Türkiye Genelinde Yağışlar Yüzde 38 Azaldı; Kuraklık Gıda Fiyatlarını Artıracak

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı resmi verilere göre Türkiye’de gıda enflasyonu Aralık 2022 itibariyle yüzde 77,87 seviyesinde bulunuyor. Türkiye, bu oranla Dünya Bankası’nın 17 Ocak’ta açıkladığı Gıda Güvenliği Raporu’na göre gıda enflasyonunda Zimbabve, Lübnan, Venezüella ve Arjantin’den sonra dünyada beşinci sırada bulunuyor.

Dünya Bankası’na göre tarımsal fiyatların pandemi öncesi seviyelerin üzerinde kalması beklenirken bu da gıda güvenliği ile ilgili zorlukları artırıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Aralık 2022’de yayınlanan rapora göre de küresel gıda fiyatlarının merkez bankalarının uyguladığı faiz artışlarına rağmen savaş, enerji maliyetleri ve hava olayları nedeniyle yüksek kalmaya devam etmesi bekleniyor.

Küresel iklim değişikliğinin özellikle Akdeniz havzasında beklenen etkilerinden bir tanesi, hava sıcaklıklarının artması. Yazların kurak geçtiği ve yağışların ise değişken olduğu Akdeniz iklim bölgesinde bulunan Türkiye de iklim değişikliğinin etkilerini şiddetli şekilde hissediyor. Sıcaklıklar yükselirken yağış buharlaşma rejimi değişiyor.

Sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşmesi nedeniyle 2022 yılının Aralık ayı, son 52 yılın “en sıcak aralık ayı” olarak kaydedildi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğünün (MGM) 1 Ekim 2022-31 Aralık 2022 dönemini kapsayan üç aylık alansal kümülatif yağış raporuna göre Türkiye geneline yağışlarda normaline göre yüzde 38, geçen yıl aynı dönem yağışlarına göre yüzde 29 azalma gerçekleşti. Yağışlar normaline göre Marmara’da yüzde 53, Ege ve Akdeniz’de yüzde 42, İç Anadolu’da yüzde 45, Karadeniz’de yüzde 25, Doğu Anadolu’da yüzde 40, Güneydoğu Anadolu’da yüzde 26 azaldı.

Ocak ayında da birçok ilde sıcaklıklar mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor. Bu durum beklenen yağışların oluşmasını engelleyerek kuraklığa neden oluyor.

Yağışların mevsim normallerinin çok altında, sıcaklığın ise mevsim normallerinin çok üstünde olması nedeniyle yaşanan kuraklık en çok tarım sektörünü etkileyecek.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) özellikle kışlık ekimleri yapılan buğday ve arpa gibi hububat ve mercimek gibi bakliyat ürünlerinde verim kaybı ve rekolte azalmasına işaret ediyor. Oda’ya göre kış aylarında yaşanabilecek don ya da seller de üretimi olumsuz etkileyebilir.

Toprak Mahsulleri Ofisi’ne göre İç Anadolu Bölgesi, Türkiye’nin buğday ekilişinin yüzde 37’sini, Marmara Bölgesi yüzde 11, Karadeniz yüzde 10, Akdeniz ve Doğu Anadolu yüzde 9, Ege Bölgesi yüzde 8’ini karşılarken, Güneydoğu Anadolu buğday ekilişinin yüzde 15’ini, kırmızı mercimek ekilişinin yüzde 90’ını karşılıyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan ZMO Genel Başkanı Baki Remzi Suiçmez, bu yılın başında kuru tarım yapılan alanlarda bazı bölgelerde bitki çıkışlarında düzensizlik görüldüğüne dikkat çekiyor. Suiçmez, “Ya tohum çimlenmedi ya da çimlenen alanların bir bölümünde sıcaklık nedeniyle filizlenen buğday ve arpanın bir kısmı yandı. Sulama olanağı olan yerlerde ocak ayında buğdayda sulama yapılması, sulama maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yaşanan sorunun çözümü için yetersiz kalıyor” diyor.

Gıda ithalatı gündeme gelebilir

Suiçmez’e göre, ilkbahar yağışlarının normale dönmemesi halinde sadece kuru tarım alanlarında değil sulu tarım alanlarında sulama yapılacak mısır, şeker pancarı, yonca, sebzeler de dahil birçok üründe verim düşüklüğü ve rekolte azlığı yaşanabilir.

ZMO Başkanı, kış ve ilkbahar aylarında kar ve yağmur olarak yeterli ve dengeli yağışların olmaması durumunda ürünlerde oluşacak ciddi verim düşüklüğü ve üretim miktarı azalmasını, çiftçinin üretimden çekilmesinin takip edeceğini vurguluyor. Gıda arz açığını kapatmak üzere daha yüksek fiyatlarla dışalım yapılmasının söz konusu olabileceğine işaret eden Suiçmez, “Dışalım bağımlılığının artması, tüketicilerin daha yüksek fiyata gıdaya erişimi yani yüksek gıda enflasyonu bizleri yakın dönemde bekleyen sorun alanları” uyarısı yapıyor.

Türkiye gıda enflasyonunda dünya beşincisi

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı resmi verilere göre Türkiye’de gıda enflasyonu Aralık 2022 itibariyle yüzde 77,87 seviyesinde bulunuyor. Türkiye, bu oranla Dünya Bankası’nın 17 Ocak’ta açıkladığı Gıda Güvenliği Raporu’na göre gıda enflasyonunda Zimbabve, Lübnan, Venezüella ve Arjantin’den sonra dünyada beşinci sırada bulunuyor.

Dünya Bankası’na göre tarımsal fiyatların pandemi öncesi seviyelerin üzerinde kalması beklenirken bu da gıda güvenliği ile ilgili zorlukları artırıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Aralık 2022’de yayınlanan rapora göre de küresel gıda fiyatlarının merkez bankalarının uyguladığı faiz artışlarına rağmen savaş, enerji maliyetleri ve hava olayları nedeniyle yüksek kalmaya devam etmesi bekleniyor.

Türkiye’de de arzdan kaynaklı nedenlerin yanı sıra mazot, gübre, ilaç, tohum, yem gibi tarımsal girdilerin ithalatla sağlanması, dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatların sürekli yükselmesine neden oluyor. Aynı zamanda elektrik ve sulama maliyetleri de artıyor.

“Gıda enflasyonu yüksekliğini sadece kuraklığa bağlamak kolaycılıktır ve asıl sorunların çözümünü ötelemektir” diyen Baki Remzi Suiçmez, tarımsal girdi fiyat endeksinin Kasım 2022’de yüzde 121, tarım ürünleri üretici fiyat endeksinin de yüzde 151 olduğuna işaret ediyor.

“Üretim maliyetleri düşürülmeli”

Suiçmez, “Böyle bir ortamda girdilerde somut indirim yaparak üretim maliyetlerini düşürmek, toplam destek bütçesini artırmak, destekleri önceden vermek, ürün maliyeti üzerinden alım fiyatı açıklamak ve yeterli miktarda alım yapmak gibi ekonomik çözümler öncelikle atılması gereken adımlardır” diye konuşuyor.

Tarımın, doğa koşullarına bağlı, mutlaka korunması gereken ve uzun vadeli planlanması gereken bir sektör olduğunu vurgulayan Suiçmez, iklim değişikliğinin kısa ve uzun vadeli senaryoları dikkate alınarak su kaynaklarına yönelik uzun vadeli planlamalar yapılması ve “Tarımsal Kuraklıkla Mücadele Stratejisi ve Eylem Planı”nın somut adımlarla hedefleri gerçekleşecek şekilde uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor.

Yeraltı suları tarıma çekiliyor”

İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı Dr. Baran Bozoğlu da iklim değişikliğine uyum için su havzalarının korunması gerektiğini vurguluyor. Türkiye’de suyun yüzde 75 kadarının tarımsal sulamada kullanıldığına, yeraltı su kaynaklarının da özellikle bu alanlara çekildiğine işaret eden Bozoğlu, “Kaçak kuyu miktarı çok fazla. Özellikle Konya bölgesinde 500 bine yakın kaçak kuyu, izinsiz kuyu olduğu biliniyor yıllardır. Ama bu konuda da bunları engelleyen adımlar atılmadığını görüyoruz” diye konuşuyor.

Bozoğlu, Tuz Gölü gibi suyun çok az olduğu bir bölgede bile damla sulamadan ziyade vahşi sulama yöntemlerinin uygulandığını, Tarım Bakanlığı’na bağlı ekiplerin, ilçe tarım müdürlüklerinin ve il tarım müdürlüklerinin sahada bunların denetimini yapmadıklarını ifade ediyor.

Tarımsal sulamanın kontrol altına alınmasının yanı sıra tarımda arıtılmış suların tekrar kullanımı konusuna da odaklanılması gerektiğine vurgu yapan Bozoğlu, “Mevzuat değişikleri yapıldı ama uygulamaya geldiğimizde Türkiye’deki arıtılmış suların yüzde 5 ila 7 arasında tekrar kullanıldığını biliyoruz. Bu oranların bir an önce artırılması gerekiyor. Özellikle sulamada, peyzaj sulaması ve sanayide arıtım suyunun tekrar kullanımının sağlanmasına ihtiyacımız var. Bu da bizi iklim krizine karşı dirençli hale getirip uyumu sağlamamızın önünü açacaktır” diye konuşuyor.

“Bütüncül olarak değerlendirmeli”

Sulama yatırımlarının artırılması, su havzaları ve su kaynaklarının korunarak yasal olmayan yeraltı suyu kullanımının engellenmesi gerektiğine işaret eden Suiçmez’e göre de Türkiye’nin su ve toprak kaynakları bütüncül olarak değerlendirilmeli. Toprakta su muhafazasını sağlayan arazi kullanım yönetimine yönelik araştırma geliştirme ve eğitim çalışmaları da önem taşıyor.

Bilinçsiz su tüketiminin önüne geçilmesi ve atık suların arıtılarak yeniden kullanılabilir hale getirilmesinin önemine dikkat çeken Suiçmez, doğal yaşamı tehdit eden HES’lerin ise durdurulması gerektiğine vurgu yapıyor.

Suiçmez, “Su tahsisinde en fazla payı olan tarım sektöründe, mevcut salma sulama yerine su tasarrufu sağlayan basınçlı/kontrollü sulama yöntemleri uygulanmalı, suyun kıtlığında kısıtlı sulama yapılmalı ve su ölçülü olarak üreticilere verilmeli, su iletim ve dağıtım sistemlerinde su kayıplarını en aza indiren önlemler ivedilikle uygulanmalı” diye konuşuyor.

Salma sulama yönteminde kaynağından tarla başına kadar getirilen su, serbest bir şekilde araziye salınıyor. Bu da suyun daha fazla kullanımına neden oluyor.

“Havzalarda denetimler artırılmalı”

Baran Bozoğlu da Türkiye’de su havzalarının korunması için yapılan su havzaları özel hüküm belirleme çalışmalarına dikkat çekerek bu çalışmaların artırılarak devam etmesi, su havzalarına kısa ve orta mesafede olan alanlarda bu çalışmalarda tanımlanan kriterlere uygun şekilde yapılanma olması gerektiğini vurguluyor.

Bozoğlu, “Örneğin kısa mesafe alanlarda tarım uygulamalarından vazgeçilmesi gibi, sanayi yatırımlarının yapılmaması, buraların imara açılmaması gibi kararlar verilmesi lazım ve bunların mutlaka büyükşehir belediyeleri ve devletin kurumları tarafından denetlenmesi gerekiyor. Denetimin artırılması lazım. İkinci konu ise kirlenmesini engellemek. Üçüncü mesele ki bence oldukça kritik bir konu bu. Su kayıp kaçağını önlemek” diyor.

Ülke düzeyinde kuraklık erken uyarı ve izleme altyapısı ve yönetim sistemi kurulmasının önemine işaret eden Suiçmez de “şu an işlevsiz ve dağınık olan” kamu yönetimi yerine tarım, toprak ve su yönetiminde etkin bir kamu yönetimi kurulmasının önemine işaret ediyor. Suiçmez’e göre Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü güçlendirilerek sulama bütçesi artırılmalı, en ücra noktalara hizmet verecek şekilde Toprak Su Genel Müdürlüğü yeniden kurulmalı.

Paylaşın

Kar Ne Zaman Yağacak? Prof Dr. Mikdat Kadıoğlu Açıkladı

Soğuk havaların hakim olacağı ve kar yağışının başlayacağı zamana ilişkin değerlendirmede bulunan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “İzobarik sırt nedeniyle Türkiye ve hatta uzun süre Avrupa mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklıkla karşı karşıya kaldı. İstanbul özelinde konuşacak olursak, hakim olan izobarik sırt nedeniyle yukarı seviyede hava çökerken ısınıp sıcaklık terselmesine neden oluyor. Bu aslında hava kirliliğini de beraberinde getiriyor.” dedi ve ekledi:

“Atmosferdeki sırt ve oluk bölgelerine göre değişiyor hava şartları. Şu anda Avrupa üzerinde bir oluk var ve Avrupa soğumuş durumda. Biz ise hâlâ sırtın etkisindeyiz. Bu oluk, Türkiye üzerine gelirse –ki ay sonuna doğru gelebilir– o zaman bizim de havamız soğuyacak ve yağışlarımız olacak. Bu yağışlar da kar şeklinde düşecek. Ama şu anda sırtın etkisiyle bir çeşit pastırma yazı yaşıyoruz.”

Hem İstanbul özelinde hem de Türkiye genelinde baharı andıran sıcak hava hakim. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) tahminlerine göre, bugün İstanbul’da hava 14 derece. Ocak sonuna dek de 10 derecenin altına düşmesi beklenmiyor.

18 Ocak 2022’de Türkiye’de en düşük hava sıcaklığının –eksi 34,4 derece– ölçüldüğü Van’da, termometreler dün (19 Ocak) 4,9 dereceyi gösteriyordu.

Bianet’te konuşan Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü Mikdat Kadıoğlu, Türkiye genelinde hakim olan sıcaklıkların nedenini “izobarik sırt” tanımı ile açıkladı.

Hava şartlarının atmosferdeki sırt ve oluk bölgelerine göre değiştiğini söyleyen Kadıoğlu, şu an Türkiye’yi etkisi altına sıcaklıklar nedeniyle bir çeşit “pastırma yazı” yaşandığını söyledi.

Pastırma yazı

Kadıoğlu, soğuk havaların hakim olacağı ve kar yağışının başlayacağı zamanı ise şöyle işaret etti:

“İzobarik sırt nedeniyle Türkiye ve hatta uzun süre Avrupa mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklıkla karşı karşıya kaldı. İstanbul özelinde konuşacak olursak, hakim olan izobarik sırt nedeniyle yukarı seviyede hava çökerken ısınıp sıcaklık terselmesine neden oluyor. Bu aslında hava kirliliğini de beraberinde getiriyor.

Atmosferdeki sırt ve oluk bölgelerine göre değişiyor hava şartları. Şu anda Avrupa üzerinde bir oluk var ve Avrupa soğumuş durumda. Biz ise hâlâ sırtın etkisindeyiz. Bu oluk, Türkiye üzerine gelirse –ki ay sonuna doğru gelebilir– o zaman bizim de havamız soğuyacak ve yağışlarımız olacak. Bu yağışlar da kar şeklinde düşecek. Ama şu anda sırtın etkisiyle bir çeşit pastırma yazı yaşıyoruz.”

Kuraklık tahminleri

Özellikle son bir haftadır süregelen sıcak havayı küresel iklim kriziyle ilişkilendiren görüşlere katılmadığını söyleyen Kadıoğlu, iklim krizinin sonuçlarından biri olan uzun vadeli kuraklık tahminlerine de değinerek şöyle dedi:

“Bu seneki kuraklıkla ilgili temmuzdan beri yazıyorum ve uzun vadeli tahminlerden de bahsediyorum. Bu sene Türkiye’nin Trakya, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yüzde 40-50 oranından bir kuraklık yaşanacağı zaten tahmin ediliyordu. Ancak gelin görün ki çiftçi kuraklık tahminlerine göre iş yapmıyor veyahut enerji sektörü. Esasen Türkiye’de neredeyse kimse böyle uzun vadeli tahmin kullanmıyor. Oysa bugün ABD’de bütün sektörler; tarım, tekstil, turizm ve benzeri, uzun vadeli tahminlerden faydalanıyor.

Bizde ne yazık ki bu sistem yerel yönetimlerde dahi işlemiyor. Fakat bizim bir an evvel risklere, standart sapmaya, değişkenliğe bakarak risk yönetimi yapmamız gerekiyor. Ancak bizde işler ne yazık ki kriz yönetimi mantığıyla yürümüyor. Belirsizlik karşısında riski, tehlikeyi görüp ona göre pozisyon almıyoruz. Şu an Türkiye’de hiçbir büyükşehir belediyesi kuraklık izlemiyor örneğin. Su bütçesi yapmıyor. Hiçbirinin kuraklıkla mücadele planı yok.

Su, Türkiye’yi yönetiyor

Kuraklık var diyoruz ama hiçbir büyük belediye kuraklık varmış gibi tedbir almıyor. Kuraklık yokmuş gibi herkes su çekmeye, tüketmeye, harcamaya devam ediyor. Farklı yöntemler de denememiz gerekiyor artık. En son bir gazete haberi görmüştüm, 1886’da ‘İstanbul’un 15 günlük suyu kaldı,’ diye. Bu dili de değiştirmemiz gerekiyor. Bu söylemler çok klasik kalıyor artık.

Fakat o zamanki günah gecesi başkaydı, şimdi başka. Şimdi her şeyin sorumlusu iklim değişikliği! Koro halinde bunu söylüyoruz ve sonra hızlıca, bir anda iklimin değiştiğini unutuyoruz. Hayır efendim. Şimdi yerel yönetimlerin devreye girmesi gerekiyor. Ezberlerimizi bozmamız gerekiyor. Varolan su yönetimi mantığıyla Türkiye’nin suyunu yönetemiyoruz. Su bizi yönetiyor.”

Sırt nedir?

MGM Sözlüğü’nde “sırt”ın tanımı şöyle: “Kuvvetli antisiklonik sirkülasyonla karakterize edilen, yüksek basıncın dışarıya doğru olan keskin, rüzgâr kırılmalarının çok net olduğu çıkıntısı. Alçak basınç merkezlerinde gerçekleşen trofun tam tersi.

“Bir sırtın ekseni boyunca en yüksek düzeyde izobar eğriliği ve kırılması görülür. Eğrilik yani izobar kırılması sertse ‘keskin sırt’, izobar kırılması çok belirgin değilse ‘düz sırt’ ismi verilir.”

Paylaşın

Çarpıcı Araştırma: 2100 Yılında Buzulların Yüzde 68’i Eriyecek

Küresel ısıtma 2,7 santigrat derecede devam ederse, 2100 yılında buzulların yüzde 68’i, kara buzullarının ise yüzde 32’si eriyecek. Bu, orta Avrupa, batı Kanada ve ABD’de 2100 yılında hiç buzul kalmayacağı anlamına da gelecek.

Science dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, Paris İklim Anlaşması’nın öngördüğü 1,5 santigrat derecelik sıcaklık artışı hedefi sağlansa da dünyadaki buzulların yüzde 49’u 2100 yılında erimiş olacak.

Eğer küresel ısıtma 2,7 santigrat derecede devam ederse, 2100 yılında buzulların yüzde 68’i, kara buzullarının ise yüzde 32’si eriyecek.

The Guardian gazetesinin 5 Ocak tarihli araştırmadan aktardığına göre, söz konusu buzul kaybının en az yarısı önümüzdeki 30 yıl içinde olacak.

Eğer dünya 2,7 derece ısınmaya devam ederse, bu, orta Avrupa, batı Kanada ve ABD’de 2100 yılında hiç buzul kalmayacağı anlamına da gelecek.

Grönland ve Antarktika’daki buz tabakaları dışında tüm buz tabakalarını ele alan araştırmaya göre, bu durum deniz seviyesinin ciddi oranda artmasına, yaklaşık 2 milyar insanın su kaynağının tehdit altında olmasına ve sel gibi olayların yaşanma riskinin artmasına sebep olacak.

Eğer hava sıcaklığı artışı hedeflendiği gibi 1,5 santigrat derecede tutulabilirse, 2015-2100 tarihleri arasında ortalama deniz seviyeleri 90 milimetre artacak. Sıcaklıkların 2,7 derece seviyesinde artmaya devam etmesi halinde ise deniz seviyelerindeki artış 115 milimetre olacak.

Bu ise daha önce yapılan modellemeler ve geliştirilen senaryoların ortaya koyduğu artıştan yüzde 23 daha yüksek bir artış demek.

Dağ buzullarının erimesinin deniz seviyelerinde yaşanacak artışın üçte birinden sorumlu olduğu düşünülüyor.

“Artan sıcaklıklarla doğrudan ilgili”

Araştırmayı yaparken dünyadaki buzullara ilişkin son 20 yıllık uydu görüntülerini inceleyen araştırmacılar, dağ buzullarındaki azalmanın büyük ölçüde “önlenemez” olduğunu, fakat söz konusu kaybın doğrudan hava sıcaklığı artışları ile ilgili olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar konuyla ilgili özetle şu değerlendirmede bulunuyor: “Küresel sıcaklıklar 1,5 derecenin üzerinde artarken ve buzul kütlesi artan bir hızla kaybolurken, bu dağlık alanlardaki buzulları korumak için daha azimli taahhütlerde bulunmanın ne kadar acil olduğu da ortaya çıkıyor.”

Daha önce konuyla ilgili yapılan araştırmalar, dünyadaki belli başlı buzullardan alınan veriler işlenerek yapılıyordu.

Science dergisinde yayınlanan bu son araştırmada ise dünya üzerindeki 200 bin buzul hakkıda veri kullanıldı, bu da bilim insanlarına küresel ısıtma sonucunda kaç buzulun eriyeceği konusunda veri sundu.

Carnegie Mellon University ve University of Alaska Fairbanks’ten inşaat ve çevre mühendisi Dr. David Rounce, liderliğindeki ekibin yaptığı araştırma ile ilgili değerlendirmesinde, bu araştırmayla birlikte, “ilk defa kaybolacak buzulların sayısını belirleyebildiklerini” belirtti.

Buna göre, eriyecek buzulların büyük bir kısmı küçük ve halihazırda 1 kilometre kareden daha küçük bir alan kaplıyor. Bu küçük buzullar ise milyonlarca insan için su ve yaşam kaynağı anlamına geliyor.

Araştırmacıların projeksiyonlarına göre, Alpler ve Pireneler’de bulunan dağ buzulları küresel ısıtmadan en çok etkilenecek buzullar arasında. Örneğin, mevcut şartlarda, orta Avrupa’da yer alan Alplerdeki buzulların yüzde 70’inin 2050 yılında erimiş olması bekleniyor.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Dünya Nüfusu Sekiz Milyara Ulaştı; Nüfusun Artması İklim Krizini Derinleştirir Mi?

Nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi değerlendiren akademisyen Mine Yıldırım, “Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum” derken, iktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgularken, Dölek, “Nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip” ifadelerini kullanıyor.

Birleşmiş Milletler’in 15 Kasım’da dünya nüfusunun sekiz milyara ulaştığını açıklamasından sonra, nüfus artışının yaşadığımız iklim krizini daha da derinleştireceğine dair tartışmalar da başladı. Çünkü sıcaklıkların artmasında en büyük pay sahibi, insan kaynakları karbon emisyonları.

Çeşitli konular için sayaçlar ve gerçek zamanlı istatistikler sağlayan worldometer sitesindeki verilere göre, en çok karbon emisyonuna sebep olan ilk beş ülke Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya.

Ancak toplam rakamlar ülkelerin nüfuslarına göre oranlandığında ortaya daha farklı bir tablo çıkıyor. Buna göre kişi başı karbon emisyonlarında en yüksek oran 37.29 tonla Katar’ın olurken onu Karadağ, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Kanada gibi ülkeler izliyor.

Kadir Has Üniversitesi’nden iklim krizi üzerine çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım ve Yalova Üniversitesi İktisat ve İdari Bölümler Fakültesi İktisat Bölümü’nden iktisatçı akademisyen Levent Dölek, nüfus ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi bianet’ten Ozan Polat’a anlattı.

“Nüfusun büyümesinin de etkisi var”

İklim krizi, iklim adaleti, hayvan hakları, yaban hayatı, kentsel dayanıklılık, politik ekoloji gibi konularda çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım, nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi şöyle değerlendiriyor:

“Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum. Fakat iklim krizinin geldiği noktada 1.5 derecelik devrilme noktası dediğimiz ya da geri dönüşü olmayan nokta olarak kabul edilen 1.5 derecelik ortalama sıcaklık artışında, nüfusun büyümesinin de etkisi var.”

Ancak, Yıldırım’a göre nüfus artışı faktörü, iklim krizini bugünkü durumuna getiren sebepler sıralandığında gerilerde kalıyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam ediyor:

“Nüfus artışı tüketimi, enerji ve gıda ihtiyacını da artıracağı için iklim krizinin tetikleyicileri arasında olsa da nüfus siyasetiyle, iklim krizi siyaseti arasında paralel ilişkiler kurarken çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü iklim kriziyle mücadelede nüfus artışının kontrolü söz konusu olduğunda, her ülkenin beklentileri açısından, aslında ideolojik amaçların maskelendiği, egemen olanların elinde bir araç olması muhtemel bir şeyden bahsediyor olabiliriz.”

Etik-politik duruş olarak çocuk yapmamak

Dünya genelinde yaşlanan ve kırılganlaşan bir nüfus da bulunduğu için nüfus artışında da eşitsiz bir gelişimin olduğunu ifade eden Yıldırım’a göre “bir etik-politik duruş olarak çocuk yapmayı tercih etmemek” önemli.

İnsanlığın her şeyde küçülmeye gitmesinin gerektiğini vurgulayan Yıldırım’a göre çocuk yapmamak başka bağlamlarda da tartışılmalı:

“İklim kriziyle mücadele söz konusu olduğunda her anlamda küçülmeye gitmenin hem bir ekonomik kategori olarak hem bir tüketim kategorisi olarak hem de enerji dönüşümünden doğayla ilişkilenmemize, hayvanlarla ilişkilenmemize, gıdayı üretme şeklimize kadar her başlıkta önemli, etik-politik olarak radikal ve gerekli bir duruş olduğunu düşünüyorum. Çocuk sahibi olmamak da bu noktada yalnızca iklim felaketlerini düşünüp ‘Dünya yok olacak diye çocuk sahibi olmanın ne manası var’ düşüncesiyle değil, dünyada yeterince aç, yardıma muhtaç çocuk var, onlar için ne yapabiliriz diye düşünerek tartışılmalı.”

Yıldırım, bunun bir dayatmaya da dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor:

“Ancak bu etik-politik karar bir tavır olarak sahiplenildiğinde, belki bu şekilde teşvik edildiğinde anlamlı. Bunun bir nüfus politikası olarak devlet tarafından zorunlu hale getirilmesi sorunu yalnızca kötüleştirebilecek, yalnızca nüfusun yaşlanması ve yaşlanan nüfusun da dünyanın her yerinde bakım emeğini büyütmesiyle sonuçlanacak bir şey olur. Ayrıca insan bedenine müdahale anlamına da geleceği için savunulamaz.”

En çok emisyon kimde?

İktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor. Dünya üzerindeki kaynaklar, kaynakların bölüşümü, gelir eşitsizliği üzerine çalışmalar yapan Dölek’e göre nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip:

“Acaba kişi başına düşen karbon emisyonunun en fazla olduğu ülkeler nüfus yoğunluğu en yüksek olan ülkeler mi diye baktığınızda listenin üst sıralarında Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi düşük nüfuslu ama petrol üreticisi, fosil yakıt üreticisi ülkeleri görürsünüz.”

“Yoksulluk nüfusu arttırıcı bir şey”

Dölek, konunun özünün görülmediğini düşünüyor: “ABD, Kanada, Avrupa Birliği’ni es geçip kamerayı Çin’e çevirip suç atmak ya da Afrika’da nüfusun neredeyse yarısı elektrikten mahrumken fosil yakıtlarla ilgili yatırım yapılmasın diye bu ülkelere kredi vermemek, yine meselenin özünü görmezden gelmekle ilgili.”

“Kapitalist ekonomi varken”

İklim krizini derinleştiren asıl faktörün kapitalizmin kendisi olduğunu söyleyen Dölek, kapitalist ekonomi temel alındığı müddetçe krize çözüm üretilemeyeceğini belirtiyor:

“İklim krizi sistemsel bir kriz olduğu için çözümün de devrimci olması gerektiği sonucuna varıyoruz. Çünkü mevcut hiçbir öneri krizi çözmüyor, krizin derinleşmesine neden oluyor. Ukrayna Savaşı’nı ele alalım. Fosil yakıtlar olmasın, yenilenebilir enerjiler, güneş enerjisi ve benzer konuları konuşuyorduk. Bir baktık, gazı kestiler. Bütün Avrupa ülkeleri kömüre dönmeye başladı. Hiç kimse de savaşmasak mı acaba demedi. Çünkü dünya onlara göre bir şirket. Bir şirket 100 sene sonrayı düşünecekse 100 sene sonraki kârını da düşürür. İnsanları düşünmez. Dolayısıyla da mesele sistem meselesidir.”

Ortada “açık bir kriz”in var olduğunu belirten Dölek, “Burada bir kriz var. Bunun sorumlusu kimdir dediğimiz zaman popülasyoncular için olağan şüpheliler olarak, Çin ve Hindistan geliyor. Çin sanayisinin gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz fakat Hindistan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın yayımladığı en çok sanayi ürünü imalâtı yapan ülkeler listesinde bile o nüfusla sıralamada ilk beşe giremiyor. Toplam rakamlarda bile aşağıya düşüyorlar” diyerek şöyle devam ediyor:

“Ama bir de şöyle bakalım. Tarihsel olarak 1850’lerden bugüne 23 tane emperyalist ülke dünyanın geri kalanından daha fazla karbon emisyonuna sebep olmuş zaten. Bunların başında da ABD geliyor. ABD dünyayı mahvederek şu anda dünyanın en büyük ekonomik gücü olmuş durumda. Dolayısıyla bedeli de onun ödemesi gerekiyor. Kalkınmaya çalışan ülkelere dokunmayan ve emperyalistler devletlere bedel ödeten bir yapının da olması lazım.”

Paylaşın

10 Yılda Bin 700’den Fazla Çevre Ve Toprak Savunucusu Öldürüldü

Çevre ve insan hakları gözlemcisi Global Witness’in verilerine göre son 10 yılda dünya genelinde yerli topluluklara mensup en az 613 aktivist öldürüldü. 2012 ve 2022 yılları arasında yaklaşık 60 ülkede toplamda ise bin 700’den fazla çevre ve toprak savunucusunun ölümü hak örgütlerince belgelendi. Bu da öldürülenlerin yüzde 35’ten fazlasının bölge insanı olduğuna işaret ediyor.

Gerçek sayıların çok daha yüksek olma ihtimali de var. Global Witness’ın raporladığı vakaların yüzde 5’inde etnik kökene dair detay yer almıyor. Özgür basın, bağımsız izleme faaliyetleri ve sağlam bir sivil toplumun yokluğu da vakaların eksik bildirilmesine yol açıyor. Öte yandan son üç yıldır ise yerli aktivistlerin ölüm oranının önceki yıllara kıyasla daha yüksek olduğu görülüyor. Meksika, Kolombiya, Nikaragua, Peru ve Filipinler yerli aktivistler için en ölümcül ülkeler.

Endonezya’nın başkenti Jakarta, iklim krizi nedeniyle başkent statüsünü kaybeden ilk metropol olacak. Ancak Endonezya hükümet kurumlarını yeşiliyle dikkat çeken Borneo Adası’na taşıma planı, çevresel hasarı kötüleştireceği ve yerli halkı ata topraklarından çıkmaya zorlayacağı için eleştiriliyor.

Yeni başkent planı, yakın tarihli olsa da “ölümüne” toprak mücadelesi ise doğma büyüme Borneolular için eski bir hikaye. Üç yerli çiftçi, 2020 yılında bir palm yağı firmasının kendilerinden çaldığını iddia ettiği topraktan mahsul topladıkları için hapse atılmıştı. Bu çiftçilerden biri olan Hermanus Bin Bison polis nezaretinde öldü. Bison, yaşadıkları toprakların sanayi kuruluşlarının eline geçmesini önlemek ya da çevreyi korumak için nihai bedeli ödeyen dünya çapındaki birçok çevre savunucusundan yalnızca biri.

İşletmeler, çeteler ve hükümetler dünyanın farklı bölgelerinde yerlileri atalarının topraklarından farklı gerekçelerle zor kullanarak çıkarıyor ve görünüşe göre, yerli halklara mensup kişilerin bu çatışmalarda öldürülme ihtimali diğer çevre ve toprak savunucularından çok daha fazla. Çevre ve insan hakları gözlemcisi Global Witness’in verilerine göre son 10 yılda dünya genelinde yerli topluluklara mensup en az 613 aktivist öldürüldü. 2012 ve 2022 yılları arasında yaklaşık 60 ülkede toplamda ise bin 700’den fazla çevre ve toprak savunucusunun ölümü hak örgütlerince belgelendi. Bu da öldürülenlerin yüzde 35’ten fazlasının bölge insanı olduğuna işaret ediyor.

Gerçek sayıların çok daha yüksek olma ihtimali de var. Global Witness’ın raporladığı vakaların yüzde 5’inde etnik kökene dair detay yer almıyor. Özgür basın, bağımsız izleme faaliyetleri ve sağlam bir sivil toplumun yokluğu da vakaların eksik bildirilmesine yol açıyor. Öte yandan son üç yıldır ise yerli aktivistlerin ölüm oranının önceki yıllara kıyasla daha yüksek olduğu görülüyor. Meksika, Kolombiya, Nikaragua, Peru ve Filipinler yerli aktivistler için en ölümcül ülkeler.

En tehlikeli alan madencilik

Veriler son 10 yılda dünya çapında kaydedilen cinayetlerin yarısından fazlasının arkasında rant çatışmaları olduğuna işaret ediyor. Çoğu vakada şiddetin nedeninin bildirilmediğini kaydeden Global Witness, bu çatışmaların genellikle arazi mülkiyeti ve yasadışı mahsullerin yetiştirilmesiyle ilgili olduğuna dikkat çekiyor. Ölümlerin yüzde 18’inden sorumlu olan madencilik en tehlikeli sektör.

Bunu vakaların yüzde 10’undan sorumlu tarım ve yüzde 9’una karşılık gelen tomrukçuluk (ağaç kesme) faaliyetleri izliyor.

Latin Amerika’daki yerli topluluklar uzun süredir toprak hakları için mücadele ediyor. Burası yıllardır çevre ve arazi savunucuları için en ölümcül bölge. Son 10 yılda yerli toprak ve çevre savunucularının öldürüldüğü vakaların yüzde 80’i dünyanın en büyük yağmur ormanı Amazon’a ev sahipliği yapan, doğal kaynaklar açısından zengin Latin Amerika ülkelerinde kayıtlara geçti.

Ölümlerin en çok olduğu ülkeler

Bu yıl Kolombiya ve Brezilya’daki başkanlık yarışlarında çevreyle yerli halkların korunması bu nedenle öne çıkan tartışma konuları oldu. En fazla ölümün bu iki ülkede olduğu görülüyor.

Son 10 yılda 135 cinayetle Kolombiya yerli çevre ve toprak savunucuları için en tehlikeli ülke. Brezilya’da ise kısa süre önce iktidarını kaybeden aşırı sağcı Jair Bolsonaro, Amazon ormanlarının yok edilmesine yönelik eleştirileri reddederek yabancı yatırımlara öncelik verdi. Ülke, çevre savunucuları için en ölümcül yerlerden biri haline gelmiş durumda. Brezilya’da son 10 yılda 77 yerli aktivist öldürüldü.

Filipinler’de 2012-2022 döneminde cinayetler arttı. Güneydoğu Asya ülkesinde öldürülen 270 çevre aktivistinden 114’ü yerli topluluklardandı.

Birçok Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkesinden ise bu alanda hiç cinayet bildirimi gelmedi. Fakat DW’ye konuşan Global Witness sözcüsü Marina Comandulli’a göre bu, söz konusu ülkelerin çevre aktivistleri için bir cennet olduğu anlamına gelmiyor. Dahası bu ülkelerdeki cinayetler birkaç nedenden ötürü rapor edilmiyor. Bunun bir nedeni de çevreyi aktif olarak koruyan pek çok kişinin, kendilerini çevre ya da toprak savunucusu olarak görmemesi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

İstilacı Balıklar, Akdeniz’de Biyoçeşitliliği Tehdit Ediyor

Akdeniz’e Süveyş kanalı yoluyla Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e gelen balık türlerinin yeni yaşam alanlarında yırtıcı tür konumuna gelerek biyoçeşitliliği tehdit ediyor ve yerli türler üzerinde baskı oluşturuyor.

Akdeniz’de en hızlı yayılan istilacı balık türlerinden birisi aslan balığı, Akdeniz’de yayılım gösteren başka bir istilacı balık türü ise balon balığı.

İklim değişikliği ve insan aktivitelerinin denizlerdeki en önemli çıktılarından bir tanesi de Akdeniz’e Süveyş kanalı yoluyla gelen istilacı balık türleri. Özellikle son yıllarda Akdeniz’de yerli olarak bulunmadığı halde deniz suyu sıcaklığının artmasıyla bölge ekosistemine uyum sağlayan bu türler Uluslararası Doğayı Koruma Birliğine göre geldikleri yeni yaşam alanlarında yırtıcı tür konumuna gelerek biyoçeşitliliği tehdit ediyor ve yerli türler üzerinde baskı oluşturuyor.

DW Türkçe’den Sevilay Nur Saraçlar’a konuşan Akdeniz Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Kızılkaya, istilacı türlerin kontrol edilemez artışının ardında iki farklı nedenin olduğunu söylüyor. Kızılkaya, öncelikli olarak Akdeniz’de istilacı balıklar ile rekabet edebilecek balık türü sayısının aşırı avlanma nedeniyle azaldığını belirtiyor:

“Denizlerde balıkçılığa kapalı olan koruma alanlarında Sinarit Orfoz gibi avcı balık sayılarının dengeye ulaştığını görüyoruz dolayısıyla bu alanlarda istilacı ve yerli türlerin popülasyonlarında bir denge sağlanıyor fakat koruma alanları dışında istilacı türlerle rekabet edecek yeterli avcı balık bulunmuyor.”

Diğer yandan ise Akdeniz’deki yerel türlerin Kızıldeniz’in tropikal ikliminde milyonlarca yılda rekabetçi biyolojik mekanizmalar geliştireren istilacı türler karşısında güçsüz kaldıklarını dile getiren Kızılkaya, istilacıların yerli türler karşısındaki durumunu bu yüzyıla ait bir ordunun bundan iki bin sene önceki bir orduyla savaşmasına benzetiyor.

Hangi istilacı balıklar Akdeniz’e geliyor?

Akdeniz’de en hızlı yayılan istilacı balık türlerinden birisi aslan balığı, 2018 ile 2020 yılları arasında av kısıtlamasının olduğu Kıbrıs sularında yüzde 400 artış gösteren bu balık türü avcılık kısıtlamasının bulunmadığı sularda ise yüzde 64 oranında azalma gösterdi. Aslan balığı sayısının artışının ardındaki en önemli nedenlerden biri de bu balığı avlayabilecek neredeyse başka bir balık türünün olmaması.

Akdeniz’de yayılım gösteren başka bir istilacı balık türü ise balon balığı. Aslan balığının aksine balon balığı oldukça zehirli bir tür bu nedenle tüketilmesi tercih edilmiyor. 2020 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından Akdeniz’de balon balığı sayısının azaltılması için başlatılan balon balığı avlama projesi ile balıkçıların yakaladıkları balon balıklarına karşılık ödeme yapılarak Akdeniz’deki popülasyonları azaltılmaya çalışıldı.

Balon balığını cüzdana dönüştürüyor

Antalya’nın Alanya ilçesinde yaşayan elektrik mühendisi Mehmet Özata proje ile yakalanıp bertaraf edilen bu balıkların nasıl değerlendirilebileceğini balıkların derilerinden ürünler yapmakta bulmuş:

“Balon balığı bir tehlike gördüğünde şişerek normal büyüklüğünün 5-6 katına çıkıyor. Ben de bu balıkların derilerinin sağlam olabileceği düşüncesiyle harekete geçerek derilerin işlenmesi için bir formül geliştirdim. Geliştirdiğim bu formül ile derileri işleyerek ekibimle birlikte çanta, cüzdan ve anahtarlık gibi ürün denemeleri yaptık.”

Balon ve Aslan Balıklarının Yayılım Alanlarının ve Olası Mücadele Yöntemlerinin Araştırılması Projesi (Bayoma) dahilinde Akdeniz su ürünleri Enstitüsü ile çalışan Özata derilerin teminini Enstitü aracılığıyla sağladıklarını belirtiyor.

Balon balıkları ile çalışmanın zahmetli bir iş olduğunu vurgulayan Özata, balıkların yapısındaki zehrin protein yapılı olmaması sebebiyle ekibinin altı ay boyunca balıkların derilerini nasıl yüzebilecekleri üzerinde çalıştıklarını ve devam eden bir yıl da deri işleme formülü üzerinde çalıştıklarını belirtiyor.

Balon balığı derilerini kullanarak yaptığı ürünleri Marasion ismiyle markalaştıran Özata ileride ürünlerin satışlarını yapabileceklerini fakat şimdilik sosyal sorumluluk projeleriyle balon balığı derilerinden ürünler ürettiklerini dile getiriyor.

“Akdeniz Kızıldenizleşiyor”

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, Akdeniz’de binin üzerinde yabancı tür olduğuna dikkat çekiyor. Öztürk bu türlerin 600 kadarının Türkiye sularında bulunduğunu belirtiyor. Her yabancı türün istilacı tür olarak değerlendirilemeyeceğinin altını çizen Öztürk Süveyş kanalı aracılığıyla Akdeniz’e ulaşan bazı türlerin biyoçeşitliliğe tehdit oluşturmadığını fakat denizlerde giderek artan bu yabancı türlerin Akdeniz’i adeta Kızıldeniz’e dönüştürdüğünü ifade ediyor.

Kızıldeniz ve Hint Okyanusundan Akdeniz’e gelen balık türlerinin sayısının artacağına dikkat çeken Öztürk Akdeniz’de biyoçeşitliliğin korunmasında oluşturulacak eylem planlarının önemine dikkat çekiyor.

Lezzetli İstilacılar Projesi

Akdeniz ve Ege bölgesinde yerli balıklar üzerinde av baskısının azaltılması ve sürdürülebilir balıkçılığın desteklenmesi için çalışmalar yürüten Akdeniz Koruma Derneği restoran şefleriyle çalışarak istilacı balıkların restoran menülerine dahil edilmesinde önemli bir rol oynuyor.

Derneğin yönetim kurulu başkanı Zafer Kızılkaya, 2015 yılında Akdeniz’de ilk kez görülmeye başlanan Kılkuyruk mercan balığının ve diğer istilacı balıkların tanıtılması için Lezzetli İstilacılar Projesi kapsamında balık tadım festivali düzenlediklerini belirtti. Bu proje ile kılkuyruk mercan, lokum balığı, paşa barbunu ve sokar balığının tüketiciye tanıtıldığını dile getiren Kızılkaya, tadım festivali sonrasında özellikle kılkuyruk mercan balığına talebin arttığını belirtti.

Derneğin son projesi yeni balıklar ile aslan ve asker balıklarının restoranların menülerine girmesini sağladıklarını ifade eden Kızılkaya, Antalya’nın Kaş ilçesinde pek çok restoranın özellikle aslan balığını müşterilerine sunduğunu söyledi:

“Aslan balığı şimdiye kadar balıkçıların fazlaca yakaladığı fakat istemediği bir balık türüydü bir ekonomik değeri yoktu. Aslan balığının tanıtılması için yaptığımız çalışmalar sonrasında bu balığa olan talep arttı. Artık balıkçılar yeni ağ tasarımları yaparak aslan balığını yakalamayı hedefliyor.”

Paylaşın

İklim Değişikliği, Kanserden İki Kat Daha Ölümcül Olabilir

İklim değişikliğinin bazı bölgelerde kanserden iki kat daha ölümcül olabileceğini gösteren bir rapor yayınlandı. Örneğin Bangladeş’in başkenti Dakka’da 2100’e kadar her yıl 100 bin kişiden 132’sinin bu sebepten öleceği kaydedildi. Bu sayı, kentteki kanser ölümlerinin iki, trafik kazası ölümlerinin 10 katı.

Raporda krizin, ülkelerarasında insan sağlığına dair eşitsizlikler doğurduğuna ve gelecekte bunun daha da artabileceğine dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme/UNDP) ve İklim Etkisi Laboratuvarı iklim değişikliğiyle ilgili korkutucu bir rapor yayımladı.

Dün paylaşılan bulgular, karbon emisyonunun yüksek seviyelerde kalması halinde, iklim değişikliğinin bazı bölgelerde kanserden iki kat daha ölümcül olabileceğini gösterdi.

Örneğin Bangladeş’in başkenti Dakka’da 2100’e kadar her yıl 100 bin kişiden 132’sinin bu sebepten öleceği kaydedildi. Bu sayı, kentteki kanser ölümlerinin iki, trafik kazası ölümlerinin 10 katı.

Raporda krizin, ülkelerarasında insan sağlığına dair eşitsizlikler doğurduğuna ve gelecekte bunun daha da artabileceğine dikkat çekildi.

G20 ülkelerinin üçte birinin iklim değişikliği kaynaklı ölümler göreceği, ancak bu sayının En Az Gelişmiş Ülkeler arasında dörtte üçe ulaşacağı belirtildi.

Verilere göre ülkeler içinde de eşitsizlikler artacak.

Yüksek karbon emisyonu devam ederse Kolombiya’nın kuzeyindeki liman kenti Barranquilla’da, artan sıcaklıklar sebebiyle her yıl 100 bin kişiden 37’sinin ölmesi bekleniyor. Bunun, Kolombiya’da bugünkü meme kanserinden ölüm oranının 5 katı olduğuna ve başkent Bogota’da daha az iklim kaynaklı ölümün gerçekleşeceğine dikkat çekildi.

Rapora göre sadece iklim değişikliğini azaltmak için değil, etkilerine uyum sağlamak için de hızlı hareket edilmesi gerekiyor. İklim değişikliği seviyesi azalsa bile Pakistan’ın Faysalabad kentinde bu sebepten ölümler 2020-2039’da yılda 100 bin insan başına ortalama 36 olacak. Ancak uyum çabaları olmasaydı bu sayının 67’ye çıkabileceğinin altı çizildi.

UNDP, insanlar sebebiyle atmosferdeki karbondioksitin tehlikeli seviyelere ulaştığını, sıcaklıkların yükseldiğini ve aşırı hava olayı sayısının arttığını belirtti. Ortak ve acil bir şekilde harekete geçilmeden, iklim değişikliği kaynaklı eşitsizliklerin kötüleşeceği vurgulandı.

Verilere göre Paris İklim Anlaşması’ndaki maddelerin uygulanması halinde 2100’e kadar aşırı sıcaktan kaynaklanacak ölümlerin yüzde 80 azaltılabileceği ve on milyonlarca hayatın kurtarılabileceği düşünülüyor.

İklim Etkisi Laboratuvarından Sol Hsiang, küresel verileri ve ayrıntılı iklim modellerini birleştirip analiz ettiklerini söyledi. Hsiang’a göre bulgular, iklim değişikliğinin en çok bugünün en sıcak ve yoksul bölgelerini etkilediğini gösteriyor: Neyse ki dünya hala emisyonları hızlı bir şekilde azaltarak rotasını değiştirebilir.

Paris İklim Anlaşması maddeleri arasında küresel sıcaklık artışını, 2 dereceyle sınırlamak ve mümkünse 1,5 derecenin altında tutmak var. Ayrıca insan kaynaklı sera gazı emisyonunun 2030’a kadar en az yüzde 50 azaltılması hedefleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

WMO’dan Dikkat Çeken Rapor: Son 30 Yılda Sıcaklık En Fazla Avrupa’da Arttı

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Avrupa Birliği’nin (AB) iklim değişikliğini gözlemleme kuruluşu Copernicus, “Avrupa’da İklimin Durumu” başlıklı raporu bugün Cenevre’de açıkladı.

DW Türkçe’nin aktardığı raporda, Avrupa’daki hava sıcaklıklarında artış eğiliminin sürdüğüne dikkat çekilerek, gelecekte olağanüstü sıcak hava dalgaları, orman yangınları, sel ve taşkınların topluma, ekonomiye ve ekosisteme zarar verebileceği konusunda uyarıda bulunuldu.

Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde 6 Kasım’da başlayacak olan Dünya İklim Değişikliği Zirvesi öncesinde açıklanan raporda, 2021’de Avrupa’daki hava sıcaklıkları, kara ve denizdeki sıcak hava dalgaları ve yağışlar ile buzulların durumu değerlendirildi.

Sıcaklık her on yılda bir 0,5 derece arttı

Rapora göre, 1991 yılından 2021’e kadar Avrupa’daki hava sıcaklıkları her on yılda bir ortalama 0,5 derece artış gösterdi.

1997’den 2021’e kadar Alp Dağları’ndaki buzullarda da yaklaşık 30 metre incelme oldu. Grönland’ın en yüksek noktasında dahi 2021 yazında buzullarda erime ve yağış kaydedildi. Grönland’daki buzul tabakasının erimesinin, deniz seviyesinin yükselmesini hızlandıracağına dikkat çekildi.

Raporda, 2021 yılındaki aşırı hava ve iklim olayları nedeniyle Avrupa’da yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybettiği, yaklaşık 500 bin kişinin evlerinin ve mallarının zarar gördüğü ifade edildi. Aşırı hava olaylarının yüzde 84’ünü seller ve fırtınaların oluşturduğu belirtildi.

Maddi zarar 50 milyar euroyu aştı

Raporda, aşırı hava ve iklim olayları nedeniyle meydana gelen ekonomik zararın 50 milyar euroyu aştığı kaydedildi.

WMO Genel Sekreteri Petteri Taalas, “Avrupa, ısınan dünyanın canlı bir örneğini sunuyor ve iyi hazırlanan toplumların bile aşırı hava olaylarının etkilerinden korunamayacağını bize gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Buna rağmen Avrupa’nın sera gazı emisyonlarının azaltılmasında “iyi bir tempo” yakaladığını belirten Taalas, Paris İklim Anlaşması’nda öngörüldüğü şekilde bu yüzyılın ortasına kadar karbon nötr hedefine ulaşılması için Avrupa’nın “kilit bir rol oynayabileceğini” söyledi.

Paylaşın

DMÖ’den ‘Üç Ana Sera Gazı Salınımı Rekor Seviyeye Ulaştı’ Uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ), atmosfere yayılan üç ana sera gazı karbon dioksit, metan ve azot oksit miktarının geçen yıl rekor seviyelere ulaştığı uyarısında bulundu.

DMÖ düzenli yayımlanan Sera Gazı Bülteni son sayısında özellikle atmosfere yayılan metan miktarındaki önemli artışa dikkat çekti.

Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenecek olan COP27 toplantısı öncesinde yapılan açıklamada, son gelişmelerin küresel ısınma için ciddi tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuldu.

Açıklamada, DMÖ Genel Sekreteri General Petteri Taalas’ın, “metan seviyelerindeki rekor yükseliş dahil, ana ısı tutucu gazların konsantrasyonlarında devam eden artış, bize yanlış yöne gittiğimizi gösteriyor.” şeklindeki açıklamasına yer verildi.

Metan, ısıyı yakalamada karbondioksitten daha güçlü bir gaz olarak biliniyor. Bununla birlikte atmosferde karbondioksit kadar uzun süre kalamıyor. Havada metandan 200 kat daha fazla karbondioksit bulunuyor.

Küresel ısınma konusunda düzenlenen hükümetlerarası bir panelde, atmosfere yayılan metandaki hızlı artışa işaret edilerek, 20 yıllık bir zaman dilimi içinde bir metan molekülünün, bir karbondioksit molekülüne oranla yaklaşık 81 kat daha fazla ısı yakalayacağı ancak, bir yüzyıldan fazla bir süre sonra, molekül başına karbondioksitten 28 kat daha fazla ısıyı hapsedeceği uyarısında bulunulmuştu.

DMÖ verilerine göre, 1750 olarak bilinen sanayi dönemi öncesi zamandan bu yana havadaki karbondioksit konsantrasyonlarının yaklaşık yüzde 50 artarak, milyonda 415,7 parçaya yükseldi.

Metan salınımının yüzde 162 artarak milyarda 1.908 parçaya yükseldiğine dikkat çeken DMÖ, endüstriyel işlemler, gübre kullanımı ile insan yapımı kaynakları ile biokütle yakma sonucu atmosfere yayılan azot oksit miktarının yaklaşık dörtte bir artarak milyonda 334,5 parçaya yükseldiğini aktardı.

Atmosfere yayılan emisyonların önemli bir bölümünden ABD, Çin ve Avrupa’nın sorumlu olduğu biliniyor.

Sera gazı salınımı düşmediği takdirde ne olacak?

Bu arada Dünya Kaynakları Enstitüsü tarafından BM adına hazırlanan ve sabah saatlerinde açıklanan raporda, sera gazı emisyonunda büyük kesintiler yapılmazsa, gezegenimizin sanayi öncesi dönemle karşılaştırıldığında 2100 yılında ortalama 2,1 ila 2,8 derece ısınacağı uyarısında bulunulmuştu.

Bu sıcaklık, 2015 Paris Anlaşması’nda kabul edilen mevcut 1,5 derecelik artışın çok çok üzerinde ve bilim insanlarının yıkıcı iklim etkileri ihtimalini belirgin şekilde yükselten eşiği de aşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün 2022 İklim Eylem Durumu adlı raporu, ulusların mevcut taahhütlerinin küresel sera gazı emisyonunu 2019 seviyesinden yüzde 7 düşürülmesini sağlayabileceğini kaydetti.

Küresel ısınma sınırının 1,5 derece ile sınırlı kalması için ise sera gazı emisyonu bu oranın altı katı daha fazla yani yüzde 43 oranında azaltılması gerekiyor.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Küresel Isınma: Buzulların Erimesi Salgınlara Neden Olabilir Mi?

Küresel ısınmanın sürdüğü ortamda bilim insanları, iklim değişikliğinin yeni virüsler ve dolayısıyla gelecekte patlak vermesi olası salgınlar üzerinde nasıl bir rol oynadığını anlamaya çalışıyor. Yeni yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesinde buzulların erimesinden etkilenen göllerde virüslerin farklı canlılara bulaşabildiğini ortaya koydu. Buna rağmen, Arktik bölgesinde salgın riski düşük.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

Son yirmi yılda yaşanan epidemilerin bir kısmı “viral yayılma”, yani bir virüsün yeni bir taşıyıcıya sürdürülebilir biçimde bulaşması sonucu meydana geldi. Koronavirüs pandemisinin yanı sıra SARS, MERS ve H1N1 salgınları, virüsün hayvanlardan insanlara geçmesi sonucu doğan kamu sağlığı krizlerine birkaç örnek.

Nature Communications adlı bir bilim dergisinde 2018 yılında yayınlanan bir araştırma, Arktik bölgesindeki en büyük göl olan Hazan Gölü yakınlarında, küresel ısınmanın buzulların kitlesel biçimde erimesine yol açtığını ortaya koymuş, bunun da “buzulların erimesi sonucu oluşan sular, çökelti, organik karbon ve atıklarda 10 kat artışa” yol açtığı belirlenmişti.

19 Ekim tarihinde yayımlanan başka bir bilimsel çalışmanın bulgularına göre ise bilim insanları, viral yayılma olaylarının Arktik bölgesinin yüksek kısımlarında halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini gösterdi. Söz konusu bölge, dünya tarihinde buzulların en hızlı biçimde eridiği bölge olma özelliğini taşıyor.

Gölde kapsamlı araştırma

Araştırma kapsamında Kanada’daki Ottawa Üniversitesi’nden araştırmacılar, Kuzey Kutup dairesinin kuzey kısmında bulunan gölde, boşta salınan çökelti örnekleri ve gölün tabanından toprak numunesi topladı. Söz konusu numunelerden DNA ve RNA çıkarsaması yapan araştırmacılar, gölde ne tür virüs ve virüs taşıyıcıların mevcut olduğu sorusuna yanıt aradı. Daha sonra bu virüsler ve taşıyıcılar için “hayat ağaçları” yaratan bilim insanları, bunların ne tür spesifik genetik özellikler taşıdıklarını belgeledi.

Bu “hayat ağaçları” sayesinde gölün farklı kısımlarından topladıkları numuneler arasında genetik açıdan benzerlikler olup olmadığını belirleyen bilim insanları, bir yayılma olayının gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamaya çalıştı.

Buzul erimesinden etkilenen gölden topladıkları numuneler arasında büyük farklar olduğunu tespit eden araştırmacılar, bu çerçevede göldeki viral yayılma riskinin yüksek olduğu sonucuna vardı. Dolayısıyla araştırmanın bulguları, buzul erimesinin gerçekleştiği yerlerde viral yayılmanın, yani bir virüsün farklı organizmalara bulaşması olgusunun meydana gelmesi riskinin mevcut olduğunu ve hatta bunun halihazırda gerçekleşmeye başlamış olabileceğini ortaya koyuyor.

Pandemi riski düşük

Araştırmayı yürüten bilim insanları, viral yayılma riskinin doğrudan pandemi riskiyle aynı anlama gelmediğine dikkat çekti. Araştırmacılar, yüksek Arktik bölgesinde pandemi benzeri olguların meydana gelme riskinin, “virüsler ve ‘köprü vektörleri’ eş zamanlı olarak aynı yerde bulunmadığı için” düşük olduğuna vurgu yaptı. ‘Köprü vektörleri’, yeni virüslerin insanlara bulaşmasına neden olan organizmalara verilen ad.

Öte yandan araştırmacılar, iklim değişikliğinin türleri ve yaşam alanlarını etkilemeyi sürdüreceğini ve bunun sonucunda da viral yayılmaya vesile olabilecek yeni vektörlerin ortaya çıkabileceğine vurgu yaptı. Ancak bu tür bir olayın gerçekleşmekte olduğuna dair henüz bir ibare yok.

Northumbria Üniversitesi’nde çevre mikrobiyolojisi alanında çalışan David Pearce, viral yayılma olaylarının pandemilere yol açması riskinin “gözden kaybolan derecede düşük” olduğunu vurguladı. Pearce, insanları etkileyebilecek bir virüs için ihtiyaç olan biyolojik koşulların Arktik bölgesinde mevcut olmadığını vurguladı.

Kutup ekosistemi alanında çalışmalar yürüten Pearce, “Ben derin buzulaltı göllerinden gelen suyu hiç tedirgin olmadan içiyorum çünkü buradaki herhangi bir şeyin daha önce insan vücudu ile karşılaşmış olması veya bir insan vücudunda yaşama adapte olabilme ihtimali son derece düşük” diye konuştu.

“İklim değişikliği pandemi riskini artırıyor”

Sydney Üniversitesi’nde evrim biyolojisi ve viroloji alanında çalışan Edward Holmes, “İklim değişikliğinin pandemi riskini artırdığına yüzde yüz katılıyorum. Ancak bunun, eriyen buzulların pandemi riski doğurduğu anlamına geldiğini düşünmek saçmalık” değerlendirmesinde bulundu.

Holmes, “Araştırma kapsamında bulunan virüslerin hiçbiri, insanlara veya hatta memelilere bulaşabilecek türden değil. Bunların büyük çoğunluğu, bitki veya mantar virüsleri. Nitekim dünyanın her yerinde alacağınız her numune böyledir” diye konuştu.

Pearce, pandemilerin Arktik gibi bölgeler yerine nüfusun daha yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıkma riskinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekti:

“Pandemiye yol açmaya yatkın virüsler, normalde yüksek biyoçeşitlilik ve insanlarla yakın etkileşim içerisindeki hayvan yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerden gelir. Yaşanan iklim değişikliğine rağmen, bunun Arktik’in yüksek kısımlarında gerçekleşme olasılığı çok düşük. Beni tropikal ve subtropikal bölgeler daha çok endişelendiriyor.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın