Birleşmiş Milletler: Ozon Deliği 43 Yıl İçinde Tamamen İyileşebilir

Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutan ozon tabakası, bu işlevi ile hayati bir öneme sahiptir. Birleşmiş Milletler’in (BM) yayınladı yeni bir rapora göre, Antarktika üzerindeki ozon tabakası yaklaşık 43 yıl içinde tamamen onaracak bir hızda iyileşiyor.

Bilim insanları 1970’lerin sonuna doğru, tabakada incelme olduğu yönünde kaygılar dile getirince bu alandaki çalışmalar hızlanmıştı.

Kutuplarda kimyasal tepkimenin daha etkili olması nedeniyle ozon tabakasını Antarktika’da inceleyen bilim insanları 1985 yılında ozon deliğini keşfetmişti.

Bu keşiften iki yıl sonra bir araya gelen devlet ve hükümet başkanları 1987’de “Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü”nü imzaladı.

Protokolle, ozon tabakasında incelmeye neden olan kloroflorokarbon (CFC) adlı kimyasalın kullanımı yasaklandı. Her dört yılda bir yapılan bilimsel değerlendirme sonucuna göre iyileşme “yavaş ama fark edilir” bir şekilde sürüyor.

Bilimsel değerlendirmenin eşbaşkanı Paul Newman, “Üst stratosferde ve ozon deliğinde durumun iyiye gittiğini görüyoruz.” dedi.

Amerikan Meteoroloji Derneği Kongresinde sunumu yapılan rapora göre ilerleme oldukça yavaş.

Rapora göre atmosferin 18 mil (30 kilometre) yüksekliğindeki küresel ortalama ozon miktarı 2040 yılına kadar 1980 öncesi seviyelere geri dönmeyecek.

Kuzey Kutbu’nda ise 2045 yılına kadar normale dönüş olmayacak.

Ozon tabakasının çok ince olduğu ve her yıl dev bir deliğin açıldığına işaret edilen raporda, “Antarktika’daki ozon deliği 2066 yılına kadar tam olarak giderilemeyecek” ifadesine yer verildi.

Bilim insanları, Montreal Protokolü’nü insanlık için en büyük ekolojik zaferlerden biri olarak nitelendiriyor.

Montreal Protokolü’nün tüm çevre sorunları için bir eylem modeli sunduğunu kaydeden Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Prof. Petteri Taalas, “Ozon eylemi, iklim için emsal teşkil ediyor. Ozon’u aşındıran kimyasalları aşamalı olarak ortadan kaldırmadaki başarımız bize fosil yakıtlardan uzaklaşmak, sera gazlarını azaltmak ve bu vesile ile sıcaklık artışını sınırlamak için acil olarak neler yapılabileceğini ve nelerin yapılması gerektiğini gösteriyor.” diye konuştu.

İyleşmeya dair belirtiler dört yıl önceki raporda da yer almış ancak henüz “hafif ve daha başlangıç düzeyinde” olduğu kaydedilmişti.

Newman, “İyileşme rakamları artık çok sağlamlaştı” ifadesini kullandı.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nde (NASA) şef yerbilimci olarak görev yapan Newman, ozonu kemiren iki ana kimyasalın atmosferde daha düşük seviyelerde olduğunu söyledi.

Rapora göre, klor seviyeleri 1993’ten bu yana yüzde 11,5 düşerken, ozon yemede daha etkili olan ancak havada daha düşük seviyelerde bulunan brom da (bromür) 1999’daki zirve noktasından bu yana yüzde 14,5 düştü.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı Direktörü Inger Andersen, durumun “her yıl 2 milyon insanı cilt kanserinden kurtardığını” aktardı.

(Kaynak: Eurnews Türkçe)

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Sosyal Medya Şirketlerine Uyarı

Birleşmiş Milletler’den (BM) dünya genelinde en çok kullanılan sosyal medya platformlarına uyarı geldi. BM, sosyal medyanın dev şirketlerinin patronları ve CEO’larına yaptığı çağrıda, insan haklarına saygı duyulması, ırkçı ve nefretle ilgili yapılan paylaşımları değerlendirme sorumluluklarını da eksiksiz ve tam olarak yerine getirme çağrısında bulundu.

BM İnsan Hakları Konseyi adına açıklamayı yapan görevlendirilmiş çok sayıda özel raportör ve bağımsız hak uzmanı, sosyal medya şirketlerinin patron ve CEO’larının isimlerinin anılarak yaptıkları ortak açıklamada, nefret söyleminin engellemesi için daha fazla hesap verebilirliğe acilen ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

BM Uzmanları, Twitter’ın yeni sahibi Elon Musk, Meta’nın sahibi Mark Zuckerberg, Google’ın ana şirketi Alphabet’in CEO’su Sundar Pichai, Apple’ın CEO’su Tim Cook’un ve diğer sosyal medya platformlarının sahip ve tepe yöneticilerini, insan hakları, ırkçılık ve nefret söylemlerine daha duyarlı olmaya davet etti.

“Nefret ve ayrımcı kelimeler ifade özgürlüğü kapsamında olamaz”

BM Uzmanları, ayrımcılık, nefret söylemleri ve insan hakları konusunda yönettikleri şirketlerin iş modellerinde, daha fazla hesap verebilirlik, şeffaflık, kurumsal sosyal sorumluluk ve etik kurallara uyulmasını istediler.

Yapılan ortak açıklamada, ifade özgürlüğünün de bir sınırının olduğu, bu özgürlüğün “ben her istediğimi söyleyebilirim gibi” kullanılamayacağı,” kişisel ifade özgürlüğünün” nefreti, ayrımcılığı ve ırkçılığı savunamayacağı hatırlatıldı.

Sosyal medya platformlarında artık değişim zamanın geldiği belirtilerek, “Sosyal medya platformları olarak ırk eşitliği ve insan haklarından sorumlu olmanın temel bir sosyal sorumluluk olduğu, insan haklarına saygı duymanın bu şirketler ve ortaklarının uzun vadeli çıkarına olduğu belirtildi. Sosyal medya şirketlerine, ayrımcılık, medeni, siyasi, iş ve insan haklarıyla ilgili yürürlükte olan uluslararası sözleşmeler hatırlatıldı.

“Elon Musk satın aldıktan sonra ırkçı kelimelerin kullanımı 500 kat arttı”

BM Uzmanları, sosyal medya platformlarının nefret söylemini kontrol altına alma konusundaki başarısızlığının kanıtı olarak, kısa süre önce Tesla’nın patronu Elon Musk tarafından satın alınmasının ardından “Twitter’da ırkçı kelimelerin kullanımında keskin bir artış olduğunu belirtti.

Uzmanlar, Rutgers Üniversitesi’nin Network Araştırma Enstitüsü’nün Twitter’ı Musk’ın satın almasının ardından siyahlar için kullanılan bir ırkçı kelimenin 12 saatlik bir süre içinde neredeyse yüzde 500 arttığını tespit ettiğini hatırlattı. BM yetkilileri, sosyal medya şirketlerinin, Afrika kökenli insanlara yönelik nefreti ifade eden kelimelerin kullanılması konusunda daha hesap verebilir olması gerektiğini belirtti.

Açıklamada, Twitter şirketinin bu durumu bir trol kampanyasına dayandırdığı ve nefret amaçlı olmadığını belirtmiş olsa da Afrika kökenli insanlara karşı nefretin ifadesi son derece endişe verici ve bir hak ihlali olduğu hatırlatıldı.

Uzmanlar, bazı sosyal medya şirketlerin nefret söylemlerine müsaade etmediklerini iddia etmesine rağmen, şirketlerin bu konuda belirttikleri politikalar ile platformda rastlanan uygulamalar arasında büyük farklar olduğuna dikkat çekti.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

2022 Yılında Gıda Fiyatları Rekor Seviyeye Yükseldi

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), fiyat endeksinin 2022’de ortalama 143,7 puanla 2021’e göre yüzde 14,3 arttığını kaydetti. Böylece 1990’da tutulmaya başlayan kayıtlardan bu yana en yüksek noktaya çıkıldı.

FAO baş ekonomisti Maximo Torero, “Çok dalgalı geçen iki yılın ardından gıda emtia fiyatlarının sakinleşmesini memnuniyetle karşıladık” dedi.

Dünyada gıda fiyatları geçtiğimiz yıl kayıtlardaki en yüksek seviyeye ulaştı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), fiyat endeksinin 2022’de ortalama 143,7 puanla 2021’e göre yüzde 14,3 arttığını kaydetti. Böylece 1990’da tutulmaya başlayan kayıtlardan bu yana en yüksek noktaya çıkıldı.

Geçen yılın tamamında FAO’nun tahıllar, et, süt ürünleri ve bitkisel yağlar endeksi rekor noktalara ulaşırken diğer şeker endeksi de son 10 yılın en yüksek düzeyinde gerçekleşti.

Dünya ekonomisinin Covid-19 pandemisinin etkisinden kurtulmasıyla endeks, 2021’de bir önceki yıla göre yüzde 28 değer kazanmıştı.

Rusya’nın 2022’nin şubat ayında Ukrayna’yı işgalinin yol açtığı kesintiler, kıtlık endişelerini artırdı ve geçen yıl çoğu gıda ürününün maliyetinde artış yaşandı. Karadeniz ticaretinin sekteye uğrayacağı korkusuyla fiyatlar yükseldi.

Marmara Denizi üzerinden Birleşmiş Milletler destekli tahıl ihracat kanalı ve üretici ülkelerde arzın iyileşmesi beklentisi krizi az da olsa hafifletti.

Aralık ayında gösterge endeks, Kasım ayındaki revize edilmiş 135,00 puana kıyasla art arda dokuzuncu ay 132,4 puana geriledi. Kasım ayı rakamı daha önce 135.7 puan olarak verilmişti.

Aralık ayında endeksteki düşüş uluslararası bitkisel yağ fiyatları, tahıl ve et fiyatlarındaki gerilemeden kaynaklandı. Aynı dönemde şeker ve süt ürünleri fiyatları azda olsa arttı.

FAO baş ekonomisti Maximo Torero, “Çok dalgalı geçen iki yılın ardından gıda emtia fiyatlarının sakinleşmesini memnuniyetle karşıladık” dedi.

FAO Tahıl Fiyat Endeksi, piyasa sorunları, yüksek enerji ve girdi maliyetleri, olumsuz hava koşulları ve devam eden güçlü küresel gıda talebi gibi faktörler nedeniyle 2022 yılında yüzde 17,9 arttı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dünya’nın Yüzde 30’una Koruma

Kanada’nın Montreal kentinde 193 ülkeden beş binden fazla temsilcinin katılımıyla düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı sona erdi. Yaklaşık iki haftadır düzenlenen konferansta önemli bir anlaşmaya varıldı.

DW Türkçe’nin aktardığına göre, anlaşma dünya üzerindeki toplam kara ve deniz alanlarının yüzde 30’unun 2030 yılına kadar koruma altına alınmasını öngörüyor. Yüzde 30’luk oran dünya geneli için geçerli olduğu için bazı ülkelerin koruma yükümlülüğü altına alacağı alanlar diğerlerine göre daha fazla. Şimdiye kadar bu oran, kara alanlarının yüzde 17’si ve deniz alanlarının yüzde 8’i düzeyindeydi.

20 milyar dolarlık uluslararası yardım

Anlaşmada ayrıca 2030 yılına kadar biyolojik çeşitlilik için farklı kaynaklardan 200 milyar dolar toplanmasında mutabık kalındı. Zengin kuzey yarımküre ülkeleri güney yarımküre ülkelerine doğanın korunması için mali destekte bulunacak. Buna göre 2025 yılına kadar kalkınmakta olan ülkelere doğayı korumak için yılda en az 20 milyar dolar destek verilecek. 2030 yılına kadar da bu miktar en az 30 milyar dolara çıkartılacak. Söz konusu meblağın halihazırda biyolojik çeşitlilik için ayrılan kaynağın iki ila üç katına denk olduğu belirtiliyor.

Yeniden doğal hale getirme

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya üzerindeki kara parçasının üçte biri insan etkisi sonucunda “makul ya da aşırı oranda” tahribata uğramış durumda. Montreal’de varılan anlaşma uyarınca 2030 yılına kadar tahrip olmuş ekosistemin yeniden doğal hale getirilmesi hedefleniyor.

Daha az pesitisit

Avrupa Birliği’nin yanı sıra Brezilya, Hindistan ve Endonezya gibi ülkeler Montreal’deki görüşmelerde çevre kirliliği konusunu ele aldı. Anlaşma “2030 yılına kadar çevre kirliliği risklerini ve çevre kirliliğinin olumsuz sonuçlarını biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyeye indirmeyi” öngörüyor. Bu hedefe ulaşmak için de imzacı ülkelerin “pestisitler ve tehlikeli kimyasallardan doğan toplam riski yarıya azaltmaları” isteniyor. Plastik nedeniyle oluşan çevre kirliliği de azaltılacak.

Anlaşmanın hayata geçirilmesinin denetlenmesi

2010 yılında düzenlenen konferansta kabul edilen hedeflerden hiçbiri 2020 yılına kadar tutturulamadı. O nedenle ülkeler planlama ve denetim için de bir mekanizma oluşturulması konusunda mutabık kaldı. Ancak varılan mutabakatın Paris İklim Anlaşması’ndan daha az bağlayıcı olduğu belirtiliyor.

Bir sonraki toplantı Türkiye’de

Kanada’daki görüşmelerde Türkiye’yi Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci başkanlığındaki heyet temsil etti. 2024 yılında düzenlenecek bir sonraki taraflar konferansına Türkiye ev sahipliği yapacak. Sözleşmeye 1996 yılında taraf olan Türkiye, sözleşmenin 2024-2026 yılları arasında dönem başkanlığını üstlenecek. Türkiye, dönem başkanlığını 2024’te ev sahipliğini yapacağı BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 16. Taraflar Konferansı’nda Çin’den devralacak.

Paylaşın

Yemen İç Savaşı: 11 Bin Çocuk Öldü Veya Sakat Kaldı

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de 2015 yılının Mart ayında başlayan iç savaşta en az 11 bin çocuğun öldüğünü veya sakat kaldığını açıkladı. BM’ye göre, iç savaşta yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi.

BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tarafından yayımlanan rapora göre, yaklaşık 2,2 milyon Yemenli çocuk yetersiz beslenme ve aşı yokluğu nedeniyle kolera ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor ve bunların yarım milyondan fazlası 0-5 yaş grubunda.

Yemen’deki iç savaşın başladığı Eylül 2014’te İran destekli Husiler başkent Sana ve bazı bölgelerin denetimini ele geçirmişti. Yemen hükümetiyse, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri tarafından Mart 2015’ten bu yana destekleniyor.

UNICEF, Mart 2015-Eylül 2022 arasında 3 bin 774 çocuğun hayatını kaybettiğini belirledi. Savaş dönemi boyunca 18 yaşından küçük 3 bin 900 civarında erkek silah altına alınırken, yaklaşık 90 kız çocuğa da kontrol noktalarında nöbet görevi verildi.

UNICEF Genel Direktörü Catherine Russell, iç savaşta yaşanan kayıpların tahminlerin çok ötesinde olduğunu vurguladı: Binlerce çocuk hayatını kaybetti, yüz binlercesi önlenebilir hastalıklardan veya açlıktan ölüm riski altında… Yemenli çocukların insana yaraşır bir geleceği olacaksa, etki sahibi olanların hepsi onların korunup desteklenmesini sağlamalı.

Russell, BM arabuluculuğunda yapılan ve 2 Ekim’e kadar süren 6 aylık ateşkesin uzatılmasıyla insani yardım faaliyetlerinin düzgün yürütülebileceğini sözlerine ekledi.

UNICEF, Yemen’de açlık ve hastalıklardan ölümleri durdurmak için uluslararası toplumdan 484,4 milyon dolarlık destek talep etmişti. BM’ye göre, ülkedeki iç savaşta yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi.

Yemen İç Savaşı

Yemen iç savaşı, 2015 yılının Mart ayından beri ülkedeki pek çok grup arasında devam eden çatışmalardır.

Arap Baharı sonrası devrilen eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Şii Ensarullah Hareketine destek vermeye başlamıştır. Yemen’de bir türlü sağlanamayan istikrar sonucu bir hükûmet krizi oluşmuştur ve Husilerin başkent San’a’yı ele geçirerek, yönetimi devralmasıyla sonuçlanmıştır.

Husiler, kısa sürede Taiz gibi büyük güney kentlerini ele geçirmeye başlamıştır. Yemen Ordusu dağılmıştır. Husiler ikinci büyük kent olan Aden’i kuşatmıştır. Bunun üzerine Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyon oluşturulmuştur.

Koalisyon güçlerinin bombardımanları Husilerin ilerleyişini durdurmuştur. Ne var ki, bu durum Husileri geriletmeye de yetmemiştir. Öte yandan Arap Yarımadası el-Kaidesi ve diğer radikal gruplar ülkenin doğu bölgelerini ele geçirmeye başlamışlardır. Çatışmalar devam etmektedir.

Ülkede halen devam eden iç savaşta 377 bin kişi yaşamını yitirdi. Dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer alan Yemen’de çatışmaların yol açtığı insani kriz giderek büyüyor.

Paylaşın

Dünya Nüfusu Sekiz Milyara Ulaştı; Nüfusun Artması İklim Krizini Derinleştirir Mi?

Nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi değerlendiren akademisyen Mine Yıldırım, “Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum” derken, iktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgularken, Dölek, “Nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip” ifadelerini kullanıyor.

Birleşmiş Milletler’in 15 Kasım’da dünya nüfusunun sekiz milyara ulaştığını açıklamasından sonra, nüfus artışının yaşadığımız iklim krizini daha da derinleştireceğine dair tartışmalar da başladı. Çünkü sıcaklıkların artmasında en büyük pay sahibi, insan kaynakları karbon emisyonları.

Çeşitli konular için sayaçlar ve gerçek zamanlı istatistikler sağlayan worldometer sitesindeki verilere göre, en çok karbon emisyonuna sebep olan ilk beş ülke Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya.

Ancak toplam rakamlar ülkelerin nüfuslarına göre oranlandığında ortaya daha farklı bir tablo çıkıyor. Buna göre kişi başı karbon emisyonlarında en yüksek oran 37.29 tonla Katar’ın olurken onu Karadağ, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Kanada gibi ülkeler izliyor.

Kadir Has Üniversitesi’nden iklim krizi üzerine çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım ve Yalova Üniversitesi İktisat ve İdari Bölümler Fakültesi İktisat Bölümü’nden iktisatçı akademisyen Levent Dölek, nüfus ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi bianet’ten Ozan Polat’a anlattı.

“Nüfusun büyümesinin de etkisi var”

İklim krizi, iklim adaleti, hayvan hakları, yaban hayatı, kentsel dayanıklılık, politik ekoloji gibi konularda çalışmalar yürüten akademisyen Mine Yıldırım, nüfus artışı ve iklim krizi arasındaki ilişkiyi şöyle değerlendiriyor:

“Güncel tartışmalara baktığımızda, iklim kriziyle nüfus artışı arasında dolaylı bir ilişki olduğunu ancak direkt bir ilişki kurmanın zor olduğunu düşünüyorum. Fakat iklim krizinin geldiği noktada 1.5 derecelik devrilme noktası dediğimiz ya da geri dönüşü olmayan nokta olarak kabul edilen 1.5 derecelik ortalama sıcaklık artışında, nüfusun büyümesinin de etkisi var.”

Ancak, Yıldırım’a göre nüfus artışı faktörü, iklim krizini bugünkü durumuna getiren sebepler sıralandığında gerilerde kalıyor.

Yıldırım, nüfus artışı ile iklim krizinin derinleşmesi arasında ilişkiyi kurarken dikkatli olunması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam ediyor:

“Nüfus artışı tüketimi, enerji ve gıda ihtiyacını da artıracağı için iklim krizinin tetikleyicileri arasında olsa da nüfus siyasetiyle, iklim krizi siyaseti arasında paralel ilişkiler kurarken çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü iklim kriziyle mücadelede nüfus artışının kontrolü söz konusu olduğunda, her ülkenin beklentileri açısından, aslında ideolojik amaçların maskelendiği, egemen olanların elinde bir araç olması muhtemel bir şeyden bahsediyor olabiliriz.”

Etik-politik duruş olarak çocuk yapmamak

Dünya genelinde yaşlanan ve kırılganlaşan bir nüfus da bulunduğu için nüfus artışında da eşitsiz bir gelişimin olduğunu ifade eden Yıldırım’a göre “bir etik-politik duruş olarak çocuk yapmayı tercih etmemek” önemli.

İnsanlığın her şeyde küçülmeye gitmesinin gerektiğini vurgulayan Yıldırım’a göre çocuk yapmamak başka bağlamlarda da tartışılmalı:

“İklim kriziyle mücadele söz konusu olduğunda her anlamda küçülmeye gitmenin hem bir ekonomik kategori olarak hem bir tüketim kategorisi olarak hem de enerji dönüşümünden doğayla ilişkilenmemize, hayvanlarla ilişkilenmemize, gıdayı üretme şeklimize kadar her başlıkta önemli, etik-politik olarak radikal ve gerekli bir duruş olduğunu düşünüyorum. Çocuk sahibi olmamak da bu noktada yalnızca iklim felaketlerini düşünüp ‘Dünya yok olacak diye çocuk sahibi olmanın ne manası var’ düşüncesiyle değil, dünyada yeterince aç, yardıma muhtaç çocuk var, onlar için ne yapabiliriz diye düşünerek tartışılmalı.”

Yıldırım, bunun bir dayatmaya da dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor:

“Ancak bu etik-politik karar bir tavır olarak sahiplenildiğinde, belki bu şekilde teşvik edildiğinde anlamlı. Bunun bir nüfus politikası olarak devlet tarafından zorunlu hale getirilmesi sorunu yalnızca kötüleştirebilecek, yalnızca nüfusun yaşlanması ve yaşlanan nüfusun da dünyanın her yerinde bakım emeğini büyütmesiyle sonuçlanacak bir şey olur. Ayrıca insan bedenine müdahale anlamına da geleceği için savunulamaz.”

En çok emisyon kimde?

İktisatçı Levent Dölek ise iklim krizi ve nüfus artışı arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmanın gerçekçi olmadığını söylüyor. Dünya üzerindeki kaynaklar, kaynakların bölüşümü, gelir eşitsizliği üzerine çalışmalar yapan Dölek’e göre nüfus artışı iklim krizini etkiliyor ancak yüksek nüfus, iklim krizinin derinleşmesine sebep olan karbon emisyonlarının artışında merkezi olmayan bir konuma sahip:

“Acaba kişi başına düşen karbon emisyonunun en fazla olduğu ülkeler nüfus yoğunluğu en yüksek olan ülkeler mi diye baktığınızda listenin üst sıralarında Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi düşük nüfuslu ama petrol üreticisi, fosil yakıt üreticisi ülkeleri görürsünüz.”

“Yoksulluk nüfusu arttırıcı bir şey”

Dölek, konunun özünün görülmediğini düşünüyor: “ABD, Kanada, Avrupa Birliği’ni es geçip kamerayı Çin’e çevirip suç atmak ya da Afrika’da nüfusun neredeyse yarısı elektrikten mahrumken fosil yakıtlarla ilgili yatırım yapılmasın diye bu ülkelere kredi vermemek, yine meselenin özünü görmezden gelmekle ilgili.”

“Kapitalist ekonomi varken”

İklim krizini derinleştiren asıl faktörün kapitalizmin kendisi olduğunu söyleyen Dölek, kapitalist ekonomi temel alındığı müddetçe krize çözüm üretilemeyeceğini belirtiyor:

“İklim krizi sistemsel bir kriz olduğu için çözümün de devrimci olması gerektiği sonucuna varıyoruz. Çünkü mevcut hiçbir öneri krizi çözmüyor, krizin derinleşmesine neden oluyor. Ukrayna Savaşı’nı ele alalım. Fosil yakıtlar olmasın, yenilenebilir enerjiler, güneş enerjisi ve benzer konuları konuşuyorduk. Bir baktık, gazı kestiler. Bütün Avrupa ülkeleri kömüre dönmeye başladı. Hiç kimse de savaşmasak mı acaba demedi. Çünkü dünya onlara göre bir şirket. Bir şirket 100 sene sonrayı düşünecekse 100 sene sonraki kârını da düşürür. İnsanları düşünmez. Dolayısıyla da mesele sistem meselesidir.”

Ortada “açık bir kriz”in var olduğunu belirten Dölek, “Burada bir kriz var. Bunun sorumlusu kimdir dediğimiz zaman popülasyoncular için olağan şüpheliler olarak, Çin ve Hindistan geliyor. Çin sanayisinin gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz fakat Hindistan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın yayımladığı en çok sanayi ürünü imalâtı yapan ülkeler listesinde bile o nüfusla sıralamada ilk beşe giremiyor. Toplam rakamlarda bile aşağıya düşüyorlar” diyerek şöyle devam ediyor:

“Ama bir de şöyle bakalım. Tarihsel olarak 1850’lerden bugüne 23 tane emperyalist ülke dünyanın geri kalanından daha fazla karbon emisyonuna sebep olmuş zaten. Bunların başında da ABD geliyor. ABD dünyayı mahvederek şu anda dünyanın en büyük ekonomik gücü olmuş durumda. Dolayısıyla bedeli de onun ödemesi gerekiyor. Kalkınmaya çalışan ülkelere dokunmayan ve emperyalistler devletlere bedel ödeten bir yapının da olması lazım.”

Paylaşın

Ukrayna’da 419’u Çocuk 17 Bin Sivil Hayatını Kaybetti

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCHR) son verilerine göre Ukrayna – Rusya savaşının başladığı 24 Şubat tarihinden bugüne kadar, Ukrayna’da 419’u çocuk olmak üzere, 17 bin 23 sivil hayatını kaybetti.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) Ukrayna’daki son insani durum ve gelişmeler ele alındı. BM İnsani Yardımlardan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Martin Griffiths, Ukrayna’daki insani yardım operasyonlarıyla ilgili bilgi verdi.

Griffiths, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCHR) son verilerine göre Ukrayna’da Rus işgalinin başladığı 24 Şubat tarihinden bugüne kadar, 419’u çocuk olmak üzere, 17 bin 23 sivilin öldürüldüğünü açıkladı.

Griffiths, Ukrayna’da yaşanan savaşta, bin 148 çocuğa yönelik saldırı olduğunu, bu çocukların ya öldürüldüğünü ya da yaralandığını belirterek “Gerçek sivil ölüm ve çocuk ölüm sayısının çok daha fazla olduğunu biliyoruz” dedi.

Griffiths, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana meydana gelen yaygın ölüm, yıkım, yerinden edilme ve acılar içinde devam eden şiddet ve kışın getirdiği son durumlarla, acıların yaşandığı savaştaki son durumla ilgili bilgi vermek için New York’a geldiğini söyledi.

Griffiths, “Ukrayna’da ülke içinde yerinden edilmiş, 6,5 milyon ve Avrupa genelinde kaydedilen 7,8 milyondan fazla mülteci dahil olmak üzere, 14 milyondan fazla insan zorla evlerinden edilmiş durumda” dedi.

“765 bin çocuk travma yaşıyor”

Griffiths, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, Ukrayna’nın sağlık sistemine yönelik en az 715 saldırı olduğunu belirterek ”Ukrayna’daki bu saldırılar, bu yıl dünya çapında bildirilen sağlık altyapısına yönelik tüm saldırıların yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor. Şu ana kadar milyonlarca kişi kaçtı, evlerinden ayrılmak zorunda kaldığını, şiddet görme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını” söyledi.

Ukrayna’daki savaşın yarattığı travmalardan yaklaşık 765 bin çocuğun etkilendiğini belirten Griffitsh, çocukların yaşadıkları bu travmayla başa çıkmalarına yardımcı olmak için psikolojik ve sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

“Cinsel saldırı ve cinsel şiddet arttı”

Ülkede yerinde olan kişiler için mobil destek merkezleri kurulduğunu belirten Griffiths, kadınları ve kızları hedef alan cinsel saldırı ve şiddetin arttığını ancak cinsel saldırı ve tacize uğrayan kişilerin, yetkililere bu durumu aktarmaktan çekindiği belirterek, “Cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan kadınlar, kız çocukları, erkek çocukları ve erkekler için psikolojik destek veriyoruz” dedi.

Ukrayna’daki giderek artan kış şartlarının tüm yaşamı olumsuz olarak etkilediğini ifade eden Griffiths ”Hava sıcaklığının -20 santigrat derecenin altına düşmesi bekleniyor. Soğuk hava şartları durumu daha da zor bir hale getirecek. Ülkenin enerji altyapısına yönelik saldırıların devam etmesi, milyonlarca kişinin ısıya, elektriğe ve suya erişimini engelliyor. Kış şartları, savaşın neden olduğu insani krize tehlikeli bir boyut daha ekliyor. Bu saldırılar ayrıca insanları, temel sağlık hizmetlerinden ve çocukları eğitim hakkından mahrum bırakıyor” diye konuştu.

“İnsani yardım bütçesine 3,1 milyar dolar sağlandı”

BM Genel Sekreter Yardımcısı Griffiths, yaklaşık 690 yardım kuruluşuyla birlikte hareket ederek 13,5 milyon kişiye hayati önem taşıyan yardım sağladıklarını, kış şartları için hayati önem taşıyan hizmetler ve malzemeler sağlamak için gece gündüz çalışarak şimdiden, 630 binden fazla sivile ulaşıldığını, hastane ve temel hizmet veren tesislere yaklaşık 400 jeneratör sağladığını kaydetti.

Griffiths, yıl sonuna kadar gerekli olan 4,3 milyar dolarlık insani yardım bütçesine şimdiye kadar 3,1 milyar dolar aktarıldığını, Ukrayna’ya acil yardım çağrılarının uluslararası toplum ve ulusal hükümetler nezdinde karşılık bulduğunu belirtti.

(Kaynak: Voa Türkçe)

Paylaşın

Çalışanların Yaklaşık Yüzde 23, İşyerinde Şiddet Mağduru

Dünya genelinde çalışan her beş kişiden biri (yaklaşık yüzde 23)  işyerinde bedensel, psikolojik veya cinsel şiddet ve tacize uğruyor. Mağdurların yalnızca yarısının deneyimlerini başka bir kişiye ve çoğunlukla da ancak tekrar tekrar benzer davranışlara uğradıktan sonra açıklıyor.

İfşadan kaçınmanın en yaygın gerekçeleri arasında,  “zaman kaybı” olarak görülmesi ve istismara uğramış insanların itibar yitimine uğrama kaygıları sayılıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), bağımsız küresel yardım kuruluşu Lloyd’s Register Foundation (LRF) ve kamuoyu araştırma ve çözümleme kuruluşu Gallup’ın birlikte yürüttükleri dünya çapındaki araştırmanın sonuçlarına göre, çalışan her beş kişiden biri (yaklaşık yüzde 23)  işyerinde bedensel, psikolojik veya cinsel şiddet ve tacize uğruyor.

ILO-LRF-Gallup araştırması, LRF’nin Dünya Risk Anketi kapsamında 2021’de 121 ülke ve bölgede 15 yaş ve üzeri  yaklaşık 75 bin çalışanla yapılan anketlere dayanıyor.

ILO Pazartesi günü yayınladığı basın açıklamasıyla işyerinde şiddet ve taciz deneyimlerine odaklanan bu ilk küresel anketin, kökleri karmaşık ekonomik, sosyal ve kültürel etmenlerde yatan sorunun daha iyi anlaşılmasını ve farkındalık yaratılmasını amaçladığını söyledi.

“İş Yerinde Şiddet ve Taciz Deneyimleri: İlk Küresel anket” başlığıyla yayımlanan rapor, sorunun boyutunu değerlendiriyor ve başlarından böylesi deneyimler geçenlerin sorunu dillendirmemesinin utanç, suçluluk ya da kurumlara güven eksikliği veya bu tür kabul edilemez davranışların “normal” addedilmesinden kaynaklandığını saptıyor.

İfşadan kaçınma

İş yerinde şiddet ve tacizi ölçmenin güçlüğüne değinen rapor, dünya çapındaki mağdurların yalnızca yarısının deneyimlerini başka bir kişiye ve çoğunlukla da ancak tekrar tekrar benzer davranışlara uğradıktan sonra açıkladıklarını ortaya koydu.

İfşadan kaçınmanın en yaygın gerekçeleri arasında,  “zaman kaybı” olarak görülmesi ve istismara uğramış insanların itibar yitimine uğrama kaygıları sayılıyor. Rapor, kadınların deneyimlerini paylaşma ihtimalinin (yüzde 50,1) erkeklere göre daha yüksek (yüzde 60,7)  olduğunu saptıyor.

Küresel ölçekte, çalışan erkek ve kadınların yüzde 17,9’u çalışma hayatlarının bir anında psikolojik şiddet ve tacize uğradıklarını,  yüzde 8,5’iyse bedensel şiddet ve tacize uğradıklarını söylediler. Erkekler kadınlardan daha çok, başlarından böyle bir deneyim geçtiğini bildirdiler.

BM çalışma ajansı, anketi yanıtlayanların yüzde 6,3’ünün, “özellikle kadınların” cinsel şiddet ve tacize uğradıklarını bildirdi.

En çok risk altında olanlar

UNNews’ın haberine göre rapor şiddete en çok gençler, göçmen işçiler ve ücretli çalışan kadın ve erkeklerin uğradığını saptıyor.

Genç kadınların cinsel şiddet ve tacize maruz kalma olasılığı genç erkeklere göre iki kat daha çokken, göçmen kadınların cinsel şiddet ve tacizden şikayet olasılığı göçmen olmayanlara göre iki kat daha yüksek.

Beş mağdurda üçten çoğu, birden çok kez şiddet ve tacize uğradıklarını ve çoğunluğunun başından böyle bir deneyimin en son, son beş yıl içinde gerçekleştiğini söylediler.

ILO Yönetişim, Haklar ve Diyalogdan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Manuela Tomei, “İnsanların çalışma hayatlarında yalnızca bir kez değil, birçok kez şiddet ve tacizle karşı karşıya kaldıklarını öğrenmek acı verici” dedi.

Bekleyen zorlu görevler

Tomel, “Psikolojik şiddet ve taciz bütün ülkelerde en yaygın olan taciz biçimi, ve özellikle kadınlar cinsel şiddet ve tacize uğruyor. Rapor bize, iş dünyasında şiddet ve tacizi sona erdirmek açısından karşımızdaki görevin ürkütücülüğünü dile getiriyor.” diyor. “Umarım sahada ve ILO Sözleşmesi 190’ın onaylanması ve uygulanmasına yönelik çabaları hızlandırır.”

ILO’nun Şiddet ve Taciz Sözleşmesi, 2019 (veya 190) ve Tavsiye Kararı (No. 206), toplumsal cinsiyete dayalı taciz ve şiddet dahil, iş dünyasında şiddet ve tacizi önlemek, gidermek ve ortadan kaldırmak üzere ortak bir çerçeve sunan ilk uluslararası çalışma standardı.

Sözleşme, uluslararası hukukta ilk kez herkesin şiddet ve tacizden arınmış bir çalışma hayatına sahip olma hakkının özel olarak tanınmasını içeriyor ve sözleşmeye taraf olanların bu amaca yönelik yükümlülüklerini ana hatlarıyla belirtiyor.

Örtüyü kaldırmak 

Gallup’la birlikte çalışan araştırmacı Andrew Rzepa,”Bu son derece hassas konuya ilişkin sağlam veriler toplamak zor ama gerekli” diyor.  “Bu rapor, dünya çapında her beş çalışandan birden fazlasının başına bela olan bu yaygın sorunun üzerindeki örtüyü ilk kez kaldırıyor.

“Uzun zamandır şirketler ve kuruluşlar işyerinde şiddet ve tacizle mücadele konusunda bilgisizler veya isteksiz davranıyorlar” diye ekliyor. “Bu veri seti, bu hayati güvenlik konusunda çok gerekli ilerlemeyi izlemek açısından hepimizin yararlanabileceği bir temel sağlıyor.”

Lloyd’s Register Foundation’un Kanıt ve Öngörü Direktörü Sarah Cumbers, “iş yerinde şiddet ve taciz gibi zor ve köklü küresel güvenlik sorunlarının üstesinden gelmek açısından, özellikle elde çok az güvenilir verinin bulunduğu yerlerde, sorunun boyutunu anlamak ve en çok risk altında olanları belirlemekte nitelikli veriye sahip olmak çok önemli” diyor.

Raporun önerileri

Raporda yer alan önerilerden bazıları şöyle:

Düzenli olarak sağlam veri toplayın. Önleme ve iyileştirme yasa ve mekanizmalarını, politikalarını ve programlarına bilgi aktarmak üzere düzenli bir biçimde iş yerinde ulusal, bölgesel ve küresel düzeylerde şiddet ve tacize ilişkin sağlam veri toplanması çok önemli.

Mekanizmaları yaygınlaştırın ve güncelleyin. İş teftiş sistemleri ve iş sağlığı ve güvenliği politikaları ve programları da dahil olmak üzere şiddet ve tacizi etkili bir şekilde önleyecek ve yönetecek mekanizmaların mek için mekanizmaların yaygınlaştırılması ve güncellenmesi.

İşyerinde şiddet ve tacize ilişkin farkındalığı arttırın. Özellikle ayrımcılığa dayalı olanlar başta olmak üzere şiddet ve tacizi sürdürmeye yönelik algıları, damgalamaları, tutum -ve davranışları değiştirmek amacıyla, farklı dışavurumları da kapsayacak şekilde işyerinde şiddet ve taciz konusunda farkındalığın arttırılması.

Kurumların kapasitelerini geliştirin. Etkili önleme, iyileştirme ve destek sunmak, insanların adalete güvenini sağlamak ve mağdurları  desteklemek üzere her düzeyde kurum kapasitelerinin geliştirilmesi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Dünyaya Rekor Bağış Çağrısı

Mayıs ayında dünya genelinde çatışmalar, gıda güvensizliği ve iklim değişikliği nedeniyle evini terk etmek zorunda kalan insan sayısının ilk kez 100 milyonu geçtiğini ortaya koyan BM, 2023 yılında dünya genelindeki ihtiyaç sahiplerine yardım edilebilmesi için 51,5 milyar dolar toplanması gerektiğini duyurdu. Bu, BM’nin şu ana kadar talep ettiği en büyük bağış miktarı oldu.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA) 2023 yılında 65 milyon insanın daha yardıma muhtaç durumda olacağı öngörüsünde bulundu. Yapılan tahmin, 68 ülkedeki toplam ihtiyaç sahibi sayısını 339 milyona çıkaracak. Bu sayı, dünya nüfusunun yüzde 4’ünden fazlasına tekabül ediyor.

İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlediği basın toplantısında konuşan BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths, Ukrayna’daki savaş ve Pakistan’dan Afrika Boynuzu’na kadar uzanan bir bölgede yaşanan “öldürücü kuraklık ve selleri” hatırlatarak “Bu yılki aşırı olaylar 2023’e de sıçrayacağı için insani ihtiyaçlar şoke edici şekilde fazla” ifadesini kullandı.

Evlerini terk etmek zorunda kalan insan sayısının şu an dünya genelinde 100 milyonun üzerinde olduğunu belirten Griffiths, “Bu çağrı, eşikteki insanlar için bir can simidi” dedi.

OCHA raporuna göre, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası başlayan savaş, gıda ihracatını büyük sekteye uğratırken 37 ülkede yaklaşık 45 milyon insanı açlıkla yüz yüze bıraktı. Rapor, 53 ülkedeki en az 222 milyon insanın da akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu belirtti. OCHA, iklim değişikliği, kamu sağlığı ihtiyaçları ve cinsiyet eşitsizliğinin de ekstra güçlük yarattığını bildirdi.

2022 hedefinin çok uzağında kalındı

BM’nin bu yılki çağrısında belirttiği meblağ, geçen yıla göre yüzde 25 artış gösterdi. Ancak BM, henüz 2022’de ulaşmayı hedeflediği meblağ için dahi yeterli bağış toplayamadı. BM’nin Kasım ayı ortasındaki verileri, 2022 hedefinin sadece yüzde 53’üne ulaşılabildiğine işaret etmişti.

BM açıklamasında, “Bu nedenle insani kuruluşlar eldeki fonla kime yardım edeceğine karar vermek zorunda kalıyor” denildi. BM’nin geçen Mayıs ayında yayımladığı veriler, dünya genelinde çatışmalar, gıda güvensizliği ve iklim değişikliği nedeniyle evini terk etmek zorunda kalan insan sayısının ilk kez 100 milyonu geçtiğini ortaya koymuştu.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Patent Başvurusu En Çok Reddedilen Ülke Oldu

Türkiye, 2021 yılında 8 bin 476 küresel patent başvurusu yaptı. Patent başvurusu en fazla reddedilen ülke yüzde 53,7 oranıyla Türkiye oldu. Türkiye’nin 5 bin 089 patent başvurusu reddedildi. Türkiye’nin yaptığı küresel başvuruların 3 bin 387’si kabul edildi.

Türkiye’yi, yüzde 45,2 oranıyla ABD izledi. Kanada’nın yüzde 35,8, Almanya’nın yüzde 35,2, Japonya’nın yüzde 24,2, Kore’nin yüzde 24,9 oranındaki patent başvuruları kabul görmedi. Sayısal olarak, Çin’in, 443 bin, ABD’nin 351 bin başvurusu geri çevrildi.

Birleşmiş Milletler Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), 2021 yılıyla ilgili yayınladığı, “Küresel Fikri Mülkiyet Göstergeleri” raporunda, uluslararası fikri mülkiyet başvurularının, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını açıkladı.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre, 2021 yılında, dünya çapında 3,4 milyon patent başvurusunda bulunuldu. 2020 yılına göre toplam başvurular yüzde 3,6 oranında artış gösterdi. 2021 yılında bir önceki yıla göre marka tescili başvuruları yüzde 5,5, endüstriyel tasarım başvuruları ise yüzde 9,2 oranında arttı.

Geçtiğimiz yıl, 3,4 milyon patent başvurusu, 13,9 milyon ticari marka başvurusu ve 1,5 milyon tasarım başvurusu yapıldı. 2021 yılında dünya çapında yapılan patent başvuruları, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.

Çin zirvede

Toplamda dünya genelinde yapılan patent başvurularının yüzde 46’sını bir milyon 585 bin başvuruyla Çin yaptı. Küresel patent başvurularında Çin’i, ABD 591 bin 473, Japonya 289 bin 200’le izledi.

Türkiye, 2021 yılında 8 bin 476 küresel patent başvurusu yaptı. Türkiye’nin yaptığı küresel başvuruların 3 bin 387’si kabul edildi. Türkiye’nin yaptığı küresel başvuruların 5 binden fazlası da reddedildi.

En yüksek oranda patent başvurusu reddedilen ülke Türkiye oldu

2021 yılında küresel olarak yapılan uluslararası patent başvurularının bazıları ise reddedildi. Patent başvurusu en fazla reddedilen ülke yüzde 53,7 oranıyla Türkiye oldu. Türkiye’nin 5 binden fazla patent başvurusu reddedildi.

Türkiye’yi, yüzde 45,2 oranıyla ABD izledi. Kanada’nın yüzde 35,8, Almanya’nın yüzde 35,2, Japonya’nın yüzde 24,2, Kore’nin yüzde 24,9 oranındaki patent başvuruları kabul görmedi. Sayısal olarak, Çin’in, 443 bin, ABD’nin 351 bin başvurusu geri çevrildi.

2021 yılında yapılan patent başvurularında kadınların oranı yüzde 16,5 ile sınırlı kaldı. Küresel başvuruların yüzde 83,5’unu erkekler yaptı. En fazla patent başvurusu yapan kadın sayısı yüzde 25,7 oranıyla İspanya’da oldu. İspanya’yı Türkiye izledi. Türkiye’de patent başvurusu yapan kadınların oranı erkelere göre yüzde 24,2 oranında gerçekleşti. Üçüncü sırada yüzde 23,7 oranıyla Çin yer aldı.

Türkiye’nin marka tescil başvuruları bir önceki yıla göre arttı

2021 yılında, dünya genelinde 18 milyon 145 bin markanın tescil başvurusu yapıldı. Yaptığı 9 milyon 454 bin başvuruyla Çin ilk sırada yer aldı. Çin’i, 899 bin 678 marka tescili başvurusuyla ABD izledi. Hindistan 488 bin 526, İngiltere, 450 bin 815, Türkiye 434 bin 34 marka tescili başvurusu yaptı. Türkiye’nin marka tescil başvuruları, bir önceki yıla göre yüzde 19,4 oranında arttı. 2020 yılına göre Türkiye, 73 bin 34 daha fazla başvuruda bulundu.

Türkiye endüstriyel tasarım başvurularında ön sıralarda yer aldı

2021 yılında, dünya genelinde yaklaşık bir milyon 200 bin endüstriyel tasarım başvurusu yapıldı. Çin, tüm fikri mülkiyet başvurularında olduğu gibi, endüstriyel tasarım başvurularında da ilk sırada yer aldı.

Çin’i, 74 bin 781 başvuruyla Birleşik Krallık, 69 bin 248 başvuruyla Kore, 65 bin 924 başvuruyla Türkiye izledi. Türkiye, 2020 yılına oranla 2021 yılında 16 bin 332 daha fazla endüstriyel tasarım başvurusunda bulundu.

Paylaşın