Hava Kirliliği Bir Sonraki Sağlık Krizi Mi?

Hava kirliliği, artık çevre sorunu olmanın çok ötesinde. Kalp krizi oranlarından çocukların okul başarısına kadar hayatın her alanına nüfuz eden bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıyayız.

Haber Merkezi / Dünya, pandemilerin gölgesinden yeni çıkmışken, ufukta daha sessiz ama bir o kadar yıkıcı bir tehdit beliriyor: hava kirliliği.

Görünmez, çoğu zaman fark edilmeyen ve etkileri yıllara yayılan bu sorun, uzmanlara göre “bir sonraki büyük sağlık krizi” olma yolunda hızla ilerliyor. Üstelik bu kez tek bir virüs değil, hepimizin soluduğu hava problemli.

Hava kirliliği, kentlerin üzerinde asılı duran gri bir sis kadar basit bir görüntüden ibaret değil. Solunan her partikül, insan vücuduna mikroskobik bir saldırı anlamına geliyor. Uzman raporlarına göre ince partikül maddeler (PM2.5), kalp hastalıklarından çocuklarda gelişim geriliklerine kadar geniş bir yelpazede sağlık riskleri yaratıyor.

Daha çarpıcı olan ise şu: Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre bugün dünyada neredeyse 10 kişiden 9’u sağlıksız hava soluyor. Başka bir deyişle, sorunun coğrafi sınırı yok; zengin ya da yoksul fark etmiyor. Hepimiz aynı havayı paylaşıyoruz.

Büyük şehirlerde manzara daha da karanlık. Artan betonlaşma, trafik yoğunluğu, düşük kaliteli fosil yakıtlar ve endüstriyel faaliyetler, milyonlarca insanı kronik risk altına sokuyor.

Bugün İstanbul’dan Pekin’e, Delhi’den Los Angeles’a kadar birçok metropol, yılın belli dönemlerinde zehirli gazlarla kaplanıyor. Çocuklar sabah okula giderken, yetişkinler işe koşarken farkında olmadan ağır metal ve toksinlerle dolu bir havayı soluyor.

Bu tablo, “kentsel yaşamın bedeli” olarak normalleştirilmeye çalışılsa da, aslında ağır bir sağlık faturası çıkarıyor.

Hava kirliliği yalnızca bireyin sağlığını tehdit etmiyor; ülkelerin ekonomilerini de sessizce kemiriyor.

Artan hastalık yükü, iş gücü kaybı, sağlık harcamaları ve üretkenlik düşüşü, ekonomilerin omurga noktalarına zarar veriyor. Bazı ülkelerde hava kirliliğinin toplam ekonomik yükü, yıllık GSYH’nin yüzde 5’ine kadar çıkabiliyor.

Yani kirli hava sadece nefesimizi değil, bütçemizi de tüketiyor.

Aslında “hava kirliliği yeni bir kriz mi?” sorusu bile iyimser. Çünkü bu kriz yeni değil; yalnızca uzun süredir görmezden geliniyor. Sağlık sistemleri COVID-19’la mücadele ederken, hava kirliliğinin neden olduğu ölümler sessizce sürmeye devam etti.

Fark şu ki pandemi bir sabah uyandığımızda patladı; hava kirliliği ise her gün soluduğumuz, kronik ve derinleşen bir tehlike.

Bilim insanlarına göre çözüm, karmaşık olduğu kadar mümkün:

Fosil yakıt kullanımının azaltılması,
Yeşil ulaşım politikaları,
Yenilenebilir enerji yatırımları,
Kent içi planlamada “hava sağlığı” kriterinin uygulanması,
Endüstriyel emisyon denetimlerinin güçlendirilmesi.

Fakat tüm bu adımlar politik kararlılık gerektiriyor. Sorun da tam burada düğümleniyor. Ekonomik kaygılar, sanayi baskısı ve kısa vadeli siyasi hesaplar, temiz hava politikalarını çoğu zaman geri plana itiyor.

Hava kirliliği, artık çevre sorunu olmanın çok ötesinde. Kalp krizi oranlarından çocukların okul başarısına kadar hayatın her alanına nüfuz eden bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıyayız.

Eğer bugün harekete geçilmezse, yarının manşetleri belki de şöyle olacak: Görmezden Gelinen Tehlike Dünyayı Nefessiz Bıraktı.

Kısacası, soluduğumuz hava sessiz ama en etkili hatırlatıcı: Bir kriz kapıda değil, zaten burada.

Paylaşın

Günlerin Köpüğü: Saf Aşkın Yıkımı

Boris Vian’ın 1947 tarihli romanı Günlerin Köpüğü, hem büyüleyici hem sarsıcı, saf aşk ile acımasız gerçeklik arasındaki uçurumu şiirsel bir dille kuran bir yapıttır.

Haber Merkezi / Edebiyat tarihinde “gerçeküstü romantik trajedi” olarak tanımlanabilecek ender örneklerden biridir. Roman, yalnızca anlatısı ile değil, dil ve biçim oyunlarıyla da benzersizdir.

Romanın merkezinde Colin ile Chloé’nin aşkı bulunur. İlk bölümde hafiflik, keyif, müzik, dans ve saf bir mutluluk hissi hâkimdir. Fakat Chloé’nin akciğerinde bir nilüfer çiçeğinin büyümeye başlamasıyla romanın dünyası ağırlaşır. Bu çiçek, hem hastalık hem kader hem de varoluşsal bir metafor niteliğindedir.

Başta Colin’in maddi özgürlüğü ve oyunbaz yaşamı, roman ilerledikçe yerini yoksullaşmaya ve sıkıntıya bırakır. Chloe’nin iyileşmesi için sürekli çiçek alınması gerekir, bu da Colin’i ilk kez emeğini satmaya zorlar. Vian; tüketim, yoksulluk ve iş yaşamının insan ruhunu nasıl aşındırdığını grotesk bir biçimde gösterir.

Mekânlar, nesneler ve karakterler sürekli biçim değiştirir. Odaların daralması, nesnelerin kederlenmesi, insanların fiziksel olarak çöküşü—bunlar psikolojik durumların somut yansımalarıdır. Vian’ın dünyası hem absürd hem masalsıdır.

Vian, kelimelerle oynayan, ritme, sese, çağrışıma dayanan özgün bir üsluba sahiptir. Roman boyunca:

Şarkı söyleyen fare, renk değiştirerek ruh hâlini yansıtan odalar, kendiliğinden müzik üreten pianocktail gibi nesneler gerçeküstü olduğu kadar sembolik anlamlar taşır. Bu üslup, kitabı yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarıp poetik bir evrene dönüştürür.

Roman iki bölümlü bir müzik parçası gibidir:

İlk bölüm: Hafif, neşeli, fantastik, oyunbaz.
İkinci bölüm: Kasvetli, acımasız, yoksulluk ve hastalıkla kuşatılmış.

Bu keskin ton değişimi romanın en çarpıcı yanlarından biridir; okur, karakterlerle birlikte yavaşça karanlığa çekilir.

Vian, varoluşçuluk akımının etkisini hem taşır hem tiye alır. Sartre ve dönemin entelektüel modası, Chick karakteri üzerinden iğneleyici bir dille eleştirilir. Roman, hayatın anlamsızlığına dair karamsarlık ile aşkın dönüştürücü gücü arasında gidip gelen bir felsefi sorgulama yürütür.

Günlerin Köpüğü; masalsı bir anlatı ile toplumsal-eleştirel bir söylemi birleştiren, hem kalbi hem zihni sarsan bir romandır. Okuru bir yandan büyülü bir aşkın içine çekerken bir yandan da dünyanın acımasız gerçekliğiyle yüzleştirir. Vian’ın dili şiirsel, özgün ve oyunbazdır; romanın duygusal etkisini artıran en önemli unsur da budur.

Günlerin Köpüğü, hafızada yer eden imgeleri, melankolik güzelliği ve edebi cesaretiyle 20. yüzyıl Fransız edebiyatının unutulmaz eserleri arasındadır.

Paylaşın

Türkiye’nin Kredi Risk Primi 233 Puana Geriledi

Türkiye’nin 5 yıllık CDS (Credit Default Swap) puanı bugün itibariyle 233 seviyesine geriledi. Türkiye’nin 5 yıllık CDS 2020 yılında 643 baz puanla zirve yapmıştı.

Türkiye ekonomisi için önemli bir gösterge olan 5 yıllık kredi risk primi (CDS), son dönemde yaşanan gerilemeyle dikkat çekiyor. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 233 baz puana gerileyerek Mayıs 2018’den bu yana en düşük seviyeye indi.

CDS primi nasıl hesaplanıyor?

Ülkelerin dış borçlanmalarına karşı CDS’leri genelde büyük uluslararası yatırım bankaları sağlıyor ve o ülkelerin borcunu çevirememesi halinde ödemeyi bu banka üstlenmiş oluyor. Bu bankalar da söz konusu ülkenin geri ödeme yeteneğini, makroekonomik koşullarını inceleyerek bir risk oranı belirliyor.

Bu oran belirlenirken uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar önemli bir rol oynasa da bunun dışında da bir çok faktör göz önünde bulunduruluyor.

Ekonomisi sağlam ve geri ödeme sorunu yaşamayacağı düşünülen ülkelerin risk primi düşük olurken geri ödemekte sorun yaşayacağı düşünülen ülkelerin risk primi yüksek bir orandan belirleniyor.

CDS priminin artmasının sonuçları ne olur?

Kamunun ve özel sektörün dış borçlanma maliyetleri CDS primine paralel olarak artar.

Burada kendini besleyen bir döngü oluşur. Borçlanma maliyetinin artması döviz girişini azalttığı için dış borcu ödemeyi zorlaştırır. Bu da riski daha da çok yükseltir.

Artan maliyetler, daha fazla kaynağın borç ödemesine ayrılması ve daha az harcanabilir gelir (yani refah kaybı) anlamına gelir.

Döviz girişinin azalması içerideki likidite krizini daha da derinleştirirken enflasyonist baskıları artırır.

Ulaşılabilecek en uç nokta, CDS ile sigortalanan temerrüt riskinin gerçekleşmesi durumudur. Dış borcun çevrilemez hale gelmesi ya da “iflas” durumu, başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz pek çok ürünü alamayacak hale gelmemiz, ithal ara malına dayalı üretim yapımızın durması anlamına gelir.

Paylaşın

Çocuklara Sosyal Medya Yasağı: Koruma Mı, Kontrol Mü?

Çocuklar sosyal medya ortamında pek çok riskle karşı karşıya. Ancak sosyal medya yasağı, bu riskleri ortadan kaldırmak yerine görünmez hale getirme tehlikesi taşıyor.

Haber Merkezi / Ayrıca devlet kontrolü ile şirket sorumsuzluğu arasına sıkışmış çocukların geleceği, bir yasak maddesinden çok daha fazlasını hak ediyor.

Son yıllarda sosyal medya platformları, yalnızca yetişkinlerin değil; çocukların da günlük yaşamının merkezine yerleşti. Ancak bu hızlı yayılma, beraberinde giderek büyüyen bir tartışmayı da getiriyor:

Çocuklara sosyal medya yasağı getirilmeli mi? Bu soru, basit bir güvenlik önlemi tartışmasından ibaret değil; teknolojinin, ebeveynliğin, devlet otoritesinin ve özgürlük kavramının kesiştiği çetrefilli bir kavşak aslında.

Çocukların sosyal medya kullanımına yönelik kaygılar elbette temelsiz değil. Araştırmalar, özellikle 10–16 yaş arası gençlerin sosyal medya kullanımının:

Güzellik algısını bozan filtre kültürü,
Dikkat dağınıklığı ve bağımlılık davranışları,
Uyku düzeninin bozulması gibi sonuçlarla ilişkilendirilebileceğini gösteriyor.

Ebeveynlerin büyük bölümü, çocuklarının dijital dünyada neyle karşılaştığını kontrol edemiyor. Platformların algoritmik yapısı ise çocukları daha çok ekrana bağlayacak şekilde tasarlanmış durumda. Bu tabloya bakıldığında, “yasak” kelimesi bir anda kulağa o kadar da radikal gelmeyebiliyor.

Sosyal medya şirketlerinin sorumluluğunu yerine getirmemesi kabul edilebilir değil; ancak çözümün her zamanki gibi bireyden —özellikle de çocuktan— beklenmesi de adil görünmüyor. Birçok ülke, yaş doğrulama sistemlerini zorunlu kılmayı tartışıyor. Ne var ki devletlerin bu doğrulama süreçlerini nasıl kullanacağı, gizlilik kaygılarını da beraberinde getiriyor.

Peki devlet, çocukları koruma iddiasıyla neyi gözetleyecek, hangi verileri toplayacak ve bunları nasıl saklayacak? “Çocuğu koruma” gerekçesi, yıllardır internet sansürlerinin en meşru görünen kılıfı değil miydi?

Bir diğer kritik soru şu: Yasak, etkili olur mu?

Çoğu yetişkinin bile yaşadığı çevrimiçi kaçak yolları bir çocuğun bulamayacağını düşünmek fazla iyimser. VPN kullanımından sahte yaş doğrulamalarına kadar pek çok yöntem, birkaç dakikalık bir internet aramasıyla öğrenilebiliyor. Yani yasak, çoğu durumda yalnızca çocuğu daha denetimsiz, daha riskli alanlara itebilir.

Üstelik sosyal medya, çocuklar için yalnızca bir tehdit değil; aynı zamanda:

Kendini ifade etme alanı,
Yaratıcılık sahası,
Eğitim ve topluluk kurma imkânı da sunuyor.

Sosyal medyadan tamamen uzak bir çocuk, dijital dünyanın diliyle geç tanıştığında aslında dijital bir dezavantajla da karşı karşıya kalıyor.

Çocuklara sosyal medya yasağı getirmek, kolay ama yanıltıcı bir çözüm. Asıl zor olan; teknoloji şirketlerini hesap verebilir kılmak, eğitimi güncellemek, ebeveynlere dijital farkındalık kazandırmak ve çocuklarla sağlıklı iletişim kurmak.

Gerçek koruma; yasaktan değil, bilgiden, eleştirel dijital okuryazarlıktan, sağlam bir sosyal destek sisteminden geçiyor.

Evet, çocuklar sosyal medya ortamında pek çok riskle karşı karşıya. Ancak sosyal medya yasağı, bu riskleri ortadan kaldırmak yerine görünmez hale getirme tehlikesi taşıyor. Ayrıca devlet kontrolü ile şirket sorumsuzluğu arasına sıkışmış çocukların geleceği, bir yasak maddesinden çok daha fazlasını hak ediyor.

Kısacası mesele, çocukları sosyal medyadan uzak tutmak değil; sosyal medyayı çocuklar için daha güvenli, daha etik ve daha insani kılmak.

Paylaşın

Özel’den Eleştirilere Yanıt: DEM Parti’yi Hedef Almadım

Stockholm Sendromu” ve “celladına âşık olmak” sözlerine açıklık getiren CHP Lideri Özgür Özel, “Ben DEM Parti’yi doğrudan hedef almadım… AK Parti’nin MHP’nin Kürt seçmenlere neler yaptığını anımsattım sadece” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, dördüncü kez seçildiği CHP 39. Olağan Kurultayı’nda yaptığı konuşmasında “Herkesi canı istediğinde ‘Şu parti kapatılsın, kapatmıyorsa Anayasa Mahkemesi de kapatılsın’ diyenlerin demokratlığını hatırlamaya davet ediyorum. Stockholm Sendromuna kapılmamaya, dün elinden zor kurtulduğumuz celladımıza aşık olmamaya davet ediyorum” sözlerinin DEM Parti’ye gönderme olarak yorumlanmasının ardından yeni bir açıklama yaptı.

Nefes gazetesine konuşan Özel, “Ben DEM Parti’yi doğrudan hedef almadım. ‘Hangi siyasi parti olursa olsun’ diye başladım cümleme zaten. AK Parti’nin MHP’nin Kürt seçmenlere neler yaptığını anımsattım sadece. Alınganlık göstermişler. Canları sağ olsun. Tülay Hanım’ın da dediği gibi muhalefet partisinin muhalefet partisiyle bu tür tartışmalar yaşanmasını doğru bulmam. O nedenle bu tartışmayı sürdürecek değilim” dedi.

Özgür Özel’in kurultaydaki sözleri üzerine DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Celladına aşık olmak ya da Stockholm sendromu metaforunun bizler için kullanılması en hafif tabiriyle bir akıl tutulmasıdır. Bizler tarih boyunca bıkmadan, usanmadan, yılmadan bütün baskılara rağmen direnen devrimci, sosyalist ve yurtsever bir geleneğin temsilcileriyiz DEM Parti olarak celladı da çok iyi tanırız” ifadelerini kullanmıştı.

Özel, yeniden seçilmesinin ardından önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun tebrik için arayıp aramadığı sorusuna da “Ben kendisini Kurultay’dan bir gün önce de arayıp davet ettim. Gelmedi, şu ana kadar aramadı” diye yanıt verdi.

Özgür Özel, İstanbul’da CHP İl Başkanlığına mahkeme kararıyla kayyım olarak atanan Gürsel Tekin konusunda da “Gerçek partiliyse kurultaydan çıkan mesajı doğru okumalı” dedi. Tekin’in parti üyesi olmadığı halde birilerini partiden ihraç etmeye çalıştığını anımsatan CHP Genel Başkanı, “Biz canımızla uğraşıyoruz. Mücadele veriyoruz. Bunlarla uğraşacak değiliz” ifadesini kullandı.

Paylaşın

Sanatta Yüz Yıllık Modernizm: Marksist Bir Eleştiri

Modernizmin estetik devrim olarak anlatılan hikâyesi, aynı zamanda kapitalizmin kültürel tarihidir. Bu hikâye ekonomi – politik dinamikler ışığında yeniden okunduğunda tam anlamıyla kavranabilir.

Haber Merkezi / Sanat dünyası, 20. yüzyılın başından bu yana modernizmin etkisi altında şekillenmiş bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kübizmden Fütürizme, Dada’dan Soyut Dışavurumculuğa uzanan bu yelpaze, genellikle ilerlemeci, yenilikçi ve bireyci bir estetik dönüşüm olarak okunmaktadır.

Ancak modernizmin yüz yıllık serüvenine Marksist bir perspektiften bakıldığında, bu estetik devrimin yalnızca sanatsal bir arayış olmadığı; aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin, sınıfsal dinamiklerin ve piyasa mekanizmalarının belirleyici etkileriyle biçimlendiği görülmektedir.

Modernizm, görünürde geleneksel estetik kalıplara bir başkaldırı olarak belirse de, bu başkaldırı büyük ölçüde kapitalizmin hızla dönüşen toplumsal yapısının içinden doğmuştur. Sanatçılar, endüstrileşmenin yarattığı yabancılaşmaya tepki verirken, aynı zamanda bireysel yaratıcılığın yüceltilmesi kapitalist ideolojinin “bireysel girişimci” anlayışıyla örtüşmüştür.

Bu dönemde sanat eserinin “meta” haline gelişi hızlandı. Galeriler, koleksiyon piyasaları ve müze politikaları, sanatın dolaşımını piyasa kurallarına göre belirlenmiştir. Modernist sanatçı özgürleşirken, aynı zamanda üretimini ekonomik yapılarla daha sıkı bir ilişkiye sokulmuştur.

Avangard hareketler, toplumsal dönüşüm idealini sanatla birleştirmeye çalışmıştır. Dada’nın burjuva kültürüne saldırısı, Rus konstrüktivistlerinin devrimci tasarım anlayışı veya Bauhaus’un üretim – estetik ilişkisini yeniden kurgulama çabası bu hattın önemli örnekleri arasındadır.

Fakat Marksist düşünürlerin sıkça vurguladığı gibi, avangardın radikal jestleri çoğu zaman sistem tarafından soğurulmuştur. Ki burjuva kültürü, kendisine yönelen eleştiriyi metalaştırarak yeniden pazarlanabilir hale getirmekte ustadır. Bugün bir Dada kolajının milyon dolarlara alıcı bulması, avangardın artık karşısına dikildiği sistemin bir parçası haline gelmesinin çarpıcı bir göstergesidir.

Soyut sanatın yükselişi, Marksist okumalarda sıkça “yabancılaşmanın estetik biçimi” olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal gerçeklikle bağların koparıldığı, sanatın kendi iç form sorunlarına kapandığı bu yönelim, kapitalizmin bireyi atomize eden yapısını yansıtmaktadır.

Buna karşın, soyutlama kimi sanatçılarda özgürleşmenin dili olarak da okunabilir. Yine de bu ikiliğin çözümü, sanatın üretildiği ekonomik ortamda aranmalıdır: Sanatçı özgürce soyutlayabiliyordu, çünkü piyasa bu özgürlüğü maddi olarak destekleyen bir altyapı kurmuştur.

20. yüzyılın son çeyreğinde postmodernizmin yükselişi, modernizmin “ilerleme” mitini yerle bir etmiştir. Fakat Marksist düşünürlere göre, bu da kapitalizmin esnek birikim dönemine geçişinin kültürel karşılığıydı.

Modernizmin büyük anlatıları yıkılırken, piyasaya uyumlu çoğulluklar, parçalanmış kimlikler ve her şeyin metalaşabildiği esnek bir kültürel alan doğmuştur. Sanat artık yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda küresel yatırım ağlarının bir aracı olmuştur.

Modernizmin yüz yıllık mirasına baktığımızda, sanatın ideallerle, özgürlük arayışlarıyla ve yaratıcı devrimlerle örülü bir çizgiye sahip olduğu görülebilir. Ancak Marksist bakış, bu çizginin arkasındaki ekonomik ve sınıfsal belirlenimleri de görünür kılmaktadır.

Bugün çağdaş sanat piyasasının devasa ölçeğe ulaşması, sanat eserinin finansal bir yatırım aracına dönüşmesi ve müzayede evlerinin modernist eserleri milyar dolarlık dolaşıma sokması, modernizmin aslında kapitalist çarklardan hiç de bağımsız olmadığını gözler önüne sermektedir.

Sonuç olarak, modernizmin estetik devrim olarak anlatılan hikâyesi, aynı zamanda kapitalizmin kültürel tarihidir. Bu hikâye ancak sınıf ilişkileri, üretim biçimleri ve ekonomi – politik dinamikler ışığında yeniden okunduğunda tam anlamıyla kavranabilir.

Paylaşın

Ölü Ordunun Generali: Savaşın Anlamsızlığı

İsmail Kadare’nin Ölü Ordunun Generali (1963) adlı romanı, II. Dünya Savaşı’ndan yıllar sonra, işgalci ülke tarafından Arnavutluk’a gönderilen bir general ile bir rahibin, savaşta ölen askerlerin kemiklerini toplamak için çıktıkları uzun ve amansız yolculuğu konu alır.

Haber Merkezi / Romanın merkezinde ölümün maddi kalıntılarıyla yüzleşen bir işgalcinin vicdanı, savaşın anlamsızlığı ve zamanın yaraları iyileştirmeyişi yer alır.

General, ölü askerleri ülkelerine “onurla geri götürmekle” görevlendirilmiştir; ancak bu görev, giderek absürt, travmatik ve ahlaki açıdan dayanılmaz bir hâl alır. Kadare bu yolculuk üzerinden hem işgalci devletin suçlarını hem de savaş sonrası politik hesaplaşmaları ustalıkla işler.

Romanın Ana Temaları:

Savaşın anlamsızlığı ve ölümün sıradanlaşması: Roman boyunca asker kemiklerinin aranması, savaşın ne kadar anlamsız bir yıkım olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Kadare, ölümün istatistikleştirildiği ve politik amaçlara alet edildiği bir dünyayı gösterir.

Suçluluk ve vicdan: General, görevini ne kadar “askeri bir zorunluluk” olarak görse de Arnavutluk’un her köşesinde savaşın gerçek yüzüyle karşılaşır. Bu karşılaşmalar, onun vicdanını giderek daha çok sarsar. Romanın ilerleyişinde generalin ruhsal çözülüşü en dikkat çekici izlektir.

İşgalci–işgal edilen ilişkisi: Kadare, Arnavut halkının sessiz ama derin öfkesi ile işgalcinin suçluluk duygusu arasındaki gerilimi ustalıkla kurar. Bu gerilim özellikle yaşlı köylüler, rehberler ve savaşın mağdurlarıyla yapılan temaslarda yoğun biçimde hissedilir.

Kimlik, tarih ve toplumsal bellek: Kemiklerin aranması, yalnızca bir arama işi değil; aynı zamanda geçmişle yüzleşme metaforudur. Roman, “ölüler bile rahat bırakılamaz” düşüncesi üzerinden tarihin sürekli yeniden kazılmasını sorgular.

Romanın Ana Karakterleri:

General: Romanın merkezindeki isim olan general, başlangıçta görevine sadık bir askerdir. Fakat roman ilerledikçe vicdanının ve anlamsızlık hissinin ağırlığı altında ezilir. Kadare, bu karakter üzerinden “emir veren ama geçmişten kaçamayan” bir figür yaratır.

Rahip: Generalin yol arkadaşı olan rahip, dinî ve ahlaki söylemlerle süreci anlamlandırmaya çalışsa da çoğu zaman ikiyüzlü, politik olarak manipülatif bir karakterdir. Bu da romanın din–devlet ilişkisine yönelik ince bir eleştirisidir.

Arnavut halkı: Doğrudan merkezi karakter olmasalar da roman boyunca karşılaşılan köylüler, savaşın gerçek mağdurları olarak romanın moral eksenini oluşturur. Sessiz tavırları bile güçlü bir tanıklık işlevi görür.

Kadare’nin romanı politik alegoriler açısından zengindir; işgal, baskı, otorite ve tarihsel yüzleşme gibi konular bir alt metin olarak sürekli hissedilir.

Ölü Ordunun Generali, yalnızca Balkan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en etkileyici anti-savaş romanlarından biri kabul edilir. Kadare, savaşın ölüler üzerindeki etkisini anlatırken aslında hayatta kalanların acısını, suçluluğunu ve çaresizliğini gözler önüne serer.

Roman, politik göndermeleri, psikolojik derinliği ve şiirsel diliyle modern bir klasik niteliğindedir.

Sonuç olarak, İsmail Kadare’nin romanı, savaş karşıtı mesajı, insan psikolojisini derinden işleyen yapısı, alegorik nitelikleri ile güçlü bir edebiyat eseridir.

Okura savaşın yalnızca bir dönem olmadığını, kuşaklar boyunca süren bir yara olduğunu gösterir.

Paylaşın

SIPRI: Silah Satışı Rekor Büyüklüğe Ulaştı

SIPRI’nin raporuna göre, dünya çapında en büyük 100 silah üreticisinin toplam gelirleri bir yılda yüzde 5,9 artışla 679 milyar dolara ulaştı. Bu, SIPRI tarafından şimdiye kadar kaydedilen en yüksek değer oldu.

Listenin önemli kısmını yine Amerikan şirketleri oluşturdu. İlk 100’deki 39 şirket ABD merkezli iken bunların toplam gelirleri 334 milyar dolar ile kalan 61 şirketin toplam kazancına neredeyse eşit oldu.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 2024 yılı “En büyük 100 silah üreticisi ve askeri hizmet şirketi” başlıklı raporunu yayınladı.

Rapora göre, geçen yıl Türkiye’den beş şirket dünya çapında en fazla silah satışı yapan ilk 100 firma arasında yer aldı.

Daha önce Türkiye’den dört firmanın yer aldığı listeye ilk kez Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) de girdi. Listedeki Türk şirketlerinin dördünün gelirleri artarken, yalnızca Baykar’ın satışlarında düşüş görüldü.

SIPRI’nin raporuna göre, en çok satış yapan ilk 100 silah üreticisi arasındaki beş Türk firmasının toplam gelirleri 10 milyar doları aşarak 10,1 milyar dolar seviyesinde oldu. Bu tutar 2023’e kıyasla yüzde 11 artışa karşılık geliyor.

Türkiye’den en fazla silah satışını Aselsan gerçekleştirdi. 100 şirket arasında bir yılda 52’nci sıradan 47’nciliğe yükselen Aselsan’ın gelirleri geçen yıl yüzde 24 artarak 3,5 milyar dolara ulaştı. SIPRI raporunda gelir artışının ihracattaki büyümeden kaynaklandığı belirtiliyor.

TUSAŞ gelirlerini yüzde 11 artırarak 10 basamak birden yükseldi ve 65’inci sırada yer aldı.

Listede yedi basamak düşüşle dünyanın en büyük 73’üncü silah satıcısı olan Baykar, geçen yıl ilk 100’de gelirleri azalan tek Türk şirketi oldu. Yönetiminde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın bulunduğu insansız hava aracı (İHA) üreticisi Baykar’ın gelirlerinin yüzde 95’i ihracat kaynaklı olurken şirketin kasasına giren para yüzde 12 azalarak 2 milyar doların altına geriledi.

Raporda, Rusya’nın savaşı başlatması sonrasında Ukrayna’nın Baykar üretimi TB-2 model İHA’lara yönelik olağanüstü talebinin yarattığı hızlı büyümenin ardından geçen yıl satışların azaldığı kaydedildi.

Roketsan yüzde 13’lük gelir büyümesiyle 87’nci sırada yer alırken, MKE gelirlerini yüzde 17 arttırarak ilk kez 93’üncü basamaktan SIPRI 100 listesine girdi.

Türk şirketlerinin satış hacmi ilk 100’deki toplam gelirlerin yüzde 1,5’ini oluşturdu. Kıyas için; ABD’li şirketler gelirlerin yüzde 49’unun, Çin yüzde 13’ünün, İsrail yüzde 2,4’ünün ve Almanya yüzde 2,2’sinin sahibi oldu.

Rapora göre, dünya çapında en büyük 100 silah üreticisinin toplam gelirleri bir yılda yüzde 5,9 artışla 679 milyar dolara ulaştı. Bu, SIPRI tarafından şimdiye kadar kaydedilen en yüksek değer oldu.

Listenin önemli kısmını yine Amerikan şirketleri oluşturdu. İlk 100’deki 39 şirket ABD merkezli iken bunların toplam gelirleri 334 milyar dolar ile kalan 61 şirketin toplam kazancına neredeyse eşit oldu.

Türkiye’nin de F-16 savaş uçağı almak üzere görüşme yürüttüğü ABD’li Lockheed Martin, listenin bir numarasındaki yerini korudu. Şirketin geçen yılki gelirleri yüzde 3,2 artışla 64,7 milyar dolara yükseldi.

Söz konusu artışta, daha önce ertelenen F-35 teslimatlarının gerçekleşmesi etkili oldu. Üretim sorunları yaşayan şirket, her biri ortalama 238 gün gecikmeyle geçen yıl 110 adet F-35 teslimatı yaptı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

AYM’den Ötanazi İçin “Acısız Ölüm” Savunması

Anayasa Mahkemesi (AYM), belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığını belirterek, ötanazinin “ağrısız – acısız ölüm” olduğuna işaret etti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), sokak köpeklerinin barınaklarda toplatılması ve “tehlikeli” görülenlerin ötanazi yoluyla öldürülmesine izin veren Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’daki değişikliklerin iptali istemiyle açılan davada verdiği ret kararının gerekçesini açıkladı.

AYM’nin bu yasal düzenlemeye ilişkin 7 Mayıs 2025’te verdiği kararının gerekçesi, yedi ay sonra bugünkü Resmî Gazete’de yayımlandı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın aktardığına göre; Kararda, belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığı belirtilirken, ötanazinin “ağrısız-acısız ölüm” olduğuna işaret edildi. Karara muhalefet eden üyeler ise kanunla ötanazinin istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürüldüğüne dikkat çekti, “toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı ihlal etmektedir” dedi.

İnsan sağlığına yönelik olarak hayvanlardan kaynaklanan risklere karşı koruyucu tedbirlerin alınmasının, bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından da kaynaklanan bir zorunluluk olduğu savunuldu. Kararda, sahipsiz köpeklerin tamamen kontrolsüz kalmasının ve popülasyonlarındaki artışın korkuya neden olduğu ve fiziksel saldırı riski barındırdığı belirtildi. Bunun “Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı yönünden zarar doğurabileceği açıktır” denildi.

Dolayısıyla Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında dengeli ve sağlıklı bir çevrenin temini için diğer tüm unsurlarda olduğu gibi hayvanların da nitelik ve popülasyon itibarıyla insan sağlığını tehdit etmeyecek ölçüde belli bir dengede tutulması gerektiği belirtilen kararda, şu değerlendirmeye yer verildi:

“Bu bağlamda devletin insan sağlığını dikkate alarak havyan popülasyonunun belli bir seviyede tutulmasını sağlayacak ya da sayısının artırmasını önleyecek tedbirler alması gerekebilir. Aksi durum hayvan popülasyonunda kontrolsüz bir artışa neden olmak suretiyle Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin bireylere sağlamakla yükümlü olduğu sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama imkânını ortadan kaldırabilecektir.”

Gerekçede, sahipsiz sokak hayvanlarının bakımevinde toplatılması maddesi ele alındı. Sahipsiz evcil hayvanların insanların sağlığı ve vücut bütünlüğü açısından oluşturabileceği risklerin ortadan kaldırılması amacıyla öngörüldüğü anlaşılan kuralların yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının bir gereği olduğu gibi bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan ihtiyacı da karşılamaya yönelik olduğu ifade edildi.

Özellikle köpeklerin sahiplenilmeden bakılması modelinin ortadan kaldırılmasının bunların insanın yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yol açabileceği tehlikelerin bertaraf edilmesine katkı sunacağı savunulan kararda, “Bu hayvanların insan sağlığına yönelik olarak sebep olduğu tehlikenin önlenmesi bakımından ne tür bir kontrol modelinin benimseneceği hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır” denildi. Kararda, “Sonuç olarak sahipsiz hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakımevlerine alınması ve burada barındırılması yönteminin benimsenmesinin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülükle çelişen bir yönü bulunmadığı değerlendirilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Kanunun en tartışmalı maddesi, sokak köpeklerine ötanazi işlemi uygulanmasıydı. Anayasa Mahkemesi, bu maddenin iptali talebini oy çokluğuyla reddetti.

Kararda, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara ötanazi işlemi uygulanmasının neden Anayasaya aykırı olmadığı anlatıldı.

Kanun koyucunun insanın sağlığı ve vücut bütünlüğüne tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların kapsamını tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunduğu belirtilen kararda, “Kanun koyucunun bu husustaki tercihinin değerlendirilmesi anayasallık denetimi dışındadır” denildi. Kararda, bu yetki şöyle anlatıldı:

“Dolayısıyla kanun koyucunun, yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkının öngördüğü koruyucu tedbirler alma yükümlülüğü kapsamında diğer yöntemlerin yetersiz olacağının anlaşıldığı durumlarda belli şartlar altında öldürme yöntemine de cevaz veren düzenlemeler yapması mümkündür.”

Öte yandan tedbirin uygulanması sürecinde sahipsiz köpeklere fiziksel ve manevi olarak en az seviyede acı verecek yönteme başvurulmasını sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığını “değerlendiren” Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde şöyle devam etti:

“Kuralda sahipsiz köpeklerin öldürülme usulü olarak öngörülen ötanazi Yunanca “eu” (iyi) ve “thanatos” (ölüm) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmekte olup yalnızca yaşamın sonlandırılmasına karar verme hakkı değil ağrısız-acısız ölüm anlamında da kullanılmaktadır. Kuralda ötanazi tedbirinin istisnai olarak belirli koşulların bulunması hâlinde uygulanması öngörülmektedir.”

5996 sayılı Kanun’a göre ötanazi işleminin veteriner hekim tarafından veya onun gözetiminde yapılması gerektiği kaydedilen kararda, “Dolayısıyla anılan Kanun’da ötanazi tedbirine ilişkin olarak ilgili otoritelere tanınan yetkinin kullanımında hayvanlara/köpeklere insanca davranılmasını sağlayan, onlara acı ve eziyet verilmesini önleyen güvencelerin oluşturulduğu gözetildiğinde öldürme tedbirinin uygulanmasında idareye mutlak bir keyfilik tanındığı söylenemez” ifadesi kullanıldı.

Kararda, bu sokak köpeklerine ötenazi/öldürme tedbirinin uygulanmasına imkân tanınmasının devletin kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkı ile sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkından kaynaklanan yükümlülüğüne aykırı bir yön bulunmadığı savunuldu.

Kararda, sokak köpeklerini toplamak için kaynak ayırmayan, hayvan bakımevi kurmayan ve sokak hayvanlarını toplayamayan belediye başkanı ve belediye yetkililerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilmesi de Anayasa’ya uygun bulundu. Kararda bu durumun suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olmadığı belirtildi.

Ötanazi maddesine AYM Başkan Vekilleri Hasan Tahsin Gökcan ve Basri Bağcı ile üyeler Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Yıldız Seferinoğlu ve Kenan Yaşar muhalefet etti.

Hasan Tahsin Gökcan, hayvanların topluca öldürülmesi tedbirinin acısız ölüm (ötenazi) adı altında ifade edilmesinin, verilen yetkinin anlam ve kapsamını ortadan kaldırmadığını belirterek, “Sonuç olarak incelenen kuralla somut bir sağlık tehlikesi şartı olmaksızın idareye verilen yetki kapsamında gerçekleştirilebilecek münferit veya toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı, insanın çevreyle kurduğu felsefi ilişkiyi, insanlarla evcil hayvanlar arasındaki sevgi bağını, dolayısıyla bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı boyutuyla sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ihlal etmektedir” değerlendirmesini yaptı.

Üye Engin Yıldırım, yasanın hayvanların yaşamı üzerinde orantısız bir sonuca yol açması ve kısırlaştırma ile aşılama gibi daha hafif ve etkili tedbirler varken en ağır müdahale olan yönteme başvurması nedeniyle demokratik toplum düzeni ölçütünü karşılamadığını yazdı.

Yasada, uyutma uygulamasına tabi tutulacak hayvanlara ilişkin ölçütlerin, özellikle “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil etme” ve “olumsuz davranışlar” şeklinde ifade edilmesini eleştiren Yıldırım, bu kavramların tanımı ve kapsamının açık ve net olmadığını kaydetti.

“Olumsuz davranışlar’ gibi muğlak bir terimin içeriğinin belirlenmemiş olması, uygulamada subjektif ve keyfi değerlendirmelere yol açma riskini artırmaktadır” diyen Yıldırım, söz konusu ölçütlerin “somut ve objektif kriterlere” dayandırılması gerektiğini vurguladı. “Devletin görevi, hayvanları kamu düzeni veya belirsiz sağlık gerekçeleriyle ortadan kaldırmak değil, onlara yaşam alanı sunmak ve bu yaşamı korumaktır” diyen Yıldırım, “Etik ve bilimsel ölçütlerle ve zorunlu hallerle sınırlandırılmamış bir ötanazi uygulaması anayasal güvenceleri aşındırır” ifadelerini kullandı.

Karara muhalefet eden AYM üyesi Kenan Yaşar, yasada “gerekli idari tedbirler” ifadesinin son derece belirsiz olduğunu, idareye geniş takdir yetkisi tanıdığını belirterek; “bu durum, keyfiliğe yol açabilecek uygulamaların önünü açmaktadır” dedi. “Ötanazi” kavramının da düzenlemeye dâhil edilmesiyle, daha önce sınırlı olan “öldürme” fiilinin kapsamını genişlettiğini belirten Yaşar, “ötanaziyi istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürmüştür” ifadesini kullandı. Yaşar, şunları kaydetti:

“Bu düzenlemelerle birlikte, ötanazi uygulamasının sınırları genişletilmiş, öldürme fiili olağanlaştırılmış ve bu işlemler idarenin takdir yetkisi dâhilinde gerçekleştirilebilir hale getirilmiştir. Bu da yaşam hakkına ilişkin anayasal korumayı zayıflatan bir sonuç doğurmaktadır.”

Ne olmuştu?

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi, 30 Temmuz 2024 tarihinde kabul edilerek yasalaştı. Kanun, 2 Ağustos 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa, sokaktaki tüm köpeklerin belediyeler tarafından toplatılmasını, sahiplendirilinceye kadar barınaklarda bakılmasını kapsıyordu. Bu kapsamda yerel yönetimlere bakımevi kurmaları ve mevcut şartları iyileştirmeleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyordu. Hayvanseverlerin özellikle karşı çıktığı madde ise bazı köpeklerin uyutularak öldürülmesine izin verilmesiydi.

Yasa, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanların ötanazi işlemiyle öldürülmesine izin veriyordu.

CHP, yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, 7 Mayıs 2025 tarihinde yasanın iptali talebini oyçokluğuyla reddetmişti.

Paylaşın

Türkiye’de Yetişkin Nüfusun Yüzde 34,4’ü Obez

Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden obezite sorunu, Türkiye’de kritik bir eşiğe ulaştı.

WorldObesity tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu oran, Türkiye’yi ABD, Şili ve Meksika gibi obezite yaygınlığının en yüksek olduğu ülkelerle aynı risk grubuna konumlandırıyor ve ülkenin bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Türkiye, yüzde 342,7 ile listenin başında yer alan ABD’nin ve yüzde 39,7 ile Şili’nin hemen ardından, yüzde 336,9’luk Meksika ile birlikte yüksek obezite oranlarına sahip ülkeler arasında bulunuyor. Bu yüksek prevalans, kalp hastalıkları, diyabet ve çeşitli kronik sağlık sorunlarının görülme sıklığını ciddi ölçüde artırıyor.

Özellikle İtalya (yüzde 317,8) ve Fransa (yüzde 310,0) gibi Akdeniz coğrafyasındaki komşulara kıyasla Türkiye’nin obezite oranları arasındaki uçurum dikkat çekerken, Japonya (yüzde 35,6) ve Güney Kore (yüzde 37,2) gibi sağlıklı yaşam tarzı modelleriyle öne çıkan ülkelerle aradaki fark, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Halk sağlığı uzmanları, bu alarm veren tabloya karşı tek çözümün, obeziteyle mücadelede sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yaygınlaştırılması ve düzenli fiziksel aktivitenin teşvik edilmesi olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin bu yüksek oranlarla mücadele edebilmesi için, bireysel farkındalığın artırılması ve obeziteyi önleyici kamu politikalarının güçlendirilmesi kritik önem taşıyor.

Paylaşın