İktidar, İsraf Harcamalarından Vazgeçmiyor

Asgari ücret ve emekli aylıkları zammına ‘kaynak yok’ açıklamasında bulunan iktidarın, israf harcamalarından vazgeçilmediği ortaya çıktı. Yılın ilk altı aylık döneminde bütçe açığı 747 milyar 183 milyon liraya ulaştı.

Erdoğan tarafından harcanabilen ve hesabı sorulamayan örtülü ödenek harcaması yılın ilk yarısında 5 milyar 966 milyon TL’ye çıktı.

Kırtasiye, yayın, baskı ve cilt giderleri başlığı altındaki harcama kaleminde Ocak-Haziran döneminde toplamda 5 milyar 318 milyon lira harcandı. Aynı dönemde temsil ve tanıtma harcamaları ise 1 milyar 375 milyon TL’ye ulaştı.

BirGün’den Havva Gümüşkaya’nın haberine göre, kamuda tasarruf ve emekli aylıklarına zam tartışmalarının yaşandığı döneme ait bütçe rakamları israf harcamalarından vazgeçilmediğini ortaya çıkardı. Asgari ücret ve emekli aylıkları zammına ‘kaynak yok’ denilerek direnildiği haziran ayında bütçeden 866 milyar 498 milyon TL harcandı. Bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 78 arttı.

Temsil ödeneği bitti: Tasarruf genelgesinde yüzde 25 oranında kesinti yapılacağı belirtilen temsil ve tanıtım harcamaları ödeneğinin yüzde 74’ü yılın ilk yarısında harcandı.

Mayıs ayında yayımlanan genelgede “Temsil ve ağırlama ödenekleri zorunlu haller dışında kullanılmayacaktır. Uluslararası toplantılar ile milli bayramlar hariç; açılış, konferans, seminer, yıldönümü ve benzeri kutlama ve organizasyonlara ilişkin faaliyetler nedeniyle, gezi, kokteyl, yemek ve benzeri faaliyetler düzenlenmeyecek, hediye verilmeyecek ve diğer adlar altında ödeme yapılmayacaktır” ifadeleriyle açıklanan temsil ve tanıtma harcamalarında tasarrufun uygulanmadığı bütçe rakamlarıyla açığa çıktı.

Haziran ayında 70 milyon 936 bin TL’lik harcamanın 51,4 milyon TL’si temsil, tanıtma ve ağırlama gideri, 19,5 milyon TL’si ise toplantı ve organizasyon gideri olarak kaydedildi. Geçen yılın Ocak-Haziran döneminde 521 milyon 274 bin TL olan temsil ve tanıtma harcamaları yaklaşık 3 kat artarak 1 milyar 375 milyon TL’ye ulaştı.

Örtülü ödenek arttı: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından harcanabilen ve hesabı sorulamayan örtülü ödenekten haziran ayında 932 milyon TL’lik harcamaya imza atıldı. AKP iktidarlarında denetimsizliğin, israfın simgesi olarak öne çıkan örtülü ödenek harcaması yılın ilk yarısında 5 milyar 966 milyon TL’ye çıktı. 2023’ün ilk yarısında 1 milyar 951 milyon TL olan örtülü ödenek harcaması yüzde 205 arttı.

Uçak kiraları katlandı. Kamunun israf harcamaları arasında gösterilen kiralama işlemlerinin de tasarruf genelgesine rağmen devam ettiği ortaya çıktı. Yılın en büyük uçak kiralaması haziran ayında gerçekleştirildi. 573 milyon 697 bin TL hava taşıtı kiralama gideri olarak kaydedildi. Hava taşıtı kiralarına Ocak-Haziran döneminde 1 milyar 581 milyon TL harcandı. Geçen yılın aynı döneminde hava taşıtı kiralarına 727 milyon 654 bin TL aktarılmıştı.

Ocak-Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 108 oranında artan kira ödemeleri 9 milyar 608 milyon TL’ye çıktı. Bunun 2 milyar 61 milyon TL’sini otomobil kiraları oluşturdu.

Derneklere 1,5 milyar TL: Bütçede “Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar” ana başlığı altında belirtilen dernek, birlik, kurum, kuruluş, sandık olarak isimlendirilen kuruluşlara yılın ilk yarısında aktarılan kamu kaynaklarının tutarı 1 milyar 560 milyon TL’ye ulaştı. “Diğer” olarak tanımlanan belirsiz ‘kâr amacı gütmeyen’ kuruluşlara ise Ocak-Haziran dönemine 178 milyon 457 bin TL aktarıldı.

Baskıya 3 milyar ödeme: Kırtasiye, yayın, baskı ve cilt giderleri başlığı altındaki harcama kaleminde Ocak-Haziran döneminde toplamda 5 milyar 318 milyon TL harcandı. Bu harcamanın yüzde 62’si baskı ve cilt gideri olarak kaydedildi. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 48 artan baskı ve cilt gideri 3 milyar 503 milyon TL’yi buldu.

KDV yüzde 246 arttı: Vergi gelirleri tahsilatı, geçen yılın ocak-haziran dönemine göre yüzde 100,5 artarak 3 trilyon 213 milyar 365 milyon liraya ulaştı. Vergi gelirlerinin bütçe tahminine göre gerçekleşme oranı ise yüzde 43,4 olarak kayıtlara geçti.

Vergi türleri itibarıyla ocak-haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre gelir vergisi yüzde 126,7, kurumlar vergisi yüzde 60,2, dâhilde alınan katma değer vergisi yüzde 246,6, özel tüketim vergisi yüzde 87,3, banka ve sigorta muameleleri vergisi yüzde 205,9, ithalde alınan katma değer vergisi yüzde 75,8, damga vergisi yüzde 85, harçlar yüzde 62,9 ve diğer vergi gelirleri yüzde 74,6 arttı.

Paylaşın

Sosyal Yardıma Muhtaç Hane Sayısında Çarpıcı Artış

2024 yılının ilk beş aylık döneminde 4 milyon 278 bin 728 hane sosyal yardımdan yararlanırken, sosyal yardıma muhtaç hane sayısı, 2024 yılının ocak ayına göre 498 bin 120 arttı.

Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) hizmetinden yararlanan çocuk sayısı da 2024 yılı mayıs ayın itibariyle 3 milyon 479 bin 832’ye yükseldi.

Birgün’den Mustafa Bildircin’in resmi verilerden aktardığına göre, Türkiye’deki 17 milyon 114 bin 912 yurttaş yaşamını sosyal yardımlarla sürdürmeye çalışıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sosyal yardım verileri de Türkiye’deki derin ekonomik krizin ulaştığı boyutu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye’nin sosyal yardım karnesini 1 Haziran itibarıyla ortaya koyan verilere göre, sosyal yardıma muhtaç hane sayısı 4,2 milyonu aştı.

Açlık sınırının altında geliri olan hanelerin dahil edildiği Aile Destek Programı’na yönelik veriler de iktidarın gizlemek istediği derin yoksulluğu açığa çıkardı.

2022 yılında 3 milyon 99 bin 560 hane ile başlayan program kapsamındaki hane sayısı, aylar içinde tırmanarak Mayıs 2024’te 3 milyon 479 bin 832’ye çıktı.

Aylık geliri brüt asgari ücretin üçte birinin altında olan kişiler için genel bütçeden ödenen Genel Sağlık Sigortası (GSS) primine ilişkin veriler de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nca paylaşıldı. Mayıs 2024 verilerine göre, 9 milyon 444 bin 458 kişinin GSS primi bütçeden karşılandı.

Ailesinin yoksulluğu nedeniyle bakılamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocukların sayısını ortaya koyan Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) hizmetinden yararlanan çocuk sayısının ulaştığı boyut da dikkati çekti.

Buna göre, 2020 yılında 129 bin 422 olan SED hizmetinden yararlanan çocuk sayısı, 2022’de 157 bin 248’e, 2023’te ise 264 bin 995’e, 2024’ün Mayıs ayında ise 170 bin 694’e kadar çıktı.

Bakanlığın verilerine göre, 2024 yılının Ocak-Mayıs döneminde 4 milyon 278 bin 728 hane sosyal yardımdan yararlandı. Sosyal yardıma muhtaç hane sayısı, 2024 yılının Ocak ayına göre 498 bin 120 arttı.

 

Paylaşın

Suriyeliler, Ekonomik Krizin Nedenlerinden Biri Mi?

Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Tuncay Yıldırım, “Bugün Gaziantep’te faaliyet gösteren kayıtlı Suriyeli işletme sayısı, odamız, Sanayi Odası ve Esnaf Odaları dahil toplam 6 bin 300. Kayıtlı Suriyeli istihdam sayısı ise 12 bin. Bu sayılar bile şehrimizdeki Suriyeli nüfusu düşününce kayıt dışılığın boyutunu gözler önüne sermeye yeter” dedi.

Otomotiv sektörü işletmecisi Mehmet Çelik ise konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “İlk geldiklerinde misafir olarak geldikleri ve bir süre sonra tekrar dönecekleri söylendi. Hepimiz onlar için elimizden geleni yaptık. Evlerimizi de açtık, eşyalarımızı da paylaştık çünkü olması gereken buydu” dedi ve ekledi:

“Bu misafirlik 10 yılı geçti, şu anda aklınıza gelebilecek her türlü sektörde onlar çalışıyor. Herkes kendi kısmetini kazanır ama maliyet ve giderleri hesaplayınca haksız bir rekabet oluyor. Biz de bu durumdan olumsuz etkileniyoruz. Ben kiramı, vergimi, personel maaşını, sigortamı, faturalarımı öderken, onlar ya bunların birçoğunu ödemiyor ya da bir işletmede 5-6 ortak çalışıyor, giderleri olmadığı için de bizden fazla kazanmış oluyorlar.”

Türkiye’de son dönemde sığınmacılara yönelik artan öfkenin nedenlerinin birinin ülkedeki ekonomik koşullar ve sığınmacıların kayıt dışı çalışmasından kaynaklanan haksız rekabet olduğu değerlendirmeleri kimi çevrelerce yapılıyor.

İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı (GİB) verilerine göre, 27 Haziran 2024 itibariyle İstanbul’dan sonra geçici koruma kapsamındaki en fazla Suriyeli, 429 bin 855 kişinin yaşadığı Gaziantep’te bulunuyor. İstanbul’da ise bu sayı 530 bin 506.

36 bin üyeli Gaziantep Ticaret Odası’nca geçen hafta düzenlenen bir toplantıda, ekonomik sorunların tetikleyicilerinden biri olarak iç savaş nedeniyle Türkiye’ye sığınan Suriyeli göçmenler gösterildi. İktidara yapılan çağrıda “13 yıllık misafirliğin son bulması” ve başta kayıtdışı göçmenler olmak üzere tüm Suriyeli sığınmacıların geri gönderilmesi talep edildi.

VOA Türkçe’den Orhan Erkılıç‘a konuşan Gaziantepli esnaf, Ticaret Odası ile aynı düşünceleri paylaşırken, Suriyeli işletme sahipleri ise kente ekonomik anlamda faydaları dokunduğunu dile getiriyor.

Ülkelerinde savaş bitse bile farklı grupların kontrolünde olan bölgelerin iş, ticaret ve yaşam için henüz güvenli olmadığına dikkat çeken Suriyeli iş insanları, Türkiye’deki ekonomik krizden kendilerinin de olumsuz etkilendiğini ifade ediyor. Peki, Suriyeliler’in Türk ekonomisine katkısı ne?

Bu hafta görevinden istifa eden Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, AK Parti genel başkan yardımcısıyken 2021’de “Suriyeliler giderse ekonomi çöker” demişti. Ancak rakamlar bunu doğrulamıyor. Birçok Suriyeli’nin düşük ücretle ve kayıtdışı çalıştığı görülüyor.

Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye Ofisi tarafından Şubat 2020’de yayınlanan “Türk İşgücü Piyasasında Suriyeli Mülteciler” araştırmasına göre, Türkiye’de yaklaşık 950 bin Suriyeli çalışıyor. Ancak çalışan Suriyeliler arasında kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 91,6 gibi çok yüksek bir seviyede bulunuyor.

Daha yakın tarihli bir rapor ise Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından hazırlanan “İşgücü Piyasasında Suriyeliler” raporu. 2021 tarihli raporda, “Suriyeliler’in çoğunlukla kayıt dışı istihdam edilmelerinin temelinde kültürel farklar, işverenlerin yaklaşımları, ekonomik koşullar ve yasal düzenlemeler gibi nedenler yatmaktadır” tespitinde bulunuluyor.

“Haksız rekabet yaratıyorlar”

Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Tuncay Yıldırım, 46 meslek grubunu temsilen yönetim kurulu üyelerinin de katıldığı basın toplantısında Suriyeli sığınmacıların kayıt dışı ticari faaliyetler yoluyla “haksız rekabet” yarattığını ve yaşanan birçok ekonomik sorunun kaynağı olduğunu savundu.

Son günlerde yoğun şekilde tartışılan pahalılık, fahiş fiyatlar ve barınma sorunlarına dikkat çeken Yıldırım, “Elbette tüm bu bahsettiğimiz sorunların tetikleyicilerinden biri hiç şüphesiz 13 yıldır şehrimizde yaşayan geçici koruma altındaki Suriyeliler’dir. Kayıt dışı ticari faaliyetlerinin yarattığı haksız rekabet, kimi sektörlerde elde ettikleri üstünlükler, işletmelerimizin iç ve dış pazar kayıpları, kiralar başta olmak üzere genel fiyat seviyesine ve sosyo-kültürel yapımıza olan olumsuz etkileri ne yazık ki her geçen gün artan bir oranda hissediyoruz’’ dedi.

Yıldırım, “Bugün Gaziantep’te faaliyet gösteren kayıtlı Suriyeli işletme sayısı, odamız, Sanayi Odası ve Esnaf Odaları dahil toplam 6 bin 300. Kayıtlı Suriyeli istihdam sayısı ise 12 bin. Bu sayılar bile şehrimizdeki Suriyeli nüfusu düşününce kayıt dışılığın boyutunu gözler önüne sermeye yeter. Bu durumun Türk işletmeler açısından yarattığı haksız rekabeti hepiniz tahmin edebilirsiniz” diye konuştu.

Otomotiv sektörü işletmecisi Mehmet Çelik ise , 2011 sonrası Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacıların şu anda her sektörde çalıştığını ifade ederek, şunları anlattı: “İlk geldiklerinde misafir olarak geldikleri ve bir süre sonra tekrar dönecekleri söylendi. Hepimiz onlar için elimizden geleni yaptık. Evlerimizi de açtık, eşyalarımızı da paylaştık çünkü olması gereken buydu.

Bu misafirlik 10 yılı geçti, şu anda aklınıza gelebilecek her türlü sektörde onlar çalışıyor. Herkes kendi kısmetini kazanır ama maliyet ve giderleri hesaplayınca haksız bir rekabet oluyor. Biz de bu durumdan olumsuz etkileniyoruz. Ben kiramı, vergimi, personel maaşını, sigortamı, faturalarımı öderken, onlar ya bunların birçoğunu ödemiyor ya da bir işletmede 5-6 ortak çalışıyor, giderleri olmadığı için de bizden fazla kazanmış oluyorlar.”

“İşveren, Suriyeliler nedeniyle yevmiyeyi azaltıyor”

Sarımsak tarlasında dört çocuğu ve eşiyle mevsimlik tarım işçiliği yaptığını ifade eden Müslüm Ceylan da, Suriyeliler’in gelmesiyle birlikte tarım işinde daha ucuza çalışmak zorunda kaldıklarını ifade etti.

Ceylan, “Son yıllarda verilen ücrete ‘tamam’ demek zorunda kalıyoruz. Çünkü bizim kabul etmediğimiz yevmiyeleri Suriyeliler kabul ediyor. İtiraz ettiğimiz zaman işveren bizi, Suriyeli işçileri çalıştırıp bize iş vermemekle tehdit ediyor. Defalarca Suriyeliler’e kabul etmemelerini söyledik ama bizi dinlemiyorlar. Bir an önce ülkelerine dönseler işçi olarak bizim değerimiz yeniden artar” diye konuştu.

Gaziantep’te beş yıldır tekstil sektöründe hizmet verdiğini ifade eden işletme sahibi Suriyeli Yusuf E. M. ise Türkiye’de yaşanan ekonomik sorunlardan Suriyeli iş insanlarının da etkilendiğini belirtti.

Suriyeli bir Türkmen olarak hem Suriye’de hem Türkiye’de dışlandığını anlatan Yusuf E.M. “Şu anda Antep’in Ünaldı bölgesinde çalışan Suriyeli işletme sahiplerinin neredeyse yarısı Mısır, Kerkük, Libya gibi bölgelere taşındı. Biz ekonomik anlamda ne Antep’e ne de Türkiye’ye zarar verdik. Gece gündüz çalışıyoruz, çalışan bir kitle nasıl zarar verebilir ki? İş verenin vicdansızlığı, ev sahibinin vicdansızlığı Suriyeli’ye mal ediliyor. Bizim artık bir tadımız kalmadı, çoğu gitti, böyle devam ederse biz de gitmenin yollarını arıyoruz. İşçi kesim gitse Antep’in ekonomisi zarar görür. Hem tekstilde hem tamirhanelerde hem tarımdaki işi Suriyeliler yapıyor” diye konuştu.

İstikrar ve güvenlik vurgusu

Gaziantep Ticaret Odası’ndan yapılan açıklamayı doğru bulmadığını belirten Suriyeli iş insanı B.H. de, Gaziantep’e katma değer sağladıklarını ifade ederek, ülkesinde farklı grupların yönettiği bölgelerde iş yapmanın da işletme kurmanın da mümkün olmadığını belirtti.

B.H., Ticaret Odası Başkanı Yıldırım’ın görüşlerinin aksine ekonomiye zarar vermediğini, tam tersine kent ve ülke ekonomisine katkı sağladığını savundu:

“Yaklaşık yedi yıl önce burada başlattığım işletmemi giderek büyüttüm. Şu anda 100’den fazla kişi buradan ekmek yiyor. Ürettiğim ürünleri Ortadoğu’nun yanı sıra Avrupa ülkelerine de ihraç ediyorum. Her türlü işim, işletmem, ticaretim yasal zeminde ve prosedüre uygun. Üretim yapıyorum, ticaret yapıyorum, vergimi ödüyorum ve Türkiye’ye ticari ve ekonomik değer katıyorum. Ben ticaret odası başkanının dediği gibi Antep ekonomisine zarar vermiyorum, tam tersi Antep ve tüm Türkiye ekonomisine fayda sağlıyorum.”

Bir iş insanı olarak her yerde üretim yapabileceğini söyleyen B.H., “Elbette ülkeme dönüp orada da üretim yapmak isterim. Ancak şu anda ülkemde gidebileceğimiz alanların hiçbirinde devlet yok tam bir güvenlik yok. Suriye’deki tek sorun savaşın bitmesi değil, devlet yok, güvenlik yok. Oralarda birçok örgüt ve grup var. Her an birisi gelip bana ya da işletmeme zarar verebilir ya da el koyabilir. Türkiye’yi seviyorum, halk da devlet de bize sahip çıktı ama şunu tüm samimiyetimle söylüyorum; ülkemde tekrar istikrar sağlanıp güvenli hale geldiği an bir dakika bile durmadan gidebilirim” dedi.

Paylaşın

Ekonomik Kriz: Vatandaş Borçlanarak ‘Yaşamaya’ Çalışıyor

Artan fiyatlar karşısında geliri yetersiz kalan vatandaş kredi kartlarına sarılmaya devam ederken, gıda-market ve akaryakıt fiyatlarındaki artışlar kart harcamalarını katladı.

Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) verilerine göre ocak-nisan döneminde kredi kartı ile market ve alışveriş merkezi harcamalarının tutarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 114,28 artış gösterdi. Kartlarla yapılan yemek harcamalarının tutarı ise yüzde 146,36 oranında arttı.

Milyonlarca yurttaş yılın ikinci yarısını korkuyla bekliyor. Temmuz itibarıyla başta enerji olmak üzere birçok üründe zam bekleniyor.

Ücretlere “enflasyonu artırır” gerekçesiyle ara zam yapılmasını istemeyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek liderliğindeki ekonomi yönetimi, dolaylı vergi ve harçlara yüksek oranlı zam yapmaktan vazgeçmiyor. Benzin ve motorin fiyatlarına temmuz ayı başında otomatik ÖTV zammı gelecek.

Buna rağmen iktidar, ara zam beklentilerine kulak tıkarken borçlar yurttaşın yakasına yapıştı. Faiz oranlarının yüksek seyretmesine ve ekonomi yönetiminin iç talebi baskılayarak enflasyonu düşürme çabalarına rağmen yurttaşlar borçlanarak harcamaya devam ediyor.

Birgün’den Havva Gümüşkaya‘nın haberine göre; Tüketicilerin bankalara olan borçları 2024 yılı başından bu yana yüzde 17,7 oranında arttı. Bu dönemde bireysel kredilerin bakiyesi 185 milyar lira, kredi kartı borç bakiyesi ise 298 milyar lira artış kaydetti.

Risk Merkezi’nin verilerine göre bankalara bireysel kredi borcu bulunanların sayısı son bir yılda 1 milyon 969 bin kişi artarak nisan sonu itibariyle 40 milyon 447 bine yükseldi. Aynı dönemde 2 milyon 627 bin kişi artan kredi kartı borcu bulunanların sayısı; 37 milyon 328 bin kişiye, kredili mevduat hesabı bulunanların sayısı da 1 milyon 483 bin kişi artarak 29 milyon 230 bin kişiye çıktı.

Artan fiyatlar karşısında geliri yetersiz kalan vatandaş kredi kartlarına sarılmaya devam ederken, gıda-market ve akaryakıt fiyatlarındaki artışlar kart harcamalarını katladı. Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) verilerine göre ocak-nisan döneminde kredi kartı ile market ve alışveriş merkezi harcamalarının tutarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 114,28 artış gösterdi. Kartlarla yapılan yemek harcamalarının tutarı ise yüzde 146,36 oranında arttı.

Yüksek faiz politikası batık kredi miktarının artmasına neden oldu. Bankalar ve finans kuruluşlarının tüketicilerden zamanında tahsil edilemediği için icra takibine aldıkları bireysel kredi ve kredi kartı alacakları ise 31 Mayıs – 7 Haziran haftasında 1,3 milyar lira daha artarak 66,5 milyar lira oldu.

Batık kredi kartı borçlarında yüzde 86,1, batık bireysel kredi borçlarında ise yüzde 26,55 oranında artış yaşandı. Risk Merkezi’nin verilerine göre ocak-nisan döneminde bireysel kredi borcu nedeniyle icra takibine alınanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 87 bin 15 kişi, kredi kartı borcu nedeniyle takibe alınanlar ise 176 bin 693 kişi arttı.

Paylaşın

Bloomberg’den Dikkat Çeken “Türkiye Ekonomisi” Analizi

Bloomberg’in Türkiye ekonomisine ilişkin analizinde, yeni ekonomi politikalarının dış kaynak çektiği, ancak hane halkının asgari ücrete zam gündemi olmaması nedeniyle enflasyon konusunda ciddi bir bedel ödediği belirtildi.

“Erdoğan yabancı yatırımcıları kazandı ama bedelini Türkler ödedi” başlıklı analiz haberde, sıkı para ve maliye politikalarının Türk hisse senetleri ve tahvillerindeki rönesansı sürdürmek için kritik önem taşıdığı da belirtildi.

ABD merkezli finans ajansı Bloomberg, son dönemde Türkiye ekonomisinde yaşanan gelişmeleri mercek altına aldı. Beril Akman ve Selcan Hacaoğlu imzalı haberde, yeni ekonomi politikalarının dış kaynak çektiği, ancak hane halkının asgari ücrete zam gündemi olmaması nedeniyle enflasyon konusunda ciddi bir bedel ödediği belirtildi.

“Erdoğan yabancı yatırımcıları kazandı ama bedelini Türkler ödedi” başlıklı haberde, sıkı para ve maliye politikalarının Türk hisse senetleri ve tahvillerindeki rönesansı sürdürmek için kritik önem taşıdığı belirtildi.

Gösterge hisse senedi endeksinin Erdoğan’ın geçen mayıs ayında yeniden seçilmesinden bu yana dolar bazında yüzde 40’ın üzerinde getiri sağlayarak dünyadaki en iyi performanslardan birine imza attığı hatırlatılan haberde lira tahvillerinin geçen ay 6,5 milyar dolarlık rekor yabancı girişi sağladığı belirtildi.

Carry trade vurgunu

Haberde ayrıca dolar cinsinden borçlanıp TL’ye yatırım yapan yabancı yatırımcıların bu “carry trade” işlemleri sayesinde ciddi kâr ettiği belirtildi. Bloomberg Economics, mart ayının sonundan bu yana, yatırımcıların faizlerin düşük olduğu yerlerden borçlanıp yüksek olduğu yerlere yatırım yaptığı carry trade işlemlerinde Türkiye’ye yaklaşık 20 milyar dolar aktığını hesapladı.

Van Eck Associates şirketinin gelişmekte olan piyasalar portföy müdür yardımcısı David Austerweil, “Yatırımcılar, enflasyon yüküyle karşı karşıya olan ortalama vatandaştan daha çok ikna olmuş durumdalar. Bir ülke halkının güvenini yeniden kazanması çok daha uzun zaman alıyor. Enflasyon artık daha çok siyasi bir mesele gibi görünüyor” dedi.

Haberde Erdoğan’ın büyümeyi destekleyen ultra gevşek para politikasıyla beş yıl geçirdiği, bu nedenle enflasyonun yükseldiği ve para biriminin rekor düşük seviyelere indiği belirtilirken kredi verme kurallarının sıkılaştırılmasıyla kredi patlamasının önünün kesildiği belirtildi.

Haberde ayrıca, “Merkez Bankası gösterge faiz oranını yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye yükseltti. Geçen mayıs ayından bu yana tüketici kredisi maliyetleri iki katına çıktı. Türklerin büyük ölçüde bağımlı olduğu kredi kartlarının faizleri de yükseldi. Sonuç olarak takipteki krediler artmaya başladı” ifadeleri yer aldı.

Habere göre, önümüzdeki dört yıl boyunca önemli bir seçim planlanmadığı için yabancı yatırımcılar, dünyadaki en yüksek nominal faiz oranları sayesinde ortodoks ekonomiye geçişten faydalandı.

Danışmanlık şirketi Teneo’nun eş başkanı Wolfango Piccoli ise Erdoğan’ın ekonomi politikalarındaki değişimin sosyal etkileri konusunda sabrının tükenme riski olduğunu söyledi. Piccoli, bu durumun Merkez Bankası’nı siyasi bir tepkiden kaçınmak için faizleri erken düşürmeye sevk edebileceğini belirtti.

Asgari ücrette ne yapılacak?

Bloomberg’e göre, bir diğer önemli konu da hükümetin yıl başında asgari ücrete yapılan yüzde 49’luk zammın ardından artan hayat pahalılığını hafifletmek için ne yapacağı. Türkiye’de işgücünün yarısından fazlası asgari ücret ya da asgari ücretin biraz üzerinde kazanıyor.

Habere göre, asgari ücrete zam yapmamak yatırımcılar için enflasyonu düşürme kararlılığının bir başka işareti olacak. Diğer yandan gıda enflasyonu ve temel ihtiyaçların fiyatlarındaki yükseliş zam olmadığı takdirde çalışan kesimleri zorlamaya devam edecek.

Paylaşın

Türkiye’de Her Beş Şirketten Biri “Zombi”

“İcra ve İflas Raporu”na göre Türkiye’de her beş şirketten biri fiilen iflas etti, artan kobi kredileri enflasyon karşısında ezilince finansmana erişim düştü, icra dosyalarında ise rekor kırıldı.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün hazırladığı ‘Türkiye’nin İcra ve İflas Raporu’, ekonomik krizin şirketler ve vatandaşlar üzerindeki yıkıcı etkisini ortaya koydu. Buna göre fiilen iflas etmiş ancak çeşitli mali desteklerle ayakta kalmaya çalışan şirketlerin oranı yüzde 20’ye yaklaştı. ‘Zombi şirket’ denilen bu kuruluşlara IMF’nin 2023 tarihli ‘The Rise of the Walking Dead’ raporu da dikkat çekmişti. Çalışma en fazla zombi şirketin Türkiye’de olduğunu gösteriyor.

Özellikle son dönemde devam eden yüksek faiz, KOBİ’ler açısından uygulanan vergi ve teşvik politikaları gibi birçok sebep zombi şirketlerin sayısını artırdı. Çalışmada dikkat çeken bir başka veri ise KOBİ kredisi kullanım oranları oldu. Buna göre, işletmelerin finansmana erişimi artmış gibi gözükse de gerçek borçlanma kapasiteleri zayıfladı. Uzmanlara göre bu sonuçlar sadece ekonomik darboğazın değil, sistematik sürdürülemezliğin de sinyali.

Ekonomideki bu sıkışma nedeniyle icra ve iflas dosyaları 2023’te 38.3, 2024’te 32.7 milyon adet oldu. Vahim tablo mahkemelerdeki icra ve iflas dosyalarının işlem süresini 2023’te 582 gün iken, 2024’te 918’e çıkardı. Her 14 kişiden birinin ekonomik suçlarla ilişkilendirilmesine yol açtı. Uzmanlar gelişmeyi ekonomik darboğazın sosyal yansıması olarak değerlendiriyor.

Enflasyon ve yüksek faizlerin baskısı altında kalan şirketler darboğaza girdi. Gerçekte iflas etmiş olmasına rağmen resmen kapanmayan çok sayıda ‘zombi’ işletme, faaliyetlerini borç, teşvik ve düşük faizli kredilerle sürdürürken, özel sektörün önemli bir bölümü artık ‘yaşar gibi yapan’ firmalardan oluşuyor. Krizin boyutunu ise bağımsız düşünce kuruluşu Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yayınladığı ‘Türkiye’nin İcra ve İflas Raporu’ gözler önüne serdi.

Rapora göre Türkiye’de her beş şirketten biri fiilen iflas etti, artan kobi kredileri enflasyon karşısında ezilince finansmana erişim düştü, icra dosyalarında ise rekor kırıldı. Hukuk ve Adalet Politikaları Direktörü Dr. Yavuz Selim Günay’ın hazırladığı rapora göre pek çok şirket fiilen iflas etmiş olmasına rağmen, bu durumu resmen ilan etmeksizin faaliyetlerini asgari seviyede sürdürerek ‘zombi şirket’ niteliği kazandı. Şirketler elde ettikleri kazançlarla faaliyetlerini sürdüremiyor olsa da yeniden finansman, düşük faiz veya kamu desteği gibi desteklerle iflastan kurtuldu.

Raporda, Türkiye’de süregelen yüksek enflasyon, kredi daralması ve reel sektördeki kârlılık erozyonu gibi etkenler göz önüne alındığında, mevcut durumda zombi şirket oranının yüzde 20 seviyelerine yaklaştığı görüldü. Veriler, Türkiye’de neredeyse her 5 şirketten birinin faaliyetlerini organik olarak değil, sürekli zarar, borçlanma ve yapay yaşam destekleri ile (teşvikler, sübvansiyonlar, düşük faizli krediler vb.) devam ettirdiğini ortaya koydu.

Öte yandan Türkiye, IMF’nin 2023 tarihli başka bir raporuna göre ülkeler bazında halka açık olmayan şirketler arasında zombi şirket oranlarında yüzde 13 ile hala birinci sırada yer alıyor. Rapora göre Türkiye’de zombi şirketlerin artışı finansal istikrar açısından da önemli bir tehdit oluşturuyor. Özellikle son dönemde devam eden yüksek faiz, KOBİ’ler (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) açısından uygulanan vergi ve teşvik politikaları gibi birçok sebeple bu şirketlerin oranı gün geçtikçe artıyor.

Raporda dikkat çeken bir başka veri ise KOBİ kredisi kullanım oranları oldu. Buna göre, Türkiye’de işletmelerin finansmana erişimi artmış gibi gözükse de gerçek borçlanma kapasitelerinin zayıfladığı ortaya çıktı. Ocak 2023-Mayıs 2025 arasındaki yaklaşık 2,5 yıllık süre içerinde kullanılan KOBİ kredisi oranı yaklaşık yüzde 120 oranında artış gösterdi. Ancak aynı dönem içerisinde kümülatif enflasyon yaklaşık olarak yüzde 240 hesaplandığı için, fiyatlar ortalama olarak 3,4 katına çıkarken KOBİ kredilerindeki artış yalnızca 2,2 kat düzeyinde kaldı. Rapor, kullanılan KOBİ kredisi hacminin nominal olarak artmasına rağmen reel anlamda daraldığını, yani enflasyonun çok gerisinde kaldığını ortaya koydu.

Her 14 kişiden biri ekonomik suçlu

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün raporuna göre Türkiye nüfusu dikkate alındığında, 2024 yılında her 14 kişiden biri ekonomik suçlarla ilişkilendi. Mal varlığına karşı suçlar kapsamında yürütülen ceza soruşturmalarına ilişkin dosya, suç ve şüpheli sayıları incelendiğinde, son yıllarda istikrarlı bir artış eğilimi gözlemlendi. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2022 yılında mal varlığına karşı suçlar kapsamında işlem yapılan şüpheli sayısı 5 milyon 845 bin 634, 2023 yılında 5 milyon 864 bin 585, 2024 yılında 6 milyon 44 bin 908 seviyesine ulaştı.

Aynı dönemde dosya sayısı, 4 milyon 673 bin 836’dan 4 milyon 882 bin 291’e; suç sayısı, 8 milyon 65 bin 237’den 8 milyon 966 bin 686’ya yükseldi. Raporda ayrıca, Türkiye’de icra ve iflas dairelerindeki dosya sayısı da yer aldı. İcra ve iflas dairelerine gelen toplam dosya sayısının 2015’te yaklaşık 26,2 milyon düzeyindeyken, 2023’te 38,3 milyon ile zirve yaptı, 2024’te ise 32,7 milyon seviyesine geriledi. Öte yandan Adalet Bakanlığı verilerine göre icra ve iflas dairelerinde bir dosyanın ortalama işlem süresi 2023 yılında 582 gün iken, 2024 yılında bu süre 918 güne çıktı. Söz konusu yüzde 57’lik artış, sistemdeki yavaşlamanın ciddiyetini de ortaya koydu.

Karar’da yer alan habere göre; Türkiye ekonomisinin zombi şirketlerden kurtulması gerektiğini vurgulayan ekonomist Tunç Şatıroğlu şu ifadeleri kullandı; “IMF çalışmasına göre zombi şirketlerin özel şirketler içinde oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Ancak bu çalışma 2020’den sonrasını yani Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu dönemini kapsamıyor. Negatif reel faiz döneminde bu oranın daha da arttığını düşünüyorum. Erken faiz indirimlerinin devam etmesi durumunda zombi şirket oranın daha da artmasını beklerim. O zaman verimlilik daha da düşer ve bu durumdan kurtulmak için ödenmesi gereken ekonomik bedel çok daha ağır olur.

Olur ama bizim ekonomi yönetiminde yanlışta inat anlayışı var. O yüzden erken faiz indirimleri de devam eder, zombiler de canlıları yer. Türkiye ekonomisi zombilerden kurtulmalı. Zombiler yaşasın diye ülkenin geleceğinden harcanıyor. Bazı kavramlar: Zombi şirket faaliyetlerini sürdürmek için düşük faizli kredi kullanmak ve veya dışarıdan kendisine sermaye transferi yapılması gereken şirket demek. Düşük faiz gerçek enflasyona göre düşük faiz demek. Yani nominal faizden bahsetmiyoruz. Örneğin kredi faizi yüzde 80 olabilir ama gerçek enflasyon yüzde 90 olursa bu düşük faizdir.”

Paylaşın

Halkın Yüzde 50’sinin Tasarruf Edecek Bir Geliri Yok

Halkın yüzde 26,9’u para biriktirme hususunda bir sorun yaşamadığını yüzde 73,1’i para biriktiremediğini ifade etti. Para biriktiremediğini ifade edenlerin ise yüzde 49,8’i tasarruf edecek bir gelirinin olmadığını belirtti.

Halkın yüzde 46,5’i kişisel mali durumunun “kötü” olduğunu ifade ederken “ne iyi ne kötü” diyenlerin oranı yüzde 42,2, “iyi” diyenlerin oranı yüzde 11,3 oldu. Halkın yüzde 53,3’üne göre Türkiye’nin mevcut ekonomik durumu, tıpkı kişisel mali durumu gibi kötü. “Ne iyi ne kötü” diyenlerin oranı yüzde 15,8 iken ülkenin ekonomisiyle ilgili iyimser olanların oranı yüzde 30,9 oldu.

Areda Piar, Türkiye genelinde bin 534 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırma sonuçlarını açıkladı. Araştırmaya göre, halkın yüzde 73,1’i para biriktiremiyor. Para biriktiremediğini ifade eden katılımcıların yüzde 49,8’i, tasarruf edecek bir gelirinin olmadığını belirtti.

Bu grubun yüzde 23,3’ü aylık harcamasının yüksek olduğunu, yüzde 12,6’sı borçlarının bulunduğunu, yüzde 5,5’i beklenmedik masraflardan dolayı para biriktiremediğini belirtti. Ayrıca yüzde 5’i para biriktirme konusunda planlamaya sahip olmadığını, yüzde 1,4’ü alışveriş bağımlısı olduğunu ve yüzde 0,2’si birikim amacı olmadığı için para biriktiremediğini kaydetti.

Yastık altı, döviz ve altın

Araştırmada yer alan katılımcıların yüzde 70,4’ü Türkiye’de tasarruf yapmanın “çok zor”, yüzde 13,9’u da “zor” olduğunu ifade etti. Yüzde 11,5’i orta düzeyde olduğunu belirtirken soruya “kolay” ve “çok kolay” yanıtı verenlerin oranı sırasıyla yüzde 2,2 ve yüzde 2’de kaldı.

“Tasarruf imkânınız olsa hangi aracı tercih edersiniz?” sorusuna ise katılımcıların yüzde 47,7’si fiziki altın (yastık altı birikim, gram, çeyrek ziynet vs.), yüzde 25,3’ü döviz, yüzde 22,5’i altın, yüzde 21,8’i Türk lirası mevduat (faiz geliri), yüzde 8’i Borsa İstanbul, yüzde 6,6’sı katılım hesapları (faizsiz birikim hesapları), yüzde 4,5’i döviz mevduat (faiz geliri), yüzde 3,7’si bireysel emeklilik hesapları ve yüzde 1,8’i kripto para piyasası yanıtını verdi.

Araştırmada katılımcılara en çok hangi alanlarda tasarruf yaptıkları da soruldu. Araştırmaya katılanların yüzde 22,3’ü giyim ve ayakkabıdan, yüzde 16,1’i eğlence ve sosyalleşme masraflarından kısarak tasarruf yaptığını belirtti. Yüzde 14,6’sı elektrik kullanımı, yüzde 12,3’ü su kullanımı, yüzde 9,8’i gıdadan ve yüzde 8,8’i her alanda tasarruf yaptığını söyledi.

Ayrıca yüzde 3,8’i hediye ve bahşiş masraflarında, yüzde 2,8’i doğalgaz kullanımında, yüzde 2,3’ü kişisel bakım masraflarında, yüzde 1,8’i konut masraflarında ve yüzde 0,7’si sigorta masraflarında tasarrufa gittiğini belirtti.

Araştırmada katılımcılara tatil alışkanlıklarındaki değişkenlik de soruldu. Katılımcıların yüzde 50,7’si artık tatile gitmediğini ifade etti. Bununla birlikte yüzde 31,7’si bütçesi daha uygun yerleri tercih ettiğini belirtirken yüzde 11,1’i tatil planlamasında herhangi bir değişiklik olmadığını söyledi. Tatil süresini daha kısa tutarak tasarruf ettiğini belirtenler de katılımcıların yüzde 6,5’ini oluşturdu.

Araştırmaya katılanların yüzde 46,5’i kişisel mali durumunun “kötü” olduğunu ifade ederken “ne iyi ne kötü” diyenlerin oranı yüzde 42,2, “iyi” diyenlerin oranı yüzde 11,3 oldu. Katılımcıların yüzde 53,3’üne göre Türkiye’nin mevcut ekonomik durumu, tıpkı kişisel mali durumu gibi kötü. “Ne iyi ne kötü” diyenlerin oranı yüzde 15,8 iken ülkenin ekonomisiyle ilgili iyimser olanların oranı yüzde 30,9 olarak araştırmaya yansıdı.

Türkiye genelinde bin 534 kişinin katıldığı araştırma, 29 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Araştırmanın tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Türkiye’de Her İki Kişiden Biri Borçlu

Gelir eşitsizliği, enflasyon, vergi oranlarındaki adaletsizlik ve ekonomik krizin etkisiyle borçluluk durumu her geçen gün artmakta. Hem kredi kullanımında hem de kredi kartı kullanımında son bir yılda ortaya çıkan artış, Türkiye’de her iki kişiden birini borçlu hale getirdi.

Haber Merkezi / 2023 yılında, borç veya taksiti olmayanların oranı yüzde 50,4 olarak açıklanırken bu da, nüfusun yarısının borçlu olduğunu göstermekte.

TÜİK’in yapmış olduğu araştırmaya göre bu borçluluk düzeyinde; nüfusun yüzde 15’i borçlanmanın çok yük getirdiğini, yüzde 37’si biraz yük getirdiğini, yüzde 6’sı ise hiç yük getirmediğini belirtti. Bu veriler, borçlanmanın Türkiye’deki geniş kesimler üzerindeki etkisini ve ekonomik zorlukların boyutunu gösterdi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) üyesi Genel-İş Araştırma Dairesi Emek Araştırma (EMAR) tarafından hazırlanan “Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk Raporu-5” yayımlandı.

Raporda şu ifadelere yer verildi: “Türkiye ekonomisi, AKP iktidarının sermaye yanlısı ekonomi politikaları nedeniyle derin bir kriz sürecine girdi. Bu kriz, yüksek enflasyon, geniş kesimlere yayılan derin yoksulluk, kitlesel işsizlik ve güvencesizlik, büyük gelir adaletsizliği, artan borçluluk ve toplumsal yaşamın erozyonu gibi sorunlarla kendini gösterdi. Ayrıca, gelir dağılımındaki ciddi bozulma ve alım gücündeki düşüş, işçi sınıfının emeği karşılığında hak ettiği değeri alamamasına yol açtı. GSYH içinde işçi sınıfının aldığı payın azalması, yoksulluğun ve borçluluğun artması da bu sürecin önemli sonuçları arasında yer alıyor.

Krizin en belirgin sonuçlarından biri de kişi başına milli gelirin düşüklüğüdür. 2022 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 10,659 dolar iken; Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nde bu rakam ortalama olarak 35,505 dolardır. Türkiye bu konuda AB ülkeleri arasında neredeyse en son sıralarda yer almaktadır. TÜİK’ten bilgi edinme yolu ile elde ettiğimiz 2023 yılı verisine göre ise Türkiye’de kişi başına milli gelir 13,110 dolar olmuştur.

Gelir dağılımı adaletsizliği de derinleşti. Zenginlerle diğer gelir grupları arasındaki farkı ortaya koyan Gini katsayısı, bir ülkede milli gelirin ülke vatandaşları arasında eşit dağılıp dağılmadığını gösteren önemli bir veridir. Gini katsayısı, 0’a yaklaştıkça bir ülkede gelirin dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça da bir ülkede gelirin dağılımındaki bozulmayı yani gelir eşitsizliğini ifade eder. Ekonomik krizin etkisiyle Türkiye’de gelir eşitsizliği giderek derinleşti. Bu durum, zaten dar gelirli kesimlerin daha da zor duruma düşmesine, refahın ve fırsatların daha az kişiye ulaşmasına neden oluyor. Özellikle orta gelir grubundaki bireylerin sayısı azalırken zenginlerin daha da zenginleştiği görülüyor. Gelir eşitsizliği sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal adalet meselesidir.

Eurostat verilerine göre, Türkiye’deki gelir eşitsizliği oranı AB üye ülkeleri ortalamasına göre oldukça yüksektir. Bu verilere göre, Türkiye’deki gelir eşitsizliği oranı yüzde 0,433 iken, AB üye ülkelerinde bu oran ortalama yüzde 0,366’dır. Karşılaştırma yapıldığında, Türkiye’nin gelir eşitsizliğindeki artan oranı dikkat çekmektedir. Bu durum, sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal açıdan da ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Türkiye’de ekonomik krizle birlikte çalışanların ücretleri yüksek enflasyon karşısında erimiş, gelir kaybı artmış ve her kesimden çalışanın alım gücü düşmüştür. Ücretler nominal bazda artarken reel ücretler giderek küçülmüştür. Son yıllarda ücretlerin en önemli boyutunu asgari ücret oluşturmaktadır. Bilindiği üzere asgari ücret, işçinin kendisi ve ailesi için ülkenin ekonomik ve sosyal koşullarına uygun geçim sağlayacak alt limit ücreti tarif eder. Ancak Türkiye’de işçilerin çoğu yasal asgari ücretin bile altında gelir elde etmektedir. Türkiye’de çalışanların yarısından fazlası asgari ücretli iken geçinmek için alt limit olan asgari ücrette yıllık artış oldukça yetersizdir. Özellikle 2020 sonrasında şiddeti giderek artan enflasyon ve ekonomik dengesizlikler dolayısıyla asgari ücret henüz işçinin cebine girmeden eriyor.

Türkiye, en düşük asgari ücrete sahip 3. Avrupa Ülkesi haline gelmiştir. Eurostat verilerine göre, Türkiye’de Ocak 2024’te yapılan düzenleme ile asgari ücret 450 Euro’ya denk gelmesine karşın birçok Avrupa ülkesinin oldukça gerisindedir. En düşük asgari ücrete sahip beş ülke Arnavutluk, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye iken; en yüksek asgari ücrete sahip beş ülke ise Lüksemburg, İrlanda, Hollanda, Almanya ve Belçika’dır.

Emeğin kaybettiğini sermaye alıyor

Emek ve sermaye gelirleri arasındaki dengesizlik önemli bir sorun olarak devam etmektedir. Son verilere göre, işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı 2022 yılında yüzde 24,7 iken; 2023 yılında yüzde 29,7’ye yükselmiştir. Bu, işçilerin elde ettiği gelirin milli gelir içindeki payının arttığını göstermektedir. Ancak bu artışa rağmen, işverenlerin milli gelirden aldığı pay hâlâ emeğin aldığı payın neredeyse iki katıdır.

Özellikle sermayenin aldığı payın, yani net işletme artığının, 2022 yılında yüzde 56,2 iken; 2023 yılında yüzde 50,5’e gerilemesi dikkat çekicidir. Bu durum, sermaye sahiplerinin milli gelirden aldığı payın azaldığını, ancak hâlâ emeğin önemli bir kısmının sermaye lehine kullanıldığını göstermektedir.

Yıllık olarak ortalama en yüksek iş gelirine sahip olan grup işverenler; en düşük gelire sahip grup ise yevmiyeli çalışanlardır. Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 408 bin 174 TL, kendi hesabına çalışanlarda 115 bin 622 TL, ücretli maaşlılarda 102 bin 821 TL ve yevmiyelilerde 53 bin 334 TL’dir.

Türkiye’de giderek artan ve derinden hissedilen gelir dağılımındaki eşitsizlikler, yoksulluğun artmasına yol açmıştır. TÜİK verilerine göre, 2022 yılında 18 milyon 30 bin olan yoksul sayısı, 2023’te 18 milyon 219 bin kişiye yükselmiş; yoksulluk oranı yüzde 21,7’ye ulaşmıştır. Bu verilere göre, sadece son bir yıl içerisinde 190 bine yakın kişi yoksullaşmıştır.

Yoksulluk, sadece maddi kriterler çerçevesinde açlık veya fakirlik sınırının altında sürdürülen yaşamı ifade etmez. Geniş anlamıyla düşünüldüğünde, yoksulluk kişi başına düşen milli gelirin azlığının yanı sıra, ortalama ömür, beslenme, nitelikli sağlık hizmetlerinden yararlanma, temiz içme suyuna erişim ve sosyal yaşamın gereklilikleri gibi eksiklikleri de içine alan çok boyutlu bir yoksunluk halidir. Her 10 kişiden 2’sinin yoksul olması, ülkemizde birçok insanın en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması demektir. Bu durum, sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve insani bir krize işaret etmektedir.

TÜİK verilerine göre (2023), ciddi finansal sıkıntılarla karşı karşıya olan insanların oranı olarak tanımlanan maddi yoksunluk oranı, bir yılda yüzde 26,4’ten yüzde 28,4’e yükselmiştir. Ayrıca, son dört yılın en az üç yılında yoksulluk sınırının altında yaşayanları ifade eden sürekli yoksulluk oranı da, 1,7 oranında artarak yüzde 14’e yükselmiştir. Bu veriler, maddi sıkıntıların ve yoksulluğun geldiği noktayı işaret ederken ekonomik dengesizliklerin ve gelir adaletsizliğinin derinleştiğini göstermektedir.

Yoksulluk en fazla çocukları etkilemektedir. TÜİK verilerine göre, 2023 yılında yoksul çocuk oranı yüzde 31,3 iken ciddi maddi yoksunluk içinde olan çocukların oranı yüzde 33,3’tür. Bu veriye göre, neredeyse her 10 çocuktan 3’ü yoksuldur. Çocuk yoksulluğu oranları ile çocukların en temel gereksinimleri olan beslenme, sağlık, eğitim ve barınma imkânlarından yoksun olma oranları arasında doğru bir orantı vardır. Bu durum, çocukların maddi, manevi ve duygusal açıdan gelişimlerini olumsuz etkilemektedir.

Bu koşullar altında, zihinsel ve bedensel gelişim açısından temel gereksinimleri karşılanmayan çocuklar, erken yaşlarda çalışma hayatına katılarak işçi olmaktadır. Çocuk işçiliği, devletin çocukları koruma politikalarının yetersizliğinin bir sonucu olduğu gibi, sosyal ve ekonomik politikalardaki adaletsizliğin bir yansımasıdır.

Üstelik bu adaletsizliğin yarattığı ekonomik eşitsizlikler genellikle çocuklar için bir kısır döngü oluşturarak geleceklerini etkilemektedir. Örneğin, alt gelir grubundaki bir ailenin çocuğu, orta ve üst gelir grubundaki bir ailenin çocuğunun sahip olduğu eğitim ve sosyal olanaklardan yararlanamadığı için geleceğinin de bu doğrultuda şekillenmesi olasılığı artmaktadır. Bu durum, toplumsal eşitsizliklerin ve yoksulluğun nesiller boyu süren döngüsünü tetiklemektedir, bu da sosyal refahın sürdürülebilirliği açısından büyük bir engel teşkil eder.

Çalışma hayatında olan birçok işçi de maalesef yoksulluğun pençesindedir. Milyonlarca insan, çalışmasına rağmen kendisini ve ailesini geçindirebilecek bir ücrete ve yaşam koşullarına sahip olmadığı için yoksuldur. Eurostat verilerine göre (2023), AB ülkelerinde çalışan yoksulluğunun en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir. Türkiye’de çalışanların yüzde 15’i yoksuldur. Türkiye’yi izleyen diğer ülkeler İspanya ve Slovenya’dır. Buna karşın, çalışan yoksulluğunun en düşük olduğu ülkeler arasında Çekya, Danimarka ve Belçika bulunmaktadır.

Türkiye’de düşük asgari ücret, yüksek vergi kesintileri, adaletsiz gelir dağılımı ve diğer ücret düzeylerinde yeterince artış yapılmaması çalışan yoksulluğunu artırmaktadır. Milyonlarca insan, çalışmalarına rağmen kendilerini ve birlikte yaşadıkları aile üyelerini yoksulluktan kurtaramamakta ve temel gereksinimlerini karşılayamamaktadır.

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altındakilerin oranları incelendiğinde Türkiye’de bu riskle karşı karşıya olanların oranının birçok Avrupa ülkesinin 3 katı, AB üyesi ülke ortalamasının ise 2 katı kadar olduğu görülmektedir. Türkiye’de yoksulluk riski altında olanların oranı yüzde 34 iken, AB üyesi ülkelerde bu oran yüzde 21’dir. Örneğin, Hollanda’da bu oran yüzde 16, Belçika’da yüzde 18 ve Fransa’da yüzde 21’dir. Bu veriler, Türkiye’de yoksulluk ve sosyal dışlanma riskinin Avrupa’daki diğer ülkelere kıyasla daha yüksek olduğunu göstermektedir.

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski olanlar yaş gruplarına göre incelendiğinde, çocukların yüzde 40’a yakınının risk altında olduğu görülmektedir.. Bunu sırasıyla 18-64 yaş grubu ve 65 yaş ve üstü grup takip etmektedir. Her yaş grubunda kadınların yoksulluk ve sosyal dışlanma riski, erkeklere göre daha fazladır. Özellikle 0-17 yaş grubundaki kadınların yüzde 40,23’ü yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altındadır ve diğer yaş gruplarına göre daha fazla etkilenmektedir.

Bu veriler, yoksulluk ve sosyal dışlanmanın özellikle çocuklar ve kadınlar arasında ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu gruplara yönelik sosyal destek ve koruma önlemlerinin güçlendirilmesi ve daha etkili hale getirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, eşitsizliklerin azaltılması ve toplumsal adaletin sağlanması için daha kapsayıcı politikaların hayata geçirilmesi önemlidir.

Türkiye’deki gelir eşitsizliği, enflasyon, vergi oranlarındaki adaletsizlik ve ekonomik krizin etkisiyle borçluluk durumu her geçen gün artmaktadır. Hem kredi kullanımında hem de kredi kartı kullanımında son bir yılda ortaya çıkan artış, Türkiye’de her iki kişiden birini borçlu hale getirmiştir. 2023 yılında, borç veya taksiti olmayanların oranı yüzde 50,4 olarak açıklandı. Bu, nüfusun yarısının borçlu olduğunu göstermektedir.

TÜİK’in (2023) yapmış olduğu araştırmaya göre bu borçluluk düzeyinde; nüfusun yüzde 15’i borçlanmanın çok yük getirdiğini, yüzde 37’si biraz yük getirdiğini, yüzde 6’sı ise hiç yük getirmediğini belirtmiştir. Bu veriler, borçlanmanın Türkiye’deki geniş kesimler üzerindeki etkisini ve ekonomik zorlukların boyutunu göstermektedir. Yüksek borçlanma oranları, bireylerin ve ailelerin mali açıdan daha kırılgan hale gelmesine ve finansal sorunlarla başa çıkmakta zorlanmasına neden olmaktadır.

Alım gücünün düşmesiyle birlikte halkın tüketici kredilerine başvuru ve kredi kartı kullanımı önemli ölçüde artmıştır. Tüketici kredileri kullanımı bir yılda yüzde 22 artarken; konut kredileri yüzde 12, taşıt kredileri yüzde 30,5 ve ihtiyaç kredileri yüzde 25 artış göstermiştir. Bireysel kredi kullanımı ise yüzde 59 oranında artmıştır.”

Paylaşın

Avrupa’nın En Pahalı İkinci Kenti: İstanbul

Gelir ve kiraya göre İstanbul, Münih’le birlikte Avrupa’nın en pahalı ikinci kenti. Bu iki şehirde yaşayanların yalnızca yüzde 10’u, kendi şehirlerinde uygun fiyata oturabilecekleri bir daire bulduğu görüşünde.

Kiracıların yüzde 90’ı memnun değil. Münih’te iki odalı bir dairenin ortalama kirası 1770 Euro iken İstanbul’da ortalama 650 Euro oldu.

İstanbul’da kira Münih’in neredeyse üçte biri ama maaşlar da o orandan daha düşük. Bir İstanbullunun ortalama geliri, Münihlinin 4’te biri ile 6’da biri arasında değişiyor. Münih ve İstanbul’un ardından en yüksek kiranın ödendiği kentler Hamburg, Zürih ve Stockholm oldu.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun araştırmasında İstanbul, kira sorununda zirvede yer aldı. Gelir ve kiraya göre İstanbul, Münih’le birlikte Avrupa’nın en pahalı ikinci kenti oldu.

Münih’te küçük bir daire kirası 1770 Euro olurken İstanbul’da 650 Euro oldu. Bununla birlikte bir İstanbullunun maaşı, bir Münihlinin ortalama beşte biri.

Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa’nın bir çok şehrinde kiracılar için uygun daire bulmanın zorluğunu inceledi. Komisyon, 700 bin kişiye Avrupa kentlerindeki yaşam kalitesi ve konut kiralama konularını sordu.

AB Komisyonu’nun raporuna göre, Avrupa’nın kiracı için en pahalı kenti Cenevre. İsviçre’nin lüksle anılan şehrindeki kira ortalaması, ülke ortalamasının hayli üstünde ve bir dairenin metrekaresi 372 Frank’ı buluyor.

Sözcü’de yer alan habere göre, onu İstanbul ve Münih izliyor. Bu iki şehirde yaşayanların yalnızca yüzde 10’u, kendi şehirlerinde uygun fiyata oturabilecekleri bir daire bulduğu görüşünde. Kiracıların yüzde 90’ı memnun değil. Münih’te iki odalı bir dairenin ortalama kirası 1770 Euro iken İstanbul’da ortalama 650 Euro oldu.

İstanbul’da kira Münih’in neredeyse üçte biri ama maaşlar da o orandan daha düşük. Bir İstanbullunun ortalama geliri, Münihlinin 4’te biri ile 6’da biri arasında değişiyor. Münih ve İstanbul’un ardından en yüksek kiranın ödendiği kentler Hamburg, Zürih ve Stockholm oldu.

Kart borçları ödenemiyor 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) raporuna göre İstanbul’un gündemi ekonomi oldu. Kentte yaşayanların tamamına yakını ekonomiden kötü etkilenirken yurttaşlar kredi kartları borçlarını ödeyemedi.

İstanbul Barometresi Mart 2024 raporuna göre: Katılımcıların yüzde 42,7’si 31 Mart yerel seçimlerin, yüzde 32,5’i ekonomik sorunların, yüzde 2’si ise ailevi sorunların ev içerisinde konuşulduğunu belirtti.

Katılımcıların yüzde 70,1’i bayramı genellikle İstanbul’da geçirdiğini belirtti. İstanbul dışında geçiren katılımcıların yüzde 2,1’i ekonomik sebeplerden dolayı İstanbul’da olduğunu belirtti.

Katılımcıların yüzde 65,9’u 31 Mart yerel seçimleri mart ayında İstanbul’un gündemi olduğunu belirtti. İkinci sırada ise yüzde 20,4 ile ekonomik sorunlar yer aldı.

Katılımcıların yüzde 67’si 31 yerel seçimlerinin konuşulduğundan bahsetti. İkinci sırada, yüzde 22,7 ile ekonomik sorunlar, üçüncü sırada ise yüzde 4,1 ile İsrail’in Gazze’yi İşgali yer aldı.

Katılımcıların yüzde 33,9’u kredi kartı borcunun asgari tutarını ödeyebildiğini belirtti. Kredi kartı kullananların yüzde 48’i aylık kredi kartı borcunun tamamını, yüzde 33,9’u ise borcun asgari tutarını ödeyebildiğini belirtti. Yüzde 5,4’ü asgari tutar ile borcun tamamı arasında bir miktarda, yüzde 4,1’i asgariden az miktarda ödeme yapabildiğini belirtirken, yüzde 8,6’sı hiç ödeyemediğini ifade etti.

Mart ayında katılımcıların yüzde 47,4’ü kıt kanaat geçinebildiğini belirtti. Mart ayında katılımcıların yüzde 17,9’u bazı ödemeleri yapamadığını ve borca girdiğini, yüzde 13,7’si aslında pek geçinemediğini, yüzde 47,4’ü kıt kanaat geçinebildiğini, yüzde 21’i ise geçinebildiğini ve kenara da para koyabildiğini belirtti.

Katılımcıların yüzde 60,9’u satın aldığı gıda miktarının azaldığını belirtti. Katılımcıların yüzde 58,7’si indirime giren gıdaları tercih etme sıklığının arttığını belirtti. Katılımcıların yüzde 97,8’i ekonomik sebeplerle gıda çeşidinin azalttığını belirtti. Yüzde 59,1’i geçen seneye göre satın aldığı gıda çeşidinin azaldığını belirtti.

Katılımcıların yüzde 85,3’ü kırmızı et, yüzde 43,3’ü beyaz et, yüzde 33,7’si süt ve süt ürünü çeşitlerinde satın aldığı gıda çeşidinin azaldığını belirtti.

Katılımcılara göre İstanbul’un ilk üç sorunu yüzde 57,9 ile ulaşım, yüzde 49,4 ile ekonomik sorunlar ve yüzde 47,3 ile sığınmacı ve mülteciler olarak belirlendi. Katılımcıların yüzde 97,8’i ekonomik sebeplerle gıda çeşidini azalttığını belirtti.

Paylaşın

Türkiye’de Her Beş Haneden Biri Sosyal Yardım Alıyor

Türkiye’de her beş haneden biri sosyal yardım alıyor. Sosyal yardım alanların nüfusa oranı 2017 yılında yüzde 13,7 iken bu oran 2023 yılında yüzde 18,4’e yükseldi.

2017 yılında 3.2 milyon hane sosyal yardımlardan yararlanırken bu sayı 2023’te 4,99 milyona dayandı. Son 4 senede sosyal yardım alan hane sayısı 1,7 milyon artış gösterdi. Bu da yüzde 52 artış demek.

Euronews Türkçe’nin Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Faaliyet Raporu’ndan derlediği verilere göre son yıllarda sosyal yardım alan hane sayısı kademeli olarak artıyor.

2017 yılında 3,2 milyon hane sosyal yardımlardan yararlandı. COVID-19 salgınından hemen önce 2019 yılında bu sayı 3,28 milyon idi. Salgın dönemine özel sağlanan yardımlarla birlikte 2020 ve 2021 yılında sosyal yardım alan hane sayısı rekor seviyeye yükseldi.

Salgın özelindeki yardımlar hariç tutulduğunda da bu dönemde artış devam etti. 2021 yılında bu sayı 4,33 milyon haneye yükseldi. 2022 yılında 4,42 milyon hane sosyal yardımlardan faydalanırken 2023 yılında bu sayı neredeyse 5 milyona ulaştı (4.99 milyon). Bu ne demek? Son 4 yılda yüzde 52 artış ile 1,7 milyon hanenin daha sosyal yardımlardan yararlanması demek.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı ortalama hane büyüklüğü ve ülke nüfusundan yıllar içindeki değişime bakmak da mümkün. Üstelik hanehalkı büyüklüğü kademeli olarak düşerken nüfus artıyor.

2023 yılında Türkiye nüfusu 85,4 milyon; ortalama hane büyüklüğü ise 3,14 idi. Buna göre Türkiye nüfusunun neredeyse beşte biri (yüzde 18,4) sosyal yardımlardan yararlandı. Aynı oran 2017 yılında yüzde 13,7 idi. COVID-19 döneminde bu oran yüzde 26,2’ye kadar çıkmıştı. Salgına özel yardımlar hariç tutulduğunda son 2017’den bu yana kademeli bir artış oldukça belirgin.

Hane sayısı açısından bakıldığında da doğal olarak benzer sonuç çıkıyor. TÜİK verilerine göre 2023 yılında Türkiye hane sayısı 26,3 milyon idi. Bu da hanelerin yüzde 19’unun sosyal yardımlardan yararlandığını gösteriyor. Öte yandan, AB İstatistik Ofisi Eurostat verilerine göre Türkiye’de yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranında son dönemde büyük artış yaşanıyor.

2021 yılında Türkiye’de üç kişiden biri (yüzde 34) yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı. Bu oran 2015 yılında yüzde 26,7 idi. 2015-2021 yılları arasında AB ülkelerinin büyük kısmında bu oran düşerken Türkiye en çok artışın yaşandığı ülke oldu.

Peki, yoksulluk riskinde Türkiye Avrupa’da kaçıncı sırada? Eurostat verileri bazı ülkeler için 2022 bazıları için ise 2021 veya daha eski yıllara ait. Türkiye verisi 2021 yılını kapsıyor. Buna göre Türkiye’de 2021 yılı itibariyle halkın yüzde 34’ü yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında yaşıyor. Bu da halkın üçte biri demek.

Türkiye 36 ülke içinde 4. sırada. İlk sırada yüzde 46,,6 ile Arnavutluk var. Ardından Romanya (yüzde 34,4), Karadağ (yüzde 34,1 ) ve Türkiye (yüzde 34) geliyor. AB ortalaması yüzde 21,9. Yoksulluk ve sosyal dışlanma riskinin en düşük olduğu ülkeler ise İzlanda (yüzde 11,4) ve Çekya (yüzde 11,8). Bu oran Almanya ve Fransa’da yüzde 21.

Paylaşın