Türkiye, İsrail’e En Çok Mal Satan Beşinci Ülke

Çin, ABD, Almanya ve İtalya’nın ardından Türkiye, 2024 yılı itibarıyla İsrail’e en çok mal satan beşinci ülke konumunda yer aldı. Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracat, 2.86 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye’nin bu sıralamada Rusya, Fransa ve Hindistan gibi ülkeleri geride bırakması, kamuoyunda daha önce açıklanan “İsrail’le ticaret durduruldu” söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturuyor.

İktidar, Gazze’deki sivil ölümlerine yönelik artan kamuoyu tepkisi ve siyasi baskılar üzerine Nisan 2024’te İsrail’e 54 başlık altında ihracat yasağı getirdiğini açıklamıştı. Ancak ticaret verileri bu yasağın ya etkisiz kaldığını ya da büyük ölçüde göz boyamaya yönelik olduğunu gösteriyor.

Al Jazeera’nın haberine göre, Türkiye’den İsrail’e en çok satılan ürünler arasında demir-çelik ürünleri, plastik türevleri, tekstil mamulleri, gıda ürünleri ve çeşitli sanayi hammaddeleri yer aldı. Bu kalemlerin birçoğu, yasak kapsamındaki sektörlerle doğrudan ilişkili.

Birleşmiş Milletler’e bağlı küresel ticaret veri tabanı UN Comtrade verilerine göre, İsrail 2024 yılında Türkiye’den yaklaşık 2.87 milyar dolarlık ithalat yaptı. Bu rakam, önceki yıla göre yüzde 20’nin üzerinde bir artışa işaret ediyor. Bu artış, İsrail’in hem askeri hem de altyapı malzemelerine olan talebinin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

İsrail’in Türkiye’den aldığı ürünlerin bir kısmının, altyapı inşaatı ve askeri lojistik destek alanlarında kullanıldığı iddiaları, sivil toplum kuruluşları tarafından sıklıkla gündeme getiriliyor.

Muhalefet partileri ve insan hakları savunucuları, bu ticaret hacminin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir skandal niteliği taşıdığını belirtiyor. CHP’li bazı vekiller, İsrail’e yapılan ihracatın TBMM gündemine taşınması gerektiğini savunurken, Gelecek Partisi, Deva Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi temsilcileri ise “halkın iradesiyle alay edilircesine sürdürülen bu politikayı kabul etmiyoruz” açıklamalarında bulunmuştu.

Öte yandan Filistin destekçisi birçok sivil toplum kuruluşu ve aktivist grup, limanlar üzerinden yapılan ticaretin “şeffaflık ve denetimden uzak” bir biçimde sürdürüldüğünü savunuyor.

Al Jazeera’nın yayımladığı rapora göre, İsrail’in 2024 yılındaki en büyük ithalat partneri Çin olurken, onu sırasıyla ABD, Almanya, İtalya ve Türkiye izledi. Türkiye’nin İsrail’e ihracat hacmi, Fransa, Hindistan, Rusya ve Japonya gibi ülkelerin önünde yer aldı.

Paylaşın

Türkiye’de Çalışanların Yarısı “Açlık Sınırı’nın Altında Ücret Alıyor

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon seviyesinde iken, bu çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretli. Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22 bin 104 lira iken, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 24 bin 35 liraya ulaştı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, ücretlerin uzun vadede geçimlik düzeye doğru eğilim gösterdiğini savunan Tunç Kanunu’nun, günümüz Türkiye’sinde yeniden gündeme geldiğini belirtti. Eğilmez’e göre, asgari ücret düzeyi artık yalnızca geçim değil, açlık sınırının da gerisine düşmüş durumda.

Tunç Kanunu’nun 19’uncu yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atıldığını hatırlatan Eğilmez, bu görüşün David Ricardo’nun rant yasası ile Thomas Malthus’un nüfus artışı üzerine yorumlarına dayandığını aktardı. Yazısında, “Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez” diyen Eğilmez, günümüzde bu sınırın da altına inilmekte olduğunu vurguladı.

Eğilmez’in değerlendirmesine göre Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22.104,67 TL. Aynı tarihte TÜRK-İŞ’in dört kişilik bir aile için hesapladığı açlık sınırı ise 24.035,59 TL. Bu veriler ışığında Eğilmez, “22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor” bilgisini paylaştı.

İki kişinin asgari ücretle çalıştığı bir hanede toplam gelir 44.209,34 TL’ye yükselse de, aynı dönemde yoksulluk sınırı 78.291,84 TL olarak belirlendi. Eğilmez’e göre, bu durumda aile açlık sınırının üzerine çıkıyor ama yoksulluk sınırının 34.082,50 lira altında kalıyor.

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon. Eğilmez, net bir veri bulunmamakla birlikte bu kişilerin yaklaşık yarısının, yani 7 milyonunun, asgari ücretle çalıştığının tahmin edildiğini yazdı. Ayrıca, “Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız” notunu düştü.

Eğilmez, “Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu” ifadesiyle tarihsel farklara dikkat çekti. Bugün ise geçinme düzeyi, ulaşım, eğitim, kültür ve eğlence gibi giderleri de kapsıyor.

Tunç Kanunu’na karşı ileri sürülen teorilerden biri olan İçeridekiler-Dışarıdakiler yaklaşımına da değinen Eğilmez, bu modelin Türkiye’de farklı bir biçimde uygulandığını belirtti. “Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Eğilmez’in yazısı şu şekilde: “Tunç Kanunu, gerçek ücretlerin uzun dönemde, işçinin yaşamını sürdürmesi için gereken asgari ücrete doğru eğilim gösterdiğini öne süren bir ekonomik görüştür. 19’uncu Yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atılmıştır. Lassalle bu görüşü ortaya atarken iki yaklaşımdan yararlanmıştır: David Ricardo’nun rant yasası ve Thomas Robert Malthus’un nüfus üzerine yorumları. Malthus’a göre ücretler geçimlik düzeyin üzerine çıktığında nüfus artar, geçimlik düzeye yaklaştığında nüfus azalır.

Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez. Emek piyasasındaki rekabet, ücretlerin fazla yükselmesinin önünde engel oluşturur. Bu durumda gerçek ücretler sürekli düşüş ve geçimlik ücret düzeyine yaklaşma eğiliminde olur.

Tunç Kanunu’na karşı geliştirilen argümanlar içinde en güçlüsü Assar Lindbeck ve Dennis Snower tarafından ortaya atılan İçeridekiler Dışarıdakiler Teorisidir. Buna göre şirketler, işsizleri işe alıp onları yetiştirmenin maliyetine katlanmak yerine istihdam etmekte oldukları işçileri muhafaza etmeye çalışırlar. Ve bu nedenle de onların ayrılmaması için ücretlerini artırmayı tercih ederler. Son derecede mantıklı görünse de bu teori daha ziyade kalifiye elemanlar için geçerlidir. Kalifiye olmayan emek gerektiren işlerde çalıştırılacak elemanların pek bir yetiştirme maliyeti olmaz.

Buraya kadar ortaya koyduğumuz bu konular içinde bazı meseleleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birinci mesele ücret ve gerçek ücret arasındaki farktır. Ücret, emekçiye üretime kattığı emeği karşılığında ödenen nominal bir bedeldir. Enflasyon ortamında bu nominal ücret emekçi açısından satın alma gücünü göstermez. Gerçek satın alma gücü nominal ücretin enflasyondan arındırılmasıyla ortaya çıkar. İkinci mesele geçimlik ücret düzeyinin ne olduğu meselesidir. Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu. Bugün bu maliyetlere ek olarak geçinme düzeyine ulaştırma, eğitimi, kültür, eğlence gibi giderler eklenmiş bulunuyor.

Şimdi Tunç Kanunu’nu Türkiye’deki asgari ücrete uygulamaya çalışalım.

Türkiye’de asgari ücret brüt olarak 26.005,50 lira, net olarak da 22.104,67 lira düzeyinde bulunuyor. Bizi bu değerlendirme açısından ilgilendiren miktar net asgari ücret. Çünkü günlük geçim düzeyiyle karşılaştırılabilecek olan ücret odur.

Yaşam maliyeti, belirli bir yer ve zaman diliminde barınma, gıda, vergi ve sağlık gibi temel masrafları karşılamak için gereken para miktarıdır. TÜRK-İŞ araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 24.035,59 lira olarak hesaplanmıştır. Açlık sınırı; dört kişilik bir ailenin, sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi amacıyla bir ayda gıda için yapması gereken asgari harcama tutarını tanımlamaktadır.

Bir başka deyişle açlık sınırı denildiğinde; yalnızca gıda harcamaları hesaplanmakta, kira, sağlık, eğitim vb. gibi harcamalar hesaba katılmamaktadır. Buna göre 22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor. Aynı tarih itibarıyla bu 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 78.291,84 lira olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk sınırı; zorunlu ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama tutarını ifade ediyor.

Bir başka deyişle yoksulluk sınırının içinde gıda harcaması yanında giyim, konut, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar da asgari ölçülerle yer alıyor. Söz konusu 4 kişilik ailede baba ve anne asgari ücretle çalışıyor olsa haneye giren gelir 44.209,34 lira eder. Bu durumda bu aile açlık sınırının üzerine çıkar ama yoksulluk sınırının hala 34.082,50 lira altında kalır.

Mart 2025 itibarıyla Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon kişidir. Buna karşılık asgari ücret alan ücretli çalışanların sayısı konusunda net bir veri bulunmuyor. Tahminlerimize göre ücretle çalışanların yarısına yakını (kabaca 7 milyonu) asgari ücretle çalışıyor. Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız.

Bu durum bize Türkiye’de Tunç Kanunu’nun da ötesine geçildiğini gösteriyor. Öte yandan içeridekiler dışarıdakiler teorisi Türkiye’de değişik bir uygulama şekline bürünmüş görünüyor. Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar Telefondan Uzak Kalamıyor

Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşıyor. Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ediyor.

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD), 45 ülkeye ait verilerin karşılaştırıldığı yeni bir raporla çocukların dijital dünyadaki varlığını mercek altına aldı. “Dijital Çağda Çocukların Hayatı Nasıl?” başlıklı araştırma, özellikle 15 yaş grubundaki çocukların teknolojiyle ilişkisini gözler önüne serdi.

Rapora göre OECD ülkelerinde 15 yaşındaki çocukların yüzde 98’i akıllı telefona sahip. Ancak bu yüksek oranda teknoloji erişimi, bazı riskleri de beraberinde getiriyor.

Araştırmanın temelini, 2022 PISA verileri oluşturdu. Bulgulara göre, dijital cihazlara erişim kesildiğinde kendini huzursuz hisseden çocukların sayısının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğu belirtildi. Türkiye’deki 15 yaş grubundaki çocukların yüzde 29,6’sı, yani neredeyse üçte biri telefonsuz kaldığında gerginlik veya endişe yaşadığını belirtti.

Türkiye’yi yüzde 29,2 ile Slovakya, yüzde 28,7 ile Polonya takip ederken; listenin sonunda yüzde 10 ile Güney Kore yer aldı. Araştırmanın kapsadığı tüm ülkeler ortalamasında ise bu oran yüzde 17 düzeyinde ölçüldü.

Rapor, yalnızca dijital bağımlılıkla sınırlı değil. Araştırmada yer alan verilere göre, 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 5’i gizliliklerini korumak için dijital ayarları kolaylıkla değiştirebildiğini söylüyor. Ancak aynı yaş grubunun yüzde 27,6’sı sosyal medya platformlarında gerçek dışı ya da gerçeğe aykırı bilgiler paylaştığını kabul ediyor.

Buna ek olarak, siber zorbalığın OECD ülkelerinin tamamında yükselişte olduğu ve internet başında geçirilen uzun sürelerin çocukların bilişsel ve sosyo-duygusal gelişimini olumsuz etkilediği de vurgulanıyor.

Araştırma sonuçlarını değerlendiren OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, çocukların dijital dünyada güvenli şekilde var olabilmesi için çok yönlü bir yaklaşım gerektiğine dikkati çekerek, “Çocukların dijital dünyada gezinirken korunması ve desteklenmesi için tüm paydaşların birlikte çalışması çok önemli. Riskler çevrimiçi ve çevrimdışı dünyada genellikle birbirini besliyor. Bu nedenle çocukların fiziksel dünyadaki durumları da göz önünde bulundurulmalı” ifadelerini kullandı.

Raporda ayrıca, dijital medyanın bilinçli kullanımı, çocukların dijital okuryazarlığının artırılması ve risklerin azaltılmasına yönelik politika önerilerine yer verildi.

(Kaynaak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Sahte Ürün Ticaretinde İkinci Sırada

Küresel sahte ürün trafiğinde önemli bir aktör konumunda olan Türkiye, sahte ürün ticaretinde Çin’in ardından ikinci sırada yer aldı. Tüm dünyada el konulan sahte ürünlerin yüzde 45’i Çin menşeli.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ile Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nin 2024 yılında yayımladığı ortak rapor, 2020–2021 dönemine ilişkin çarpıcı veriler ortaya koydu. Karar’ın aktardığı rapora göre, Türkiye, sahte ürün ticaretinde Çin’in ardından ikinci sırada yer aldı.

Tüm dünyada el konulan sahte ürünlerin yüzde 45’inin Çin menşeli olduğu belirtilirken, Hong Kong’un bu ticaretteki payı da artış gösterdi. Türkiye ise her ne kadar önceki yıllara kıyasla ele geçirilen sahte mallar açısından daha düşük paya sahip olsa da, küresel sahte ürün trafiğinde hâlâ önemli bir aktör konumunda.

Raporda, Türkiye’nin coğrafi konumu, gelişmiş lojistik altyapısı ve bölgesel ticaret ağı nedeniyle, sahte ürünlerin menşe ülkesi olmasa bile bu ürünlerin sevkiyatında ve geçişinde sıklıkla kullanıldığı vurgulandı. Türkiye, Hong Kong ve Lübnan ile birlikte sahte ürün ihracatına yatkın ülkeler arasında “yüksek risk grubunda” yer aldı.

Sahte ürün ticaretinde en çok karşılaşılan kategoriler arasında giyim, ayakkabı, deri ürünleri ve saatler öne çıkarken; sağlık ve güvenlik açısından risk barındıran sahte ilaçlar, kozmetikler, oyuncaklar ve gıda maddeleri de ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu ürünlerin, doğrudan tüketicilerin sağlığını tehdit etmesi, konunun sadece ekonomik boyutla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Raporun dikkat çeken bir diğer başlığı ise çevrimiçi sahtecilik faaliyetlerinin ulaştığı boyut oldu. Sahte ürünlerin giderek daha fazla e-ticaret platformları üzerinden pazarlanması, geleneksel denetim mekanizmalarının etkisini sınırlarken, tüketiciye ulaşma hızını artırıyor. Pop-up reklamlar ve sahte markalarla donatılmış sosyal medya içerikleri üzerinden yapılan satışlar, özellikle bilinçsiz alıcılar için büyük risk oluşturuyor.

Raporda, büyük uluslararası markaların gümrük denetimlerini destekleme yönünde artan etkisinin, küçük ve yerel üreticilerin ürünlerinin daha kolay hedef haline gelmesine neden olabileceği yönünde uyarılar yer aldı. Bu durum, fikri mülkiyet haklarının korunmasında adaletin sağlanması ve tüm ölçeklerdeki işletmelerin eşit derecede korunması gerektiği yönündeki çağrıları da beraberinde getiriyor.

Paylaşın

PKK’nın Silah Bırakması Erdoğan’a Seçim Kazandırır Mı?

Yöneylem Araştırma’nın anketine göre; Erdoğan’ın PKK’nın silah bırakmasıyla başlayan sürecin sonunda yeniden “Cumhurbaşkanı” seçileceğine inananların oranı yüzde 39’da kalırken, inanmayanlar yüzde 45’i buldu.

PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) silah bırakma ve örgütsel yapısını feshetme açıklamasının ardından kamuoyunda başlayan siyasi tartışmalarda, sürecin Erdoğan’a oy desteği kazandıracağı yönünde iddialar gündeme gelmişti. Ancak Yöneylem Araştırma tarafından yayımlanan anket verileri, bu kanaatin kamuoyunda karşılık bulmadığını ortaya koydu.

Ankete katılanların yalnızca %21,2’si sürecin sonunda Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçileceğine “katıldığını”, yüzde 17,5’i ise “tamamen katıldığını” belirtti. Buna karşılık, yüzde 24,5 “hiç katılmadığını”, yüzde 20,2 “katılmadığını” ifade etti. Kararsızlar ve “bilmiyorum” diyenlerin oranı ise toplamda yüzde 16,6’ya ulaşıyor. Böylece Erdoğan’ın yeniden seçileceğine inananların toplamı yüzde 38,7’de kalırken, inanmayanlar yüzde 44,7 ile daha yüksek bir oranda.

Siyaset bilimci ve Yöneylem Araştırma’nın kurucusu Doç. Dr. Derya Kömürcü, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, “Kamuoyunda sürecin Erdoğan’ın oy desteğinde artışla sonuçlanacağına yönelik bir kanaatin hakim olduğunu söylemek mümkün değil” değerlendirmesinde bulundu. Kömürcü, “Süreci, kerameti kendinden menkul kehanetler üzerinden değerlendirmemek gerek” diyerek erken yorumların sağlıksız olacağına işaret etti.

Parti tercihlerine göre dağılıma bakıldığında ise çarpıcı farklılıklar dikkat çekiyor. AK Parti seçmeninin yüzde 77,7’si sürecin Erdoğan’ın yeniden seçilmesiyle sonuçlanacağına inanırken, MHP seçmeninde bu oran yüzde 51,6’ya düşüyor. Muhalefet cephesinde ise tablo çok farklı: CHP seçmeninin yüzde 71,7’si, DEM Parti seçmeninin yüzde 68,6’sı, İYİ Parti seçmeninin yüzde 75,3’ü sürecin Erdoğan’a kazandırmayacağını düşünüyor.

Paylaşın

Araştırma: Her 5 Kadından 1’i Çocukluğunda Cinsel Şiddete Uğruyor

Toplam 204 ülkeden veri içeren yeni bir araştırma, dünya genelinde neredeyse her beş kadından birinin 18 yaşından önce cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu.

Araştırmanın kıdemli yazarlarından Dr. Emmanuela Gakidou, “Çocuklara yönelik cinsel şiddet yaygın bir insan hakları ve halk sağlığı sorunudur ve dünya bunu sona erdirmekte açıkça başarısız” dedi.

Yeni bir küresel analiz, dünya genelinde neredeyse her beş kadından birinin ve her yedi erkekten birinin 18 yaşından önce cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu.

The Lancet tıp dergisinde Perşembe günü yayınlanan araştırmaya göre, çocukluk döneminde cinsel şiddet oranları kadınlar için Güney Asya’da, erkekler için ise Sahra altı Afrika’da en yüksek ancak hiçbir bölge bu “yaygın sağlık ve insan hakları sorunundan” muaf değil.

Gençliklerinde cinsel şiddete maruz kalan kişiler, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde depresyon, anksiyete, madde bağımlılığı, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (CYBE) ve astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi kronik rahatsızlıklar gibi sağlık sorunları açısından daha yüksek risk altında.

Toplam 204 ülkeden veri içeren çalışma, çocukluk çağında cinsel şiddet konusunda bugüne kadar yapılmış en kapsamlı değerlendirmelerden biri.

Araştırmacılar çocukluk çağında cinsel şiddeti, 18 yaşından önce istenmeyen cinsel ilişkiye veya okşama ya da diğer cinsel dokunuşlar gibi cinsel temasa fiziksel olarak zorlanma veya zorlama olarak tanımladı.

Bu tanıma çevrimiçi istismar ya da sömürü dahil edilmezken, mağdur ile fail arasındaki ilişki de dikkate alınmadı.

Rapora göre, genel olarak, kadınların tahmini yüzde 18,9’u ve erkeklerin yüzde 14,8’i 18. yaş günlerinden önce cinsel şiddete maruz kaldı.

Araştırmanın kıdemli yazarlarından ve ABD merkezli Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü’nde (IHME) profesör olan Dr. Emmanuela Gakidou, “Çocuklara yönelik cinsel şiddet yaygın bir insan hakları ve halk sağlığı sorunudur ve dünya bunu sona erdirmekte açıkça başarısız,” dedi.

Avrupa’da kadınlar için çocukluk çağında cinsel şiddet oranları Karadağ’da yüzde 6,9 ile Hollanda’da yüzde 29,7 arasında değişiyor.

Tahminlere göre, erkekler için bu oranlar Belçika’da yüzde 9,7 ile Bosna Hersek’te yüzde 21 arasında değişiyor.

Ancak araştırmacılar, çocuk cinsel istismarının sıklıkla bildirilmemesi nedeniyle gerçek rakamların çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Avustralya’daki Curtin Üniversitesi’nde uluslararası sağlık profesörü olan ve çalışmaya katılmayan Jaya Dantas yaptığı açıklamada, bulguları “endişe verici” olarak nitelendirerek, “tüm ülkelerde sürveyansı destekleyen sağlık sistemlerinin geliştirilmesi için kaynak ve finansman” çağrısında bulundu.

Çalışma ayrıca, çocukların daha yüksek risk altında olabileceği zaman dilimine de ışık tutuyor.

Örneğin, çocukluğunda cinsel şiddete maruz kalmış 25 yaş ve altı kadınların yüzde 41,6’sı 16 yaşından önce, yüzde 7.7’si ise 12 yaşına gelmeden önce mağdur olmuştu.

Gakidou, “Bu kadar genç yaşta cinsel istismara maruz kalanların oranı son derece endişe verici ve tüm ülkelerin yasaları, politikaları ve uzmanların müdahale yöntemlerini iyileştirmek için acilen harekete geçmesi gerekiyor,” dedi.

Çalışma özellikle 1990’dan 2023’e kadar olan verileri inceledi ve yıllar boyunca cinsel şiddet oranlarında nispeten az değişiklik olduğunu tespit etti.

Ancak İspanya’daki La Laguna Üniversitesi’nde profesör olan ve çalışmaya katılmayan Maria Pilar Matud Aznar, bölgesel ve ülke düzeylerindeki farklılıkların “cinsel şiddet için risk ve koruyucu faktörler olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Aznar yaptığı açıklamada, bu faktörlerin anlaşılmasının, insanların “bu tür şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak için programlar ve politikalar uygulamasına” yardımcı olabileceğini söyledi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’nün Yıllık Raporunda Türkiye’ye Eleştiriler

Uluslararası Af Örgütü’nün “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” raporunda, Türkiye’deki hak ihlallerine işaret edilerek, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini belirtildi.

Uluslararası Af Örgütü, 150 ülkeyi kapsayan, bölgesel ve küresel analizler içeren “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” adlı raporuna ilişkin İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Aynalı Geçit’te basın toplantısı düzenlendi.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre; Toplantının açılış konuşmasını yaşan Af Örgütü Kampanyalar Koordinatörü Deniz Akdeniz Bellovaçıklı, “Bu yıl ki rapor bize küreselde mevcut insan haklarını şekillendiren birkaç eğilimi de gösterdi. Bunlarda silahlı çatışmalar bağlamında işlenen insancıl hukuk ihlalleri, muhalefetin bastırılması, ayrımcılık, ekonomik ve iklim eşitsizliği, son olarak da teknolojinin insan haklarının ihlallerinin amacıyla kötüye kullanılması oldu. Tüm bunları beraber değerlendirdiğimizde dünyada farklı kıtalara yayılan ve artarak devam eden otoriter uygulamaları da düşündüğümüzde, 2025 ve devamı için de oldukça kötüye giden ve gerileşen ihlallerin olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Rapordaki küresel hak ihlallerinin analizini yapan Af Örgütü Türkiye Direktörü Ruhat Sena Akşener, oluşturdukları yıllık raporlarının dünyadaki pek çok insan hakları ihlallerini açıkladıkları bir rapor olduğunu kaydetti. 2024 yılının otoriterleşmenin arttığı bir yıl olduğunu ifade eden Ruhat Sena Akşener, 2025’te de bu otoriterleşmenin artabileceğini söyledi.

Devletler içinde ve aralarındaki yoksulluğun, eşitsizliğin, enflasyonun 2024 yılına damgasını vurduğunu belirten Ruhat Sena Akşener, “2024’e damgasını üretilmiş yoksulluk vurdu bizim açımızdan. Bunun sonucu olarak da 110 milyon kişi yerinden edildi. Düşük gelirli ülkelerde borç ödemeleri son 30 yılın en yüksek seviyesi oldu. Bu yüzden sağlık ve eğitim hizmetleri birçok ülkede ciddi şekilde daraldı. Gazze, Haiti ve Sudan’da bu nedenle kıtlık ilan edildi” ifadelerini kullandı.

Ruhat Sena Akşener, Güney Afrika’da nüfusun yüzde 17’sinin yani 68 milyon kişinin yardıma ihtiyaç statüsünde olduğunu kaydetti. Ruhat Sena Akşener, “Raporumuzda yer alan Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de aralarında bulunduğu körfez ülkelerinde düşük ücretli göçmen işçilerin aşırı derecede sömürüye, ayrımcılığa, yetersiz barınmaya, fiziksel ve ruhsal istismara, sağlık hizmetlere erişememeye maruz kalması göze çarpıyor. Durumdan en çok etkilenenler de çoğunluğu kadınlar” diye konuştu.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ve Batılı devletlerin sessizliğinin uluslararası insan haklarını ve barışçıl söylemlerinin arttırdığına dikkati çeken Ruhat Sena Akşener, “Biz bunu birtakım olgulara dayandırıyoruz, raporumuzda. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık ve birçok AB devletinin İsrail’in askeri harekatına kamuoyunda açık şekilde destek veriyor olmasıdır. ABD’nin, İsrail’in uluslararası mahkeme kararlarını reddetmesine de dayanıyor. Dolayısıyla aslında Gazze, Ukrayna, Myanmar, Afganistan gibi yerlerde savaş ortamından mağdur olanların aslında uluslararası insan haklarına karşı tepkisiz olmasının bedeli olarak görebiliriz. Burada çok yoğun ihlaller görüyoruz” şeklinde konuştu.

Ruhat Sena Akşener, Trump’ın hak karşıtı bir strateji sürdürdüğünü kaydederek, “Trump etkisinin dünyadaki devletleri otoriterleşme açısından etkiliyor. Çünkü onlara ilham kaynağı oluyor. Böyle bir gücü var ne yazık ki. Örneği göçmenlerin dev hapishanelere göndermesi, ırkçılık eğilimleri, öğrencilere yönelik baskılar diğer devletleri de etkileyecektir. Gazze’yi ele geçirme ve Filistinlileri yerinden etmeye ilişkin sözleri çok ortamı gerginleştirdi. Tüm bunlara rağmen insanlar susmadı. Filistinliler için mesela birçok kişi ayağa kalktı. Uluslararası insan haklarının yanında olmak gerekiyor. Hala mücadele edenler var. Artık kaybedecek zamanımız yok” diye belirtti.

Türkiye’ye yönelik eleştiriler

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Begüm Başdaş ise Türkiye’deki hak ihlallerine işaret ederek, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini belirterek, buna örnek olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Osman Kavala’ya ilişkin kararının yerine getirilmemesini gösterdi. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Selahattin Demirtaş il Figen Yüksekdağ, Can Atalay’a ilişkin de AİHM kararlarının uygulanmadığın vurgulayan Begüm Başdaş, ayrıca Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının da uygulanmadığını söyledi.

Begüm Başdaş, sözlerini şöyle sürdü: “Türkiye’de ifade özgürlüğü çok kısıtlanıyor. Özellikle LGBTİ’ler kısıtlanıyor. Yine Açık Radyo’nun kapatılması ifade özgürlüğünü sınırlayıcıdır. Türkiye’de son zamanlarda barışçıl toplanma özgürlüğünü çok konuşuyoruz. Barışçıl toplanma özgürlüğü onlar nerede isterse orada en uygun yerde toplanma hakkına sahipler. Bu konuda bölge ve AYM kararları mevcut. DEM Parti belediye başkanının memnu haklarının alınması üzerine Van’da çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Yine Van Belediye Başkanının görevden alınması da aynı protestolar meydana geldi. Ancak protestoların engellendiğini gördük. AYM kararların rağmen geçen sene de Taksim’e çıkmak isteyenler şiddete maruz kaldı. Cumartesi Anneleri de çalıştığımız bir konu. Onların haftalık protestoları da kısıtlandı. Katılımcı sayıları 10 kişi ile sınırlandı ve eylemlerini öyle yapıyorlar. 2024’te bininci hafta sadece herkese açıldı. Fakat halen tamamen açılmadığını görüyoruz.”

Filistin İçin Bin Genç üyelerinin de şiddete maruz kaldıklarını aktaran Begüm Başdaş, “Yine Türkiye tarafından Kuzey ve Doğu Suriye’de iki gazetecinin öldürülmesi üzerine açıklama yapan 7 gazeteci ve 2 kişi ‘örgüt propagandası yapmak’ iddiasıyla tutuklandı ve ardından serbest bırakıldı ancak yargılamaları devam ediyor. Yine Göç İzleme Derneği (GÖÇİZDER) kapandı, Tarlabaşı Toplum Merkezi (TTM) yargılanıyor” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Türkiye, En Çok Savunma Harcaması Yapan 17. Ülke

2024 yılında en çok savunma harcaması yapan beş ülke ABD, Çin, Rusya, Almanya ve Hindistan olurken, Türkiye, listede 17. sıraya yükseldi. Türkiye, 2023 yılında en çok savunma harcaması yapan 19. ülkeydi.

İsveç merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2024 yılı raporu, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkenin savunmaya daha fazla harcama yaptığını ortaya koydu.

Rapora göre Türkiye, 2024 yılında dünyada en çok savunma harcaması yapan 17’nci ülke oldu. 2023 yılında yayımlanan rapordaki aynı listede 19’uncu sırada yer alan Türkiye, böylece küresel bazda iki sıra yükselmiş oldu. SIPRI verilerine göre, savunma harcamaları 2024 yılında 25 milyar ABD Doları seviyesinde seyreden Ankara’nın savunmaya harcadığı para, 2023’ten 2024’te yüzde 12 seviyesinde artış gösterdi.

NATO’nun ABD’den sonra ikinci en büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 2024 yılında Gayri Safi Yurt İçi Hasılasının (GSYİH) yüzde 1,9’luk kısmını savunmaya harcayarak NATO’nun yüzde 2 hedefine yaklaştı. Dünya çapında yapılan savunma harcamaları içerisinde Türkiye’nin payı yüzde 1 oldu. ABD’nin yüzde 37’lik pay ile açık ara ilk sırada olduğu sıralamada, Çin yüzde 12 ve Rusya yüzde 5,5’lik paya sahip.

Türkiye’nin 2015 ile 2024 yılları arasındaki süreçte yaptığı savunma harcamaları ise yüzde 110 seviyesinde arttı. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, ABD’nin harcamaları aynı zaman diliminde yüzde 19, Çin’in yüzde 59, Rusya’nın yüzde 100, Almanya’nın yüzde 89 ve Hindistan’ın yüzde 42 seviyesinde arttı. Söz konusu sıralamada Ukrayna yüzde bin 251 ile açık ara başı çekerken, İsrail’in harcamalarının son on yılda yüzde 135 ve Polonya’nın ise yüzde 159 arttığı dikkat çekti.

Dünya genelindeki askeri harcamalar 2024 yılında 2,7 trilyon ABD dolarına ulaşarak rekor seviyeye çıktı. Bu, 2023 yılına göre yüzde 9,4’lük bir artış anlamına geliyor. Söz konusu veriler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana askeri harcamalarda yıllık bazda ilk kez bu denli büyük bir artış yaşandığını gözler önüne seriyor.

ABD, Çin ve Rusya ilk üç sırada

Dünyada 100’den fazla ülke 2024’te önceki yıla kıyasla savunma bütçesini artırdı. 2024 sıralamasında ABD, Çin ve Rusya ilk üç sırada yer aldı. ABD, 2024’te savunma bütçesini daha da artırarak 997 milyar dolara çıkardı. Bu bütçenin önemli bir kısmı, Rusya ve Çin karşısında stratejik üstünlüğü sürdürmek amacıyla askeri kabiliyetlerin ve nükleer silahların modernizasyonuna ayrıldı.

Dördüncü sıradaki Almanya’yı sırasıyla Hindistan, Birleşik Krallık, Suudi Arabistan, Ukrayna, Fransa ve Japonya takip etti. İlk 10’un ardından ise Güney Kore, İsrail, Polonya, İtalya, Avustralya, Kanada ve Türkiye gelirken, Türkiye’nin ardından İspanya, Hollanda ve Cezayir de en fazla savunma harcaması yapan ilk 20 ülke arasında yer aldı.
Avrupa sıralamasında Almanya başı çekti. Almanya’nın askeri harcamaları 2024 yılında üst üste üçüncü kez artarak 88,5 milyar dolara ulaştı. Bu, bir önceki yıla göre yüzde 28’lik bir artış anlamına geliyor. Böylece Almanya, dünyada en fazla askeri harcama yapan ülkeler sıralamasında dördüncü sıraya yükseldi. Almanya 2023 yılında yedinci sıradaydı.

SIPRI araştırmacısı Lorenzo Scarazzato, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Almanya, yeniden birleşmeden bu yana Batı Avrupa’da en yüksek askeri harcama yapan ülke konumuna geldi” dedi. Bu gelişmenin arka planında, 2022 yılında Alman ordusunun modernizasyonu için mecliste kabul edilen 100 milyar euroluk özel fonun yattığı düşünülüyor. Söz konusu artış eğiliminin süreceğini öngören Scarazzato, “Almanya ve birçok Avrupa ülkesinde alınan son siyasi kararlar, kıtanın yüksek ve artan askeri harcamaların damga vurduğu bir döneme girdiğine işaret ediyor. Bu durumun öngörülebilir gelecekte de devam etmesi bekleniyor” dedi.

Almanya’nın yanı sıra diğer Avrupa ülkeleri de askeri harcamalarını önemli ölçüde artırdı. Polonya, 2024’te savunmaya yüzde 31 daha fazla kaynak aktararak GSYİH’sının yüzde 4,2’sini bu alana yatırmış oldu. Bu oran, Avrupalı NATO müttefikleri arasında rekor niteliğinde. NATO’ya 2024 yılında katılan İsveç’in ise geçen yıl askeri harcamalarını yüzde 34 oranında artırdığı dikkat çekti.

Avrupa ülkeleri yalnızca kendi ordularına değil, aynı zamanda Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlara da büyük bütçeler ayırdığı için Avrupa’daki artışın temel nedeni Ukrayna. Ülkeye toplam 60 milyar dolar yardım yapılırken bu tutarın büyük kısmı ABD tarafından sağlandı. Almanya da 7,7 milyar dolar değerindeki yardımla Rusya’ya karşı Ukrayna’nın kendini savunmasına destek verdi.

GSYİH’sinin yüzde 34’ünü savunmaya ayıran Ukrayna da en fazla askeri harcama yapan ülke oldu. Ukrayna devletinin elde ettiği vergi gelirlerinin tamamını savunmaya harcadığını ortaya koyan rapora göre, sosyal ve ekonomik harcamalar ise dış yardımlarla finanse edildi. Rusya’nın savunma bütçesi ise yüzde 38 dolayında artarak 149 milyar dolara ulaştı.

Çin, 2024’te savunma harcamalarını 314 milyar dolara çıkararak 2035 yılına kadar kapsamlı modernizasyon hedefini sürdürdü. Yeni nesil hayalet savaş uçakları, insansız hava araçları ve deniz araçları gibi teknolojilere yatırım yapan Çin, nükleer cephaneliğini de hızla büyütüyor. Öte yandan ABD’nin müttefiği Japonya’nın 2024 yılı savunma bütçesi yüzde 21 artarak 55,3 milyar dolara çıktı.

Bölgesel verileri değerlendiren SIPRI uzmanı Nan Tian’a göre, Asya-Pasifik bölgesindeki büyük savunma şirketleri, ileri düzey askeri teknolojilere giderek daha fazla yatırım yapıyor. Tian, bu durumun bölgeyi “tehlikeli bir silahlanma sarmalına sürükleme riski taşıdığı” uyarısında bulunuyor. Çin ve Kuzey Kore’nin askeri hamleleri ve söylemleri, komşu ülkelerde tehdit algısını artırıyor.

Türkiye’yi yakından ilgilendiren Ortadoğu’da ise en dikkat çekici artış İsrail’de yaşandı. İsrail, 2024 yılında askeri harcamalarını yüzde 65 seviyesinde artırarak 46,5 milyar dolara çıkardı. Bu artışın nedeni olarak, Gazze Şeridi’nde devam eden savaş ve Lübnan’da Hizbullah ile yaşanan gerilim gösteriliyor. Aynı şekilde Lübnan da yaşadığı tüm siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa rağmen, savunma bütçesini yüzde 58 seviyesinde artırdı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar En Temel Giysilere Erişemiyor

Derin ekonomik krizin yaşandığı Türkiye’de çocukların ayakkabı, pantolon ve tişört gibi en temel giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Derin Yoksulluk Ağı, Türkiye’de çocuk yoksulluğunun boyutlarını ortaya koyan dikkat çekici bir araştırma yayımladı.

Çoğunluğu asgari ücretle çalışan ya da sosyal yardımlarla geçinen 90 hanede, 0-18 yaş arası 234 çocukla yapılan saha çalışmasında, çocukların giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Araştırmaya göre, 129 çocuk yeterli iç çamaşırına sahip değil; 192 çocuk ayakkabı, 158 çocuk pantolon, 148 çocuk ise tişört ihtiyacını karşılayamıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verileri de tabloyu destekliyor. TÜİK’e göre, 15 yaş altı çocukların yüzde 9,2’si maddi yetersizlikler nedeniyle yeni bir giysiye sahip olamıyor. İki çift düzgün ayakkabıya ulaşamayan çocukların oranı ise yüzde 9,4.

Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo, çocukların yaşadığı bu durumun yalnızca bir fiziksel eksiklik değil, daha geniş bir sosyal eşitsizlik meselesi olduğunu vurguladı.

Cumhuriyet gazetesine konuşan Foggo, yoksulluğun çocukların eğitim hakkı ve sosyal hayata katılımı üzerinde de derin yaralar açtığını belirterek şu örneği paylaştı:

“Dün bir anne, çocuğunun 23 Nisan etkinliğine katılması için gerekli olan beyaz gömleği alamadığını söyledi. Bu, yalnızca bir eksiklik değil; çocuklar arasında bir eşitsizliktir.”

Foggo, araştırmada görüşülen çocukların yüzde 18,7’sinin maddi nedenlerle okul etkinliklerine katılamadığını da sözlerine ekledi.

Araştırma bulguları, giysi eksikliğinin çocuklarda sosyal dışlanma, özgüven kaybı ve okuldan uzaklaşma gibi sonuçlara yol açtığını gösteriyor.

Özellikle ergenlik çağındaki kız çocuklarının, uygun kıyafetleri olmadığı için okuldan geri kalmak istemedikleri, bu durumun eğitim hayatlarını olumsuz etkilediği kaydedildi.

Bir çocuk, “Ayakkabım yoktu, ablamın kadın terliğini giydim. Artık mahallede utanıyorum” sözleriyle yaşadığı sıkıntıyı anlatırken; bir anne ise, “Çocuklarımın bedenini bilmiyorum, yıllardır yeni kıyafet alamadım” ifadeleriyle durumu özetledi.

Bu ailelerin giysi ihtiyaçları, çoğunlukla çöpten, bağışlardan ya da belediye yardımlarından karşılanıyor.

Paylaşın

IMF, Türkiye İçin Büyüme Tahminini Yüzde 2,7’ye Yükseltti

IMF, Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2,7, gelecek yılda yüzde 3,2 büyümesinin beklendiğini açıkladı. IMF, bir önceki tahmininde Türkiye’nin 2025 büyüme tahminini yüzde 2,6 olarak açıklamıştı.

Haber Merkezi / Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan 2025 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu yayımladı. IMF, küresel büyüme tahminini 2025 yılı için yüzde 3,3’ten yüzde 2,8’e indirdi.

Küresel ekonomik büyümenin 2026 yılında ise yüzde 3 olacağını öngören IMF, önümüzdeki seneye ilişkin tahminini de böylece 0,3 puan düşürmüş oldu.

IMF, Ocak ayında yayımladığı raporunda 2025 ve 2026 yıllarında yüzde 3,3 büyüme öngörüyordu. IMF, 2024 yılında da yüzde 3,3 küresel ekonomik büyüme hesaplamıştı.

IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda Türkiye ekonomisine ilişkin büyüme tahminleri de yukarı yönlü revize edildi.

IMF, Türkiye’nin 2025 yılı büyüme tahminini yüzde 2,6’dan yüzde 2,7’ye yükseltirken, 2026 yılı büyüme tahminini de yüzde 3,2 olarak sabit tuttu.

IMF, Türkiye için 2025 yılı için enflasyon beklentisini yüzde 33’ten yüzde 35,9’a çıkarırken, 2026 yılı için beklentisini yüzde 22,8 olarak belirledi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Fatih Karahan, şubat ayında yılın ilk enflasyon raporu sunumunda 2025 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 21’den yüzde 24’e yükselttiklerini bildirmişti.

Paylaşın