Hatimoğulları: Demokratik Cumhuriyetin İnşası İçin Yol Temizliğine İhtiyacımız Var

“Samandağ Kitap Fuarı”ndaki panelde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “100 yıllık cumhuriyet tarihinin demokratikleşmesi, demokrasiyle buluşması Türkiye halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının taleplerinin yaşama geçmesi bakımından son derece önemlidir. Bunun için de bizim çok net bir yol temizliğine ihtiyacımız var” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Hatay’da Samandağ Belediyesinin organize ettiği Samandağ Kitap Fuarı’nda düzenlenen panele katıldı. Panelde konuşan Tülay Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar sözlerime başlarken öncelikle bu önemli organizasyonu günlerdir gerçekleştiren ve büyük emekler veren Samandağ Belediyesi’ne, Belediye Başkanı’na, yönetimine ve bütün kadrolarına, emektarlarına sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum. Hem Samandağ halkı adına hem Türkiye halkları adına hem de partim adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Çok sayıda paneller oldu. Biraz önce Emrah başkanımızla konuştuk. Burada neler konuşuldu, hangi panelde nasıl konular konuşuldu onları da kendi bize aktardı. Öyle değişik bir başlık koymuşlar ki bu panele ‘zamanların en iyisi zamanların en kötüsü’. Ben de döndüm başkana dedim ki ‘bizim kuşak zamanların en iyisini hiç görmedi’. Oldu mu zamanların en iyisi? Onu da çok bilmiyoruz.

Elbette ki tarihten bildiğimiz çok şey var ama bizler kendi yaşamlarımıza, kuşaklarımıza baktığımızda ne yazık ki zamanların en kötüsünde doğduk ve zamanların en kötüsünü yaşıyoruz. Bu dönemde Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünyanın üçüncü dünya savaşına gebe olduğu, savaşların silsilesinin yaygın bir biçimde devam ettiği bir dönemden geçiyoruz. Üçüncü dünya savaşı arifesi gibi bir dönem. Bu dönemde özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşının ortaya çıkma nedenleri olan küresel sermayenin ekonomik krizi, emperyalist güçlerin yeniden dünyayı paylaşım savaşları, bununla birlikte günümüze kadar gelen tek kutuplu dünyanın oluşturduğu yeni bir dünya düzeni kurulmuştur. Fakat şu anda Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla biz Hatay’da yaşayan insanlar olarak çok yakından takip ettik.

Arap Baharı’nın yaşanmasıyla ve emperyalist güçlerin Arap Baharını adeta Arapların kışına çevirdiği, Ortadoğu halklarının kışına çevirdiği bir dönemde şimdiye geldik. Şimdiki zamanda biliyorsunuz Şam yönetimi değişti ve ondan sonraki süreçte İsrail’in İran’a saldırısı ve başlayan İran-İsrail savaşları oldu. Her fırsatta şu vurguyu yapıyorum. Bugün üçüncü dünya savaşının arifesinden geçtiğimiz bir dönemde koşulların aynen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının koşullarına benzediğinin altını çizmeliyim.

Farklılık şu. Silahlar çok daha fazla gelişti. Dünya biyolojik silahların, siber savaşların, İran ve İsrail savaşında açığa çıktığı gibi nükleer silahların tehdidi altında. Yani bugün nükleer silah kullanıldığında hangi ülkede kullanıldığının önemi yok. Kocaman bir bölge. Ülkeler ve ulusların, yani birçok ülkenin etkileneceğini çok iyi biliyoruz. Böylesi bir zamanda bizim sınırları tanımayan, görmeyen, aşan enternasyonalist güçlü bir barış hareketine ihtiyacımız olduğunun altını çizmek isterim.

Bu mücadeleyi kendi ülkemizin sınırlarından başlatmak durumundayız. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, barış ve demokratik toplumun bugün gündeme gelmiş olmasının en önemli nedenlerinden birinin bahsini ettiğim küresel gelişmeler, siyasal gelişmeler olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz şundan eminiz ki Türkiye’nin kendi iç barışını oluşturması, kendi iç adaletini, özgürlüklerini, demokrasisini inşa etmesi demek Türkiye’nin her anlamıyla halklar arasındaki birlik, beraberlik ve dayanışmayı güçlendirmesi, 86 milyon yurttaşımızın eşit yurttaşlık hakkı temelinde Türkiye’de yaşayabilmesi demek Türkiye’nin her anlamda Türkiye halklarının önünün açık olması demek. En önemlisi bizler bunu başarabilirsek Türkiye coğrafyasında biliyoruz ki sadece Türkiye’de değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun barışına öncülük edebilecek durumda oluruz.

Türkiye şu an zamanların en kötüsünü hem bölgesel süreç bakımından hem dünyadaki siyasal, ekonomik, iktisadi gelişmeler, toplumsal gelişmeler bakımından en kötüsünü yaşıyor ama aynı zamanda iç siyaset bakımından da en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Baskıların arttığı, siyasetçilerin gözaltına alınıp tutuklandığı, seçilmişlerin gözaltına alınıp tutuklandığı, kayyımların atandığı, yerel yönetimler ve seçimlerin yok sayıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreci uzun uzun anlatmaya ihtiyaç duymuyorum. Ben şimdi burada bulunan siz değerli halkımızın bu sürece çok hakim olduğunu çok iyi biliyorum. Bölgenin dört bir yanından gelen bu yüzler ki önemli bir kesim bu mücadelenin yürütücüsü, bu mücadelenin ortak yürütücülerindensiniz.

Burada birkaç merak edilen vurguyu yapmak isterim. İç barış meselesi, bu sürecin tahkim edilmesi, çözüm süreçleri ve bunun yanı sıra esasen barış ve demokratik toplum derken biz neyi kast ediyoruz. Ben bu konuya kendi partimiz adına da açıklık getirmek istiyorum. Bizlerin bu süreçte söylediği çok net nokta şudur değerli arkadaşlar. Bugün biz barış sürecini bu ülkede tesis edeceksek bu barış süreci ne sadece Kürdün barışı ve demokrasisi olur ne sadece DEM Parti’nin barış ve demokrasisi olur. Bu, Türkiye halklarının tamamının barışı ve demokrasisi olmak zorundadır.

Bu nedenle biz özellikle bu süreci yürütürken Türkiye’de başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalif partilerle, emek meslek örgütleriyle, ittifak güçlerimizle, sol sosyalist yapılarla, bileşenlerimizle ve Türkiye’de farklı ideolojilerden olan siyasi parti, oluşumlar, STK’lar, demokratik kitle örgütleri, her kesimle yedi yirmi dört görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki ne barış ne demokrasi hiç kimseye altın tepsiyle sunulmaz. Biz bunu örgütlenerek, mücadele ederek kazanabiliriz. Bu buluşmalarımızda Alevi toplumuyla, Türkiye’nin dört bir yanında ve merkezi olarak Alevilerin federasyonu ve konfederasyonuyla ortak çalışmalar yürüttük.

En son ben ve eş başkanımız değerli Tuncer Bakırhan ile birlikte heyetimizle şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’yla, Hatay’ın onuru ve şu an bizimle olması gereken sevgili Can Atalay’ın içinde olduğu çok sayıda siyasi kesimle, temsilciyle cezaevlerinde görüşmeler yaptık. Bunu daha geçen hafta gerçekleştirdik. Oradan hem Sayın İmamoğlu’nun verdiği hem de bizlerin verdiği mesaj barış demokrasisiz olmaz mesajıydı. Demokrasi bir kesime olmaz, demokrasi herkese olmak zorundadır. Bugün seçilmişlerin hapishanede olduğu bir dönemde Türkiye’nin demokratikleşmesinden bahsetmek akıl dışıdır.

Demokrasiyi tesis edebilmek için bir kere en önemli olan adım yargının bağımsızlığıdır. Yargının gerçekten siyasi hegemonyadan kurtularak hukuka dayalı bir şekilde karar vermesinin sağlanmasıdır. Bakın bu ülke nasıl demokratikleşecek diye sorular çok geliyor. Somut olarak atılması gereken adımları her fırsatta ifade ediyoruz. Ben buradan bir kez daha ifade etmek isterim. Acil adımlar atılmalıdır. Bunun için yasa değiştirmeye, yeni yasa ihdas etmeye gerek yok. Bugün AİHM kararlarının hayata geçmesi demek, AYM kararının hayata geçmesi demek sevgili Can Atalay’ın, Figen Yüksekdağ’ın, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının, Osman Kavala ve bütün Gezi tutsaklarının serbest kalması demektir.

Bunun yapılması için Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’in gereği olarak AİHM kararı acil bir biçimde yaşama geçmelidir. Önemli konulardan biri siyasi mahpusların özgürlüğüdür. Bugün içinde Samandağlı üniversiteli gençlerin de olduğu çok sayıda arkadaşımız gözaltına alınıp tutuklandı. Şimdi çok şükür önemli bir bölümü serbest kaldı ama hala hapishanede o gençler gibi görüşlerini ifade ettiği için gözaltında olan, tutuklu bulunan çok sayıda mahpus var. Onların özgürlüğü elbette önemli. Peki bunlar Türkiye’nin demokratikleşmesi için yeterli mi? Elbette değil. Kayyım yasası lağvedilirse de belediye başkanları ve eşbaşkanları serbest bırakılıp hepsi görevlerine iade edilse de önemli bir adımdır evet.

Bu adım zaten atılmalıdır. Ama bütün bunların toplamına baktığımızda Türkiye tek başına demokratikleşir mi? Buna ne yazık ki evet diyemeyiz. Türkiye’nin demokratikleşmesi için bu ülkede yaşayan bütün farklı halkların ve inançların; Alevilerin, Kürtlerin, Êzidîlerin, Hıristiyanların ve burada sayamadığım 72 milletten insanın bir kere eşit yurttaşlık hakkı temelinde hem dil hem inanç özgürlüğüne kavuşabilmesini, gerçekten bir eşit kardeşlik ilkesi çerçevesinde hayatına devam etmesini tesis etmek çok önemlidir.

“Demokratik cumhuriyetin inşası için yol temizliğine ihtiyacımız var”

Demokratikleşmenin yolunda olmazsa olmazlarımızdan birisi elbette yargı bağımsızlığı ve yargının gerçekten hukuki olarak işlemesidir. Bu konuda önemli adımların atılmasıdır. Yine çok önemli konulardan biri, kuvvetler ayrılığının inşa edilmesi. Yasama, yürütme ve yargı şu anda ne yazık ki mevcut olan rejimin tekelindedir. Geçmiş dönemde Türkiye bir demokrasi cenneti miydi? Tabiki hayır. Yine anti demokratik gelişmeler, uygulamalar olmuştur ama bununla birlikte atılması gereken en önemli adım kuvvetler ayrılığının daha fazla ihlal edildiği bu dönemde bunun hayata geçmesi çok önemlidir.

Bunlar elbette demokratik cumhuriyete giden yolu döşer. Ama demokratik cumhuriyet demek bundan çok daha fazlası demektir. 100 yıllık cumhuriyet tarihinin demokratikleşmesi, demokrasiyle buluşması Türkiye halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının taleplerinin yaşama geçmesi bakımından son derece önemlidir. Bunun için de bizim çok net bir yol temizliğine ihtiyacımız var.

Şu ana kadar bahsini ettiğim konular bir yol temizliği anlamına gelir ama bundan sonraki aşama da demokratik ve sosyal bir cumhuriyeti güçlendirmek ve inşa etmektir. Burada elbette kast ettiğimiz aynı zamanda ekonomik adalettir. Türkiye tarihi boyunca nadir yaşamıştır böylesi ekonomik krizleri. Herkes kendi evinden, kendi hanesinden yoksulluğun ne kadar derinleştiğini çok iyi biliyor. Çünkü yaşıyor. Bugün Türkiye’de 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyorsa ekmeğimiz çok küçülmüş demektir. Bugün asgari ücret pula dönmüş, emeklinin hali ortadadır, kiralar aldı başını gitti. Ben Samandağ, Hatay için hiç konuşmayayım. İnsanların kiralayacak bir evi dahi yok. Hala burada depremden dolayı insanlarımız konteynırlarda yaşamlarını devam ettirmek zorunda.

Böylesi bir süreçte biz bir adaletten, demokratikleşmeden bahsedemeyiz. Dolayısıyla gerçekten bir demokratik cumhuriyetin inşası demek aynı zamanda ekonomik, sosyal adaletin sağlanması demektir. Bu bakımdan, Türkiye’deki işçilerin, emekçilerin, yoksulların güçlü bir örgütlenmeyle taleplerini ve sesini çok daha güçlü çıkarması gerektiği bir dönemdeyiz. Bu ülkede barışı tesis ettiğimizde, silahlar ve çatışmalar son bulduğu zaman örgütlenme alanlarının önünün çok daha güçlü bir şekilde açılacağına da inanıyoruz. Sendikal mücadelenin daha çok büyüyeceğine, emek mücadelesinin daha çok büyüyeceğine de inanıyoruz.

Bu panelimizde çok sayıda kadın arkadaşımız var. Tam da Samandağ’a yakışan, tam da bu coğrafyanın sosyolojik ve toplumsal yapısına uygun olan bir şekilde kadınlar burada. Burada çok uzun yıllar birlikte kadın mücadelesi yürüttüğümüz kadın arkadaşlar var. Bugün en temel sorunlardan biri Türkiye’nin demokratikleşmesinin yine en temel engellerinden biri kadın sorunu. Hangi toplumda olursa olsun, hangi konumda olursa olsun kadınlar şiddet görüyor. Biraz önce okuduğumuz haberde Adana’da bir kadın cinayeti daha yaşanmış.

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti haberine uyanmayalım. Bizim bu demokratikleşme sürecinde bahsini ettiğimiz atılması gereken adım ve güçlü bir şekilde yürütülmesi gereken mücadele alanlarından biri kadın mücadelesidir. Şu an geriye dönüp baktığımızda Türkiye’de en derli toplu mücadele alanı kadın hareketidir. Çok farklı inanç ve halklardan olmayı başarabildi kadın hareketi. Ama yeterli değil. Bizler deprem bölgesinden başlamak üzere, Samandağ’ın en küçük mahallesinden başlamak üzere kadın örgütlülüğümüzü çok daha güçlü bir seviyeye taşımak gibi bir görev ve sorumluluğa sahibiz.

Bugün en yetenekli gençler, Türkiye’nin en güzel üniversitelerini bitirmiş olan gençler ne yazık ki göç yolunu tutuyor, Avrupa’ya gidiyor. Türkiye’de olağanüstü bir beyin göçü var. Sadece emek göçü yok, beyin göçü de var. Bunu engellemek gerekiyor. Bizim toplum olarak bu gençlere çok ihtiyacımız var. Gençler bizim geleceğimizdir. O yüzden gençlere Türkiye’de çok ciddi bir biçimde istihdam alanı yaratmak gerekiyor. Ama ne yazık ki mevcut olan iktidarın yürüttüğü 23 yıllık ekonomik politikalarla bırakın gençlere yeni istihdam alanları yaratmak, mevcut fabrikaları kapattılar, istihdam alanlarını ortadan kaldırıp daralttılar.

Bu bölge çiftçilikle, tarımla geçinen bir bölge. Hayata geçirmiş oldukları tarım politikasıyla Türkiye’de tarımı bitirdiler. Türkiye AKP iktidara gelmeden önce ihracatçı pozisyonunda olan ilk 9 ülkenin içindeydi. Şimdi biz ne yazık ki hububata, buğdaya ihtiyaç duyan bir ülke pozisyonuna geldik. Bunun da en önemli nedeni bu iktidarın uyguladığı ekonomik politikalardır. Biz bu ülkede demokrasiyi tesis edeceksek biraz önce konuştuğumuz başlıklar arasında en önemli yeri tutması gereken ekonomi politikalarında adalet, tarım politikasını güçlendirmek, tarımı ciddi bir biçimde teşvik etmek, çiftçinin yanında olmak, arazi tahsis etmek, her türlü ihtiyaçlarını karşılamak geliyor.

Ciddi bir teşvik politikasını temel gündemlerinden biri haline getirmelidir bu ülke. Bu konuda atılacak adımlar aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yoksulluğu da, ekonomik adaletsizliğin giderilmesiyle ilgili atılacak somut adımlardan biridir. Elbette bütün bu konuştuklarımız asıl konunun alt başlıkları. Asıl mesele bütün bu konuştuğumuz konular kapitalist, emperyalist sistemin bütün dünyada ve kendi ülkemizde yaratmaya çalıştığı iktisadi, askeri, kültürel siyasi her anlamdaki hegemonyadır. Bizim esasen buna karşı yürütmemiz gereken mücadele kelimenin tek ifadesiyle emperyalizme karşı, kapitalizme karşı halkların, işçilerin, emekçilerin ortak mücadelesini güçlendirmektir, bunun dışında bir seçeneğimiz yoktur.

Bunu bir yandan kendi ülkemiz, coğrafyamız, topraklarımızda sürdürmeliyken öte yandan uluslararası güçlerle bir araya gelerek bu mücadeleyi yani emperyalizme ve kapitalizme karşı birleşik, demokratik güçlü bir mücadeleyi, bir sınıf mücadelesini, bir barış mücadelesini güçlü kılmanın yolu aynı zamanda enternasyonalist hareketi buluşturmak, örgütlemek ve bunu geliştirmekten geçiyor. Bu anlamıyla bugün yürüttüğümüz bu tartışma ufkumuzu daha da açar. Güzel günleri hep beraber göreceğiz. Şairin dediği gibi ‘güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz’. Motorları Akdeniz’in o hırçın dalgalarının içinde süreceğiz. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Enseyi karartmak yok, umutla mücadeleye devam.”

Paylaşın

2025 Yılı Dış Ticaret Açığı 41 Milyar Doları Aştı

2025 yılının ilk beş aylık döneminde, ihracat bir önceki yılın aynı dönemine göre, yüzde 3,4 artarak 110 milyar 904 milyon dolar, ithalat ise yüzde 5,8 artarak 152 milyar 160 milyon dolar oldu.

Haber Merkezi / Başka bir ifadeyle, 2025 yılının ilk beş aylık döneminde dış ticaret açığı 41 milyar 256 milyon dolar oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Dış Ticaret İstatistikleri Mayıs ve Ocak – Mayıs 2025 verilerini açıkladı. Buna göre; İhracat, mayıs ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2,6 artarak 24 milyar 817 milyon dolar, ithalat yüzde 2,7 artarak 31 milyar 462 milyon dolar oldu.

İhracat 2025 yılının ilk beş aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,4 artarak 110 milyar 904 milyon dolar, ithalat yüzde 5,8 artarak 152 milyar 160 milyon dolar oldu.

Enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç ihracat, mayıs ayında yüzde 5,0 artarak 22 milyar 87 milyon dolardan, 23 milyar 197 milyon dolara yükseldi. Mayıs ayında enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç ithalat yüzde 4,3 artarak 24 milyar 51 milyon dolardan, 25 milyar 90 milyon dolara yükseldi.

Enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç dış ticaret açığı mayıs ayında 1 milyar 893 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret hacmi yüzde 4,7 artarak 48 milyar 287 milyon dolar olarak gerçekleşti. Söz konusu ayda enerji ve altın hariç ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 92,5 oldu.

Mayıs ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2,7 artarak 6 milyar 468 milyon dolardan, 6 milyar 645 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı geçen yılın mayıs ayında yüzde 78,9 iken, mayıs ayında yüzde 78,9 oldu.

2025 yılının ilk beş aylık döneminde dış ticaret açığı yüzde 12,7 artarak 36 milyar 615 milyon dolardan, 41 milyar 257 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı geçen yılın ilk beş aylık döneminde yüzde 74,5 iken, bu yılının aynı döneminde yüzde 72,9’a geriledi.

Ekonomik faaliyetlere göre ihracatta, mayıs ayında imalat sanayinin payı yüzde 95,0, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 3,0, madencilik ve taşocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,4 oldu. 2025 yılının ilk beş aylık döneminde ekonomik faaliyetlere göre ihracatta imalat sanayinin payı yüzde 94,1, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 3,7, madencilik ve taşocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,6 oldu.

Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ithalatta, mayıs ayında ara mallarının payı yüzde 67,6, sermaye mallarının payı yüzde 14,6 ve tüketim mallarının payı yüzde 17,7 oldu. İthalatta, 2025 yılının ilk beş aylık döneminde ara mallarının payı yüzde 70,0, sermaye mallarının payı yüzde 13,7 ve tüketim mallarının payı yüzde 16,0 oldu.

İthalatta Çin ihracatta Almanya ilk sırayı aldı

Mayıs ayında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 2 milyar 96 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 523 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 1 milyar 511 milyon dolar ile ABD, 1 milyar 221 milyon dolar ile İtalya, 1 milyar 119 milyon dolar ile Irak takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın yüzde 30,1’ini oluşturdu.

2025 yılının ilk beş aylık döneminde ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 9 milyar 188 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 6 milyar 899 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 6 milyar 641 milyon dolar ile ABD, 5 milyar 591 milyon dolar ile İtalya ve 4 milyar 874 milyon dolar ile Irak takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın yüzde 29,9’unu oluşturdu.

İthalatta Çin ilk sırayı aldı. Mayıs ayında Çin’den yapılan ithalat 4 milyar 315 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 3 milyar 261 milyon dolar ile Rusya Federasyonu, 2 milyar 687 milyon dolar ile Almanya, 1 milyar 670 milyon dolar ile İtalya, 1 milyar 517 milyon dolar ile İsviçre izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,8’ini oluşturdu.

2025 yılının ilk beş aylık döneminde ithalatta ilk sırayı Çin aldı. Çin’den yapılan ithalat 20 milyar 126 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 18 milyar 391 milyon dolar ile Rusya Federasyonu, 11 milyar 944 milyon dolar ile Almanya, 6 milyar 886 milyon dolar ile İtalya, 6 milyar 792 milyon dolar ile ABD izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,2’sini oluşturdu.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre; Mayıs ayında bir önceki aya göre ihracat yüzde 10,3 artarken, ithalat yüzde 5,0 azaldı. Takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre ise; Mayıs ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 5,3, ithalat yüzde 9,2 arttı.

Teknoloji yoğunluğuna göre dış ticaret verileri, ISIC Rev.4 sınıflaması içinde yer alan imalat sanayi ürünlerini kapsamaktadır. Mayıs ayında ISIC Rev.4’e göre imalat sanayi ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 95,0’dır. Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ürünleri ihracatı içindeki payı yüzde 4,0’dır. 2025 yılının ilk beş aylık döneminde ISIC Rev.4’e göre imalat sanayi ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 94,1’dir. 2025 yılının ilk beş aylık döneminde yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ürünleri ihracatı içindeki payı yüzde 3,6’dır.

Mayıs ayında imalat sanayi ürünlerinin toplam ithalattaki payı yüzde 84,2’dir. Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ürünleri ithalatı içindeki payı yüzde 10,0’dır. 2025 yılının ilk beş aylık döneminde imalat sanayi ürünlerinin toplam ithalattaki payı yüzde 79,9’dur. 2025 yılının ilk beş aylık döneminde yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ürünleri ithalatı içindeki payı yüzde 11,0’dır.

Özel ticaret sistemine göre, mayıs ayında, ihracat bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3,0 artarak 22 milyar 658 milyon dolar, ithalat yüzde 1,3 artarak 29 milyar 320 milyon dolar olarak gerçekleşti. Mayıs ayında dış ticaret açığı yüzde 4,1 azalarak 6 milyar 947 milyon dolardan, 6 milyar 662 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024 Mayıs ayında yüzde 76,0 iken, 2025 Mayıs ayında yüzde 77,3’e yükseldi.

Özel ticaret sistemine göre ihracat, 2025 yılının ilk beş aylık döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 4,0 artarak 100 milyar 965 milyon dolar, ithalat yüzde 5,9 artarak 142 milyar 660 milyon dolar olarak gerçekleşti.

2025 yılının ilk beş aylık döneminde dış ticaret açığı yüzde 10,9 artarak 37 milyar 608 milyon dolardan, 41 milyar 695 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı aynı döneminde yüzde 72,1 iken, bu yılın aynı döneminde yüzde 70,8’e geriledi.

Paylaşın

Mars’ın Uydusu Var Mı?

Kızıl Gezegen olarak da bilinen Mars, 1610 yılında keşfedildiğinden bu yana insanoğlunun hayal gücünde büyük bir rol oynuyor. Ancak gezegenin uyduları pek itibar görmüyor: Phobos ve Deimos.

Haber Merkezi / Bu uydular, 1877 yılında Amerikalı astronom Asaph Hall tarafından keşfedilmiştir. Phobos, Mars’a daha yakın ve daha büyük olan uydudur, yaklaşık 22 km çapındadır, Deimos ise yaklaşık 12 km çapındadır. Her ikisi asteroid benzeri gök cisimleridir.

Phobos

1877’de Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos’un adı, Yunan mitolojisindeki korku tanrısı Phobos’tan gelir. Yaklaşık 22 km çapında olan Phobos, düzensiz, patates şeklinde bir gök cismidir.

Phobos, Mars’a yaklaşık 6 bin km mesafede dolanır. Bu, bir gezegen uydusunun ana gezegenine en yakın yörüngelerden biridir. Phobos, Mars etrafında bir turu yaklaşık 7 saat 39 dakikada tamamlar, bu da Mars’ın kendi ekseni etrafındaki dönüş süresinden (bir Mars günü: ~24.6 saat) daha hızlıdır. Bu nedenle Phobos, Mars gökyüzünde batıdan doğuya doğru hareket eder gibi görünür.

Phobos’un yüzeyi kraterlerle kaplıdır ve en büyük krateri Stickney Krateri’dir (yaklaşık 9 km çapında). Yüzeyde ayrıca toz ve gevşek kayaçlardan oluşan bir regolit tabakası bulunur. Phobos’un düşük yoğunluğu (1.9 g/cm³), onun muhtemelen gözenekli bir yapıya sahip olduğunu ve bir yığın moloz asteroidi olabileceğini gösteriyor.

Phobos, Mars’a çok yakın olduğu için gezegenin yerçekimi etkisiyle yavaş yavaş ona yaklaşıyor. Phobos’un yaklaşık 30 – 50 milyon yıl içinde ya Mars yüzeyine çarpacağı ya da tidal kuvvetler tarafından parçalanarak bir halka sistemi oluşturacağı tahmin ediliyor.

Deimos

Deimos da Phobos gibi 1877’de Asaph Hall tarafından keşfedildi. Deimos’un adı, Yunan mitolojisindeki dehşet tanrısı Deimos’tan gelir. Yaklaşık 12 km çapında olan Deimos, Phobos gibi düzensiz şekilli ve asteroid benzeridir.

Mars’tan yaklaşık 23 bin 500 km mesafede döner ve bir turunu yaklaşık 30 saat 18 dakikada tamamlar. Bu, Mars’ın dönüş süresinden daha yavaştır, bu yüzden Deimos gökyüzünde doğudan batıya doğru hareket eder.

Deimos’un yüzeyi de kraterlerle kaplıdır ancak Phobos’a göre daha pürüzsüz görünür, çünkü yüzeyindeki kraterler daha fazla regolit (toz ve kaya parçaları) ile doludur. En büyük kraterleri Swift ve Voltaire olarak adlandırılmıştır.

Deimos’un yoğunluğu da oldukça düşüktür (1.5 g/cm³), bu da onun gözenekli bir yapıya sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Phobos ve Deimos’un kökeni hala tartışmalıdır. En yaygın teori, bu uyduların Mars tarafından yakalanmış asteroidler olduğu yönündedir, çünkü yapıları ve düşük yoğunlukları, Jüpiter ile Mars arasındaki asteroid kuşağındaki C-tipi (karbonlu) asteroidlere benzerler.

Başka bir teori, bu uyduların Mars’ın oluşumu sırasında gezegenin çevresindeki malzemelerden oluştuğunu öne sürmektedir.

Paylaşın

Ekpirotik Evren Teorisi Nedir?

2001 yılında Paul Steinhardt ve Neil Turok tarafından önerilen Ekpirotik Evren teorisi, evrenin başlangıcını ve evrimini açıklamak için önerilen bir modeldir. Adı, antik Yunan felsefesindeki “ekpyrosis” (evrensel ateş veya döngüsel yenilenme) kavramından gelir.

Haber Merkezi / Teori, Büyük Patlama (Big Bang) modeline alternatif ya da tamamlayıcı bir bakış açısı sunar ve özellikle sicim teorisi ile M-teorisi çerçevesinde geliştirilmiştir. Teori, temel olarak, evrenin bir “çarpışma” olayıyla başladığını öne sürer.

Ekpirotik teori, evrenimizin iki paralel “bran” (membran) adı verilen yüksek boyutlu yapıların çarpışması sonucu oluştuğunu savunur. Bu membranlar, sicim teorisinin öngördüğü çok boyutlu bir uzay – zaman içinde yer alır. Çarpışma anında ortaya çıkan enerji, Büyük Patlama benzeri bir olayı tetikler ve evrenin genişlemesine yol açar.

Teorinin ana özellikleri:

Teori, evrenin bir “tekillik” (sonsuz yoğunluk noktası) yerine, iki membranın yavaşça birbirine yaklaşarak çarpışmasıyla başladığını öne sürer. Bu çarpışma, evrenin maddesini ve enerjisini oluşturur.

Ekpirotik modelin bazı versiyonları, bu çarpışmaların döngüsel olabileceğini, yani evrenin periyodik olarak genişleyip daralabileceğini (döngüsel kozmoloji) ileri sürer. Bu, “Sonsuz Büyük Patlamalar” fikrine yol açar.

Teori, evrenin erken dönemindeki kozmik mikrodalga arka plan ışımasının homojenliğini ve düzlüğünü açıklamak için bir mekanizma sunar. Bu, Büyük Patlama modelindeki bazı sorunlara (örneğin, ufuk problemi) çözüm getirmeyi amaçlar.

Geleneksel Büyük Patlama modelinde evrenin hızlı genişlemesini açıklamak için “enflasyon” teorisi kullanılırken, ekpirotik model bu genişlemeyi membranların çarpışmasıyla açıklar.

Sonuç olarak, Ekpirotik Evren teorisi, evrenin kökenini açıklamak için sicim teorisine dayanan yenilikçi bir yaklaşımdır. Büyük Patlama modeline alternatif bir perspektif sunarken, evrenin başlangıcı ve yapısı hakkında derin sorulara cevap arar. Ancak, deneysel doğrulamalar eksik olduğu için henüz spekülatif bir teori olarak kabul edilir.

Paylaşın

Erdoğan’dan Ekonomiye Yönelik Eleştirilere Tepki

Erdoğan, “Muhalefetin çizdiği karamsar tabloyla gerçekler arasında büyük fark var. Çiftçi kardeşimiz çok uygun fiyatta kredi kullanıyor. Ortada iflas etme, borç batağına batma, ödeyememe gibi bir durum yok. Tarım sektörümüz hamdolsun dimdik ayaktadır” dedi ve ekledi:

“23 yıldır duruşumuzdan taviz vermedik. Nisan ayında başımıza gelen zirai don olayında sergiledik. Hasar tazminatlarını ödemeye başladık. Zirai don olayından 65 ilimiz etkilendi. TARSİM kapsamında zararlarını karşıladık, sigortasız çiftçilerimizin zararlarını da karşılamaya devam ediyoruz. Kasım’a kadar, hem sigortalı hem sigortasız bütün çiftçilerimizin zararlarını karşılamış olacağız.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ziraat Bankası 4. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şöyle:

Programa destek veren bakanlıklarımıza teşekkür ediyorum. Ziraat Bankası’na teşekkür ediyorum. Ziraat’ın kullandırdığı tarım kredisi 700 milyar lirayı aşmış durumda. Çiftçi kardeşlerimiz çok uygun şekilde kredi kullanıyorlar. Üretimlerini, kapasitelerini büyütmek için alıyorlar ve ödemelerini de yapıyorlar. Kredilerin dönüş oranı yüzde 97 seviyesinde, Ziraat Bankamızın verdiği kredilerde bu yüzde 99’a çıkıyor. Yani ödeyememe gibi bir durum söz konusu değildir. Çiftçimiz asla yalnız bırakmadık, bırakmayacağız. Zirai don olayında bir kez daha duruşumuzu sergiledik.

Hatırlarsanız, nisan ayında son 30 yılın en düşük sıcaklıkları kaydedildi. Kimi yerlerde -17’yi gören sıcaklık düşüşleriyle karşılaştık. Zirai don olayından 34 ilimiz büyük ölçüde olmak üzere 65 ilimiz etkilendi. TARSİM kapsamında hasar tazminatlarını ödemeye başladık. Sigortalı olmayan üreticilerimizin de zararlarını telafi ediyoruz. İnşallah, kasıma kadar hem sigortalı hem sigortasız bütün çiftçilerimizin zararlarını karşılamış olacağız.Yüzde 70’e varan prim desteği sağlıyoruz. Yeni sigorta ürünleri üzerinde de çalışıyoruz. Çiftçilerimizi sigorta yaptırmaya davet ediyorum.

Tarım sektörümüz dimdik ayaktadır. Türkiye yürüyüşüne devam etmektedir. Kutlu yürüyüşümüzü hiçbir güç engelleyemeyecektir. Ortada bir batan ve iflas eden varsa o ana muhalefetin felaket tellallığı siyasetidir. Ekranlardaki ve gazetelerdeki tartışmaları görüyorsunuz. Yıllarca beraber yol yürüdükleri arkadaşlarının İstanbul’da yaptıklarını açıkça itiraf etmeye başladılar. Heybedeki irili ufaklı turplar da bizzat kendi arkadaşları tarafından birer birer ortaya çıkarılıyor. İstanbul’u zehir bir karmaşık misali saran suç örgütünün kimleri haraca bağladığı ortaya çıkıyor.

İki yıl önce Türkiye’yi yönetmeye aday gösterdikleri arkadaş hakkında söylediklerini görüyoruz. Şaibeyle yatıp butlanla kalkıyorlar. Lafa gelince Kuvayi Milliyeci olmakla övünen parti başkanı yabancı siyasetçilerden ricada bulunuyor. Millete ve memlekete faydaları olmadığı gibi toksik siyasetleriyle ülkemize zarar veriyorlar. Meclis kürsüsünde mazot bidonuyla siyaset yapıyorlar. Rabbim milletimizi bunların insafına bırakmasın.

Çiftçimiz ürettikçe biz de onlara destek olduk. Reel olarak 2,1 trilyon lira destek verdik, 2025’te toplam 84 milyar lira ödeme yaptık. Yıl sonunda bu meblağ 135 milyar lirayı bulacak. 236 çeşit mahsul üretiliyor, birçoğunda kendimize yeter durumdayız. Sebze-meyvede dünyada 4.’yüz. Et ve yumurtada Avrupa’da 1.’yiz. Su ürünlerinde dünyada 16, Avrupa’da 2. sıradayız. Tarım ihracatımızı 3,8 milyar dolardan 38,6 milyar dolara yükselttik. 110 milyar dolar dış ticaret fazlası verdik.

İklim krizinin etkilerini daha fazla hissediyoruz. Tarım ve hayvancılığın önemi daha da artıyor. Son dönemde devrim niteliğindeki bazı düzenlemeleri hayata geçirdik. Üretim planlamasına başladık. Hangi ürünün nerede ve hangi miktarda üretileceğine karar veriyoruz. Toprak etüt ve ulusal toprak haritalamalarına ilişkin; 28 milyon hektar tarım ve mera alanımızda Dünya Bankası’ndan 143,5 milyon dolar finansman sağladık, 2,5 milyon hektarda çalışma tamamlandı, 6 milyon hektarda çalışmalar sürüyor.

1 Temmuz’da başlatacağımız tarım sayımı ile arazi büyüklüğünden ürün desenine kadar tüm verileri güncelleyeceğiz. Tüm çiftçilerimizi bakanlık ve TÜİK koordinasyonuyla yapılacak çalışmaya destek olmaya çağırıyorum.

“Çiftçimize cazip fırsatlarda kredi kullandırıyoruz”

Ziraat Bankamız, sektörün ihtiyaçlarına ve sizlerin beklentilerine uygun başarılı bir kredi paketi hazırlamış. ‘İşim Ziraat Kredisi’ ile birçok alanda çiftçimize cazip fırsatlarda kredi kullandırıyoruz. Yeni hayata geçecek bazı paketleri burada sizinle paylaşmak istiyorum. Sebze ve meyve yetiştirmek amacıyla sera kurmak isteyen üreticilerimize yeni kredi paketiyle destek oluyoruz. Bu kapsamda 10 dekarın altındaki sera yatırımlarının finansmanı için bir yıla kadar anapara ödemesiz, toplam 10 yıla kadar vadeli 10 milyon liraya kadar kredi imkanı sunuyoruz.

Yatırım tutarının yüzde 20’si öz kaynak olarak gerekirken genç ve kadın çiftçi olması hâlinde öz kaynak oranı yüzde 10 uygulanacak. Hâlihazırda büyükbaş süt hayvancılığı yapan işletmelerin kapasite artışına yönelik hayvan alımı için öz kaynak aranmaksızın bir yıl anapara ödemesiz, toplam 7 yıla kadar vadeyle 5 milyon liraya kadar yatırım kredisi veriyoruz.

Küçükbaş hayvan üreticilerimizi de elbette ihmal etmiyoruz. Ölçeklerini büyütmek, hayvan varlığını artırmak, atıl kapasitelerini üretime kazandırmak isteyen küçükbaş yetiştiricilerimizin önünü açıyoruz. Tarım Bakanlığımız ile Ziraat Bankası iş birliğinde yürütülen ‘Köyümde Yaşamak İçin Bir Sürü Nedenim Var’ projesindeki küçükbaş kredilerinin limitini 600 bin liradan 1 milyon 200 bin liraya çıkartıyoruz. Kredi imkanlarının çiftçilerimize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.”

Paylaşın

Büyük Beyaz Köpekbalıkları Hakkında 12 Gerçek

Bilimsel olarak Carcharodon Carcharias olarak bilinen büyük beyaz köpekbalıkları, 450’den fazla köpek balığı türünden biri olup, yırtıcı köpek balıklarının en büyüğüdür.

Haber Merkezi / Klasik korku filmi Jaws tarafından saldırganlığın sembolü haline gelmelerine rağmen, gezegendeki en büyük yırtıcı balık hakkında fazla şey bilmiyoruz.

İşte büyük beyaz köpekbalıkları hakkında 12 gerçek:

1) Dünyanın okyanuslarında, genellikle soğuk kıyı sularında bulunurlar; araştırmalar, bu alışkanlığın avlanmayla bağlantılı olduğunu gösteriyor.

2) Ortalama 4,6 m uzunluğa ulaşabilirler, bazıları 6 m’ye kadar da büyüyebilir; boyutları, bireysel farklılıklara bağlı olarak değişebilir.

3) Gri üst, beyaz alt renklere sahiptirler; bu, avlarından saklanmak için etkili bir kamuflaj sağlar.

4) Saatte 56 km hıza ulaşabilirler; hız, avlanma sırasında büyük avantaj sağlar.

5) 300 kadar dişleri vardır ve sürekli yenilenir; bu, avlarını kolayca yakalamalarına yardımcı olur.

6) Fok ve deniz aslanları gibi deniz memelilerini avlarlar; beslenmeleri, yaş ve bölgeye göre değişebilir.

7) Canlı doğum yaparlar, her doğumda 2 – 17 yavru olabilir; üreme sıklığı her 2 – 3 yılda bir gerçekleşir.

8) 70 yıla kadar yaşayabilirler; yaş tayini, bilimsel çalışmalarla desteklenir.

9) Uzun mesafeli göçler yaparlar, bazen binlerce kilometre yol alırlar; bu, araştırmalar ile doğrulanmıştır.

10) 900 m derinliğe dalabilirler; dalış derinlikleri, göç sırasında değişebilir.

11) Elektroresepsiyon gibi gelişmiş duyulara sahiptirler; bu, avlarını tespit etmede etkilidir.

12) Aşırı avlanma, popülasyonlarını tehdit ediyor.

Paylaşın

“Kilise İle Hükümet” Arasında Gerilim: Ermenistan’da Neler Oluyor?

Ermenistan’da “Kilise ile Hükümet” arasındaki gerilim, derin bir krize işaret ederken, Hükümet ülkeyi istikrarsızlaştırma planlarını engellediğini öne sürüyor. 

Haber Merkezi / Başbakan Nikol Paşinyan, 25 Haziran’da, Başpiskopos Bagrat Galstanyan liderliğindeki bir grubun “darbe planı” yaptığını ve bu planın güvenlik güçleri tarafından engellendiğini duyurdu.

Galstanyan ve 14 şüpheli, Kasım 2024’ten beri hükümeti yasal olmayan yollarla devirme ve “terör eylemleri” planlama suçlamasıyla gözaltına alındı.

Ermenistan Ulusal Güvenlik Servisi, Galstanyan’ın evinde geniş çaplı bir arama yaparken, Soruşturma Komitesi, Galstanyan ve suç ortaklarının anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirme amacı taşıdığını açıkladı.

27 Haziran’da, Apostolik Kilisesi’nin Eçmiadzin’deki merkezine operasyon düzenlendi. Şirak Başpiskoposu Mihail Ajapahyan, darbe çağrıları yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Paşinyan, bu operasyonları “kriminal oligarşik ruhban sınıfının iktidarı gasp planı” olarak nitelendirdi.

Paşinyan’a göre, darbe girişimi 23 Haziran’da başlayıp 30 Haziran’da yönetimi ele geçirmeyi hedefliyordu. İddialara göre, eski devlet başkanları Robert Koçaryan ve Serj Sarkisyan ile bazı muhalif partiler ve Rusya bağlantılı iş adamları da bu plana dahildi.

Galstanyan ve suç ortaklarının darbe planlarını tartıştığına dair ses kayıtları yayınlandı, bu da darbe iddialarını güçlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor.

Son gelişmeler, din ve devlet arasındaki gerilimin bir yansıması olarak görülüyor. Peder Zareh Aşuryan’ın Paşinyan’ı “sünnetli” olmakla suçlayarak Hristiyan olmadığını ima etmesi, tansiyonu yükseltti. Paşinyan bu iddiaya alaycı bir şekilde yanıt vererek, Ermeni Kilisesi Başkanı II. Karekin’e penisini göstermeyi teklif etti.

Paşinyan, kilisenin siyasi ve mali çıkarlar peşinde olduğunu ima ederken, muhalefet ve kilise destekçileri, bu suçlamaların Paşinyan’ın iktidarını sağlamlaştırmak için bir bahane olduğunu öne sürüyor.

Rusya, olayları Ermenistan’ın “iç meselesi” olarak nitelendirerek tarafsız bir duruş sergiledi, ancak ülkede hukukun üstünlüğü ve istikrarın korunmasını desteklediğini belirtti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sözcüsü Dmitry Peskov, yaşanan olayları “Ermenistan’ın iç meselesi” olduğunu söyledi ve Rusya vatandaşı olan iş adamının tutuklanması konusunda Erivan ile temas halinde olduğunu belirtti.

Ermenistan’da din ve devlet arasındaki çatışma, ekonomik sorunlar (yüksek işsizlik, yoksulluk) ve dış politikadaki gerginliklerle (Türkiye ve Azerbaycan ile ilişkiler) birleştiğinde, toplumda ciddi bir kutuplaşma yaratıyor.

Nikol Paşinyan, Serj Sarkisyan’ın istifasına yol açan 2018’deki protestoların ardından iktidara geldi. Paşinyan, Türkiye ile ilişkileri iyileştirme, Azerbaycan ile ateşkes sağlama ve ülkeyi Rus etkisinden uzaklaştırma vaadiyle seçilmişti.

Gelecek yıl Ermenistan’da parlamento seçimleri yapılacak. Son kamuoyu yoklamalarına göre, katılımcıların yalnızca yüzde 15’i Başbakan Paşinyan’a hala destekliyor.

Paylaşın

Tülay Hatimoğulları: Barış Dışında Bir Seçenek Yok

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Ortadoğu’nun içinden geçtiği dönemi hep beraber değerlendirdiğimizde şu sonucu çıkarırız. İran-İsrail savaşı, Suriye’deki gelişmeler, Şam yönetiminin değişimi, Rojava’da Kürt halkının özyönetiminin geldiği nokta, bütün bunlar aslında bu süreçte barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor bize” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bölge kaynayan kazan. Savaş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan ibaret değil sadece. Rusya ve Ukrayna savaşına dönüp baktığımızda, savaşın sınırlarının batıya doğru genişlediğini de görebiliriz. İşte böyle bir süreçte barışı dillendirmek çok kıymetli ve değerlidir. Bizler bu bakımdan barışı birçok boyutuyla konuşmalıyız. Barışı emek boyutuyla, işçi ve emekçinin sömürülmesi boyutuyla, Alevilerin yok sayılması boyutuyla, vicdan sahibi mütedeyyinlerin inançlarının suistimal edilmesi boyutuyla, kadınların gördüğü şiddet boyutuyla, gençlerin geleceksizliği ve güvencesizliği boyutuyla konuşmalıyız. Yani ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin kendilerinden doğru bir yaklaşımla barış sürecini değerlendirmesi, bu sürecin bir parçası olma konusunda ısrarlı olması büyük bir katkı sağlayacaktır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Barış ve Demokratik Toplum Çalışmaları Kapsamında KHK’lılarla Buluşma” toplantısında konuştu. Tülay Hatimoğulları, konuşmasında şunları söyledi: “Haksız ve hukuksuz bir şekilde, bazen bir gece ansızın bazen sabaha karşı yayımlanan bir KHK ile ihraç edilen emekçi kardeşlerimizle bugün hem KHK’nin yarattığı mağduriyeti konuşacak hem de Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını ve sürecin birbiriyle etkileşimini istişare edeceğiz. Karşılıklı görüş alışverişinde bulunacağız.

Türkiye’nin dört bir tarafında çok sayıda toplantı gerçekleştirdik, halklarımızla yerellerde çok sayıda toplantı yaptık. Aynı şekilde Türkiye’deki bütün mağdur kesimlerle; KHK’lilerle, işçilerle, emekçilerle, kadınlarla, doğa ve insan hakları savunucularıyla, gençlerle, inanç örgütleriyle, mütedeyyinlerle, Alevilerle bu toplantıları gerçekleştirdik. Çünkü içinden geçtiğimiz süreç gerçekten çok önemli. Bugün Türkiye’nin barışını konuşuyor olması oldukça kıymetli. Türkiye’de yaşayan 86 milyon insanı yakından ilgilendiren bu sürecin birçok mağduriyetin çözümüne katkı sunması için biz de yoğun çaba içindeyiz. Bu çabalarımız ne kadar sonuç verecek önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Bu ülkenin emek alanında yaşadığı ağır tahribatlar aynı zamanda Kürt sorunundaki çözümsüzlük siyasetiyle de bağlantılıdır. İktidarın kamuda yarattığı ve OHAL KHK’leriyle sürdürdüğü bu hukuksuzluk rejiminin en belirgin örnekleri hasta tutsakların ölüme terk edilmesi, cezaevindeki antidemokratik uygulamalar, üniversitelerden atılan öğrenciler, kayyım gaspıyla halkın iradesine el konulması ve seçilmiş belediye eşbaşkanlarının hapishanelerde olmasıdır. Bunlar antidemokratik rejimin hepimize yönelik uygulamalarının en belirgin örnekleridir. Kürt halkının demokratik çözüm talebine 100 yıl boyunca kulak tıkandı, bu sorun hasır altı edilmeye çalışıldı.

Yüz yıldır tekçi ve ırkçı anlayış bu ülkeyi yönetmeye devam etti. Barış ve demokratikleşme KHK’lilerin mağduriyetlerinin giderilmesiyle elbette taçlanır. Biz bu konuda elimizden gelen her türlü çabanın içinde olmaya devam edeceğiz. Ancak mağduriyetler parçalı çözümlerle sonuca ulaşmaz. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının en temel vurgusu, bütün kesimlerin kendi öz örgütlenmelerini en güçlü şekilde inşa etmeleridir. Emekse emek, KHK’liyse KHK’li, doğa savunuculuğuysa doğu savunuculuğu, yani aklımıza gelebilecek bütün toplumsal ve siyasal alanların kendi öz örgütlenmelerini sağlamaları, talep ve seslerini en güçlü şekilde dile getirmeleri çok önemlidir.

Bu salonda çok farklı halklardan, inançlardan, düşüncelerden ve ideolojik yapılardan insanlar var. KHK’liler ve KHK platformu bütün bu farklılıkları bir ortak zeminde buluşturdu. Bu ortak zemin KHK’lilerin mağduriyetlerinin giderilmesi için atılmış bir adımdır. Bu mağduriyetleri sizler yaşadınız. Biz ne kadar sayarsak sayalım dile getirmiş, bütün kamuoyu tarafından sahiplenilmesini sağlamış oluruz. Biz sizin yaşadıklarınızı yüreğimizin en derinliklerinde hissediyoruz ama bunu siz yaşadınız. Bunun acısıyla yüzlerce, binlerce insan yaşıyor. KHK’lilere işsizlik ve yoksullukla boyun eğdirilmek istendi. Aileler, çocuklar aç kaldı, susuz kaldı. Çok büyük psikolojik çöküntüler yaşandı. Çok sayıda KHK’li insan intihar etti.

Kendi meslekleri olmadığı halde birçok farklı iş kolunda çalıştıklarını biliyoruz. Çalıştıkları iş yerlerinde iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdiklerini biliyoruz. Birçok KHK’li kadın işsiz kaldı. Ne yazık ki ne sorun yaşanırsa yaşansın kadınlar daima bedelini iki kat daha fazla ödemektedir. Kadınlar evde pişmeyen tencereden de sorumlu tutuldu. KHK’li kadınların üzerindeki şiddetin katlanarak arttığını da biliyoruz. Evdeki bütün bakım yükünün kadınlara yüklendiğini biliyoruz. Sizler, yani KHK’liler, sadece bir grup değilsiniz, bir sayı değilsiniz. Sizler bu toplumun vicdanısınız; haksızlığa hukuksuzluğa uğramış, yasanın düşmanca uygulandığı insanlarsınız. Siz aynı zamanda Türkiye’de düşünce özgürlüğü, bilim, akademi ve kadın emeğisiniz.

KHK’lileri işten attınız da ne oldu? Bunu iktidara sormak istiyorum. Türkiye’de akademi çoraklaştı. Bugün üniversitelerin içinde bulunduğu durum ortada. Erdoğan, “Türkiye bir zamanlar dünya üniversiteleri sıralamasında ilk 5’te yer alırken şimdi sıralamaya girmiyoruz. Neden?” diye soruyordu. Biz de nedenini buradan açıklıyoruz. Siz en iyi akademisyenleri, en iyi meslek erbabını mesleğinden men ederseniz Türkiye’nin geleceği durum bu olur. Hiçbir üniversite doğru düzgün başarı sergileyemez.

Ortak bir demokrasi ve barış siyasetiyle halkların birlikte mücadele etmesi, mağduriyetler için hem kendi alanında hem de yeri geldiğinde ortak bileşkelerle mücadele etmesi önemli ve kıymetlidir. OHAL KHK’lileriyle Anayasa adeta askıya alındı. Komisyona 130 bin KHK’linin başvurusu var ve herhangi bir savunma hakkı tanınmadı. İdari değil otoriter kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırıldı insanlar. OHAL Komisyonu mahkeme taklidi bir bürokratik yapı olup aradan 9 yıl geçmesine rağmen 10 binlerce dosyayı sonuçlandırmamış, vatandaşları adaletsizlik içinde bırakmıştır.

Bugün gelinen noktada da bir tür hukuk kisvesi altında kalıcı cezalandırma rejimi uygulanıyor. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve AİHS açıkça ihlal edilmiştir. BM, İLO, AİHM kararları bu sürecin kitlesel bir hak ihlali olduğunun altını çizmiştir. Bu durum hukuk, adalet ve toplumsal mücadelenin gücüyle aşılabilir. Peki, bu kadar sürelik mağduriyet bütün siyasal dinamikler tarafından yeterince sahiplenildi mi? Yeterince bir dayanışma örneği gösterildi mi? Yeterince gündeme taşınıp mücadelesi verildi mi? Bu konuda eksik kalınan çok durum olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bizler de kendi eksik ve yetersizliklerimizin tabii ki farkındayız.

Adaletin, demokrasinin ve hakikatin toplumsallaşmasını sağlamak ve ihraçların yaşattığı mağduriyetlerin toplumsal hafızaya kazınmasını sağlamak hepimizin görevidir. İhraçlar sadece insanların mesleklerinden men edilmesi demek değildir. Bu aynı zamanda kamu hizmetinin, toplum yararının ve emek güvencesinin ortadan kaldırılması demektir. Bu çalıştayda kamusal alanın yeniden demokratikleşmesi için bir başlangıç çağrısını hep beraber yapabiliriz.

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı tam da bu sorunların çözümüne dair oldukça ufuk açan bir çağrıdır. Bu çağrıya çoğu kesim dar bir anlam yüklüyor. İmralı’dan gelen bu çağrı sanki sadece Kürt sorununun çözümü için yapılmış gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Bu algı eksiktir. Türkiye’de 100 yılı aşkın bir Kürt sorunu vardır, 50 senedir süren bir savaş ve çatışma süreci vardır. Bu savaş ve çatışma sürecinin her şeyimizi etkilediğinin hepimiz farkındayız. Başta insanların işini aşını etkiliyor. İnsanlar emek mücadelesi verirken, sendikal örgütlenmelerini gerçekleştirirken “terör” yaftası yapıştırılıyor. Demokratik siyaset zemini bu yaftalama ve iltisak kavramlarıyla zayıflatılıyor. Bunun aşılmasının talebidir aynı zamanda bu çağrı. Bu çağrıyı böyle okumak gerekir.

“Bölgede yaşanan gelişmeler barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor”

Barış umudunun gerçekleşmesine Cumhuriyet tarihi boyunca emin olun ki en fazla bu dönemde yaklaşılmıştır. Barış umudu gerçekleşebilir. Çünkü bölgenin, Ortadoğu’nun içinden geçtiği dönemi hep beraber değerlendirdiğimizde şu sonucu çıkarırız. İran-İsrail savaşı, Suriye’deki gelişmeler, Şam yönetiminin değişimi, Rojava’da Kürt halkının özyönetiminin geldiği nokta, bütün bunlar aslında bu süreçte barış dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor bize. Bölge kaynayan kazan. Savaş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan ibaret değil sadece.

Rusya ve Ukrayna savaşına dönüp baktığımızda, savaşın sınırlarının batıya doğru genişlediğini de görebiliriz. İşte böyle bir süreçte barışı dillendirmek çok kıymetli ve değerlidir. Bizler bu bakımdan barışı birçok boyutuyla konuşmalıyız. Barışı emek boyutuyla, işçi ve emekçinin sömürülmesi boyutuyla, Alevilerin yok sayılması boyutuyla, vicdan sahibi mütedeyyinlerin inançlarının suistimal edilmesi boyutuyla, kadınların gördüğü şiddet boyutuyla, gençlerin geleceksizliği ve güvencesizliği boyutuyla konuşmalıyız. Yani ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin kendilerinden doğru bir yaklaşımla barış sürecini değerlendirmesi, bu sürecin bir parçası olma konusunda ısrarlı olması büyük bir katkı sağlayacaktır.

Bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin nasıl gittiğini herkes merak ediyor. Kimisi sürecin tıkanıp tıkanmadığını soruyor, kimisi yavaş gittiğini söylüyor. Farklı yorumlar ve yaklaşımlar var. Kısaca şunları ifade edelim. Bu süreç bir şekilde şimdilik ilerliyor. Bu sürecin başarıyla taçlanması için hem DEM Parti olarak biz hem de görüştüğümüz bütün toplumsal ve siyasal dinamikler, bu konuda her birimiz kendi cephemizden oldukça güçlü bir katkı veriyoruz.

Elbette bazı acil adımların atılması gerekiyor. Bu adımlar konusunda devlet ve iktidarın çok yavaş ilerlediğini belirtmek isterim. Acil bir biçimde yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmalıdır. Adil bir yargı sistemine kavuşmak Türkiye’nin en acil ve temel ihtiyaçlarından biridir. Terörle Mücadele Kanunu’nun değişimi. Bunlarla ilgili önemli adımlar atılmalıdır. AYM ve AİHM kararları var. Bu kararlar çerçevesinde örneğin Can Atalay, Hatay Milletvekili olarak parlamentoya gelerek çalışmalarını sürdürmelidir. Kobanî Kumpas Davasında yargılanan Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve diğer bütün tutsak arkadaşlarımız ile Gezi’den dolayı tutsak edilmiş olan Osman Kavala serbest kalmalıdır. Sizin alandan doğru AİHM’in aldığı kararların hayata geçmesi de çok önemlidir.

En temel gündemlerden birisi de parlamento çatısı altında oluşacak olan komisyon. Bu komisyonun kurulmasıyla ilgili somut birkaç adım atıldı ama nihayete ermiş değil. Henüz bu komisyon resmen kurulmuş değil. Bizim en temel önerimiz, bu komisyonun yasayla kurulması ve aktif bir biçimde karar alma yetkisine sahip olmasıdır. Oluşacak alt komisyonların bütün mağduriyetlerle ilişkisini kurmasıdır. Saydığımız bütün siyasal ve toplumsal dinamiklerle iletişim kurması ve o alanlardaki mağduriyetlerin giderilmesi için çalışma yürütmesidir. KHK’lilerin sorunlarının giderilmesi ve mesleklerine iadeleriyle ilgili acil bir şekilde mutlaka bir adım atılmasıdır. Bu, DEM Parti olarak talebimiz olmaya devam edecek. Oluşacak bu komisyonun KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş bütün kesimlerin mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda adımlar atmasıdır.

Bunlar sadece niyet etmekle, sadece söylemekle olmuyor. Olmadığını deneyimlerimizden hepimiz biliyoruz. Barış ne Kürt halkına ne KHK’lilere ne işçilere ne emekçilere ne Türkiye halklarına altın tepsiyle sunulacak. Bu bizlerin mücadelesine bağlı; vereceğimiz emeğe, örgütlü duruşumuza bağlı. Hangi alanda örgütlüysek kendi öz örgütlenmemizi güçlendirmemize bağlı. Hem kendi mağduriyetlerimizin giderilmesini talep etmekle hem de bunun demokrasi ve barışla bağlarını kurarak Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamakla mümkün olur. O nedenle bizler yürüyen bu müzakereyi şayet mücadele ve örgütlenmeyle güçlendirmezsek aldığımız sonuçlar zayıf olabilir. Bu nedenle mücadele çok önemlidir. Müzakereyi mücadele ile desteklemek zorundayız.

Bu salonda olan arkadaşlarımızın da bugüne kadar buluşmalar gerçekleştirdiğimiz birçok kesimin de bu sürece ilişkin çok ciddi kaygıları olduğunu biliyoruz. Bunlar önemli kaygılar. “Bu barışın neresinde olacağız?” sorusu herkesten geliyor. Bütün kesimler Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin tam da kalbinde olmak durumundadır. Bütün kesimler bu sürecin kalbinde yer almazsa, bu süreç ilerlemez ve barış toplumsallaşmaz. DEM Parti olarak verdiğimiz bütün mesajlarımızda şunu önemle vurguluyoruz. Barış süreci muhalefet olmadan olmaz. Barış sürecinin içinde muhalefet mutlaka etkin bir rol almalıdır. Biz böylece etkin bir mutabakata kavuşabiliriz.

“CHP üzerinde çok farklı versiyonlarla operasyonlar gerçekleşiyor”

Bugün CHP üzerinde çok farklı versiyonlarla operasyonlar gerçekleşiyor. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu şimdi hapishanede. Bunları asla kabul etmiyoruz, edemeyiz. Demokratikleşme, bütün seçilmişlerin, düşüncelerinden dolayı hapishanede haksız hukuksuz şekilde tutulmuş olan herkesin serbest olmasıyla mümkündür. Yerel yönetimlerdeki seçilmişlere saygı duyacaksınız, parlamenterlere saygı duyacaksınız. Çünkü onlar kendilerinden menkul bireyler değillerdir. Onlar halktır, halkın iradesiyle seçilmişlerdir. Bu sürecin sağlıklı gelişmesi için hiçbir ayrım yapmaksızın bütün muhalefetin üzerindeki baskının bir an önce kalkması gereklidir. Türkiye, rotasını ciddi bir biçimde demokrasi ve barışa kırmalıdır.

Bu toplantıyı gerçekleştirirken öğretmenlerin yürüyüşü devam ediyor. Özel sektördeki öğretmenler 25 Haziran’da İstanbul’dan Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, eşit ücret ve çok sayıda önemli talepleri var. Sizlerin huzurunda arkadaşlarımızın bu yürüyüşünü selamlıyoruz. Her daim yanlarındayız, ortak mücadele içindeyiz.

Gerçekten mücadeleyi büyütmek dışında bir seçeneğimiz yok. KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş siz değerli insanların çok önemli talepleri var. Kamu emekçileri için yeniden güvenceli bir istihdam düzeni, sendikal hakların anayasal teminat altına alınması, tüm ihraçların iptali ve itibar iadesi, uluslararası normlara uygun toplu sözleşme düzeni. Bugün kamu emekçilerinin yalnızca görevlerine iade edilmesi değil, kamunun topyekün demokratikleşmesi de temel bir mücadele başlığı olmalıdır. Güvenlik soruşturmaları, arşiv araştırmaları, sözlü mülakatlar, siyasal kadrolaşma uygulamaları derhal kaldırılmalıdır.

Kamuda liyakat, eşitlik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde kimlik, inanç, siyasi düşünce ya da etnik kökeni ne olursa olsun herkesin eşit yurttaşlık hakkına dayalı bir düzenin kurulması şarttır. Güvencesizleştirme politikalarına karşı kamunun özerkliği ve toplum yararına hizmet anlayışı açığa çıkarılmalıdır ve bu anlayışla ilerlenmelidir. Sizlerin, birçok emekçi kardeşimizin ve ihraçların çok önemli talepleridir bunlar. Sizlerin talepleri, DEM Parti olarak bizlerin de talebidir. Mücadelenizle dayanışma içindeyiz ve bu mücadelenin büyütülmesi konusunda üzerimize düşen görev ve sorumluluklara hazırız.

Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısına örgütü olumlu yanıt vererek kendini feshetme kararı aldı ve bir silahsızlanma süreci başlayacak. Bu süreçte üzerinde durulacak en temel nokta, demokratik siyasetin bundan böyle daha da geliştirilmesi ve büyütülmesidir. Sayın Öcalan’ın çağrısında da ifade ettiği gibi her kesimin kendi öz örgütlenmesini sağlaması çok önemlidir. Örgütlenmiş bir toplum bütün sorunlarla başa çıkabilir. Örgütlenmiş dinamikler birbiriyle dayanışma içinde ciddi sonuçlar alabilir. Bu konuda bizlerin, Türkiye’nin önü açık. Bunları sizlerle müzakere etmek istiyorum. Katıldığınız için teşekkür ediyorum. Haklarımızı mutlaka alacağız. Örgütlenerek ve dayanışarak kazanacağız.”

Paylaşın

Yeterince Su Tüketmediğinizi Gösteren Yedi İşaret

Su, insan vücudunun temel bir parçasıdır ve insan kütlesinin yaklaşık yüzde 60’ını oluşturur. Su, vücut sıcaklığını düzenlemekten sindirime yardımcı olmaya ve toksinleri atmaya kadar çeşitli biyolojik süreçlerde kritik bir rol oynar.

Haber Merkezi / Ancak birçok insan günlük olarak yeterli su tüketmez ve bu da çeşitli sağlık sorunlarına yol açar. İşte yeterli su tüketmediğinizi gösteren yedi işaret:

Sürekli yorgunluk ve enerji eksikliği: Görünürde hiçbir sebep yokken kendinizi bitkin hissediyorsanız, bu susuz kalmış olduğunuzun bir işareti olabilir. Susuzluk, kan hacminde azalmaya neden olarak kalbinizin hücrelerinize oksijen ve besin pompalamasını zorlaştırır. Sonuç olarak, vücudunuz yorgun ve enerjisiz hissedebilir.

Kuru cilt ve elastikiyet eksikliği: Cildiniz kuru, çatlamış veya parlaklığını kaybetmiş görünüyorsa, bu susuzluğun bir işareti olabilir. Su eksikliği cilt elastikiyetini azaltır ve kırışıklıklara ve tahrişe daha yatkın hale getirir.

Baş ağrısı ve baş dönmesi: Su, normal beyin fonksiyonunun sürdürülmesinde önemli bir rol oynar. Yetersiz sıvı alımı baş ağrısına ve baş dönmesine yol açabilir. Beyin, susuzluğa karşı aşırı hassastır ve bu da konsantrasyon ve bilişsel fonksiyonda azalmaya yol açabilir.

Koyu renkli idrar ve idrara çıkmada azalma: Yeterli su tüketmediğinizi anlamanın en kolay yollarından biri idrarınızın rengini izlemektir. Açık sarı veya berrak idrar iyi hidrasyonun bir işaretidir, koyu renkli idrar ise susuzluğun bir göstergesi olabilir. Ayrıca, normalden daha az sıklıkta idrara çıkmak da susuzluğun bir işareti olabilir.

Ağız kuruluğu ve kötü nefes: Tükürük, ağız hijyeninin sağlanmasında önemli bir rol oynar. Yetersiz sıvı alımı ağız kuruluğuna yol açabilir, bu da kötü nefese ve diş eti enfeksiyonları ve çürük riskinin artmasına neden olabilir.

Kabızlık ve sindirim sorunları: Su, sindirim sisteminin düzgün çalışması için önemli bir bileşendir. Yeterli su tüketmemek kabızlığa yol açabilir, çünkü su yiyeceklerin bağırsaklarda hareket etmesine yardımcı olur ve atıkların vücuttan atılma sürecini kolaylaştırır.

Açlık ve aşırı kilo hissi: Bazen vücudunuz susuzluğu açlıkla karıştırabilir. Eğer sık ​​sık açlık hissediyorsanız, hatta yedikten sonra bile, bu susuz kaldığınızın bir işareti olabilir. Yeterli su tüketmek iştahınızı kontrol etmenize ve gereksiz kilo alımını önlemenize yardımcı olabilir.

Paylaşın

Yüz Maskeleri Hangi Sıklıkta Kullanılmalı?

Birçok kişi yüz maskesini hangi sıklıkla kullanması gerektiği konusunda kararsızdır. Basitçe söylemek gerekirse, her şeyin fazlası asla iyi değildir ve bu yüz maskeleri için de geçerlidir.

Haber Merkezi / Ev yapımı, kağıt maske veya soyulabilir bir maske, her birinin kendine özgü bir dizi avantajı vardır. Ancak, bu yüz maskelerini düzenli kullanmak cildin doğal yağlarını yok edebilir ve pH dengesini bozabilir.

Bu nedenle, bunları dikkatli bir şekilde ve cilt tipine uygun şekilde uygulamak, faydalarını artırmak ve olumsuz etkilerden kaçınmak için çok önemlidir.

Yüz maskelerinin kullanım sıklığı, cilt tipine, maskenin türüne ve içeriğine bağlı olarak değişir.

Nemlendirici ve besleyici maskeler: Kuru veya hassas ciltler için haftada 1 – 2 kez kullanılabilir. Normal ciltlerde de haftada 1 kez yeterlidir.

Arındırıcı/kil maskeleri: Yağlı veya akneye yatkın ciltlerde haftada 1 – 2 kez uygulanabilir. Hassas ciltlerde ise haftada 1 kez veya 10 günde bir daha uygun olabilir.

Peeling etkili maskeler: Ciltteki ölü deriyi temizleyen bu maskeler, cilt hassasiyetine bağlı olarak 10 – 15 günde bir kullanılmalı.

Leke karşıtı veya aydınlatıcı maskeler: Genellikle haftada 1 – 2 kez, ürün talimatlarına göre uygulanır.

Dikkat etmeniz gerekenler:

Maskeyi kullanmadan önce cildi temizleyin.
Ürün talimatlarını okuyun; bazı maskeler daha sık veya seyrek kullanım gerektirebilir.
Aşırı kullanım cildi tahriş edebilir, bu yüzden cildinizin tepkisini gözlemleyin.
Hassas ciltlerde yeni bir ürünü test etmek için önce küçük bir bölgede deneyin.

Paylaşın