olan ailelere ve mağdurlara oldu, 7 yıl boşuna kaybedildi” dedi.

Demir, “AİHM’den beklentimiz; bağımsız insan hakları kuruluşlarının raporlarını da dikkate alarak, ölümlerle bağlantılı olarak işlenen insanlık suçlarını tespit eden hızlı ve hakkaniyetli bir yargılama” diye konuştu.

AİHM, Türkiye’den şu sorulara yanıt istedi:

Başvurucuların yakınlarının yaşam hakkı; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi kapsamında, Cizre’de uygulanan sokağa çıkma yasakları sürecinde yürütülen askeri operasyonlar sırasında devlet güçlerinin güç kullanımı nedeniyle ihlal edilmiş midir?

Güvenlik operasyonlarını planlayan ve yürüten yetkililer, sivillerin yaşamını korumak için gerekli özeni göstermiş midir? Özellikle, sivillerin yoğun şekilde bulunduğu bölgelerde operasyonların başlatılması ve sürdürülmesi sırasında sivil can kayıplarının önlenmesi adına gerekli tedbirler alınmış mıdır?

Devlet, başvurucuların yakınlarının yaşamlarını koruma yükümlülüğü kapsamında, yaralı kişilere tıbbi yardımın ulaştırılmasını sağlamayarak -özellikle bodrum katlarında mahsur kalan yaralılara ambulans gönderilmesini engelleyerek- Sözleşme’nin 2. maddesini ihlal etmiş midir?

Devletin yetkili organlarının, yardım çağrısında bulunan ve hayatta olan kişilerin bulundukları yerlerde uzun süre yaralı şekilde bekletildikten sonra yaşamlarını yitirmesine ve bazı vakalarda bu kişilerin bedenlerinin yakılarak öldürülmesine yol açacak şekilde hareket etmesi, yaşam hakkı bakımından devletin doğrudan sorumluluğunu doğurmakta mıdır?

Yaşam hakkının usule ilişkin korunması bağlamında, Cizre’de gerçekleşen ölümlerle ilgili olarak yürütülen iç hukuk soruşturmaları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi kapsamında gerekli etkinlik, tarafsızlık ve şeffaflık ölçütlerini karşılamış mıdır?

Türk adli makamlarının, başvurucuların yakınlarının ölümlerine yönelik tutumu, olaylarda devlet yetkililerinin sorumluluğunu ortaya koymuş mudur? Devletin bu olaylara dair iç hukuktaki yaşam hakkını güvence altına alan düzenlemeleri etkili şekilde uyguladığı söylenebilir mi?

İlgili soruşturma ve yargı süreçleri -hem olayların ilk inceleme aşamasında hem de Anayasa Mahkemesi aşamasında- gerekli hızda, ciddiyetle ve tarafsızlıkla yürütülmüş müdür?

Soruşturmayı yürüten savcılık makamları, olayın koşullarını aydınlatmak ve tüm delilleri nesnel biçimde değerlendirerek sorumluları belirlemek adına elindeki tüm olanakları yeterince kullanmış mıdır?

Yürütülen soruşturmalar, başvurucuların olaylara dair meşru menfaatlerini koruyacak ölçüde erişilebilir olmuş mudur?”

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen 79 günlük sokağa çıkma yasağının devam ettiği 7 Şubat 2016’da 137 kişi mahsur kaldıkları 3 binanın bodrum katında öldürülmüştü. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, yaşananlar için “Kıyamet benzeri bir tablo” tanımlaması yapmıştı.

Kamuoyunda büyük tepkiye neden olan ve birçok kişinin sırf tedavi edilmediklerinden kaynaklı hayatını kaybettiği bodrumların birincisinde 31, ikincisinde 62 ve üçüncüsünde 44 kişi can verdi. Söz konusu bodrumlarda hayatını kaybedenler arasında, Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanları Mehmet Tunç ve Asya Yüksel, gazeteci Rohat Aktaş, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) PM üyeleri, MKM sanatçıları, KJA üyeleri ve çok sayıda öğrencinin yanı sıra çocuklar da bulunuyordu.

Bodrumlarda hayatını kaybedenlerin bazılarının cenazelerine halen ulaşılmış değil. Olayın yaşanmasının ardından binalar yıkılarak, molozlarla doldurulan alanda Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından yeni konutlar inşa edildi.

Tüm girişimlere rağmen öldürülen kişilerin ölümlerine ilişkin başlatılan soruşturmaların birçoğu hakkında “takipsizlik” kararı verildi. “Örgüt üyesi” iddiasıyla verilen kararların birçoğunda, ölümler “hukuka uygun” kabul edildi.

(MA)

Paylaşın

Türkiye’de Doğurganlık Hızı Yüzde 77 Azaldı

1950 yılında Türkiye’de 6,47 olan doğurganlık hızı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oldu. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi.

Türkiye’de nüfus artışının sürdürülebilirliği açısından hayati önemde olan doğurganlık oranlarında düşüş trendi derinleşerek devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2024 yılında toplam doğurganlık hızı 1,48’e kadar geriledi. Bu oran, Türkiye tarihinde kaydedilen en düşük seviyelerden biri olarak dikkat çekiyor. 2014 yılında 2,19 olan bu gösterge, aradan geçen 10 yılda istikrarlı bir düşüşle nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10’un altında kalmaya devam etti.

Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem olan 15-49 yaş aralığında doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade ediyor. Bu oran, bir ülkenin uzun vadede nüfus yapısını koruyabilmesi açısından kritik öneme sahip. Uzmanlar, 2,10’un altındaki oranların, nüfusun gelecekte küçülmesine ve yaşlanmasına işaret ettiğini vurguluyor.

Türkiye’deki doğurganlık hızındaki düşüşün etkileri yalnızca demografik değil, aynı zamanda siyasal ve sosyoekonomik alanlara da yansıyor. Bu kapsamda, 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak tanımlandığını duyurdu. Alınacak tedbirlerle hem aile yapısının güçlendirilmesi hem de nüfus artış hızının yeniden ivme kazanması hedefleniyor. İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Aile Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nüfus artış hızının tarihte ilk kez 1,48’e gerilediğini belirtti. Erdoğan, “Refah seviyesi yükseldikçe birçok sebepten ötürü doğurganlık hızımız düşmeye başladı” dedi.

Ekonomim’den Şeyda Uyanık’ın haberine göre; Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, dünya genelinde doğurganlık oranı uzun yıllardır düşüş eğiliminde. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 çocuk iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi. Ancak Türkiye’deki düşüş, küresel ortalamaların çok daha üzerinde seyrediyor. 1950 yılında 6,47 olan doğurganlık oranı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oranında azalmış durumda. Bu, aynı dönemde dünya genelindeki yüzde 54’lük düşüşle kıyaslandığında oldukça çarpıcı bir tabloyu ortaya koyuyor.

1950 yılında yüksek gelirli ülkelerde doğurganlık oranı ortalama 3,04 iken, bu oran 2023’te 1,47’ye geriledi. Üst-orta gelirli ülkelerde 5,32’den 1,48’e, alt-orta gelirli ülkelerde ise 5,8’den 2,55’e düşüş görüldü. Düşük gelirli ülkelerde ise oran 6,48’den 4,53’e gerileyerek daha sınırlı bir düşüş yaşadı. Türkiye’nin 2023’teki oranı 1,51 ile, üst-orta gelirli ülkeler seviyesine yakın, ancak daha hızlı bir düşüş trendinde bulunuyor.

2000 yılından bu yana olan değişim incelendiğinde de Türkiye dikkat çekiyor. Bu dönemde doğurganlık oranları yüksek gelirli ülkelerde yalnızca yüzde 13 azalırken, Türkiye’de azalış yüzde 39 olarak ölçüldü. Aynı dönemde üst-orta gelirli ülkelerde düşüş yüzde 24, alt-orta gelirli ülkelerde yüzde 29 ve düşük gelirli ülkelerde yüzde 25 olarak kaydedildi. Türkiye bu verilerle, 2000 sonrası dönemde doğurganlık oranı en hızlı gerileyen ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Türkiye, İsrail’e En Çok Mal Satan Beşinci Ülke

Çin, ABD, Almanya ve İtalya’nın ardından Türkiye, 2024 yılı itibarıyla İsrail’e en çok mal satan beşinci ülke konumunda yer aldı. Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracat, 2.86 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye’nin bu sıralamada Rusya, Fransa ve Hindistan gibi ülkeleri geride bırakması, kamuoyunda daha önce açıklanan “İsrail’le ticaret durduruldu” söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturuyor.

İktidar, Gazze’deki sivil ölümlerine yönelik artan kamuoyu tepkisi ve siyasi baskılar üzerine Nisan 2024’te İsrail’e 54 başlık altında ihracat yasağı getirdiğini açıklamıştı. Ancak ticaret verileri bu yasağın ya etkisiz kaldığını ya da büyük ölçüde göz boyamaya yönelik olduğunu gösteriyor.

Al Jazeera’nın haberine göre, Türkiye’den İsrail’e en çok satılan ürünler arasında demir-çelik ürünleri, plastik türevleri, tekstil mamulleri, gıda ürünleri ve çeşitli sanayi hammaddeleri yer aldı. Bu kalemlerin birçoğu, yasak kapsamındaki sektörlerle doğrudan ilişkili.

Birleşmiş Milletler’e bağlı küresel ticaret veri tabanı UN Comtrade verilerine göre, İsrail 2024 yılında Türkiye’den yaklaşık 2.87 milyar dolarlık ithalat yaptı. Bu rakam, önceki yıla göre yüzde 20’nin üzerinde bir artışa işaret ediyor. Bu artış, İsrail’in hem askeri hem de altyapı malzemelerine olan talebinin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

İsrail’in Türkiye’den aldığı ürünlerin bir kısmının, altyapı inşaatı ve askeri lojistik destek alanlarında kullanıldığı iddiaları, sivil toplum kuruluşları tarafından sıklıkla gündeme getiriliyor.

Muhalefet partileri ve insan hakları savunucuları, bu ticaret hacminin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir skandal niteliği taşıdığını belirtiyor. CHP’li bazı vekiller, İsrail’e yapılan ihracatın TBMM gündemine taşınması gerektiğini savunurken, Gelecek Partisi, Deva Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi temsilcileri ise “halkın iradesiyle alay edilircesine sürdürülen bu politikayı kabul etmiyoruz” açıklamalarında bulunmuştu.

Öte yandan Filistin destekçisi birçok sivil toplum kuruluşu ve aktivist grup, limanlar üzerinden yapılan ticaretin “şeffaflık ve denetimden uzak” bir biçimde sürdürüldüğünü savunuyor.

Al Jazeera’nın yayımladığı rapora göre, İsrail’in 2024 yılındaki en büyük ithalat partneri Çin olurken, onu sırasıyla ABD, Almanya, İtalya ve Türkiye izledi. Türkiye’nin İsrail’e ihracat hacmi, Fransa, Hindistan, Rusya ve Japonya gibi ülkelerin önünde yer aldı.

Paylaşın

Türkiye’de Çalışanların Yarısı “Açlık Sınırı’nın Altında Ücret Alıyor

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon seviyesinde iken, bu çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretli. Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22 bin 104 lira iken, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 24 bin 35 liraya ulaştı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, ücretlerin uzun vadede geçimlik düzeye doğru eğilim gösterdiğini savunan Tunç Kanunu’nun, günümüz Türkiye’sinde yeniden gündeme geldiğini belirtti. Eğilmez’e göre, asgari ücret düzeyi artık yalnızca geçim değil, açlık sınırının da gerisine düşmüş durumda.

Tunç Kanunu’nun 19’uncu yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atıldığını hatırlatan Eğilmez, bu görüşün David Ricardo’nun rant yasası ile Thomas Malthus’un nüfus artışı üzerine yorumlarına dayandığını aktardı. Yazısında, “Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez” diyen Eğilmez, günümüzde bu sınırın da altına inilmekte olduğunu vurguladı.

Eğilmez’in değerlendirmesine göre Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22.104,67 TL. Aynı tarihte TÜRK-İŞ’in dört kişilik bir aile için hesapladığı açlık sınırı ise 24.035,59 TL. Bu veriler ışığında Eğilmez, “22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor” bilgisini paylaştı.

İki kişinin asgari ücretle çalıştığı bir hanede toplam gelir 44.209,34 TL’ye yükselse de, aynı dönemde yoksulluk sınırı 78.291,84 TL olarak belirlendi. Eğilmez’e göre, bu durumda aile açlık sınırının üzerine çıkıyor ama yoksulluk sınırının 34.082,50 lira altında kalıyor.

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon. Eğilmez, net bir veri bulunmamakla birlikte bu kişilerin yaklaşık yarısının, yani 7 milyonunun, asgari ücretle çalıştığının tahmin edildiğini yazdı. Ayrıca, “Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız” notunu düştü.

Eğilmez, “Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu” ifadesiyle tarihsel farklara dikkat çekti. Bugün ise geçinme düzeyi, ulaşım, eğitim, kültür ve eğlence gibi giderleri de kapsıyor.

Tunç Kanunu’na karşı ileri sürülen teorilerden biri olan İçeridekiler-Dışarıdakiler yaklaşımına da değinen Eğilmez, bu modelin Türkiye’de farklı bir biçimde uygulandığını belirtti. “Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Eğilmez’in yazısı şu şekilde: “Tunç Kanunu, gerçek ücretlerin uzun dönemde, işçinin yaşamını sürdürmesi için gereken asgari ücrete doğru eğilim gösterdiğini öne süren bir ekonomik görüştür. 19’uncu Yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atılmıştır. Lassalle bu görüşü ortaya atarken iki yaklaşımdan yararlanmıştır: David Ricardo’nun rant yasası ve Thomas Robert Malthus’un nüfus üzerine yorumları. Malthus’a göre ücretler geçimlik düzeyin üzerine çıktığında nüfus artar, geçimlik düzeye yaklaştığında nüfus azalır.

Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez. Emek piyasasındaki rekabet, ücretlerin fazla yükselmesinin önünde engel oluşturur. Bu durumda gerçek ücretler sürekli düşüş ve geçimlik ücret düzeyine yaklaşma eğiliminde olur.

Tunç Kanunu’na karşı geliştirilen argümanlar içinde en güçlüsü Assar Lindbeck ve Dennis Snower tarafından ortaya atılan İçeridekiler Dışarıdakiler Teorisidir. Buna göre şirketler, işsizleri işe alıp onları yetiştirmenin maliyetine katlanmak yerine istihdam etmekte oldukları işçileri muhafaza etmeye çalışırlar. Ve bu nedenle de onların ayrılmaması için ücretlerini artırmayı tercih ederler. Son derecede mantıklı görünse de bu teori daha ziyade kalifiye elemanlar için geçerlidir. Kalifiye olmayan emek gerektiren işlerde çalıştırılacak elemanların pek bir yetiştirme maliyeti olmaz.

Buraya kadar ortaya koyduğumuz bu konular içinde bazı meseleleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birinci mesele ücret ve gerçek ücret arasındaki farktır. Ücret, emekçiye üretime kattığı emeği karşılığında ödenen nominal bir bedeldir. Enflasyon ortamında bu nominal ücret emekçi açısından satın alma gücünü göstermez. Gerçek satın alma gücü nominal ücretin enflasyondan arındırılmasıyla ortaya çıkar. İkinci mesele geçimlik ücret düzeyinin ne olduğu meselesidir. Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu. Bugün bu maliyetlere ek olarak geçinme düzeyine ulaştırma, eğitimi, kültür, eğlence gibi giderler eklenmiş bulunuyor.

Şimdi Tunç Kanunu’nu Türkiye’deki asgari ücrete uygulamaya çalışalım.

Türkiye’de asgari ücret brüt olarak 26.005,50 lira, net olarak da 22.104,67 lira düzeyinde bulunuyor. Bizi bu değerlendirme açısından ilgilendiren miktar net asgari ücret. Çünkü günlük geçim düzeyiyle karşılaştırılabilecek olan ücret odur.

Yaşam maliyeti, belirli bir yer ve zaman diliminde barınma, gıda, vergi ve sağlık gibi temel masrafları karşılamak için gereken para miktarıdır. TÜRK-İŞ araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 24.035,59 lira olarak hesaplanmıştır. Açlık sınırı; dört kişilik bir ailenin, sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi amacıyla bir ayda gıda için yapması gereken asgari harcama tutarını tanımlamaktadır.

Bir başka deyişle açlık sınırı denildiğinde; yalnızca gıda harcamaları hesaplanmakta, kira, sağlık, eğitim vb. gibi harcamalar hesaba katılmamaktadır. Buna göre 22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor. Aynı tarih itibarıyla bu 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 78.291,84 lira olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk sınırı; zorunlu ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama tutarını ifade ediyor.

Bir başka deyişle yoksulluk sınırının içinde gıda harcaması yanında giyim, konut, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar da asgari ölçülerle yer alıyor. Söz konusu 4 kişilik ailede baba ve anne asgari ücretle çalışıyor olsa haneye giren gelir 44.209,34 lira eder. Bu durumda bu aile açlık sınırının üzerine çıkar ama yoksulluk sınırının hala 34.082,50 lira altında kalır.

Mart 2025 itibarıyla Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon kişidir. Buna karşılık asgari ücret alan ücretli çalışanların sayısı konusunda net bir veri bulunmuyor. Tahminlerimize göre ücretle çalışanların yarısına yakını (kabaca 7 milyonu) asgari ücretle çalışıyor. Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız.

Bu durum bize Türkiye’de Tunç Kanunu’nun da ötesine geçildiğini gösteriyor. Öte yandan içeridekiler dışarıdakiler teorisi Türkiye’de değişik bir uygulama şekline bürünmüş görünüyor. Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar Telefondan Uzak Kalamıyor

Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşıyor. Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ediyor.

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD), 45 ülkeye ait verilerin karşılaştırıldığı yeni bir raporla çocukların dijital dünyadaki varlığını mercek altına aldı. “Dijital Çağda Çocukların Hayatı Nasıl?” başlıklı araştırma, özellikle 15 yaş grubundaki çocukların teknolojiyle ilişkisini gözler önüne serdi.

Rapora göre OECD ülkelerinde 15 yaşındaki çocukların yüzde 98’i akıllı telefona sahip. Ancak bu yüksek oranda teknoloji erişimi, bazı riskleri de beraberinde getiriyor.

Araştırmanın temelini, 2022 PISA verileri oluşturdu. Bulgulara göre, dijital cihazlara erişim kesildiğinde kendini huzursuz hisseden çocukların sayısının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğu belirtildi. Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşadığını belirtti.

Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ederken; listenin sonunda yüzde 10 ile Güney Kore yer aldı. Araştırmanın kapsadığı tüm ülkeler ortalamasında ise bu oran yüzde 17 düzeyinde ölçüldü.

Rapor, yalnızca dijital bağımlılıkla sınırlı değil. Araştırmada yer alan verilere göre, 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 5’i gizliliklerini korumak için dijital ayarları kolaylıkla değiştirebildiğini söylüyor. Ancak aynı yaş grubunun yüzde 27,6’sı sosyal medya platformlarında gerçek dışı ya da gerçeğe aykırı bilgiler paylaştığını kabul ediyor.

Buna ek olarak, siber zorbalığın OECD ülkelerinin tamamında yükselişte olduğu ve internet başında geçirilen uzun sürelerin çocukların bilişsel ve sosyo-duygusal gelişimini olumsuz etkilediği de vurgulanıyor.

Araştırma sonuçlarını değerlendiren OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, çocukların dijital dünyada güvenli şekilde var olabilmesi için çok yönlü bir yaklaşım gerektiğine dikkati çekerek, “Çocukların dijital dünyada gezinirken korunması ve desteklenmesi için tüm paydaşların birlikte çalışması çok önemli. Riskler çevrimiçi ve çevrimdışı dünyada genellikle birbirini besliyor. Bu nedenle çocukların fiziksel dünyadaki durumları da göz önünde bulundurulmalı” ifadelerini kullandı.

Raporda ayrıca, dijital medyanın bilinçli kullanımı, çocukların dijital okuryazarlığının artırılması ve risklerin azaltılmasına yönelik politika önerilerine yer verildi.

(Kaynaak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Sahte Ürün Ticaretinde İkinci Sırada

Küresel sahte ürün trafiğinde önemli bir aktör konumunda olan Türkiye, sahte ürün ticaretinde Çin’in ardından ikinci sırada yer aldı. Tüm dünyada el konulan sahte ürünlerin yüzde 45’i Çin menşeli.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ile Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nin 2024 yılında yayımladığı ortak rapor, 2020–2021 dönemine ilişkin çarpıcı veriler ortaya koydu. Karar’ın aktardığı rapora göre, Türkiye, sahte ürün ticaretinde Çin’in ardından ikinci sırada yer aldı.

Tüm dünyada el konulan sahte ürünlerin yüzde 45’inin Çin menşeli olduğu belirtilirken, Hong Kong’un bu ticaretteki payı da artış gösterdi. Türkiye ise her ne kadar önceki yıllara kıyasla ele geçirilen sahte mallar açısından daha düşük paya sahip olsa da, küresel sahte ürün trafiğinde hâlâ önemli bir aktör konumunda.

Raporda, Türkiye’nin coğrafi konumu, gelişmiş lojistik altyapısı ve bölgesel ticaret ağı nedeniyle, sahte ürünlerin menşe ülkesi olmasa bile bu ürünlerin sevkiyatında ve geçişinde sıklıkla kullanıldığı vurgulandı. Türkiye, Hong Kong ve Lübnan ile birlikte sahte ürün ihracatına yatkın ülkeler arasında “yüksek risk grubunda” yer aldı.

Sahte ürün ticaretinde en çok karşılaşılan kategoriler arasında giyim, ayakkabı, deri ürünleri ve saatler öne çıkarken; sağlık ve güvenlik açısından risk barındıran sahte ilaçlar, kozmetikler, oyuncaklar ve gıda maddeleri de ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu ürünlerin, doğrudan tüketicilerin sağlığını tehdit etmesi, konunun sadece ekonomik boyutla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Raporun dikkat çeken bir diğer başlığı ise çevrimiçi sahtecilik faaliyetlerinin ulaştığı boyut oldu. Sahte ürünlerin giderek daha fazla e-ticaret platformları üzerinden pazarlanması, geleneksel denetim mekanizmalarının etkisini sınırlarken, tüketiciye ulaşma hızını artırıyor. Pop-up reklamlar ve sahte markalarla donatılmış sosyal medya içerikleri üzerinden yapılan satışlar, özellikle bilinçsiz alıcılar için büyük risk oluşturuyor.

Raporda, büyük uluslararası markaların gümrük denetimlerini destekleme yönünde artan etkisinin, küçük ve yerel üreticilerin ürünlerinin daha kolay hedef haline gelmesine neden olabileceği yönünde uyarılar yer aldı. Bu durum, fikri mülkiyet haklarının korunmasında adaletin sağlanması ve tüm ölçeklerdeki işletmelerin eşit derecede korunması gerektiği yönündeki çağrıları da beraberinde getiriyor.

Paylaşın