Kültür, Görsel Algıyı Değiştirebilir Mi?

Kültür, bir toplumun ya da grubun paylaştığı değerler, inançlar, normlar, gelenekler, sanat, dil ve yaşam biçimleri gibi ortak özelliklerinin bütünüdür. Kültür, bireylerin düşünce tarzını şekillendirir.

Haber Merkezi / Görsel algı ise, gözlerin algıladığı ışığı ve görsel uyaranları beynin anlamlandırma sürecidir. Bu süreçte, renk, şekil, derinlik, hareket ve bağlam gibi unsurlar yorumlanarak çevrenin anlaşılması sağlanır.

Kültür, bireylerin çevreyi nasıl algıladığı, dikkatlerini neye yönelttiği ve görsel uyaranları nasıl yorumladığı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu etki, özellikle görsel dikkat, bağlamsal algı ve estetik tercihler gibi alanlarda belirgindir.

Bağlamsal Algı (Holistik vs. Analitik): Araştırmalar, kültürün görsel bilgiyi işleme biçimini etkilediğini gösteriyor.

Örneğin, Doğu Asya kültürleri (Çin, Japonya…) genellikle holistik (bütüncül) bir algı tarzına sahiptir. Bu kültürlerde bireyler, bir sahnedeki nesneleri bağlamlarıyla birlikte değerlendirir ve arka plan bilgilerine daha fazla dikkat ederler.

Batı kültürleri (Amerika, Avrupa…) ise daha analitik bir algı tarzına eğilimlidirler. İnsanlar nesnelere odaklanır ve bağlamdan ziyade bireysel unsurları öne çıkarırlar.

Bu fark, Nisbett ve Masuda gibi önemli psikologların çalışmalarında ortaya konmuştur. Örneğin, bir balık tankı resmine bakan Japonlar, arka plandaki suyun hareketi veya bitkiler gibi bağlamsal unsurlara dikkat ederken, Avrupalılar genellikle sadece balıklara odaklanır.

Dikkat ve Görsel Tarama: Kültür, göz hareketlerini ve görsel tarama kalıplarını da etkilerler.

Örneğin, Doğu Asyalılar, bir görüntüyü tararken genellikle daha geniş bir alanı kapsayan göz hareketleri sergilerler. Batılılar ise merkezi nesnelere odaklanarak daha dar bir tarama yaparlar.

Estetik Tercihler: Kültür, görsel estetik algısını da şekillendirir.

Örneğin, Batı sanatında genellikle simetri, sadelik ve bireysel nesnelerin vurgusu ön plandayken, Doğu Asya sanatında (ör. Çin manzara resimleri) doğa ile uyum, karmaşıklık ve bağlamsal bütünlük daha önemlidir.

Renk algısı da kültürden etkilenir. Bazı kültürlerde kırmızı şans ve mutluluk sembolüyken, bazı kültürlerde bu renk tehlike veya yas ile ilişkilendirilir.

Semboller ve Anlamlar: Kültür, görsel sembollerin ve işaretlerin yorumlanmasını da etkiler.

Örneğin, bir baykuş Batı’da bilgelik sembolüyken, bazı Asya kültürlerinde ölüm veya kötü şansla ilişkilendirilir.

Eğitim ve Çevresel Etkiler: Kültürel pratikler ve eğitim sistemleri, görsel algıyı şekillendiren öğrenilmiş davranışları pekiştirir.

Örneğin, kalabalık ve karmaşık şehirlerde büyüyen bireyler, görsel olarak yoğun bilgiyi işlemekte daha yetkin olabilir.

Sonuç olarak; Kültür, görsel algıyı hem bilinçli hem de bilinçdışı düzeyde şekillendirir. Bu, dikkat, bağlam algısı, estetik tercihler ve sembollerin yorumlanması gibi birçok alanda kendini gösterir.

Ancak bireysel farklılıklar, eğitim ve kişisel deneyimler de bu süreci etkileyebilir.

Paylaşın

Frantz Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri”: Marksist Bir Eleştiri

Frantz Fanon’un 1961 yılında yayınlanan “Yeryüzünün Lanetlileri” eseri, sömürgecilik karşıtı mücadelenin ve dekolonizasyon sürecinin Marksist bir perspektiften eleştirisi olarak değerlendirilebilir.

Haber Merkezi / Fanon, Marksist teoriyi sömürgecilik bağlamına uyarlayarak, sınıf mücadelesini ırk ve sömürgecilik ekseninde yeniden yorumlamıştır.

Sömürgecilik ve Sınıf Mücadelesi: Fanon, Marksist sınıf mücadelesi kavramını, sömürge toplumlarının ikili yapısına (sömüren – sömürülen) uygulamıştır. Ancak, klasik Marksizm’deki işçi sınıfı – burjuvazi çatışması yerine, sömürgeci (kolonyalist) ile yerli halk arasındaki antagonizmayı merkeze almıştır.

Fanon’a göre, sömürgecilik, ekonomik sömürünün ötesinde, kültürel, psikolojik ve sosyal bir tahakküm biçimidir. Bu nedenle, devrimci mücadele yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir kurtuluşu hedeflemelidir.

Fanon, klasik Marksizm’in Avrupa merkezli sınıf analizini eleştirmiş ve bunun sömürge toplumlarına tam olarak uygulanamayacağını savunmuştur. Fanon, sömürge toplumlarında, işçi sınıfının yerine köylüler ve lumpen proletaryanın (kentsel yoksullar) devrimin öncü gücü olabileceğini belirtmiştir.

Şiddetin Rolü: Fanon, devrimci şiddeti, sömürgeleştirilmiş halkların özgürleşme sürecinde bir arınma ve yeniden doğuş aracı olarak görmüştür. Marksist düşüncede devrim, burjuvazinin egemenliğini yıkmak için gerekliyse, Fanon için şiddet, sömürgecinin dayattığı insanlıktan çıkarma (dehumanization) sürecine karşı bir cevaptır.

Fanon’un şiddete vurgusu, bazı Marksist düşünürler tarafından eleştirilmiştir. Örneğin, şiddet, Marksizm’de bir araç olarak görülse de, Fanon’un şiddeti neredeyse ontolojik bir kurtarıcı olarak yüceltmesi, Marksist teorinin daha yapılandırılmış devrim anlayışıyla çelişebilir.

Ayrıca, Fanon’un lumpen proletaryaya devrimci potansiyel atfetmesi, Marx’ın bu grubu “tehlikeli sınıf” olarak görmesiyle ters düşmektedir.

Ulusal Burjuvazi ve Neokolonyalizm: Fanon, dekolonizasyon sonrası ulusal burjuvazinin, eski sömürgecilerin yerini alarak yeni bir sömürü düzeni kurabileceğini öngörmüştür. Bu, Marksist sınıf analizine uygun bir eleştiridir; ancak Fanon, bu burjuvazinin devrimci bir rol oynayamayacağını, çünkü sömürgeci sistemle simbiyotik bir ilişki içinde olduğunu belirtmiştir.

Fanon’un ulusal burjuvaziye yönelik eleştirisi, Marksist teorideki “burjuvazinin devrimci potansiyeli” tartışmasına yeni bir boyut katmaktadır. Fanon, bu sınıfın devrimci değil, işbirlikçi olduğunu savunarak, Marksizm’in bazı varsayımlarını sorgulamıştır.

Neokolonyalizm kavramı, Lenin’in emperyalizm analizine paraleldir, ancak Fanon bu kavramı daha çok kültürel ve psikolojik boyutlarıyla ele almıştır.

Kültürel ve Psikolojik Boyut: Fanon, Marksizm’in maddi koşullara odaklanan yaklaşımını, sömürgecilik bağlamında psikolojik ve kültürel tahakkümle genişletmiştir. Sömürgeciliğin, yerli halkın kimliğini ve benliğini yok ettiğini savunmuştur. Bu nedenle, devrim yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir yeniden inşa sürecidir.

Fanon’un bu yaklaşımı, klasik Marksizm’in altyapı – üstyapı modeline bir eleştiri olarak görülebilir. Marksizm’de üstyapı (kültür, ideoloji) ekonomik altyapıya bağımlıyken, Fanon için kültürel ve psikolojik tahakküm, sömürgecilikte bağımsız bir baskı mekanizmasıdır. Bu, Marksist teorinin maddi determinizmine bir meydan okumadır.

Evrensellik ve Yerellik: Fanon, Marksizm’in evrenselci yaklaşımını eleştirirken, sömürge toplumlarının özgün koşullarına odaklanmıştır. Avrupa’daki sınıf mücadelesi modelinin, sömürge toplumlarında aynı şekilde işleyemeyeceğini savunmuştur. Bu, Marksizm’in tarihsel materyalizmine bir uyarlama önerisidir.

Fanon’un bu yaklaşımı, Marksist teorinin evrenselliği iddiasına karşı bir yerellik vurgusu olarak görülebilir. Bazı Marksist düşünürler, Fanon’un bu tutumunu, teorinin temel ilkelerinden sapma olarak eleştirmiştir.

Sonuç olarak; Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri, Marksist teoriyi sömürgecilik bağlamına uygularken, aynı zamanda onun sınırlarını zorlamıştır. Klasik Marksizm’in sınıf temelli analizini, ırk, kültür ve psikoloji gibi unsurlarla genişletmiştir.

Ancak, lumpen proletaryaya devrimci rol atfetmesi, şiddetin yüceltilmesi ve ulusal burjuvaziye yönelik sert eleştirileri, bazı Marksist düşünürler tarafından tartışma konusu olmuştur. Fanon, Marksizm’i bir araç olarak kullanırken, onun Avrupa merkezli varsayımlarını eleştirerek, dekolonizasyon mücadelesine özgü bir teori geliştirmiştir.

Paylaşın

Diş Kayması: Neden Olur, Nasıl Tedavi Edilir?

Diş kayması, dişlerin normal konumlarından yer değiştirerek hizalarının bozulması durumudur. Bu durum, estetik sorunların yanı sıra çiğneme, konuşma ve ağız hijyeni gibi işlevsel problemlere yol açabilir.

Haber Merkezi / Diş kayması, tek bir dişte veya tüm diş diziliminde görülebilir ve genellikle yavaş ilerleyen bir süreçtir.

Diş Kaymasının Nedenleri:

Genetik Faktörler: Çene yapısı veya diş dizilimi genetik olarak kaymaya yatkın olabilir. Ailede diş kayması öyküsü varsa risk artar.

Diş Kaybı: Eksik dişler, komşu dişlerin boşluğa doğru kaymasına neden olabilir.

Diş Eti Hastalıkları: Periodontal hastalıklar, dişleri destekleyen kemik ve dokuları zayıflatarak kaymaya yol açabilir.

Çene Yapısı Bozuklukları: Çene gelişimindeki anormallikler veya uyumsuzluklar dişlerin hizasını bozabilir.

Kötü Alışkanlıklar: Tırnak yeme, kalem ısırma, parmak emme veya diş gıcırdatma (bruksizm) diş kaymasına neden olabilir.

Yaşlanma: Yaş ilerledikçe çene kemiğinde kayıp veya diş eti çekilmesi dişlerin hareket etmesine yol açabilir.

Diş Çekimi veya Travma: Diş çekimi sonrası boşlukların doldurulmaması veya çene travmaları kaymaya sebep olabilir.

Yirmi Yaş Dişleri: Yirmi yaş dişlerinin çıkarken diğer dişlere baskı yapması kaymaya neden olabilir.

Yetersiz Ortodontik Tedavi: Ortodontik tedavi sonrası retainer (pekiştirme apareyi) kullanılmaması dişlerin eski pozisyonlarına dönmesine yol açabilir.

Hormonal Değişiklikler: Hamilelik gibi dönemlerde hormonal değişiklikler diş etlerini etkileyerek kaymaya zemin hazırlayabilir.

Diş Kaymasının Belirtileri:

Dişlerin hizasında düzensizlik veya boşlukların oluşması
Çiğneme veya ısırma sırasında zorluk
Çene, baş veya boyun ağrısı
Diş eti hassasiyeti veya iltihabı
Konuşma bozuklukları
Ağız hijyeninde zorluk (yiyecek birikmesi, temizleme güçlüğü)
Estetik görünümde bozulma

Diş Kaymasının Zararları:

Estetik Problemler: Düzensiz diş dizilimi özgüveni olumsuz etkileyebilir.
Çiğneme Sorunları: Sindirim problemlerine yol açabilir.
Ağız Hijyeni Zorlukları: Diş çürükleri ve diş eti hastalıkları riskini artırır.
Çene Eklem Bozuklukları: Temporomandibular eklem (TMJ) sorunları, baş ve çene ağrısına neden olabilir.
Diş Aşınması: Hizası bozulmuş dişler mine kaybına veya çatlamalara yol açabilir.

Diş Kayması Nasıl Tedavi Edilir?

Diş kaymasının tedavisi, kaymanın şiddetine, nedenine ve hastanın ihtiyaçlarına bağlı olarak değişir. Yaygın tedavi yöntemleri şunlardır:

Ortodontik Tedavi:

Diş Teli (Braketler): Dişleri doğru hizaya getirmek için en yaygın yöntemdir. Tedavi genellikle 12-24 ay sürer. Metal, seramik veya lingual (içten takılan) teller kullanılabilir.

Şeffaf Plaklar (Invisalign): Estetik kaygısı olanlar için tercih edilen, çıkarılabilir şeffaf plaklar dişleri kademeli olarak düzeltir.

Retainer Kullanımı: Ortodontik tedavi sonrası dişlerin yeni pozisyonlarını korumak için kullanılır. Sabit veya çıkarılabilir olabilir.

Diş İmplantları: Eksik dişlerden kaynaklanan kaymaları önlemek için implantlar boşlukları doldurur.

Protez ve Köprüler: Eksik dişlerin yerine protez veya köprüler yerleştirilerek diş kayması engellenir.

Diş Eti Tedavileri: Periodontal hastalıkların tedavisi, dişlerin stabilitesini artırır.

Gece Plağı: Diş sıkma veya gıcırdatma kaynaklı kaymaları önlemek için kullanılır.

Cerrahi Müdahale: Ciddi çene yapısı bozukluklarında veya ileri kayma vakalarında çene cerrahisi gerekebilir.

Diş Törpüleme veya Kaplama: Hafif kaymalarda estetik düzeltme için porselen kaplama veya törpüleme uygulanabilir.

Ortodontik Mini Vidalar: Karmaşık vakalarda diş hareketini hassas bir şekilde kontrol etmek için kullanılır.

Diş Kayması Nasıl Önlenir?

Düzenli Diş Hekimi Kontrolleri: Erken teşhis için 6 ayda bir kontrol yaptırın.
Ağız Hijyeni: Diş ipi kullanımı ve doğru fırçalama teknikleri diş eti sağlığını korur.
Gece Plağı Kullanımı: Bruksizm için gece plağı kullanın.
Retainer Kullanımı: Ortodontik tedavi sonrası retainer’ları düzenli kullanın.
Eksik Dişlerin Tedavisi: Diş kaybı sonrası implant veya protezle boşlukları doldurun.
Kötü Alışkanlıklardan Kaçınma: Tırnak yeme, kalem ısırma gibi alışkanlıkları bırakın.
Dengeli Beslenme: Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketin.
Spor Sırasında Koruyucu: Temas sporlarında diş koruyucuları kullanın.

Çocuklarda Diş Kayması:

Çocuklarda diş kayması, süt dişlerinin kalıcı dişlere yer açması sürecinde, çene yapısı bozuklukları veya parmak emme gibi alışkanlıklar nedeniyle sık görülür. Erken müdahale, ortodontik sorunların ilerlemesini önler. Ebeveynler, dişler arasında boşluk, çiğneme zorluğu veya çene sesleri gibi belirtilere dikkat etmelidir.

Diş Kayması Tedavi Edilmezse Ne Olur?

Tedavi edilmediğinde diş kayması, çene eklemi sorunları, diş çürükleri, diş eti hastalıkları, konuşma bozuklukları ve estetik kayıplar gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Erken teşhis ve tedavi, bu sorunların önüne geçer.

Paylaşın

Cezasız Suç: Gazze Soykırımı

İsrail’in Gazze Şeridi’nde işlediği suçların cezasız kalması, uluslararası hukukun ve uluslararası insan hakları mekanizmalarının bağlayıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.

Kurtuluş Aladağ / Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 yılında kabul ettiği Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bir  etnik, dini veya ırksal grubu tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle işlenen eylemler “soykırım” olarak tanımlanmaktadır.

İnsan hakları uzmanları, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının, çok açık bir şekilde bu tanıma uyduğunu ifade etmektedirler.

7 Ekim 2023 yılında Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ardından İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik kapsamlı saldırılar başlatmıştır. 24 Ağustos 2025 itibarıyla, İsrail’in saldırıları sonucu, 63 bine yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği, bunların çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu bildirilmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Af Örgütü (AI) gibi kuruluşlar, İsrail’in Gazze’de uluslararası hukuku ve savaş hukukunu ihlal ettiğini belirtmişlerdir.

Dünya genelinde bir çok insan hakları savunucusu, Gazze’deki insani krizin durdurulması ve sorumluların yargılanması için çağrıda bulunmuş ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım suçu oluşturabileceğine dair bildiriler yayınlamışlardır.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise, soykırım suçlamalarını “antisemitik” olarak nitelendirmiş ve İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu savunmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın Aralık 2023 yılında açtığı soykırım davasında, İsrail’in Gazze’de soykırımı önlemek için tüm tedbirleri alması gerektiğine hükmetmiştir. Ancak, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in bu karara uymadığını ve insani yardım girişlerini dahi engellemeye devam ettiğini açıklamıştır.

İsrail’in Gazze’ye uyguladığı elektrik, gıda, yakıt ve su ablukası, Cenevre Sözleşmeleri’ne göre bir savaş suçu olan toplu cezalandırma olarak nitelendirilmektedir. BM Gıda Hakkı Özel Raportörü Michael Fakhri, İsrail’in gıda, su ve insani yardıma erişimlerini kasıtlı olarak engelleyerek açlığı bir savaş silahı olarak kullandığını belirtmiştir.

BM İnsan Hakları Konseyi, İsrail’in savaş suçları işlendiğine dair açık kanıtlar bulduğunu açıklamıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 2014 yılından bu yana Filistin’de işlenen savaş suçlarını teyit etmiştir. Mahkemenin soruşturmaları sürmekle birlikte, somut bir cezalandırma henüz gerçekleşmemiştir.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, 2006 yılından itibaren devam eden saldırın bir devamı niteliğindedir. Bu, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etme konusunda bir dokunulmazlığa sahip olduğunu göstermektedir.

Gazze’nin açık hava hapishanesine dönüştüğü, nüfusun yüzde 80’inin açlık sınırında ve altında yaşadığı ve çocukların yüzde 10’unun fiziksel gelişim bozukluğu ile karşı karşıya kaldığı bir ortamda, uluslararası toplumun harekete geçme sorumluluğu daha da önem kazanmaktadır.

Bu, sadece bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda insanlık vicdanının bir sınavıdır.

Paylaşın

Zaman Perspektifi Teorisi

Zaman Perspektifi Teorisi (ZPT), bireylerin geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe yönelik tutumlarının psikolojik süreçlerini ve davranışlarını nasıl etkilediğini inceleyen bir teoridir.

Haber Merkezi / Philip Zimbardo ve John Boyd tarafından geliştirilen bu teori, insanların zaman algısının kişilik, karar alma, motivasyon ve yaşam tarzı üzerindeki etkilerini vurgular.

Temel olarak, bireylerin zaman perspektifleri, hangi zaman dilimine (geçmiş, şimdi veya gelecek) odaklandıklarına göre sınıflandırılır.

Temel Zaman Perspektifleri:

Geçmiş – Olumlu: Geçmişteki güzel anılara ve nostaljiye odaklanma. Bu kişiler geçmiş deneyimleri olumlu bir şekilde hatırlar ve genellikle duygusal olarak stabildir.

Geçmiş – Olumsuz: Geçmişteki olumsuz olaylara, pişmanlıklara veya travmalara odaklanma. Bu kişiler genellikle kaygı veya depresyona yatkın olabilir.

Şimdiki Zaman – Hedonist: Anı yaşama, haz arayışı ve spontanlığa odaklanma. Bu kişiler genellikle risk alma eğilimindedir ve uzun vadeli planlama yapmazlar.

Şimdiki Zaman – Kaderci: Şimdiki zamanı kontrol edememe hissi, kaderci bir bakış açısı. Bu kişiler genellikle pasif bir yaşam tarzı benimser.

Gelecek – Odaklı: Gelecek hedeflere, planlamaya ve başarıya odaklanma. Bu kişiler genellikle disiplinli, hedef odaklı ve öz kontrollüdür.

Dengeli Zaman Perspektifi:

ZPT’ye göre, sağlıklı bir psikolojik durum için “dengeli zaman perspektifi” önemlidir. Bu, bireyin geçmişten ders alması, şimdiki zamanın tadını çıkarması ve geleceği planlaması arasında bir denge kurması anlamına gelir.

Aşırı tek bir perspektife odaklanmak (örneğin, sadece geçmiş-olumsuz veya sadece şimdiki zaman-hedonist) psikolojik sorunlara yol açabilir.

Uygulamalar:

Psikoloji: ZPT, depresyon, kaygı, bağımlılık gibi durumların tedavisinde kullanılır. Örneğin, geçmiş-olumsuz perspektifi yoğun olan bireylerde terapi, bu bakış açısını dengelemeye odaklanabilir.

Eğitim: Gelecek odaklı perspektif, öğrencilerin akademik başarılarını artırabilir.

İş Dünyası: Zaman perspektifleri, liderlik tarzları ve iş motivasyonu üzerinde etkili olabilir.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Süreç Komisyonu” Açıklaması: Somut Adımlar Atmalı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na ilişkin, “Süreci”ne ilişkin “Komisyon somut adımları zamana yaymadan atmalıdır. Hiç kimse bu süreci oyalama zemini haline getirmemelidir. Toplumun bu komisyondan beklentileri büyüktür ve bu beklentilerin karşılanması acildir” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), “Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları” kapsamında Adana’da ‘halk buluşması’ düzenledi. Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde düzenlenen buluşmaya DEM Parti Eş Genel Başkan Tülay Hatimoğulları katıldı ve burada bir konuşma gerçekleştirdi. Tülay Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Değerli Barış anneleri, değerli yoldaşlarım, mücadele arkadaşlarım; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Toplantımıza hoş geldiniz. Ayrıca seçim bölgem olan Adana’da sizlerle, çalışma ve mücadele arkadaşlarımla böylesi tarihi öneme sahip bir konuyu hep birlikte konuşacağımız için çok mutluyum. Başta Kürt halkı olmak üzere özgürlük ve demokrasi mücadelesinde, halkların eşitlik mücadelesinde emek verenler tarih boyunca bu coğrafyada çok ağır bedeller ödedi. Bugün bu salondaki siz değerli halklarımız bu bedeli en çok ödeyen kesimlersiniz. Barış Anneleri, çocuğu katledilen, hapishanede olan, köyleri yakıldığı için Çukurova’ya göç etmek zorunda kalan Kürt aileler başta olmak üzere sizler gerçekten tarih boyunca çok ağır bedeller ödediniz. Yakın tarihte de bu bedelleri fazlasıyla ödediğinizin hepimiz farkındayız.

Barış Annelerine buradan sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hem verdikleri mücadele için hem ödenen bedel için hem de çocukları kargoyla kendilerine gönderildiği, çocuklarının mezar taşları parçalandığı, bazıları çocuklarının kemiklerine bile ulaşamadığı ve taziye bile kuramadıkları halde barış demekten vazgeçmedikleri için. Türk anneyle, asker annesiyle empati kurdukları için. Konuştukları her yerde “Ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlasın. Yüreğimiz aynı şekilde dağlanıyor, aynı acıyı yüreğimizin en derininde hissediyoruz” dedikleri için. “Anaların gözyaşının rengi aynı” dedikleri için. Ve bugün eğer biz barışı konuşabiliyorsak, bugün İmralı’dan bu çağrı gerçekleştiyse; bunda bilelim ki analarımızın beyaz tülbentleriyle yıllardır verdikleri mücadelenin de çok büyük bir önemi var. Selam olsun bedel ödeyen analara!

1 Ekim’de bir süreç başladı Türkiye’de. Neredeyse bir seneyi geride bırakmak üzereyiz. 27 Şubat’ta Sayın Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan gerçekleştirmiş olduğu Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı özellikle tarihi bir öneme sahiptir. O gün heyetin içinde olan arkadaşlarımızdan biri bendim. Saatlerce süren görüşmemizde Sayın Öcalan, bu çağrının tarihi önemini, toplumla tamamıyla paylaşılmasının ve sahiplenilmesinin önemini özellikle vurguladı. Bu önemli tarihi anın bizzat tanığı olduğum için büyük bir onur duyuyorum.

Bu çağrının akabinde PKK, kongresini gerçekleştirdi ve fesih kararı aldı. Ardından 11 Temmuz’da Süleymaniye’de silah yakma töreni gerçekleşti. Türkiye’den çok sayıda aydın, yazar, gazeteci ve siyasetçi oradaydı. DEM Parti heyetiyle bizler de oradaydık. Önemli bir tarihi ana yine tanıklık ettik. Orada şu mesaj çok güçlü bir şekilde verildi. “Silahları yakarak yepyeni bir mücadelenin sayfasını açıyoruz. Burada bir şeyler bitiyor değil; tam tersine demokratik mücadelenin, yasal ve hukuki zeminde haklarımızın kabul edilmesi için vereceğimiz mücadelenin çok önemli bir dönemecidir” dediler. Hakikaten bu anlamlı bir yaklaşımdır.

Sayın Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını neden yaptı? Demokratik siyasetin kapısı sonuna kadar açılsın diye yaptı. Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülsün diye yaptı. Bugüne kadar “Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur” diyenler hangi seviyeye geldiler? Kürt halkının dört parça Kürdistan’da, Rojava’da, Türkiye’de verdiği demokratik mücadele onları çok önemli bir seviyeye getirdi. Rojava’daki, Kobanî’deki direnişle artık Kürt halkı sadece Ortadoğu’da değil bütün dünyada direnişiyle bilinen bir halk olmuştur. Sayın Öcalan diyor ki bizler varlığımızı fiilen kabul ettirdik.

Şimdi sıra siyasi ve hukuki zeminde Kürt sorununun konuşulmasında. Bu tek başına yetmez, aynı zamanda Türkiye’nin topyekün bir demokratikleşme sürecine girmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki demokratik olmayan bir Türkiye’de Kürt de Arap da Laz da Ermeni de Çerkes de hiçbir halk da hakkını alamaz, hiçbir barış kalıcı olamaz. Geçici barış süreçleri olur ama bizim bu süreçteki temel derdimiz ve Sayın Öcalan’ın özellikle altını çizdiği temel nokta barışı kalıcılaştırmak. Bunun için de Türkiye’nin topyekün bir demokratikleşme sürecine girmesi şarttır diye bunun altını özellikle çizmiştir.

“Hep birlikte örgütlenirsek Türkiye’de demokrasinin kapılarını ardına kadar açmış oluruz”

Yine bu çağrı aynı zamanda Türkiye’nin emekçilerine, yoksullarına, işçilerine, çiftçisine, emeklisinedir. Bugün Türkiye’de 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyorsa bilelim ki barışa işçinin, emekçinin, yoksulun herkesten çok ihtiyacı var; Kürt kadar ihtiyacı var. İşte bizler böyle bir uyanış ve bilinçle örgütlenirsek, yoksulun ve emekçinin barışa dört elle sahip çıkmasını hep birlikte başarırsak bilelim ki Türkiye’de demokrasinin kapılarını ardına kadar açmış olacağız. Biliyorsunuz, şimdi toplu iş sözleşmesi görüşmeleri var.

Düşünceleri ve ideolojileri farklı olan sağ-sol, muhafazakar, demokrat, sosyalist birçok sendika bir araya gelerek toplu iş sözleşmesinde iktidarın önerdiği ücret zammını reddetti. Şimdi mesele hakem kurulunda. Birkaç güne kadar verilecek zam netleşecek. Ama biz bu dönemde şunu gördük. Hangi kesimden olursa olsun kamu emekçileri tek yürek oldular, eylemlerde ve alanlarda beraberdiler. Adana’nın, Çukurova’nın sarı sıcağından toplu iş sözleşmesi sürecinde meydanları dolduran kamu emekçilerine selamlarımızı ve başarı dileklerimizi iletiyoruz.

Yine Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının en önemli özneleri kadınlar. Kendisiyle yaptığımız görüşmede inanın ki neredeyse konuşmasının her anında mutlaka kadın özgürlüğüne vurguda bulunmuştur. Çünkü o şunu iyi biliyor; Türkiye’de ve Ortadoğu’da kadınlar çok ciddi bir şekilde eziliyor, ötekileştiriliyor. Erkek egemen aklın, kapitalist sistemin, otoriter rejimlerin kadınları nasıl ezdiğini o çok iyi analiz etmiş ve görmüştür. Savaşın ve çatışmaların en ağır bedelini kadınların ödediğini biliyor. Bizler bunu Adana’dan da dönüp baktığımızda en iyi bilenleriz. Ne yazık ki kadın cinayetlerinin en çok yaşandığı kentlerden biri burası. Kadınların en çok bedel ödediği kentlerden biri burası. Diyoruz ki barış ve demokratikleşme sürecinin biz kadınlar doğrudan öznesi olacağız. ‘Jin Jiyan Azadî’ şiarıyla mücadele etmeye, bu çağrıya destek olmaya devam edeceğiz.

“Ormanlar yandı, onlar izledi”

Biraz önce il örgütümüzdeydim. Havaların ne kadar sıcak olduğunu konuştuk. Evet, Türkiye yanıyor. Sadece iklim krizinden değil, aynı zamanda iktidarın uygulamış olduğu yanlış ekolojik politikalardan dolayı da yanıyor. Ormanlar yandı, onlar izledi. Maden ve inşaat şirketlerine peşkeş çekmek için bunun olmasına izin verildi. Bu sabotajlara bile isteye de göz yumulduğunu bilmeyen yoktur. Sayın Öcalan özellikle çağrısında şunu da ifade etti. Barışı ve demokratik toplumu inşa ederken kadın özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bilinçle toplumsal bilincimizi yeniden şekillendirecek; doğamıza, havamıza, suyumuza hep beraber sahip çıkacağız. Bu çağrıyı buradan da okumak durumundayız.

Gençlerin örgütlü olmadığı, mücadelenin motor gücü olmadığı yerde mücadelenin çeşitli damarlarının tıkandığını çok iyi biliyoruz. Gençlik örgütü ne zaman güçlenirse, gençlik ne zaman bilinçli bir şekilde örgütlü mücadelesini yaşama geçirirse o zaman toplumun bütün damarlarının açıldığını biliyoruz. Ne yazık ki şu an başta ilimiz Adana olmak üzere birçok yerde, sistemin özellikle uyguladığı politikalarla gençler uyuşturucu çeteleri ve çeşitli suç örgütlerine karışır duruma gelmişler. Bununla etkin bir mücadele yürütmek demokratik toplumun olmazsa olmazıdır. Aynı zamanda Sayın Abdullah Öcalan’ın da çağrısı gençlere bu anlamıyla son derece önemlidir. “Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır”. Bunda ısrarcı olacak mıyız?

Özellikle yaptığımız halk toplantılarında ve diğer kesimlerle yaptığımız görüşmelerde ısrarla şunu ifade ettik. Bu süreç bir “al ver” süreci değil. Bir masanın etrafında toplanılmış, madde madde anlaşmaya varılmış bir süreç değil. Bu süreç bir mücadele sürecidir. O nedenle bütün siyasal ve toplumsal alanlara, bütün dinamiklere, bütün öznelere düşen en temel görev barışın sesini kendi kulvarlarımızdan kendi cümlelerimiz ve kendi özgünlüğümüzle yükseltmektir. Bize düşen en önemli görev, bu seslerin bileşkesinin güçlü bir biçimde bir toplumsal örgütlülüğe evrilmesini sağlamak ve kalıcı çözümler üretmektir. Bunun için, biz bu döneme örgütlenme, dönüştürme ve yepyeni bir inşa süreci ismini veriyoruz.

“Muhalefete yönelik operasyonların durması sürecin sağlıklı ilerlemesi için çok önemlidir”

Şunu çok iyi biliyoruz ki barış demokrasisiz, demokrasi barışsız olmaz. Önceki dönemlerde acısını bizlerin çokça çektiği kayyım zihniyeti, yerel yönetimlere gerçekleşen operasyonlar, seçilmişlere el çektirme, milletvekillerini tutuklama, dokunulmazlıklarını kaldırma… Biz DEM Parti olarak bunun acısını yüreğimizin derinliklerinde hisseden bir partiyiz. Biz bu baskılara karşı örgütlene örgütlene bugüne geldik. Yılmadık, boyun eğmedik, eyvallah etmedik. Mücadele ettik, dimdik ayakta kaldık, direndik. Şimdi benzer operasyonlar ana muhalefet partisinin belediyelerine yapılıyor. Adana’da Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar dahil olmak üzere iki ilçe belediye başkanı tutuklu. Türkiye genelinde çok sayıda tutuklu var.

DEM Parti olarak bu konudaki tutumumuzu apaçık ifade ettik her yerde. ‘Diyarbakır’da demokrasi, İstanbul’da baskıcı rejim olmaz’ dedik. O nedenle özellikle bu operasyonların bir an önce durması sürecin sağlıklı ilerlemesi için çok önemlidir. Bakın, bu operasyonlar bu süreci sabote etmektedir. Muhalefetin bu sürece adapte olmasının önünde engel teşkil etmektedir. Oysa ki bizim en temel yaklaşımımız barış toplumsallaşmalı, barış herkesçe kabul edilmelidir. Bu süreç siyasi partileri aşan bir süreçtir.

Türkiye’nin 100 yıllık sorununu çözmeye ramak kaldığımız bir süreçtir. O yüzden bu süreci herkesin; iktidarın, devletin ve muhalefetin bütün kanatlarının sahiplenmesi çok önemlidir. Bir kez daha diyoruz ki şayet bir yolsuzluk varsa Meclis’te bir komisyon oluşturulsun. Hangi partinin mensubu olduğuna bakılmaksızın bütün yerel yönetimler, belediyeler incelensin. Gerçekten bir yolsuzluk varsa açığa çıkarılsın. Ama bu bütün belediyeleri için yapılmalıdır. Fakat muhalefet belediyelerini tasfiye etmeye çalışmak Türkiye demokrasisine, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine zarar vermektedir. Bundan derhal vazgeçilmelidir.

Meclis’teki komisyona henüz intikal etmesi gerekmeyen, şu anda istese iktidarın 5 dakikada çözebileceği kimi meseleler var. AYM kararlarının hayata geçirilmesi, Sevgili Can Atalay’ın serbest bırakılması, AİHM kararlarının hayata geçirilmesi. Osman Kavala’nın, Figen Yüksekdağ’ın, Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması şarttır. Bilelim ki bu adımlar, sürecin ruhuna ve tarihsel önemine hizmet edecek adımlardır. Bu adımlar acilen atılmalıdır.

Bu komisyonun oluşturulduğu dönemde şuna dikkat çekmek istiyorum. Ortadoğu tam bir kaos içinde. Ortadoğu zaten hiçbir zaman durulmadı ama şimdi gittikçe daha çetrefilli bir hal alıyor. Şam yönetimi değiştikten sonra çetrefilli durum Suriye’de daha çok derinleşti. İsrail’in bölgede izlediği yayılmacı siyaset Suriye’nin kapılarına dayanmış durumda. Devletin bu adımı atmasının en temel sebebinin bu gelişmeler olduğunun hepimiz farkındayız. Filistin’de BM, Gazze için kıtlık ilan etti. İsrail’in Gazze’yi tamamen ele geçirmek için çok ciddi bir askeri hazırlığın içinde olduğunu biliyoruz. Bütün bu tabloyu gördüğümüz bir yerde şunu bilmeliyiz ki Türkiye’nin iç barışını kurmaya, demokrasisini inşa etmeye, hem iç barışını hem de demokrasisini tahkim etmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Konjonktür, bölgesel gelişmeler bizleri buna zorlamaktadır. Mücadelemiz ve mücadelemizin geldiği aşama bunları zorlamaktadır. Kürt halkının talebi, Rojava’da oluşturulan özyönetimin geldiği nitelik ve güç; bütün bunlar acil bir çözümü, hep birlikte bizlere bu olanakları tanımıştır. O nedenle diyoruz ki komisyon, üstlendiği görev ve sorumluluğun farkına vararak somut adımların atılmasını zamana yaymamalı. Bunu sadece komisyon için söylemiyorum, hiç kimse ipe un sermemeli. Oluşan bu komisyondan toplumun beklentileri çok büyük.

Toplumun bu beklentilerinin karşılanması elzemdir, acildir. Mesela yaptığımız halk toplantılarında toplum şu soruları soruyor: Barış gerçekten olacak mı? İktidar samimi mi? Somut adımlar atılacak mı? Gerçekten sorun çözme odaklı mı kuruldu bu komisyon? Nasıl adımlar atılacak? Barış gerçekleşecek mi, kalıcı olacak mı? Kürtler ve ülkede yaşayan bütün farklı halklar ve inançlardan insanlar kendilerini demokratik bir zeminde eşit yurttaş olarak hissedecek mi?

Bu sorular çok önemli sorulardır. Bu sorular DEM Parti olarak bizim sorularımız değil; halkın, bizatihi toplumun, yurttaşın en temel soruları. Bu soruları yanıtlamak hepimize düşüyor. Böyle bir görev ve sorumluluğumuz var. Siyasetin ve devletin bütün mekanizmaları bu sorulara güçlü bir biçimde yanıt bulmak zorunda. Toplumun bu sorularının haklılık payı çok yüksek.

Mesela bir aydır Sayın Abdullah Öcalan ile hiçbir görüşme gerçekleşmedi. Oysa bizdeki beklenti neydi? Sayın Öcalan’la sistematik görüşme olacak, özgür yaşayacak, özgür çalışacak, koşulları oluşturulacak. Biz bunları hala bekliyoruz. Çukurova’nın sarı sıcağından Sayın Öcalan’a, İmralı’ya binlerce kez selam olsun! Sayın Öcalan’ın özgür çalışabileceği ve yaşayabileceği koşullar; aydın, yazar, gazeteci, sanatçı, hukukçu ve siyasetçi istediği bütün kesimlerle görüşmesinin olanakları bir an önce açılmalıdır.

Ayrıca komisyon zaman kaybetmeksizin Sayın Abdullah Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirmelidir. Biliyorsunuz bu komisyonu Sayın Öcalan ısrarla önerdi. Görüşmelerin başladığı ilk andan itibaren parlamentoda bu komisyonun oluşmasının önemini vurguladı. Sayın Öcalan’la görüşmek neden önemli biliyor musunuz? Bu tarz süreçlerin başarıya ulaştığı bütün dünya deneyimlerinde başmüzakereci olarak ilan edilmiş kişiyle görüşmeler açık ve sarih bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu sürecin başmüzakerecisi Sayın Öcalan ise Meclis komisyonunun zaman kaybetmeksizin acilen bu görüşmeyi gerçekleştirmesi ve kendisini dinlemesi çok önemlidir.

Şunu çok iyi biliyoruz ki PKK ve devlet arasındaki başmüzakereci, tek müzakereci kendisidir. Kendisiyle görüşülmemesi ya da görüşmenin aksatılması bu sürecin aksaması anlamına gelir ki bu da Türkiye halklarının asla isteyebileceği bir şey değildir. O nedenle bu görüşmeler derhal gerçekleşmelidir. Hatırlarsanız Sayın Bahçeli yaptığı ilk konuşmalarda, “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” demişti.

“İktidarıyla, devletiyle, muhalefetiyle bu süreçte ezber bozalım”

Bu komisyondan toplumun çok önemli beklentileri var. Demokratik entegrasyon yasalarının, özgürlük yasalarının, infaz yasasının gündeme alınması ve bir özel yasanın çıkarılması. Komisyon tarafından zaman kaybetmeksizin bu çalışmalar yürütülmeli. 1 Ekim’e çok az bir zaman kaldı. O vakte kadar bu hazırlıklarla ilgili yol alınmış olmasını çok önemsediğimizi belirtmek isterim. Komisyona önerimizdir; cesur olun, inisiyatif kullanın. Türkiye’nin bu barışa ihtiyacı var. Türkiye haklarının bu barışa ihtiyacı var. Burada hiç kimse basitçe seçim hesabı yapmaya kalkmasın. Burada hiç kimse dar manada parti çıkarına saplanıp kalmasın.

Bütün bunlar bu sürecin başarısız olmasının önünü açar. DEM Parti olarak bir kez daha çağrımızı buradan yineliyoruz: İktidarıyla, devletiyle, muhalefetiyle bu süreçte ezber bozalım. Bu süreçte hepimiz cesur olalım. Bu süreçte hepimiz tabanımızı barışa ikna edelim ve barışı gerçekten tesis edelim. Zira barış dışında hiçbir ama hiçbir çıkar yolumuz yok. Barışı biz bu topraklarda kuracağız. Barışı kuracağımıza olan inancımız sonsuzdur. Mücadeleye olan inancımızdan dolayı buna inanıyoruz. Kendi gücümüze, toplumun ferasetine olan inancımızdan dolayı buna inanıyoruz. Komisyonun bütün bu algılarla hareket etmesini önemli bulduğumuzun altını çizmek istiyorum.

Bir eleştiriyi de sunmak isterim. Komisyonda biliyorsunuz Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri dinlendi. Barış Annelerinin Kürtçe konuşmasına bu komisyon izin vermedi. Düşünün ki Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için bir komisyon oluşuyor ama bu komisyonda bir tercüman bulundurmuyorlar ve anneleri kendi anadilleriyle dinlemiyorlar. Anneleri Türkçe konuşmaya zorluyorlar. Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Bu bir iyi niyet göstergesi sayılamaz. Bu yanlıştan bu komisyon derhal dönmelidir.

Bakın, barış herkes için fayda sağlar. Barışın kimseye zararı olmaz. Bir hayal kurun ki herkes kendi anadiliyle konuşabiliyor özgürce, engellenmiyor ve anadiliyle eğitim görebiliyor. Bir hayal kurun ki Alevi, Hıristiyan bu ülkede özgürce kendi inancını yaşayabiliyor. Bir hayal kurun ki bir kadın başörtüsüyle de mini eteğiyle de şortuyla da özgürce gezebiliyor. Bir hayal kurun ki gençler çetelerin eline düşmüyor; bilimle, sanatla, siyasetle uğraşıyor. Bir toplum hayal edin ki taşına, toprağına, suyuna sahip çıkıyor, bir çöp dahi yere atmıyor. Bir toplum hayal edin ki cezaevlerinde bu kadar doluluk oranı yok.

Ne adli tutukluların ne de siyasi tutukluların bu kadar yüksek olmayacağı, hele siyasi tutukluların hiç olmayacağı bir ülke hayal edin. İşte barışın hayali bu. Bundan kimin ne zararı var? Biz bunu pekala inşa edebiliriz. Bunu inşa edebilmek için çok çalışmaya ihtiyacımız var. Özellikle DEM Parti kitlesine altını çizerek belirtmek isterim: Nasılsa Ankara’da ve İmralı’da çeşitli görüşmeler var. Bu süreci izleyelim ve bakalım da ne olacak demeyelim. Biz bu toplantıları ne kadar artırırsak, bu görüşleri ve düşünceleri toplumun bütün farklı kesimlerine ne kadar fazla taşıyabilirsek; işçi, emekçi, kadın, genç her kesimden insanın, Alevinin ve Hıristiyanın bu süreci sahiplenmesini ne kadar sağlarsak bir sonuca varabileceğiz.

Bakın bir Barış Annesi şöyle ifade etmiş: ‘Kızımın mezarına giderken yüreğimde o kadar büyük bir acı vardı ki benim için hayat durmuştu. Bir daha hiçbir şey yapamayacağımı zannediyordum ama öyle olmadı. Böyle yaparsam daha çok genci kaybedeceğiz dedim. Bunun için başımdaki beyaz tülbentimle ve kızımdan kalan mendilimle 20 yıldır barış mücadelesi yürütüyorum’.

Bu dönem yepyeni bir değişim ve dönüşüm dönemi. Fikrimizle, zikrimizle ve çalışmalarımızla atak yapmamız gereken bir dönem. Onun için şu ana şiardan asla ayrılmadan mücadele edeceğiz: “Savaş değil barış. Çatışma değil müzakere ve diyalog. Baskı değil demokrasi, hak, hukuk, adalet. Otorite değil özgürlük. İstibdat değil hürriyet”. Biz bu fikirlere sıkı sıkıya bağlanarak bu mücadeleyi sonuna kadar devam ettireceğiz. Çukurova’nın sarı sıcağını, pamuk ırgatını ve köylüsünü, İnce Memed’i en derinden nakış gibi işleyen Sevgili Yaşar Kemal’in şu sözüyle sözlerimi tamamlamak isterim: ‘Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesi. Her çiçeğin kokusu ve rengi farklıdır’.

İşte halklar böyle bir bahçedir. Bunun en güzel Adana’dır. Bunun en güzel Akkapı’dır, Gülbahçe’dir. Kürtçe, Türkçe, Arapça birbirine karışır. İşte halkların kardeşliğini büyütmek, bunu gerçekten bir yönetim sistemine dönüştürmeyi başarmak, vereceğimiz emekle ve yürüteceğimiz mücadeleyle mümkündür. Farklılıklarımız zenginliğimizdir. Bunu hiçbir zaman unutmayalım. Farklılıklar bizleri ayrıştırmaz, zenginleştirir. Mutlaka ama mutlaka barış kazanacak. Mutlaka ama mutlaka demokratik toplumu ve demokratik cumhuriyeti hep beraber inşa edeceğiz. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Serkeftin. “

Paylaşın

Ana: Hem Bireysel Hem De Toplumsal Bir Manifesto

Maksim Gorki’nin 1906 yılında yayınlanan “Ana” romanı, işçi sınıfının mücadelelerini, toplumsal eşitsizlikleri ve devrimci bilincin uyanışını bir annenin gözünden anlatır.

Haber Merkezi / 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Rusya’sında, çarlık rejiminin baskıcı koşullarında geçen roman, Pelageya Nilovna adlı bir işçi annenin, oğlu Pavel Vlasov’un sosyalist devrimci hareketlere katılmasıyla birlikte kendi dönüşümünü ve uyanışını konu edinir.

Ana, başlangıçta korkak, cahil ve dindar bir kadınken, oğlunun idealleri ve çevresindeki devrimcilerin etkisiyle sınıf bilinci kazanır ve mücadelede aktif bir rol üstlenir.

Romanın Başlıca temalar:

Sınıf Bilinci ve Dayanışma: Roman, işçi sınıfının ezilmişliğini ve dayanışma yoluyla güçlenme sürecini vurgular. Gorki, işçilerin birleşerek çarlık düzenine karşı mücadele edebileceğini gösterir.

Kadın ve Devrim: Pelageya, geleneksel anne figüründen devrimci bir karaktere evrilir. Bu, kadınların devrimdeki rolünü yüceltir ve toplumsal cinsiyet normlarına meydan okur.

Bireysel Uyanış: Ana’nın cehaletten bilgiye, korkudan cesarete geçişi, bireyin toplumsal mücadele içindeki dönüşümünü simgeler.

Din ve İdeoloji Çatışması: Roman, dindarlığın bireyi pasifize edebileceğini, ancak devrimci ideolojinin insanları harekete geçirebileceğini tartışır.

Romanın Başlıca Karakterleri:

Pelageya Nilovna (Ana): Romanın ana karakteri. Başta kocasının şiddetine boyun eğen, dindar ve korkak bir kadınken, oğlunun etkisiyle devrimci bir bilince ulaşır. Onun dönüşümü, romanın duygusal ve ideolojik çekirdeğini oluşturur.

Pavel Vlasov: Ana’nın oğlu, kararlı bir sosyalist devrimci. İşçi sınıfının özgürlüğü için mücadele eder ve annesinin uyanışında kilit rol oynar.

Diğer Karakterler: Andrey, Natasha ve diğer devrimciler, işçi sınıfının farklı yüzlerini temsil eder. Her biri, devrimin kolektif ruhunu yansıtır.

Gorki, Ana’da sade ama güçlü bir dil kullanır. Realist anlatımı, dönemin fabrika işçilerinin zorlu yaşam koşullarını ve duygularını çarpıcı bir şekilde aktarır. Roman, hem bireysel bir hikaye hem de toplumsal bir manifesto niteliğindedir.

Gorki’nin sosyalist ideolojisi, anlatının her yerinde hissedilir, ancak karakterlerin insanî yönleri propaganda havasını yumuşatır.

Ana, 1905 Rus Devrimi’nin hemen ardından yazılmıştır. Bu dönemde Rusya’da işçiler ve köylüler arasında devrimci hareketler hız kazanmış, çarlık rejimine karşı grevler ve protestolar artmıştır. Gorki, romanıyla bu mücadelelere destek vermeyi ve işçilere ilham vermeyi amaçlar.

Roman, Bolşevik hareketin ideolojik temellerini popüler bir şekilde sunar.Edebi ve Kültürel EtkiAna, sosyalist gerçekçilik akımının temel taşlarından biri kabul edilir. Sovyetler Birliği’nde geniş çapta okunmuş ve propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Roman, dünya çapında işçi hareketlerine ilham vermiş, birçok dile çevrilmiştir. Ancak bazı eleştirmenler, eserin ideolojik yönünün sanatsal derinliği gölgelediğini savunur. Buna rağmen, Ana’nın duygusal yolculuğu ve evrensel temaları, eseri zamansız kılar.

Ana, hem bir edebiyat eseri hem de politik bir metin olarak değerlendirilebilir. Gorki’nin karakterleri, özellikle Pelageya, okuyucuda empati uyandırır ve devrimci ideallerin insanî boyutunu öne çıkarır. Ancak roman, zaman zaman didaktik bir tona kayabilir; sosyalist mesaj, hikâyenin önüne geçebilir.

Yine de, Gorki’nin işçilerin yaşamını otantik bir şekilde tasvir etmesi ve bir annenin gözünden devrimi anlatması, eseri güçlü kılar.

Paylaşın

Psikedelik Maddelerin Tarihi

İnsanlık tarihinde önemli bir rol oynayan psikedelik maddeler, algı, düşünce ve duyguları derinlemesine değiştiren, genellikle yoğun ve olağanüstü bilinç halleri yaratan psikoaktif maddelerdir.

Haber Merkezi / Bu maddeler, beyindeki serotonin reseptörleri (özellikle 5-HT2A) üzerinde etki ederek algısal, duygusal ve bilişsel deneyimleri dönüştürür. “Psikedelik” terimi, Yunanca “psyche” (zihin) ve “delos” (açığa vurma) kelimelerinden türetilmiştir ve “zihni açığa vuran” anlamını taşır.

Psikedelik Maddelerin Özellikleri:

Algısal Değişiklikler: Görsel ve işitsel halüsinasyonlar, renklerin yoğunlaşması, zaman algısının bozulması.

Duygusal Etkiler: Derin mutluluk, korku, sevgi veya mistik bir bağlantı hissi.

Bilişsel Değişimler: Ego ölümü, evrenle birleşme hissi, yaratıcı düşünce veya içgörü artışı.

Fizyolojik Etkiler: Kalp atış hızında artış, pupil genişlemesi, hafif bulantı gibi etkiler görülebilir, ancak genellikle fiziksel bağımlılık yapmazlar.

Başlıca Psikedelik Maddeler:

LSD (Liserjik Asit Dietilamid): Sentetik bir madde, 1938’de Albert Hofmann tarafından keşfedildi. Uzun süreli (8-12 saat) etkileriyle bilinir.

Psilosibin: Psilocybe mantarlarında bulunan doğal bir bileşik. Etkileri 4-6 saat sürer ve yerli kültürlerde binlerce yıldır kullanılır.

Meskalin: Peyote ve San Pedro kaktüslerinde bulunur, Mezoamerika’da dini ritüellerde kullanılmıştır.

DMT (Dimetiltriptamin): Ayahuasca gibi bitkisel karışımlarda bulunur, kısa süreli (5-30 dakika) ancak yoğun deneyimler sunar.

MDMA: Teknik olarak bir entaktojen, ancak psikedelik etkileri nedeniyle bazen bu kategoride sayılır. Empati ve sosyal bağ kurma hissi yaratır.

Kullanım Alanları:

Geleneksel/Ritüel Kullanım: Yerli kültürlerde manevi ve şamanistik amaçlarla (örn. ayahuasca törenleri, peyote ritüelleri).

Tıbbi/Terapötik Kullanım: Modern araştırmalar, psilosibin ve MDMA’nın depresyon, anksiyete, PTSD ve bağımlılık tedavisinde etkili olabileceğini gösteriyor.

Rekreasyonel Kullanım: Eğlence veya kişisel keşif amaçlı, ancak yasal riskler taşır.

Psikedelik maddelerin tarihi, insanlık tarihinin derinliklerine uzanır ve kültürel, dini, tıbbi ve bilimsel bağlamlarda zengin bir geçmişe sahiptir.

Antik Dönem ve Geleneksel Kullanım:

MÖ 10.000 – MÖ 2.000: Arkeolojik bulgular, psikedelik bitkilerin (örneğin, psilosibin mantarları, peyote kaktüsü, ayahuasca) antik kültürlerde kullanıldığını gösteriyor. Orta ve Güney Amerika’daki yerli halklar, dini ritüellerde ve şamanistik uygulamalarda bu maddeleri kullanıyordu. Örneğin, Amazon’daki ayahuasca törenleri binlerce yıl öncesine dayanıyor.

Antik Yunan ve Eleusis Gizemleri (MÖ 1500 – MS 392): Antik Yunan’daki Eleusis ritüellerinde, katılımcıların psikedelik bir içecek olan “kykeon” tükettiği ve derin manevi deneyimler yaşadığı düşünülüyor. Bu içeceğin ergot mantarından türetilmiş olabileceği öne sürülüyor.

Mezoamerika Kültürü: Aztekler ve Mayalar, psilosibin mantarlarını (“teonanácatl” yani “tanrının eti”) ve peyote kaktüsünü dini törenlerde kullanıyordu. Bu maddeler, ruhsal dünyayla bağlantı kurmak için kutsal kabul ediliyordu.

Orta Çağ ve Erken Modern Dönem:

Psikedeliklerin kullanımı, Avrupa’da cadı avları ve Hıristiyanlığın etkisiyle azaldı, ancak yerli kültürlerde devam etti. Örneğin, Sibirya’daki şamanlar, Amanita muscaria mantarını ritüellerde kullanıyordu.

Modern Dönem ve Bilimsel Keşifler:

1897 – Meskalin İzolasyonu: Alman kimyager Arthur Heffter, peyote kaktüsünden meskalini izole etti, bu psikedelik maddelerin bilimsel çalışmasının başlangıcı oldu.

1938 – LSD’nin Sentezlenmesi: İsviçreli kimyager Albert Hofmann, ergot mantarından LSD’yi (Liserjik asit dietilamid) sentezledi. 1943’te, Hofmann tesadüfen LSD’nin psikedelik etkilerini keşfetti (ilk “LSD yolculuğu”).

1940’lar – 1950’ler: LSD ve psilosibin, psikiyatri ve psikoterapi alanında yoğun ilgi gördü. Araştırmacılar, bu maddelerin alkolizm, depresyon ve anksiyete tedavisinde potansiyelini araştırdı. Örneğin, “psikedelik terapi” kavramı bu dönemde popülerdi.

1950’ler – Kültürel Yansımalar: Yazar Aldous Huxley’in The Doors of Perception (1954) kitabı, meskalin deneyimlerini popülerleştirdi ve psikedeliklerin manevi potansiyeline dikkat çekti.

1960’lar – Karşı Kültür ve Yasaklar:

Karşı Kültür Hareketi: 1960’larda, LSD ve psilosibin, ABD ve Avrupa’daki hippi hareketiyle popülerleşti. Timothy Leary gibi figürler, psikedelikleri “zihni özgürleştiren” araçlar olarak tanıttı.

Yasal Kısıtlamalar: Psikedeliklerin yaygın rekreasyonel kullanımı, hükümetlerin tepkisini çekti. 1966’da ABD’de LSD yasaklandı, 1971’de ise Birleşmiş Milletler’in Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ile LSD, psilosibin ve diğer psikedelikler uluslararası düzeyde kontrol altına alındı.

1980’ler – 2000’ler: Sessiz Dönem ve Yeniden Keşif:

Yeraltı Kültürü: Yasaklara rağmen, psikedelikler yeraltı kültürlerinde ve bazı manevi gruplarda kullanılmaya devam etti. MDMA (ekstazi) gibi yeni maddeler 1980’lerde popüler oldu.

Bilimsel Rönesans (2000’ler): 21. yüzyılda, psikedelik araştırmalar yeniden canlandı. Johns Hopkins ve Imperial College London gibi kurumlar, psilosibin ve LSD’nin depresyon, PTSD ve bağımlılık tedavisindeki etkilerini araştırmaya başladı. 2006’da Johns Hopkins’in psilosibin üzerine yaptığı çalışma, bu maddelerin mistik deneyimler yaratabileceğini gösterdi.

Günümüz (2020’ler):

Tıbbi Kullanım: Psilosibin ve MDMA, bazı ülkelerde (örneğin, ABD’de Oregon eyaleti) terapötik kullanım için yasallaştırıldı. 2023’te Avustralya, psilosibin ve MDMA’yı belirli psikiyatrik tedaviler için onayladı.

Kültürel Kabul: Psikedelikler, modern terapide ve kişisel gelişimde giderek daha fazla kabul görüyor. Ancak, rekreasyonel kullanım hala birçok yerde yasa dışı.

Yeni Araştırmalar: Beyin görüntüleme teknikleriyle, psikedeliklerin nöral etkileri daha iyi anlaşılıyor. Bu maddeler, beyindeki varsayılan mod ağını (DMN) etkileyerek ego ölümü gibi deneyimleri tetikleyebiliyor.

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’nın “Çöp Merkezi”

Avrupa Birliği’nin 2024 verilerine göre Türkiye, AB – 27 ülkelerinden toplam 12,3 milyon ton atık ithal ederek, “Avrupa’nın en çok çöp gönderdiği ülke” ünvanını korudu.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden ithal ettiği atık miktarına, geri dönüşüm kapasitesine ve çevresel etkilerine ilişkin soru önergesine verdiği yanıtta sayısal veri paylaşmadı.

CHP’li Kış, “Türkiye, Avrupa Birliği’nin ‘çöp alan ülkesi’ olma konumunu sürdürürken, bu karanlık tabloya dair kamuoyunun en temel soruları dahi cevapsız kalıyor. Bakan Murat Kurum’dan gelen yanıt ise kamuoyunun bilgi hakkına yönelik bir perdeyi daha araladı: Veri yok, şeffaflık yok.” değerlendirmesinde bulundu.

Avrupa Birliği’nin 2024 verilerine göre Türkiye, AB-27 ülkelerinden toplam 12,3 milyon ton atık ithal ederek, “Avrupa’nın en çok çöp gönderdiği ülke” ünvanını korudu. Bu atıkların büyük kısmı hurda metal (10,7 milyon ton) ve plastik atıklardan (425 bin ton) oluşuyor.

CHP’li Gülcan Kış, bu tabloyu 21 Mayıs 2025 tarihinde Meclis gündemine taşıdı. Soru önergesinde şu sorulara yer verdi:

2024 yılında toplam kaç ton atık ithal edildi? Hangi türlerden oluşuyor?
Türkiye’nin geri dönüşüm kapasitesi bu yükü kaldırabiliyor mu?
Yakılan ya da doğaya bırakılan atıklar ne kadar? Emisyonlar ölçülüyor mu?
AB’nin 2026 ve 2027’de yürürlüğe koyacağı yeni kurallara Türkiye hazır mı?

CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın soru önergesine verilen 28 Temmuz 2025 tarihli yanıt, Bakan Murat Kurum imzasıyla TBMM’ye iletildi. Ancak Kış’ın yönelttiği soruların hiçbirine sayısal veriyle karşılık verilmedi. Yanıtta yalnızca genel mevzuat açıklamaları yer aldı.

Geri dönüşüm süreçlerine dair şu genel bilgiler paylaşıldı:

2020’den bu yana ithalata kota uygulandığı,
Geri dönüşüm tesislerinin kapasitesinin yüzde 50’sini aşan ithalata izin verilmediği,
Yakma ve bertaraf amaçlı ithalatın yasak olduğu,
2020-2025 yılları arasında 31.976 denetim yapıldığı,
2 bin 129 tesis hakkında işlem uygulandığı, 1 milyar 152 milyon TL para cezası kesildiği,
256 tesisin faaliyetinin durdurulduğu…

Ancak bu veriler, ithalatın çevresel ve toplumsal etkilerine dair herhangi bir tablo ortaya koymazken, CHP’li Kış’ın “Kaç ton atık geri dönüştürüldü, ne kadarı yakıldı, kaç kişi etkilendi?” soruları yanıtsız bırakıldı.

CHP’li Gülcan Kış, Bakan Murat Kurum’un yanıtına şu sözlerle tepki gösterdi: “Sayın Bakan’ın gönderdiği yazıda sayı yok, şeffaflık yok, hesap yok. 12,3 milyon tonluk bir atık yükünden söz ediyoruz. Bu çöpün ne kadarı plastik, ne kadarı yakılıyor, hangi şehirlerde bertaraf ediliyor bilmiyoruz. Çünkü Bakanlık bu verileri halktan gizliyor. Bu sadece çevre kirliliği değil, bilgi karartmasıdır.”

Kış, özellikle Mersin gibi liman kentlerinin Avrupa’dan gelen plastik ve endüstriyel atıklarla dolduğunu, bu durumun hem çevreye hem yerli atık toplayıcılara zarar verdiğini belirterek, “Geri dönüşüm adı altında plastik çöpleri yakıyoruz, doğaya bırakıyoruz. Bunun adı dönüşüm değil, zehir yaymaktır” dedi.

“Türkiye artık Avrupa’nın çöp konteyneri olmaktan çıkarılmalı. Bu konuda şeffaflıkla hareket eden, halk sağlığını ve çevreyi önceleyen bir sisteme ihtiyaç var” diyen CHP’li Kış, sürecin TBMM’de, kamuoyunda ve uluslararası platformlarda takipçisi olacaklarını vurguladı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Her Zaman Geç Kalınıyorsa, Sorumlusu “Zaman Kişiliği” Olabilir

Zaman kişiliği, zamanı algılama, kullanma ve yönetme biçimleriyle ilgili kişisel özellikleri ifade eder. Terim, genellikle psikoloji ve zaman yönetimi alanlarında, kişilerin zamanla olan ilişkilerini anlamak için kullanılır.

Haber Merkezi / Kişilerin zamanı nasıl deneyimlediği, planladığı ve değerlendirdiği, kişilik özelliklerinden, kültürel arka plandan ve yaşam tarzından etkilenebilir. İşte zaman kişiliğinin temel özellikleri:

Zaman Algısı: Bazı kişiler zamanı doğrusal (lineer) bir şekilde algılarlar; yani geçmiş, şimdi ve gelecek olarak net bir çizgide görürler. Bazı kişiler ise zamanı daha döngüsel veya esnek algılarlar.

Zaman Yönetimi Yaklaşımları:

Planlı (Zaman Odaklı): Bu kişiler genellikle dakik, organize ve geleceğe yönelik planlar yapar. Görevleri önceliklendirir ve takvim kullanmayı severler.
Esnek (Olay Odaklı): Bu kişiler daha spontane hareket eder, anı yaşar ve katı programlara bağlı kalmayı tercih etmezler.

Zaman Perspektifi: Psikolog Philip Zimbardo’nun “Zaman Perspektifi Teorisi”ne göre, zaman farklı ağırlıklarda algılanır:

Geçmiş Odaklı: Nostaljiye yatkın, anılara önem verir.
Şimdi Odaklı: Anı yaşama eğiliminde, haz odaklı.
Gelecek Odaklı: Hedeflere ve planlamaya odaklanır.

Bu perspektifler, kişilerin karar alma süreçlerini, motivasyonunu ve ruh halini etkileyebilir.

Kültürel Etkiler: Bazı kültürler (örneğin, Batı toplumları) monokronik bir zaman anlayışına sahiptir; yani zamanı bölünmüş, planlı ve dakik bir şekilde ele alırlar.

Diğer kültürler (örneğin, bazı Akdeniz veya Latin kültürleri) polikronik bir yaklaşıma sahiptir; birden fazla işi aynı anda yapmayı ve esnekliği tercih ederler.

Zaman Kişiliğinin Ruh Sağlığı ve Üretkenliğe Etkileri:

Depresyon ve Kaygı: Geçmiş odaklı kişiler depresyona, gelecek odaklı kişiler ise kaygıya daha yatkın olabilir.
Üretkenlik: Planlı ve gelecek odaklı kişiler genellikle daha üretken olurken, esnek kişiler yaratıcı ancak bazen düzensiz olabilir.
Stres: Zaman yönetimi zayıf olan veya zaman baskısı altında hisseden kişler daha fazla stres yaşayabilir.

Örnekler ve Uygulama:

Planlı bir zaman kişiliği: Bir proje yöneticisi, her adımı titizlikle planlar, son teslim tarihlerine uyar ve takvimini düzenli tutar.
Esnek bir zaman kişiliği: Bir sanatçı, ilham geldiğinde çalışmayı tercih eder ve katı programlardan kaçınır.
Dengeli yaklaşım: Sağlıklı bir zaman kişiliği, planlama ile esnekliği birleştirir; hem anı yaşar hem de gelecek için hazırlanır.

Zaman Kişiliğini Anlamak İçin Öneriler:

Kendini Tanıma: Zaman perspektifini anlamak için Zimbardo’nun Zaman Perspektifi Envanteri gibi araçları kullanılabilir.
Denge Kurma: Çok katı veya çok esnek bir zaman anlayışı yerine, duruma göre esneklik ve planlama arasında denge kurma denenebilir.
Farkındalık (Mindfulness): Zamanı daha bilinçli yaşamak, anı değerlendirmeye ve stresle başa çıkmaya yardımcı olabilir.

Sonuç olarak; Zaman kişiliği, kişinin zamanı nasıl algıladığı ve kullandığına dair benzersiz bir çerçeve sunar. Bu özellikler, hem kişisel hem de profesyonel hayatta başarıyı, ilişkileri ve ruh sağlığını etkileyebilir.

Paylaşın