Barth Sendromu Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Barth sendromu, erkekleri etkileyen nadir, genetik bir hastalıktır. Barth sendromuna, iç mitokondriyal zarın önemli bir lipid bileşeni olan kardiyolipin sentezinde yer alan bir enzimi kodlayan tafazzin genindeki mutasyonlar neden olur. 

Haber Merkezi / Bu durum, mitokondrideki enerji üretimini etkiler ve kardiyomiyopati, kas zayıflığı ve nötropeni gibi komplikasyonlara yol açar.

Belirtileri

Her zaman belirti göstermese de Barth sendromunun tipik belirtileri şunlardır:

  • Kardiyomiyopati: Kardiyomiyopati, miyokard veya kalp kasındaki bir bozulmayı tanımlar. Kas genellikle değişen derecelerde hipertrofi (boyutta artış) ile genişler veya gerilir
  • Nötropeni: Bu, kandaki anormal derecede düşük sayıda nötrofil (bir tür beyaz kan hücresi) anlamına gelir
  • İskelet kası gelişimi anormal ve kas tonusu zayıflığı
  • Kandaki ve idrardaki organik asit seviyesinin artması
  • Gecikmiş büyüme,
  • Kardiyolipin anormalliği

Komplikasyonları

Barth sendromu, bir dizi komplikasyona neden olabilir:

  • Kardiyomiyopati: Ölümcül olabilen anormal kalp ritmi veya aritmi olasılığını artırır
  • Nötropeni: Özellikle deri veya ağız içi gibi mukoza zarlarında enfeksiyon olasılığını artırır
  • İshal ve/veya kabızlık
  • Zayıf kas tonusu, yorgunluğa ve egzersiz zorluğuna neden olabilir
  • Etkilenen bireylerde, emme, yutma veya çiğnemede güçlük, bazı yiyeceklere karşı isteksizlik ve seçici veya telaşlı yiyiciler gibi beslenme sorunları
  • Tromboz veya kan pıhtılaşması riski
  • Özellikle çocuk yeni doğduğunda hipoglisemi veya düşük kan şekeri riski
  • Özellikle ergenlik döneminde kronik (uzun süreli) baş ağrısı, karın ağrısı ve/veya vücut ağrısı
  • Öğrenme güçlükleri
  • Osteoporoz riski

Evreleri

Sendromlu çocuklarda hastalığın genel evreleri sıklıkla görülmekle birlikte her zaman görülmez ve bunlar şunlardır:

  • 5 yaşından önce ciddi şekilde hastalanma
  • 5 ila 11 yaş arasında semptomlar düzelir ve hastalar semptomsuz olma eğilimindedir
  • Ergenlikle birlikte semptomlar geri döner

Tedavisi ve yönetimi

Barth sendromunun tedavisi yoktur ve tedavide durumu yönetmeye odaklanılır. Barth sendromunun tedavi yaklaşımı, biyokimya, genetik ve nöroloji uzmanlarının yanı sıra hemşireler, sosyal hizmet uzmanları, beslenme uzmanları ve fiziksel ve mesleki terapistlerden oluşan bir uzman ekibini içerir.

Genetik

Bu, X’e bağlı kalıtsal bir genetik hastalıktır. Bu nedenle anne, herhangi bir semptomu olmamasına rağmen mutasyona uğramış genin taşıyıcısı olabilir.

Taşıyıcı bir anneden doğan bir erkek çocuğunun bu duruma sahip olma olasılığı yüzde 50 ve kız çocuklarının taşıyıcı olma olasılığı yüzde 50’dir. Bu duruma sahip olan bir erkeğin tüm kızları taşıyıcı olacak, ancak erkek çocuk bu durumdan etkilenmemektedir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Sağlıklı Saç, Tırnak Ve Cilt İçin Biotin

Günümüzde çoğu insan, saç dökülmesi, zayıf tırnaklar, ciltte döküntüsü gibi pek çok sorunla uğraşmaktadır. Bütün bu sorunlar, vücuda gerekli vitaminlerin ve besinlerin sağlama gerekliliğini arttırdı.

Haber Merkezi / Günlük beslenme rutinine eklenmesi gereken temel vitaminde Biotin’dir. Biotin (H vitamini veya B7 vitamini) genellikle güzellik vitamini olarak bilinir. Biotin kelimesi, yaşam anlamına gelen Yunanca “biotos” kelimesinden türetilmiştir.

Biotin kaynakları

Doğal olarak oluşan Biotin açısından zengin besinler yumurta, balık, kaju, soya fasulyesi, tohumlar, kabuklu yemişler ve bazı sebzelerdir (tatlı patates gibi). Diğer kaynaklar arasında mantar, muz, brokoli, maya, ıspanak, kepekli tahıllar ve tahıllardır.

Biotin suda çözünen bir vitamin olduğu için vücutta depolanmaz sürekli olarak alınması gerekir. Biotin, piyasada tabletler, kapsüller olmak üzere çeşitli şekillerde mevcuttur. Ayrıca, şampuan, serum, yağ veya saç kremi gibi kozmetikler de mevcuttur.

Biotin, cilt, saç ve tırnak problemlerinde hayati bir rol oynar. Bunun yanı sıra metabolizma seviyelerini düzenler, kan akışını uyarır ve beyin fonksiyonlarını destekler. Anti-inflamatuar ve anti-alerjik özellikler açısından zengin olan Biotin, iltihaplanma ve alerjilerle ilgili çeşitli sorunları en aza indirir.

B vitamini ailesinin bir parçası olan Biotin, saçtaki keratin üretimini de uyararak saç dökülmesini önlemede, saç incelmesinde ve güçlü saçların korunmasında hayati bir rol oynar.

Biotin alımının yan etkileri

Biotin suda çözünen bir vitamin olduğundan aşırı biotin vücuttan atılır. Bu nedenle, Biotin toksisitesi olasılığı çok nadirdir.

Ancak aşırı veya kontrolsüz biotin dozu kan şekerinde düşüşe, akne oluşumuna veya mide tahrişine neden olabilir. Bu nedenle, sağlık uzmanı tavsiyenize göre doğru dozda biyotin takviyesi almanız önerilir.

Biyotin eksikliğine kim daha duyarlıdır?

  • Alkolizmden muzdarip bireyler
  • Sigara içenler
  • Hamile ve emziren kadınlar

 

Biyotin, vücudun normal çalışmasını sağlar ve gıdaların enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Ayrıca bağışıklık, dayanıklılık, glikoz intoleransı, enerji metabolizması, sağlıklı kan hücreleri, aktif yaşam tarzı, sinir sağlığı vb. dahil olmak üzere sayısız sağlık yararı sağlar.

Cildin, tırnakların ve saçların da nemli ve sağlıklı kalması için biotine ihtiyacı vardır, tıpkı diğer vitaminler ve minerallere ihtiyacı olduğu gibi.

Paylaşın

Cilt Yanıklarını Tedavi Etmek İçin İpuçları

Herkesin cildi, bir cilt bakım ürününe kötü tepki verdiği olmuştur. Bir ürün satın alınmadan önce ürün bileşenlerini dikkatlice araştırılsa bile, cildine uygun olmayan bir şey olma olası mümkündür.

Haber Merkezi / Düşük yoğunluklu reaksiyonlar sivilceden kırmızı lekelere kadar değişebilirken, kimyasal yanıklara neden olabileceği daha ciddi reaksiyonlar da olabilir. Yanıklar vücudun herhangi bir yerinde olması mümkün olsa da, çoğunlukla yüz, boyun, gözler, kulaklar ve dudaklarda meydana gelir.

Cilt yanıkları genellikle cilt bakım ürünlerinde açıkça belirtilmeyen kokular ve koruyucu maddelerden kaynaklanır.

Peki bu yanıklardan nasıl kaçınabilirsiniz?

Öncelikle cilt tipinizi anlamaya çalışın. Cildinizin yağlı, kuru, hassas veya karma olup olmadığını bilmeniz gerekir. İkinci olarak, ürünün içerik bölümü dikkatli bir şekilde okunmalı. Son olarak, herhangi bir alerjik reaksiyona neden olup olmadığını görmek için yüzün her yerinde kullanmadan önce küçük bir yerde deneyin.

Ancak bu önlemlere rağmen cilt yanığı ile karşılaşırsanız, işte size yardımcı olacak birkaç ipucu;

  • Tüm cilt bakım ürünlerini derhal sonlandırın

Bir cilt yanığı hissederseniz, retinol, salisilik asit veya glikolik asit gibi tüm güçlü cilt bakım ürünlerinizi hemen duraklatın. Bunlar cilt yanığını daha da şiddetlendirebilir; daha fazla hasara neden olabilir.

Ayrıca, cilt yanığını tedavi etmeyi taahhüt eden herhangi bir yeni ürünü kullanmaya başlamayın (bir dermatolog tarafından tavsiye edilmedikçe). Cildiniz iyileşene kadar, sert kimyasallar içermeyen son derece nazik ürünler kullanarak temizleme, tonlama ve nemlendirme temellerine bağlı kalın.

  • Cildin nem bariyerini yeniden oluşturun

Yanıklar cildin ilk savunması nem bariyerini doğrudan etkiler. Kozmetik ürünlerin neden olduğu cilt yanıkları, nem bariyerine zarar vererek hassasiyet ve tahrişe neden olur. Cildinizin nem bariyerini yeniden oluşturmak için hyaluronik asit, gliserin, seramidler ve skualen gibi bileşenlerin yardımıyla cildi zenginleştirmeye çalışın.

  • Nemlendirmeye daha fazla odaklanın

Cildin nem bariyeri kaybolduğu için, bir nemlendirici aracılığıyla nemlendirmeye daha fazla odaklanarak cildi yeniden yapılandırın. Daha önce günde 1-2 kez cildi nemlendiriyorsanız, cildinizin nem bariyeri geri gelene ve iyileşmeye başlayana kadar günde en az 4-5 kez nemlendirmeye çalışın.

  • Rutininize cildi yatıştırıcı malzemeler ekleyin

Yanmış ve tahriş olmuş cilt, iltihabı azaltmak için sakinleştirici ve serinletici bileşenlere ihtiyaç duyar. Cilt bakım rutininize cildi yatıştırıcı ve serinletici malzemeler ekleyin.

  • Güneş kremini bolca kullanın

Geniş spektrumlu güneş kremleri esasen kimyasal olarak yanmış ciltler içindir. Cilt iyileşme sırasında güneşe aşırı duyarlı olduğundan, güneş kremleri cildi UV hasarından korur. Bu yüzden, cilt bakım rutininizi tamamladıktan sonra güneş kremi kullanmayı asla unutmayın.

Paylaşın

Yaz Yorgunluğu İle Başa Çıkmak İçin Faydalı Besinler

Sıcağa maruz kalmak, vücudun sıcaklığı kontrol edememesi nedeniyle baygınlık, kuru ve sıcak cilt, sıcak çarpması gibi ciddi semptomlara neden olabilir. Diğer semptomlar ise, alt ekstremitelerde şişlik, boyunda kızarıklık, kramplar, baş ağrısı, sinirlilik, uyuşukluk ve halsizliktir.

Haber Merkezi / Terleme ile çok fazla mineral tuz kaybederiz ve bunun sonucunda kas gibi bazı fonksiyonlar doğru şekilde çalışmaz. En çok tavsiye edilen ise, terle kaybedilen mineralleri yenilemek için bol su (günde en az 2 litre) içmek ve enerji ve besin kaynağı olarak mevsim meyveleri ve sebzeleri tüketmek.

Yorgunluk ve halsizlik hissi devam ediyorsa ne yapabilirsiniz?

Yeterli fiziksel ve zihinsel enerji verebilen belirli gıda takviyelerini varsaymak faydalı olabilir. Fiziksel yorgunluk durumlarında D vitamini, karnitin, arginin ve magnezyum gibi normal kas fonksiyonunu destekleyen maddeler alınabilir.

D vitamini:  Kalsiyum, magnezyum ve fosfatların bağırsak emiliminden sorumlu ve ayrıca diğer biyolojik işlevlerde yer alan, steroid yapıda yağda çözünen bir molekül grubunu ifade eder. Aslında, D vitamini sadece kemikleri sağlıklı tutmakla kalmaz, aynı zamanda bizi patojenlerden korumak için T-lenfositleri uyaran ve ayrıca kas kasılmasına katkıda bulunan bir bağışıklık uyarıcısı görevi görür.

Karnitin; İnsan vücudu tarafından iki amino asitten sentezlenir: metionin ve lizin; uzun zincirli yağ asitlerini hücrelerin içinde, oksitlendikleri ve enerjiye dönüştürüldükleri mitokondriyal düzeyde taşıma eylemini gerçekleştirir. Karnitin sadece  kasların gücünü artırmak için değil, kalp ve kan damarlarını koruyucu özelliğinden dolayı da kullanılır; aslında, HDL kolesterol seviyelerini artırarak ve dolaşımdaki trigliseritleri azaltarak lipid yapısını iyileştirir.

Arginin; İnsan vücudu için gerekli 20 amino asitten biridir. Biyolojik işlevi, damar genişlemesine neden olan ve kaslara daha fazla oksijen ve besin kaynağı sağlayan kan damarları düzeyinde nitrik oksit üretmekten oluşur. Arginin özellikle vegan veya vejeteryan diyetleri gibi et gıdalarını içermeyen diyetleri takip edenler için uygundur.

Magnezyum; 22 ile 26 g arasında değişen miktarlarda sahip olduğumuz ve yüzde 50’den fazlası kemik seviyesinde mineralize olan makro elementtir. Magnezyum, vücudumuzdaki 300’den fazla enzim için bir kofaktör görevi görür. Bu nedenle, merkezi düzeyde esansiyel nörotransmitterlerin sentezi ve hücresel enerjinin ATP (Adenozin trifosfat) formunda üretilmesi ve salınması gibi sayısız biyolojik süreçte yer alır.

Magnezyum, yorgunluk ve bitkinliğin azaltılmasına ve normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur. Kalsiyum ile dengede hareket ederek normal kas fonksiyonuna katkıda bulunur, kas kasılmasını, kalp atışını, pıhtılaşmayı ve kan basıncını düzenler.

Paylaşın

Felç Ve Kalp Krizi Riskini Artıran İki Faktör

Dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden inme (felç) veya kalp krizi ‘sessiz katiller’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu iki sessiz katili önlemek için, hastalıkla ilişkili tüm risk faktörlerinin farkında olunmalıdır.

Haber Merkezi/ İnme, kol zayıflığı, sarkık yüz ve konuşma güçlüğü ile karakterize edilirken, kalp krizi göğüs rahatsızlığına, vücudun diğer bölgelerinde ağrıya, nefes darlığına ve soğuk ter, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi diğer belirtilere neden olabilir.

Kalp hastalığı ve inme için önde gelen risk faktörleri yüksek tansiyon, yüksek ve düşük lipoprotein (LDL) kolesterol, diyabet, sigara ve sigara dumanına maruz kalma, obezite, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizliktir.

Sosyal izolasyon ve yalnızlıkta hem kalp krizi hem de felç riskini yüzde 30 oranında artırabilir. Yayınlanan yeni çalışma, bu iki faktörün kalp krizi ve inme için ‘önemli’ belirleyicileri olabileceğini ortaya koydu.

Çalışmayı yöneten araştırmanın başkanı Crystal Wiley Cene, “Sosyal izolasyon ve yalnızlığın olumsuz sağlık sonuçlarıyla ilişkili olduğunu açıkça gösterdi” dedi ve ekledi: Sosyal bağlantısızlığın yaygınlığı göz önüne alındığında, halk sağlığı etkisi oldukça önemlidir.

Çalışma, sevilen birini kaybetme ve emeklilik gibi faktörler nedeniyle sosyal izolasyonun ve yalnızlığın yaşla birlikte artığını belirtiyor. Çalışma, ayrıca, yaşlı yetişkinlerin daha fazla risk altındayken, gençlerin de yalnızlık riski altında olduğunu ortaya koyuyor.

Harvard Üniversitesi’nin yaptığı başka bir araştırmada, 18-22 yaşları arasındaki Z Kuşağı üyelerinin, en yalnız kuşak olarak kabul edildi. Bunun, sosyal faaliyetlere daha az katılımın ve artan sosyal medya kullanımının bir sonucu olduğu belirtildi.

Cene, sosyal izolasyon ve yalnızlık birbiriyle ilişkili olsa da, aynı şey olmadığını söylüyor ve ekliyor: Bireyler nispeten izole bir yaşam sürdürebilir ve yalnız hissetmeyebilir ve tersine, birçok sosyal teması olan insanlar hala yalnızlık yaşayabilir.

Yalnızlık, yalnız kalmanın veya insanlarla çok az bağlantı kurmanın üzücü hissi iken, sosyal izolasyon, sosyal temasların olmaması veya insanlarla yüz yüze temas veya etkileşimin olmamasıdır. Bu nedenle, iki terim birbiriyle ilişkili olsa da, bir şekilde farklıdır.

Araştırmacılara göre, inme veya kalp krizi için güçlü risk faktörleri olabileceğinden sosyal izolasyon ve yalnızlık daha ciddiye alınmalıdır.

Cene, “Özellikle risk altındakiler için sosyal izolasyon ve yalnızlığın kardiyovasküler ve beyin sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için program geliştirmeye, uygulamaya ve değerlendirmeye acil ihtiyaç var” dedi.

Kalp krizi ve inme riskini azaltmak için, sosyal izolasyon ve yalnızlığı dikkate almanın yanı sıra, yaşam tarzına da dikkat edilmelidir.

Kalp hastalığı ile ilişkili risk faktörlerinin çoğu, kişinin diyeti, aktivite düzeyi ve kişinin sağlıksız alışkanlıklarla da ilgilidir. Kalp hastalıkları ve felç riskini önemli ölçüde artırdığı için sigara veya alkol tüketiminden de uzak durulmalıdır.

Paylaşın

Domates Gribi: En Az 82 Çocukta Tespit Edildi

Lancet tıp dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, 26 Temmuz 2022 itibariyle Hindistan’da 82’den fazla çocukta “domates gribi” tespit edildi. Bilim insanları, hastalığa sebep olan virüsün kaynağını araştırıyor.

Hindistan’ın Kerala eyaletinin Kollam şehrinde 6 Mayıs 2022 tarihinde bir çocukta “domates gribi” virüsüne rastlandı.

Lancet haftalık hakemli genel tıp dergisinde Vivek P. Chavda, Kaushika Patel ve Vasso Apostolopoulos imzasıyla yayınlanan araştırmaya göre, 26 Temmuz 2022 tarihi itibariyle toplam dört bölgede beş yaşından küçük 82’den fazla çocukta domates gribi virüsüne rastlandı.

Söz konusu araştırmada, nadir görülen viral bir enfeksiyon olarak tanımlanan ve mevcut durumda hayati tehlike yaratmayan virüsün bazı semptomlarının Kovid 19’a benzediği kaydedildi. Buna göre, her iki virüs de ilk aşamada hastalarda yüksek ateş, yorgunluk ve vücut ağrıları yapıyor.

“Kovid 19 ile bağlantılı değil”

Kovid 19 ile enfekte olan bazı hastalarda ciltte kızarıklık da meydana geldiğini kaydeden araştırmacılar, domates gribine yol açan virüsün Kovid 19’a sebep olan SARS-CoV-2 ile bağlantısı olmadığını belirtti.

Buna göre, domates gribi, viral bir enfeksiyon olmaktan ziyade chikungunya veya dang hummasının sonradan yol açtığı bir etki olabilir. Araştırmacılar, domates gribinin viral bir rahatsızlık olan ve çoğunlukla 1-5 yaş arası çocuklar ile bağışıklık sistemleri zayıf yetişkinler arasında görülen el, ayak ve ağız hastalığının yeni bir varyantı olabileceği ihtimali üzerinde de duruyor.

Yeni bir patojen mi?

Araştırmaya göre, hastalığın ilk semptomları arasında yüksek ateş, ciltte döküntü ve eklemlerde ağrı bulunuyor. Domates gribi de adını hastalık sırasında vücutta çıkan kırmızı döküntülerden alıyor.

Söz konusu kızarıklıklar maymun çiçeği hastalığının ilk döneminde genç kişilerde görülen semptomlara benziyor. Domates gribinin semptomları arasında ayrıca benzer viral enfeksiyonlarda olduğu gibi mide bulantısı, kusma, ishal, dehidrasyon ve eklemlerde şişme de bulunuyor.

Bilim insanları domates gribi olarak adlandırılan rahatsızlığın sivrisinek kaynaklı bir enfeksiyonun etkisi olup olmadığını araştırıyorlar. Bunun tamamen yeni bir patojen olma ihtimali de göz ardı edilmiyor.

Paylaşın

Kanser Kaynaklı Ölümlerin Neredeyse Yarısı Yaşam Tarzından Kaynaklı

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre kanser, kalp hastalıklarından sonra dünya genelinde ikinci önde gelen ölüm nedenidir. Yeni bir araştırma, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin neredeyse yarısının önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklandığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırmaya iyi tarafından bakıldığı zaman, bu durum, önlenebilir risk faktörlerini kontrol ederek ve yöneterek, çeşitli kanser risklerinden ve ölümlerinden kaçınılabileceğini göstermektedir.

Araştırma, 2019 yılında yaşanan tüm kanser ölümlerinin yüzde 44,4’ünün yani nerdeyse yarısının önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklanabileceğini ortaya koyuyor.

Veriler ayrıca, önlenebilir kanser ölümlerinin artmakta olduğunu ve 2010’dan 2019’a kadar dünya genelinde yüzde 20,4 oranında arttığını göstermektedir. Bu, endişe verici.

Dünya genelinde önlenebilir kanser ölümlerinin üç önde gelen risk faktörü bulunmaktadır:

Sigara kullanımı

Sigaradaki kimyasallar DNA’ya zarar verir ve hücrelerin herhangi bir DNA hasarını onarmasını zorlaştırır. Ayrıca hücreleri kanserden korumaya yardımcı olan DNA parçalarına da zarar vermektedir. Aynı hücrede zamanla oluşan bu DNA hasarının birikmesi kansere yol açmaktadır.

Sigara kullanımı vücudun hemen her yerinde kansere yol açabilir. Ağız ve boğaz, yemek borusu, mide, kolon, rektum, karaciğer, pankreas, gırtlak, soluk borusu, bronş, böbrek ve renal pelvis, mesane ve serviks kanserine neden olabilir.

Çok fazla alkol içmek

Çak fazla alkol tüketimi karaciğere zarar vererek iltihaplanma ve yara izine yol açarak karaciğer kanseri riskini artırabilir. Alkol tüketimi ayrıca daha yüksek kolon ve rektum kanseri riski ile ilişkilendirilmiştir.

Alkol alımını azaltmak kanser riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Alkol tüketim ne kadar kısılabilirse, kansere yakalanma riski de o kadar azalmaktadır.

Daha az alkol tüketmek ayrıca, yüksek tansiyon ve karaciğer hastalığına yakalanma riskini de azaltmaktadır.

Yüksek vücut kitle indeksi yada kilo problemi

Çok fazla kilo, belirli kanser türlerini geliştirme riskini ve tedavi sonrası bile kanserin tekrar ortaya çıkma olasılığını artırabilmektedir.

Araştırmanın yazarları, bu bulgulara dayanarak, dünya genelinde kanser yükünün önemli bir bölümünün bilinen kanser risk faktörlerinden kaynaklı olduğunu ve risk faktörlerinin kontrolü yoluyla kanser yükünün büyük bir bölümünün önlenebileceğini vurguladılar.

Araştırma ilk olarak The Lancet dergisinde yayınlandı. Araştırmada bilim insanları, 2010’dan 2019’a kadar 204 ülkede 23 kanser türünü ve 34 risk faktörünü inceleyerek kanser ölümleri ve sakatlıklarına odaklandılar.

Paylaşın

Yaşlanma Karşıtı Kremler İçin Uygun Yaş Hangisi?

Yıllardır, güzellik ürünlerinin sergilendiği reklamlarda “yaşlanma karşıtı” kavramı yaygın olarak kullanılmaktadır. Güneşe aşırı maruz kalma, sağlıksız yaşam tarzı, kirlilik, yetersiz uyku ve stres, başta yüz derisi olmak üzere cildin dokusuna zarar veren ve cilt yaşlanmasına en çok katkıda bulunan etkenlerdir.

Haber Merkezi / Yaşlanmanın erken belirtileri arasında kuru cilt, ince kırışıklıklar, düzensiz cilt tonu, pürüzlü doku, görünür gözenekler ve leke bulunur.

Artan “mükemmel” görünme arzusunu karşılamak için her gün yaşlanma karşıtı ürünler de dahil olmak üzere pek çok sayıda çözüm geliştirilmektedir. Yaşlanma karşıtı kremler, ince çizgilerin ve kırışıklıkların görünümünü en aza indirmede muazzam bir yardımcıdır.

Yaşlanma karşıtı ürünlerde alfa ve beta hidroksi bileşikleri, retinol ve A ve C vitaminleri bulunmaktadır. Bu tür yaşlanma karşıtı çözümleri cilt bakımı rutininize dahil ettikten sonra daha pürüzsüz bir dokuya yeniden kavuşabilirsiniz.

Yaşlanma karşıtı kremlerin faydaları

Cildin parlaklığını arttırır, cildin parlaklığın kaybolması ve gözle görülür semptomların ortaya çıkması cilde daha yaşlı bir görünüm veren birçok faktörden ikisidir. Etkili bir yaşlanma karşıtı krem, kırışıklıkları ve ince çizgileri azaltmayı kolaylaştırır.

Cildin nemlenmesi ve sıkılaşması

Aşırı cilt kuruluğu, cilt sıkılığının ve esnekliğinin kaybı gibi yaşlanma belirtileri çok yaygındır. Yaşlanma karşıtı kremlerin sürekli kullanılmasıyla bu sorunların çözüldüğü söylenmektedir.

Yüzdeki lekeleri ve renk bozulmalarını önler

Güneş kremi, cildinizi UVA ve UVB ışınlarından koruyarak yaşlılık lekelerini ve olası renk bozulmalarını önler. Genellikle cilde zarar veren hücrelere karşı savaşan E ve C vitaminleri gibi antioksidanlar içerir. Düzensiz pigmentasyon krem ​​kullanılarak tedavi edilebilir. Özellikle uzun süre güneş altındaysanız, her iki saatte bir güneş kremi ve yaşlanma karşıtı losyonu yeniden uygulayın.

Öz güveninizi artırır

Yaşlanma karşıtı rutinlerin hem fiziksel görünümünüz hem de psikolojik sağlığınız için avantajları vardır. İyi görünmeniz için sizi motive eder ve kendinize olan güveninizi artırır.

Herkes zorluklarla karşılaşır ve kendinizi erken yaşlanma belirtilerine karşı koruma hakkınız vardır. Hem içeriden hem dışarıdan sağlıklı kalmak sizin sorumluluğunuzdadır ve bu nedenle daha genç görünmek için yaşlanma karşıtı kremleri seçmek mantıklı bir karardır.

Daha sağlıklı olmaya

Domino etkisi genel sağlığınız için geçerlidir çünkü özgüveninizi artırır. Görünüşünüzü kabul etmek, sosyal utangaçlığınızı bırakmanızı ve daha dışa dönük olmanızı sağlar.

Yaşlanma karşıtı kremler için uygun yaş

İnsanların yaşlanma karşıtı kremleri 20’li yaşların sonunda ve 30’lu yaşların başında kullanmaya başlaması önerilmektedir. Yaşlanma belirtilerini fark etmeden önceki birkaç yıl.

Yaşlanma belirtileri ortaya çıkmadan önce yaşlanma karşıtı krem ​​kullanmaya başlarsanız, yaşlanma sürecini yavaşlatma avantajına sahipsinizdir.

“Kendinizle ilgilenmeye başlamak için asla erken değildir”. Doğru cilt bakım rutini ve sağlıklı alışkanlıklar, 30’lu yaşlardan sonra bile genç görünümünüzü korumanızı garanti etmenin mükemmel yollarından ikisidir.

Paylaşın

Bacaklardaki Ve Kollardaki Bu Belirti, Kalp Rahatsızlığının Bir İşareti Olabilir

Kalp hastalıklarının belirtileri sadece göğüsle sınırlı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Kalp hastalıklarının önceden herhangi bir belirti göstermediği inancının aksine, sessizce kendini gösteren ve erken teşhis edildiğinde hayat kurtarabilecek bazı belirtileri vardır.

Haber Merkezi / Bacakların ve kolların uyuşması kalp hastalığının önemli bir göstergesi olabilir.

Uyuşukluk, bacaklarda ve kollarda herhangi bir his olmaması ile tanımlanabilir. Uyuşukluk herhangi bir sebep olmadan da ortaya çıkabilir.

Çoğu durumda uyuşukluk kendi kendine geçer ve vücut hissetme duyusunu geri alır, ancak uyuşukluk birkaç dakika, birkaç saat hatta günler sürebilir.

Uyuşmanın diğer özellikleri arasında, belirli bölgenin solgun görünmesi ve dokunulduğunda soğuk hissedilmesidir.

Kollarınızda ve bacaklarınızda böyle bir renk değişikliği ve garip bir his hissettiğinizde, bir doktora görünün. Bu belirti tekrar ve tekrar ortaya çıkıyorsa, derhal bir doktora görünün

Uyuşukluk neden olur?

Kan damarı daraldığında, kollar ve bacaklar için gerekli olan kan miktarını sınırlar ve bu da periferik arter hastalığı adı verilen bir duruma neden olur. Bu, vücudun bu kısımlarına yetersiz kan akışına yol açar, bunun sonucunda çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkar ve bunların en yaygın olanı uyuşukluktur.

Sağlık uzmanları, periferik arter hastalığını kalp hastalıkları ile ilişkilendirmiştir. Kişi bu duruma sahipse kalp hastalıklarına yakalanma riski daha fazladır.

Uzuvlarda görülen diğer kalp sorunu belirtileri

Uyuşukluk dışında, olası bir kalp hastalığını gösterebilecek başka belirtiler de vardır.

Bu nedenle, bu belirtilere dikkat etmek ve bunlar sık ​​sık meydana geliyorsa bir doktora danışmak çok önemlidir.

  • Ayak kaslarında ağrı, kas ağrısı, kaslarda aşırı yorgunluk ve kaslarda olağandışı rahatsızlıklar da kalp hastalıklarına işaret eder.
  • Ayaklarda yanma hissi de kalp hastalıklarının bir göstergesidir.
  • Baldırlarda ve uyluklarda da rahatsızlık görülebilir.
  • Bacaklarda ve ayaklarda şişme de kalp hastalıklarının bir başka potansiyel göstergesidir.

Kalp hastalıklarının diğer belirtileri nelerdir?

Kalp hastalıklarının diğer semptomları nefes darlığı, göğüste sıkışma, göğüste ağrı, göğüste aşırı basınç ve anjina veya göğüste rahatsızlıktır.

Kalbinde sorun yaşayan kişilerde boyun, çene, üst karın bölgesi ve hatta boğaz bölgesinde ağrılar da olabilir.

Kalp hastalıkları her yıl 18 milyona yakın can alıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, kardiyovasküler hastalıklar her yıl 18 milyona yakın can alıyor. Bunlara koroner kalp hastalığı, serebrovasküler hastalık, romatizmal kalp hastalığı ve diğer durumlar gibi hastalıklar dahildir.

Kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin üçte birinin 70 yaşın altındaki kişilerde meydana gelmesi endişe vericidir. Bu, kalp hastalıklarının gençler için de daha büyük bir risk oluşturduğunun açık bir göstergesidir.

Bilinmesi gereken önemli noktalar

Kalp hastalıkları vücutta belirgin bir belirti vermeden gelişse de düzenli kontrollerde erken dönemde fark edilebilir.

Kolesterol seviyeleri, kalp hızı, kan şekeri seviyesi, vücut kitle indeksi kalp hastalığının göstergelerinden birkaçıdır.

Sağlık kontrolünden geçmek ne kadar önemliyse, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmak da o kadar önemlidir. Alkol tüketimi, tütün alımı, sigara içmek, abur cubur ve işlenmiş gıdalar kalp hastalığının birkaç katalizörüdür.

Paylaşın

Depresyon Hakkında Bütün Bildiklerimiz Yanlış Mı?

Depresyonun sanıldığı gibi insan beyninde “mutluluk hormonu” diye de anılan serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını gösteren yeni bir araştırmanın sonuçları dünya çapında büyük ilgi gördü.

Ama aynı zamanda bir çoğu beyindeki serotonin salgısını artırmak suretiyle işlev gösteren antidepresanların işe yaramadığı yolunda bir yanlış çıkarım dalgası da yarattı.

Araştırma antidepresanların etkili olmadığına işaret etmiyor. Fakat gösterilen tepkilerin zihin sağlığı sorunlarının algılanışı ve tedavisiyle ilgili ciddi soru işaretleri yarattığı kesin.

Sarah’nın hikayesi

Sarah, 20’li yaşlarının başlarında ilk büyük psikiyatrik sorununu yaşadığında, doktorlar kendisine bazı antidepresanlar verirken, bunların diyabete karşı insülin kullanımı gibi bir etki yaptığını anlatmışlar.

Bu ilaçların beynindeki kimyasal dengesizliği düzelteceğini ve ömür boyu almayı sürdürmesi gerektiğini söylemişler.

Annesi gibi Tip 1 diyabet olan Sarah, bu tavsiyeleri gayet ciddi bir şekilde uygulamış. Daha kötü hissetmesine yol açıyor gibi gelse de ilaçları almayı sürdürmüş. Bir süre sonra kafasının içindeki ürkünç sesler kendisini öldürmesini söylemeye başlayınca elektrokonvülsif terapiye (beyinden elektrik akımı geçirilerek yapılan bir tedavi) alınmış.

Ne var ki antidepresan ilaçların depresyonla ilişkisinin insülin ile diyabet ilişkisine benzediği iddiası aslında herhangi bir tıbbi kanıta dayanmıyordu.

Sarah “Güvendiğin insanlar tarafından ihanete uğramış hissediyorsun” diyor.

İlaçların bünyesine etkisi, nadir görülen bir tepkiydi ama doktorların kendisine verdiği “beynindeki kimyasal dengesizlik” açıklaması, çok yaygındı.

Bir çok psikiyatrist depresyonun serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını çoktandır bildiklerini ve bu son araştırmanın yeni bir yanı olmadığını söylüyorlar.

Fakat araştırma sonuçlarının anlatıldığı tıbbi makalenin dünya çapında görülmemiş ilgi görmesi ve tepki alması, bir çokları için burada anlatılanların yeni olduğunu gösteriyor.

Yine de araştırmanın doğru anlaşılması ve yanlış çıkarsamalara varılmaması önemli. Depresyonun serotonin eksikliğinden kaynaklanmıyor olması antidepresanların işe yaramadığı anlamına gelmiyor. Doktorlar bu yanlış anlama neticesinde insanların ilaçlarını almayı hemen bırakmaya yönelmesinden ve bunun ciddi yoksunluk sorunlarına yol açmasından korkuyorlar.

Sağlık uzmanları bu tür ilaçların acil tıbbi gereklilikler dışında birden bırakılmaması gerektiğini, doz azaltımı yoluyla zaman içerisinde bırakmanın yoksunluk sorunlarını en az düzeyde tutacağını söylüyorlar.

Araştırma yeni bir şey söylüyor mu?

Bu son araştırmada 17 ayrı bilimsel araştırmayı incelendi ve depresyondaki insanların beynindeki serotonin düzeylerinin depresyonda olmayan insanlarınkinden farklı görünmediğini tespit etti.

Bu tespit ilaçların olası bir etkisi yani beyindeki kimyasal dengesizliği düzeltme etkisinin bulunmadığını net bir şekilde ortaya koydu.

Doktor Michael Bloomfield bunu bir örnekle şöyle açıklıyor:

“Çoğumuz parasetamolun baş ağrısına iyi gelebildiğini biliriz ama hiç kimsenin baş ağrısının sebebinin beyinde parasetamol eksikliği olduğunu sanmam.”

Antidepresanlar işe yarıyor mu?

Araştırma, antidepresanların plaseboya kıyasla (psikolojik etkiyi elimine etmek için tıbbi deneylerde ilaçmış gibi verilen etkisiz madde) yalnızca biraz daha etkili olduğuna işaret ediyor. Ama araştırmacılar arasında bu farkın büyüklüğü konusunda görüş ayrılıkları var.

Bir grup insan antidepresan kullandığında çok daha iyi sonuç alıyor ama doktorlar bunun nedenini tam olarak bilmiyor yani ilacı yazarken kime daha iyi geleceğini kestiremiyor.

Kraliyet Psikiyatri Koleji’nden Profesör Linda Gask antidepresanların çok sayıda insanın özellikle de kriz durumlarında hızla daha iyi hissetmesini sağlayan ilaçlar.

Fakat serotoninle ilgili son çalışmanın yazarlarından Profesör Joanna Moncrieff buna işaret eden ve ilaç şirketleri tarafından yaptırılan bu tür araştırmaların çoğunun kısa dönemli olduğunu, aynı insanların örneğin bir kaç ay sonra nasıl hissettiği konusunda pek bilgi olmadığını söylüyor.

“İnsanlara ‘Durumunuzu gözlenmeleye devam edeceğiz ve ilaçları sadece size yararlı olduğu sürece kullanmanızı sağlayacağız’ demek gerekiyor” diyor. Ama genellikle uygulama böyle değil. Profesör Linda Gask da bu görüşte.

Depresyonu tedavisiz bırakmanın riskleri var ama bazı insanlar antidepresan aldıklarında çok ciddi yan etkilerle karşılaşıyorlar. Serotoninle ilgili son araştırmanın yazarları da bu konuda çok daha açık olunması gerektiğini söylüyorlar.

Bu yan etkiler arasında, İngiltere’deki Ulusal Sağlık ve Bakım Enstitüsü’nün verilerine göre, intihara yönelme hatta girişme, cinsel hayat bozuklukları, duyguların baskılanması ve uykusuzluk var.

Geçtiğimiz sonbahardan bu yana Birleşik Krallık sağlık hizmetleri bünyesinde çalışan doktorlardan, çok şiddetli olmayan depresyon vakalarında ilaç yazmadan önce terapi, egzersiz, meditasyon ve benzeri tedaviler önermeleri istendi.

Araştırmanın yarattığı tartışmalar neler?

Araştırmanın yayınlanmasından sonra yayılan tipik yanlış yorumlardan biri antidepresanların tamamen bir efsane olduğu ve hiç bir işe yaramadığı iddiası idi.

Fakat bu araştırma antidepresanların etkisini incelemiyor.

Serotonin gerçekten de insanın ruh halini etkileyen bir hormon salgısı. Dolayısıyla serotonin seviyesinin yükselmesi kısa vadede insanların gerçekten daha mutlu hissetmesine yol açabilir. Ayrıca beynin yeni bağlantılar yapabilmesi imkanını sağlayabilir.

Bir başka yanlış yorum ise depresyonun insan beyniyle ilgili bir hastalık değil, yaşadıkları koşullara gösterdikleri bir tepki olduğu yönünde.

Araştırmanın yazarlarından Doktor Mark Horowitz “Tabi ki her ikisi de” diyor ve örneğin “Genetik yapınız strese karşı hassasiyetinizi etkiliyor” diyor.

Fakat insanlar gayet anlaşılır bir şekilde stres yaratan yaşam koşullarının ilaçtan ziyade evlilik danışmanlığı, mali danışmanlık ya da iş değiştirme gibi yollarla değiştirilebileceğini düşünmeye başlıyor.

Ne var ki Avustralya’nın güney doğusunda yaşayan ve hem ağır depresyon hem de psikoz yaşayan Zoe, depresyonu bir tür şiddetli stres sayarak “yol açan sorunları çözme” yaklaşımının çok indirgemeci olduğunu ve ağır mental hastalıklar yaşayan insanları yok saydığını söylüyor.

Psikoz Zoe’nin ailesinde kalıtsal. Fakat psikoza genellikle yaklaşan bir sınav gibi stresler tetikleyici oluyor.

Zoe bu durumda bir muhakeme yaptıktan sonra ilaçların yan etkilerinin ağır psikoz geçirmekten daha iyi olduğuna karar vermiş.

Bu, BBC’ye konuşan uzmanların tümünün hemfikir olduğu bir şey: Hastalara daha fazla bilgi verilmesi, durumlarının çok iyi açıklanması ve bu yolla onların kendi durumlarını değerlendirerek kendi tedavi tercihlerini bulmasının sağlanması gerekiyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın