Narsistik kişilik bozukluğu nedir? Detaylar

Narsistik kişilik bozukluğu (NPD), insanların kendileri hakkında abartılmış fikirlere sahip olduğu bir kişilik bozukluğudur. Narsistik kişilik bozukluğuna sahip insanlar, başkalarının hayranlığına ve ilgisine de yoğun ihtiyaç duyarlar.

NPD’li insanlar, hak ettiklerini düşündüğü övgü veya özel ilgi verilmediğinde genellikle mutsuz ve hayal kırıklığına uğrarlar. Bu bireylerin çevresindeki insanlar onları züppe ve kendini beğenmiş olarak görebilir ve çevrelerinde olmaktan hoşlanmayabilirler.

NPD, aşağıdakiler dahil yaşamın birçok alanında sorunlara neden olabilir:

  • İş
  • Okul
  • İlişkiler

Narsistik kişilik bozukluğu özelliklerini belirleme;

  • Kibirli
  • Bencil
  • Talepkar

Genellikle yüksek özgüvene sahiptirler ve diğer insanlara kıyasla üstün veya özel olduklarına inanırlar. Bununla birlikte, aşırı övgü ve hayranlığa ihtiyaç duyarlar. Eleştiriye kötü tepki verebilirler.

Narsistler ayrıca kendi yeteneklerini ve başarılarını abartma eğilimindeyken, başkalarının becerilerini küçümseme eğilimindedirler. Genellikle güç, başarı ve güzellikle meşguldürler. Hatta riskli seks ve kumar gibi dürtüsel davranışlarda bulunabilirler.

NPD’nin bazı özellikleri güvene benzer görünebilir. Bununla birlikte, sağlıklı güven ve NPD aynı şey değildir. Sağlıklı bir özgüvene sahip insanlar genellikle alçakgönüllüdür, NPD’li insanlar ise neredeyse hiçbir zaman değildir. Kendilerini bir kaide üzerine koyma ve kendilerini herkesten daha iyi görme eğilimindedirler.

Narsistik kişilik bozukluğunun nedenleri;

NPD’nin nedenleri tam olarak anlaşılmamıştır. Bununla birlikte, kalıtsal genetik kusurların birçok NPD vakasından sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu duruma katkıda bulunan çevresel faktörler şunlardır:

  • Çocukluk istismarı veya ihmali
  • Aşırı ebeveyn şımartması
  • Ebeveynlerden gerçekçi olmayan beklentiler
  • Cinsel karışıklık (genellikle narsisizme eşlik eder)
  • Kültürel etkiler

Narsistik kişilik bozukluğunun belirtileri;

NPD genellikle erken yetişkinlikte ortaya çıkar. Bozukluğu olan kişiler, kendi imajlarına aykırı olduğu için bir problemleri olduğunu fark etmeyebilirler. Belirtileri;

  • Başkalarının senden uzak durmasına neden olan iddialı ve övünen biri olarak karşılaşıyorsun
  • İlişkilerin tatmin edici değil
  • İşler yolunda gitmediğinde mutsuz, kızgın ve kafan karışmış olur

NPD için DSM-5 tanı kriterleri aşağıdaki özellikleri içerir:

  • Şişirilmiş bir öz önem ve hak sahibi olma duygusuna sahip olmak
  • Sürekli hayranlık ve övgüye ihtiyaç duymak
  • Algılanan üstünlük nedeniyle özel muamele beklemek
  • Abartılı başarılar ve yetenekler
  • Eleştiriye olumsuz tepki vermek
  • Güç, başarı ve güzellik hakkındaki fantezilerle meşgul olmak
  • Başkalarından yararlanmak
  • Diğer insanların ihtiyaçlarını ve duygularını tanımada yetersizlik veya isteksizliğe sahip olmak
    kibirli davranmak

Narsistik kişilik bozukluğunun tedavisi;

NPD tedavisi, öncelikle psikoterapi olarak da bilinen konuşma terapisinden oluşur. NPD semptomları, depresyon veya başka bir akıl sağlığı durumunun yanında ortaya çıkarsa, diğer bozukluğu tedavi etmek için uygun ilaçlar kullanılabilir. Bununla birlikte, NPD’yi tedavi edecek herhangi bir ilaç yoktur.

Konuşma terapisi, başkalarıyla nasıl daha iyi ilişki kuracağınızı öğrenmenize yardımcı olabilir, böylece ilişkileriniz daha keyifli, samimi ve ödüllendirici hale gelebilir. Diğer insanlarla olumlu etkileşimler geliştirmek, hayatınızın çeşitli alanlarını büyük ölçüde iyileştirebilir. Konuşma terapisi ayrıca size şunları nasıl yapacağınızı gösterebilir:

  • İş arkadaşlarınız ve meslektaşlarınızla işbirliğinizi geliştirmeyi
  • Kişisel ilişkilerinizi korumayı
  • Güçlü yönlerinizi ve potansiyelinizi tanımayı, böylece eleştirilere veya başarısızlıklara tahammül edebilirsiniz
  • Duygularınızı anlamayı ve yönetmeyi
  • Herhangi bir özgüven sorunu ile başa çıkmayı
  • Kendinize gerçekçi hedefler koymayı

Kişilik özelliklerinin değiştirilmesi zor olabileceğinden, bir iyileşme görmeniz birkaç yıl sürebilir. Bu süre zarfında, terapiyi bir zaman kaybı olarak görmeye başlayabilir ve bırakma isteği duyabilirsiniz. Ancak tedaviye bağlı kalmak önemlidir.

Tüm terapi seanslarınıza katılın ve belirtilen ilaçları zamanında alın. Zamanla kendinizde ve başkalarıyla ilişkilerinizde bir fark görmeye başlayacaksınız. Aşağıdaki yaşam tarzı değişiklikleri, terapiden geçerken size yardımcı olacaktır;

  • Olumsuz davranışları tetikleyen alkol, uyuşturucu ve diğer maddelerden kaçının
  • Ruh halinizi yükseltmek için haftada en az üç kez egzersiz yapın
  • Stresi ve kaygıyı azaltmak için yoga ve meditasyon gibi rahatlama tekniklerine katılın
  • Narsistik kişilik bozukluğundan kurtulmak zaman alır. Hedefleriniz için motive olun.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Narkolepsi nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Sinir sistemini etkileyen bir durum olan Narkolepsi, bireyin yaşam kalitesini etkileyebilecek kadar anormal uykuya neden olur. Nadir görülen kronik bir durum olan Narkolepsinin semptomları genellikle 10 ila 25 yaşları arasında başlar, ancak durum genellikle hemen tanınmaz ve sıklıkla yanlış teşhis edilir.

Narkolepsi, gündüz önemli uyuşukluğa ve “uyku ataklarına” veya aşırı derecede uykuya dalma dürtüsüne ve geceleri zayıf parçalanmış uykuya neden olur. Vakaların çoğunda, katapleksi olarak bilinen beklenmedik ve geçici kas kontrol kaybına da neden olur. Bu, özellikle çocuklarda nöbet aktivitesi ile karıştırılabilir.

Narkolepsi kendi başına ölümcül bir hastalık değildir, ancak uyku bölümleri kazalara, yaralanmalara veya yaşamı tehdit eden durumlara yol açabilir. Ayrıca narkolepsi hastaları, gündüz aşırı uykululuk atakları nedeniyle işlerini sürdürmekte, okulda başarılı olmakta ve ilişkilerini sürdürmekte zorluk çekebilirler. Durumu yönetmeye yardımcı olacak tedaviler mevcuttur.

Narkolepsiye ne sebep olur?

Narkolepsinin kesin nedeni bilinmemektedir. Bununla birlikte, tip 1 (katapleksi ile narkolepsi) hastalarının çoğunda hipokretin adı verilen bir beyin proteini miktarı azalmıştır. Hipokretinin işlevlerinden biri uyku-uyanma döngülerinizi düzenlemektir.

Bilim insanları, birçok faktörün düşük hipokretin seviyelerine neden olabileceğini düşünüyor. Düşük hipokretin seviyelerine neden olan bir gen mutasyonu tanımlanmıştır. Stres, toksinlere maruz kalma ve enfeksiyon gibi diğer faktörler de rol oynayabilir.

Narkolepsi için risk faktörleri;

  • Aile öyküsü; Narkolepsili bir aile üyeniz varsa, hastalığa yakalanma olasılığınız daha fazladır
  • Yaş; 10 ila 30 yaş arasındaki kişilerin narkolepsi tanısı alma olasılığı daha yüksektir. Bununla birlikte, narkolepsi genellikle yetersiz teşhis edilir veya yanlış teşhis edilir

Narkolepsinin komplikasyonları;

  • Narkolepsili kişilerde sıklıkla depresyon ve anksiyete vardır, ancak bunların narkolepsi semptomları mı yoksa yaşam kalitelerini etkileyen semptomları mı olduğu net değildir
  • Aşırı uykululuk ve katapleksi nedeniyle sosyal yaşamınız etkilenebilir. Örneğin, sosyal toplantılar sırasında uyanık kalmakta güçlük çekebilirsiniz veya gülerken kas kontrolünüzü kaybedebilirsiniz
  • Belki düşük aktivite seviyeleri veya daha yavaş bir metabolizma nedeniyle, narkolepsili birçok insan aşırı kiloludur
  • Araştırmalar, narkolepsi hastalarının intihar eylimi daha yüksektir

Narkolepsi türleri;

  • Tip 1 en yaygın olanıdır. Katapleksi adı verilen bir semptom veya ani kas tonusu kaybı içerir. Bu tipteki insanlar, hipokretin adı verilen bir proteinin düşük seviyelerine bağlı olarak gündüzleri aşırı uykululuk ve katapleksi atakları yaşarlar. (Hipokretin bazen oreksin olarak adlandırılır)
  • Tip 2 , katapleksi olmayan narkolepsidir. Tip 2 narkolepsili kişilerde genellikle normal hipokretin seviyeleri vardır

Belirtileri;

Narkolepsi dediğimiz nörolojik bozukluk herkesi farklı şekilde etkilemektedir. İşte o belirtilerden bazıları:

  • Gündüz aşırı uyku hali
  • Karabasan
  • Uykuya dalarken görülen halüsinasyonlardaki gerçeklik
  • Horlama
  • Rahatsız bacak sendromu
  • Zihinde buğulanma, zayıf hafıza, konsantrasyon bozukluğu
  • Fiziksel enerji yoksunluğu
  • Uyku kalitesinde bozukluk ve uykusuzluk
  • Kasların ani zayıflığı

Çocuklarda bu belirtilere ek olarak:

  • Sinirlilik hali
  • Hiperaktivite
  • Dilin dışarı çıkması
  • Yarı kapalı gözler
  • Dengesiz yürüme görülebilir

Tanısı;

Doktorlar normal şartlar altında bireyin gündüz vakti aşırı uykulu olmasına veya varsa ani kas tonusu kaybına yani katapleksi durumuna bağlı olarak narkolepsi ön tanısını koyabilirler. Doktor, bu ön tanıdan sonra daha iyi ve kesin bir değerlendirme için bireyi bir uyku uzmanına yönlendirecektir.

Narkolepsinin kesin tanısının konulması ise uyku uzmanları tarafından derinlemesine bir uyku analizi gerçekleştirilmesi için bir uyku merkezinde bir gece kalmayı gerektirir. Bu narkolepsi testi sayesinde varsa narkolepsi teşhisi konulabilir ve şiddeti belirlenebilir.

Bu süreçte doktor öncelikle bireyden uyku geçmişini ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyecektir. Bunun için bir kaç kısa sorudan meydana gelen Epworth Uykululuk Ölçeği doldurulacaktır. Bu ölçekteki sorular arasında bireyin örneğin öğle yemeğinden sonrası gibi belirli durumlarda uyuma oranı ve sıklığının ne kadar olduğu bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra doktor bireyden bir veya iki hafta boyunca uyku düzeninin ayrıntılı bir programını tutmasını isteyebilir, ve bu sayede aradaki  ilişkiyi belirlemek üzere uyku düzeni ile uyanıklık dönemini karşılaştırabilir.

Buna ek olarak doktor bireyden bir aktigraf kullanmasını isteyebilir. Bir kol saatine benzeyen bu cihaz, hem bireyin hareket etme ve dinlenme dönemlerini ölçer hem de ne zaman ve nasıl  uyuduğunu dolaylı olarak ölçer.

Uyku merkezinde polisomnografi testi gerçekleştirilebilir. Polisomnografi testi, bireyin kafa derisine yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla çeşitli sinyalleri uyku sırasında ölçer. Bu test, bireyin elektroensefalogram yani beynin elektriksel aktivite değerlerini, elektrokardiyogram yani kalbin elektriksel aktivite değerlerini, elektromiyogram yani kasların elektriksel aktivite değerlerini ve elektrookülogram yani gözlerin hareket değerlerini ölçer. Bireyin solunum değerleri de ölçülür.

Narkolepsi teşhisinde kullanılan bir başka test olan çoklu uyku gecikme testi ise, bireyin gün boyunca uykuya dalmasının ne kadar sürdüğünü ölçer. Bireyin her biri iki saat arayla dört veya beş defa şekerleme yapması istenir. Uzmanlar bu süreçte bireyin uyku düzenini gözlemler. Narkolepsisi olan bireyler uykuya kolaylıkla dalar ve doğrudan REM uykusuna  girerler.

Bu testler sayesinde bireyin belirti ve semptomlarının kronik uyku yoksunluğu, yatıştırıcı ilaçların kullanımı ve uyku apnesi gibi gündüz aşırı uykuya neden olabilen diğer olası nedenlerini dışlamasına yardımcı olabilir.

Tedavisi;

Narkolepsi tam olarak tedavi edilemese de semptomlar iyileştirilebilir ve kontrol altına alınabilir. Tedavi aşaması şu şekilde oluşur:

İlaç tedavisi; Reçetesiz satılan kafeinli ilaçlar narkolepside pek yararlı olmaz. Ancak reçeteyle satılan amfetamin grubu ilaçlar narkolepsinin uykululuk, katapleksi, halüsinasyonlar ve uyku bölünmeleri gibi şikayetlerde yararlı olabilmektedir. Bu ilaçlar uzman bir hekimin önerileriyle birlikte kullanılmalıdır.

Davranış tedavavisi; Narkolepsi tedavisinde kişilerin yaşamlarında bazı değişiklikler yapması gerekebilir.

  • Düzenli bir uyku/uyanıklık programı yapılarak, uygun saatlerde yatıp uygun saatlerde kalkılmalıdır
  • Narkolepsili kişiler vardiya değişiklikleri yapmamalıdır veya haddinden fazla çalışmamalıdır
  • Düzenli olarak kısa süreli kestirmeler faydalıdır
  • Tehlike yaratabilecek durumlarda mesela araba kullanmadan önce kısa süreli kestirmenin yararı olacaktır
  • İlaçlar, hekimin önerdiği şekilde kulanılmalı, olası değişiklikler mutlaka doktora bildirilmelidir
  • Aile üyeleri hastalık hakkında bilgilendirilmelidir
  • İş arkadaşları narkolepsi hakkında bilgilendirilmelidir
  • İşinizi engelleyen faktörleri göz önünde bulundurun
  • Çocuğunuzda narkolepsi varsa öğretmeni ve arkadaşları bu konuda eğitilmelidir

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Miyom nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Nedeni bilinmeyen Miyom, bir kadının rahminde gelişen tümör büyümesidir. Bazen bu tümörler oldukça büyür ve şiddetli karın ağrısına ve ağır adet dönemlerine neden olur. Diğer durumlarda, hiçbir belirti veya semptoma neden olmazlar. Bu tümörler iyi huyludur veya kansersizdir.

Oldukça sık rastlanan bir durum olan ve kadınların yüzde 20’sinde görülmektedir. Miyomlar en çok 35-45 yaş grubu kadınlarda görülür. Ergenlik döneminde görülmesi çok ender bir durumdur.

Miyom çeşitleri;

  • Submuköz miyomlar; Rahimin iç tabakasında oluşan ve rahimin boşluğuna doğru büyüme gösteren bu miyomlar en az rastlanan fakat en çok kanamaya yol açan tiptir,yol açtığı kanama adetin uzaması ve kanama miktarının artması şeklindedir
  • İntramural miyom; En sık rastlanan tip,bu miyom rahimin orta yani kas tabakasında yerleşir,bu tipi de adet süresinin uzamasına ve kanamasının artmasına yol açar,kanama dan dolayı hastada kansızlık oluşabilir,aynı zamanda karın ağrısı ve rahimde büyümeye ,dolgunluk hissine,mesaneye baskı ve sık idrara çıkma gibi şikayetlere yol açar
  • Subseröz miyom; Rahimin dış tabakasından kaynaklanan ve dışa doğru büyüme gösteren miyomlardır,kanama problemine yol açmazlar,daha çok dolgunluk hissi,karın ağrısı, sık idrara çıkma ve kabızlık gibi şikayetlere yol açar

Nedenleri;

Miyomların nedeni bilinmemektedir, ancak araştırma ve klinik deneyimler aşağıdaki faktörlerin neden olabileceğine işaret etmektedir:

  • Genetik; Genetik faktörlerin miyom gelişimini etkilediği düşünülmektedir
  • Hormonlar; Gebelik için hazırlık sırasında her adet döngüsü sırasında uterus astarının gelişimini uyaran iki hormon olan östrojen ve progesteron, miyomların büyümesini arttırıyor gibi görünmektedir. Miyomlar normal rahim kas hücrelerinin olduğundan daha fazla östrojen ve progesteron reseptörü içerir. Miyomlar, hormon üretimindeki düşüş nedeniyle menopozdan sonra küçülme eğilimindedir
  • Diğer büyüme faktörleri; Vücudun insülin benzeri büyüme faktörü gibi dokuları korumasına yardımcı olan maddeler, miyom büyümesini etkileyebilir

Fazla kilolu veya obez olmak, miyom riskini arttırır. Rahim miyomlarının büyüme şekilleri değişkenlik gösterir – yavaş veya hızlı büyüyebilir veya aynı boyutta kalabilirler. Hamilelik sırasında mevcut olan birçok miyom rahim normal boyutuna döndüğü için hamilelikten sonra küçülür veya kaybolur.

Miyom belirtileri nelerdir? 

Genellikle semptom vermezken, rahmin kasılma yeteneğini olumsuz etkilemesi bağlı olarak kliniğe en sık başvuru nedeni düzensiz, uzun,  şiddetli kanama ve bunun yol açtığı anemidir.  Çoğu zaman hastalar kanamaların normal olduğunu düşünüp adaptasyon geliştirdiklerinden karşımıza derin anemi, erken yorulma vb. şikâyetler ile başvurmaktadırlar.

Büyük boyutlara ulaşan myomlar karında şişlik, ağrı, hazımsızlık, kabızlık, gaz şikâyetlerine sebep olmakla birlikte idrar torbasına bası yaparak sık idrara çıkma, böbrek problemlerine neden olmaktadırlar.

Nadiren kavite içindeki saplı myomlar rahim kavitesinin dışına çıkarak, ilişki sonrası kanama, enfeksiyona bağlı olarak kötü koku ve akıntıya sebep olabilirler. Pelvik muayene ve ultrason ile çok rahat tanı alabilmektedirler. Tanı ve tedavi aşamasında üç boyutlu USG,  MR ve tomografiden de yararlanılabilir.

Tanısı;

Miyom tanısı, rutin sağlık kontrollerinde yapılan vajinal muayene sırasında koyulur. Ancak miyoma bağlı olarak görülen belirtilerin varlığında tanının netleşmesi için ek laboratuvar testleri ve radyolojik görüntüleme tetkikleri yapılmasını istenebilir. Laboratuvar testleri ile kanama bozuklukları ve tiroit bozuklukları araştırılır.

Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin başında ise ultrasonografi yer alır. Ultrasonografide rahimde bulunan miyomları görebilir. Ancak ultrasonun tanıyı netleştirmeye yetecek kadar bilgi sunmadığı durumlarda manyetik rezonans (MR) görüntülemesi yapılabilir.

Miyom tanısı için yapılan tetkiklerden bir diğeri de histerosonografidir. Histerosonografi işlemi için öncelikle steril bir sıvı yardımıyla rahim içi genişletilir ve ardından görüntüleme yapılır. Bazı vakalarda histerosalpingografi (HSG) ya da histeroskopi yapılması gerekebilir. Histeroskopi yönteminde optik görüntüleme cihazı rahim ağzından sokulur ve rahim içi görüntülenir. Elde edilen bulgular ışığında tanı koyulur.

Tedavisi;

Miyom tedavisi pek çok farklı yöntemle yapılabilir. Pek çok kadında belirtiye yol açmayan ya da hafif şiddette belirtilere yol açan miyomların tedavi edilmesi gerekmez. Bu tür miyomların düzenli olarak takip edilmesi önerilir. Çoğunlukla yavaş büyüyen miyom türleri menopoz dönemiyle birlikte kendiliğinden küçülür.

Miyom tedavisi, ilaçlı olarak yapılabilir. GnRH (Gonadotropin salgılayan hormon) olarak tanımlanan ilaçlarla östrojen ve progesteron hormon üretimi engellenir. Kişinin geçici olarak menopoza girmesine neden olan bu tedavi sayesinde kişinin âdet kanaması kesilir ve miyomları küçülür.

Bir diğer ilaçlı tedavi türü ise rahim içi araç (RİA) ile yapılır. Progestin salgılayan rahim içi araç sayesinde miyoma bağlı olarak gelişen aşırı kanamanın şiddeti hafifletilir. Fakat bu yöntem miyomları küçültmez. Bunların haricinde hastanın yakınmalarını azaltmaya yönelik farklı ilaç tedavileri de önerilebilir.

Cerrahi gerektirmeyen tedavi yöntemlerinden biri de radyofrekans (RF) ablasyondur. Miyomun içinde özel bir iğneyle girilerek miyoma, radyofrekans enerjisi verilir. Miyom içinde ısı artışına yol açan bu tedavi türünde anestezi uygulanması gerekir. Minimal invaziv işlemlerden biri olan embolizasyon tedavisinde ise miyomu besleyen küçük damar yapılarına olan kan akışı kesilir. Beslenemeyen miyom zaman içinde küçülür.

Miyom tedavisinde uygulanan cerrahi yöntem ise miyomektomi olarak tanımlanır. Miyomektomi işlemi, laparoskopik yöntemle yapılır ve rahimde bulunan miyomlar, cerrahi yöntemle çıkarılır. Miyom tedavisinde etkinliği kanıtlanmış tek tedavi yöntemi ise histerektomidir. Histerektomi işleminde rahim tamamen alınır. Kişinin menopoza girmesine yol açmayan histerektomi işlemi sonrasında kişi gebe kalamaz.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Migren ve baş ağrısı arasındaki farklar nelerdir?

Başınızda ağrı olduğunda, tipik bir baş ağrısı mı yoksa migren mi olduğunu anlamak zor olabilir. Bir migren baş ağrısını geleneksel bir baş ağrısından ayırmak ve bunun teşhisini hızlı bir şekilde yapmak çok önemlidir. Bu teşhis sonrası uygulanacak tedavi yönteminde daha hızlı sonuç alınmasını sağlayacaktır.

Ayrıca, gelecekte olabilecek baş ağrılarının ortaya çıkmasını önlemeye de yardımcı olabilir. Peki, bir baş ağrısı ile migren arasındaki farkı nasıl anlayabilirsiniz?

Baş ağrısı nedir?

Baş ağrıları, başınızda baskıya ve ağrıya neden olabilen rahatsız edici durumdur. Ağrı hafiften şiddetliye kadar değişebilir ve genellikle başınızın her iki tarafında ortaya çıkar. Baş ağrısının oluşabileceği bazı belirli alanlar arasında alın, şakaklar ve boynun arkası bulunur. Baş ağrısı 30 dakikadan bir haftaya kadar sürebilir. En sık görülen baş ağrısı tipi gerilim tipi baş ağrısıdır . Bu baş ağrısı tipi için tetikleyiciler arasında stres , kas gerginliği ve anksiyete bulunur. Gerilim baş ağrıları tek baş ağrısı türü değildir; diğer baş ağrısı türleri şunlardır:

  • Küme baş ağrıları; Küme baş ağrıları, başın bir tarafında oluşan ve kümeler halinde ortaya çıkan ciddi derecede ağrılı baş ağrılarıdır. Bu, baş ağrısı atakları döngüleri ve ardından baş ağrısız dönemler yaşadığınız anlamına gelir
  • Sinüs baş ağrıları; Çoğu zaman, migren ile karıştırılan sinüs baş ağrısı sinüs enfeksiyonu ile ortaya çıkar. Sinüsün belirtileri arasında; ateş, tıkalı burun, öksürük, tıkanıklık ve yüz basıncı
  • Chiari baş ağrıları; Chiari baş ağrısına Chiari malformasyonu olarak bilinen ve kafatasının beynin bazı kısımlarına baskı yapmasına neden olan ve genellikle başın arkasında ağrıya neden olan bir doğum kusurundan kaynaklanır
  • Gök gürültüsü baş ağrıları; “Gök gürültüsü” baş ağrısı, 60 saniye veya daha kısa sürede gelişen çok şiddetli bir baş ağrısıdır. Acil tıbbi müdahale gerektiren ciddi bir tıbbi durum olan subaraknoid kanamanın belirtisi olabilir. Ayrıca bir anevrizma, felç veya başka bir yaralanmadan da kaynaklanabilir

Migren nedir?

Migren kaynaklı baş ağrıları yoğun veya şiddetlidir ve sıklıkla baş ağrısına ek olarak başka semptomları da vardır. Migren baş ağrısıyla ilişkili semptomlar şunlardır:

  • Mide bulantısı
  • Bir gözün veya kulağın arkasındaki ağrı
  • Lekeleri veya yanıp sönen ışıkları görmek
  • Işığa ve / veya sese duyarlılık
  • eçici görme kaybı
  • Kusma

Gerilim veya diğer baş ağrısı türleri ile karşılaştırıldığında, migren baş ağrısı orta ila şiddetli olabilir. Bazı insanlar o kadar şiddetli baş ağrıları yaşayabilir ki acil serviste bakıma ihtiyaç duyar. Migren baş ağrıları tipik olarak başın sadece bir tarafını etkiler. Ancak başın her iki tarafını da etkileyen migren baş ağrısı da mümkündür.

Migren baş ağrıları iki kategoriye ayrılır: Auralı migren ve aurasız migren. “Aura”, bir kişinin migren olmadan önce yaşadığı hisleri ifade eder. Duygular migren ağrısından 10 ila 30 dakika önce ortaya çıkar. Bunlar:

  • Zihinsel olarak daha az uyanık hissetmek veya düşünmekte güçlük çekme
  • yanıp sönen ışıklar veya olağandışı çizgiler görmek
  • Yüz veya ellerde karıncalanma veya uyuşma hissi
  • Alışılmadık bir koku, tat veya dokunma hissine sahip olmak

Bazı migren hastaları, gerçek migren ortaya çıkmadan bir veya iki gün önce semptomlar yaşayabilir. “Prodrom” aşamasının belirtileri şunlardır;

  • Kabızlık
  • Depresyon
  • Sık sık esneme
  • Sinirlilik
  • Boyun tutulması
  • Olağandışı yemek istekleri

Migrenin tetikleyicileri;

  • Duygusal kaygı
  • Doğum kontrol hapları
  • Alkol
  • Hormonal değişiklikler
  • Menopoz

Baş ağrılarının tedavisi;

Çoğu gerilim tipi baş ağrısı kolay tedavi edilmektedir;

  • Parasetamol: asetaminofen
  • Aspirin
  • İbuprofen

Rahatlama teknikleri;

Çoğu baş ağrısı stres kaynaklı olduğundan, stresi azaltmak için adımlar atmak baş ağrısını hafifletmeye ve gelecekteki baş ağrısı riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Bunlar;

  • Sıcak kompres uygulamak veya ılık bir duş almak gibi ısı tedavisi
  • Masaj
  • Meditasyon
  • Boyun germe
  • Gevşeme egzersizleri

Migren tedavisi;

Önleme, genellikle migren baş ağrıları için en iyi tedavi yöntemidir. Doktorunuzun reçete edebileceği önleyici yöntemler şunlardır:

  • Alkol ve kafein gibi baş ağrısına neden olduğu bilinen yiyecekleri ve maddeleri ortadan kaldırmak gibi beslenmenizde değişiklikler yapmak
  • Antidepresanlar, kan basıncını düşüren ilaçlar, antiepileptik ilaçlar veya CGRP antagonistleri gibi reçeteli ilaçlar almak
  • Stresi azaltmak için adımlar atmak

İlaçlar; Daha az sıklıkla migreni olan kişiler, migreni hızla azalttığı bilinen ilaçları almaktan fayda görebilir. Bu ilaçların örnekleri şunlardır:

  • Prometazin (Phenergan), Klorpromazin (Thorazin) veya Proklorperazin (Compazine) gibi bulantı önleyici ilaçlar
  • Hafif ila orta şiddette ağrı kesiciler, örneğin Asetaminofen veya Nonsteroid Antiinflamatuar ilaçlar (NSAID’ler). Örneğin; Aspirin, Naproksen Sodyum veya İbuprofen
  • Triptanlar gibi, Almotriptan (Axert), Rizatriptan (Maxalt) veya Sumatriptan (Alsuma, Imitrex ™ adı altında ve Zecuity) halinde

Bir kişi migren baş ağrısı ilaçlarını ayda 10 günden fazla alırsa, bu, ribaund baş ağrıları olarak bilinen bir etkiye neden olabilir. Bu uygulama, daha iyi hissetmelerine yardımcı olmak yerine baş ağrılarını daha da kötüleştirecektir.

Erken tanım ve tedavinin önemi;

Baş ağrıları, hafif bir rahatsızlıktan şiddetli ve zayıflatıcı olmaya kadar değişebilir. Baş ağrılarını olabildiğince erken belirlemek ve tedavi etmek, bir kişinin başka bir baş ağrısı olasılığını en aza indirmek için önleyici tedavilere girmesine yardımcı olabilir. Migreni diğer baş ağrılarından ayırt etmek zor olabilir. Bir aura belirtileri için baş ağrısının başlamasından önceki zamana özellikle dikkat edin ve doktorunuza söyleyin.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Metabolik sendrom nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Metabolik Sendrom; bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme durumudur. Farklı bir tanımla; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada ok yaygın olarak görülmeye başlayan Metabolik Sendrom; kalp hastalığı, felç ve diyabet riskini arttıran tıbbi rahatsızlıkların bir arada olmasından oluşur.

Metabolik Sendrom için kullanılan diğer terimler ‘insülin direnci sendromu’ ve ‘sendrom X’tir. Aşağıdaki rahatsızlıklardan en az 3 tanesinin bir arada olması durumuna metabolik sendrom denir:

  • Bel çevresinin normalden fazla olması (erkeklerde 100, kadınlarda 85 cm’den fazla olması)
  • Kandaki trigliserit seviyesinin 150 mg/dL ya da daha fazla olması
  • HDL kolesterol seviyesinin erkeklerde 40 mg/dL, kadınlarda 50 mg/dL’nin altında olması
  • Kan basıncının 130/85 mm HG ya da daha yüksek olması
  • Prediyabet (açlık kan şekerinin 100 ila 125 mg/dL arasında olması) veya diyabet (açlık kan şekerinin 125 mg/dL’nin üstünde olması)

Risk faktörleri;

Metabolik sendrom için risk faktörleri obezite ile ilgilidir. En önemli iki risk faktörü şu şekilde tanımlanır;

  • Merkezi obezite veya vücudun orta ve üst kısımlarında aşırı yağ birikimi
  • Vücudun şeker kullanmasını zorlaştıran insülin direnci

Metabolik sendrom riskinizi artırabilecek başka faktörler de var. Bunlarda şunları içerir:

  • Yaş
  • Ailede metabolik sendrom öyküsü
  • Yeterince egzersiz yapmamak
  • Polikistik over sendromu teşhisi konmuş kadınlar

Metabolik sendromun komplikasyonları;

Metabolik sendromdan kaynaklanabilecek komplikasyonlar sıklıkla ciddi ve uzun vadelidir (kronik).

  • Arterlerin sertleşmesi (ateroskleroz)
  • Diyabet
  • Kalp krizi
  • Böbrek hastalığı
  • İnme
  • Alkolden bağımsız karaciğer yağlanması
  • Periferik arter hastalığı
  • Kalp-damar hastalığı

Diyabet ilerlediği durumlarda;

  • Göz hasarı (retinopati)
  • Sinir hasarı (nöropati)
  • Böbrek hastalığı
  • Uzuvların kesilmesi

Teşhisi;

Metaboliik sendrom, zemininde insülin direnci ile seyreden bir sendromdur. İnsülin direnci komponentini bize en iyi gösteren gösterge bel çevresi genişliğidir.

  • Erkeklerde 102cm
  • Kadınlarda 88cm yüksek risktir
  • Erkeklerde 94cm, kadınlarda 80cm’den fazlası da risk teşkil ediyor. Demek ki bu değerler var ise metabolik sendromdan şüphelenmek gerekmektedir

Bu kişilerde hipertansiyon, kan basıncı yüksekliği, lipid tablosu bozuklukları, kan yağlarının bozuklukları ve kan şekerinde yükseklik gibi rahatsızlıklar olabilmektedir. Bunlar mutlaka kontrol edilmelidir. Kişide bu sayılanlardan 3 tanesinin olması ortaya metabolik sendrom tanısı çıkar ve kişiye uygun tedaviye başlanılır.

Tedavisi;

Metaboloki sendrom nasıl tedavi edilir, metabolik sendromun en iyi tedavilerinden biri düzenli beslenme, diyet ve egzersizdir.

  • Diyet, egzersiz ve yaşam tarzı değişikliği ile tedavi edilebilir
  • Bunların yeterli olmadığı koşullarda ilaç ve insülin tedavisi gündeme gelmektedir
  • Önemli olan diyet, egzersiz ve yaşam tarzı değişikliği ve ilaç kullanımı ile Tip2 diyabet hastalarının yaklaşık ’lik bir bölümünde tedavi hedeflerine ulaşılabilmektedir. Bu kabul edilebilir bir oran değildir

Ne gibi önlemler alabiliriz?

Metabolik Sendromdan korunmanın temeli, sağlıklı bir yaşam şeklini benimsemektir. Metabolik Sendrom tanısı konmuşsa, kalp-damar hastalığı ve tip 2 diyabet riskini azaltmak için hemen harekete geçmek gerekir. Önce hastaya kalp-damar hastalığı riskleri açsından kapsamlı bir muayene ve değerlendirme önerilir. Daha sonra, ilk planda sağlıklı yaşam şeklinin benimsenmesine yönelik önlemler uygulanır. Bu önlemlerin yeterli olmaması halinde ise tedaviye başvurulması gerekebilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Mental retardasyon nedir? Detaylar

Zeka, bireyin amaçlı bir biçimde hareket edebilme, mantıklı düşünebilme ve çevresine uyum yapabilme yetilerinin tümüne denir. Mental retardasyon (zeka gelişiminde gerilik) ise, kendi kendine yetememe, sosyal ilişkilerde güçlük gibi normal hayata uyum sağlayamama durumudur.

Mental retardasyonun görülme sıklığı tüm toplumda % 1’dir. Erkeklerde görülme olasılığı kız çocuklara göre daha fazladır. Düşük sosyoekonomik düzeyde daha sık görülür. Fiziksel bir nedene bağlı olan mental retardasyonda sınıfsal bir fark görülmemektedir.

Belirtileri;

Çocukluk çağında anlaşılan mental retardasyon birçok belirtiye sahiptir. Hafif derecede mental retardasyon, çocuğun okul eğitimine başlamasına ve bilişsel yetenekler gerektiren sorumluluklar üstlenene kadar anlaşılması güçtür. İleri düzey mental retardasyon ise, fiziksel ve nörolojik yetersizliklerle erken çocukluk çağında kendini gösterir. Mental retardasyonun, bu iki uç arasındaki tüm derecelendirmelerin genel belirtilerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Yetersiz entelektüel işlevsellik
  • Doğumsal anomaliler (mikrosefali, hidrosefali)
  • İşitme kaybı
  • Konuşmada güçlük
  • Görme bozuklukları
  • Yüz yapısındaki anomaliler (kornea opasitesi, anormal şekilli kulaklar, basık düzleşmiş burun, dil ve diş yapısındaki uyumsuzluklar)
  • Epileptik nöbetler
  • Serebral palsi
  • Kaslarla ilgili spastisite ve hipotoni
  • Koreoatetoz (ani ve istemsiz sarsılma, sarsıntı ve kıvranma hareketleri)
  • Hareketsizlik
  • Uyaranlara aşırı tepki
  • Hiperaktivite
  • Dikkat süresindeki kısalma
  • Öğrenmede güçlük

Derecelendirmeler, belirtilerin şiddetine ve tetkiklere göre uzmanlar tarafından yapılır.

Nedenleri;

Mental retardasyonun bir çok farklı nedeni vardır. Bu nedenleri üç ana şekilde toplayabiliriz: Genetik etkenler, sosyal ve ekonomik etkenler, organik etkenler. Bu nedenlerin dışında kalan nedenler bilinmemektedir ve nedeni bilinmeyen mental retardasyon, tüm mental retardasyonların 1/3 ‘ünü oluşturmaktadır.

Daha ayrıntılı söylersek; hafif düzeyde mental retardasyonun % 58-78’inin nedeni bilinmemektedir. Bu durumu, ileri düzey mental retardasyonun % 23-43’ü için de söyleyebiliriz. Mental retardasyon sebebinin % 35’inin genetik etmenler olduğu gösterilmiştir. % 10 civarında ise sebebi bilinmeyen organik malformasyonlar (atardamar ve toplardamar arasında oluşan anormal bağlantılar) neden olarak gösterilmiştir. Mental retardasyonun daha bir çok nedeni sayılabilir. Doğum öncesinde (prenatal), doğum sırasında (perinatal), doğum sonrasında (postnatal) oluşan nedenlerin yanında, gebelikteki enfeksiyonlar, travma, yanlış ilaç kullanımı da nedenler arasında gösterilmiştir. Bu nedenlerden genetik etkenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Down sendromu (trizomi 21)
  • Edwards sendromu (trizomi 18)
  • Cat cry sendromu (kedi ağlaması)
  • DiGeorge sendromu
  • Prader-Willi sendromu
  • XXY erkek (Klinefelter sendromu)
  • XYY erkek
  • XXX dişi
  • XO dişi (Turner sendromu)
  • Frajil X sendromu
  • Gen anomalileri (tuberoskleroz, nörofibromatozis, fenilketonüri, galaktozemi)
  • Lesch-Nyhan sendromu

 Risk faktörleri;

  • Gebelikteki enfeksiyonlar (kızamıkçık, sitomegalovirüs, toksoplazma, herpes simpleks virüs, epstein-barr virüs, sifiliz, influenza)
  • Gebelikte radyasyonla karşılaşma
  • Doğum öncesi kanamalar
  • Çoğuz doğum
  • Anormal fetüs pozisyonu
  • Gebelikte cıva ve kurşun zehirlenmesi
  • Zor doğum
  • Prematürite
  • Doğum sonrası menenjit ve ensefalit yapan hastalıklar (kızamık, boğmaca, kabakulak, tüberküloz)
  • Viral aşılar sonrası gelişen ensefalopatiler
  • Nörolojik hasar getirebilen hastalıklar
  • İleri düzey beslenme yetersizlikleri
  • Anoksi gibi oksijensiz kalma durumları
  • Kafa travmaları
  • Hipotiroidizm
  • Sosyoekonomik standartların düşüklüğü

Mental retardasyonun ağırlığının dereceleri;

Entelektüel bozukluğun düzeyini dört derecede belirtmek mümkündür.

  • Hafif mental retardasyon; IQ düzeyi 50-55 ile yaklaşık 70 arası
  • Orta derecede mental retardasyon; IQ düzeyi 35-40 ile 50-55 arası
  • Ağır mental retardasyon; IQ düzeyi 20-25 arası ile 35-40 arası
  • İleri derecede ağır mental retardasyon; IQ düzey 20-25’in altında.

Şiddeti Belirlenmemiş Mental Retardason, Mental Retardasyon olduğuna ilişkin güçlü bir kanı olmasına karşın, kişinin zekasının  standart testlerle sınanabilir olmadığı durumlarda (Örn. ileri derecede güçsüz ya da işbirliği kurulamayan bireyler ya da bebekler ile) kullanılabilir.

  • Hafif mental retardasyon; Hafif Mental Retardasyon, kabaca, eğitim sınıflandırmalarına göre eskiden ”öğretilebilir” olarak nitelendirilen gruba eşdeğerdir. Bu grup Mental Retardasyonu olanların en büyük çoğunluğunu (yaklaşık %85’i) oluşturur. Bu düzeyde Mental Retardasyonu olanlar, tipik olarak toplumsal ve konuşma yeteneklerini okul öncesi yıllarda (0-5 yaş) kazanırlar, duyusal ve motor alanlarındaki bozuklukları çok azdır ve çoğunlukla daha ilerideki yaşlara kadar Mental Retardasyonu olmayan çocuklardan ayırt edilemezler. On’lu yaşların sonuna doğru, 6’ncı sınıf düzeyinde okul becerileri  kazanabilirler.  Erişkin yaşlarında, ancak kendi başına yaşayabilmeye yeten toplumsal ve mesleki yetenekler kazanırlar. Ancak, özellikle alışılmışın dışında toplumsal ve ekonomik streslerle karşı karşıya kaldıklarında denetim ve yol gösterilmesine gereksinim duyarlar. Hafif Mental Retardasyonu olan bireyler uygun destekle çoğunlukla kendi başlarına ya da denetimle toplumda başarıyla yaşayabilirler
  • Orta derecede mental retardasyon; Bu grup tüm Mental Retardasyonu olan bireylerin  % 10’unu oluşturur. Bu düzeyde Mental Retadasyonu olan bireyler çoğu konuşma becerilerini erken çocukluk yıllarında kazanırlar. Meslek eğitiminde faydalanır ve bir denetimle kişisel bakımlarını yapabilirler. Aynı zamanda toplumsal ve uğraşı alanlarındaki eğitimden de fayda görürler. ancak akademik olarak 2’nci sınıf düzeyinden ileri gidemezler. Bildikleri yerlerde tek başlarına dolaşabilirler. Ergenlik dönemlerinde, toplumsal adetleri öğrenmedeki zorlukları aynı yaştakilerle ilişkilerini bozabilir. Erişkinlikte çoğunluğu beceri istemeyen işlerde ya da uygun denetimle yarı beceri isteyen işlerde çalışabilirler. Yeterli  denetim ile toplum hayatına uyum sağlarlar
  • Ağır mental retardasyon; Ağır Mental Retardasyonu olan grup Mental Retardasyunu olan tüm bireylerin % 3-4’ünü oluşturur. Bunlar erken çocukluk yıllarında konuşma ya çok az kazanırlar ya da hiç kazanamazlar. Okul dönemince konuşmayı öğrenebilirler ve ancak temel bakım konusunda eğitilebilirler. Sadece okul öncesi eğitim düzeyinde (gerekli işaret ve harfleri tanıma gibi) bir eğitimden yararlanabilirler. Erişkinliklerinde yakın bir denetimle basit işleri yapabilirler. Mental Retardasyona eşlik eden başka bir sorun nedeni ile özel bir bakıma gereksinimleri yoksa, grup evlerinde ya da aile içinde toplum hayatına uyum sağlayabilirler
  • İleri derecede ağır mental retardasyon; Bu grup tüm Mental Retadasyonların % 1-2’sini oluşturur..Çoğunda Mental Retardasyona neden olan özel  bir nörolojik sorun vardır. Erken çocukluk yıllarında duyu-motor işlevlerinde önemli eksiklikler vardır. Çok özel bir çevrede , devamlı yardım ve bir bakımverenle bireysel ilişki içinde  en uygun gelişme sağlanabilir. Eğer uygun bir şekilde eğitilebilirlerse motor gelişmeleri, kendine bakım ve konuşma becerileri geliştirilebilir. Çok yakın denetim ve koruma altında bazıları basit işleri yapabilir

Mental Retardasyon nasıl tedavi edilir?

Mental Retardasyona özel bir tedavi yoktur. Amaç çocuğun zihinsel becerilerini desteklemek ve düzeyine bağlı olarak yaş ortalamasına yakın performans sergilemesi için çalışmalar yapmaktır. Mental Retardasyonda ne kadar erken müdahale yapılırsa becerilerin gelişimi o kadar hızlı olur. Yaş ilerleyip akademik beklenti arttıkça hafif düzeyde başlayan gerilikler çocuğun normal okullarda okumaya devam etmesini hedeflendiğinde daha ağır tablolara dönüşmekte, ergenlik dönemine geldiğinde depresyonu tetiklemektedir.

O nedenle erken dönemde eğitimcilerden gelen geribildirimler doğru değerlendirilmelidir. Küçük yaşlarda belirti vermiş olsa bile önemsenmemesi nedeni ile mental retardasyon tanısının en çok konulduğu dönem 10-14 yaşları arasıdır. Bu yaşlarda yapılan çalışmalardan alınan verim, erken dönemde uygulanacaklarla alınacak verimden çok daha azdır.

Mental retardasyon tanısı olan çocuklarla merkezimizde yapılan çalışmalarda önce zihinsel becerilerin değerlendirildiği bir test çalışması yapılarak her çocuğun kendine özgü olan zihin profili çıkarılır. Bu profile göre çocuğun güçlü ve buna karşılık gelişmesi gereken alanları belirlenir. Güçlü olduğu kanallar kullanılarak gelişmesi gereken alanlarına yönelik özel eğitim programı hazırlanır. Ev ve okulda yapılacak çalışmalar hakkında öneriler verilir. Sosyal beceri eğitimi ve aile danışmanlığı bu sürecin bir parçasıdır. Bu şekilde çocuğun işlevselliği arttırılarak sosyal yaşamda yer edinmesi hedeflenir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Meme kanseri nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Kanser, hücre büyümesini düzenleyen genlerde mutasyon adı verilen değişiklikler meydana geldiğinde ortaya çıkar. Mutasyonlar, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine ve çoğalmasına izin verir. Meme hücrelerinde gelişen Meme kanseri, memenin lobüllerinde veya kanallarında oluşan durumdur.

Lobüller süt üreten bezler, kanallar ise, sütü bezlerden meme ucuna getiren yollardır. Kanser, göğsünüzdeki yağlı doku veya lifli bağ dokusunda da ortaya çıkabilir.

Kontrolsüz kanser hücreleri genellikle diğer sağlıklı meme dokusunu istila eder ve kolların altındaki lenf düğümlerine de gidebilir. Lenf düğümleri, kanser hücrelerinin vücudun diğer bölgelerine hareket etmesine yardımcı olan birinci yoldur.

Risk Faktörleri;

  • Kadın olmak
  • 50-70 yaş arasında ve menopoz sonrası dönemde olmak
  • Ailesinde (anne veya baba tarafında) meme kanserine yakalanmış akrabaları olmak, (Akrabalık derecesi ne kadar yakın ve meme kanserli akraba sayısı ne kadar fazlaysa risk o kadar yükselir)
  • Daha önce meme kanserine yakalanmış olmak
  • Adet başlama yaşının erken, menopoz yaşının geç olması
  • Hiç doğum yapmamış olmak
  • İlk doğumunu 30 yaşından sonra yapmak
  • Doğum yapmış fakat bebeğini emzirmemiş olmak
  • Uzun süreli hormon tedavisi almak
  • Modern şehir yaşamı ortamında yaşamak
  • Sigara ve tütün ürünleri kullanmak
  • Şişmanlık; özellikle menopoz sonrası fazla kilo almak ve doymuş yağlardan zengin gıdaları fazla miktarda tüketmek
  • Fiziksel aktivite azlığı

Belirtileri;

Meme kanseri belirtilerini bilmek meme kanserini erken evrede yakalamak ve tedavinin başarıya ulaşması için çok önemlidir. Meme kanseri belirtileri arasında en belirgini memede ele gelen kitledir. Ele gelen kitle meme dışında koltuk altında da olabilir. Eğer kitle büyümüş ise meme ucunun içeri doğru çekilmesi de meme kanseri belirtilerindendir.

Çok nadir görülse de meme ucundan kanlı ya da kansız akıntı da meme kanserini işaret edebilir. Meme kanserine neden olan tümör çok büyürse meme derisinde ödem oluşur ve şişme görülebilir. Aynı zamanda kızarıklık ve portakal görünümü de karşılaşılan meme kanseri belirtilerindendir. Eğer meme kanseri yayılmış ise yayıldığı bölge ile ilgili şikayetler de görülebilir.

Meme kanseri belirtilerini tanımak meme kanserinin ilerlemesine engel olabilmek adına çok önemlidir. Bu nedenle kişinin kendi meme yapısını tanıması ve risk faktörlerini bilmesi gerekir. Meme kanseri belirtilerini fark edebilmek için her kadın 20 yaşından sonra kendi meme muayenesini yapmaya başlamalıdır. Kendi kendine meme muayenesi adet bitiminden 5-7 gün sonra; adet görmeyen kadınlar ise ayda bir belirdikleri yapılmalıdır.

Meme kanseri belirtilerini şöyle sıralayabiliriz;

  • Meme üzerinde genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket
  • Memede; genellikle ağrısız, sert yapılı, hareket ettirilebilen veya yerinden oynamayan, zamanla büyüyebilen yapıda ve karakterde ele gelen şişlikler
  • Gözle görülebilir şekilde, meme boyutunda veya şeklinde değişiklik
  • Meme cildinde kızarıklık, morluk, yara, damar genişlemesi, içeri doğru çöküntü, yaygın küçük şişlikler, portakal kabuğu görünüşü gibi noktasal çekintiler
  • Meme başı ve çevresinde, renk ve şeklinde değişiklik, meme başında genişleme, düzleşme, içe çökme, yön değiştirme, kabuklanma, çatlaklar ve yaralar
  • Meme başından kanlı veya kansız akıntı gelmesi
  • Koltuk altında görülebilen, elle fark edilen ağrılı ya da ağrısız şişlikler

Meme kanseri evreleri;

Meme kanseri belirtiler açısından her evrede farklılık gösterebilir. Meme kanseri belirtileri resimli olarak incelendiğinde evreler arasında cilt dokusundaki farklılaşma gözlenebilir. Meme kanseri, 5 ayrı evreden ve 3 alt evreden oluşur:

  • Evre 0; Duktal carcinoma in situ DCIS (duktal karsinoma in sutu) ve LCIS (lobuller karsınoma in sutu). Kanser oluşum aşamasındadır. Çevre dokulara yayılmamıştır. Oluşmaya başladığı alan ile sınırlıdır
  • Evre 1; Yayılabilen meme kanserinin başlangıç aşamasıdır. 1. evre tümörün 2 cm.’ den fazla geniş olmadığı ve kanser hücrelerinin memeden başka yere (lenf bezlerine) yayılmadığı durumdur.
  • Evre 2A; Evre 2A’da memede tümör yoktur, ancak koltuk altındaki lenf bezleri kanser vardır; veya tümör 2 cm veya daha küçüktür ve koltuk altındaki lenf bezlerine yayılmıştır; veya tümör 2 cm’den büyük, 5 cm’den küçüktür ve koltuk altı lenf bezlerine yayılmamıştır
  • Evre 2B ‘de; 2 cm’den büyük, 5 cm’den küçüktür ve koltuk altı lenf bezlerine yayılmıştır; veya 5 cm’den büyüktür ancak koltuk altı lenf bezlerine yayılmamıştır
  • Evre 3A; Memede tümör yoktur, ancak koltuk altı lenf bezlerinde birbirine veya çevre dokulara yapışık kanser vardır; veya tümör 5 cm veya daha küçüktür ve çevre dokulara veya birbirine yapışık koltuk altı lenf bezlerine yayılmıştır; veya tümör 5 cm’ den büyüktür ve koltuk altı lenf bezlerine (birbirlerine veya çevre dokulara yapışık olabilir) yayılmıştır
  • Evre 3B; Tümör herhangi bir boyut da olabilir ve memeye komşu dokulara (deri veya göğüs duvarı, kaburgalar veya göğüs duvarındaki kaslar) yayılmıştır ve meme içerisindeki lenf nodlarına veya kolun altındaki lenf nodlarına yayılabilir
  • Evre 3C; Kanser köprücük kemiği altındaki ve komşu boyun boyunca uzanan lenf nodlarına yayılmıştır ve kanser kolun altındaki ve meme içerisindeki lenf nodlarına ve memeye komşu dokulara yayılabilir
  • Evre 4; Uzak metastatik kanserdir. Kanser vücudun diğer bölgelerine sıçramıştır. Bu evre tedavisinde hastanın yaşam süresini artırmak ve yaşam kalitesini yüksek düzeyde tutmak hedeflenir

Evre 3C ameliyat edilebilir ve ameliyat edilemez olarak ikiye ayrılmaktadır.

  • Ameliyat edilebilir Evre 3C meme kanserinde; Kolun altındaki lenf nodlarında 10 veya daha fazla sayıda lenf nodunda tutulum vardır veya memedeki tümörle aynı taraflı köprücük kemiği altındaki lenf nodları ve komşu boyun lenf nodlarında yayılım vardır veya meme içindeki lenf nodları ve kolun altındaki lenf nodlarında yayılım vardır
  • Ameliyat edilemeyen Evre 3C meme kanserinde; Kanser köprücük kemiği üstündeki lenf nodlarına yayılmıştır ve memedeki tümörle aynı taraftaki komşu boyun bölgesindeki lenf nodlarında tutulum vardır

Meme kanseri tanısında kullanılan yöntemler;

Belirtiler doğrultusunda uygulanacak olan meme kanseri tedavisi programı için doktorunuzun yapacağı testler, tümörün başladığı alan ile sınırlı olup olmadığını (lokal) ya da vücudunuzun diğer bölgelerine (metastaz) yayılıp yayılmadığını anlamak için yapılır.

Meme kanseri tedavisinde tanı için aşağıdaki yöntemler kullanılmaktadır.

  • Mamografi; Meme dokusunun röntgen ışınları ile incelenmesi esasına dayalı bir yöntemdir. Hastanın her hangi bir yakınması yok iken çekilen ilk mamografi baz mamografidir. Mamografi tarama amaçlı veya tanı amaçlı yapılabilir. Tarama amaçlı mamografi hiçbir yakınması olmayan kişilere yapılırken, tanı amaçlı yapılan mamografide şüpheli kitle veya bölgenin daha detaylı tetkiki olanağı vardır
  • Ultrasonografi; Ses dalgalarının dokulardan geri yansıması esası ile çalışır. Mamografide bulunan bir şüpheli kitle veya alanın, veya hastanın eline gelen kitlenin sıvı veya katı olduğunu anlamak için kullanılır. İçi sıvı dolu olan kitleler yani kistler kanser açısından önemli bir tehdit oluşturmazlar. Buna karşılık, içi katı olan yani “solid” kitleler memenin tümörleridir. Bunların iyi veya kötü huylu olduğu ayrımını düzenli takipler veya başka ileri yöntemlerle yapmak gerekir
  • Galaktografi; Meme başından içeri ilaç verip süt kanallarının filminin çekilmesidir. En çok meme başı akıntısı yakınması olanlarda uygulanır
  • İnce iğne biyopsisi; Standart enjektör iğnesi ile hücresel düzeyde örnek alıp mikroskop altında bunların incelenmesidir
  • Kalın iğne biyopsisi; Bu amaç için yapılmış, kalın bir iğne ile doku parçası alınarak bunun incelenmesidir
  • Stereotaksik biyopsi; Kitlenin yerinin özel bir cihazla tespit edilip tam o noktadan örnek alınmasıdır
  • Stereotaksik işaretleme; Özel bir cihaz ile şüpheli alanının görülüp içine ince bir tel bırakılmasıdır
  • Cerrahi biyopsi; Ameliyathanede yapılan ve kitlenin tamamının çıkartılıp mikroskop altında incelenmesidir

Tedavisi;

Hastalığın evresine, hastanın özelliklerine ve genel sağlığına bağlı olarak tedavi seçenekleri bir veya birden fazlasını içerebilir: Cerrahi, radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, kemoterapi veya hedefe yönelik tedavi gibi…

Cerrahi Tedavi

Genellikle kanserle savaşın ilk aşamasıdır. Çoğu hastanın tedavisi kanserli dokunun cerrahi olarak çıkarılması ile başlar. Sentinel lenf (bekçi lenf nodu) biyopsisi yapılarak beraberinde gerekiyorsa koltukaltı lenf bezleri de temizlenir.

Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması vardır. Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar ve memenin tümünün çıkartılmasına yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Son dönemdeki medikal gelişmeler ışığında sadece kanserli bölgenin çıkarılması ve memenin korunması , koltukaltı lenf bezlerinden ise örnekleme yapılması sayesinde hastalarda benzer başarılı sonuçlar alınabilmekte ve aynı gün evlerine gidebilmektedirler. Memenin tümünün alınması gerektiği durumlarda ise plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması mümkündür.

Radyoterapi (Işın Tedavisi)

Işın tedavisi, X-ışınlarının (röntgen ışınları), meme bölgesine ve koltuk altına uygulanmasıyla, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin yok edilmesini sağlamak amacı ile yapılır.

En sık kullanılan yöntem harici ışınlama (external beam radiation) yöntemidir. Operasyondan sonra 4-6 hafta süreyle uygulanır. Özel bir lineer akseleratör kullanılmak suretiyle, harici olarak, tüm meme ve bazen de koltukaltı hedeflenerek ışınlanır. Işın genellikle 4-6 hafta boyunca, haftada 5 gün olarak verilir.

Radyoterapinin yan etkileri; Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Memede şişme ve ağırlık hissi ortaya çıkabilir. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu yan etkiler yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Merkezimizde kullanılan Novalis destekli TrueBeam STx isimli lineer akseleratör ile sağlıklı dokuya minimum oranda zarar verilerek bu yan etkiler en aza indirilir.

Kemoterapi (İlaç Tedavisi)

Kanser hücrelerini öldürücü ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar ağızdan veya damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılır. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, kürler halinde verilir. 4-6 kür planlanır. Her kür arası yaklaşık 3 haftadır. Bu da toplam 3 ile 5 aylık toplam kemoterapi süresi demektir.

Bazı olgularda yapılan cerrahi tedaviye ek olarak, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir. Bu tedaviye adjuvan kemoterapi denir.

Neoadjuvan kemoterapi ise Evre 3 kanseri olan hastalarda mevcut tümörün boyutlarını küçültmek ve cerrahiye uygun hale getirmek amacıyla yapılır. Neoadjuvan kemoterapinin bir faydası da yapılan kemoterapinin tümör üzerine etkinliğinin izlenmesidir. Kemoterapiyle ilgili daha fazla bilgi için tıklayınız.

Hormono Terapi (Hormon Tedavisi)

Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri (algılayıcıları) aracılığı ile östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, bu şekilde östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisinin ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Meme hastalıkları nedir? Detaylar

Meme ile ilişkili şikayetler, bel ağrısı şikayetlerinden sonra en sık doktora başvurma nedenidir. Bu şikayetler, memede ağrı, farkedilen bir şişlik veya meme başı akıntısı gibi sorunlar nedeniyle olabilmektedir. Ayrıca, herhangi bir şikayet olmaksızın gerçekleştirilen tarama programları çerçevesinde de hastalar doktora başvurmaktadır.

Meme kadın bedeninde hormonal değişime bağlı olarak birçok durum ve hastalık meydana gelebilir. Bu hastalıkları şöyle sıralayabiliriz;

Fibrokistik;

Kadınların yaklaşık yüzde 60′ında görülen fibrokistik meme hastalıkları 30-50 yaş aralığında sık görülür. American Cancer Society (Amerikan Kanser Derneği) verilerine göre kadınların en az yarısında yaşamlarının bir bölümünde memede fibrokistik değişimler tespit edilmektedir. Fibrokistik değişimi olan kadınlar tipik olarak periyodik meme ağrıları çekerler çünkü bu durum meme dokusunun vücuttaki aylık östrojen ve progesteron hormon değişimleriyle direkt olarak ilintilidir.

Menopoz sonrası ve doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda fibrokistik meme hastalıkları daha nadir görülür. Bu durum yumurtalık hormonlarıyla ilişkisinin olduğunu düşündürtmektedir.

Fibrokistik meme değişiklikleri için risk etmenleri arasında başta kalıtım ve beslenme (aşırı yağlı beslenme, fazla kahve tüketimi) gelmektedir. Fibrokistik meme değişimlerinde en sık rastlanan tablo şu şekilde özetlenebilir:

  • Kistler (içi sıvı dolu keseler)
  • Fibrosis (ölü hücre dokusu)

Şişlik veya kitleler;

Memede kalınlaşmış ve sert bölgeler ve hassasiyet. Fibrokistik meme değişimine sahip kadınlarda olası bir kanserin mamografi ile teşhisi zordur. Bu nedenle bu kişilerde ultrasonografi ile tarama da gerekebilir.

Fibroadenom;

Memenin en sık görülen iyi huylu tümörüdür. 20-40 arası yaşlarda görülür ancak bazen daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir. Toplumda görülme sıklığı yüzde 10 civarıdır. Bir kısım hastada birden fazla, hatta her iki memede oluşabilir. Nedeni bilinmemektedir. Yağdan zengin beslenme ile ilişkili olabildiği yönünde görüşler vardır. Kendiliğinden kaybolabilir veya gerekli görülürse çıkarılabilir.

Duktal ektazi; 

Meme başının altında yer alan süt kanallarının genişlemesidir. Açık renkli akıntıya neden olabilir. Meme başı altında sert bir kitle ele gelebilir. Hiçbir tedavi yapılmadan da geçebilir veya antibiyotiklerle beraber sıcak kompres uygulaması uygun görülebilir. Yakınmalar devam ederse areola kenarından meme başı açılıp o bölgedeki süt kanalları çıkarılır.

Yağ nekrozu;

Belirtileri ve mamografi bulguları açısından meme kanserine en çok benzeyen iyi huylu meme tümörlerindendir. Travma veya enfeksiyona bağlı olarak gelişebilir. Kitlenin yakınındaki deride morluk görülebilir. Kitlede duyarlılık olabilir. Deride veya meme başında çökme ve çekinti olabilir. Biyopsi yapılmadan meme kanserinden ayırt edilemez.

Hamartom;

Erişkin hücrelerin yerleşik oldukları dokuda aşırı büyümesi, çoğalması sonucu oluşan iyi huylu tümöral oluşumlardır. Rahatsız edici hale geldiklerinde cerrahi müdahaleyle çıkarılırlar.

İntraduktal papillom;

Memede süt kanalından köken alan küçük ve iyi huylu tümördür. Bu tümörler bez, fibröz doku ve kan damarlarından oluşur. En sık 35-55 yaşlarında rastlanır. Papillomu ve süt kanalının etkilenen kısmını çıkarmak için cerrahi uygulanır. Biyopsi sonucu kanser riski saptanmışsa ek tedavi gerekebilir.

Lipom; 

Lipoma veya yağ bezesi olarak da bilinir. Vücutta yağ dokularından köken alan, habis (kötü huylu) olmayan, tedavi edilebilir tümörlerin genel adıdır. Yağ dokusu içeren herhangi bir vücut bölgesinde oluşabilir. Tedavisi cerrahi yöntemle yapılır. Kötü huylu tümöre dönüşmesi ender olarak görülmektedir.

Meme hastalıkları arasında enfeksiyonlar ve meme kanseri yer almaktadır. Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Marfan sendromu nedir? Detaylar

Vücut büyümesini etkileyen kalıtsal bir bağ dokusu bozukluğu olan Marfan Sendromu, iskelet sisteminiz, cildiniz, gözleriniz ve kalbiniz dahil tüm vücudunuzu etkileyebilir. Yaklaşık 5.000 kişiden 1’inde ortaya çıkan Marfan Sendromu, her yaştan, ırktan erkeklerde ve kadınlarda görülür.

Marfan sendromu genetik bir hastalıktır. Vakaların % 75’inde hastalık anne veya babanın genleri aracılığıyla kalıtımsal olarak gelmektedir. Kalan % 25 vakada ise, genetik mutasyon sonucu sendrom ortaya çıkmaktadır. Anne veya babadan bir tanesinde Marfan sendromu olması durumunda, bu anne babadan doğacak çocukların sendroma yakalanma olasılığı % 50 olmaktadır.

Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Marfan sendromu, adını hastalığı ilk kez 1896 yılında teşhis eden Fransız çocuk doktoru Antoine Marfan’dan almaktadır. Marfan sendromunun belirtileri kişiden kişiye çeşitlilik gösterebilmektedir. Bazı hastalarda belirtiler oldukça hafifken, bazı hastalarda ölüme bile sebebiyet verebilecek ciddi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Ancak hastaların genelinde, yaş ilerledikçe hastalık daha kötü bir hal almaktadır.

Nedenleri;

Bu rahatsızlığın genetik temellere dayanan bir sendrom olduğu bilinmektedir. Genetik kusur sonucunda bağ dokunun oluşumunda büyük rol oynayan ‘’fibrillin-1’’ adlı bir proteinde üretim bozuklukları meydana gelir. Bu genetik kusur ayrıca kemiklerde aşırı büyümeye neden olarak uzun uzuvlara da neden olmaktadır. Bir ebeveynin bu bozukluğa sahip olması durumunda, çocuklarının da buna sahip olma şansı yaklaşık olarak yüzde 50’dir. Bu otozomal dominant bulaşan bir rahatsızlıktır.

Ailede Marfan sendromuna sahip birey olmadığı durum ile birlikte, sperm veya yumurtalarındaki spontan bir genetik kusur da Marfan sendromu olmayan bir ebeveynin bu bozukluğu olan bir çocuğa sahip olmasına neden olabilir. Bu genetik kusur, Marfan sendromu vakalarının yaklaşık olarak 4 te 1 inde görülmektedir. Vakaların diğer yüzde 75’inde sendrom kişilere ailesinden miras olarak kalmaktadır.

Belirtileri;

  • Uzun kollar, bacaklar ve parmaklar
  • Uzun ve ince vücut tipi
  • Eğri omurga
  • Göğüs içeri batıyor veya dışarı çıkıyor
  • Esnek eklemler
  • Düz ayak
  • Çapraşık dişler
  • Kilo alımı veya kaybı ile ilgili olmayan ciltte çatlaklar

Teşhisi;

Marfan sendromunun belirtileri, bağ dokularla ilişkili diğer hastalıklarda ortaya çıkan belirtilere benzer olduğu için hastalığın teşhisinin konulması oldukça zordur. Hastalıktan şüphelenilmesi durumunda, ilk olarak EKG çekimi ile çeşitli görme testleri yapılmaktadır. Ancak kesin teşhis için, ailede hastalığın olup olmadığına dair bilgi edinilmesi ve bazı genetik testlerin yapılması gerekmektedir.

Tedavisi;

Marfan sendromunun ne yazık ki henüz kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler, hastalığın yol açtığı ve bazı durumlarda ölümcül olan tıbbi komplikasyonları önlemeye yöneliktir. Dolayısıyla, Marfan sendromu olan hastaların düzenli aralıklarla belirli tıbbi kontrolleri yaptırmaları ve bu kontroller neticesinde eğer hastalık vücudun başka bir bölgesine sıçradıysa gerekli tedavileri yaptırmaları gerekmektedir.

Eskiden Marfan sendromuna yakalanan hastaların birçoğu 40 yaşına gelemeden hayatını kaybetmekteyken, günümüzde gelişen tanı mekanizmaları sayesinde, hastaların büyük kısmı çok daha uzun bir ömür sürebilmektedir. Hastalık aort damarı gibi kritik damarlarda probleme yol açması durumunda ölümcül olabilmektedir. Bu sebeple, Marfan sendromu olan kişilerde düzenli kalp-damar kontrolleri yapılmaktadır.

Hastalığın damarlara sıçraması durumunda, damarlar normal insanlara göre daha kolay yırtılma eğilimi gösterdiğinden, hastalara düzenli olarak kan basıncı düşürücü ilaçlar verilmektedir. Aort damarının hastalık sebebiyle aşırı derecede genişlemesi durumunda ise, bir ameliyat gerçekleştirilerek, hastaların aort damarı sentetik bir damar ile değiştirilebilmektedir. Hastalığın gözlerde ciddi probleme yol açması durumunda da gene çeşitli ameliyatlar aracılığıyla tedavi gerçekleştirilmekte ve hastaların normal bir yaşam sürmesi sağlanabilmektedir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Mantar hastalığı nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Milyonlarca mantar türü olmasına rağmen, yaklaşık 300 türü insanlarda enfeksiyonlara neden olabilir. Cildinizi etkileyebilecek birkaç tür mantar enfeksiyonu vardır. Bu yazıda, en yaygın deri mantar enfeksiyonlarından bazılarına ve bunların tedavi edilip önlenebileceği yollara daha yakından bakacağız.

Mantarlar her yerde yaşayabilirler. Bitkilerde, toprakta ve hatta cildinizde. Cildinizdeki bu mikroskobik organizmalar, normalden daha hızlı çoğalmadıkça veya bir kesik veya lezyondan cildinize nüfuz etmedikçe, herhangi bir soruna neden olmaz.

Mantarlar ılık, nemli ortamlarda geliştiğinden, mantar cilt enfeksiyonları terli veya nemli bölgelerde gelişebilir. Örnek olarak; ayaklar, kasıklar ve deri kıvrımları. Bu enfeksiyonlar, ciltte kaşıntı, pul pul döküntü veya renk değişikliği olarak görünür .

Mantar cilt enfeksiyonları genellikle doğrudan temas yoluyla yayılır. Bu, giysiler veya diğer eşyalar üzerindeki veya bir kişi veya hayvan üzerindeki mantarlarla temas etmeyi içerebilir.

Mantar hastalığı çeşitleri nelerdir?

Mantar hastalıkları çeşitleri konusundan geliştikleri bölgelere göre farklı alt gruplara ayrılır. Bunlardan en yaygın görülen mantar türleri şu şekildedir:

  • Tırnak mantarı; Genellikle ayak baş parmağında görülür, tırnakta sarı veya beyaz renkli renk değişiklikleri ile kırılganlaşma, şekil bozukluğu gibi sorunlar ortaya çıkar. Zamanla kapladığı alan genişleyebilir, farklı tırnaklara da yayılım gösterebilir
  • Vajinal mantar; Vulva ve vajinayı etkileyen vajinal mantar kadınlar arasında oldukça yaygındır. Şiddetli kaşıntıya neden olması sebebiyle günlük yaşamı önemli ölçüde zorlaştırabilir. Tedavi edilmemesi halinde ise şiddetlenerek üreme organlarını etkileyebilecek sorunlara yol açabilir
  • Kasık mantarı; Erkek bireyler arasında daha yaygın görülen kasık mantarında kaşıntı ve yanma sorunu oldukça rahatsız edici olabilir. Bazı durumlarda cinsel organları da etkileyen kasık mantarı vücudun farklı bölgelerindeki mantar enfeksiyonlarından bulaşma yoluyla da kasığa yerleşebilmektedir
  • Saçkıran; Saçta veya sakallarda görülen saçkıran, bulunduğu bölgede boşlukların açılmasına neden olur. Hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görülebilen bu enfeksiyon ciltte kızarıklık ve pul pul dökülme gibi sorunları da beraberinde getirir
  • Ayak mantarı; Ayakların ayakkabı içerisinde uzun süre nemli kalması veya ortak kullanım alanları nedeniyle oluşan ayak mantarı ayaklarda tahriş, kaşıntı, kızarıklık ve kötü kokuya neden olabilir
  • Tinea capitis; Trikofiton ve mikrosporum gibi etkenlerden kaynaklı olarak ortaya çıkan Tinea Capitis genellikle çocukları etkileyen ve bulaşıcılığı oldukça yüksek olan bir mantar hastalığıdır
  • Atlet ayağı; Çok yaygın görülen bir mantar enfeksiyonu olan atlet ayağı, genellikle ayak parmaklarının aralarındaki perdelerde oluşur. Kaşıntı, pullanma, iltihaplanma, kötü koku, çatlama, şişlik ve ağrıya neden olabileceği gibi tedavi edilmemesi durumunda bakteriyel enfeksiyonlarla da birleşebilir
  • İntertrigo; Nemli iklimlerde yaşayan bireylerde ve özellikle de kilolu bireylerde sıklıkla görülen intertrigo, derinin katlanma yaptığı bölgelerde ortaya çıkar. Bu bölgelerde sürtünme, nem ve sıcaklık artışına bağlı olarak görülen mantar enfeksiyonu genellikle kaşıntı ve yanma ile kendini gösterir
  • Makat mantarı; Makat bölgesinde oluşan mantar enfeksiyonu genellikle Candida Albican adlı mantar türünden kaynaklı oluşur, şiddetli kaşıntı ve yanmaya neden olarak günlük yaşamı zorlaştırabilir
  • Dil mantarı; Dil yüzeyinde beyaz veya yeşil renkli bir tabakanın oluşması ile karakterize olan dil mantarı ağızda kötü koku, sürekli tekrarlayan boğaz enfeksiyonu, tat alma sorunları gibi olumsuzluklara yol açabilir

Risk faktörleri;

  • Sıcak veya ıslak bir ortamda yaşamak
  • Ağır terleme
  • Cildinizi temiz ve kuru tutmamak
  • Giysi, ayakkabı, havlu veya yatak takımı gibi öğeleri paylaşmak
  • İyi nefes almayan sıkı giysiler veya ayakkabılar giymek
  • Sık sık ciltten cilde teması içeren faaliyetlere katılmak
  • Enfekte olabilecek hayvanlarla temas halinde olmak
  • Bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar , kanser tedavisi veya HIV gibi durumlar nedeniyle zayıflamış bir bağışıklık sistemine sahip olmak

Belirtileri;

İnsanlarda mantar hastalığı, her ne kadar geliştiği bölgeye göre farklılık gösterse de çoğu zaman benzer türde belirtilere yol açar. Deri üzerinde oluşan vücut mantarlarının yaygın belirtileri arasında şunlar yer alır:

  • Kaşıntı
  • Tahriş
  • Deride pullanma ve döküntüler
  • Kızarıklık ve şişlik
  • Deride kabarcıklar

Bunların yanı sıra yaygın görülen mantar enfeksiyonlarından bir tanesi olan tırnak mantarında tırnak üzerinde renk değişikliği, şekil bozukluğu gibi belirtiler söz konusudur.

Vajinal mantar yaşayan bireylerde ise kaşıntı ve kızarıklığın yanı sıra genellikle peynir kesiği benzeri bir vajinal akıntı görülür.

Tüm bu belirtiler mantar enfeksiyonunun tipik belirtileri arasında yer alır ve bu belirtileri yaşayan bireyler bir an önce sağlık kuruluşlarına başvurmalı ve muayeneden geçmelidir.

Nedenleri;

Mantar hastalığı, mantarların deri yüzeyinde bulunan ölü keratin hücrelerini enfekte etmesi ile ortaya çıkar. Mantarların çoğalarak enfeksiyona yol açmasında risk faktörü olarak değerlendirilebilecek bazı nedenler şunlardır:

  • Obezite
  • Duş sonrasında veya terleme nedeniyle cildin tam olarak kurumaması ve nemli kalması
  • Dar kıyafetler giymek
  • Hava geçirgenliği düşük, terlemeyi artıran kumaşlara sahip giysiler giymek
  • Ayakların gün içerisinde çok uzun süre boyunca ayakkabı içerisinde kalması
  • Hamilelik
  • Antibiyotik kullanmak
  • Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklara sahip olmak veya buna yol açan ilaçlar kullanmak
  • Sağlıksız ve dengesiz beslenme
  • Mantar enfeksiyonu olan bir birey veya hayvan ile temas halinde olmak
  • Havuz, duş, küvet gibi ortak kullanım alanlarını kullanmak veya havlu, çarşaf, terlik, ayakkabı gibi bulaşma ortamı oluşturan kişisel eşyaları başkalarıyla ortak kullanmak
  • Hijyene gereken özeni göstermemek, iç çamaşırlarını yeterli sıklıkla değiştirmemek
  • ilt sağlığına uygun olmayan kimyasal içerikli veya uygunsuz pH’taki bakım ürünleri ile cildi veya vajinal bölgeyi temizlemek

Tedavisi;

Antifungal ilaçlar mantar enfeksiyonlarını tedavi edebilir. Mantarları doğrudan öldürebilirler veya büyümelerini ve gelişmelerini engelleyebilirler. Antifungal ilaçlar, OTC tedavileri veya reçeteli ilaçlar olarak mevcuttur;

  • Kremler veya merhemler
  • Haplar
  • Tozlar
  • Spreyler
  • Şampuanlar

Mantar cilt enfeksiyonunuz olduğundan şüpheleniyorsanız, durumu gidermeye yardımcı olup olmadığını görmek için bir OTC ürünü denemek isteyebilirsiniz. Daha inatçı veya şiddetli vakalarda, doktorunuz enfeksiyonunuzun tedavisine yardımcı olması için daha güçlü bir mantar önleyici ilaç yazabilir.

OTC veya reçeteli antifungal almanın yanı sıra, mantar enfeksiyonundan kurtulmanıza yardımcı olmak için evde yapabileceğiniz bazı şeyler vardır. Bunlar şunları içerir:

  • Etkilenen alanı temiz ve kuru tutmak
  • Cildinizin nefes almasına izin veren gevşek giysiler veya ayakkabılar giymek

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın