Hipertansiyon nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Hipertansiyon (yüksek tansiyon) kan basıncının sürekli olarak yükselmesidir. Normal değer olarak kabul edilen 120/80 kan basıncının her ikisinin ya da sadece birinin 140/90 değerlerinde olması hipertansiyon olduğunu gösterir. Basit bir tanımla kanın damarlarda dolaşırken oluşturduğu basınçtır.

Kan kalpten pompalanır ve damarlarda dolaşırken damarlara bir basınç uygular. Tansiyon olarak tanımlanan kan basıncı değeri kişiden kişiye değişiklik gösterir. Kan basıncı sistolik ve diastolik olmak üzere ikiye ayrılır. Kalp kasılır ve damarlara doğru kanı atar. Kanın damarlara attığı kan basıncına sistolik denir. Kalp gevşediğinde ise hâlâ damarlarda kan basıncı bulunur. Bu basınca diastolik denir. Sistolik kan basıncı büyük tansiyon; diastolik küçük tansiyon olarak da bilinir.

Nedenleri;

  • Aşırı sigara kullanımı
  • Dengesiz ve düzensiz beslenme
  • Aşırı fastfood tüketimi
  • Kronik alkol kullanımı
  • Obezite
  • Genetik faktörler
  • Stres
  • Tuzlu yeme alışkanlığı
  • Böbrek hastalıkları
  • Doğuştan gelen ve sonradan oluşan kalp ve damar hastalıkları
  • İleri yaş
  • Diyabet
  • Gebelik
  • Hareketsiz yaşam
  • Kullanılan bazı ilaçlar

Belirtileri;

  • Aniden oluşan baş ağrısı
  • Bulanık görme
  • Kulak çınlaması
  • Çarpıntı
  • Ayaklarda ve bacaklarda şişkinlik
  • Çift görme
  • Baş dönmesi
  • Burun kanaması
  • Ritim bozukluğu
  • Nefes darlığı
  • Kalp sıkışması
  • Kalpte ağrı
  • Halsizlik
  • Sık sık idrara çıkma

Tanısı;

Uygun şartlarda yapılan düzenli tansiyon ölçümü ile konulmaktadır; en az 5 dakikalık dinlenme sonrası her iki koldan yapılan ölçümlere göre hipertansiyon tanısı konulur. Ayrıca ölçümden 1 saat önce sigara, çay, kahve vb. tüketilmemelidir. Bazı durumlarda yüksek tansiyon problemi olmadığı halde hastane ortamında tansiyon değerleri yüksek çıkabilmektedir. “Beyaz Önlük Hiperansiyonu” denilen bu durumda tansiyon takipleri veya tansiyon holter cihazı ile tanı konulabilmektedir. Çok nadir rastlansa da, kişi de yüksek tansiyon olduğu halde tansiyon değerleri normal olarak ölçülebilmektedir. Böyle bir durumda damar içine girilerek doğrudan basınç ölçümleri yapılabilmektedir.

Tedavisi;

Yüksek tansiyon hastalarının tedavisi için öncelikli olarak hastaların yaşam tarzında değişiklikler yapması istenir. Tansiyon hastası ideal kilonun üzerindeyse ideal kilosuna dönmesi için yeterli ve dengeli bir diyet programı uygulaması önerilir. Tuz tüketimi kısıtlanır ve meyve, sebze tüketimi artırılır. Margarin, tereyağı ve kuyruk yağı gibi doymuş yağ oranı yüksek gıdalar diyetten çıkarılır. Alkol ve sigara kullanımı kesinlikle bırakılmalıdır.

Tansiyon hastalarının düzenli fiziksel aktivite yapması, kan basınçlarının düzenlenmesini sağlar. Yaşam tarzındaki değişikliklere uyum sağlayamayan ya da değişikliklere rağmen tansiyonu düşürülemeyen hastalara ila tedavisi uygulanır. Kronik bir hastalık olan hipertansiyon yaşam boyu belirli aralıklarla doktor kontrolü gerektirir. Doktor tarafından önerilen ilaçların düzenli olarak alınması ve doktora danışılmadan dozunda oynamalar yapılmaması gerekir.

Tansiyonu ne düşürür?

  • Yüksek tansiyon durumunda hastanın ellerini, ayaklarını ve kollarını normal musluk suyu ile yıkaması önerilir. Soğuk su ile yapılan duş da kan basıncının düşürülmesine yardımcı olur
  • Tansiyon yükseldiği zaman hemen bir limonun suyunu sıkıp sulandırarak içmek kan basıncını düşürebilir
  • Tuzsuz yoğurt ve ayran da tansiyonu düşürücü etki gösterir. Ancak yoğurt ya da ayranın tuzsuz olmasına ekstra özen gösterilmelidir
  • Nar suyu ve greyfurt gibi meyvelerin suları ve kekik suyu da tansiyon düşürücüdür
  • Halk arasında da tansiyon yüksekliğinde kullanılan sarımsağın da kan basıncını düşürücü etkisi vardır

Hipertansiyon hastalarının yapması gerekenler?

  • Egzersiz yapmalı
  • Tuzlu beslenmekten kaçınılmalı
  • Spor aktiviteleri yapılabilir
  • Yağlı ağır yiyecekler tüketilmemeli
  • Stresten uzak durulmalı
  • Sigara ve alkol kullanılmamalı ya da azaltılmalı
  • Hangi hastalıklardan kaynaklanıyorsa o hastalıklar tedavi edilmeli
  • Tansiyonu yükselten gıdalar tüketilmemeli
  • Fazla kilolar verilmeli
  • Karbonhidrat tüketimi azaltılmalı
  • Bol sıvı tüketilmeli
  • Kafein tüketirken aşırıya kaçılmamalı

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Hiperplazi nedir? Detaylar

Herhangi bir dokunun veya organın hücre sayısındaki artış nedeniyle büyümesi. Farklı bir tanımla, bir organ içindeki hücre sayısının artmasına bağlı olarak o organın büyümesi. Hiperplazi terimi sıklıkla prostat ve böbrek üstü bezleri gibi bezler için kullanılır.

Hiperplazi, bir doku veya organda hücre sayısındaki artışı belirtir ve böylelikle volüm olarak da artış vardır. Hücreler, fonksiyonel gereksinim artmasına bir yanıt olarak nasıl hipertrofiye olursa, aynı şekilde stress altında kalınca veya stimüle edilince, mitotik bölünerek çoğalırlar. Bu şekilde organ veya dokuda hücre sayısının artmasına “hiperplazi” adı verilir. Hücre sayısı artması ile, organ veya dokunun büyümesi söz konusudur.

Hiperplazi gösteren hücrelerin fonksiyonlarında artma olur. Özellikle bu, iç salgı gudde hücrelerinde belirgindir. Vücuttaki her hücre tipinin hiperplazik kapasitesi yoktur. Örnek; kalb ve iskelet kası ile sinir hücreleridir. Epidermis, intestinal epitel, hepatositler, fibroblastlar ve kemik iliği hücreleri hiperplaziye uğrar. Hiperplazi; fizyolojik ve patolojik olarak ikiye bölünebilir.

Fizyolojik Hiperplazi; Fizyolojik hiperplazi de ikiye ayrılır.

  • Hormonal hiperplazi; en iyi örnek puberte (ergenlik) ve gebelikte; meme glandüler epitel proliferasyonu ve ayrıca gebelikte uterusda kas hücrelerinde hiperplazi ve hipertrofi görülür.
  • Menstrüel siklusdaki “proliferatif faz” (endometrial proliferasyon) fizyolojik bir hiperplazidir. Kompensatuvar hiperplazi; parsiyel hepatotektomi yaparak, karaciğer dokusunun bir parçasının çıkarılmasın- dan sonra, karaciğerin rejenerasyon kapasitesi ile yeni karaciğer hücreleri yapılır.

Patolojik Hiperplazi; Patolojik hiperplazinin pek çok şeklinde, aşırı hormonal veya büyüme faktörü stimülasyonu vardır. Normal menstrüel perioddan sonra, endometrial doku guddelerinde aşırı proliferasyon görülür.

Bu endometrial proliferasyon esasda fizyolojik bir hiperplazidir; fakat hormonal dengelerin bozulduğu bazı durumlarda (östrojen ve progesteron ara- sındaki balans) östrojenin artması durumunda, endometrium guddelerinde aşırı bir hücre artımı ortaya çıkar.

Bu endometrial hiperplazi sonrası, kanser sürpriz olmamalıdır; çünki endometrial hiperplazilerde kanser riski vardır. Ayrıca, endometrial hiperplazi, anormal menstrüel kanamaların başlıca nedenidir. Prostat kanseri tedavisi için, östrojen hormonu verildiğinde veya karaciğer sirozunda olduğu gibi, östrojenin inaktivite edilemediği durumlarda, hastalarda hiperöstrinizm (östrojen fazlalığı) ortaya çıkar.

Bu gibi, erkek hastaların memelerinde büyümeler (jinekomasti) meydana gelir. Kanın kalsiyum düzeyindeki uzun süreli düşmeler, paratiroid salgılıklar üzerine uyarıcı etki yapar, paratiroid hiperplazisi (sekonder hiperparatiroidizm) saptanır.

ACTH verilmesi sonucu, sürrenal korteks hiperplazisi gelişir (Cushing sendromu) x. Patolojik hiperplaziye örnek olarak iltihabi iritasyon ve enfeksiyon hiperplazisini gösterebiliriz. Kötü yapılmış bir protez, alttaki dokuda epitel ve bağ dokusu olmak üzere hücre proliferasyonlarına neden olur.

Bunlara “iltihapsal fibröz hiperplazi” denir. Protez vuruğu hiperplazisi veya epulis fissuratum olarak adlandırılır. Hiperplazi, yara iyileşmesindeki bağ dokusu hücrelerinin verdiği önemli bir yanıt olabilir. Prolifere olan fibroblast ve kan damarı hücreleri bir onarım işlemine yol açarak bir granulasyon dokusunu oluşturur. Bu hücreler, fibroblast ve endotel hücreleri, büyüme faktörlerinin stimülasyonu (uyarısı) ile prolifere olarak hiperplaziye neden olur.

Büyüme faktörlerinin stimülasyonu, keza human papilloma virus gibi bazı viral enfeksiyonlarda da hiperplazilere neden olarak karşımıza çıkabilir. Bu tür lezyonlara örnek, deride görülen bildiğimiz deri siğilleridir (verruka vulgaris). Gerçi hipertrofi ve hiperplazi tanımlamada iki farklı olaylarsa da, aynı mekanizma tarafından başlatılır ve pek çok durumda beraber oluşur.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hidrosel ve Kordon Kisti nedir? Detaylar

Halk arasında torbaların şişmesi ve su toplaması olarak bilinen Hidrosel, fıtık kesesinin içinin sıvı dolu olması ve aynı zamanda karın tarafındaki ucun da kapanması durumudur. Kordon kisti ya da kord hidroseli ise, kasık kanalı boyunca oluşmuş kistik (içi sıvı dolu) oluşumlara denir. 

Daha ayrıntılı bir tanım yapmak istersek; Bebeğin anne karnında gelişimi sırasında, erkek çocuklarda testis denilen yumurtalıklar ilk önce böbreklerin üst kutbunda oluşmaya ve gelişmeye başlar, sonra karın içinde göç ederek, kasık kanalından geçer ve skrotum adı verilen torbalara iner. Kasık kanalından geçerken beraberinde karın içi organların üzerini kaplayan periton adı verilen karın zarını da birlikte sürüklerler.

Her 10 erkek çocuğundan dokuzunda bu zar kapanır, ancak birinde kapanmaz. İşte bu zarın kapanmadığı durumlarda, karın boşluğu ile skrotum adı verilen torbalar arasında bir kesecik oluşur ki biz buna kasık fıtığı adını veriyoruz. Ancak bu açıklık bazen karın içi organların geçmesine değil, sadece karın içindeki suyun geçmesine müsaade edecek kadar dar olabilir. Bu durumlarda da ortaya çıkan hastalığa hidrosel denir.

Hidrosel de sadece karın içindeki su kasık kanalından aşağı geçer. Kasık kanalında ve/veya skrotumda şişlik oluşturur. Bazen de sıvı sadece kasık kanalında belirgindir. Yani hidrosel kesesinin üst ve alt kısımları kapanmış, sıvı sadece kanalın orta kesiminde hapsolarak kist halini almıştır. Muayenede yalnızca kasık kanalında bir kitle ele gelir. Ultrasonografide bu kitle dışı zarla kaplı bir su kesesi gibi görünür. Buna da kordon kisti denir.

Hidrosel sıklıkla doğumda bulunur. Doğuştan olan bu tip hidroselden başka; çoğunlukla bir üst solunum yolu ya da benzer bir enfeksiyonunu takiben gelişen türüne de akut hidrosel adı verilir. Akut hidrosel 2-3 hafta içinde kendiliğinden kaybolabilir. Kaybolmaması halinde operasyona gerek olabilir. Hidrosel en sık ilk aylarda fıtıkla karışır. Boğulmuş fıtık aynen bir hidrosel gibi görülebilir ve mutlaka ayırt edilmelidir. Öncelikle ultrasonografi, mümkün olmaz ise karın filmi yardımcı olabilir.

Tedavisi;

Hidrosel genel olarak ilk 4 aydan sonra küçülmeye başlar ve 6-12 aylar arası kaybolur. Bu tarzda seyreden hidrosel ameliyata gerek olmadan iyileşebilir. Ancak eğer 12 aylığa kadar kaybolmamışsa ya da kaybolma eğilimi göstermiyorsa ameliyat edilmelidir. Operasyon kasık fıtığındaki gibidir, hidrosel kesesinin açılarak boşaltılması yanında bu hastalara da fıtık ameliyatındaki işlemler uygulanır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hepatit A nedir? Belirtileri, Tedavisi

Gelişmemiş ülkelerde ve hijyenik olmayan bölgelerde sıkça rastlanan Hepatit A hastalığı, Hepatit A virüsünün bulaşması sonucu ortaya çıkan bir karaciğer enfeksiyonudur. Yaklaşık % 99’u kendiliğinden ve tam olarak iyilen, kalıcı karaciğer hasarı oluşturmayan Hepatit A hastalığı, bir kez geçirildiği zaman tekrar etme şansı çok düşük bir hastalıktır.

Hepatit A, bulaşıcı hastalıklar arasında bulunmaktadır. Bulaşıcı özelliği bulunan bu hastalığı geçiren kişilerin dikkat etmesi gerekenler vardır. Ülkemizde Hepatit A aşısı bebeklik döneminin rutin aşı takviminde yer alır ve iki doz şeklinde verilir. Bu sayede ömür boyu koruyuculuk sağlar.

Nasıl bulaşır?

Hepatit A, hasta kişilerin dışkısında bulunabileceği için kişiden kişiye bulaşabilir. Eller, su, gıda ve her türlü eşya ile bulaşabilir. Bu nedenle sanitizasyon (içilen suyun temizliği) ve hijyen eksikliği olan her yerde kolaylıkla yayılabilir. Hepatit A’lı kişi evdeki diğer kişilere hastalığı kolaylıkla bulaştırabilir.

  • Daha önce hepatit A geçirmeyen ve aşılanmamış olan kimseler için hastalığa yakalanma tehlikesi vardır
  • Hepatit A virüsü, enfekte kişilerin dışkılarında mevcut olup sağlam kişilere
  • Hastalığı taşıyanların dışkısı ile (mikroskobik miktarlarda olsa dahi) bulaşmış yiyecek ve içeceklerin kaynatılmadan, çiğ ya da az pişmiş olarak tüketimi ile
  • Hastanın dışkısının bulaştığı kişisel eşya teması ile (çocuk bezi, çamaşır ve havluları v.b.)
  • Kirli, klorlanmamış havuzlarda yüzme nedeniyle
  • Ellerini düzgün bir şekilde yıkamayan ya da mikroplu suda yıkayan, Hepatit A enfeksiyonuna sahip tarafından hazırlanan yiyecekleri yeme ile
  • Kirli su içme (buz küpleri dahil) ile
  • Kirli sudan çıkmış çiğ veya az pişmiş kabuklu deniz ürünleri yeme ile,
  • Daha az yaygın olarak, Hepatit A taşıyıcısı olan biriyle cinsel temas ile (özellikle anal yolla cinsel temasta) bulaşabilir

Belirtileri;

Hepatit A virüs enfeksiyonları erişkinlerde çoğunlukla belirti verirken, 6 yaşından küçük çocuklarda genellikle hafif seyreder. İleri yaşlarda hastalığın ciddiyeti giderek artar. Genellikle bulgular virüsle temas ettikten sonra 15-50 gün (ortalama 28 gün) sonra  ortaya çıkar. Belirtiler:

  • Halsizlik, yorgunluk
  • İştah kaybı
  • Bulantı-kusma, mide rahatsızlığı
  • İshal
  • Karın ağrısı
  • Kilo kaybı
  • Ateş
  • Gözlerde ve ciltte sararma
  • Koyu renkli (çay rengi) idrar
  • Çamur gibi veya beyazımsı dışkı

Tanısı;

Hepatitten şüphelenilen bir durumda hiç vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Testler ile hastalığın hem tanısı hem de hangi aşamada olduğu, ilerleyip ilerlemediği, kanda dolaşan virüs miktarı ve bundan sonraki seyri hakkında bilgi sahibi olunabilmektedir.

Tedavisi;

Hepatit A tedavisi için özel bir yöntem bulunmamaktadır. Hepatit B ve C’nin aksine, akut / fulminan seyir denen ve karaciğer yetmezliği ve karaciğer nakli gereği ile sonlanan tablo, Hepatit A’da çok daha az görülmektedir. Bunun yanı sıra tedavide kullanılan ajanlar etkene yönelik olmaktan çok karaciğere destek amacını taşır. Kronikleşme denen tablo da benzer şekilde B ve C Hepatitte daha çok olduğu için virus tedavi edici ilaçların burada yeri yoktur. Hastaların büyük bir çoğunluğuna ev istirahati verilmekte ve belirli aralıklarla izlenmektedir.

Bu süreçte hastaların aç kalmayacak şekilde beslenmesi ve sıvı alımına dikkat edilmesi önerilmektedir. Çok özel bir diyet programının uygulanmadığı iyileşme sürecinde hastanın az yağlı ve sindirimi kolay yiyecekler tüketilmesi tavsiye edilmektedir. Alkolden kesinlikle uzak durması gereken hastaların doktorun verdiği ilaçlar dışında başka ilaç kullanmaması gerekmektedir. Hasta aynı zamanda iyileşme sürecinde evdeki diğer kişiler ile çok fazla temas halinde olmamalı ve hijyen kurallarına dikkat etmelidir.

Hepatit A belirtileri ile bazı hastalar kısa süreliğine hastanede gözetim altında tutulabilmektedir. Bu sürede etkene yönelik eğil de ortaya çıkan bulguların giderilmesine yönelik olarak hastanın kusma ve bulantı gibi şikayetleri için serum tedavisi uygulanmaktadır.

Kimler daha fazla risk altındadır?

  • Kronik karaciğer hastalığı olanlar
  • Kronik Hepatit B ve Hepatit C  hastaları
  • HIV/AIDS hastaları
  • Pıhtılaşma bozukluğu olanlar
  • Organ ve kemik iliği nakli adayları ve alıcıları
  • Eşcinsel/biseksüel erkekler
  • Kanalizasyon işçileri
  • Hepatit A’nın yaygın olarak görüldüğü ülkelere seyahat edenler
  • Sağlık kurumlarında alt bakımı hizmeti verilen servislerde (çocuk enfeksiyon servisleri, yoğun bakım üniteleri gibi) çalışan personeller
  • Dışkı materyali ile çalışan laboratuvar çalışanları daha fazla risk altındadır

Korunma;

  • Tuvaleti kullandıktan sonra, çocuğunuzun bezini değiştirdikten sonra, yemek hazırlamadan önce, yemek yemeden önce ellerinizi sabun ve su ile yıkayın,
  • Çiğ kabuklu deniz ürünlerinden ve az pişmiş etten uzak durun,
  • Sebze -meyveleri soyarak, yeşillikleri temiz suyla yıkayarak tüketin,
  • Sadece güvenli su için,
  • Hepatit A aşısı için doktorunuza başvurun.

Hepatit A enfeksiyonunu önlemenin en iyi yolu aşı olmaktır. Hepatit A aşısı yüksek koruyuculuktadır. İlk dozdan 6 ay sonra 2. dozu yapılır. Toplam 2 dozdur. Hepatit A görülme riski yüksek olan ülkelere seyahat öncesi Hepatit A aşısının ilk dozunun en az 2-4 hafta önce yapılması gerekir.

Herhangi bir aşı bileşenine alerjisi olan, 6 aydan küçük olan ya da aşı uygulanamayan gezginlere,  verilen doza bağlı olarak 2 aya kadar Hepatit A virüs enfeksiyonuna karşı etkili koruma sağlayan tek bir doz immünglobulin uygulanabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hemospermi nedir? Nedenleri, Tedavisi

Menide kırmızı veya kahverengi lekeler ile kendini belli eden hemospermi, genç ve cinsel ilişkide aktif olan yaşları 30-40 arasındaki erkeklerde daha sık görülen bir rahatsızlıktır. Kısaca, menide kan ya da kan pıhtısı gelmesi durumudur.

Genç erkeklerde özellikle uzamış ereksiyon ve zorlanmaların olduğu cinsel aktivitelerden sonra görülebilir. Önemli bir rahatsızlık değildir. Bu kahverengi leke biçimindeki pıhtılar bir kaç boşalmada daha görülebilir, ve sonra genellikle kendiliğinden düzelme olur. Eğer kanama artar veya devam ederse, idrar yapma veya boşalma sırasında acıma – yanma hissi ortaya çıkarsa, idrarda kanama olursa bir hekime başvurulmalıdır.

Nedenleri;

  • % 20 ideopatik (sebebi bilinemeyen)
  • %80 fonksiyonel (normal işlevi sonucu)
  • Organik
  • Enfexiyon
  • Taş
  • Tümör
  • Kanama diatezi
  • Seminal kese hastalıkları
  • Utrikül kisti
  • Kronik prostatitler; En sık sebeplerinden biridir.

Tanısı;

Alt idrar yolu denen aşağıdaki şekilde belirtilen alan titizlikle incelenerek tanı konmaya çalışılır.

  • Hastanın öyküsü
  • Trans rektal ultrasonografi: Makattan girerek yapılan  ultrasonografidir. Prostatı en net inceleme imkanı verir
  • Sistoskopi: İdrar yolunan içine girerek doğrudan alet ile  muayenesi esastır. Gerekirse diğer muayeneler de yapılır

Tedavisi;

Hemospermi hastalığı tedavisi hastaların yüzde 15’inde gerekmemektedir. Diğerlerinde ise tedavi yapılmaksızın izlem ve takip gerekiyor. Bu süre zarfı içinde temek tetkikler yapılmakta, kanser araştırılmakta ve cinsel yolla bulaşan bir hastalık var mıdır diye detaylı araştırmalar yapılmaktadır. İdrarda kan, idrar yaparken ağrı gibi şikayetler de husule gelirse hastaların yeniden uzman bir hekime başvurması önerilmektedir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hemanjiom nedir? Nedenleri, Tedavisi

Halk arasında gül lekeleri olarak bilinen hemanjiomlar çocuklarda sık görülen iyi huylu tümörlerdir. Hemanjiomun kelime anlamı ‘iyi huylu damar tümörü’dür. Bu tümörler 1 mm’den bir bacağı veya yüzün tüm bölgesini saracak kadar büyüyebilmektedir.. Genellikle kol, bacak ve yüz bölgelerinde dudak kenarında, göz ve dilde görülürler.

Süngerimsi yapıda damar yumağı şeklindedir. Damardan çok zengindir ve çok kanlanır. Basit Tip ve Yaygın Tip olmak üzere iki çeşidi vardır.

  • Basit Tip; Hemanjiomların farklı şekilleri vardır. Sadece deride kırmızı renk değişikliği şeklinde olanlar en sık rastlananlarıdır. Bebeklerin alnında “melek öpücüğü”, ense kökünde “leylek ısırığı” adlarını alan bu doğumsal lekeler zamanla solarlar. Tedavileri gerekmez.
  • Yaygın Tip; Hemanjiomlar bazen tüm vücuda yayılmış birkaç milimetreden santimetre büyüklüğüne kadar değişen çok sayıda lekeler halinde bulunurlar. Bu tip hemanjiomlar tıpta çok sayıda hemanjiom anlamına gelen “hemanjiomatozus” adı ile bilinir. Bu durumda başta karaciğer olmak üzere iç organlarda görülme riskleri artmıştır. Bu hastalarda iç organlar hemanjiomların varlığı yönünden araştırılmalıdır.

Bulguları;

Bu hemanjiomların çoğu kozmetik problemlere neden olur. Göz çevresindekiler görmeyi, ağız çevresi ve içindekiler beslenme ve solunumu etkileyebilir. Bu hemanjiomlar psikolojik sorunlara da neden olabilir.

Çocuklarda görülen hemanjiomların %80 kadarı tek lezyondan ibarettir. Tanımlanan olguların %20’sinde birden fazla hemanjiom vardır. Beşten fazla sayıda, kubbe gibi kabarık hemanjiomu olan çocuklarda parankimal organlarda hemanjiomlardan şüphe edilmelidir. Bazı bebeklerde sayısız küçük cilt hemanjiomları gözlenir.

Lezyonlar yüzlerce olabilir. Bu lezyonlar yalnız ciltte ise benign neonatal hemanjiomatozis olarak isimlendirilir. Visseral tutulum varsa dissemine veya multiple neonatal hemanjiomatozis olarak tanımlanır.

Organ tutulumu, bu bebeklerin %64’ünde karaciğerde, %52’sinde santral sinir sisteminde, %50’sinde gastrointestinal sistemde, %50’sinde akciğerde, %30’unda gözde, %40’ında ağız ve dildedir. Daha nadiren tiroid, dalak, kaslar, pankreas, timus, böbrek, mezenter ve kalpte tutulum tanımlanmaktadır. Sonuç olarak hemanjiomların en sık yerleştiği iç organ karaciğerdir.

Tanısı;

Hemanjiomlar gösterdikleri gelişim evresine bağlı olmak üzere nevüsler veya diğer tümörlerle karışabilir. Erken lezyonlar pigmentasyon değişiklikleri ve vasküler malformasyonlarla karışabilir. Hemanjiomlar ve vasküler malformasyonların farkı klinik davranış ve hücre kinetiğine dayalıdır. Hemanjiomlar endotel hiperplazisi gösteren tümörlerdir. Vasküler malformasyonlar ise kan ve lenf damarlarının gelişimsel hatası ile ortaya çıkan yapısal anomalilerdir. Malformasyonlar doğumdan itibaren vardır.

Vasküler malformasyonlar kız ve erkeklerde eşit görülür. Vasküler malformasyonlarda sadece arteriyel, venöz, lenfatik veya kapiller kanallar görülebileceği gibi karma lezyonlar olması mümkündür. Vasküler malformasyonlar hemanjiomlarda görülen büyüme fazlarını göstermez. Çocuğun büyümesi ile orantılı genişleme söz konusudur. Büyümekte olan hemanjiomlar lenfanjiomlarla, piyojenik granülom, dermoid kist, infantil myofibromatosis, nöroblastoma, lipom ve pleksiform nörofibroma ile karışabilir.

Tedavisi;

Hemanjiomların çoğu iyi seyirli ve kendiliğinden gerileyen lezyonlardır. Bu nedenle girişimde bulunmadan hastayı izlemek en sık tavsiye edilen yoldur. Ağızdan kullanılan tablet ve şuruplar, lezyona damlatılan damlalar hastayı rahatsız edici bir girişim olmadığından son dönemlerde sıkça kullanılmaktadır. Anne-babaya iyi bilgi verip rahatlatmak önemlidir. Büyüyen çocuk görüntüden rahatsız olduğunda ailenin sıkıntısı artmaktadır. Okul öncesi dönemde gerileme olmamış hemanjiomlarda girişim düşünülmelidir.

Bazı durumlarda erken girişim gerekir. Buna örnek olarak hızlı büyüyen ve bulunduğu bölgeyi deforme eden hemanjiomlar, göz, genital, anal hemanjiomlar, ağız içi ve derinde yerleşenler, ülserasyon ve Kasabach-Merritt sendromu gelişenler, kanama problemi olanlar ve kalp yetmezliğine neden olanlar sayılabilir. Tedavi seçenekleri cerrahi girişim, skleroterapi, kompresyon sargıları, embolizasyon, lazer ablasyonu, iyonizan radyasyon, kortikosteroidler, alfa interferon ve oral beta-blokerler gibi çok farklı seçeneklerden oluşur.

Elastik bandaj ve kompresyon çocuğa vereceği rahatsızlığa ek olarak hemanjiomun ülserasyonuna yol açabilir. Seçilmiş olgularda embolizasyon tekniği yararlıdır. Deneyimli ekiplerde uygulanması önerilir. Lazer uygulaması bazı hastalarda önerilmektedir. Lazer daha çok yüzeysel lezyonlarda yararlıdır. Fazla etkin olmayan kriyoterapi ve önemli yan etkilere yol açan radyoterapi tercih edilmeyen yöntemlerdir. Kortikosteroidler bazı durumlarda uygulanabilir. İnterferon yaşamı tehdit eden durumlarda verilmektedir.

Son dönemlerde oral beta-blokerler ve skleroterapi ön plana çıkmıştır. Ağız yolu ile alınan beta-bloker içeren şurubun veya tabletin erken yaşlarda uygulanması yararlıdır.

Beta bloker tedavisi (Propronalol- dideral tablet veya hemangiol şurup): Son yıllarda hemanjiom tedavisinde propranolol adlı tansiyon ilacı kullanılmakta ve oldukça iyi yanıtlar alınmaktadır. Ayrıca yan etkileri diğer tedavi yöntemlerine göre çok daha az olduğundan ilk seçenek olarak düşünülmektedir. Propranolol verilen hastalarda yan etki olarak bronkokonstrüksiyon, bradikardi, hipotansiyon ve hipoglisemi görülebilir. Bu nedenle tedavi öncesi ekokardiyografiyi de içeren tam bir kardiolojik inceleme yapılmalı, hasta hastenede 24-48 saat gözlenmeli, bu sırada vital bulgular (tansiyon, nabız, solunum) ve 8 saat ara ile kan şekeri takibi yapılmalıdır. Bu ilacın en etkin olduğu dönem 0-1 yaş arasıdır. Yani ilaç bu dönemde erken başlanırsa fayda oranı yüksektir.

Sklerozan madde enjeksiyonu (skleroterapi): Skleroterapi birçok vakada etkin rol oynamaktadır. Skleroterapi, ince bir iğne yardımı ile lezyonun içine özel bir ilaç vererek uygulanır. Bu madde dokuda inflamasyon yaparak fibrozis ve damar yataklarının tıkanmasını sağlayan trombojenik ajandır. Yemek borusu varisleşmesinde, hemoroidde, varis hastalığında kullanılmakta olan bu yöntem uzun süredir, özellikle kavernöz (cildin yüzeyinden derinine doğru tutan ) hemanjiomların tedavisinde , özellikle propranololün etkili olmadığı iki yaş üzerindeki hastalarda, tek başına veya radyasyon, lazer gibi yöntemlerle kombine olarak kullanılmaktadır. Enjeksiyonlar 3-4 hafta aralıklarla tekrarlanabilir. Uzman kişilerce yapıldığında sonuçlar yüz güldürücüdür. Aşağıda resmi bulunan hasta skleroterapi ile tedavi edilmiş bir hemanjiom hastasıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hamilelikte idrar kaçırma nedir? Detaylar

Hamileliğin en erken belirtilerinden biri olan sık sık idrara çıkmadır. Çok sık görülen sorunlardan bir tanesi olan hamilelikte idrar kaçırma, mesaneyi kontrol edememe sonucu gerçekleşen bir durumdur. Bu durum, kişiden kişiye değişebilir.

Çoğu anne adayı, hamilelikte idrar kaçırma sorununu yaşasa da, bunu doktoruyla paylaşan kişilerin sayısı oldukça azdır.  Hamilelikte idrar kaçırma, çoğu kişinin sıklıkla başına gelen bir durumdur  ancak kişinin hayatını önemli ölçüde etkilediği  durumlarda bu sorun için mutlaka doktor kontrolünden geçilmelidir.

Nedenleri;

Hamileyken daha sık idrara çıkma ihtiyacı duymanızın pek çok nedeni var ve bunların hepsi son derece normal.

  • Hamilelik sırasında kan hacmi yavaş yavaş artar ve böbreklerin daha fazla idrar üretmesine neden olur. Bu nedenle tuvalete daha sık gitmeniz gerekir. Büyümekte olan bebekle birlikte rahminiz de büyüyeceğinden, mesaneniz üzerinde baskı meydana gelecektir
  • Bağ dokularınızı ve eklemlerinizi doğuma hazırlayan hormonlar, idrar akışını kontrol eden kasları zayıflatır ve (hem hamilelikte hem de doğum sırasında yaygın bir durum) kabızlık, pelvik taban ve mesanenize daha da fazla baskı yapar. Bu da idrar yolunuzun etrafındaki desteği etkileyerek küçük sızdırmaların yaşanmasına neden olur
  • Gece boyu bir (veya birden fazla kere) idrara çıkmak için yatağınızdan kalkıyor olabilirsiniz. Bunun nedeni, uzandığınızda bacaklarınızda ve ayaklarınızda tutulan sıvının kan damarlarınıza geri dönmesidir
  • Ayrıca stres kökenli idrar tutamama adı verilen bir durum da yaşayabilirsiniz. Bu durum, güldüğünüzde, öksürdüğünüzde veya hapşırdığınızda mesanenizdeki baskı arttığında ve biraz idrar kaçırdığınızda meydana gelir. Bu son derece yaygın bir durum olduğundan endişelenmeniz gereksizdir

Hamilelikte yaşanan bu sorun doğumdan sonra da yaşanabilir mi?

Hamilelik sırasında ortaya çıkan anatomik ve fizyolojik değişikliklerin geri dönmesi, bu sorunların da gerilmesine neden olur. Bu süre de yaklaşık 6 haftadır. Genel anlamıyla sfinkterdeki hareketlilik diye anlatabileceğim “üretral hipermobilite”ye doğum sırasında ve doğumdan 3-5 gün sonra bakılmış. Bu ölçümde ileri derecede artma olanların sonraki hayatlarında stres inkontinans riskinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Urge inkontinans şikayetleri ise genellikle geri döner.

İdrar sızdırması ne kadar sürer?

Bunlar genellikle hamileliğin son dönemlerinde ve doğum yaptıktan sonraki birkaç hafta içinde yaşanır. Aynı zamanda da ara sıra ve daha uzun bir dönem içerisinde tek tük kazalar yaşanması da yaygın bir durumdur.

Sızdırmalar sık olsa da, bu sorunun hayatınızı etkilemesine izin vermemelisiniz. TENA Lady ürünlerini kullanarak rahatlayabilir ve başınıza istenmeyen bir olay geldiğinde, nerede olursanız olun, koşullar ne olursa olsun, kuru kalarak, kötü koku olmadan kendinizi güvende hissedebilirsiniz.

Fakat daha ciddi bir mesane probleminiz olduğundan şüpheleniyorsanız, doktorunuzla konuşmak her zaman için en doğru çözüm olacaktırolmadan kendinizi güvende hissedebilirsiniz.

Tedavisi;

Urge inkontinansda sebep enfeksiyonsa, uygun antibiyotik tedavisi yeterlidir. Progesteron hormonu artışının yaratttığı östrojen reseptör miktarındaki azalmaya bağlı olan inkontinansda lokal olarak uygulanabilen östrojen kremler fayda sağlar.

Bunun dışında işeme egzersizleri hastalara önerilebilir. Stres inkontinans varsa, perine kaslarını çalıştırıcı egzersizler şikayetleri etkin biçimde azaltır. Gebeliğin son döneminde üretral hipermobilite de ciddi artış tespit edilirse, hiçbir şikayet olmasa da perine egzersizleri önemlidir. Doğum sonrası 6 hafta süreyle bu egzersizin yapılması sonraki problemleri engellemede çok faydalı olacaktır. Doğum sonrasında eğer şikayetler devam ediyorsa, uygun olan cerrahi veya fiziksel tedavi metodu seçilmelidir. Hamilelik sırasında cerrahi tedavi uygulanmamalıdır. Doğum sonrasında da cerrahi tedavi ilk seçenek olmamalı, öncelikle egzersiz ve fizik tedavi seçenekleri denenmelidir.

Önemli olan özellikle stres inkontinansa yol açabilecek risk faktörlerinin azaltılmasıdır. Hamilelik döneminde anne aşırı kilo almışsa, şeker hastalığı varsa, bunun iyi düzenlenmesi, genel hijyen şartlarının sağlanması, risk faktörlerini azaltacaktır. Doğumun şekli, ileride idrar kaçırma şikayetine maruz kalma açısından önemlidir. Burada normal doğuma karşı olduğum gibi mesaj alınmasın istemem. Ancak iri bir bebeğin doğum sırasında pelvik dokularının aşırı gerilmesinin ileride idrar kaçırma şikayetine yol açacağı pek çok uzman tarafından ispatlanmıştır.

Hatta doğumun dikişli doğum denilen epizyotomi ile yapılması da bu riski azaltmamaktadır. Bebek başı doğum kanalından geçerken pudental sinir üzerinde belli yerlerde bası yapar. Bu sinir üzerinde yapılan araştırmalarda normal doğumların yüzde 60´ında bu sinirde zedelenme olduğu, bunların yüzde 60´ının da kalıcı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sinirdeki zafiyet ileride idrar ve gaita tutamamaya yol açabilir. Bu nedenle doğum yolunun ve doğumun şeklinin (vakum, forseps kullanımı) kadının ilerideki yaşantısı açısından önemlidir.

İdrar sızdırmalarını azaltabilecek öneriler;

  • Pelvik tabanınızı güçlendirin; Güçlü bir pelvik taban, idrar sızdırma riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Burada evinizde yapabileceğiniz ve pelvik taban kaslarınızı güçlendirecek bazı basit egzersizler bulabilirsiniz. Her yaştan kadın, bu egzersizleri günde birkaç dakika yapmanın gerçekten faydalı olduğunu söylemekte. Egzersizler, kendilerini daha güvende ve vücutları üzerinde kontrol sahibi olarak hissetmelerini sağlıyor. Yeni doğum yapmışsanız, pelvik tabana fazla baskı yüklememek için bu egzersizleri yatarak yapmanız daha iyi olur. Fakat hemen hemen her yerde pratik yapabilirsiniz. Araba kullanırken, otobüste giderken hatta işyerinizde bile!
  • Tuvalete giderken acele etmeyin; Bu konuda hepimiz hata yaparız! Stres altındayken tuvalete koşma ihtiyacı yaygındır. Bu asla iyi bir fikir değildir. Mesanede küçük bir miktar bile idrar bırakma, idrar yolu enfeksiyonu yaşama riskini artırır. Bu nedenle mesanenizi her zaman tamamen boşaltmaya çalışın. Verebileceğimiz bir başka harika ipucu ise tuvralette öne doğru eğilmektir. Bu, mesanenin boşaltılması için vücudunuzun alabileceği en etkili pozisyondur
  • İki tuvalet ziyareti arasında geçen süreyi uzun tutmaya çalışın; Hamileliğin son dönemlerinde, mesaneniz, bebeğin baskı yapması nedeniyle daha az idrar tutar. Doğal olarak, doğumun ardından mesane yavaş yavaş daha fazla idrar tutmaya alışır. Genel olarak günde 4-8 defa veya her 4-6 saatte bir idrarınızı yapmalısınız. Ortalama mesane kapasitesi 300-500ml civarındadır – bundan daha az idrar yaptığınızı hissediyorsanız, tuvalet ziyaretleri arasındaki süreyi uzatmaya çalışın. Bu da mesanenizin tutabileceği idrar miktarını artıracak ve aynı zamanda da son derece önemli olan pelvik taban kaslarını çalıştıracaktır
  • Daha az su içmeye çalışmayın; Sık sık idrara çıkıyorsam, daha az su içmeliyim, diye düşünmeniz son derece doğal. Fakat bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu belirtmemiz gerek! Mesanenizi kontrol etmekte zorlanıyorsanız bile, özellikle de bebek emziriyorsanız içtiğiniz su miktarını asla azaltmayın. Daha az sıvı almak susuz kalmaya ve de idrarınızın daha konsantre hale gelmesine neden olur. Bu da mesaneyi tahriş ederek, mesane dolu olmasa bile tuvalete gitme ihtiyacı oluşturacaktır. Asla susuz kalmayın – su içmek, sindirime yardımcı olur, kabızlığı azaltır ve idrarı sağlıklı tutarak mesane veya idrar yolu enfeksiyonu yaşama riskini azaltır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Gebelikte kilo alımı nedir? Detaylar

Yaklaşık 9 ay 10 gün sürecek ve annelikle sonuçlanacak maceralı bir yolculuktur gebelik. Bu yolculukta en çok tartışılan, konuşulan ve akılda sorular bırakan konulardan biridir kilo alımı. Hamilelikte alınan kilolar, anne adaylarının sahip olduğu fiziksel yapıya göre kişiden kişiye farklılık gösterir.

Anne adayının hamile kalmadan önceki kilosu, plasentanın erişeceği boyutlar, genetik özellikler ve beslenme alışkanlıkları gibi pek çok değişken hamilelik kilosunu etkiler.

“Hamilelik boyunca şu kadar kilo alınmalıdır” gibi kesin bir rakam vermek yerine, şöyle kabaca bir hesap yapalım: Hamilelikte alınan kilonun yaklaşık 3.5 kilogramı bebeğe aittir. Bebeğinizin yanı sıra karnınızda 500 gr plasenta, 1 kg kadar amnion sıvısı taşırsınız. Ek olarak ağırlığı artan uterus için 1 kg, memeler için 300 gr ve kan – sıvı miktarı için de 6 kg’lık bir artış hesaplarsak; 12 kg 300 gr eder. Yani ortalama olarak 11 – 14 kg arası ideal sayılabilir. Gördüğünüz gibi bebeğiniz dünyaya gelirken bunları yanına alacak, gerisi sizde kalacaktır. (Lütfen, verilen bu ortalama rakamların kişiler arası değişiklik gösterebileceğini unutmayın.)

Adım adım hamilelikte kilo alımı:

  • Bebeğinizin tüm önemli yapıları ve organ sistemleri ilk üç ayda oluşur. Daha sonraki dönemde ise bunlar büyüyüp gelişirler ve bebeğinizde kilo artışı görülür
  • İlk üç ayın sonunda, bebek ortalama 8 cm. boyunda, 20 gr ağırlığında minyatür bir insan görünümündedir. Pek çok organ sistemleri oluşmuş ve hatta çalışmaya başlamıştır bile. Miniminnacık el ve ayak parmaklarında minicik tırnakları bile vardır
  • Gözünüzde canlanan bu sevimli görüntülerden asıl konumuz olan kiloya dönersek; ilk üç ay sonunda anne adayı bir ya da iki kilo alır ve bu dönemden sonra da gebeliğin sonuna kadar her hafta 500 gr almaya devam eder
  • İlk 20 hafta en fazla 2.5 kg alıp, ilerleyen haftalarda dengeli biçimde kilo alımının devam etmesi idealdir.
  • Hamilelik öncesinde zayıfsanız (beden kitle indeksi 18,5’in altında) ve doktorunuzun başka bir uyarısı yoksa hamilelik boyunca yaklaşık olarak 15 kg kadar kilo almanız uygun olacaktır
  • Aynı şekilde fazla kilo ile hamileliğe başladıysanız ve yine hekiminizin herhangi bir uyarısı yoksa, hamilelik süresince 8-9 kg almanız bebeğin gelişimi için uygun sayılabilir
  • Hamilelikte fazla kilo alanların yanında, bir de az kilo ile doğuma gidenler olur. Özellikle son dönem trendlerine kapılıp, sadece 5-6 kilo almalarıyla övünen bazı ünlüleri kendine örnek almaya çalışan hamile adaylarına şunu hatırlatmakta fayda var: Gebelik süresince 9’dan az kilo alanların, normal seviyede kilo alanlara göre yüksek oranda erken doğum ve daha fazla oranda düşük kilolu bebek doğurma riskleri bulunmaktadır
  • Bunların yanı sıra hamilelikte vücudunun bozulması endişesiyle yapılan diyetler sonucu, vücut gereksinimini karşılayamazsa protein depolarının kullanılacağı ve bunun da hem anne hem de bebek açısından hiç de sağlıklı sonuçlar doğurmayacağı unutulmamalıdır
  • Bunların dışında, kilo alımınızda daha farklı bir durum söz konusuysa hemen paniğe kapılmamalısınız. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu, her anne adayının fiziksel yapısına göre değişiklik gösterebilecek bir durum.
  • Hamilelik esnasında kilo alımınız normal seyrederken ani bir değişiklik olursa (daha fazla kilo alımı veya kilo kaybı) en kısa süre içinde mutlaka hekiminizle görüşmelisiniz

Fazla kilo alımının gebeliğe ve anneye zararları var mıdır?

Gebelikte kazanılan kilo annenin o anki ve gelecekteki sağlığını etkilemektedir. Günümüzde fazla kilolu veya obez anne adaylarında bir artış mevcut. Obez annelerde düşük yapma, toplardamarlarda pıhtı oluşumu, yara yeri enfeksiyonları, anestezi komplikasyonları, ölü doğum, doğumsal anomali, uyku apnesi ve prematüre riskinin arttığı bilinmektedir. Dolayısıyla gebelikte beslenme ve kilo alımı oldukça önemli bir konudur.

Anne adaylarının gebelik öncesi VKİ’lerinden bağımsız olarak kendilerine uygun, ideal bir kilo artışı yakalamaları durumunda hem anne hem bebek için sonuçlar daha iyi olmaktadır. Anneler gebelikte fazla kilo aldığında çeşitli durumların sıklığı artmaktadır. Bunları sıralarsak: fazla kilolu bebek, pre-eklampsi (gebelik zehirlenmesi), yüksek tansiyon, uzamış doğum, sezaryen doğumda artış, doğumdan sonra kalan kilolarla ilgili sağlık problemleri, gebelik şekeri sayılabilir. Doğum sonrası emzirme ve süt gelmesi konularında da sorunlar yaşanabilir.

Gebelikte alınan fazla kilonun bebeğin sağlığı üzerine etkileri nelerdir?

Maalesef gebelikte alınan fazla kilolar anneyi olduğu kadar bebeği de etkilemektedir. İri bebek doğurma riskinde 4 kat artış olmaktadır. Fazla kilo alan annelerin bebeklerinde çocuklukta ve erken erişkin dönemde VKİ’nde, kan basıncında artış ve anormal bir metabolik profil riski izlenmektedir. Çocukluk obezitesi riskini artmaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Horlama nedir? Nedenleri, Tanısı, Tedavisi

Burun, ağız ve boğaz yapısının yanı sıra yaşam tarzı alışkanlıklarına da bağlı olarak gelişebilen horlama, üst solunum yollarından geçen havanın, boğaz bölgesinden geçişi sırasında yumuşak dokunun titremesiyle oluşan sestir. 20 yaş ve üzeri 10 erkekten 5’inde görülürken, kadınlarda ise 40 yaş sonrası ve özellikle menopoz döneminden sonra başladığı görülmektedir. 

Horlama, var olan enfeksiyon hastalıklarının yarattığı etki ile artabileceği gibi horlamanın şiddeti, uyku pozisyonu, yaş ve kilo ile paralel olarak artar. Basit horlama olarak bilinen solunumun kesilmesine ya da uykunun bölünmesine yol açmayan horlama şikayeti, kişiye herhangi bir zarar vermez. Ancak bu durum evde birlikte yaşanan kişilerin uykusunun bölünmesine ya da uyku kalitelerinin düşmesine sebep olabilir.

Tıkayıcı uyku apne sendromu ise horlamaya eşlik eden, solunumun kısa süre ile kesilmesine yol açan önemli bir rahatsızlıktır. Bazen bir gecede onlarca hatta yüzlerce kez tekrarlayan solunumun durması, pek çok sağlık problemine yol açabilir. Bu yüzden horlama sırasında çıkan sesin şiddetinden ziyade eşlik ettiği semptomlar önemlidir.

Nedenleri;

Tıkayıcı tipte uyku apnesi boğazdaki kasların havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşemesi sonucunda oluşur. Bu kaslar yumuşak damağa, küçük dile, yutağa ve dile aittir. Bu kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında hava yolu daralır ve bir süre için solunum durur. Bunun sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır, beyin bu azalmayı algılar ve uyku derinliğini azaltarak hava yolunun tekrar açılmasını sağlamaya çalışır. Uyku derinliğinin azalmasını takiben bazı kişilerde bir iki kısa derin nefes alma ile bazı kişilerde ise şiddetli horlama ve yutkunma sesleri ile solunum tekrar başlatılır. Bu durum bütün gece saatte 20-30 kere tekrarlayabilir.

Bu derecede uyku apnesi olduğunda derin uykuya geçmek hiç mümkün olmaz, kişi bütün uykusunu solunum çabası içinde geçirir ve gündüz uyuma ihtiyacı duyar. Uyku apnesi olan kişiler genellikle uykularının bölündüğünün farkında değildir ve iyi uyuduklarını zannederler. Merkezi tipte uyku apnesi çok daha nadir görülür ve beyinin solunumu kontrol eden kaslara doğru sinyaller göndermemesi sonucunda ortaya çıkar. Kanda karbondiositin artması ve oksijenin azalması uyanma ile sonuçlanır. Merkezi tipte uyku apnesi olan hastalar uyanma dönemlerini tıkayıcı tipte apnesi olan kişilere göre daha fazla hatırlarlar.

Belirtileri;

Horlama genellikle obstrüktif uyku apnesi (OSA) adı verilen bir uyku bozukluğu ile ilişkilidir. Tüm horlayanlar OSA’ya sahip değildir, ancak horlamaya aşağıdaki semptomlardan herhangi biri eşlik ediyorsa, daha fazla değerlendirme için bir doktora başvurmak gerekebilir:

  • Uyku sırasında solunumun kısa süreli durması
  • Gündüz aşırı uyku hali
  • Konsantrasyon zorluğu
  • Sabah baş ağrısı
  • Uyandıktan sonra boğaz ağrısı
  • Huzursuz uyku
  • Geceleri solunması veya boğulması
  • Yüksek tansiyon
  • Gece göğüs ağrısı
  • Horlamanın çok yüksek olması ve eşinizin uykusunu kaçırması
  • Çocuklarda, okulda dikkat eksikliği, davranış sorunları veya düşük performans
  • OSA sıklıkla yüksek sesle horlama ile karakterizedir, ardından solunum durduğunda sessizlik dönemleri gelir. Sonunda, bu azalma ya da nefes almada duraklama sizi uyandırmak için işaret olabilir. Sonunda yüksek sesle bir çığlık ya da nefes alma sesiyle uyanabilirsiniz
  • Bozulan uyku nedeniyle hafifçe uyuyabilirsiniz. Bu nefes alma paternleri gece boyunca birçok kez tekrarlanabilir
  • Obstrüktif uyku apnesi olan kişiler her uyku saatinde nefesinin en az beş kez durduğu dönemler geçirirler

Tedavisi;

Uyku sırasında solunumun kesilmesine neden olmayan bu tip horlamalar, uyku pozisyonunun değiştirilmesi, daha yüksek yastıkta uyunması, fazla kiloların verilmesi, hafif yiyecekler tüketilmesi, alkol ve sigara kullanımının bırakılması ve burun bandı kullanılması gibi çözümler de önlenebilir. Horlama nasıl geçer sorusuna verilebilecek en basit yanıt budur. Ancak tüm bunlara rağmen horlama şiddeti azalmıyorsa kişi kulak burun boğaz uzmanına başvurmalıdır. Hekim tarafından yapılan muayene ve ek tetkikler sonucunda horlamaya neden olan etkenler saptanır ve uygun tedavi düzenlenir.

Bazı durumlarda multidisipliner bir yaklaşım ile ağız içi alet kullanımı önerilebilir. Ağız içi alet, diş hekimleri tarafından kişiye özel olarak yapılan, uyku öncesi ağza takılarak, dilin arkaya doğru hareket etmesini engelleyen ve ağız içi boşluğun artırılmasını sağlayan bir tür protezdir. Bir diğer tedavi yöntemi de cerrahi operasyondur. Ancak basit horlamaya bağlı olarak operasyon yapılmadan önce kişinin uyku laboratuvarında yatırılması ve uykusunun incelenmesi gerekir.

Bazı durumlarda horlama, rahatsızlık olarak değil, bir belirti olarak da ortaya çıkabilir. Tıkayıcı uyku apne sendromu olarak adlandırılan bu rahatsızlık dünya çapında %3 oranında görülse de 50 yaşın üzerindeki kilolu erkeklerde bu oran %50’ye kadar yükselir. Uyku apnesi tedavi edilmediğinde kalp ve beyin damarları etkilenir. Cinsel isteksizlik, migren, yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların yanı sıra kalp krizine de yol açabilir.

Horlamayı önlemek veya azaltmak için neler yapılabilir?

  • Aşırı kiloluysanız, kilo verin. Aşırı kilolu kişiler boğazda horlamaya katkıda bulunan fazladan dokulara sahip olabilirler. Kilo vermek horlamayı azaltmaya yardımcı olabilir
  • Sırt üstü uzandığınızda, diliniz boğazınıza geri çekilerek, hava yolunuzu daraltarak hava akışını kısmen engeller. Gece sırt üstü uyumayı engellemek için, pijamanızın arkasına bir tenis topu dikmeyi deneyi
  • Yastığınızı yükselterek başınızın bedeninizden yüksek olmasını sağlamak horlama ihtimalini azaltır
  • Burun köprüsüne uygulanan yapışkan bantlar birçok kişinin burun geçiş alanını genişleterek daha rahat nefes almasına yardımcı olur. Burun dilatörü, burun delikleri boyunca dışarıdan uygulanan, hava akımı direncini azaltan, daha kolay nefes alabilmenizi sağlayan, sertleştirilmiş bir yapışkan şerittir. Bununla birlikte, burun şeritleri ve dış burun dilatörleri OSA’lı kişiler için etkili değildir
  • Alerjiye veya eğri bir septuma sahip olmak burnunuzdaki hava akışını sınırlayabilir. Bu, sizi ağzınızdan nefes almaya zorlar ve horlama olasılığını artırır
  • Yatmadan en az iki saat önce alkol almayı bırakın ve sakinleştirici ilaçlar kullanmadan önce doktorunuzu horlama şikayetiniz ile ilgili haberdar olmasını sağlayın. Yatıştırıcılar ve alkol, merkezi sinir sisteminize baskı yaparak boğazınızdaki dokular da dahil olmak üzere kasların aşırı rahatlamasına neden olur
  • Sigarayı bırakmak horlamayı da azaltabilir
  • Yetişkinler, en az yedi saat uyumaya çalışmalıdır. Çocuklar için önerilen uyku saatleri yaşa göre değişir. Okul öncesi çocuklar günde 10 ila 13 saat uyumalıdır. Okul çağındaki çocukların ise günde dokuz ila 12 saat uykuya ihtiyacı vardır ve gençler de günde sekiz ila 10 saat uyumalıdır

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hipospadias nedir? Nedenleri, Tedavisi

Yeni doğan 250 ile 350 arasında her erkek bebeğin 1’inde gözlenebilen doğumsal bir bozukluk olan Hipospadias, halk arasında peygamber sünnetli olarakta bilinir. Hipospadiaslı çocuklarda penisin içindeki idrar kanalı daha kısadır ve idrar kanalı penisin ucu yerine daha alt kısmında sonlanır.

Hipospadias doğumsal (konjenital) bir kusurdur. Penis erkek bir fetüste geliştikçe, bazı hormonlar üretra ve sünnet derisinin oluşumunu uyarır. Hipospadias, bu hormonların etkisinde bir arıza meydana geldiğinde ortaya çıkar ve üretranın anormal şekilde gelişmesine neden olur. Çoğu durumda hipospadiasın kesin nedeni bilinmemektedir.

Belirtileri;

  • •Sünnet derisinin (prepusium) penis başının alt kısmında olmaması. Bu durum halk arasında peygamber sünnetli ya da doğuştan yarım sünnetli diye adlandırılır
  • İdrar kanalının (üretra) penisin ucu yerine alt yüzünde veya daha geride olması
  • Penis başının yassılaşması
  • Ereksiyon durumunda penisin aşağı doğru kıvrılması
  • İdrar kanalının yerleşim yeri nedeniyle karşı tarafa doğru değil ayaklara doğru çiş yapılması. Bu nedenle hipospadiaslı çocuklar ayakta değil oturarak çiş yapabilirler
  • Erişkin yaşa kadar tedavi edilmeyen hipospadiaslı kişilerde cinsel fonksiyon bozuklukları da gözlenebilmektedir

Tanısı;

Gebelik sırasında ultrason ile doğum öncesi tanı konulabilmektedir. Eğer ultrason ile teşhis etmek mümkün olmadıysa doğumdan sonra basit bir fiziksel muayene ile tanı koymak mümkündür.

En kolay anlaşılan belirtisi bebekte sünnet derisinin tam olamamasıdır. Ancak nadir de olsa hipospadiaslı olmasına rağmen sünnet dersi normal olan bebekler de vardır. Bu durumda sünnet derisi geriye doğru sıyrılarak hipospadiası teşhis etmek mümkündür.

Hipospadiasla birlikte en sık görülen bir başka doğumsal problem inmemiş testis ve kasık fıtığıdır. Bu nedenle hipospadiaslı çocukların testislerinin olup olmadığı ve torbalara kadar inip inmediği de mutlaka kontrol edilmelidir. Ayrıca hermafroditizm (cinsiyet farklılaşması problemleri) ile birlikte hipospadias da gözlenebilmektedir.

Tedavisi;

Hipospadiasın tedavisinde amaç, ameliyatla anormalliğin düzeltilmesi ve penisin normal şekle getirilmesidir. Yegane tedavi cerrahi operasyondur. Hipospadias ameliyatları teknik incelik ve özel uzmanlık gerektirir. Bu nedenle ameliyatın deneyimli çocuk üroloğu ya da çocuk cerrahları tarafından yapılması gerekir. Operasyonda penisin aşağıya doğru kıvrılmasına neden olan -kordi- adı verilen fibrotik bant temizlenerek penis ereksiyona geldiğinde aşağı doğru kıvrılmayacak şekilde düzleştirilir.

İdrar kanalının açıldığı noktadan penisin ucuna kadar olan eksikliğini tamamlamak üzere yeni idrar kanalı oluşturulur. Yassılaşmış halde bulunan penis başı (glans)’na doğal konik şekli verilir. Yani sonuçta estetik ve fonksiyonel açıdan kabul edilebilir bir penis şekli oluşturulur. Hipospadiasın bir çok tipinde eksik idrar kanalının oluşturulması amacıyla sünnet derisi kullanıldığı için bu malzemenin sünnet yapılarak harcanmaması gerekir. Yani sünnet yapılmamalıdır!

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın