Dünya Üzerinde Kaç Karınca Var Sorusu Yanıt Buldu: İnanılmaz

15 bin 700’den fazla türü olan ve doğada önemli rol oynayan karıncalar hem av hem de avcı. Karıncaların sayısını merak eden bilim insanları, Dünya üzerinde kaç karınca var sorusunun yanıtını araştırdı: 20 katrilyon.

Her bir insana karşılık 2,5 milyon karınca. Karıncaların toplam ağırlığının 12 megatona ulaştığı düşünülüyor.

Hong Kong Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, Dünya üzerindeki karıncaların sayısını hesapladı. Böceklerinin sayısının yaklaşık 20 katrilyona ulaştığı tahmin edildi.

PNAS adlı hakemli bilimsel dergide dün yayımlanan araştırmada, daha önce yapılan 489 çalışma incelendi. Bu çalışmalar, yapıldıkları yerdeki karınca sayısını belirlemişti.

Böylece her bir insana karşılık 2,5 milyon karınca bulunduğu tespit edildi.

Karıncaların toplam ağırlığının 12 megatona ulaştığı düşünülüyor. Bu, karıncaların bütün kuş ve memelilerin toplamından daha ağır olduğu anlamına geliyor.

Öte yandan incelenen çalışmalar bütün kıtalarda gerçekleştirilse de Orta Afrika ve Asya gibi bazı bölgelerde veriler yetersizdi.

Araştırma ekibi buradan hareketle karınca sayısının daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Makalenin başyazarı Patrick Schultheiss, bulgular için “akılalmaz” yorumunu yaptı.

Dünyadaki böcek popülasyonu gittikçe düşüyor. 2019’da yapılan bir çalışma, böcek türlerinin yüzde 40’ından fazlasının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermişti.

Ancak Hong Kong Üniversitesi’nden uzmanlar, karıncaların sayısının azalıp azalmadığından emin değil. Araştırmacılar, bu sorunun cevabını bulmak istediklerini belirtti.

15 bin 700’den fazla türü olan karıncalar, doğada önemli rol oynuyor. Bu hayvanlar, bitkilerin tohumlarının dağılmasında kritik bir role sahip. Karıncalar hem av hem de avcı olarak bulunuyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Yamyam’ Güneş Fırtınası Dünya’ya Doğru İlerliyor

Güneş’teki bir dizi patlama, bir “yamyam” Güneş fırtınasının Dünya’ya yönelmesine sebebiyet verebilir. Fırtına nedeniyle gökyüzünde ışıklar görülebilir ve navigasyon ve iletişim sistemleri için bazı zorluklar ortaya çıkabilir.

Son günlerde, Güneş, yüzeyinde parçacıkların fışkırdığı iki koronal kütle atımı (CME) meydana geldi.

Uzay hava durumu uzmanları, koronal kütle atımlarının şu anda Dünya’ya yöneldiği, uyduların ve diğer önemli sistemlerin bozulmasına neden olabileceğine dair uyardı.

Dahası, bunlar bize doğru birlikte ilerlerken, birbirlerine yamyamlık edebilir ve böylece daha da güçlü bir patlama haline gelebilir. Bu tür bir yamyamlık, bir CME’nin Güneş’ten atılması ve ardından, daha sonra onu yiyip bitirecek daha enerjik ve daha hızlı bir patlamanın gerçekleşmesiyle meydana gelir.

İkilinin perşembe ya da cuma günü Dünya’ya ulaşması bekleniyor.

Bu iki CME’nin G3 sınıfı bir jeomanyetik fırtınaya neden olma ihtimali var. Bu, “şiddetli” bir fırtına olarak tanımlanan bir kategori. Bu tür olaylar, G1’den G5’e kadar uzanan bir ölçekte kategorize ediliyor. İlerleyen numaralar, yaygın güç sistemi sorunları ve iletişim kesintilerini içeriyor.

Ancak bu haftaki Güneş fırtınalarının en kötü ihtimalle yalnızca G3’e ulaşması bekleniyor. Bu, bazı güç sistemleri için küçük sorunlara, uydular üzerinde olumsuz etkilere ve navigasyon sistemlerinde problemlere neden olabilir.

Bu, auroraların, diğer deyişle kuzey ışıklarının normalden çok daha güneyde görülmesi anlamına da gelebilir. Birleşik Krallık Meteoroloji Kurumu Met Office’e göre bu olay, ışıkların Kuzey İngiltere veya New York’ta gökyüzünde görülebileceği anlamına geliyor.

Güneş özellikle aktif bir dönemden geçerken, gözlemciler gelecek birkaç günün “yüksek” düzeyde güneş aktivitesi getirebileceğini söylüyor. Bu da Güneş’ten daha fazla patlamanın gelmesine neden olabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Ay’ın Dünya’dan ‘Malzeme Çaldığı’ Kanıtlandı

Bilim insanları gezegenimizin uydusunun kökenine dair önemli deliller elde etti. İsviçre’nin Zürih kentinden bilim insanları, Ay’ın kökenine dair yeni kanıtlar elde etti. Bulgular, uzun süredir üzerinde durulan bir teoriyi doğrular nitelikte.

Mars’ın yörüngesindeki doğal uydular, uzayın derinliklerinden gelen ve gezegenin kütle çekim kuvvetine yakalanan asteroitlerden ibaret.

Öte yandan Ay, Dünya’nın boyutunun dörtte birinden daha fazla büyüklüğe sahip. Bu da gökcisminin aslında milyarlarca yıl önce Dünya’dan malzemeler “çaldığı” düşüncesini doğuruyor.

Gökbilimcilerin büyük kısmı, Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğünde bir gezegenle çarpışmasından doğduğunu düşünüyor.

Teoriye göre bu çarpışmada henüz çok sıcak olan, emekleme aşamasındaki Dünya’dan kopan parçacıklar, yörüngede zamanla birleşti ve Ay’ı oluşturdu. Ancak insanlar 1970’lerden bu yana Ay’a gitmedikleri için bu teoriyi doğrulayabilecek çok az örnek toplanabildi.

Teknik üniversite ETH Zürih’teki araştırmacılarsa artık bunu doğrulayacak kanıtları elde etmeyi başardıklarını söylüyor.

Doktora sonrası araştırmacı Patrizia Will ve meslektaşları, Ay’dan koparak Dünya’ya düşen meteoritleri inceledi. Antarktika’da bulunan bu meteoritler NASA koleksiyonunda yer alıyordu.

Meteoritler, Ay’daki magmanın yüzeye doğru hareket edip hızla soğumasıyla meydana gelen bazalt kayaçlardan oluşuyordu. Bu da bilim insanlarının doğal uydunun iç yapısını incelemesine ve Dünya’nınkiyle karşılaştırmasına olanak tanıdı.

Will ve ekibi, bu kayaçlarda Güneş gazlarının kimyasal izlerini buldu. Meteoritlerde Güneş rüzgarlarına işaret eden helyum ve neon izotopları vardı.

Oysa bu kayaçlar, Ay’ın derinliklerinden yüzeye çıktıkları sırada, kozmik ışınlardan ve özellikle Güneş rüzgarlarından korunmalarını sağlayan ilave bazalt katmanlarıyla kaplanmıştı.

Bu nedenle bilim insanları, kayaçların söz konusu kimyasal izleri çok daha önceden edinmiş olması gerektiği sonucuna vardı.

Ekip daha sonra neondaki izotop oranlarını, Dünya’nın mantosundaki neon izotoplarıyla karşılaştırdı. Sonuçta oranların birbirine çok benzediği tespit edildi.

Araştırmacılara göre bu benzerlik, söz konusu izlerin ve dolayısıyla kayaçların aslında Dünya’dan geldiğini gösteriyor.

Hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımlanan araştırmanın ortak yazarı Will, bulguları şöyle açıkladı: Ay’dan gelen bazaltik malzemelerde ilk kez Güneş gazları bulduk, çok heyecan verici bir sonuçtu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bulutlardan Uzaya Doğru Çakan Devasa Şimşek Görüntülendi

Bilim insanları, Mayıs 2018’de ABD’nin Oklahoma eyaletindeki bir fırtına sırasında çakan sıradışı bir şimşeğe ışık tuttu: Şimşek tipik örneklerin neredeyse 100 katı elektrik yükü taşıdı.

Georgia Tech Araştırma Enstitüsü’nden bilim insanı Levi Boggs ve meslektaşları, fırtınada uydulardan ve gezegen yüzeyinden kaydedilen fotoğrafları inceledi ve bulgularını hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımladı.

Makaleye göre, ortalama bir örnekten neredeyse 100 kat fazla elektrik yükü taşıyan bu şimşek, bulutlardan yere veya yana doğru değil, uzaya doğru hareket ediyordu.

Şimşeğin atmosfere 300 coulomb elektrik yükü taşıdığı hesaplandı. Buluttan buluta veya buluttan yere doğru çakan tipik şimşeklerse yaklaşık 5 coulomb yük taşıyor.

Kozmik fenomenin en güçlü elektrik akımlarının görüldüğü bölgelerin sıcaklığı ise 4 bin 700 derecenin üzerindeydi.

Araştırmacılar ayrıca, şimşeğin gezegen yüzeyinden yaklaşık 80 kilometre yukarıya kadar uzandığını tahmin ediyor.

Bu da neredeyse uzaya yıldırım düşmesi anlamına geliyor. Zira uzay boşluğunun deniz seviyesinin yaklaşık 100 kilometre üzerinde başladığı varsayılıyor. Bu hayali sınıra Karman Hattı adı veriliyor. NASA ise 80 kilometreyi uzay boşluğunun başlangıç sınırı kabul ediyor.

Boggs, “Bu devasa jeti gerçekten yüksek kaliteli verilerle üç boyutlu olarak haritalandırabildik” diye konuştu.

Bulut tepesinin üzerinde, daha önce bu kadar ayrıntılı görülmemiş çok yüksek frekanslı kaynakları saptayabildik.

Bilim insanları, bulut hattının üzerine çıkan bu devasa şimşekleri yeni yeni anlamaya başladı. Yani bu sıradışı fenomen hakkında bilinmeyen çok şey var.

İlk olarak, şimşeğin neden uzaya doğru çaktığı bilinmiyor. Ancak araştırmacılar, bulutun tepeleriyle iyonosfer arasında elektriksel bir bağlantı oluştuğunu ve bunun da negatif yükleri aktardığını düşünüyor.

Boggs ve meslektaşları şu anda bu nadir olayların alçak Dünya yörüngesindeki uyduların operasyonlarını etkileyip etkilemediğini araştırıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çin, Gizli Bir Uzay Aracı Fırlattı

Çin yörüngeye gizli bir yeniden kullanılabilen uzay aracı gönderdi. Çince yayın yapan devlete bağlı medya kuruluşu Şinhua’da yer alan habere göre, dün Jiuquan Uydu Fırlatma Merkezi’nden fırlatılan Uzun Yürüyüş 2F roketi, alçak Dünya yörüngesine “yeniden kullanılabilir bir test uzay aracı” gönderiyor.

Haberde uzay aracının testinin “uzayın barışçıl kullanımı için teknik destek sağlaması planlanan yeniden kullanılabilir ve yörüngedeki hizmetlerin teknik doğrulamasını” içerdiği belirtiliyor.

Fırlatmaya ilişkin herhangi bir fotoğraf veya ilgili bir işlem yayımlanmadı fakat test edilen aracın bir uzay uçağı olduğu tahmin ediliyor. Uzun Yürüyüş 2F roketi alçak Dünya yörüngesine yaklaşık 8 metrik ton taşıyabilir; bu da uzay uçağının ABD Hava Kuvvetleri’nin X-37B uzay uçağına benzer boyutta olduğuna işaret edebilir.

Başka bir gizli Çin uzay aracı Eylül 2020’de fırlatılmış ve Çin’e inmeden önce iki gün boyunca yörüngede kalmıştı. Bu yeni aracın o zamanki araçla aynı olup olmadığı bilinmiyor.

Çin, yeniden kullanılabilir uzay aracı kabiliyetlerini geliştirmek için hamleler yapıyor gibi görünüyor. Çin Devlet Konseyi Enformasyon Bürosu tarafından bu yıl ocakta yayımlanan uzay “resmi raporunda” ülkenin “yeniden kullanılabilir uzay taşımacılığı sistemleri için kritik teknolojiler üzerine araştırmaları güçlendirmeye ve buna uygun uçuş denemeleri yapmaya devam edeceği” belirtildi.

Raporda şöyle devam edildi:

Düzenli fırlatmalara yönelik artan ihtiyaca karşılık olarak Çin, uzaya çıkış ve uzaydan dönüş kapasitesini geliştirmek ve uzaya giriş ve uzaydan çıkışı daha verimli hale getirmek için yeni roket motorları, kombine döngü tahriki ve üst aşama teknolojileri geliştirecek.

Çin, devlete ait Çin Hava-Uzay Bilimleri ve Endüstri Şirketi (CASIC) aracılığıyla Tengyun adlı kendi uzay uçağını da geliştiriyor.

CASIC’ten Zhang Hongwen, 2018’de Çin Merkez Televizyonu’na, “SpaceX tarafından benimsenen roket geri dönüşümünün aksine, uzay uçağı sıradan bir havalimanından havalanarak uzay araçlarını yörüngeye taşıyabilir. Bu, gelecekteki uzay taşımacılığında devrim yapacak” demişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Güneş’teki Delikten Akan Fırtına Dünya’yı Vuracak

Güneş’in atmosferindeki bir delikten gelen yüksek hızlı plazma dalgası, 3 Ağustos Çarşamba günü Dünya’yı vurarak gezegenin manyetik alanıyla etkileşime girecek. Bu plazmalar, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girip, manyotesferde geçici bozulmalara yol açtığında Güneş fırtınası adını alıyor.

Uzmanlar, fırtınayı “G1 sınıfı” diye kategorize etti. Bu sınıftaki fırtınalar, genellikle “potansiyel olarak yıkıcı” diye niteleniyor. Zira güç şebekelerinde nispeten zayıf dalgalanmalar yaratabiliyor, uyduların işlevlerini etkileyip, göç eden hayvanların yön bulma yeteneklerini bozabiliyor.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne göre “gaz halindeki malzemenin Güneş atmosferinin güneyindeki bir delikten aktığı” gözlemlendi. Uzmanlar bu tahminlerin ardından fırtına uyarısında bulundu.

Güneş’in korona diye adlandırılan atmosferindeki bu delikler, yıldızdaki plazmanın nispeten soğuk ve seyrek olduğu alanlar. Ancak aynı zamanda Güneş’in manyetik alan çizgilerinin uzaya doğru ışınlandıkları yerler.

San Francisco’daki bilim müzesi Exploratorium uzmanlarına göre bu, Güneş’ten çıkan malzemenin saatte 2,9 milyon kilometre hızla gezegenlere doğru savrulmasına sebebiyet veriyor.

Fırtınalar, uyduları, GPS sistemlerini ve elektronik cihazları kötü etkilese de Dünya’nnın manyetik alanıyla etkileşimi sayesinde kutup ışıklarını meydana getirerek Kuzey Yarım Küre’nin yüksek enlemlerinde görsel şölen yaratabiliyor.

Güneş’te hareketlilik giderek artacak

Gökbilimciler Güneş’teki patlamaların birkaç yıl içinde giderek artacağını ve zirve noktasına ulaşacağını belirtiyor. Çünkü Güneş, şu anda hareketli bir evrede.

Yıldız her 11 yılda bir, sakin veya fırtınalı geçen bir döngüsünü tamamlıyor ve yenisini başlatıyor. Güneş’in 2019’da 25. döngüsüne girdiği biliniyor. Bu döngülerden sakin olanına, yani yıldızdaki patlamaların ve lekelerin minimum seviyeye indiği dönemlere “solar minimum” adı veriliyor.

Güneş lekelerinin arttığı ve patlamaların da sıklaştığı evrelerse “solar maksimum” diye adlandırılıyor.

Uzmanlara göre yıldız şu anda hareketli bir dönemden geçiyor. Ancak henüz başında olduğu için 2022’nin çok şiddetli olaylara tanıklık etmeyeceği düşünülüyor.

2025’teyse solar maksimum evresi zirve noktasına ulaşacak. Bu nedenle özellikle 2025 civarında şiddetli patlamaların Dünya’yı etkilemesi bekleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya, Yeni En Kısa Gün Rekorunu Kırdı

Dünya, 29 Haziran 2022’de kendi etrafındaki tam turunu kendi standardı 24 saatten 1,59 milisaniye (saniyenin binde birinden biraz uzun) daha kısa sürede tamamladı. Dünya, 26 Temmuz’da 24 saatten 1,5 milisaniye daha kısa süreyle bu ay rekoru neredeyse bir kez daha kırıyordu.

Son zamanlarda Dünya’nın hızı artıyor. Gezegen 2020’de, 1960’lardan bu yana ölçülen en kısa ayı yaşamıştı. Tüm zamanların en kısa günü de 19 Temmuz’da 24 saatin 1,47 milisaniye altıyla o yıl ölçülmüştü.

Dünya ertesi sene, rekor kırmasa da genel olarak artan bir hızla dönmeye devam etti. Fakat çok daha uzun periyotlara bakıldığında, Dünya’nın dönüşü yavaşlıyor. Her yüzyılda, Dünya’nın bir tam dönüşünü tamamlaması birkaç milisaniye daha uzun sürüyor.

Buna neyin yok açtığı kesin değil fakat bilim insanları yavaşlamanın gezegenin çekirdeğinin iç veya dış katmanlarındaki süreçlerden, okyanuslardan, gelgitlerden ve hatta iklimdeki değişikliklerden kaynaklanabileceğini tahmin ediyor.

Bazı bilim insanları, günlerin süresinin azalmasının Chandler yalpasıyla ilişkili olabileceğini öne sürüyor. Söz konusu terim, Dünya’nın dönüş eksenindeki küçük bir sapmaya deniyor. Gelecek hafta Asya Okyanusya Coğrafi Bilimler Topluluğu’nda yer alacak bilim insanları Leonid Zotov, Christian Bizouard ve Nikolay Sidorenkov’a göre bu, dönen bir topacın ivme kazanmaya başladığı veya yavaşladığı zaman gözlenen titremeye benziyor.

Dünya artan hızla dönmeye devam ederse, bu durum Dünya’nın Güneş’in yörüngesindeki hızını atomik saatlerden gelen ölçümle tutarlı kılmak için negatif artık saniye uygulamasına yol açabilir.

Ancak negatif artık saniye BT sistemleri için potansiyel sorunlar yaratabilir. Meta yakın zamanda, artık saniyenin “esasen bilim insanlarına ve gökbilimcilere fayda sağladığını” fakat bunun “faydadan çok zarar veren riskli bir uygulama” olduğunu belirten bir blog yayımlamıştı.

Söz konusu riski, saatin 00:00:00’da sıfırlanmadan önce 23:59:59’dan 23:59:60’a geçmesi ve bu tür bir zaman sıçramasının programları çökertmesi veya veri depoları üzerindeki zaman etiketleri yüzünden veriyi bozması oluşturuyor.

Benzer şekilde, negatif artık saniye meydana geldiğindeyse, saat 23:59:58’den 00:00:00’a geçiyor. Meta bunun, “kronometrelere veya zamanlayıcılara dayanan yazılımlar üzerinde yıkıcı bir etkiye” sahip olabileceğini öngörüyor.

Dünyanın saatleri ve zamanı düzenlediği birincil zaman standardı olan Eşgüdümlü Evrensel Zaman (UTC), 27 kez artık saniye güncellemesi geçirdi.

Meta mühendisleri şöyle yazdı: Gelecekte yeni artık saniye uygulamalarını durdurma ve önümüzdeki bin yıl için yeterli olacağına inandığımız mevcut 27 seviyesinde kalma yönünde daha geniş topluluk çabasını destekliyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzaylılar Dünya’ya Kuantum Mesajları Gönderiyor Olabilir

İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nden teorik fizikçi Arjun Berera’nın liderliğindeki bir araştırma ekibi, Dünya dışı uygarlıkların uzayda kuantum fiziği aracılığıyla iletişim kurabileceğini gösteren bir matematiksel model oluşturdu.

Kuantum iletişimini Dünya’da gerçek kılma çabaları sürüyor. Bu çabaların ardındaki temel motivasyon, kuantum mekaniğinin bilgi transferini geleneksel sistemlerden daha hızlı ve daha güvenli hale getirmesi.

Kuantum ağları kurulmadan önce üstesinden gelinmesi gereken en büyük engellerden biri, bunların çok kırılgan ve parazite açık olması. Bu, bir kuantum parçacığının çevresiyle etkileşime girerken kuantum özelliklerini kaybettiği anlamına geliyor.

Ancak yeni araştırmaya göre, bu tür ağların bilgiyi zarar görmeden uzayda taşıyabilmesi mümkün olabilir.

Berera, “Kuantum durumunun genellikle çok hassas olduğunu düşünürsünüz. Parazit gibi herhangi bir dış etkileşim varsa durumu bir nevi yok olmuş sayarsınız” dedi.

Berera ve meslektaşı Jaime Calderón-Figueroa, kuantum durumunun sürüp sürmeyeceğini görmek için X-ışınlarının uzay boşluğundaki hareketi üzerine hesaplamalar yaptı.

Kuantum parçacıkları olarak fotonların (ışık parçacıkları) kullanıldığı durumda, bunların en azından yüz binlerce ışık yılı boyunca ışınlanabileceği tespit edildi.

Hesaplamalar, bu parçacıkların Samanyolu Galaksisi’nin tümünden daha fazla yol gidebileceğini gösterdi.

Bunun nedeni, uzaydaki madde yoğunluğunun Dünya’dakinden çok daha az olması ve ‘daha temiz’ ortamda parazit ihtimalinin azalmasıydı.

Araştırmacılar, kütleçekim kuvvetlerinin bile kuantum iletişim ağını rotasından çıkarmaya yetmeyeceğini ortaya koydu.

Hakemli bilimsel dergi Physical Review D’de yayımlanan makalede şu ifadeler yer aldı: “Fotonların aracılık ettiği kuantum iletişiminin yıldızlararası mesafeler boyunca kurulabilmesi akla yatkın.”

Olası uzaylı yaşam formlarının birbirleriyle veya insanlarla iletişime geçmek için kuantum ağlarını kullanıyor olmaları şu anda tamamen bir tahmin.

Zira kuantum iletişimi söz konusu olduğunda bile, bilgi ışık hızından daha hızlı seyahat edemez. Bu nedenle mesajların hedeflerine ulaşması çok uzun sürebilir.

Öte yandan bilim insanları bu bulgulara dayanarak, Dünya dışı yaşam formlarının tahmini iletişim yöntemlerine kuantumu da ekleyebilir.

Makalede konuyla ilgili şu ifadeler yer aldı: Prensipte, kozmik bir objeden gelen bir kuantum sinyalini veya hatta Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir sinyali tespit etmek mümkün olmalı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya’nın Merkezinde Şaşırtıcı Değişim!

ABD’deki Virginia Tech College’dan yerbilimci Ying Zhou, Dünya’nın dış çekirdeğinde bazı değişimlerin meydana geldiğini tespit etti. Zhou’nun bu keşfi yapmasında 20 yıl arayla meydana gelen iki depremden elde edilen sismik gözlemler etkili oldu.

Bilim insanı, ilk etapta iki depremden elde edilen ölçümleri inceleyerek aralarında önemli farklılıklar tespit etti. Bu farklılıklar, gezegenin dış çekirdeğindeki konveksiyonda, yani metal akışında önemli değişimler olduğu anlamına geliyordu.

Mayıs 1997’de Güney Pasifik Okyanusu’ndaki Kermadec Adaları bölgesini büyük bir deprem sarsmıştı. 20 yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, Eylül 2018’de aynı bölgede bir deprem daha meydana gelmişti.

Aradan geçen 20 yıla rağmen, deprem aynı noktayı vurduğu için aynı hızda sismik dalgalar göndermesi gerekiyordu. Ancak Zhou, beklenenin olmadığını fark etti.

Gerçek zamanlı sismik titreşimleri kaydeden 4 istasyondan gelen veriler, 2018’deki deprem sırasında SKS dalgaları diye bilinen sismik dalgaların yaklaşık bir saniye daha hızlı hareket ettiğini ortaya koydu.

Bu da dış çekirdekte artık daha hafif elementlerin salındığını öne süren ama teorisine bir türlü kanıt bulamayan Zhou için büyük bir fırsattı.

Dış çekirdekte neler oluyor?

Dünya’nın merkezi, son derece yüksek basınç ve sıcaklıkla karakterize olduğu için burada sıvı bir dış çekirdeğin demir içerikli katı iç çekirdeği çevrelediği düşünülüyor.

Bu dış çekirdekte sıvı haldeki demir ve nikel sürekli akış halinde. Konveksiyon adı verilen bu akış, elektrik akımları üreterek gezegenin manyetik alanını oluşturuyor.

Manyetik alan koruyucu bir kalkan gibi Dünya’yı sarıyor ve atmosferin zamanla yok olmasını engellerken gezegen yüzeyini de Güneş’ten gelen radyasyondan koruyor.

Öte yandan, Zhou’ya göre dış çekirdekteki konveksiyon hep aynı kalmıyor.

“Kuzey’deki jeomanyetik kutba bakarsanız yılda yaklaşık 50 kilometre hızla hareket ettiğini görürsünüz” diyen Zhou, sözlerini şöyle sürdürdü:

Kanada’dan Sibirya’ya doğru hareket ediyor. Manyetik alan her gün aynı değil. Değişiyor. Bu yüzden dış çekirdekteki konveksiyonun da zamanla değiştiğini düşünüyoruz ama doğrudan bir kanıt yok. Hiç görmedim.

Sismik veriler çekirdeğin yoğunluğundaki değişimlere işaret ediyor

Hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlanan yeni araştırmada Zhou, işte bu değişime bir kanıt sunmak için yola çıktı.

Bahsi geçen iki depremden elde edilen ölçümleri karşılaştıran bilim insanı, ikinci depremde SKS dalgalarının daha hızlı hareket etmesini şöyle açıkladı:

Bu dalganın ilerlediği yolda bir şeyler değişmiş. O yüzden artık daha hızlı gidebiliyor. Demek ki 20 yıl önce orada olan bir malzeme artık yok.

Zhou, “Yeni malzeme ise daha hafif” diye ekledi: Bu hafif elementler yukarı doğru hareket ediyor ve o bölgedeki yoğunluğu değiştiriyor.

Bilim insanı söz konusu araştırma makalesinde dış çekirdekte 1997’den bu yana hidrojen, karbon ve oksijen gibi daha hafif elementlerin salındığını savundu.

Makaleye göre bu durum dış çekirdeğin yoğuluğunda yaklaşık yüzde 2-3’lük bir azalmaya denk geliyor. Dolayısıyla konveksiyon akışı da saatte yaklaşık 40 kilometreye ulaşıyor.

Şu anda dünya çapında sismik dalgaları gerçek zamanlı takip eden 152 Küresel Sismografik Ağ İstasyonu mevcut. Zhou, “Artık dış çekirdeği görebiliyoruz” diye konuştu:

Eğer onu sismik dalgalardan görebiliyorsak, gelecekte de sismik istasyonlar kurabilir ve bu akışı izleyebiliriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dünya’ya Doğru İlerleyen Devasa Kuyrukluyıldızın Görüntüsünü Paylaştı

NASA, keşfedildiği dönemde en uzak aktif kuyrukluyıldız unvanını alan ve Güneş Sistemi’nin içlerine doğru ilerleyen gök cisminin bir astrofotoğrafçı tarafından çekilen portresini paylaştı.

Amatör gökbilimci Jose Chambo, 20 Haziran’da C/2017 K2 (PanSTARRS) kuyrukluyıldızının bir görüntüsünü yakaladı. Gök cisminin Dünya’ya uzaklığı şu anda 300 milyon kilometreden daha az. Ayrıca 14 Temmuz’da epey mesafe kat ederek gezegenimize en yakın konumuna, aralık ayında ise Güneş’e en yakın konumuna gelecek.

18 kilometre çapında bir çekirdeğe sahip devasa bir kuyrukluyıldız olan C/2017 K2 (PanSTARRS), ilk defa 2017’de 2,4 milyar kilometre uzaklıkta keşfedildiğinde halihazırda koma üretiyordu. Koma, Güneş’in kuyrukluyıldızı ısıttığı sırada açığa çıkan bir gaz bulutu. Parlayan komanın küçük bir teleskop yardımıyla gece gökyüzünde görülebilmesi gerekiyor. Kuyrukluyıldızın boyutuna rağmen komanın çıplak gözle yapılan gözlemler için fazla soluk kalması ise muhtemel.

C/2017 K2 (PanSTARRS), Oort bulutundan Güneş’e doğru tahminen 3 milyon yıl boyunca seyahat etti. Oort bulutu; Neptün’ün ve hatta Güneş Sistemi’nin kenarında, yıldızdan birkaç ışıkyılı kadar ileriye uzanan Kuiper kuşağının ötesinde yer alan bir buzlu gezegenimsizler diyarı.

Oort bulutunun tıpkı C/2017 K2 (PanSTARRS) kuyrukluyıldızı gibi hiperbolik yörüngeleri takip eden birçok kuyrukluyıldızın kaynağı olduğu düşünülüyor. Hubble Uzay Teleskobu’nun internet sitesinden alınan bir şemada kuyrukluyıldızın yörüngesinin Güneş sisteminin düzlemine neredeyse dik olduğu görülebilir.

Kuyrukluyıldız, eylüle kadar Kuzey Yarımküre’de teleskoplarla görülebilir durumda kalacak.

Paylaşın