Egzema nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Çok yaygın olarak görülen ve sebebi bilinmeyen Egzema, dışarıdan gelen veya içten kaynaklanan bazı faktörlerin tetiklemesine bağlı deride oluşan ödem, kaşıntı, sulantı, kızarıklık, kepeklenme ve kümelenmiş papüloveziküllerle karakterize bir hastalıktır.

Yaygınlığına rağmen egzamanın sebepleri ve kesin tedavisi ile ilgili tıp dünyasının halen net bir uzlaşma yoktur. Egzamanın daha çok kalıtsal olduğu düşünülmektedir ve hastaların çoğunda ortak belirtiler gözlenir. Bu nedenle hastalığın belirtilerinin iyi bilinmesi erken teşhis ve tedavi başarısı için önemlidir. Kesin tedavisi bulunmamasına rağmen hekimin önerdiği uyarı ve önlemlere uyulması sorunun çözümü için önemlidir.

Bulaşıcı mıdır?

Egzama bulaşıcı bir hastalık değildir daha çok alerjik bir reaksiyondur fakat çeşitli sebeplerle vücudun farklı bölgelerine hızla yayılabilir veya iyileşmiş hastalık yeniden tekrarlayabilir.

Kendiliğinden geçer mi?

Atopik egzama en çok küçük çocuklarda ve bebeklerde görülür; ama çocuk büyüdükçe genellikle kendiliğinden geçer. Çok nadir olarak yetişkinlikte de devam eder. Diğer egzama türleri ise doğru tedavi  uygulandığında çoğunlukla iyileşir.

Nedenleri;

  • Tahriş edici maddeler; Bunlar arasında sabunlar, deterjanlar, şampuanlar, dezenfektanlar, taze meyve, et veya sebze suları bulunur
  • Alerjenler; Toz akarları, evcil hayvanlar, polenler, küf ve kepek egzamaya yol açabilir
  • Mikroplar; Bunlar arasında stafilokok aureus gibi bazı bakteriler, virüsler ve bazı mantarlar bulunur
  • Sıcak ve soğuk hava; Çok sıcak veya soğuk hava, yüksek ve düşük nem ya da egzersiz sonucu aşırı terleme egzamaya neden olabilir
  • Gıdalar; Süt ürünleri, yumurta, kabuklu yemişler ve tohumlar, soya ürünleri ve buğday egzamayı tetikleyebilir.
  • Stres; Bu, egzamanın doğrudan bir nedeni değildir, ancak semptomları daha da kötüleştirebilir
  • Hormonlar; Kadınlar, hormon düzeylerinin değiştiği zamanlarda, örneğin gebelik sırasında ve adet döngüsünün belirli noktalarında, artan egzama belirtileri yaşayabilirler

Belirtileri;

  • Ciltte kızarıklık, şişlik, minik su toplayan kabarcıklar ve sulanma
  • Ciltte şiddetli kaşıntı, kepeklenme ve yanma
  • Bazı hastalarda sadece kaşıntı ve yanma yakınması olabilir
  • Başlangıçta deride kepeklenme ve kabuklanma olurken sonra kuruma ve kalınlaşma
  • Deride renk değişikliği ve çatlama

Çeşitleri;

Atopik dermatit; Atopik dermatit en sık görülen egzama türüdür. “Atopik” terimi, egzama, astım ve / veya saman nezlesi geliştirme konusunda kişisel ve ailevi bir eğilimi ifade eder. Genellikle çocukluk döneminde başlar ve azalarak yetişkinlikte biter.

Atopik dermatit cildinizin doğal bariyeri zayıfladığında oluşur ve cildiniz sizi yıpratıcı dış etkenler ve alerjenlere karşı korumakta zorlanır. Çocuklarda dirsek ve diz kıvrımlarında, bebeklerde kafa derisi ve yanaklarda oluşan döküntülerle kendini gösterir.

Kontakt dermatit; Kontakt dermatitte dokunduğunuz bazı maddelerin (deterjan, çamaşır suyu, takılar, lateks, nikel, boya, bazı bitkiler…) oluşturduğu reaksiyona bağlı cildinizde kızarma ve tahriş oluşur. İki tip kontakt dermatit vardır:

  • Alerjik kontakt dermatit, lateks veya metal gibi maddelerin vücudumda alerjik tepki oluşturması durumudur ve bağışıklık sistemi ile ilgilidir.
  • İrritan (Alerjik olmayan) kontakt dermatit, cilt bariyeriniz kimyasal veya diğer maddelere karşı sizi koruyamadığında ortaya çıkar.

Dishidrotik egzama; Dishidrotik egzama, ellerinizde ve ayaklarınızda küçük kabarcıkların oluşmasına neden olur. Kadınlarda erkeklerden daha yaygındır. Ayak ve el parmaklarında, avuç ve ayak tabanlarında kabarcıklar oluşur. Cilt pul pul dökülebilir. Bazı maddelere karşı oluşan alerji, el ve ayakların uzun süre nemli kalması ve stres dishidrotik egzamaya neden olabilir.

El egzaması; Sadece ellerinizi etkileyen bir egzama türüdür. Eğer cildinizi tahriş edebilecek kimyasallara düzenli olarak maruz kalıyorsanız, örneğin, kuaför veya temizlik çalışanı iseniz el egzaması yaşama riskiniz daha yüksektir. Elleriniz kızarır, kaşınır ve kurur. Ayrıca ellerinizde çatlaklar ve kabarcıklar oluşabilir.

Nörodermatit; Nörodermatit atopik dermatite çok benzer. Genellikle farklı tiplerde egzama veya sedef hastalığı olan kişilerde görülür. Kollar, bacaklar, boyun, kafa derisi, ayağın alt kısımları veya cinsel organlarda kalın, pullu lekeler oluşur. Bu lekeler kaşıntılıdır ve enfekte olabilir. Nörodermatite neyin sebep olduğu tam olarak bilinmemektedir ama stres tetikleyici olabilir.

Numuler egzama; Bu tip egzama cildinizde oluşan yuvarlak, bozuk para şeklinde lekelere neden olur.  Nummular egzema diğer egzama türlerinden çok farklı görünür ve çok kaşınabilir. Numuler egzema bir böcek ısırığı veya alerjik bir reaksiyona tepki olarak tetiklenebilir. Cilt kuruluğu da bu hastalığa sebep olabilir. Atopik dermatit gibi başka tür bir egzama sorununuz varsa numuler egzama olma riskiniz daha da yüksektir.

Staz dermatiti (varis dermatiti); Staz dermatiti, kanın zayıflamış damarlardan cildinize sızmasıyla olur. Staz dermatiti, bacakların alt kısmında kan dolaşımı problemleri olan kişilerde olur. Kuvvetli kan akışı basınç oluşturur ve kanın bir kısmı damarlardan dışarı sızar. Bu durumda bacaklar şişebilir ve varisli damarlar oluşabilir. Bacaklarda ağrı, ciltte kuruma, kaşıntı ya da yara oluşumu en tipik belirtileridir.

Stres egzaması; Stres nedeniyle oluşan deri hastalıkları içinde en sık görüleni ‘stres egzaması’ diye bilinen ‘liken simpleks kronikus’ dur. Bu hastalık başlangıçta görünür herhangi bir bulgu olmaksızın kişinin kaşıntı duyması ve sürekli kaşıntı ve sürtünme sonucu ortaya çıkan belirtilerle karakterizedir.

Kaşınan bölgelerde zamanla kızarıklık kepeklenme ve deride kösele benzeri kalınlaşma ile birlikte pul pul deri dökülmeleri ve kabuklu yaralar ortaya çıkar. Vücudun herhangi bir yerinde görülebilmekle birlikte en sık saçlı deri ense sınırında, sırtta kürek kemiklerinin üzerindeki deride ve bacaklarda ortaya çıkar. Deride kalınlaşma ve deri renginde koyulaşma bazen yıllarca sürebilir.

Tedavisi;

Egzamanın kesin bir tedavisi yoktur. Bazen kendiliğinden iyileşir, bazense ömür boyu devam edebilir. Tedavi, cildin sorunlu bölgesini iyileştirmeyi ve semptomları azaltmayı amaçlar. Genellikle hastanın yaşına, belirtilerine ve mevcut sağlık durumuna uygun bir tedavi planı oluşturulur.

Egzama evde tedavi;

  • Banyo alışkanlıklarınızı değiştirin: Ilık banyoyu tercih edin. Çok sıcak su cildinizi kurutacaktır. Nemi vücudunuza hapsetmek için 3 dakika içinde hızlıca nemlendirin. Yeşil sabun ya da defne sabunu gibi doğal sabunları tercih edin. Duş jeli kullanmayın. Banyo sonrası cildinizi yumuşak bir havluyla sürtmeden nazikçe kurulayın
  • Pamuklu, yumuşak kıyafetler giyin: Sentetik, sert ya da lifli kumaşlardan kaçının
  • Yarayı kaşımayın: Egzamalı bebeklerin ellerine pamuklu kumaşlardan dikilmiş parmaksız eldivenler takın.
  • Vücudunuzu her gün nemlendirin: Özellikle kuru ve soğuk havalarda nemlendirici kullanın
  • Kullandığınız nemlendiricinin cildinizle uyumlu olmasına dikkat edin. Mümkünse doktorunuza danışın
  • Tırnaklarınızı kısa tutun: Egzamalı insanların kaşınmamaları neredeyse olanaksız olduğundan, tırnaklarını kısa, temiz ve bakımlı tutmaları, zararı biraz da olsa azaltır
  • Uçuk hastalığı olanlardan uzak durun: Egzamalı deri, uçuk virüsü olan herpes simplekse karşı dirençsizdir; virüs alınırsa enfeksiyon yayılabilir
  • Çiçek aşısı olmayın: Normal insanlara hiçbir zarar vermeyen bu aşı, egzamalı bir çocukta, ölümcül olabilen ateşli bir hastalık yapabilir
  • Tahriş edici maddelerden sakının: Egzamalı ya da egzama geçirmiş insanların derileri çok hassastır. Bu nedenle tahriş edici maddelerden sakınmalıdırlar. Bu tür maddelerle çalışmak zorunda kalanlar lastik eldiven ve yüz maskesi gibi basit önlemlerle korunmalı; gençler meslek seçerken yağlar, boya ve şampuan gibi malzemelerle çalışmak zorunda kalacakları meslekleri seçmemelidir
  • Egzamanın nedeni alerjiyse, alerji yapıcı maddeden korunun: Egzamalı bir bebeğe, inek sütü veriliyorsa, inek sütünü kesip ya anne sütü verilmeli ya da keçi sütü (inek sütüne göre daha az alerjiye yol açtığı saptanmıştır) ve özel süttozu gibi bir besinle beslenmelidir

Yumuşatıcı preparatlar;

  • Kremler: Yağ ve su karışımı içerir ve cilde serinlik hissi verir. Bu nedenle egzama olan birçok insan, gündüz kullanımı için kremleri tercih eder. Bütün kremler koruyucu maddeler içerir ve insanlar yaygın olmasa da, bu koruyucu maddelere duyarlı olabilirler.
  • Merhemler: Koruyucu içermezler. Merhemler çok yağlı olabildikleri için bazı insanlar kullanmakta zorlanabilirler. Ancak, cildin nemini korumasında çok etkili olduklarından, çok kuru ve sertleşmiş ciltler için faydalıdırlar. Merhem sulanmış cilt üzerinde kullanılmamalıdır. Böyle bir durumda krem ​​veya losyon tercih edilmelidir.
  • Losyonlar: Kremlerden daha fazla su ve daha az yağ içerirler, ancak cildi nemlendirmede çok etkili değildirler. Bununla birlikte, vücudun tüylü bölgeleri için daha faydalıdırlar ve daha rahat kullanılırlar.

Kortizon preparatları; Bazı egzama vakalarında, yumuşatıcıların düzenli kullanımı, durumu kontrol altında tutmak için yeterli olabilir. Ancak daha şiddetli seyreden durumlarda egzama semptomlarını kontrol altına almak için kortizon preparatı kullanmak gerekebilir. Topikal steroid kremler, ciltte oluşan şiddetli kızarıklık ve kaşıntılar için en yaygın kullanılan tedavidir; kısa süreli kullanılan ilaçlardır ve yumuşatıcılar ile birlikte kullanılmalıdırlar.

Topikal immünomodülatörler; Kaşıntı kontrol altına alındıktan sonra kortizon kremi olmadığı aralar vermek, cilt de yan etkileri önlemek için gereklidir. Immünomodülatörler diye adlandırılan (Elidel ve Protopic) kortizon katkısız egzama kremleri, kortizon kremleri yerine iyi alternatifler olabilir. Bunlar günde 2 kez uygulanır.

Bariyer kremler; Cilt bariyeri kremleri, sağlıklı cilt bariyerlerinde doğal olarak bulunan maddeler olan lipidler ve seramidleri içerir. Kirleri dışarıda tutarken nemi hapsetmek için deri üzerinde koruyucu bir tabaka oluştururlar. Böylece egzamalı cilt daha kolay iyileşir ve yanma, kuruluk ve kaşıntı dahil olmak üzere semptomlara daha dirençli hale gelir. Bariyer kremler reçeteli ve reçetesiz olarak satılır. Ancak bu kremleri mutlaka doktor kontrolünde kullanmanız gerekir.

Diğer egzama ilaçları; 

  • Sistemik kortikosteroidler; Topikal tedavilerin etkili olmaması durumunda sistemik kortikosteroidler reçete edilebilir. Bu ilaçlar damar ya da ağız yoluyla alınır ve sadece kısa süreler için kullanılırlar.
  • Antibiyotikler; Egzama, bakteriyel bir cilt enfeksiyonunun yanında ortaya çıkarsa, bunlar reçete edilir.
  • Antiviral ve antifungal ilaçlar; Bunlar meydana gelen mantar ve viral enfeksiyonları tedavi edebilir.
  • Antihistaminikler; Geceleri aldığınızda, bu ilaçlar kaşıntıyı hafifletir ve uyumanıza yardımcı olabilir.
  • Topikal kalsinörin inhibitörleri; Bu ilaçlar bağışıklık sisteminin aktivitelerini baskılar. Enflamasyonu ve belirtilerin şiddetini azaltır. Atakları önler.

Islak bandaj (wet wrap); Islak bandaj, başka bir kaşıntı önleyici tedavi şeklidir, ve özellikle gece kaşınmaları için uygundur. Cilt iyice yağlanmadan önce bir kat sıcak, ıslak Tubifast bandajıyla, ve üstü kuru bandajla tekrar kapatılması ilkesine dayanır (sadece “Tubifast”- bandajı kullanın çünkü normal pansuman bezleri (doğal lifli) ve bandaj nemi korumaz). Islak bandaj (wet wrap) bir kaşıntı önleyici tedavi şeklidir, ve özellikle gece kaşınmaları için uygundur.

Fototerapi; Ultraviyole (UV) ışın, orta ya da şiddetli egzama tedavisinde yardımcı olabilir. UV ışınları bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermemesine yardımcı olur. Fakat bu tedavi cildinizi yaşlandırabilir ve cilt kanseri riskinizi artırabilir. Bu yüzden doktorlar mümkün olan en düşük dozu kullanır ve bu tedaviyi aldığınızda cildiniz yakından izlenmesi gerekir. İki tip fototerapi vardır:

UV ışık terapisi: Bir dermatoloğun ofisinde, cildiniz UVA ışınlarına, UVB ışınlarına veya her ikisinin bir karışımına maruz kalır. Bazen aynı zamanda cildinizde kömür katranını ovuşturursunuz. Aldığınız tedavinin türüne bağlı olarak haftada iki ila beş kez uygulamak gerekebilir.

PUVA tedavisi: Bu tedavide, cildi UVA ışığına daha duyarlı hale getiren reçeteli bir ilaç olan psoralen alırsınız. Sadece UV terapisinden sonuç alamayan hastalara önerilir.

Paylaşın

Epidural Steroid Enjeksiyonu nedir? Detaylar

Epidural Steroid Enjeksiyonu; boyun ve bel ağrılarında kullanılan cerrahi dışı tedavi yöntemlerinden biridir. Daha geniş bir tanımla; boyun, kol, bel ve bacak bölgelerinde sinirlerin sıkışmasına ve uyarılmasına bağlı olarak gelişen ağrıları geçirmek için kullanılan cerrahi-dışı bir girişimsel ağrı tedavisi uygulamasıdır.

Dünyada 40 yıldır omurga kaynaklı çeşitli ağrıların tedavisinde kullanılan, iyi sonuçlar alınmasını sağlamasının yanı sıra yan etkileri minimal olan bir işlemdir.

Epidural enjeksiyonun genel amacı fıtık başlangıcı ya da fıtık olan disk bölgesindeki ödemi ortadan kaldırmak, disk çevresindeki yangıyı ve olası bir sinir kökü basısını azaltmaktır. Düşük riski ve önemli bir yan etki potansiyeli olmaması nedeniyle yaygın bir yöntemdir.

Özellikle ilaç tedavisi, egzersiz ve fizik tedavi gibi konservatif yöntemlerle düzelme sağlanamayan disk kaynaklı bel, bacak, boyun ve kol ağrılarında tercih edilir.   İşlemin uygulandığı hastaların büyük bölümünde ağrı tamamen yok olur. Ağrı ile birlikte görülen hissizlik, uyuşukluk, kas güçsüzlüğü gibi belirtilerde de önemli iyileşme görülür.

Düzelme sağlanamayan az sayıdaki hastada ise işlem tekrarlanabilir. Genel kabul, işlemin bir kaç ay içinde 3 kez uygulanabileceğidir.  İşlem lokal anestezi altında ve ayrıca hastaya sedasyon sağlayıcı ilaçlar verilerek yapılır. Hasta işlem sırasında ağrı duymaz.

Yan etkileri çok seyrektir. Sınırlı bir alana verilmesi ve sistemik yayılımının çok az olması nedeniyle steroide bağlı yan etkiler hemen hemen hiç görülmez. İşlem sonrasında bazı hastalarda, yatak istirahatı ve ağrı kesicilerle kontrol altına alınabilen, geçici baş ağrısı görülebilmektedir. Bu durumun görülme sıklığı yaklaşık binde birdir.

Görüldüğü gibi epidural enjeksiyonun en sık görülen komplikasyonu bile oldukça seyrek olarak karşımıza çıkmaktadır. Enfeksiyon ise oldukça ender görülen ciddi bir yan etkidir. Önlemek için işlem tamamen steril koşullarda yapılmalıdır. İğnenin giriş yeri ve epidural boşluk radyolojik görüntüleme altında belirlendiğinden kanama, sinir hasarı gibi ciddi yan etkilere neredeyse hiç rastlanmamaktadır.

Uygulama sonrası bel ağrısı şikayetinde düzelme, işlem sonrası bir kaç günle iki hafta arası bir zamanda gerçekleşir. Düzelmenin işlem yapılır yapılmaz hemen gerçekleşmesi beklenmemelidir. İşlemin yapıldığı günün ertesi günü yatak istirahatı önerilir.

Genellikle hastalar daha önce yapamadıkları bir çok zorlayıcı aktiviteyi yapabilir hale gelebilecek kadar düzelme gösterirler. Ancak kendilerini zorlamamaları konusunda uyarılmalıdırlar. İşlemden sonra doktor kontrolü altında ve fizyoterapist gözetiminde kontrollü olarak artan aktivitelerde bulunulmalıdır.

(Kaynak: centralhospital.com)

Paylaşın

Ekokardiyografi nedir, nasıl yapılır? Detaylar

Kalbin teşhisinde kullanılan bir yöntem olan Ekokardiyografi, kalbin ses dalgaları yolu ile (ultrason) iç yapısının ve işlevlerinin incelenmesidir. Ses dalgalarının iletilmesini sağlayan bir alet (transdüser) vasıtası ile yapılır.

Yaygın olarak kullanılan eko kardiyografi, doktorun, kalbin atmasını ve kan pompalama işlemini rahatlıkla görmesini sağlar. Kalpte oluşabilecek hastalıklar eko kardiyografi ile görülebilir.

Dört çeşit Ekokardiyografi yöntemi vardır. Bunlar;

  • Transtorasik (Yüzeysel) Ekokardiyografi; Bu yöntemde, sonografi cihazına (dönüştürücü) jel sürülür. Sonografi cihazı, hastanın kalbinin değişik bölgelerine bastırılarak gezdirilir. Bu uygulamada röntgensel ışıklar kullanılmaz. Dönüştürücü cihaz kalpteki sesleri kaydederek görüntüleri ekrana yansıtır.
  • Transözofajiyal Ekokardiyografi; Doktor, daha fazla ayrıntı ve net bir görüntü isteyebilir. Bu durumda transözofajiyal eko kardiyografi önerilir. Hastanın boğaz yoluna anestezik ilaçlar verilerek uyuşması ve rahatlaması sağlanır. Esnek bir tüp, boğaz yoluna yerleştirilerek yemek borusuna ulaşması sağlanır. Dönüştürücü, kalpteki ses dalgalarını kaydederek, ayrıntılı olarak görüntüyü ekrana verir.
  • Doppler Ekokardiyografi; Doppler ultrason yöntemi olarak da bilinen bu yöntem, kalbin kasılma ve çeşitli gevşeme hareketlerini en doğru ve sağlıklı olarak ölçmek için kullanılır. En hassas ve yeni teknolojik yöntemdir. Bu yöntemde elde edilen görüntüler renkli ve ayrıntılıdır.
  • Stres Ekokardiyografi; Bazı kalp problemleri, özellikle de koroner arterlere kan sağlayan kaslar, sadece fiziksel aktivite zamanında ortaya çıkar. Stress eko kardiyografi de, koroner arter problemleri için kullanılır. Hastaya, egzersiz yöntemi veya kalp atımını hızlandıracak ilaçlar verilir. Hastanın kalbinin her hareketi bu yöntemle kayıt altına alınır.

Neden yapılır?

  • Steteskop vasıtasıyla işitilen kalp seslerinin (üfürümler vb.), kalp büyümesinin, açıklanamayan göğüs ağrıları, nefes darlığı veya düzensiz kalp atımlarının sebebini araştırmak amacıyla
  • Kalp boşluklarının şeklini ve boyutlarını ölçmek için
  • Kalp duvarlarının kalınlıklarını ve hareketlerini kontrol etmek için
  • Kalp kapak yapılarının ve hareketlerinin net olarak değerlendirilmesi için
  • Yapay kapağın fonksiyonlarının değerlendirilmesi için
  • Kalp fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla
  • Kalp kasını etkileyen hastalıkları (örneğin kardiyomiyopatiler) tespit etmek için
  • Kalbin içindeki pıhtı ve tümörlerin değerlendirilmesi amacıyla
  • Konjenital kalp hastalıkları ya da bu nedenle yapılan cerrahi girişimleri kontrol etmek amacıyla
  • Kalp krizi sonrası kalp fonksiyonlarının değerlendirilmesi için
  • Kalbin etrafında sıvı toplanması durumunda sıvı miktarının, cinsinin değerlendirilmesi ve kalbi saran perikard zarının yapısını ve kalınlığının değerlendirilmesi amacıyla
  • Kalpten çıkan ana atar damarların (aort damarı, pulmoner arter) yapı ve çaplarının değerlendirilmesi amacıyla yapılır

Faydaları nelerdir?

  • Kalp boyutundaki değişikler bu yöntemle belirlenir. Zayıflamış veya hasara uğramış kalp kapakçıkları, yüksek tansiyon veya kalp odacıklarında genişlemeler, rahatlıkla görülüp tedavi edilebilir.
  • Eko kardiyografiden elde edilen ölçümler, her kalp atışı ile dolu ventrikülden dışarı pompalanan kan yüzdesini net bir şekilde göstererek erkenden kalp yetmezliği hastalığını tanımlar.
  • Kalp krizi riski bu yöntemle belirleneceğinden, riskin azalmasına yardımcı olur.
  • Kalp kapakçıklarının yeterli kan akışı sağlayıp sağlamadığı görüntülerle elde edilir. Kalpteki anormal bölgeler rahatlıkla görüleceğinden tedavi edilme oranı yükselecektir.

Ekokardiyografiden sonra neler yapılmalıdır?

Hastaların çoğu eko kardiyografiden hemen sonra sosyal yaşantısına geri dönebilir. Test sonuçları normal değerlerde ise herhangi bir tedaviye gerek duyulmaz.

Paylaşın

Eklampsi nedir? Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Hamilelik zehirlenmesi yaşayan hastanın, nöbet (kriz) geçirmesi durumuna Eklampsi denir. Eklampsi her ne kadar nadir olarak görülse de, genel anlamda tahillerde hastalığın olası belirtilerine dikkat etmeli ve erken tanı ile hasta hemen tedavi altına alınmalıdır.

Eklampsi; hamilelik öncesinde beyin ile ilgili herhangi bir rahatsızlığı olmayan ancak hamilelik döneminde yaşanması muhtemel nöbetlerdir. Eklampsinin komplikasyonu olan Preeklampsi ise gebelikte ciddi bir rahatsızlıktır. Preeklampsi gebeliğe bağlı olarak gelişen yüksek tansiyon, idrarda fazla miktarda protein gelişmesi olarak açıklanır.

Eklampsi genellikle erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Ancak hastalık belirtileri normal şartlarda fark edilmez ve sinsi bir ilerleme olursa, tedavi de bu aşamada zorlaşır. Hastalıkla birlikte yaşanacak nöbetler koma aşamasına kadar gidebilir. Hastalarda kalıcı beyin hasarı, hatta bazı ileri durumlarda anne karnında bebek kayıplarına kadar durum ilerleyebilir.

Eklampsi ne zaman görülür?

Eklampsi krizlerinin yaklaşık %80’i, doğumun yapılması esnasında ve doğumun tamamlanmasının ardından ilk 2 gün içerisinde görülür. Hamilelik dönemi içerisinde ki 20. Haftanın ardından da görülmektedir. Hamileliğin 20. haftasından önce görülmesi çok fazla karşılaşılan bir durum değildir. Ancak gene de çok az da olsa, doğumun gerçekleşmesinin ardından geçen uzunca bir müddetin ardından da ( yaklaşık 2 veya 3 hafta sonra) görülen vakalar, dataların arasında yer almaktadır.

Belirtileri;

  • Sara nöbetine benzer şekilde titreme nöbeti, zangırdamak
  • Baş ağrısı
  • Bilinç kaybı
  • Görme sorunları, eklampsinin en yaygın belirtilerinden

Ancak eklampsinin bazı belirtileri preeklampsi ile benzer de olabilir. Bunlar arasında;

  • El, ayak ve yüzde şişkinlik
  • Mide bulantısı
  • Kilo almada artış
  • İşeme güçlüğü gibi durumlar var

Teşhisi;

Eklampsi tanısını yaptıran nöbet geçirmenin görülmesidir. Nöbet gerçekleşmeden, hiçbir suret ile eklampsi tanımlaması yapılamaz. Nöbet haricinde ne gibi bulgular olur diye soracak olursanız; Karaciğer enzimlerinde yükselme, platelet (trombosit) sayısında düşme, tansiyon yükselmesi, idrarda aşırı protein atılımı (proteinüri), idrar miktarında azalma (olüguri), hiç idrar çıkarmama (anüri) rastlanan diğer bulgular arasında yer almaktadır.

Tedavisi;

Preeklampsi gebeliğin 37. haftasından önceki dönemde teşhis edilirse, eklampsi belirtilerine bağlı olarak hamileye yatak istirahatı, ilaç tedavisi ya da  hastanede tedavi olması önerilir. Hastalıktan kaynaklanacak olan nöbetlerin önüne geçmek için ise antikonvülsif ilaç türevleri kullanılır. Bunun yanı sıra antihipertansif ilaçlar ile kan basıncı, yani tansiyon düşürülür.

Bozulmuş olan karaciğer – trombosit fonksiyonlarını düzeltmek için de kortikosteroid türevleri  verilebilir. Bu dönemde önemli olan hastalık ile ilgili belirtiler oluştuğunda atlanmadan incelenmesi ve de hastalık süresinde hastanın yakın takip edilmesidir. Şiddetli preeklampsi veya eklampsi için acil bir durum meydana gelirse, sezaryen ile doğum önerilebilir. Hamilelik sırasında ortaya çıkan preeklampsi ve eklampsi için tek kesin tedavi, bebeğin doğumu olacaktır. Bu nedenle normal doğum için zorlanılmamalıdır.

Doğum sırasında yaşanabilen eklampsi için doktorun teşhis koyması zor olabilir. Çünkü belirtiler felç ile çok benzer şekilde ilerleyebilir. Yüz kasları, kol kasları veya yüzünüzde hissizlik olursa, ilk önce felçten şüphe edilir. Bilgisayarlı beyin tomografisi çekilerek kesin neden tespit edebilir. Tansiyon 180/120 mmHg’dan yüksekse, ilk etapta doktor kasılma riskini azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye çalışacaktır. Bu şekilde hasta kontrol altında tutulmaya çalışılır ve gözlem altına alınır.

Eklampsi bebeği nasıl etkiler?

Eklampsi, direkt olarak plasentayı etkiler. Damarlardaki kan akışını yavaşlattığı için bebeğin sağlıklı bir şekilde anne karnında kalmasını sağlayan plasentanın beslenmesi engellenir ve çalışma prensibini bozar. Bu gibi durumlarda bebek düşük doğum ağırlığıyla ya da başka ciddi sağlık sorunlarıyla doğabilir. Bu nedenle uzmanlar eklampsi geçiren anne adaylarının hemen doğuma alınmasını sağlarlar.

Eklampsi nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonunuz veya preeklampsi – eklampsi için risk oluşturan mevcut bir hastalığınız varsa, hamile kaldığınız zaman ve hamilelik süresinde kendinize çok iyi bakmanız ve bazı durumlardan kaçınmanız gerekecektir. Genellikle normal bir hayata devam edin denilen hamilelik dönemi maalesef eklampsi belirlendiğinde olmayacaktır. Dinlenme ve sağlıklı düzgün beslenme gerekir. Hastalığı tetikleyici dış etkenler engellenmelidir. Hamilelik öncesinden itibaren başlayan tetkik ve tahlillerinizde bu hastalığın belirtilerine özellikle dikkat edilmelidir.

Paylaşın

Eğri Boyun (Torticollis) nedir? Tedavisi

Kelime anlamı olarak eğri boyun anlamına gelen Tortikollis, boynun eğik veya dönük olması durumudur. Boyunun bir tarafındaki kasın diğer taraftan kısa olmasından dolayı kaynaklanır. Tanısı kolaylıkla konulur.

Tortikolisin nedeni tam olarak bilinmese de bu rahatsızlığın yaşanmasında ailesel faktörler ve yatkınlıklar çok önemlidir. Bunun yanında kalça çıkığı, doğuştan çarpık ayak ve boyun omurlarının çıkığı gibi birçok rahatsızlıkla birlikte görülebilir.

Neden oluşur?

Kas kaynaklı doğumsal boyun eğriliği, ilk kez 1893 yılında Cheselden tarafından tariflenmiştir. Geçmişte kas içinde kitle de görüldüğünden kas içine olan kanamaya bağlı hematomun bağ dokusuna dönüşmesi (fibrozis) ile oluştuğu ve özellikle makat gelişi gibi bebeğin ters geldiği durumlarda doğum eylemi travması ile tetiklendiği düşünülmüştür. Özellikle kalça çıkığı, yumru ayak ve bazı kas iskelet sistemi doğumsal deformiteler ile sık görüldüğünden genetik kökenler üzerinde durulmuştur. Ancak günümüzde nasıl oluştuğu anlaşılmakla birlikte neden oluştuğu konusu halen bilinmemektedir.

Nasıl anlaşılır?

Tortikolis doğum sonrasındaki 2 – 4. haftalarda ortaya çıkmaya başlar. Bebek başını bir tarafa doğru eğik tutar. Boyunda el ile hissedilen bir şişlik bulunur ve bebek diğer yöndeki boyun hareketlerini yapmakta zorlanır. Şiddetli görülen vakalarda bebeğin yüz asimetrisinde de kayma olabilir.

Tedavisi;

Öncelikle ameliyatsız tedavi denenir. Boyun egzersizleri (alıştırmaları), yüzün her iki omuz hizasına kadar döndürülmesi ile yaptırılan pasif egzersizden oluşmaktadır. Her gün ve yoğun olarak yapılması gereken bu egzersizlerin ideali bir fizyoterapist eşliğinde, aile tarafından yapılmasıdır.

Aile egzersizlerin önemi konusunda uyarılmalı ve eksiksiz yapılması sağlanmalıdır. Hasta önceleri 1 daha sonraları 2 aylık aralarla kontrol edilir. Uygun tedaviden sonra tam düzelme sağlanır. Cerrahi tedaviye nadiren gerek olur.

Cerrahi tedavi; uygun yapılmayan konservatif tedavi sonucu kısa kas ve ilerleyici yüz asimetrisi gelişen ve bir yaşını geçmiş hastalarda 12-15 aylıkken yapılır. Hiç tedavi yapılmamış ve bir yaşın üstünde ilk kez hekime başvuran hastalarda da cerrahi tedavi daha uygundur.

Tedavi edilmezse ne olur?

İnsanoğlu ayakta iken gözler arası çizilen hattın yerle paralel olması gerekir. Boyun eğri ise yüzde ikincil değişikler gelişir. Yüzde gözleri belirgin gösteren bir asimetri gelişir. 7 yaşın üzerindeki çocuklarda ameliyat ile gevşetme yapılsa bile bu asimetri geriye dönmez ve kalıcı olur. Ayrıca omurganın diğer kısımlarında da dengeleyici eğrilikler gelişir. Bu nedenle boyun eğriliği olan bebeğiniz var ve ileride böylesi sıkıntılar yaşamak istemiyorsanız ve ameliyatlara gerek kalmaması için hemen bir doktora başvurarak egzersiz programına başlamanızı öneririz.

 

 

Paylaşın

EECP nedir, nasıl uygulanır? Faydaları

‘Doğal bypass’ veya ‘ameliyatsız bypass’ olarak da anılan EECP (Enhanced External Counterpulsation), koroner arter hastalığı ve kalp yetmezliği gibi ciddi hastalıkların tedavisinde kullanılan özel bir tedavi yöntemidir.

EECP Tedavisi, FDA tarafından Kalp Yetmezliği, Stabil Angina, Unstabil Anjina, Kardiyojenik Şok, Akut Myokard Enfaktüsü hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere onaylanmıştır.

Son yıllarda , EECP uygulamasının hipertansiyon , şeker hastalığı ve erektil disfonksiyon (iktidarsızlık ) konularında olumlu etkileri gözlenmiş ve bu konularda bilimsel çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.

EECP nasıl uygulanır;

EECP tedavisine başlayan hasta, günde 1 saat, haftada 5 veya 6 gün, 35 gün süre ile ayaktan tedavi görür. Tedavi süresince hiçbir, ağrı ve sızı yoktur. Hiçbir yaşam riski taşımaz. Son derece güvenli bir tedavi yöntemidir. Tedavi sırasında enjeksiyon dahil hiçbir müdahale yapılmadığı için hasta hiçbir acı ve sıkıntı hissetmez. Bu süreyi gazete, kitap okuyup, müzik dinleyerek geçirebilirler.

EECP tedavisi tekrarlanabilir mi?

Yapılan bilimsel çalışma sonuçlarının gösterdiği gibi, son derece ağır hastalık profiline sahip olan hasta gruplarında dahi EECP’nin uzun dönem takibinde tekrar edilme oranının % 4 – % 9’arasındadır. Hiçbir risk taşımaması kalp yetmezliği olan ve kalp transplantasyonun adaylarının tedaviyi tekrarlayıp yaşam kalitesini koruyabilirler.

Hangi hastalara uygulanır?

  • Daha önce By-pass olmuş veya balon tel – kafes tedavisi yapılmış ancak tekrar damar tıkanıklığı gelişmiş olanlarda
  • Mevcut tedavi yöntemleri uygulandığı halde şikayetleri devam eden hastalarda
  • Damar yapısı uygun olmadığı için ameliyat olamayan hastalarda
  • Eşlik eden hastalıklardan dolayı ameliyat olması riskli kabul edilen hastalarda
  • Ameliyat veya Balon, Stent tedavisini kabul etmeyen hastalarda
  • Kalp yetmezliği

Kimlere yapılması sakıncalı?

  • Son üç ay içersinde By – Pass ameliyatı geçirmiş hastalar
  • Vücutta pıhtı bulunma olasılığı olan hastalar
  • Bacaklarda iyileşemeyen açık yarası olanlar
  • Ciddi Aort yetmezliği olanlar
  • Kontrol Altına alınamayan Yüksek Tansiyon ( 180 / 110 )
  • Hamile veya olma olasılığı olanlar.

Yararları;

  • Kalbe dönen Kan akışını arttırır
  • Kalbin gevşeme safhasında , Kalbe daha fazla oksijen gitmesini sağlar
  • Bacaklardan sıvazlanan kanın Kalbe doğru pompalanmasıyla sadece kalbe dolan kan miktarı değil aynı zamanda vücudun, Böbrek ve Beyin dahil olmak üzere, hayati organlarına, kalbe ek yük getirmeden kan akışını arttırır
  • Bacaklara bağlanan hava torbalarının aynı anda sönmesi ile , Kalbin iş yükü azalmakta ve kalbin performansı yükselmektedir
  • Kalbe kan akışının sağlanması, doku beslenmesini arttırır
  • Tıkalı veya hasarlı kan damarları etrafında yeni kan damarı ağının oluşmasını arttırır
  • Göğüs Ağrısı sıklığını ve ağrının şiddetini azaltır veya yok eder
  • Kas yorulmasına neden olan Laktik Asit oluşmasını azaltır
  • Oksijenli kanın kalbe akışının sağlanması neticesinde, Kalp Yetmezliği olanlarda kalp kaslarını güçlendirir
  • Kişinin fonksiyon kapasitesini arttırır
  • Kişinin yaşam kalitesini arttırır
  • Kalp Krizi Riskini azaltır
  • Göğüs ağrısı ilaçlarının kullanım ihtiyacını azaltır veya kaldırır
  • EECP tedavisinin olumlu etkileri tedavi süresince devam edeceği gibi, tedavi bittikten sonra da uzun yıllar devam eder
  • Hiçbir yan etkisi olmadan, genellikle tüm tedavi olanlar tarafından tolere edilir

EECP tedavisinden sonra ne gibi iyileşmeler gözlenmektedir?

  • Hastalar daha uzun mesafeler yürüyebilmekte, daha ağır paketler taşıyabilmekte ve Göğüs arısı olmadan daha aktif olabilmektedirler
  • Hastalarda Göğüs ağrısı atakları nadiren görülmektedir
  • Hastalar Anti-anjin ilaçlara daha az gereksinim duymaktadır
  • Hastalar yeniden işlerine dönebilmekte, bahçelerine, yemeğe çıkabilmekte, seyahat edebilmekte, tenis , bowling ve golf oynayabilmektedirler
  • Hastalar sosyal hayatlarına daha katılımcı olmaları konusunda kendilerine güven duymaktalar, gönüllü aktivitelere katılmakta ve göğüs ağrısı korkusu duymadan egzersiz yapabilmektedirler.

 

Yan etkileri var mı?

Bazı hastalarda, kafların basıncı nedeni ile kayda değer olmayan deri tahrişlerine rastlanmıştır. Bunun dışında herhangi bir yan etkiye rastlanmamıştır.

Paylaşın

Ebola nedir? Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Ebola; yarasa, maymun, şempanze, antilop gibi hayvanlardan insanlara bulaşmış, daha sonra insandan-insana bulaşması ile yayılmıştır. Ebola, yüksek ateşe yol açabilen, iç ve dış kanamalarla seyreden ve hayatı tehdit eden bir viral enfeksiyondur.

Ebola ilk olarak 1976 yılında Sudan’ın Nzara ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı 2 salgına yol açmıştır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde görülen salgın Ebola Nehri yakınında bir köyde meydana geldiğinden hastalığa bu isim verilmiştir. O zamandan bu yana, virüs zaman zaman insanları enfekte etmekte ve birkaç Afrika ülkesinde salgınlara yol açmaktadır.

Nasıl bulaşır?

Ebola virüsünün doğal konakçısı tam olarak bilinmemekle birlikte mevcut bilimsel bulgular doğrultusunda meyve yarasalarının doğal konakçı olduğu düşünülmektedir.

Hastalık insanlara Ebola virüs ile enfekte olmuş hayvanlarla temas yoluyla (genellikle kesme, pişirme, yeme sonrası) veya enfekte olmuş kişinin vücut sıvılarıyla temasla bulaşır. İnsandan insana bulaşma çoğunlukla, enfekte kişilerin kan veya diğer vücut sıvılarının veya sekresyonlarının (dışkı, idrar, tükürük, semen) sağlıklı kişilerin hasarlanmış cildi veya mukoz membranına bulaşması ile olur.

Ayrıca enfeksiyonu taşıyan kişilerin vücut sıvıları ile kontamine materyaller (kirli giysiler, nevresimler, eldivenler, koruyucu ekipman ve kullanılmış enjektörler gibi tıbbi atıklar) veya ortamlar ile temas ile de bulaşma olabilir. Ayrıca EVH’nın cinsel yolla bulaşma yönünden de riski bulunmaktadır. Erkeklerden kadınlara cinsel yolla bulaşması daha güçlü bir olasılıktır.

Belirtileri;

Virüsün bulaşması ile belirtilerin ortaya çıkmasına kadar geçen süre 2 ile 21 gün arasında değişiklik gösterir. Görülebilen önemli belirtilerden bazıları baş ağrısı, vücutta yaygın ağrılar, yüksek ateş, gözlerde konjunktivit, kanamalar, bulantı ve cilt döküntüleridir. Bunlara ek olarak böbrek ve karaciğer fonksiyon bozuklukları da görülebilmektedir. Kan sayımında beyaz kan hücreleri ve trombosit sayısında azalma vardır. Hastalığın başlamasından birkaç gün sonra bile, özellikle mukoza zarlarından kaynaklanan ciddi iç ve dış kanamalar meydana gelebilir.

Görülebilen tüm bu belirtiler ebola hastalığına özgün olmayıp diğer başka ciddi enfeksiyonlarda da ateş, kanama ve organ hasarı meydana gelir. Bu da doktorların başlangıçta doğru bir teşhis koymasını güçleştirir.

Ebola’nın seyrinde, çeşitli sıklıkla çeşitli organlarda yetmezlikler gelişir. Ek olarak beyin iltihabı oluşabilir ve bu prognozu daha da kötüleştirir. Ciddi vakalar septik şoka benzer ve ölüm oranı yüksektir. Hastalıkta ölüm sebebi genellikle kalp yetmezliğidir.

Tanısı;

Özellikle hastalığın erken evresinde, ebola ile sarı humma, lassa humması, dang humması veya sıtma gibi diğer bazı hastalıklar arasındaki ayrım zordur. Bu nedenle şüpheli vakalarda hastalar erken dönemde karantinaya alınmalıdır.

Patojen her şeyden önce kanda ve aynı zamanda deride de tespit edilebilir. Ebola virüsü için incelemek üzere numuneler alınır. Virüse karşı antikor oluşumu genellikle sadece hastalığın ileri evrelerinde oluşur. Ebola virüsü ile çalışmak ve ebola enfeksiyonu olduğundan şüphelenilen hastalardan örnekleri incelemek için sadece çok yüksek güvenlik düzeyine sahip özel laboratuvarlara izin verilir.

Ebola’dan şüphelenilirse, hastanın kan değerleri de yakından izlenir. Ek olarak, kanama veya bozulmuş organ fonksiyonu için yakın takip gereklidir.

Tedavisi;

Şimdiye kadar, ebola için etkili bir tedavi yöntemi bulunamamıştır, bu yüzden ölüm oranı hâlâ çok yüksektir. Aynı şekilde, standart tedavi önerileri de yoktur. Antiviral bir ilaçla tedavi düşünülebilir, ancak benzer viral hastalıkların aksine başarılı olma ihtimali düşüktür.

Bir ebola enfeksiyonu için önemli olan, hastaların yoğun bakım altına alınmasıdır. Başarılı bir tedavi için elektrolit ve sıvı desteği önemlidir. Böbrek yetmezliği için diyaliz gibi hızlı bir organ değiştirme prosedürü başlatılmalıdır. Ancak, ne yazık ki ebolanın ortaya çıktığı ülkelerde (Orta Afrika), bu tür tıbbi müdahaleler çoğu zaman mümkün olmamaktadır.

Alınabilecek önlemler;

Ölümcül bir virüs olmasına rağmen, yakın temasla da bulaşabildiği için, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), ellerin sabunla yıkanması, hastalarla temasta eldiven kullanılması, kişiler arası enfeksiyonu engellemek için tek seferlik iğne kullanılması gibi koruyucu önlemler başta olmak üzere, Viral Hemorajik Enfeksiyon Kontrolü başlığı altında, pratik kurallar geliştirmiştir.

Bu kurallar:

  • Aktif vakaların tespit edilip, izole edilmesi
  •  Enfeksiyon şüpheli kişileri 21 günlük kuluçka dönemi boyunca iyice izlenmesi
  • Ölenlerin güvenli hijyen şartlarında defnedilmesi
  • Mevcut vakaların ve geriye dönük olarak tüm vakaların araştırılıp dokümante edilmesi
  • Günlük raporlanmanın yapılması
  • Sağlık çalışanlarının ve hasta yakınlarının kişisel koruyucu ekipmanlarını titizlikle kullanması
  • Güvenli enfeksiyon kontrolü konusunda, halka ve sağlık çalışanlarına eğitimlerin verilmesi

 

Paylaşın

E Vitamini nedir, nelerde bulunur? Faydaları

Vücudun ihtiyaç duyduğu, temel vitaminlerden biri olan E Vitamini, yağda çözünen vitaminlerden bir tanesidir. E vitamini; cilt sağlığı, göz sağlığı ve hormonal düzen gibi pek çok alanda önemli görevlere sahip olan bir besin ögesidir.

E vitamini, ince bağırsak tarafından emilir, ardından karaciğer tarafından depolanır. E vitamini, ihtiyaç duyulduğunda kullanılmak üzere karaciğerin dışındaki dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbreküstü bezlerinde de depolanır. E vitamini, vücuttaki serbest radikallere karşı hücreler tarafından kullanılır, antioksidan özellikler taşır. Güzellik vitamini olarak da bilinir. Cilt sağlığı açısından faydaları ile öne çıkan bir vitamindir.

Faydaları;

E vitamini, insan vücudundaki hücre zarlarını çeşitli reaktif oksijen tiplerinden koruyan ve yağda çözünen bir antioksidandır.

Antioksidanlar, bireyin vücudundaki sağlıklı hücreleri yani vücut yiyecekleri parçaladığında, ya da tütün dumanı veya radyasyona maruz kaldığında üretilen zararlı moleküller serbest radikallerin etkilerine karşı koruyabilen maddelerdir.

Serbest radikaller kalp hastalığı, kanser ve diğer hastalıkların gelişiminde rol oynayabilir. E vitaminini takviye olarak alan kişiler, E vitamininin antioksidan özellikleri nedeniyle gıdalardan doğal olarak bulunan antioksidanlarla aynı faydaları her zaman sağlamadığını unutmamalıdır.

Hem doğal hem de sentetik tokoferoller oksidasyona tabidir. Bu nedenle diyet takviyelerinde esterleştirilir ve stabilite amacıyla tokoferil asetat oluşturulur.

Hangi besinlerde bulunur;

E vitaminine olan günlük gereksinimin karşılanabilmesi için bu vitamini bol miktarda içeren temel besin türlerinin diyette yeteri kadar bulundurulması gerekir. E vitamininin en değerli kaynakları;

  • Zeytinyağı, fındık yağı gibi bitkisel yağlar
  • Fındık, badem, ceviz, ay çekirdeği gibi yağlı tohumlar
  • Ispanak, tere, maydanoz, marul, kereviz, lahana, brokoli, balkabağı gibi sebze ve yeşillikler
  • Kümes hayvanları
  • Hamsi, somon, uskumru, sardalya ve ton balığı gibi balık türleri
  • Avokado, muz ve kivi gibi meyveler
  • Tahıllar
  • Tereyağı
  • Kırmızı et
  • Yumurta gibi besinlerdir

E Vitamini eksikliği nelere yol açar?

Düşük E vitamini seviyeleri aşağıdaki rahatsızlıklara sebep olabilir (4):

Kas zayıflığı: E vitamini merkezi sinir sistemi için gereklidir. Vücudun ana antioksidanları arasındadır ve E vitamini eksikliği, kas zayıflığına yol açabilen oksidatif strese neden olur.

  • Koordinasyon ve yürüme zorlukları: Eksiklik, bazı nöronların parçalanmasına ve sinyal iletme yeteneklerine zarar vermesine neden olabilir.
  • Uyuşma ve karıncalanma: Sinir liflerinin hasar görmesi, sinirlerin sinyalleri doğru şekilde iletmesini engelleyebilir ve bu da periferik nöropati olarak da adlandırılan durumlara neden olabilir.
  • Görme yetisinde bozulma: E vitamini eksikliği, retinadaki ve gözdeki diğer hücrelerdeki ışık reseptörlerini zayıflatabilir. Bu, zamanla görme kaybına neden olabilir.
  • Bağışıklık sistemi sorunları: Bazı araştırmalar, E vitamini eksikliğinin bağışıklık hücrelerini engelleyebileceğini öne sürer. Yaşlı yetişkinler özellikle risk altında olabilir.

Ancak bu rahatsızlıkların birçok farklı sebebi bulunabilmektedir ve tanıyı kişinin doktorunun koyması gerekir. Böyle bir durum yaşadığınızı düşünüyorsanız öncelikle doktorunuza danışmanızı önemle tavsiye ederiz.

E vitamini takviyesi kullanılmalı mıdır?

E vitamini takviyeleri veya bu vitamini de içerisinde barındıran vitamin-mineral tabletleri eczanelerde ve sağlıklı yaşam ürünlerinin satıldığı mağazalarda bulunabilir. Ancak tüm besin gruplarını dengeli miktarlarda içeren sağlıklı bir beslenme programı ile E vitamini gereksinimi tam olarak karşılanabilir. Bu nedenle E vitamini kaynağı besinleri tüketmesinde tıbbi bir engel bulunmayan bireylerin E vitamini desteği kullanmasına gerek yoktur. Tüm vitamin ve minerallerde olduğu gibi E vitamininin de doğal yollarla karşılanması daha sağlıklıdır.

Dolayısıyla hekime danışılmaksızın, hastalıklardan korunmak veya bünyeyi güçlendirmek gibi amaçlarla bilinçsiz şekilde vitamin ve mineral takviyeleri kullanmak kesinlikle önerilmediği gibi gereğinden fazla alınan vitamin ve minerallerin sağlığı olumsuz etkileyebildiği de bilinmelidir. Buna ek olarak E vitamini yetersizliği teşhis edilmiş olan kişilerde veya herhangi bir hastalık nedeniyle özel bir diyet uygulayan, bu nedenle E vitamini kaynaklarını yeterince tüketemeyen bireylerde hekim önerisiyle E vitamini takviyeleri reçetelendirilebilir.

Bu takviyeler genellikle kapsül şeklindedir ve kullanım sıklığı ile dozu hekim tarafından belirlenmelidir. E vitamininin yetersizliği genellikle bitkisel yağları yeterince tüketmeyenlerde, yağ içeriği çok düşük olan diyetleri uygulayan bireylerde görülür. Ayrıca sindirim sistemine ilişkin hastalıkları bulunan kişilerde de bağırsaklardan E vitamini emilimi yeterli düzeyde olmadığında E vitamini yetersizliği gelişebilir. Bu gibi durumlar hekim önerisi ile E vitamini takviyelerinin kullanılabileceği durumlar arasında sayılabilir.

E vitamini eksikliği arasında görme problemleri, halsizlik ve yorgunluk, kansızlık, deride ve dilde çatlaklar, kansızlık, ciltte kolay morarma, kas ve kemik ağrıları, kas kaybı, tırnak ve saç sağlığının bozulması gibi durumlar yer alır. Bu belirtilerden birçoğu farklı hastalıklarda da görülebilen semptomlar olduğundan belirtileri yaşayan kişilerin mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurması ve muayeneden geçmesi gerekmektedir. Eğer siz de E vitamini eksikliği belirtileri yaşıyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarak gerekli testleri yaptırabilirsiniz. Muayene ve test sonuçlarınıza göre vitamin takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı öğrenebilir, hekiminiz tarafından verilecek önerilere dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz.

Paylaşın

Düşük nedir? Belirtileri, Nedenleri

Bazı hamilelikler çeşitli nedenlerden kaynaklı olarak düşükle sonuçlanabilmektedir. Düşük, hamileliğin 24 haftadan önce bitmesine ve bebeğin kaybedilmesine denir. Başka bir tanımla, fetusun, gebeliğin 28. haftasından önce ölümü, ve rahmin dışa atılmasıdır.

Bilinen gebeliklerin yaklaşık yüzde 10 ila 20’si düşükle sonuçlanmaktadır. Ancak gerçek sayı muhtemelen daha yüksektir, çünkü birçok düşük hamilelikte çok erken gerçekleşir ve kadın hamile olduğunu bile fark etmez.

Düşük eğer ilk üç ayda olursa buna erken düşük denir ve oldukça sık görülen bir durumdur. Hamileliklerin %10-20′si erken düşükle sonuçlanır. Erken düşüklerin çoğunluğu bebeğin kromozomlarının anormal olması nedeniyle gerçekleşir. Üç yada daha fazla düşük yaşanmasına ise tekrarlayan düşükler denir.

Her 100 kadından 1′i tekrarlayan düşük yaşayabilir. Geç düşükse 3 aydan sonra yapılan düşüktür. Bazen tekrarlayan ve geç düşüğün nedeni bulunabilir. Diğerlerinde ise herhangi bir neden bulunamaz. Çiftlerin çoğunda gelecekte başarılı bir hamilelik şansı vardır, özellikle testler normal çıkmışsa. Tekrarlayan ve geç düşük nedeni olabilecek birçok faktör vardır.

Nedenleri;

Çoğu düşük, fetüs normal şekilde gelişmediği için ortaya çıkar. Düşüklerin yaklaşık yüzde 50’si ekstra veya eksik kromozomlarla ilişkilidir. Çoğu zaman, kromozom problemleri, embriyo bölünüp büyüdükçe tesadüfen meydana gelen hatalardan kaynaklanır – ebeveynlerden miras alınan problemlerden değil. Yani siz ve eşiniz kromozomal olarak tamamen normal bir yapıya sahip olsanız bile embriyonun bölünmesi sırasındaki hatalar bebekte kromozom anomalisi olmasına neden olabilir.

Kromozomal anormallikler aşağıdakilere yol açabilir:

  • Blighted ovum. Blighted ovum embriyo oluşmadığında ortaya çıkar.
  • Rahim içi fetal ölüm. Bu durumda, bir embriyo oluşur ancak gelişmeyi durdurur ve herhangi bir gebelik kaybı belirtisi ortaya çıkmadan ölür.
  • Molar gebelik ve kısmi molar gebelik. Molar hamilelikte, her iki kromozom seti babadan gelir. Molar gebelik, plasentanın anormal büyümesi ile ilişkilidir; genellikle fetal gelişme yoktur.

     

  • Kısmi bir molar gebelik, annenin kromozomları kaldığında ortaya çıkar, ancak baba iki set kromozom sağlar. Kısmi molar gebelik genellikle plasentanın anormallikleri ve anormal bir fetus ile ilişkilidir.
  • Molar ve kısmi molar gebelikler, geçerli gebelikler değildir. Molar ve kısmi molar gebelikler bazen plasentanın kanserli değişiklikleri ile ilişkili olabilir.

Anne sağlık koşulları; Bazı durumlarda, annenin sağlık durumu düşüklere yol açabilir.

  • Kontrolsüz diyabet
  • Enfeksiyonlar
  • Hormonal problemler
  • Rahim veya serviks problemleri
  • Tiroid hastalığı

Risk faktörleri; Aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli faktörler düşük yapma riskini artırır…

  • Yaş; 35 yaşından büyük kadınların düşük yapma riski genç kadınlardan daha yüksektir. 35 yaşında yaklaşık yüzde 20 riskiniz var. 40 yaşında, risk yaklaşık yüzde 40’tır. Ve 45 yaşında, yüzde 80 civarında.
  • Önceki düşükler; Art arda iki veya daha fazla düşük yapmış kadınların düşük yapma riski daha yüksektir.
  • Kronik Durumlar; Kontrolsüz diyabet gibi kronik bir durumu olan kadınların düşük yapma riski daha yüksektir.
  • Rahim veya servikal problemler; Bazı uterus anormallikleri veya zayıf servikal dokular (yetersiz serviks) düşük yapma riskini artırabilir.
  • Sigara, alkol ve yasadışı uyuşturucular; Hamilelik sırasında sigara içen kadınların düşük kullanma riski sigara içmeyenlere göre daha fazladır. Ağır alkol kullanımı ve yasadışı uyuşturucu kullanımı da düşük yapma riskini artırır.
  • Ağırlık; Düşük kilolu veya aşırı kilolu olmak düşük yapma riski ile bağlantılıdır.
  • İnvaziv prenatal testler; Koryonik villus örneklemesi ve amniyosentez gibi bazı invaziv prenatal genetik testler hafif düşük riski taşır.

Belirtileri;

  • Vajinal kanama (kanama şiddeti her kadında farklı seyredebilir. Bazen damla damla veya lekelenme şeklinde bazen yoğun ve parlak renkli olabilir.)
  • Karın ağrısı
  • Kahverengi veya pembemsi akıntı
  • Vajinadan parça gelmesi
  • Sırt ağrısı
  • Kasık bölgesinde oluşan kramplar
  • Bulantı ve kusma
  • Ateş
  • Hâlsizlik bu belirtiler arasında sayılabilir.

Her hamile kadının düşük belirtileri hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Bu bulgular her zaman düşüğe işaret etmeyebilir. Ancak ağrı ve kanama birlikte seyrediyorsa hiç vakit kaybetmeden bir sağlık birimine başvurulmalıdır.

Komplikasyonlar;

Düşük yapan bazı kadınlar, septik düşük olarak da adlandırılan uterus enfeksiyonu geliştirir. Bu enfeksiyonun belirtileri ve semptomları şunları içerir:

  • Ateş
  • Titreme
  • Alt karın hassasiyeti

Düşüğe karşı alınabilecek önlemler; 

Hamilelerin düşükten korunmak için alabileceği birtakım önlemler bulunmaktadır…

  • Gebelik planlıyorsanız hamile kalmadan önce alkol ve sigara kullanımını bırakmalısınız.
  • Sağlıklı bir beslenme rutinine geçmeli, vitamin ve mineralce zengin beslenmelisiniz.
  • Gebelik öncesinden başlayarak folik asit kullanımına başlamalısınız.
  • Aşırı kafein tüketiminden kaçınmalısınız.
  • Kronik hastalıklarınız varsa gebe kalmadan önce sağlık kontrolünden geçmeli ve bu rahatsızlıkları kontrol altına almalısınız.
  • Bilinçsizce ilaç kullanımından sakınmalısınız.
  • Çeşitli enfeksiyonlara karşı kendinizi korumalısınız.
  • Ağır egzersiz hareketlerinden kaçınmalı, hamileliğe uygun bir egzersiz programı tercih etmelisiniz.
  • Zararlı kimyasallara maruz kalmamaya özen göstermelisiniz.

Vajinal kanama ve kasılmalar, gebelikte en çok korkutan durumlardır. Eğer böyle bir belirti yaşıyorsanız hamilelikte düşük olasılığını göz önüne getirerek en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalısınız. Unutmayın, her kanama düşük habercisi olmayabilir. Ancak düşük varlığında acil müdahalenin önemi oldukça büyüktür.

 

Paylaşın

Lohusalık nedir? Detaylar

Postpartum dönem veya puerperiyum dönemi olarak da ifade edilen Lohusalık, gebelikte ortaya çıkan değişikliklerin kaybolduğu, vücudun önceki halini aldığı dönemdir. Lohusalık dönemi ortalama 6 hafta sürmektedir.

Lohusalık döneminde anne ve bebeğin hastalıklardan korunması için özenli bir bakıma ihtiyacı bulunmaktadır.

Sağlıklı anne ve bebek için;

  • Annenin doğumunu hastanede yapması
  • Normal doğumda 24 saatten önce hastaneden taburcu olmaması
  • Sezaryen doğumda ise 48 saatten önce hastaneden taburcu olmaması
  • Annenin doğum sonu izlemlerinin belirtilen aralıklarda 6 kez yapılması gerekmektedir

Lohusanın birinci, ikinci ve üçüncü izlemleri hastanede: doğumu takip eden ilk 0-24 saatleri arasında yapılmalıdır.

  • Birinci izlem; Lohusanın doğumu takip eden ilk 0-1 saatleri arasında
  • İkinci izlem: Lohusanın doğumu takip eden ilk 1-6 saatleri arasında
  • Üçüncü izlem: Lohusanın doğumu takip eden ilk 6-24 saatleri arasında olmalıdır.

Lohusanın İlk 24 saat bakımı çok önemlidir.

İlk 24 Saat;

  • Doğumdan sonra annenin ateş, nabız ve kan basıncı (tansiyon) normal olana kadar çok sık takip edilmelidir
  • Anneye uterus (rahim) masajını nasıl yapması gerektiği ve yararları anlatılmalıdır
  • Anneye bebeğini emzirmesi için yardım edilmelidir. Bebeğini nasıl emzireceği  öğretilmelidir.-Meme bakımı öğretilmeli ve ilk günlerde memelerin acıyabileceği bilmelidir
  • Doğumdan sonra 20-30 dakika içerisinde 2-3’ten fazla peti kirletecek kanaması olması, sürekli kan gelişi, pıhtı çıkışı veya renginin açık/ parlak kırmızıya dönmesi normal olmayan fazla miktardaki kanamaya işaret eder
  • Annenin  idrar yapması kontrol edilmelidir
  • Tuvalete gittiğinde önden arkaya doğru taharet alması, en geç 6 saate bir pet değiştirilmesi gerekir
  • Dolaşımı kolaylaştırmak için hareket etmelidir
  • Bol sıvı ve hafif yiyecekler içeren bir diyetle beslenmelidir
  • Taburcu olmadan once lohusalık süresince yapacaklarınız konusunda mutlaka sağlık personelinden danışmanlık hizmeti alınız
  • 24 saat içinde annenin ateşi 37,5 dereceden yüksek olmamalı, kan basıncı ve nabzı normal olmalı, idrar yapmalı, kanaması belirgin olarak azalmalı ve bebeğini emzirmiş olmalıdır

Anne taburcu olduktan sonra;

  • Doğum sonu izlemine mümkünse özellikle eşiyle birlikte katılmalıdır
  • Dördüncü, beşinci ve altıncı izlemlerinin bir sağlık personeli tarafından  ev veya sağlık kuruluşunda yapılması gerekir
  • Dördüncü izlem; Doğumu takip eden 2.-5. günler arasında
  • Beşinci izlem; Doğumu takip eden 13.-17.günler arasında
  • Altinci izlem; Doğumu takip eden 30-42. günleri arasında yapılmalıdır

Perine bakımı;

  • Eller sık sık yıkanmalı
  • Dikişlere pansuman için (batticon solüsyonu) ilaçlı su kullanılmalı. Temizlik önden arkaya doğru tuvalet kağıdı ile yapılmalı
  • Kullanılan pedler emici, yumuşak, temiz, renksiz ve kokusuz olmalı
  • Pedler sık sık değiştirilmeli, pamuklu iç çamaşırı tercih Normal doğum yapanlarda, dikişli doğumlarda, ilk birkaç gün  bölgede şişlik, gerginlik ve rahatsızlık olabilir, oturmada güçlük yaşanabilir. Dikiş ipleri alınmaz, kendiliğinden düşer. Yara temiz tutulduğunda 1-2 hafta içinde iyileşir.
  • Kanama ortalama 40 gün kadar devam eder. İlk bir hafta, kanama miktarı adet kanaması kadar olabilir. Daha sonra ise, sırayla kahverengi, sarı ve beyaz bir akıntı halinde devam ederek 40 gün sonunda Adet kanamasından daha yoğun bir kanama olması, ateşin yükselmesi veya akıntıdan pis koku gelmesi durumunda sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
  • Sezaryen olan kişilerde, dikiş bölgesinde şişlik kızarıklık ve akıntı olması durumunda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Meme bakımı;

  • Meme temizliği için günde 1 kez duş alınmalı,
  • Her emzirme öncesi eller yıkanmalı ve meme başı bir miktar anne sütü ile ıslatılmalı,
  • Emzirme bittikten sonra göğüs pedi kullanılabilir.

Beslenme;

  • Her tür besinden yeterince alınmalı ve öğün atlanmamalı.
  • Doğum sonrasında birkaç kez büyük tuvalete çıkana kadar gaz yapıcı yiyeceklerden (kuru fasulye, nohut, mercimek, gazlı içecekler vd.) kaçınılmalı.
  • Bol sıvı tüketilmesi hem bağırsakların düzenli çalışması hem de sütün artması için faydalıdır. Acılı, ekşili, baharatlı ve gaz yapıcı gıdalar sütle bebeğe geçeceği düşünülerek tüketirken dikkatli olunmalı.
  • Sigara, alkol gibi maddeler kullanılmamalı, fazla çay ve kahve tüketmekten kaçınılmalı.

Doğum sonrası cinsel yaşam;

İster normal doğum, ister sezaryen doğum olsun bebek doğduktan sonraki ilk 6 hafta, yani lohusalık döneminde vajinadan “löşi” denilen akıntı gelir. Rengi önce açık kırmızı, daha sonraki haftalarda giderek açılıp sarıya dönen bu akıntı, bebeğin yerleştiği yer olan uterus yani rahimin kendini toplaması ve iyileşmesi sırasında rahim içinden gelmektedir. Ayrıca normal doğum yapanlarda vajina içinde oluşan yırtıklar veya doğum sırasında bebeğin başının kolay çıkması için yapılan kesiye (epizyotomi) bağlı atılan dikişlerin iyileşmesi de yine bu dönemde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla dikişlerin kolay iyileşmesi ve rahimin enfeksiyona maruz kalmaması için genel olarak lohusalık döneminde cinsel ilişkiye girilmesi pek önerilmemektedir. Lohusalık dönemi boyunca (42 gün) cinsel ilişki ertelenmelidir. İlk ilişkide gebe kalınabileceği unutulmamalıdır. Anne ve bebek sağlığı için 2 yıldan daha kısa sürede gebelik sakıncalıdır.

Uyku ve dinlenme;

Doğum sonrası anne; yorgunluk, ağrılar, bebeğin beslenmesi, bakımı nedeniyle dinlenme ve uykuya yeterince zaman ayıramaz. Ancak uyku anne sağlığı açısından don derece önemli olduğundan:

  • Aile büyüklerinden yardım alınmalı ve ziyaretçiler kısıtlanmalı.
  • Geceleri emzirme nedeni ile uyku sık sık bölündüğünden gün içinde en az 2 saat dinlenme ve uykuya zaman ayrılmalı.
  • Lohusalık döneminde ağır işlerden kaçınılmalı.
  • Dolaşımı artırdığı için sırt üstü istirahat

Postpartum hüzünle baş etme;

Annede, hormonal değişiklikler veya annenin bebek bakımında kendini yetersiz hissetmesi gibi durumlar sonucu ağlama, mutsuzluk ve kaygı görülebilir. Bu durum annelik hüznü olarak tanımlanmakta ve yeni annelerin pek çoğunda yaşanmaktadır. Belirtiler benzerlik gösterse de depresyonla karıştırılmamalıdır. Annelik hüznü, genellikle doğum sonrası 3. veya 4. günde ortaya çıkar, semptomlar geçici olup 1-2 gün veya 1-2 hafta sürer. Duygusal destek bu dönemde önemlidir. Annelik hüznü döneminin 10-14 günden uzun sürmesi halinde post partum depresyon gelişme olasılığı nedeniyle bir uzmana başvurulması gereklidir.

Lohusalık egzersizlerinin yararları;

  • Gebelik süresince gerilmiş olan karın ve perine kaslarını güçlendirir.
  • Gebelikte bozulmuş olan beden imajının düzelmesini sağlar.
  • Bel ağrılarını ve olası damar sorunlarını önler.
  • Fazla yağların yakılmasına yardımcı
  • Göğüs şeklinin muhafaza edilmesini sağlar.
  • Psikolojik durumunun düzelmesine yardım

Lohusalık egzersizleri konusunda bilinmesi gereken önemli noktalar;

  • Egzersiz yaparken oda iyi havalandırılmalı, rahat elbiseler giyilmeli, mesane ve göğüsler boşaltılmalı.
  • Egzersizlere doğumdan 6 hafta sonra başlanmalı.
  • Pelvik taban egzersizlerine (Kegel) 6 hafta sonra başlanabilir.
  • Her egzersize günde en az iki kez (sabah-akşam) olmak üzere iki tekrarla başlanmalı,
  • Egzersizler yavaş ve ani hareketlerden kaçınarak yapılmalı, bir egzersiz aşaması tolere edilince diğerine geçilmeli.

Lohusalık komplikasyonu;

Kanama; Normal bir doğumdan sonra 500 ml kanama anormal kabul edilir. Bu tür kanamanın nedeni atoni denilen, doğumdan sonra rahmin kasılmaması, dolayısıyla da açıkta olan damarların kapanmaması durumudur. Kısa zamanda aşırı kanama olursa bu, çok ciddi ve hayati bir durumdur. Bu durmda acil olarak doktora görünmekte fayda vardır.

Emboli; Lohusalık komplikasyonlarından bir diğeri de amniyon sıvı embolisi. Bebeğin amniyon sıvısının annenin kan dolaşımına geçmesi, oradan da akciğerlere ve beyne giden damarları tıkamasıdır. Tanı ve tedavisi zordur bu yüzden bu dönemde rutin kontroller önemlidir.

Lohusalık humması; Doğumdan sonraki ilk 24 saatte ortaya çıkar. Yüksek ateşle kendini gösterir. Üreme, idrar yolları ve memelerin enfeksiyon kapması nedeniyle olur. En sık görülen enfeksiyon ise endomerit denilen, rahim içi enfeksiyonudur. Genellikle 3. günde meydana gelir, ateş 40 derecenin üstüne çıkar. Löşi kötü kokulu olur. Antibiyotik tedavisi ile birlikte dinlenmek gereklidir.

İdrar yolları enfeksiyonu; Genelde 2. ya da 3. günde belirtiler ortaya çıkar. Vajinada olan yaralar idrar yolu enfeksiyonu için riski arttırır. İdrara çıktığında yanma olması, kasık ve bel ağrıları, yüksek ateş hastalığın en önemli göstergeleridir.

Paylaşın