Avrupa’da Hanehalkı Gelirinin Düştüğü Tek Ülke Türkiye

Avrupa ülkeleri arasında euro bazında kullanılabilir hanehalkı gelirinin düştüğü tek ülke Türkiye oldu. 2016-2021 yılları arasında Türkiye’de gelir bin Euro (yüzde 27) düştü.

TÜİK verilerine göre 2022 yılında Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 98 bin 416 TL oldu. Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ise 48 bin 642 TL hesaplandı. Bu da eşdeğer hanehalkı büyüklüğünün 2,02 olduğunu gösteriyor.

Avrupa’da gelir seviyesinde önemli farklılıklar bulunuyor. Bu durum kıta genelindeki gelir eşitsizliğin boyutunu ortaya koyuyor. Batı ve İskandinav ülkeleri, birçok güney ve doğu ülkesine kıyasla daha yüksek harcanabilir gelire sahip. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri sıralamasında Türkiye ise son sıralarda yer alıyor.

Legatum 2023 Refah Endeksi’ne göre dünyanın en müreffeh ülkelerinin üçte ikisi Avrupa’da yer alıyor, ancak gelir eşitsizliği Avrupa genelinde oldukça yaygın. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri sadece AB üye ülkeleri arasında değil, diğer Avrupa ülkeleri arasında da önemli farklılıklar gösteriyor.

“Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri” temel olarak hanehalkının harcayabileceği ve tasarruf edebileceği geliri gösteriyor. Biz bunu haber boyunca “kullanılabilir hanehalkı geliri” olarak kısalttık.

Farklı vergi rejimleri ve fiyat seviyeleri nedeniyle ülkelerin harcanabilir gelir seviyelerini doğru bir şekilde karşılaştırmak zor. Ancak farklılıkları ölçmenin ve karşılaştırmanın bir yolu, her ülkede satın alma gücü standardına (PPS) göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirine bakmak. Bu da yaşam standartları hakkında bir fikir verir.

Peki, Avrupa’da en yüksek ve en düşük kullanılabilir hanehalkı gelirine sahip ülkeler hangileri? Avrupa’da gelir eşitsizliği ne kadar yaygın?

Satın alma gücüne göre (PPS) hanehalkı fert geliri 2022 yılında AB’de 18 bin 706 oldu. Bu değer Türkiye’de ise 6 bin 10 gerçekleşti. Avrupa’da en yüksek kullanılabilir hanehalkı geliri 33 bin 214 ile Lüksemburg’da; en düşük ise 4 bin 385 ile Arnavutluk’ta. Bu değerin en düşük olduğu AB ülkesi ise 9 bin 971 ile Bulgaristan.

Kullanılabilir hanehalkı geliri, beş İskandinav ülkesinde AB ortalamasının üzerinde ancak Norveç ikinci sırada yer alırken, diğerlerinden hiçbiri ilk beşe giremedi.

AB’nin nüfus olarak en büyük dört ülkesine baktığımızda kullanılabilir hanehalkı geliri Almanya (23 bin 197) ve Fransa’da (20 bin 575) AB ortalamasının üzerinde gerçekleşti. İtalya (18 bin 472) ve İspanya (17 bin 254) ise AB ortalamasının altında kaldı.

AB’ye en son katılan ülke olan Hırvatistan’ın, altı AB ülkesinden daha yüksek gelire sahip olması dikkat çekti.

Haritada görüldüğü üzere gelir dağılımında açık bir coğrafi bölünme söz konusu: Kullanılabilir hanehalkı geliri en yüksek batı ve İskandinav ülkelerinde kaydedilirken, çoğu güney ve doğu ülkesinde ise bu gelir daha düşük seyretti.

AB’ye aday ülkeler listedeki en düşük kullanılabilir hanehalkı gelire sahip ülkeler oldu. Arnavutluk (4 bin 385) en alt sırada yer alırken, bu ülkeyi Kuzey Makedonya (5 bin 988) ve Türkiye (6 bin210) takip etti.

Satın alma gücü yerine Euro cinsinden gelir dikkate alındığında, Avrupa’daki gelir eşitsizliği dağılımı daha keskin.

AB’de 2022 yılında kullanılabilir hanehalkı fert geliri 19 bin 83 Euro oldu. Lüksemburg 45 bin 310 Euro ile yine zirvede. Arnavutluk 2 bin 523 Euro ile yine sonda. Türkiye ise 36 ülke içinde 2 bin 752 Euro ile sondan ikinci sırada.

Bu gelir Almanya’da 25 bin Euro; Fransa’da ise 23 bin 53 Euro gerçekleşti. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Euro cinsinden gelir AB’ye aday ülkelerde oldukça düşük gerçekleşti.

Peki, Euro bazında eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri son 5 yılda nasıl değişti?

Dokuz AB üye ülkesi ve iki aday ülkede 2017 ve 2022 yılları arasında (ya da verilerin mevcut olduğu son beş yıl içinde) yüzde 40’tan fazla artış gösterdi. Bu değişim AB geneli için yüzde 17 oldu.

Romanya yüzde 101 ile en yüksek artışı kaydederken, onu Sırbistan (yüzde 68) ve Litvanya (yüzde 66) takip etti. Bu gelirin AB ortalamasından daha yüksek olduğu ülkelerdeki değişim daha düşük kaldı. Örneğin İsviçre’de yüzde 1, Norveç’te yüzde 2 ve Fransa ile İsveç’te yüzde 5 oldu.

Euro bazında kullanılabilir hanehalkı geliri düştüğü tek ülke Türkiye oldu. 2016-2021 yılları arasında Türkiye’de gelir bin Euro (yüzde 27) düştü.

Değişimlere yüzde olarak değil de Euro cinsinden bakıldığında, en yüksek artış Lüksemburg’da (8 bin 995 Euro) kaydedilirken bu ülkeyi İrlanda (6 bin 181 Euro) ve Hollanda (5 bin 976 Euro) takip etti. AB’deki ortalama artış 2 bin 802 Euro olurken bu artış Almanya’da 3 bin 80 Euro ve Fransa’da bin 93 Euro gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri nedir?

Ülkeler arası yaşam standartlarını kıyas ederken en rağbet gören verilerden birisi eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri. Peki, Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK) ve AB İstatistik Ofisi Eurostat tarafından kullanılan bu gelir ne anlama geliyor, nasıl hesaplanıyor?

Öncelikle “hanehalkı kullanılabilir net geliri”ne bakalım. TÜİK’in tanımıyla basitçe hanehalkındaki her bir ferdin elde ettiği kişisel yıllık kullanılabilir gelirlerin toplamı ile hane bazında elde edilen yıllık gelirlerin toplamından bu dönem için ödenen vergiler ve haneye yapılan düzenli transferler düşüldükten sonra geriye hanehalkı kullanılabilir geliri kalıyor.

Bu gelirler; maaş-ücret, yevmiye, müteşebbis geliri ile emekli maaşı, dul-yetim aylıkları ve yaşlılara yapılan ödemeler, karşılıksız burs vb. ayni veya nakdi gelirler ile gayrimenkul kira geliri, haneye yapılan karşılıksız yardımlar, 15 yaşın altındaki fertlerin elde ettiği gelirler vb. olabilir.

Bir hanede bulunan kişi sayısı kadar bunların yaşı ve harcama ihtiyacı farklı oluyor. Bu dikkate alınarak “eşdeğer hanehalkı büyüklüğü” bulunuyor.

Bu iki veri kullanılarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri” hesaplanıyor. Aslında hanenin kazandığı gelirin hanedeki kişi sayısına bölünmesi demek. Ancak hanedeki kişi sayısında bireylerin yaşı da dikkate alınıyor.

Medyan ise ülkedeki tüm gelirler küçükten büyüğe sıralandığında ortaya düşen değeri gösteriyor ve “eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan geliri” bulunuyor.

Kıyaslamada ulusal para birimleri yerine Satın Alma Gücü Standardı (PPS) tercih ediliyor. Çünkü ülkeler arasında fiyat farkı var. Örneğin Almanya’daki kira ücreti ile Romanya’daki kira ücreti veya gıda fiyatı aynı değil. Satın alma gücü tüm bu farklılıklar dikkate alınarak hesaplanıyor.

Fiyat seviyesi farklılıklarını ortadan kaldıran bir tür yapay para birimi olan PPS, tek bir PPS’nin herhangi bir ülkede aynı mal veya hizmeti satın alabilmesini sağlıyor.

TÜİK verilerine göre 2022 yılında Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 98 bin 416 TL oldu. Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ise 48 bin 642 TL hesaplandı. Bu da eşdeğer hanehalkı büyüklüğünün 2,02 olduğunu gösteriyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Bir Milyon 858 Bin Çocuk Sosyal Yardımla Okula Gidebiliyor

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığınca hazırlanan programa göre, bu yıl ekonomik güçlükle mücadele eden bir milyon 858 bin 482 kişiye, çocuklarının okula gidebilmesi için Şartlı Eğitim Yardımı yapıldı.

Bu kapsamda ailelere toplam 1,2 milyar TL ödenirken hane başına sağlanan yardımın miktarı ise tartışma yaratacak türden. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sitesinde yer alan bilgilere göre, ilköğretime devam eden bir kız çocuğu için aylık 100 TL, oğlan çocuğu için de 90 TL ödeniyor. Ayrıca ortaöğretime giden kız çocuğu için aylık 150 TL, oğlan çocuğu için ise 130 TL yardım yapılıyor.

Türkiye ekonomisinde yüksek enflasyon nedeniyle hayat pahalılığı durdurulamazken yurttaşların yaşamı her geçen gün daha da zorlaşıyor. Milyonlarca hanenin geçim sıkıntısıyla mücadele ettiği bu tablo, çocukların yaşamını da derinden etkiliyor.

Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda yer alan veriler çocuk yoksulluğunun sürdüğünü gözler önüne serdi. Verilere göre 1,5 milyondan fazla çocuk, en temel hakkı olan eğitim ve sağlık hizmetine ancak sosyal yardımlarla erişebiliyor.

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığınca hazırlanan ve Resmi Gazete’de yayınlanan programa göre, bu yıl ekonomik güçlükle mücadele eden bir milyon 858 bin 482 kişiye, çocuklarının okula gidebilmesi için Şartlı Eğitim Yardımı yapıldı. Bu kapsamda ailelere toplam 1,2 milyar TL ödenirken hane başına sağlanan yardımın miktarı ise tartışma yaratacak türden. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sitesinde yer alan bilgilere göre, ilköğretime devam eden bir kız çocuğu için aylık 100 TL, oğlan çocuğu için de 90 TL ödeniyor. Ayrıca ortaöğretime giden kız çocuğu için aylık 150 TL, oğlan çocuğu için ise 130 TL yardım yapılıyor.

Bu yardım, ihtiyaç sahibi olan ailelerin çocuklarının, örgün eğitime devam etmeleri için sağlanıyor. Ancak bu kapsama dahil edilen ailelerin çocuklarının okulda bir ayda dört günden fazla devamsızlık yapmama şartı var. Ayrıca Bakanlığın ödeme yaptığı kişilerin herhangi bir sosyal güvencesinin de bulunmaması gerekiyor. “Fırsat eşitliği ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi” için verilen destek kapsamında, geçen yılın Eylül ayı dahil olmak üzere 2 milyon 438 bin 865 kişiye ödeme yapıldı. Ancak aradan geçen bir yılda 580 bin 383 kişilik azalış yaşandığı görülüyor. Bakanlığın tespit edebildiği sosyal yardıma muhtaç halde olan çocuk sayısı 2021 yılının Ağustos ayında 2 milyon 357 bin 932’ydi. Bu sayı, 2020’nin ağustos ayında ise 2 milyon 451 bin 422 oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2022 tarihli verilerine göre Türkiye’de 0-18 yaş arasındaki çocuk ve genç sayısı 22 milyon 578 bin 378. Bunun yüzde 25’ini 1’i 0-4 yaş grubu, yüzde 29,4’ünü 5-9 yaş grubu, yüzde 28,5’ini 10-14 yaş grubu ve yüzde 17,0’si ise 15-17 yaş grubu oluşturuyor.

DW Türkçe’den Uğur Şahin’e açıklamada bulunan Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Prof. Dr. Adnan Gümüş, bu verilerin eğitimdeki eşitsizliğin boyutunu gösterdiğine işaret ediyor. Prof. Dr. Gümüş, yardım alanların sayısına ek olarak ‘çıraklık eğitimi’ olarak bilinen ve çocuk işçiliği tartışmalarına neden olan Mesleki Eğitim Merkezleri’nde bir milyon 300 bin çocuğun bulunduğunu aktarıyor. Ayrıca okullarda hiç kaydı bulunmayan 600 bin çocuğun olduğunu ifade ediyor.

“Yoksulluk nedeniyle eğitimden kopuş yaşandığının” altını çizen Prof. Dr. Gümüş, “400 bin civarında sığınmacı ve göçmen çocuk da var. Buna açıköğretime yönelen çocukları dahil ettiğimizde, 4 milyonun üzerinde bir rakama ulaşılıyor. Bu, milyonlarca çocuğun aşırı yoksulluk altında olduğunu gösteriyor” diyerek tabloyu özetliyor.

Prof. Dr. Gümüş, yoksulluğun derinleştiği, enflasyonunun yükseldiği süreçte yardım alan sayısında yaşanan düşüşe tepki gösteriyor. “Oysa bu rakamların daha da yukarıya çıkması gerekiyor” diyor ve ekliyor:

“Çünkü Türkiye’nin realitesi açık. 4-5 milyon civarındaki yoksul çocuğu aileleriyle birlikte düşünürsek, bu 20 milyon haneye tekabül eder. Onların da açlık sınırı civarında dolaştığı anlamına gelir.”

İktisadi, sosyal ve kültürel eşitliğin sağlanması gerektiğini ifade eden akademisyen, “Toplumsal eşitsizlikleri ve yoksulluğu çözebilirsek, okuldaki eşitsizliği de çözebiliriz” şeklinde konuşuyor.

Benzer tablo, ihtiyaç sahibi olan ailelere, 0-6 yaş arasındaki çocuklarını düzenli olarak sağlık kontrolüne göndermelerini de kapsayan Şartlı Sağlık Yardımı bilançosuna yansıdı. Yıllık Program’da aktarılanlara göre, bu destekten faydalanan sayısı 988 bin 41 oldu. Ağustos ayına dek bu yardım kapsamında yapılan ödemelerin tutarı kayıtlara 646 milyon TL olarak geçti. Derin yoksulluk altındaki hanelere sağlanan yardımın miktarı ise çocuk başına yalnızca aylık 100 TL.

Şartlı Sağlık Yardımı kapsamında hamile olan kadınlara ayda 200 TL, yeni doğum yapmış kadınlara ise en fazla iki ay olmak üzere 300 TL veriliyor. Hastanede doğum yapan annelere de bu yardım kapsamında bir kereliğine 500 TL ödeniyor. Şartlı Eğitim Yardımı’nda olduğu gibi, bu ödemelerden yararlanabilmek için hanede sosyal güvenceli bireyin bulunmaması gerekiyor. Buna ek olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Mütevelli Heyeti’nin ailenin ihtiyaç sahibi olduğuna kanaat getirmiş olması şart. Geçen yıl bir milyon 230 bin 784, bir önceki yıl ise 1 milyon 198 bin 259 çocuk, sağlık hizmetine bu yardım sayesinde ulaşabilmişti.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Türkan Günay, yapılan yardım sayısının çok az olduğu düşüncesinde. Prof. Dr. Günay, “Bu kesinlikle ülkedeki çocuk nüfusunu kapsayacak bir şey değil” diyor.

Sağlık sisteminin ebeveynin çocuğu hastaneye götürmesi gerekmeden takip etmesi gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Günay, şunları söylüyor: “Sağlık hizmeti, ailelerin talebi doğrultusunda değil, direkt sağlık hakkı çerçevesinde, herkesin ulaşabileceği şekilde planlanmalı. Sağlık sisteminin şartlı yardıma gereksinim duymayacak biçimde ülkede her çocuğa ulaşması gerekiyor. Bu hem çocuğun hakkı hem de yasal olarak bakanlığın yükümlülüğüdür.”

Sağlık ve eğitim desteğinde yaşanan düşünün aksine, Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) programından yararlandırılan çocuk sayısında artış yaşandığı görülüyor. Yıllık Program’da belirtilenlere göre, ailesinin yanında bakımı sağlanamayan 164 bin 765 çocuk için destek verildi. Çocukların eğitim kademesine göre yapılan ödemeler, 2 bin 500 ila 4 bin 500 TL aralığında değişiyor. Ağustos ayı itibarıyla yapılan ödemelerin toplam tutarı ise 4 milyar 504 milyon 177 bin TL. Bu yardım, temel ihtiyaçları karşılanamadığı için ailesinden koparılma riski bulunan çocuklara yapılıyor. Geçen yıl Eylül ayı itibarıyla bu yardımdan faydalanan “yaşamlarını en düşük seviyede dahi sürdürmekte güçlük çeken” hane sayısı, 145 bin 783’tü.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2024 Yılı Bütçe Teklifi’nde SED kapsamındaki çocuk sayısında artış yaşanacağı öngörülüyor. Bakanlığın, önümüzdeki üç yıla ilişkin tahmini şöyle:

2024: 170 bin çocuk.
2025: 200 bin çocuk.
2026: 210 bin çocuk.

Sosyal politika alanındaki çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Meryem Koray’a göre, bu veriler, sosyal politikanın uygulanmadığının bir göstergesi. Türkiye’nin bir sosyal yardım devletine dönüştüğü görüşünde olan Prof. Dr. Koray, yardıma muhtaç hale gelenlerin sayısının artmasını, “Geçim darlığı ortada. Bu, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumla uyuşan bir gösterge” sözleriyle değerlendiriyor.

Bu sosyal yardım cenderesinden nasıl çıkabilir?

Prof. Dr. Meryem Koray, yurttaşların derin yoksulluğa sürüklenmesini engelleyecek politikalar uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor. Fakat önleyici adımların yıllardan beri atılmadığını savunuyor. Prof. Dr. Koray, özellikle gelir dağılımı, işsizlik ve sosyal güvenliğe ilişkin hamlelere işaret ediyor, “Bunlara dair uygulamalar gerekiyordu ki böylece himmete muhtaç olan sayısı artmasın” diyor.

“Neoliberal politikaların uygulandığı dönemlerde, bütün ülkelerde sosyal politikanın gerilediğini” söyleyen Prof. Dr. Meryem Koray, “Türkiye, bunun uç örneklerinden bir tanesi” ifadesini kullanıyor.

Paylaşın

Son 5 Yılda Patronların Karı 8 Kat Arttı

2021-2022 arasındaki son 1 yılda 500 büyük sanayi kuruluşunun karı yüzde 121 artarken aynı dönemde çalışan başına maaş ve ücret ödemeleri yüzde 78 yükseldi. Son 2 yılda ise dev patronların kârı yüzde 425 artarken işçi ödemeleri yüzde 125 yükseldi.

2017-2022 arasını kapsayan son 5 yılda ise 500 büyük sanayi kuruluşunun karı yüzde 815 artarken çalışan başına maaş ve ücret ödemesi yüzde 250 artış gösterdi.

Enflasyon 2022 yılında son 20 yılın zirvesini gördü. Ekim 2022’de yıllık enflasyon yüzde 86’ya kadar çıkarken sene sonunda yıllık enflasyon 64,3 olarak gerçekleşti.

Son dönemde asgari ücret ve memur maaşlarında ciddi artışlar yaşandı. Ancak Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptığı ardı ardına açıklamalar ile ücret artışlarının artık böyle gitmeyeceğinin sinyallerini verdi. Eylül ayında “Bundan sonra ücret düzenlemeleri hedef enflasyona göre yapılacak” diyen Bakan Şimşek ekim ayında da yüksek ücret artışlarının yüksek enflasyona yol açtığını savundu. Şimşek’in bu açıklamasına tepkiler de gecikmedi.

Peki, yüksek enflasyon memur ve işçiye mi yoksa patronlara yarıyor? Resmi veriler ne diyor? Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bu konudaki tespitleri neler?

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) hazırladığı Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu (İSO 500) araştırmasına göre, son yıllarda patronların kâr artışı çalışan başına yaptıkları maaş ve ücret ödemelerinden çok daha yüksek olmaya başladı.

Buna göre 2018 yılında 500 kuruluşun vergi öncesi kârı 63,5 milyar lira iken bu değer 2021 yılında 219,5 milyar liraya çıkarken 2022 yılında ise 485,4 milyar TL’ye ulaştı. Aynı dönemde çalışan başına aylık maaş ve ücret ödemesi 6 bin 859 liradan 11 bin 500 liraya; son olarak da 20 bin 502’ye çıktı.

Yıllık değişim oranları patron ve emekçiler için artışı gösteriyor. Buna göre 2021-2022 arasındaki son 1 yılda 500 büyük sanayi kuruluşunun kârı yüzde 121 artarken aynı dönemde çalışan başına maaş ve ücret ödemeleri yüzde 78 yükseldi. Son 2 yılda ise dev patronların kârı yüzde 425 artarken işçi ödemeleri yüzde 125 yükseldi.

2017-2022 arasını kapsayan son 5 yılda ise 500 büyük sanayi kuruluşunun kârı yüzde 815 artarken çalışan başına maaş ve ücret ödemesi yüzde 250 artış gösterdi.

Patronların kârı ile işçi ödemelerindeki yıl yıl değişime ve yıllık enflasyon oranına birlikte bakıldığında ise oldukça çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor. Enflasyon artınca patronların kârı hızla yükselirken çalışan başına maaş ve ücret ödemesi enflasyona yakın seyrediyor. Kısacası İSO 500 verilerinde yüksek enflasyon büyük şirketlerin oldukça işine geliyor.

Örneğin 2018 yılında bir önceki yıla İSÖ 500’ün kârı yüzde 19,7 artarken çalışan başına maaş ve ücret ödemesi de yüzde 17,3 artıyor. 2018 sonunda yıllık enflasyon ise yüzde 20,3 oluyor .

2019’da yıllık enflasyon yüzde 11,8 iken çalışan başına ödemeler yüzde 19,4 artıyor; patronların kârı ise yüzde 3 düşüyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasını da içeren yeni ekonomik modele geçilen 2021’de yıllık enflasyon yüzde 26,3 iken 500 dev şirketin kârı yüzde 137; çalışan başına ödeme ise yüzde 26 artıyor. 2022’de ise yıllık enflasyon yüzde 64,3 iken çalışan başına ödeme yüzde 78,3 artıyor. En büyük 500 kuruluşun kârı ise yüzde 121,2 artıyor.

Öte yandan, İSO 500 raporlarına göre ödenen maaş ve ücretlerin net katma değerdeki payı da son yıllarda büyük bir düşüş içinde. 2019’da yüzde 52 olan bu pay 2021’de yüzde 32’ye kadar geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı veriler de işgücünün milli gelirden aldığı payın son yıllarda düşerken patronların aldığı oranın arttığı net bir şekilde gösteriyor.

Buna göre Türkiye’nin 2022 yılı Gayrisafi Yurtiçi Hasılası (GSYH) 5 trilyon 11 milyar 776 milyon TL oldu. Bunun 3 trilyon 536 milyarı işgücü ödemelerine gitti. Net işletme artığı/karma gelir ise 7 trilyon 2015 milyar lira oldu. Milli gelirin yüzde 23,55’i işgücü ödemelerine giderken net işletme artığı/karma gelirin payı yüzde 48,06 gerçekleşti. Bu oranlar 2019 yılında yüzde 31,3’e karşılık yüzde 42,7 idi.

IMF’nin Temmuz 2023 tarihli raporuna göre Avrupa’daki enflasyonun en büyük sebebi şirket kârları. Avrupa’daki enflasyonu en çok artıran kalemlerin başında son iki yıldır şirket kârları geliyor. Şirket kârları enflasyonun neredeyse yarısının sebebi.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ne dedi?

Mehmet Şimşek katıldığı bir televizyon programında yüksek ücret artışı ile yüksek enflasyon arasında sarmal olduğunu şöyle savundu: “Eğer bir bu enflasyonu kalıcı bir şekilde tek haneye indireceksek gelirler politikasının da o hedeflere uyumlu olması lazım. Bir süre sonra enflasyonla uyumlu bir artış düzeni.

Çünkü öbür türlü bir sarmala giriyorsunuz. Yüksek artışlar, ücret artışları, yüksek enflasyon ve burada kazanan yok. Belirsizlik artıyor ve burada iş yapmak zorlaşıyor. Dolayısıyla bizim bu kısır döngüyü kırmamız lazım. Bir bu kısır döngüyü sadece ücret politikaları üzerinden değil, para politikalarını rasyonelleştirerek yapacağız.”

Öte yandan akademisyen, gazeteci ve siyasetçiler Mehmet Şimşek’in bu açıklamasına tepki gösterdi. Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “OVP’de 2024 enflasyon hedefi olarak % 33 yazdığınız günlerde memurlara %26,5 zam veren siz değil misiniz? İşinize geldiğinde enflasyon hedefi, işinize gelmediğinde o bile yok!” ifadelerini kullandı.

Gazeteci Alaattin Aktaş da “Kafam karıştı! 2024 için memura verilen zam %15+%10, yani birikimli %26.5. TCMB’nin enflasyon tahmini %33. Şimdi %26.5, %33’e eşit ya da ondan büyük mü yani? Anlayan bana da anlatsın!” yorumu yaptı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Bütçe Açığı Yüzde 1027 Arttı

2019 yılından bu yana bakıldığında bütçenin açık vermediği dönem yok. 2023 Ocak – Eylül döneminde gelirler 3 trilyon 440 milyar lira olurken harcamalar 3 trilyon 953 milyar lira gerçekleşti. Aradaki fark ise 512,6 milyar TL.

Başka bir ifadeyle 2023 Ocak – Eylül döneminde geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre bütçe açığı artışı yüzde bin 27 oldu.

Eskiyen ‘yeni ekonomik model’den ‘rasyonel bir zemine dönme’ çabasındaki Türk ekonomisinde bütçe açığı rekor seviyelere ulaştı.

Ocak-Eylül döneminde bütçe açığı 2022 yılının aynı dönemine göre 10 kattan fazla artış gösterdi. Geçtiğimiz yıl bu dönemde 45,5 milyar TL olan merkezi yönetim bütçe açığı 512,6 milyar liraya tırmandı. Bu dönemdeki artış oranı yüzde bin 27 oldu. Ocak-Eylül döneminde faiz gideri ise önceki yıla göre yüzde 127 artarak 470,9 milyar lira oldu.

2021 son çeyreğinde “yeni ekonomik modele” geçen Türkiye hızla yükselen ve rekor kıran enflasyon sonrası 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından politika değişikliğine gitti. Hazine ve Maliye Bakanlığı görevini üstlenen Mehmet Şimşek selefi Nureddin Nebati’nin yanında görev teslim töreninde “Rasyonel bir zemine dönme dışında seçenek kalmamıştır” açıklaması yapmıştı. Şimşek döneminde değişen Merkez Bankası faizi kademeli ancak keskin şekilde arttırmıştı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı merkezi yönetim bütçe raporu bu sene işlerin iyi gitmediğini gösteriyor. Ocak-Eylül döneminde gelirler 3 trilyon 440 milyar lira olurken harcamalar 3 trilyon 953 milyar lira gerçekleşti. Aradaki fark ise 512,6 milyar TL.

2019 yılından bu yana bakıldığında bütçenin açık vermediği dönem yok. Ancak 2023’te rekor bir artış söz konusu. 2021’de bu dönemde açık 61,9 milyar TL iken 2022’de 45,5 milyar liraydı. Açık 2020’nin aynı döneminde 140,6 milyar TL gerçekleşmişti.

Ocak-Eylül 2023’te geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre bütçe açığı artışı yüzde bin 27 oldu. Bu da 10 kattan fazla artış demek.

Bakanlığın verilerine göre bütçe açığının önemli sebeplerinden birisi faiz giderlerindeki artış. Ocak-Eylül 2022’de 207,7 milyar lira olan faiz gideri 2023’ün aynı döneminde 470,9 milyar liraya ulaştı. Bu da yüzde 127 artış demek.

Son 5 yıla bakıldığında bu dönemde faiz giderlerinin en çok yükseldiği yıl 2023 oldu. Faiz giderleri 2022’de önceki yıla göre yüzde 45 artarken 2021 ve 2020’de bu dönemdeki yıllık artış yüzde 32 olmuştu.

Kur Korumalı Mevduat’ın maliyeti kaç?

Hükümet 2021 sonunda Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasını devreye sokmuştu. Bütçede “Mevduat ve Katılma Hesaplarının Kur Artışlarına Karşı Korunmasına İlişkin Giderler” başlığıyla bulunan KKM gideri 2023 yılında eylül sonuna kadar 59,4 milyar lira oldu.

Mehmet Şimşek, bakanlığı devraldıktan sonra KKM uygulamasından çıkış politikasına geçti.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Ekonomi Yönetimi Farklı Coğrafyalarda Para Arıyor!

14 ve 28 Mayıs seçimleri sonrası değişen ekonomi yönetimi, Türkiye’ye dış kaynak bulabilmek için aylardan beri dünyanın farklı coğrafyaları arasında mekik dokuyor. Son olarak, Dünya Bankası-Uluslararası Para Fonu (IMF) yıllık toplantıları için Fas’ın Marakeş kentinde bulunan Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Hafize Gaye Erkan, ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell ile 40 dakika görüştü.

Erkan, temasları kapsamında Blackrock, JPMorgan, Deutsche Bank ve Barclays gibi uluslararası finans ve yatırım çevreleri ile de bir araya geldi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de Londra’da uluslararası yatırımcılar ile yaptığı toplantıların ardından Fas’a gitti. Şimşek Marakeş’te yaptığı açıklamada, geçmiş ekonomi politikalarını tersine çevirmenin zaman alacağını belirtti. 19 Ekim’de Paris’te yatırımcılarla görüşecek olan Şimşek, ardından dış kaynak arayışı kapsamında Abu Dabi, Doha ve Riyad’a gidecek.

Türkiye bir yandan “rasyonele dönüş” adı altında faiz artırım ve dış kaynak bulma sürecinden geçerken, diğer yandan yakın çevresindeki tansiyon giderek artıyor. Ukrayna-Rusya ve Azerbaycan-Ermenistan’dan sonra şimdi belki de en ciddi tehdit olarak İsrail-Hamas savaşının yayılmasından endişe ediliyor.

Uzmanlara göre, Türkiye’nin yakın coğrafyasında şiddeti giderek artan çatışmalar nedeni ile, ülke ekonomisinin ihtiyacı olan dış kaynağı bulmak kolay olmayacak. Milyarlarca dolarlık uluslararası sermayeyi çekmek için ülke ülke gezen Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in işi daha da zorlaşmış durumda.

Ekonomi yönetimi, Türkiye’ye dış kaynak bulabilmek için aylardan beri dünyanın farklı coğrafyaları arasında mekik dokuyor. Son olarak, Dünya Bankası-Uluslararası Para Fonu (IMF) yıllık toplantıları için Fas’ın Marakeş kentinde bulunan Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Hafize Gaye Erkan, ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell ile 40 dakika görüştü. Erkan, temasları kapsamında Blackrock, JPMorgan, Deutsche Bank ve Barclays gibi uluslararası finans ve yatırım çevreleri ile de bir araya geldi.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de Londra’da uluslararası yatırımcılar ile yaptığı toplantıların ardından Fas’a gitti. Şimşek Marakeş’te yaptığı açıklamada, geçmiş ekonomi politikalarını tersine çevirmenin zaman alacağını belirtti. 19 Ekim’de Paris’te yatırımcılarla görüşecek olan Şimşek, ardından dış kaynak arayışı kapsamında Abu Dabi, Doha ve Riyad’a gidecek. Peki Şimşek ve Erkan’ın dış kaynak arayışı, İsrail-Hamas savaşından nasıl etkilenecek?

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran’a konuşan Kırklareli Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Alçın, İsrail-Hamas arasındaki çatışmanın bir bölgesel savaşa dönüşme ihtimali nedeni ile uluslararası finansal hareketlerin “güvenli limanlara” yöneleceğini söylüyor.

Türkiye’nin çevresindeki çatışma ve risk alanlarının kısa vadeli sermaye girişlerinin azalmasına neden olabileceğini, yabancı doğrudan yatırım kararlarının da askıya alınabileceğini kaydeden Prof. Alçın, “Uluslararası yabancı fonlar açısından Türkiye şimdilik ‘izlenenler’ listesinde bulunmaya devam ediyor” diyor.

Bundan sonraki süreçte para politikasındaki sıkılaşmanın sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve vergi toplama yanında kamunun da tasarrufa yönelip yönelmeyeceğinin uluslararası yatırımcılar açısından belirleyici olacağını ifade eden Alçın, şu görüşleri dile getiriyor:

“Uluslararası kısa vadeli yatırımcılar açısından Londra’daki swap piyasasındaki TL kısıdının henüz kaldırılmamış olması temel rahatsızlık unsuru. Bunun dışında son 3 aylık enflasyonun yüzde 20 olmasına karşın, Dolar/TL kurundaki hareketin yalnızca yüzde 1 artış göstermiş olması da kur kontrolünün devam ettiği sinyali vermekte ve bu kur seviyesinden Türkiye piyasasına girip önümüzdeki aylarda hızlı değer kaybedebilecek TL’yi dolara çevirip kayıpla çıkma konusunda da isteksizler.”

Uluslararası yatırımcı ne düşünüyor?

Türkiye’nin dış kaynak bulmada yaşadığı sorunlar, İsrail-Hamas savaşı öncesinde de ortaya konmaya başlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde, Şimşek’in 4-5 Ekim tarihlerindeki Londra temasları sonrasında yayınlanan Bank of America raporunda, aralarında 4 trilyon doları yöneten fonların bulunduğu 23 yatırımcının Türkiye ekonomisine ilişkin görüşlerine yer verildi.

Rapora göre, Mehmet Şimşek ile özel görüşmelerde bulunan uluslararası yatırımcılar, Türkiye’nin yabancı yatırımları çekme çabalarının yavaş ilerlediğini belirtirken, “rasyonele dönüş” politikalarından her an vazgeçilme ihtimalinin en büyük endişe kaynağı olduğuna vurgu yapıldı. Türkiye’de yapısal sorunların devam ettiğini ve bu sorunları aşmanın kolay olmayacağını dile getiren yatırımcılar, Türkiye’ye sermaye girişi konusunda hâlâ “bekle-gör” politikası izledikleri mesajını vermiş oldu.

Beykoz Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Evren Bolgün’e göre, 2018-2023 arasındaki yanlış politikaların düzeltilmesi sadece faiz politikası ile değil, topyekun bir makro ekonomik bakış gerektiriyor.

Türkiye’nin hâlâ kendi içinde risk yaratma potansiyeline sahip olduğunu dile getiren Prof. Bolgün, “Dolayısıyla yabancı yatırımcı şunu söylüyor: Son 5 yılda öyle rasyonellikten uzak bir politika uyguladınız ki, biz şimdi 4,5 aylık politika değişikliğini yakından izliyoruz ancak hâlâ güvenimiz tam değil” diye konuşuyor.

28 Mayıs seçimleri öncesinde Türkiye’den çıkan 1,5 milyar dolarlık yabancı portföyünün seçimlerden sonra geri döndüğünü ancak seçimlerden bu yana geçen 4,5 ayda borsaya net yabancı girişi yaşanmadığını anımsatan Bolgün, “Son 4,5 ayın sonunda Türkiye’ye beklenen portföy yatırımı gelmedi. Körfez ülkeleri ile 50 milyar dolarlık ticaret anlaşması yapıyoruz, bunun 8 milyar doları sukuk olarak gelecek dendi. Ama bunlar gelmedi. Dünya Bankası’ndan geleceği açıklanan 18 milyar dolara ilişkin de bir gelişme yok hâlâ” şeklinde konuşuyor.

İsrail-Hamas savaşının ortaya çıkardığı yeni konjonktürün de Türkiye’ye gelmesi umut edilen yabancı yatırımları olumsuz etkileyeceğini kaydeden Bolgün, “Ama zaten savaş başlamadan önce de durum parlak değildi. Yabancının Türkiye’ye umulan düzeyde ilgi göstermediğini biliyoruz. Ocak-Eylül döneminde yabancı yatırımcının portföy yatırımı olarak Türkiye’ye soktuğu para sadece 350 milyon dolar” diyor.

Ortadoğu’daki savaşın uzaması halinde son 1 haftada yüzde 7 artan petrol fiyatlarının etkisiyle Türkiye’nin cari açığının giderek büyüyeceğine de işaret eden Prof. Bolgün, “Bu da enflasyon görünümünü daha da bozacak. Hele çatışmanın İsrail-Hamas’ı aşıp Lübnan, Suriye ve özellikle İran’ı da içine alması halinde, tablo her açıdan çok daha kötü hale gelebilir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Net rezervler eksi 55 milyar dolar

İsrail-Hamas çatışması ABD dolarını tüm dünyada güçlendirirken, Türkiye’nin dolar rezervleri ise beklenen hızda artmıyor. TCMB’nin net rezervleri 6 Ekim haftasında 20,7 milyar dolar olarak kaydedilirken, swap hariç net rezervleri ise eksi 55,7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yani seçimden bu yana rezervlerde bir miktar iyileşme olsa da, hâlâ yabancı yatırımcı açısından güven vermekten uzak bir seviyede bulunuyor.

Prof. Dr. Oğuz Oyan, Türkiye’nin her yıl ortalama 200 milyar dolarlık dış borç ödemesi ve 50 milyar dolarlık cari açığını finanse etmesi gerektiğini söylüyor. Bunun için de hükümetin ya yeniden borçlanması ya da yabancı yatırımları çekmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Oyan, şöyle konuşuyor:

“Türkiye’nin dış yatırım çekememesi bölgedeki sıcak çatışmalardan değil, Türkiye’nin ekonomik göstergelerinin oldukça bozuk olmasından kaynaklanıyor. Türkiye dış kaynak olmadan büyümesini finanse edemiyor. Cari açık vermeden büyüyemiyoruz. Bunun için de her zaman dış yatırım ihtiyacı var. Bu nedenle Türkiye’nin dış borçları milli gelirinin yarısına ulaştı. Şimdilik İsrail-Hamas savaşı kısa vadede Türkiye’ye ciddi bir olumsuz etki yapacağını öngörmüyorum. Ancak Doğu Akdeniz’deki enerji oyununa yeniden dönmek isteyen Türkiye’nin son dönemde İsrail ile yakınlaşma çabalarının büyük yara aldığını söyleyebiliriz.”

Filistin – İsrail savaşı

7 Ekim’de Hamas’ın saldırısı ile başlayan ancak sonrasında İsrail’in topyekun savaş ilanı ile boyut değiştiren İsrail-Hamas çatışmasının küresel ekonomiye etkileri de giderek daha çok tartışılmaya başlanıyor. Bölgenin en önemli limanlarından biri ve İsrail’in en büyük ikinci limanı olan Hayfa Limanı, dünyanın en yoğun nakliye hattının bitişiğinde yer alıyor. Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerin uğrak limanı olan Hayfa Limanı’nda savaş nedeni ile ortaya çıkacak sorunlar, küresel ticareti de etkileme potansiyeline sahip.

Bununla birlikte, savaşın uzaması ve bölge ülkelerine yayılması durumunda petrol ve doğalgaz arzında da ciddi sıkıntılar yaşanabilir. Bu durum 7 Ekim’den sonra artış eğilimine giren enerji fiyatlarında yeni rekorlara neden olabilir. Öte yandan İsrail’in Gazze’yi işgal etmesi halinde yaşanacak göç dalgası da Türkiye’nin de aralarında olduğu bölge ülkelerinde konut fiyatlarından kamu harcamalarına kadar pek çok alanı etkileyecek.

Türkiye özelinde bakıldığında, İsrail Türkiye’nin dış ticaretinde önemli aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Son açıklanan resmi verilere göre, Türkiye Ocak-Ağustos 2023 döneminde İsrail’e 3,8 milyar dolarlık ihracat yaparken, aynı dönemde İsrail’den ithalatı ise 1,2 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. İsrailli turistler içinde Türkiye önemli bir tatil lokasyonu. Türkiye’yi ziyaret eden İsraillilerin sayısı 2019’da 570 bin ile rekor kırmış, pandemi sonrasında sınırların yeniden açılması ile 2022’de ise Türkiye’ye gelen İsrailli turist sayısı 700 bine yaklaşmıştı.

Türkiye’nin Filistin ile ticareti ise İsrail ile kıyaslandığında çok düşük seviyede seyrediyor. 2023’ün ilk 8 ayında Filistin’e yapılan ihracat 83 milyon dolar olurken, ithalat ise 12 milyon dolar oldu. Yani aynı dönemde İsrail ile 5 milyar dolarlık dış ticarete imza atılırken, bu rakam Filistin ile 100 milyon dolara bile ulaşmadı.

Paylaşın

Milyonlarca Aile İhtiyaçlarını Sosyal Yardımlarla Karşılıyor

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2023 yılının ilk yarısına yönelik verileri milyonlarca hanenin yoksulluğa adeta hapsolduğunu ortaya koyuyor. Bakanlığın sosyal yardım verilerine göre bu yılın ilk 6 ayında, aşırı yoksulluk çeken hane sayısı 3 milyon 615 bine yükseldi.

Elektrik faturasını ancak sosyal yardım ile ödeyebilen hane sayısında da çarpıcı artış kaydedildi. 2019 yılında 1 milyon 343 bin 109 hanenin elektrik faturası sosyal yardım ile ödenirken 2021 yılında elektrik tüketim desteği alan hane sayısı 1 milyon 791 bin 200 ile ifade edildi. Bakanlığın elektrik tüketim desteği kapsamında yardım yaptığı hane sayısı 2022 yılında ise kayıtlara, 3 milyon 690 bin 582 olarak geçti.

Haziran 2023 itibarıyla ise ışığı ancak sosyal yardım ile yanan hane sayısının 4 milyon 141 bin 991 olduğu bildirildi. “Doğal Gaz Tüketim Desteği” kapsamında desteklenen hane sayısının ise Ocak-Haziran 2023 döneminde 157 bin 952 olduğu belirtildi.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Türkiye’de iktidar eliyle yaratılan ekonomik kriz kaynaklı derin yoksulluk on milyonlarca yurttaşı etkiliyor. Sosyal yardımlara yönelik hemen her yeni veri, yoksulluğun ulaştığı çarpıcı boyutu bir kez daha gözler önüne seriyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2023 yılının ilk yarısına yönelik verileri milyonlarca hanenin yoksulluğa adeta hapsolduğunu ortaya koyuyor.

Bakanlığın verilerine göre, “Ailesinin yanında yaşamını en düşük seviyede dahi sürdürmekte güçlük çeken” ve Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) programından yararlandırılan çocuk sayısı Haziran 2023 itibarıyla 168 bin 247’ye ulaştı. Ocak-Haziran 2023 döneminde SED Programı kapsamında destek sağlanan çocuklar için 3 milyar 340 milyon 867 bin TL para harcandı.

Aşırı yoksulluk sınırının altında kalan yurttaşların dâhil edildiği Türkiye Aile Destek Programı’na yönelik rapor da Türkiye’deki yoksulluğun boyutunu ortaya koyan bir başka veri oldu. Buna göre, 2022 yılında 2,5 milyon olan program kapsamına alınan hane sayısı, Haziran 2023 itibarıyla 3 milyon 615 bin 670’e fırladı.

Elektrik faturasını ancak sosyal yardım ile ödeyebilen hane sayısında da çarpıcı artış kaydedildi. 2019 yılında 1 milyon 343 bin 109 hanenin elektrik faturası sosyal yardım ile ödenirken 2021 yılında elektrik tüketim desteği alan hane sayısı 1 milyon 791 bin 200 ile ifade edildi.

Bakanlığın elektrik tüketim desteği kapsamında yardım yaptığı hane sayısı 2022 yılında ise kayıtlara, 3 milyon 690 bin 582 olarak geçti. Haziran 2023 itibarıyla ise ışığı ancak sosyal yardım ile yanan hane sayısının 4 milyon 141 bin 991 olduğu bildirildi. Doğal Gaz Tüketim Desteği kapsamında desteklenen hane sayısının ise Ocak-Haziran 2023 döneminde 157 bin 952 olduğu belirtildi.

Paylaşın

Erdoğan’ın ‘Faiz Görüşlerine’ Dikkat Çekildi: Ekonomide Belirsizlik Sürüyor

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın politika faizi hakkındaki görüşleri ve Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimler de dahil olmak üzere var olan siyasi takvimin para ve maliye politikasında “kararlı” keskin bir değişiminin kapsamını sınırlayabileceğini ifade etti.

Fitch, Ankara’nın geçmişte para ve maliye politikasında aniden fikir değiştirmesi, para politikasını gereğinden erken gevşetmesi ve merkez bankasının yönetiminde devamlı değişiklik yapması nedeniyle belirsizliği kalıcı şekilde azaltmanın zaman alacağına dikkat çekti.

Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) geçen hafta art arda ikinci defa yaptığı faiz artırımının yeni ekonomi ekibinin izlediği akılcı para ve maliye politikasına dönüş hedefiyle uyumlu olduğunu ancak kademeli olmasına karar verilen bu yaklaşım nedeniyle politika yapıcıların yatırımcı güvenini tekrar sağlama ve belirsizliği azaltmada zorlanabileceğine dikkat çekti.

Dünya’nın aktardığına göre, Fitch tarafından yayımlanan değerlendirmede, “(Ekonomi yönetiminin) parasal koşullar ve piyasaları bozan düzenlemelerin (kaldırılarak) normalleşmeye kademeli yaklaşıyor olması ve geçmişte uygulanan politikalardan siyasi nedenlerle vazgeçildiği göz önüne alındığında, yetkililer yatırımcı güvenini kalıcı olarak yeniden tesis etmekte, makro-finansal istikrara olan riskleri azaltmakta ve dış kırılganlıkları hafifletmekte zorlanabilirler” denildi.

Fitch, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın politika faizi hakkındaki görüşleri ve Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimler de dahil olmak üzere var olan siyasi takvimin para ve maliye politikasında “kararlı” keskin bir değişiminin kapsamını sınırlayabileceğini ifade etti.

Fitch Ankara’nın geçmişte para ve maliye politikasında aniden fikir değiştirmesi, para politikasını gereğinden erken gevşetmesi ve merkez bankasının yönetiminde devamlı değişiklik yapması nedeniyle belirsizliği kalıcı şekilde azaltmanın zaman alacağına dikkat çekti.

Paylaşın

Bireysel Kredi Kartı Borçları 808 Milyar Liraya Yükseldi

İktidar ekonomide pembe tablolar çizmeye çalışsa da, açıklanan her veri yaşanan derin ekonomik krizi gözler önüne seriyor. Bankaların bireysel kredi kartı alacakları 12 Mayıs’tan bu yana 138 milyar lira artışla 670 milyar liradan 808 milyar liraya yükseldi.

Bireysel kredi kartı alacaklarının 393 milyar 435 milyon lirası taksitli, 415 milyar 275 milyon lirası taksitsiz oldu. Aynı dönemde tüketici kredileri tutarı, 50 milyar lira artışla 1 trilyon 403 milyar liraya yükseldi.

Öte yandan 1 Ocak – 21 Temmuz tarihleri arasında geçen sene 5 milyon 8 bin 816 icra dosyası bulunurken, bu rakam 3 milyon 142 bin 564 adet daha artarak 21 Temmuz 2023 itibarıyla 8 milyon 151 bin 380’e yükseldi.

Ekonomik kriz ve yoksulluk nedeniyle vatandaş borçlanarak hayatta kalmaya çalışıyor, borcunu ödeyemeyip icralık oluyor. 1 Ocak – 21 Temmuz tarihleri arasında geçen sene 5 milyon 8 bin 816 icra dosyası bulunurken, bu rakam 3 milyon 142 bin 564 adet daha artarak 21 Temmuz 2023 itibarıyla 8 milyon 151 bin 380’e yükseldi.

Böylece icra dairelerine yeni gelen dosya sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 62.7 arttı. Halen icra dairelerindeki dosya sayısı da 21 milyon 821 bin oldu.

Sözcü’den Deniz Ayhan’ın aktardığına göre; CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, kredi kartı harcamalarında da yüzde 226.65 artış olduğunu belirterek, “Kredi kartı ile market ve AVM’lerden yapılan harcamalarda ise yüzde 187.94 artış var. Vatandaş sadece cebindekini değil, gelecekteki gelirini de önceden tüketiyor” dedi ve şunları söyledi:

“Vatandaşların bankalara olan kredi ve kredi kartı borcu, 2 trilyon 329 milyar 656 milyon liraya ulaştı. Bu tutarın içinde ödemesinde sıkıntı yaşanan ve bankalar tarafından takibe alınan 35 milyar 507 milyon liralık tutar da var. Bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödememiş gerçek kişilerden borcu devam etmekte olan kişi sayısı ise 3 milyon 840 bin 465 oldu.”

Tüketici kredileri 1 trilyon 403 milyar liraya yükseldi

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) haftalık verilerine göre, seçimden sonra vatandaş kredi kartı harcamalarını artırdı. BDDK’nın 14 Temmuz verileri ile karşılaştırıldığında, bankaların bireysel kredi kartı alacakları 12 Mayıs’tan bu yana 138 milyar lira artışla 670 milyar liradan 808 milyar liraya yükseldi.

Bireysel kredi kartı alacaklarının 393 milyar 435 milyon lirası taksitli, 415 milyar 275 milyon lirası taksitsiz oldu. Aynı dönemde tüketici kredileri tutarı, 50 milyar lira artışla 1 trilyon 403 milyar liraya yükseldi.

Paylaşın

Türkiye’de 51 Milyon 600 Bin Kişi Açlık Sınırının Altında Yaşıyor

Türkiye’de nüfusun yüzde 37,6’sı, yani 32 milyon 150 bin kişi yoksulluk sınırının altında, nüfusun yüzde 60,4 dolayında kesi, yani 51 milyon 600 bin kişi açlık sınırının altında yaşadığı tespit edildi.

Kısaca, Türkiye’de nüfusun yüzde 98’i, yani 83 milyon 750 bin kişi açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamakta. 82,3 milyon nüfuslu Türkiye’nin 14,8 milyonu yeterli gıda tüketemiyor.

Türkiye’nin yetersiz beslenme yaygınlığı oranı yüzde 2,5. Beş yaş altı çocuklarda bodurluk prevalansı yüzde 5,5. Türkiye’de beş yaş altı çocukların yüzde 6’sı bodur ya da yaşına göre çok kısadır. Bu durum, kronik kötü beslenmeyi işaret etmektedir.

Beş yaş altı çocukların yüzde 8’i fazla kiloludur. Akut yetersiz beslenmenin bir göstergesi olan zayıflık (boya göre çok zayıf olma) yaygın değildir (yüzde 2). Bunlara ek olarak, çocukların yüzde 2’si düşük kiloludur.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP9 Yoksulluk Dayanışma Ofisi, Türkiye’de derinleşen ekonomik krizin nüfusa etkilerine ilişkin hazırladığı raporu bugün yayınladı. ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde İlerleme Yok’ başlıklı raporda şunlar kaydedildi:

“BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri̇ Ağı (Sustainable Development Solutions Network-SDSN) 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nu yayınladı. 166 ülkenin tüm hedefler doğrultusunda puanlaması yapıldı ve ilerleme durumları gösterildi.

Sıralamada Finlandiya 1. olurken, Türkiye 72. sırada yer aldı. Güney Sudan ise sıralamada sonuncu oldu. CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi olarak bizim için rapordaki en çarpıcı sonuçlardan birisi, ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte yetersiz beslenme ve bodurluk oranlarının artmasıdır.

Nüfusun yüzde 37,6’sının, yani 32 milyon 150 bin kişinin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı görülmektedir. Kısaca, nüfusun yüzde 98’i, yani 83 milyon 750 bin kişi açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Türkiye’de nüfusun yüzde 60,4 dolayında kesiminin, yani 51 milyon 600 bin kişinin açlık sınırının altında yaşadığı tespit edildi.

İnsan hakları ihlali

Yoksulluk, insan hakları ihlalidir. Sosyal devlet gereği olarak, her bireyin ‘insan haklarına’ uygun şekilde yaşaması ve bu ihlallerin önlenmesine yönelik bir çalışma yapılmalıdır. Yoksulluk, ‘Küresel Çok Boyutlu Endeksi’ne (ÇBYE) göre değerlendirilmelidir. Sosyal yardımlar, hak temelli politikalar çerçevesinde düzenlenmelidir.

BM 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nun Sıfır Açlık hedefine yönelik verilere göre; Türkiye’nin yetersiz beslenme yaygınlığı oranı yüzde 2,5. Beş yaş altı çocuklarda bodurluk prevalansı yüzde 5,5. Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Gıda Programı (WFP), 6 Haziran 2022 tarihinde gerçek zamanlı veri paylaştığı ‘Açlık Haritası’na göre, 92 ülkede toplam 866 milyon kişi yeterli gıda tüketmediğini açıkladı.

Haritaya göre, 82,3 milyon nüfuslu Türkiye’nin 14,8 milyonu yeterli gıda tüketemiyor. TNSA’nın 2018 yılında Hacettepe Üniversitesi ile yaptığı araştırma ise beş yaş altı çocukların yüzde 6’sı bodur ya da yaşına göre çok kısadır. Bu durum, kronik kötü beslenmeyi işaret etmektedir.

Bodurluğa, en fazla hiç eğitim almamış veya ilkokulu bitirmemiş annelerin çocuklarında rastlanmaktadır (yüzde 9). Bodurluğun en yaygın olduğu bölge Doğu (yüzde 8), en az yaygın olduğu bölge ise Batı’dır (yüzde 4). Beş yaş altı çocukların yüzde 8’i fazla kiloludur. Akut yetersiz beslenmenin bir göstergesi olan zayıflık (boya göre çok zayıf olma) yaygın değildir (yüzde 2). Bunlara ek olarak, çocukların yüzde 2’si düşük kiloludur.

Türkiye Çocuk Araştırması 2022 Raporu’na göre; peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini her gün tüketemediği belirtilen çocukların oranı yüzde 42,2, ekmek veya makarna gibi tahıl içeren yiyecekleri her gün tükettiği belirtilen çocukların oranı yüzde 62,4, meyveyi her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 49,5, sebzeyi her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 67; et, tavuk veya balığı her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 87,3.

BM 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre; iyi sağlık ve refah alanında anne ölüm oranı her 100 bin canlı doğumda 17,3, yenidoğan ölüm oranı ise her bin canlı doğumda 4,7, Beş yaş altı ölüm oranı ise bin canlı doğum başına 9, tüberküloz insidansı ise her 100 bin nüfusta 18, evsel hava kirliliği-ortam hava kirliliğinin ölüm oranı her 100 bin nüfusta 45,5, 15-19 yaş arası gençlerdeki doğurganlık hızı bin kadın başına 14,7.

İklim değişikliğinden en fazla etkilenenler derin yoksulluk içinde yaşayan ve en savunmasız durumda olan çocuklar. Kaynak tükendikçe çocuklar okuldan alınıp çalıştırılıyor. Yoksullaştıkça ‘çocuk evliliği’ artıyor. Açlık ve yoksulluk, suç oranını artıyor. Kirlilik, en çok çocukları etkiler. Anne karnında ve erken çocuklukta kimyasallara maruz kalmak, erken bebek ölümüne yol açıyor.

BM 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre; eşitsizliklerin azaltılması alanında yaşlı yoksulluk oranı (66 yaş ve üzeri nüfusun yüzdesi) yüzde 13,7 (2019). Ülkemizde sosyal koruma kapsamında emekli/yaşlı, dul/yetim ve engelli/malul maaşı alan kişi sayısı, 2020 yılında 14 milyon 288 bin iken yüzde 2,4 artarak 2021 yılında 14 milyon 624 bin kişiye yükseldi (TUİK, Sosyal Koruma İstatistikleri, 2021).

İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’nün Mayıs 2021 tarihli Türkiye’de İşgücünde Yaşlılar ve Güvencesizlik adlı raporuna göre; yaşlı nüfusun istihdama katılım oranı ise yüzde 12’dir. 2022 yılında, çalışmak zorunda olan 65 yaş üstü 99 işçi yaşamını yitirdi. 2023 yılının ilk beş ayında, 65 yaş ve üstü 36 işçi yaşamını yitirdi (İSİG, 2023). 2022 İŞKUR verilerine göre, 65 yaş üstü toplam 2 bin 130 kişi işe yerleştirildi. Kayıtlı işsizlerde ise 65 yaş üstü 7 bin 188 kişi beklemekte.

Sosyal koruma kapsamında emekli, yaşlı, dul, yetim ve engelli, malul maaşları iyileştirilmelidir. Sosyal güvencesi olmayan yaşlıların sağlık hizmetleri için hukuki düzenlemeler yapılmalıdır. Belediyelerde yaşlılara yönelik bakım merkezleri, evde bakım-evde sağlık hizmetleri ve yaşlı yaşam merkezleri açılmalıdır.”

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

Erdoğan Körfez Turuna Çıkıyor; Dış Kaynak İhtiyacına Çözüm Olabilir Mi?

Ekonomist Mustafa Sönmez, iktidarın Körfez sermayesiyle ilgili yarattığı beklentinin potansiyel olarak karşılığı olmadığı görüşünde. Sönmez, “Körfez sermayesiyle ilgili bir top gürültüsü kopsa da kayıtlarda durum öyle değil” diyor.

Doğrudan yabancı sermaye, portföy ve kredi-mevduat yatırımları olarak üç kanaldan bakıldığında, Körfez sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynak içerisinde ciddi bir payının bulunmadığını söyleyen Sönmez, “Dolar/TL’nin son hali dikkate alındığında Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye tutarı yaklaşık 100 milyar dolar. Körfez’in bunun içerisindeki payı ise 7 buçuk milyar dolar civarında kalıyor” diye konuşuyor.

İktisatçı Prof. Dr. Uğur Emek de Körfez sermayesinin Türkiye ekonomisi için kurtarıcı olmayacağı görüşünde. Emek, doğrudan yabancı yatırım için gelecek sermayenin en az 30 yıllık bir perspektife sahip olması gerektiğini, Türkiye’de ise bir öngörülebilirlik olmadığını ifade ediyor.

Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırımları son yıllarda belirgin biçimde azaldı. Ekonominin can damarlarından biri sayılan net yabancı doğrudan yatırımlar geçen yıl 6 milyar doların altına gerilerken iktidarın umudu Körfez sermayesinde.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan iktisatçılara göre ise Körfez sermayesi, cari açığın finansmanı, ekonomik büyüme ve gelişme için kritik olan dış kaynak ihtiyacına çare olmayacak. İktisatçılar, Türkiye’de hukukun temel ilkelerinin işlediği, öngörülebilir, şeffaf, eşit ve hesap verebilir bir yönetim olmadıkça yatırım ortamının iyileşmesinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Bunu sağlayacak politikaların ise kısa vadede hayata geçmesi beklenmiyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonominin dümenine geçmesiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye döneceği beklentileri artmıştı. Bu beklentilerin yakın zamanda gerçekleşeceğine dair güçlü belirtiler bulunmazken iktidar yönünü yine Körfez ülkelerine çevirdi.

Şimşek, seçim sonrasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la birlikte Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir ziyaret gerçekleştirmiş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da NATO liderler zirvesi sonrası BAE’ye gideceğini, ziyaret kapsamında yatırım anlaşmalarının imzalanacağını bildirmişti.

Erdoğan, 17-19 Temmuz’da yapacağı ziyaretlerde Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin liderleriyle görüşecek. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre söz konusu ülkelerden Türkiye’nin enerji, altyapı ve savunma sektörlerine yatırım bekleniyor.

Peki Körfez sermayesi, Türkiye’de fiili ve potansiyel olarak nasıl bir tablo çiziyor?

En fazla yatırım Hollanda’dan

Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) verilerine göre bu yılın ilk çeyreğinde bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 31’lik bir düşüşle 2,3 milyar dolarlık uluslararası doğrudan yatırım girişi gerçekleşti. Avrupa Birliği ülkelerinin gelen yatırım sermayesinde yüzde 80 payı bulunurken Körfez sermayesinin de içinde yer aldığı Ortadoğu’nun payı yüzde 2’de kaldı. Gelen yatırımlarda ilk sırayı alan Hollanda’yı Fransa, Almanya ve İrlanda takip etti.

2002-2022 yılları esas alındığında ise Türkiye’deki toplam doğrudan yabancı yatırımlarda AB’nin yüzde 59, Ortadoğu’nun yüzde 8 payı bulunuyor.

Ekonomist Mustafa Sönmez, iktidarın Körfez sermayesiyle ilgili yarattığı beklentinin potansiyel olarak karşılığı olmadığı görüşünde. Sönmez, “Körfez sermayesiyle ilgili bir top gürültüsü kopsa da kayıtlarda durum öyle değil” diyor.

Doğrudan yabancı sermaye, portföy ve kredi-mevduat yatırımları olarak üç kanaldan bakıldığında, Körfez sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynak içerisinde ciddi bir payının bulunmadığını söyleyen Sönmez, “Dolar/TL’nin son hali dikkate alındığında Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye tutarı yaklaşık 100 milyar dolar. Körfez’in bunun içerisindeki payı ise 7 buçuk milyar dolar civarında kalıyor” diye konuşuyor.

Son dönemde portföy yatırımlarının da çok azaldığını, hisse senedi piyasasında 23 milyar dolarlık bir yabancı yatırım stoku bulunduğunu ifade eden Sönmez, Körfez sermayesinin bu alandaki payının da oldukça düşük olduğuna dikkat çekiyor. Swap işlemlerinin de yer aldığı kredi-mevduat alanında ise “hatır gönül ilişkisi” ile Körfez ülkelerinden birtakım yatırımlar yapıldığının bilindiğini, bunların ise kısa vadeli olduğunu vurguluyor.

“Türkiye için kurtarıcı olamaz”

Devlet Planlama Teşkilatı eski uzmanı, iktisatçı Prof. Dr. Uğur Emek de Körfez sermayesinin Türkiye ekonomisi için kurtarıcı olmayacağı görüşünde. Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımların dağılımına bakıldığında yatırımların büyük büyük bölümünün Avrupa’dan geldiğinin görüldüğünü, Körfez sermayesinin ise çok küçük bir oranı temsil ettiğini dile getiren Emek, “Bir de gelenlerini de gördük. Türk Telekom’u gördük, Tank Palet Fabrikasını gördük. Öylesi de gelmesin zaten” diyor.

Uğur Emek, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesinin 2005 yılında özelleştirilerek Lübnanlı Hariri ailesine ait olan Saudi Oger’e bağlı Oger Telecom’a satıldığını, devlet bankalarından kullanılan kredi ile kamunun zarara uğratıldığını hatırlatıyor. Emek, sonuç itibariyle ödenmeyen kredi borçları nedeniyle şirket hisselerinin Varlık Fonu’na devredildiğini ifade ediyor. Tank Palet Fabrikası’nın Katarlılara satıldığına ilişkin tartışmalara da değinen Emek, bu konunun halen belirsizliğini koruduğuna işaret ediyor.

Doğrudan yatırım neden önemli?

Doğrudan yabancı sermeye yatırımları, küresel yatırımcıların bir ülkeye fabrika ve üretim tesisleri kurarak, şube açarak veya var olan bir şirketi tamamen veya kısmen satın alarak yaptıkları yatırımları kapsıyor. Uzun vadeli olan bu yatırımlar, Türkiye gibi dış kaynak ihtiyacı olan ülkelerde cari açığın sağlıklı finansmanı ve ödemeler dengesi açısından büyük önem taşıyor.

Doğrudan yabancı yatırımlar, ülkeye yeni teknoloji girmesi, yeni istihdam alanları açılması ve yeni ihracat imkânları ortaya çıkarması nedeniyle ekonomik büyüme açısından önemli bir unsur. Türkiye’de ise son yıllarda ise net doğrudan yatırım girişlerinin giderek azaldığı gözleniyor.

Merkez Bankası verilerine göre geçen yıl net doğrudan yabancı sermaye yatırım girişi, 5 milyar 900 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Net yabancı girişi 2007’de 18 milyar 394 milyon dolar olurken küresel krizin etkisiyle 2008’den itibaren gerilemeye başlamış, izleyen iki yılda 6 milyar dolar dolayında gerçekleşmişti. Yabancı doğrudan yatırım girişleri, 2011 ve 2012 yıllarında yeniden 10 milyar doların üzerine çıkarken pandemi yılı olan 2020’de 4 milyar 401 milyon dolara kadar düştü. Bu rakam 2021’de ise 6 milyar 873 milyon dolar oldu.

Körfez’den gelen sermayenin teknoloji transferi ya da istihdama katkı gibi bir yönü olmadığını, katkılarının sadece finansal anlamda olduğunu dile getiren Sönmez, bu anlamda Körfez sermayesinin doğrudan yatırımcı profili olmadığını vurguluyor.

Türkiye’deki sermaye de kaçıyor

Türkiye’de dışardan gelen doğrudan yatırımlar azalırken, resmi rakamlar aynı dönemde Türkiye’den yurt dışına sermaye göçünün de hızlandığına işaret ediyor.

Merkez Bankası verilerine göre 2007’de yaklaşık 2 milyar dolarlık bir sermaye Türkiye’den yurtdışına giderken, geçen yıl 4,5 milyar doları aştı. Doğrudan yatırım için giden yerli sermayenin bu amaçla gelen yabancı sermayeye oranı yaklaşık yüzde 80’e ulaştı.

Mustafa Sönmez, Türkiye’de küresel firma olma iddiasıyla yurtdışına yatırım yapan firmaların bulunduğunu, ancak bunların yanı sıra oturum izni ya da vatandaşlık almak, B planı olarak alternatif bir yaşam tasarlamak amacıyla yurtdışına giden sermayenin de olduğunu vurguluyor. Sönmez, B planı amacıyla yurtdışına gidenlerin ağırlıkta olduğu görüşünü paylaşıyor.

Türkiye’de ise 40’lı 45’li yıllarda ampul üretimi, ilaç, otomotiv gibi alanlara yatırım yapan yabancı sermayenin halen toplam stok içerisinde büyük payı olduğunu söyleyen Sönmez, en son telekomünikasyon alanında yatırımların olduğunu, bunun dışında Tekel, Petkim, Türk Telekom’un da aralarında olduğu özelleştirmelerle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye geldiğini aktarıyor. Türk Telekom’u satın alan Saudi Oger’in bu yatırımının daha sonra çürük çıktığını ifade eden Sönmez, özelleştirmelerin dışında en son Volkswagen’in Türkiye’ye yatırım yapma kararı aldığını ancak şirketin bu karardan daha sonra vazgeçtiğini hatırlatıyor.

Avrupalı yatırımcı neden gelmiyor?

Prof. Dr. Uğur Emek, doğrudan yabancı yatırım için gelecek sermayenin en az 30 yıllık bir perspektife sahip olması gerektiğini, Türkiye’de ise bir öngörülebilirlik olmadığını ifade ediyor. Meclis’te yapılan son oylamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a vergileri artırabilme yetkisi verildiğine dikkat çeken Emek, “Bankalara diyorsunuz kâr payı almayın, BDDK’nın bu yetkisi var. Kira sözleşmesi yapıyorsunuz, yüzde 25 sınır geliyor. Marketlere Karter anlaşması yapıp fiyatları yükseltiyorsun deniyor. Böyle bir ortama yabancı doğrudan yatırım gelir mi” diye konuşuyor.

“Mahkemeye gittiğinizde ne olacağını bilmiyorsunuz” diyen Emek, Can Atalay ve Osman Kavala’nın tutukluluklarını hatırlatıyor.

Emek, hukukun üstünlüğü olmadan, ekonomik özgürlük olmadan, sağlam bir para ve maliye politikanız olmadan yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmeyeceği görüşünde. Yabancı yatırımcılar için Avrupa Birliği’nin temel kurallarından olan öngörülebilirlik, şeffaflık, eşitlik ve hesap verebilirliğin önemli olduğuna işaret eden Emek, Türkiye’de ise yetkilerin tek kişide toplandığı mevcut sistemde kurumların kalitesinin giderek azaldığını, bunun yabancı yatırımcılar tarafından devlet kurumlarının bizzat kendi sitesinde yer alan İngilizce raporlar üzerinden okunabildiğini vurguluyor.

Doğrudan yabancı yatırım açısından Türkiye’nin riskli bulunduğuna işaret eden Mustafa Sönmez de “Mehmet Şimşek’in gelişiyle beraber bir yatırım ortamı ikliminin oluşması kolay değil. Siyaseten Erdoğan’ın tekrar iktidara gelmesi yatırımcı açısından beklenen bir şey değildi. İktisadi olarak da bir rasyonel dönüşüme henüz geçiş yok. Şu anda yapılanlar kozmetik. Yerel seçimler kadar da böyle gidecek gibi gözüküyor. Ekonomik rasyonaliteyi dikkate alan yabancı kaynak girişi o yüzden hale uzak. Onu gördükleri için Körfez’den yatırım getirebilir miyiz diye çabalıyorlar” ifadelerini kullanıyor.

“Ciddi dış kaynak sıkıntısı olacak”

Türkiye’de şu anda doğrudan yatırım olarak görünen yatırımların önemli bir kısmının da gayrimenkul satışından kaynaklandığına işaret eden Sönmez, gayrimenkul satışı çıkarıldığında doğrudan yatırım girişinin durmuş vaziyette olduğuna dikkat çekiyor.

Portföy yatırımlarından da çıkış olduğunu, kredi temininde ise Türkiye’nin risk primi yükseldiği için dışarıdan kaynak kullanmanın kolay olmadığını vurgulayan Sönmez, “İktidar bu nedenle politik ilişkilerle kaynak bulmak derdine düşüyor. Ama politik ilişkilerle de bu çark dönmez. Türkiye önümüzdeki zaman diliminde ciddi bir dış kaynak sıkıntısı yaşayacak. Bu, hem büyümeye etki edecek hem de içeride döviz fiyatlarını yukarı çekerek ciddi bir enflasyon sorunu yaratmaya devam edecek” yorumunu yapıyor.

Paylaşın