Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın

Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere’nin Ev Hapsi Kaldırıldı

İBB’ye yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve ardından ev hapsi cezası verilen Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere’nin cezası kaldırıldı.

Haber Merkezi / Abdurrahman Tutdere’nin yurt dışı yasağı ise devam edecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik yürütülen “yolsuzluk” soruşturması kapsamında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ile 5 Temmuz’da gözaltına alınan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere hakkında ev hapsi şeklinde adli kontrol kararı verilmişti. Tutdere, karar sonrası görevden uzaklaştırılmıştı.

İçişleri Bakanlığı uzaklaştırmaya ilişkin duyuruda şu ifadelere yer vermişti: “Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere, hakkında ‘İcbar Suretiyle İrtikap’ suçundan yürütülen soruşturma yürütüldüğü, bu soruşturma kapsamında İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğinin 08.07.2025 tarih ve 2025/855 sorgu sayılı kararı ile konutunu terk etmemek suretiyle adli kontrol altına alınması üzerine, Anayasa’nın 127’nci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’nci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmıştır.”

Abdurrahman Tutdere kimdir?

1976 yılında Adıyaman’da dünyaya gelen Abdurrahman Tutdere, Atatürk Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi mezunudur. Tutdere, 2001’den itibaren Adıyaman Barosu’nda serbest avukatlık ve uzman arabuluculuk yapmıştır. 1998’de CHP Adıyaman İl Gençlik Kolları’nda siyasete başlamış, 2018 ve 2023’te CHP’den Adıyaman milletvekili seçilen Tutdere, 2024 yerel seçimlerinde CHP’den Adıyaman Belediye Başkanı olmuştur.

Zeydan Karalar’ın tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi

Öte yandan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın tutuklama kararına yapılan itiraz İstanbul 30. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.

Konuya ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan avukat Hüseyin Ersöz, “İtiraz dilekçemiz ekinde yer alan 3 ayrı bilimsel mütalaanın mahkeme tarafından gerektiği şekilde değerlendirildiğini düşünmüyoruz. Soruşturma sürecindeki işlemler ve itirazın reddi kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru gerçekleştireceğiz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Rene Descartes, Neden “Düşünüyorum, Öyleyse Varım” Dedi?

“Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, bireysel bilincin varlığını kanıtlayarak kesin bilginin temelini atmış ve modern felsefenin öznellik merkezli yaklaşımını başlatmıştır.

Haber Merkezi / Rene Descartes’in amacı, bu kesin başlangıç noktasından hareketle, evren ve Tanrı hakkındaki diğer gerçekleri rasyonel bir şekilde inşa etmekti.

Rene Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Latince “Cogito, ergo sum”) sözü, modern felsefenin temel taşlarından biridir.

Bu söz, Descartes’in Meditasyonlar (Meditations sur la philosophie premiere, 1641) ile Söylem (Discours de la methode, 1637) adlı eserlerinde geçmektedir.

Kesin ve şüphe götürmez bir bilgi temeli bulmak isteyen Descartes, Orta Çağ skolastisizminin otoriteye dayalı bilgisine karşı, aklın özerkliğini ve kesinliği savunuyordu.

Descartes’a göre; Duyular, dış dünya, hatta matematiksel doğrular bile aldatıcı olabilirdi (örneğin, “kötü cin” hipotezi: bir cin, tüm algılarımızı yanıltıyor olabilir). Ancak, Descartes bu şüphe sürecinde bile bir şeyden emin olabiliyordu: Şüphe ederken bile düşünebiliyordu.

Düşünme eylemi, şüphe dahil, varlığı kanıtlıyordu. Şüphe ederken bile düşünüyordu ve düşünmesi, var olduğunun kesin kanıtıydı. Bu nedenle, “Düşünüyorum (Cogito), öyleyse varım” ifadesi, her türlü şüpheden kurtulan tek kesin bilgi olarak ortaya çıktı.

Descartes’in felsefesi, ruh (düşünen madde) ile beden (uzamsal madde) arasında bir ayrım yapar. “Cogito”, ruhun varlığını ve düşünmenin özünü vurgulayarak bu dualizmin temelini oluşturur.

Descartes, bilgiye ulaşmada kesin bir başlangıç noktası arıyordu. “Cogito”, bu başlangıç noktasıdır çünkü düşünme eylemi, kendi varlığını doğrudan ve apaçık bir şekilde kanıtlar.

Cogito’dan sonra Descartes, Tanrı’nın varlığını ve duyuların güvenilirliğini kanıtlamaya çalışmıştır. Ancak “Cogito”, onun felsefi sisteminin ilk ve en kesin adımıdır.

“Düşünüyorum, öyleyse varım”, basit, sezgisel ve evrensel bir hakikattir. Her birey, kendi düşünme eylemini deneyimleyerek bu gerçeği doğrulayabilir.

Bu ifade, bilgiyi otoriteye veya geleneğe değil, bireysel akla dayandırmasıyla modern felsefeye geçişi simgeler. Descartes, bireyin öznel bilincini bilginin temeli yapmıştır.

Descartes, bu ifadeyle hem kendi varlığını hem de düşüncenin güvenilirliğini teyit etmiştir. Bu, onun daha geniş metafizik sistemini (Tanrı, dünya, bilim) inşa etmesine olanak sağlamıştır.

Descartes için “düşünme”, sadece mantıksal akıl yürütmeyi değil, aynı zamanda şüphe etmeyi, istemeyi, hayal kurmayı ve hissetmeyi kapsayan geniş bir bilinç etkinliğini ifade eder.

“Varım” derken, Descartes fiziksel bedeninden değil, düşünen bir öz (ruh) olarak varlığından bahseder. Bu, onun dualist felsefesinin temelini oluşturmuştur.

Sonuç olarak; Bu ifade, bireysel bilincin varlığını kanıtlayarak kesin bilginin temelini atmış ve modern felsefenin öznellik merkezli yaklaşımını başlatmıştır.

Descartes’in amacı, bu kesin başlangıç noktasından hareketle, evren ve Tanrı hakkındaki diğer gerçekleri rasyonel bir şekilde inşa etmekti.

Paylaşın

MHP’den “Üniter Devlet’ Vurgulu Mesaj

“Terörsüz Türkiye İçin Milli Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” hakkında açıklama yapan MHP’li Semih Yalçın, buluşmalardaki amacın, üniter devletten geriye dönüşün imkansız olduğu fikrini yerleştirmek olduğunu söyledi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, partisinin düzenleyeceği “Terörsüz Türkiye İçin Milli Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” hakkında açıklama yaptı.

Yalçın, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, söz konusu buluşmaların ilkinin 9 Ağustos 2025 Cumartesi günü Erzurum’da gerçekleştirileceğini ifade etti.

Semih Yalçın, “Toplantıya katılacak MHP Divan üyeleri, MYK ve MDK üyeleri, milletvekilleri, il ve ilçe teşkilatlarımızın görevlileri; bir gün öncesinden, merkez ittihaz edilen Erzurum başta olmak üzere, Ardahan, Artvin, Bayburt, Bingöl, Gümüşhane, Rize, Trabzon ve Tunceli illerine dağılarak bire bir temaslara başlayacaklardır” dedi.

Erzurum’dan sonraki ikinci toplantının 16 Ağustos 2025 Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleştirileceğini bildiren Yalçın, “İstanbul merkezli toplantımızın katılımcı illeriyse Çanakkale, Düzce, Edirne, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ ve Zonguldak olacaktır” dedi.

Buluşmaların amaçları hakkında konuşan Yalçın, ‘üniter devlet’ vurgusu yaparak, “Üniter devletten geriye dönüşün imkânsız olduğu fikrini yerleştirmek” ifadelerini kullandı.

Semih Yalçın, buluşmaların amaçlarını şöyle özetledi:

“MHP’nin Terörsüz Türkiye tezinin haklılığına dair yaygın kabulün, daha geniş toplumsal katmanlara ve siyasi yelpazenin bütün dilimlerine yerleşmesine katkıda bulunmak, Terörsüz Türkiye hedefinin, siyasetler üstü bir mesele olduğunu izah etmek,

Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in, Terörsüz Türkiye ile Türk milletinin faydasını esas aldığı gerçeğini benimsetmek, MHP’nin, Terörsüz Türkiye ve Türkiye Yüzyılı hedeflerinin, gündelik siyasi kaygıların ötesinde olduğunun altını çizmek, Terörsüz Türkiye adımıyla asla siyasi taviz verilmediğini somut örneklerle anlatmak,

Üniter devletten geriye dönüşün imkânsız olduğu fikrini yerleştirmek, – Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilemez olduğu gerçeğini hafızalara kazımak, Türklüğe ve Türkçeye eş koşulması taleplerinin, kırmızı çizgimiz olduğunun hatırda tutulmasını sağlamak,

Milletimizin egemenliğine halel getirilmesinin asla mümkün olmadığını gerekçeleriyle anlatmak, toplumsal ve siyasi barışa duyulan konjonktürel ihtiyacı gerekçeleriyle anlatmak, Türkiye’nin sosyolojisinin, çatışma kültürüne değil; uzlaşma ve barış iklimine uygun olduğunu bilerek çalışmak,

Toplumsal uzlaşma ve barışın Türkiye’nin bekası bakımından taşıdığı önemi izah etmek, negatif imaj ve toplum mühendisliği çabalarını boşa çıkarmak, Genel Başkanımızın bilge liderliğinde MHP’nin eriştiği siyasi müessiriyet ve üretkenliğin güçlenmesine omuz vermek,

MHP’nin; çatışmacı değil, aksine -siyasi çatışmalara son verme kudretine sahip bir parti- olduğu kanaatini kuvvetlendirmek, MHP kadrolarının şiddet yanlısı olmadığını; bilakis toplumsal huzur, refah, barış ve esenliğe odaklandığını geniş kitlelere gerekçeleriyle izah etmek,

Toplumda giderek yerleşen, MHP’nin sorun üreten değil; sorun çözen parti olduğu inancına katkıda bulunmak, siyasi paradigma değişikliğini zaruri kılan bölgesel ve küresel gelişmeleri etraflıca izah etmek.”

Paylaşın

Hormon Tedavisi Meme Kanserine Neden Olabilir Mi?

Bazı kadınlar, sıcak basması ve gece terlemeleri gibi menopoz semptomlarını tedavi etmek için hormon tedavisi kullanmanın meme kanseri riskiyle ilişkili olduğu konusunda endişe duymaktadır.

Haber Merkezi / Yeni yayınlanan bir araştırma, 55 yaşın altındaki kişilerde bir tür hormon tedavisinin meme kanseri riskini artırabileceğini öne sürüyor.

Bilim insanları, östrojen ve progestin tedavisi gören bu yaş grubundaki kadınların, hormon tedavisi görmeyen kadınlara göre meme kanseri geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu söylediler.

Epidemiyolog ve araştırmanın başyazarı olan Katie O’Brien, “Hormon tedavisi, şiddetli menopoz semptomları yaşayan veya hormon seviyelerini etkileyen ameliyatlar geçiren kadınların yaşam kalitesini büyük ölçüde artırabilir” dedi.

Katie O’Brien, “Araştırmamız, farklı hormon tedavisi türleriyle ilişkili riskler konusunda daha fazla anlayış sağlıyor ve bunun hastaların ve doktorlarının daha bilinçli tedavi planları geliştirmelerine yardımcı olacağını umuyoruz” diye ekledi.

Bilim insanları, araştırmada analiz edilen iki hormon tedavisinin genellikle menopoz semptomlarını yönetmek veya rahim veya yumurtalıkların alınması ameliyatından (histerektomi) sonra hormon seviyelerini eski haline getirmek için kullanıldığını söylediler.

Bilim insanları, progesteron içermeyen östrojen tedavisinin, yani sadece östrojen içeren replasman tedavisinin, rahim kanseri riskini artırdığı gösterildiğinden yalnızca histerektomi geçirmiş kadınlara önerildiğini ifade ettiler.

Araştırma için, 55 yaşın altındaki 459.000’den fazla kadını kapsayan 13 önceki çalışmadan elde edilen verileri bir araya getirildi.

Sonuçlar, östrojen tedavisini yerine koymadan kullanan kadınların meme kanseri geliştirme riskinin, hormon tedavisi almayan kadınlara kıyasla yüzde 14 daha düşük olduğunu gösterdi. Bu koruyucu etkinin, tedaviye daha genç yaşta başlayan veya daha uzun süredir tedavi gören kadınlarda daha güçlü olduğu dikkat çekilmektedir.

Bu arada bilim insanları, östrojen/progestin tedavisi gören kadınlarda meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 10, iki yıldan uzun süredir tedavi gören kadınlarda ise riskin yüzde 18 daha fazla olduğunu söylediler.

Araştırmada yer alan bilim insanları, genel olarak östrojen/progestin kullanan kadınlarda 55 yaşından önce meme kanseri geliştirme riskinin yaklaşık yüzde 4,5 olduğunu, hormon tedavisi hiç kullanmamış kadınlarda bu oranın yüzde 4,1, östrojen tedavisi kullanmış kadınlarda ise yüzde 3,6 olduğunu belirtti.

Bilim insanları ayrıca, östrojen/progestin tedavisi ile meme kanseri arasındaki ilişkinin, özellikle rahim veya yumurtalıkları alınmamış kadınlarda yüzde 15 oranında daha fazla risk taşıdığını kaydetti.

Araştırmanın bir diğer yazarı Dale Sandler, “Sağlıklı rahim ve yumurtalıklara sahip kadınlarda östrojen/progestin hormon tedavisiyle meme kanseri riskinin arttığı dikkatlice değerlendirilmelidir” dedi.

Bilim insanları, araştırmanın sonuçlarının, hormon tedavisi ile meme kanseri riski arasında benzer bir ilişki bulan önceki geniş çaplı çalışmalarla tutarlı olduğunu belirtti.

Paylaşın

ABD Hegemonyası Çöktü Mü?

II. Emperyal Paylaşım Savaşı (II. Dünya Savaşı) sonrası dönemde, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlükle şekillenen ABD hegemonyası, Bretton Woods sistemi, IMF, Dünya Bankası, NATO ve doların küresel rezerv para birimi olması gibi unsurlarla pekişmiştir.

Kurtuluş Aladağ / Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte 1990 yıllarda tek kutuplu bir dünya düzeni kuran ABD, bu dönemde ekonomik (serbest piyasa kapitalizmi), askeri (NATO ve küresel üsler) ve kültürel (Hollywood, teknoloji, yumuşak güç) alanlarda rakipsiz bir konuma ulaşmıştır.

Son yıllarda ise, ABD hegemonyasının göreli olarak zayıfladığına dair çeşitli göstergeler öne çıkmaktadır:

Çin’in yükselişi, ABD’nin küresel ekonomik liderliğini sorgulatan bir faktör konumuna gelmiştir. Çin, “Tek Kuşak Tek Yol” girişimi ve Asya’daki serbest ticaret anlaşmalarıyla (örneğin, RCEP) kendi ekonomik etki alanını genişletmektedir.

ABD’nin federal borcu, GSYH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 110’una yaklaşmış durumda ve bu borcun 2050’ye kadar GSYH’nin yüzde 200’ünü aşabileceği öngörülmektedir. Bu borç yükü, ABD’nin küresel liderlik iddiasını sorgulatmaktadır.

ABD’nin Afganistan (2021’de Taliban’a teslimiyet), Irak ve Suriye gibi bölgelerdeki başarısızlıkları, askeri hegemonyasının sınırlarını ortaya koymuştur. Örneğin, Gazze Savaşı ve Kızıl Deniz’deki Husi faaliyetleri, ABD’nin bölgesel kontrol gücünün azaldığını göstermiştir.

Rusya ve Çin’in askeri teknolojideki ilerlemeleri (örneğin, hipersonik füzeler, nükleer kapasite) ve diğer ülkelerin (Türkiye, İran) kendi savunma teknolojilerini geliştirmesi, ABD’nin askeri tekelini kırmaktadır.

Ayrıca, Kızıl Deniz’de İran destekli Husilerin Çin ve Rusya gemilerine geçiş izni verirken, Batı güçlerinin gemilerini engellemesi, ABD’nin deniz hakimiyetinde gerileme sinyalleri vermektedir. Kızıl Deniz’deki operasyonlara müttefiklerin katılmaması, ABD’nin liderlik kapasitesinin sorgulanmasına neden olmuştur.

ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkileri, özellikle Donald Trump döneminde, ciddi şekilde zedelenmiştir. Joe Biden yönetiminin hegemonyayı restore etme çabaları, Çin ve Rusya’ya karşı bir “demokrasi cephesi” oluşturma girişimiyle sınırlı kalmış ve bu çabalar büyük ölçüde başarısız olmuştur.

Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler (örneğin, İngiltere’nin ABD’ye yakın duruşu, kıta Avrupası’nın daha bağımsız politikaları) ve Çin – Rusya ittifakı, ABD’nin küresel ittifaklar üzerindeki etkisini sınırlamaktadır.

ABD’nin demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla desteklenen yumuşak gücü, özellikle Ortadoğu’daki başarısız müdahaleler (Irak, Suriye, Afganistan) ve iç politikadaki kutuplaşma nedeniyle aşınmış durumda.

Ayrıca, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” modelinin bazı ülkeler için cazip hale gelmesi, ABD’nin liberal kapitalizm modeline olan güveni sarsmaktadır.

Hegemonya hala devam ediyor mu?

Buna rağmen, ABD’nin küresel hegemonyasının tamamen çöktüğünü iddia etmek için erken olabilir:

ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve teknolojik inovasyonun merkezi (Silikon Vadisi, yapay zeka, ileri teknoloji) konumunda. Dolar, küresel rezerv para birimi olarak konumunu korumaktadır. ABD’nin IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi kurumlar üzerindeki etkisi devam etmektedir.

ABD’nin küresel askeri varlığı (700’den fazla üs, uçak gemileri, nükleer cephanelik) hala rakipsiz. Çin ve Rusya, bu alanda belirli ilerlemeler kaydetse de, ABD’nin toplam askeri kapasitesine yaklaşamamaktadırlar.

Hollywood, İngilizce ve Amerikan pop kültürü, küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir.

Yeni bir dünya düzeni mi?

Mevcut veriler, ABD hegemonyasının bir çöküşten ziyade bir “göreli gerileme” sürecinde olduğunu göstermektedir. Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş hızlanmıştır ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi aktörler daha fazla rol oynamaktadır.

Çin’in ekonomik ve stratejik yükselişi, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığını göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu’daki hamleleri, ABD’nin küresel sistemdeki tek belirleyici güç olmadığını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; Çin ve Rusya gibi ülkelerin yükselişi, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zorlamak birlikte, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlüğü hala ABD’ye önemli bir avantaj sağlamakta. Gelecekte, ABD’nin bu değişime nasıl yanıt vereceği (taktiksel geri çekilme, vekalet savaşları veya yeniden liderlik hamlesi) hegemonyanın seyrini belirleyecektir.

Paylaşın

Platon, Hıristiyanlık İnancını Nasıl Etkiledi?

Platon’un (MÖ 428/427-348/347) felsefesi, özellikle idealar kuramı, ruhun ölümsüzlüğü ve diyalektik yöntemi, erken Hıristiyanlık (İlk Kilise) düşüncesini derinden etkilemiştir.

Haber Merkezi / Bu etki, hem doğrudan Platon’un eserleri aracılığıyla hem de Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) gibi daha sonraki felsefi akımlar üzerinden gerçekleşmiştir.

Ruhun Ölümsüzlüğü ve Dualizm

Platon, özellikle Phaidon ve Devlet adlı eserlerinde, ruhun bedenden ayrı, ölümsüz ve ebedi bir varlık olduğunu savunmuştur. Platon’a göre beden geçici ve maddi, ruh ise idealar dünyasına ait, değişmez ve ilahi bir özdür.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle İskenderiyeli Philon ve Origenes gibi düşünürler, Platon’un ruh-beden dualizmini Hıristiyan öğretileriyle harmanlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü fikri, Hıristiyanlıkta ölüm sonrası yaşam, cennet ve cehennem kavramlarıyla uyum sağlamıştır.

Örneğin, Platon’un ruhun ölümden sonra ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı fikri (Yasalar, XII. Kitap), Hıristiyan eskatolojisiyle (ahiret öğretisi) örtüşmüş ve Kilise’nin ruhun ölümsüzlüğüne dair öğretilerini güçlendirmiştir.

İdealar Kuramı ve Tanrı Anlayışı

Platon, idealar kuramında, duyusal dünyanın ötesinde, değişmez ve mükemmel bir gerçeklik dünyası olduğunu öne sürmüştür. “İyi” ideası, evrendeki tüm gerçekliğin kaynağıdır ve Tanrı’ya benzer bir ilahi ilke olarak görülebilir. Platon, “Devlet” eserinde, “İyi”nin her şeyin nedeni olduğu belirtmiştir.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle Augustinus (MS 354-430), Platon’un “İyi” ideasını Hıristiyan Tanrı kavramıyla özdeşleştirmiştir. Augustinus, Tanrı’yı mutlak iyi, değişmez ve her şeyin yaratıcısı olarak tanımlarken Platon’un idealar dünyasından ilham almıştır.

İdealar, Tanrı’nın zihninde var olan mükemmel formlar olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu, Hıristiyan metafiziğinin temelini oluşturmuş ve Tanrı’nın aşkın doğasını açıklamak için kullanılmıştır.

Yeni Platonculuk

Plotinos’un (MS 204/5-270) geliştirdiği Yeni Platonculuk, Platon’un “Bir” kavramını Tanrı ile bağdaştırarak Hıristiyan teolojisine daha sistematik bir çerçeve sunmuştur. Plotinos’un “Bir”, “Akıl” ve “Ruh” hiyerarşisi, Üçlü Birlik (Teslis) doktrininin gelişiminde etkili olmuştur.

Diyalektik ve Felsefi Yöntem

Platon, bilgiye ulaşmada diyalektik yöntemi (tartışma ve sorgulama yoluyla gerçeğe ulaşma) vurgulamıştır. Devlet’te, diyalektik, ideaların kavranması için temel bir yöntemdir.

Erken Kilise babaları, Platon’un diyalektik yöntemini teolojik tartışmalarda kullanarak inançlarını rasyonel bir temele oturtmaya çalışmıştır.

Örneğin, İskenderiyeli Klemens ve Origenes, Hıristiyan doktrinlerini Yunan felsefesiyle uzlaştırmak için Platon’un sorgulayıcı yaklaşımından yararlanmıştır. Bu, Hıristiyan teolojisinin felsefi bir disiplin olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Akademi ve Eğitim

Platon’un Atina’da kurduğu Akademi, felsefi eğitimi sistemleştiren ilk kurum olarak kabul edilmektedir. Matematik, astronomi, siyaset ve felsefe gibi konuları içeren Akademi’nin müfredatı, entelektüel gelişimi hedefliyordu.

Platon’un Akademi modeli, Hıristiyan eğitim kurumlarının gelişiminde ilham kaynağı olmuştur. Özellikle İskenderiye’deki Kateketik okullar, Platon’un eğitim anlayışını benimseyerek teolojik eğitimi sistemleştirmiştir.

Ayrıca, Platon’un “filozof kral” fikri, Kilise’nin ideal liderlik anlayışına (bilge ve erdemli piskoposlar) yansımıştır.

Yeni Platonculuk ve Hıristiyanlık

Platon’un fikirleri, Plotinos’un Yeni Platonculuğu aracılığıyla Hıristiyanlığa daha güçlü bir şekilde entegre olmuştur. Yeni Platonculuk, özellikle MS 3. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan teologlar arasında popülerleşmiştir.

Örneğin, İskenderiyeli Philon, Yahudi teolojisini Platonculukla birleştirerek Hıristiyan düşüncesine zemin hazırlamıştır.

Plotinos’un “Bir” kavramı, Hıristiyan Tanrı anlayışını ve Teslis doktrinini şekillendirmiştir.

MS 5. yüzyılda, Atina’daki Yeni Platoncu Akademi, Hıristiyanlığa karşı bir direnç merkezi olsa da, Hıristiyan düşünürler Platon’un fikirlerini kendi teolojilerine uyarlamaya devam etmişlerdir.

Eleştiriler ve Sınırlar

Platon’un fikirleri Hıristiyanlıkla tamamen uyumlu değildi. Örneğin, ruhun önceden var olduğu fikri (Phaidon, Menon), Hıristiyan yaratılış doktrinine aykırı bulunmuş ve reddedilmiştir.

Hıristiyanlık, Platon’un panteist eğilimlerine karşı monoteist bir çerçeve geliştirmiştir. Platon’un “İyi”si, Hıristiyanlıkta kişisel bir Tanrı’ya dönüşmüştür.

Bazı Hıristiyan düşünürler, Platon’un fikirlerini putperest olarak görmüş ve bunları Hıristiyan öğretileriyle uzlaştırmaya çalışırken dikkatli davranmaya özen göstermiştir.

Sonuç olarak, Platon’un İlk Kilise üzerindeki etkisi, özellikle ruhun ölümsüzlüğü, idealar kuramı ve diyalektik yöntemi üzerinden gerçekleşmiştir. Erken Hıristiyan teologlar, Platon’un felsefesini Kutsal Kitap’la uyumlu hale getirerek Hıristiyan teolojisinin felsefi temelini güçlendirmiştir.

Yeni Platonculuk, bu etkinin daha sistematik bir şekilde Kilise’ye ulaşmasını sağlamıştır. Ancak, Platon’un bazı fikirleri (ör. ruhun önceden varlığı) Hıristiyan ortodoksisine uymadığı için reddedilmiştir.

Paylaşın

Dünyada Genelinde Her 11 Kişiden 1’i Aç

Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre; Dünya genelinde 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor. Welthungerhilfe, Gazze’deki durumu ise “felaket” olarak nitelendirdi.

Berlin’de açıklanan güncel bir rapora göre, açlığın olmadığı bir dünya oldukça uzak bir hedef haline haldi. Alman yardım örgütü Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre dünya çapında 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor.

Örgütün 2024 yılına ait raporunu kamuoyu ile paylaşan Dünya Açlık Yardımı Direktörü Marlehn Thieme, bu verinin dünyada her 11 insandan birinin aç olduğuna işaret ettiğini ifade etti. Thieme, iklim krizi, silahlı çatışmalar ve artan global eşitsizlik nedeniyle 2019’dan bu yana açlık çekenlerin sayısında 152 milyonluk bir artış yaşandığına dikkat çekti.

Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken ABD ve Almanya gibi büyük bağışçıların da insani yardım ve kalkınma iş birliklerine yönelik bütçelerinde kaydadeğer kesintilere gitmelerini eleştiren Thieme, bu kesintilerin insanların hayatına mal olduğuna dikkat çekerek “Kağıt üzerinde bir tasarruf kalemi olarak görünen meblağ, milyonlarca insan için açlık, göç ve hatta ölüm anlamına geliyor” diye konuştu.

Çatışmaların sona erdirilmesi için politik girişmler ve diplomatik çözümlerin elzem olduğunu belirten Thieme, “yalnızca silahlara yatırım yaparak güvenliğin sağlanamadığını” belirtti.

Dünya Açlık Yardımı örgütü, kendi verilerine göre geçen yıl 37 ülke ve bölgede 649 projeye destek verdi. Örgütün yıllık raporuna göre toplamda yaklaşık 347 milyon euro proje teşvikine aktarıldı, bu meblağın neredeyse üçte ikisi Afrika ülkelerine yönlendirildi.

Dünya Açlık Yardımı, ABD’de Donald Trump yönetiminin 60 yılı aşkın süredir faal olan ABD Kalkınma Ajansı USAID’i kapatması ve Almanya’da da kalkınma yardımlarında yapılan kesintiler nedeniyle uluslararası kalkınma iş birliğinin çökme tehlikesine karşı uyarıda bulundu.

Örgütün Genel Sekreteri Mathias Mogge, ülkelerin yalnızca kendilerine odaklanma eğiliminin oldukça dar görüşlü bir bakış açısı olduğunu belirterek “eşit temelde kurulan uluslararası ortaklıkların barışa da katkı sağladığını” savundu.

Dünya Açlık Yardımı’nın halihazırda 41 kurumsal bağışçısı bulunduğunu; en büyük bağışçıların ise Federal Hükümet ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı olduğunu vurgulayan Mogge, bu nedenle Almanya’nın kalkınma iş birliğine yönelik, uzun vadeli projelerde yaptığı yaklaşık yüzde 18’lik kesintinin ve insani yardımlardaki kesintinin endişeyle izlendiğini ifade etti.

“Gazze’de temiz suya dahi erişim yok”

Mogge, bu kesintilerin yanı sıra dünyada insani yardımlara ihtiyaç duyanlara ulaşımın giderek zorlaştığını da vurgulayarak örneğin Gazze Şeridi, Afganistan ve Sudan gibi yerlerde yardım çalışanlarının giderek artan tehditlerle karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Örgüt Genel Sekreteri, özellikle Gazze’deki durumu bir “felaket” olarak nitelendirdi.

Dünya Açlık Yardımı’nın bölgede en son geçen Şubat ayında gıda yardımı dağıtabildiğini ifade eden Mogge, deniz suyunu arıtan tesislerde yakıt tükenmekte olduğu için temiz suya erişimin de neredeyse imkansız hale geldiğini aktardı. Mogge, “İnsani yardımlar, siyasi koşullardan bağımsız olarak, her an ve ivedilikle Gazze’deki çok sayıda ihtiyaç sahibine ulaştırılabilmeli” diye konuştu.

Dünya Açlık Yardımı’nın 2024’te 383 milyon 500 bin euro olan gelirinin yaklaşık 292 milyon eurosunun kurumsal bağışçılardan geldiği belirtildi. Diğer bağışçılar arasında başta Birleşmiş Milletler kuruluşları ve Avrupa Komisyonu’nun yer aldığı kaydedilirken örgüt, bireysel bağışçılardan ise 86 milyon 500 bin euro topladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Haftada İki Egzersiz Kalp Hastalığından Ölüm Riskini Yüzde 33 Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapılsa bile, herhangi bir nedenden veya kalp hastalığından ölme riskinin yüzde 33 oranında azalabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu, Boston Üniversitesi ve Vanderbilt Üniversitesi gibi önde gelen üniversitelerden bilim insanları tarafından yapıldı.

Araştırmada, diyabet hastası olduğunu söyleyen 51 binden fazla yetişkinin 1997’den 2018’e kadar toplanan verileri incelendi.

Bilim insanları, katılımcıları ne kadar ve ne sıklıkla egzersiz yaptıklarına göre dört gruba ayırdılar. İlk grup hiç egzersiz yapmadı. İkinci grup ise biraz egzersiz yaptı ancak, her hafta en az 150 dakika orta ila yoğun fiziksel aktivite (tempolu yürüyüş veya bisiklet gibi) önerisine ulaşamadı.

Üçüncü grup “hafta sonu savaşçıları” olarak adlandırılıyordu; bu grup haftada yalnızca bir veya iki gün 150 dakika veya daha fazla egzersiz yapıyorlardı. Son grup ise “düzenli olarak aktif”ti; bunlar da 150 dakikalık egzersizi en az üç güne yaymışlardı.

Araştırmanın sonuçları çok açıktı. Hiç egzersiz yapmayanlara kıyasla, biraz egzersiz yapanların herhangi bir nedenden ölme olasılığı daha düşüktü. Hafta sonu savaşçılarının erken ölme riski yüzde 21, düzenli olarak egzersiz yapanların olanların ise yüzde 17 daha düşüktü.

Kalp hastalığından ölme oranlarına gelince, sonuçlar daha da çarpıcıydı. Hafta sonu savaşçılarının riski yüzde 33, düzenli olarak aktif olanların riski ise yüzde 19 daha düşüktü.

Ancak konu kanserden ölmeye geldiğinde, egzersizin etkisi daha az oldu. Kanser kaynaklı ölümlerde gruplar arasında büyük bir fark görülmedi.

Araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapmaya vaktiniz olsa bile, özellikle kalp hastalığı ve erken ölüm riski daha yüksek olan diyabet hastaları için büyük bir fark oluşturabileceğini ortaya koydu.

Sonuç olarak, ister hafta sonu savaşçısı olun ister düzenli egzersiz yapan biri olun, haftada önerilen 150 dakikalık egzersizi karşılamak, özellikle kalp rahatsızlıklarından kaynaklanan ölüm riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Paylaşın

Özel: Bu Ülke Cumhuriyet Sistemiyle Yönetilecek

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın son zamanlarda sarf ettiği sözlere tepki gösteren CHP Lideri Özgür Özel, “Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek. Bu ülkenin çatısı Cumhuriyettir. Eşit vatandaşlığa dayalı Cumhuriyettir” dedi.

Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Gültekin Uysal, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı CHP Genel Merkezi’nde ziyaret etti. İki lider görüşmenin ardından basın mensuplarının karşısına geçti.

Demokrat Parti Genel Başkanı Uysal, konuşmasında, bu ziyaretin geç bir ziyaret olduğunu ve CHP’li belediyelere yönelik yapılan operasyonlara dikkat çekti. Uysal, siyasetin mahkeme koridorlarında geçmesine tepki gösterdi.

CHP lideri Özgür Özel ise konuşmasına Lozan Antlaşması’nın yıldönümüne ilişkin mesajlar ile başladı. Özel, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın son zamanlarda sarf ettiği sözlere ilişkin tepki gösterdi.

Özel, “Son günlerde Türkiye siyasetinde hem de bilhassa yabancı ülkelerin Türkiye’deki büyükelçisinin ağzından dahi olur olmaz ileri geri, ağızdan çıkanı kulağın duymadığı ve duyanları her birimizi fevkalade rahatsız eden açıklamalar duyuyoruz. Doğrusunu eğrisini bilmeden, o sistemi de doğru analiz etmeyen, efendim, Türkiye’nin Osmanlı’nın millet sistemiyle yönetilmesinin uygun olacağı gibi ifadeler ya da İsrail için ulus devletlerin tehdit olduğu gibi ipe sapa gelmez değerlendirmeleri duyuyoruz. Sayın Erdoğan’dan müjde vereceğim dediği bir konuşmasında müjde değil ama adeta ağzına sakız eder gibi 11 kez üst üste Türk, Kürt, Arap dediğini duyuyoruz.

Onun üzerinden de iktidara müzahir kalemlerin ve iktidara müzahir konuşmacıların televizyonlarda ya da gazete köşelerinde Türkiye’nin gerçekliğiyle, bölgenin gerçekliğiyle, üniter yapıyla bağdaşmayacak bazı hayaller, bazı tahayyüller üzerinden ifadeler kullandığını görüyoruz. Tam da Lozan’ın 102. yılında şunu söylemek gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak Lozan’a imzayı atan parti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisindeki iki önemli akımın da temsilcileri olarak burada karşınızda bulunduğumuz bu noktada Türkiye’yi mezhebe dayalı, dine dayalı, onların konfederatif şekilde bir arada olduğu falan gibi tamamen ve tamamen Türkiye’yi istikrarsızlığa ve bugünkü siyasi iklimi de enfekte etmek üzerine kurgulanmış bu sorumsuz sözlerin tamamını reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

“Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek”

“Bu ülke 100 yıl önce kararını verdi” diyen Özel, “Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek. Bu ülkenin çatısı Cumhuriyettir. Eşit vatandaşlığa dayalı Cumhuriyettir. Sandıkla gelenin sandıkla gitmesidir ve sandıkta eşit rekabettir. “Bu kazanımların her birisine şahitlik yapmış bu ülkenin geçmiş siyasetinin en önemli iki siyasi partisinin genel başkanları olarak bugün Lozan’ın yıldönümünde bu üniter yapıya olan bağlılığımızı da konuştuk. Bu konuda ortaya çıkarılmaya çalışılan tartışmaların da hiç iyi niyetli olmadığını bir kez daha şahsım adına değerlendirmek isterim” şeklinde konuştu.

Özel, sözlerine şöyle devam etti: “Bugün öğle saatlerinde AKUT’un Ankara Operasyon Merkezi’ni ziyaret ettim ve 5 AKUT gönüllüsü dün hayatını kaybetti. Eskişehir’deki orman yangınında ve 5 orman işçimiz hayatını kaybetti. Birazdan Ankara’daki cenazelere katılacağız ama artık her sene hem orman hem içindeki canlılar ve böyle kabul edilemez bir şekilde canlarımızın kaybedildiği süreçte bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Her sene aynı şeyler konuşuluyor, kışın unutuluyor. İtibardan tasarruf etmeyenler, uçak filolarından tasarruf etmeyenler Türkiye’nin orman yangınlarıyla etkin mücadele edeceği ekipmanlardan, uçaklardan tasarruf ediyorlar. Bunun tutar kabul edilir tarafı yok. Bir yas gününde olmasak, bir matem gününde olmasak, henüz cenazeler toprağa kavuşmamış olmasa çok ağır şeyler söyleyeceğim artık bu konuda. Ama bir kez daha hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyoruz. Acılı ailelerinin yasını, acılarını paylaşıyoruz. Tüm milletimizin başı sağ olsun.”

Merkez Bankası’nın faiz indirimi kararını değerlendiren Özel, şunları kaydetti: “Şu anda yüzde 43 yaptık dedikleri faiz 19 Mart darbesi olmasaydı ya yüzde 32,5 olacaktı ya yüzde 35 olacaktı belki de 30 olacaktı. Türkiye’nin faizi, dünyada Venezuela’dan sonra en yüksek ikinci faizdir. Venezuela’da yüzde 59, Türkiye’de yüzde 43. Bizden iyisi Zimbabve arkadaşlar. Arkamızda Venezuela, önümüzde Zimbabve var. Merkez Bankası eğer 19 Mart darbesi olmasaydı istikrarlı şekilde 2 buçuk puan, 2 buçuk puan her ay faiz indiriyordu ve bu sürecekti.

Bunu bütün hepimiz biliyorduk ve da bu noktalara da şöyle gelmiştik. Seçimden önce kendileri işte nasıl orada duruyorken nasıl yapalım deyip sırf tüketici güven endeksini yukarıya çekebilmek için piyasaya fazla para basarak enflasyonu kontrol etmeyerek görece bir satın alma imkanı ve bir çılgınlık dönemi yaşattılar Türkiye’ye sırf seçimi kazanabilmek için. O dönemde doların fırlamasını engel olmak için kur korunun mevduattan hepimizin sırtına tarihin en ağır yükünü bindirdiler ve dünya siyasi tarihinde alınmış en kötü kararla en haksız, hakkaniyetsiz kararla yoksulun sırtından aldılar ve zengine verdiler.”

Paylaşın