Avrupa Birliği, Bağışladığı Aşıdan Fazlasını Çöpe Atıyor

Avrupa Birliği ülkelerinin Afrika ülkelerine bağışladıkları korona aşısından çok daha fazlasını, tarihi geçtiği için çöpe attığı öğrenildi. Halkın Aşısı (The People’s Vaccine) adlı ittifakın açıklamasına göre Avrupa ülkelerinin Afrika’ya gönderdikleri aşı miktarı 30 milyon doz civarında. Avrupa’da şubat ayı sonuna kadar tarihi geçtiği için çöpe atılacak olan aşı miktarı ise 55 milyon doz.

Aralarında Oxfam, Birleşmiş Milletler AIDS Programı gibi dünya genelinde 80’den fazla yardım kuruluşunun içinde yer aldığı Halkın Aşısı adlı ittifak, çeşitli sağlık uzmanları, ekonomistler, devlet başkanları ve inanç liderlerince de destekleniyor.

Halkın Aşısı’ndan yapılan açıklamada “Her ne kadar AB, dünya genelinde aşıda en büyük ihracat gücü olsa da ve Afrika ile ortaklığı vurgulasa da aşıların fiyatlandırılması, tamamen kârlarını azami hale getirmeye odaklı ilaç şirketlerine bırakılmış durumda” denildi. “Avrupa Birliği ülkelerinin hükümetleri aşı dozlarını son kullanma tarihi geçene kadar istifliyor” ifadelerine yer verilen açıklamada Afrika’da ise aşı eksikliğinin son derece büyük olduğu belirtildi. “Akut aşı eksikliği pandemiyi öngörülemez bir biçimde uzatıyor ve yeni virüs varyantları riskini yükseltiyor” denildi.

Sadece yüzde 11 iki doz aşılandı

Oxfam’ın verdiği bilgilere göre kıtada halkın sadece yüzde 11’i, yani yaklaşık 151 milyon insan iki doz aşı olmuş durumda. Halkın Aşısı sayılara bakıldığında uluslararası çapta geliştirilen aşı inisiyatifi olan Covax’ın başarısızlığa uğradığını açıkladı. Açıklamada aşıların dağıtımından ziyade yerinde üretilmesi ve bunun için de patent haklarının kaldırılması gerektiği vurgulandı. İttifak bir kez daha Batı ülkelerine aşıların patent hakkını kaldırma çağrısı yaptı.

Dünya Ticaret Örgütü de yaklaşık 6 ay önce benzer bir teklifte bulunmuş, bu öneri kalkınmakta olan ve kalkınmanın eşiğindeki hemen hemen tüm ülkelerin yanı sıra ABD tarafından da desteklenmişti. Patent haklarının kaldırılmasına başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği karşı çıkmıştı.

“Alman hükümeti patent konusundaki blokajını kaldırmalı”

Oxfam’dan Pia Schwertner “Yeni Federal Hükümet patent haklarından feragat konusunda blokajını kaldırmalı ve ilaç şirketlerinin çıkarlarını Afrika’daki insanların hayatlarının üstünde görmeye bir son vermeli” dedi.  Schwertner “Aşıların geliştirilmesi kamu kaynakları ile finanse ediliyor ve know-how da dünya ile paylaşılmalı ki tüm nitelikli üreticiler bu hayati öneme sahip aşıların üretimine geçebilsin” diye konuştu.

Afrika’da aşılamanın geri kalmasının nedenlerinden birinin kıtada yeterince aşı olmaması olduğu Almanya Kalkınma Bakanlığı’nın bir iç yazışmasında da ifade edildi. Belgeye göre 2021’den bu yana Afrika’daki aşı üretim projelerine Almanya’nın yaptığı yardımın toplam hacmi ise yaklaşık 530 milyon euro.

Altyapı eksikliği de rol oynuyor

ONE adlı kalkınma örgütünün yaptığı analize göre Afrika’da aşılamada ülkeden ülkeye büyük farklılıklar bulunuyor. Seyşeller’de iki doz aşılananların nüfusa oranı yüzde 79,8 ile Afrika’da ilk sırada. Onu yüzde 71,9 ile Mauritius ve yüzde 62,9 ile Fas takip ediyor. Her üç ülkenin de ikili anlaşmalarla nüfuslarına yetecek miktarda aşı temin ettikleri belirtiliyor. Afrika’da aşılama oranının en düşük olduğu ülke ise yüzde 0,1 ile Burundi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’den iki doz aşılananların nüfusa oranı yüzde 0,2, Çad’da ise yüzde 0,8. Bu ülkelerin nüfuslarına oranla daha az aşı temin edebildikleri ancak temin edilen dozların da az bir kısmının uygulanabildiği kaydediliyor. ONE bunun nedenleri arasında tedarik zincirindeki eksiklikleri ve aşıyı belli bir derecenin altında tutma koşullarının olmayışını da sayıyor. Ayrıca şırınga eksikliği de aşılamanın düşük olmasında rol oynuyor.

Paylaşın

AP’den Türkiye İçin ‘İstikrarsızlık Kaynağı’ Tanımı

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Strasbourg’da devam eden genel kurul toplantılarında Avrupa Birliği’nin (AB) ortak dış, güvenlik ve savunma politikalarıyla ilgili iki ayrı rapor görüşüldü.

DW Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre; AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası hakkında Liberal Grup (Renew) üyesi Fransız parlamenter Nathalie Loiseau tarafından kaleme alınan raporda Türkiye’nin, “AB ve komşuları için birçok endişe alanında çoğu zaman istikrar bozucu rol oynadığı ve böylelikle bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı tehdit ettiği” savunuldu.

Loiseau 2019’da AP üyesi olmadan önce ülkesi Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa İşleri Bakanlığı görevini yürütüyordu.

Raporda Türkiye’nin; “başta Yunanistan ve Kıbrıs olmak üzere AB üyesi devletlere karşı ve Doğu Akdeniz’deki yasadışı faaliyetleri ve askeri çarpışma tehditleri ile Yunanistan ve Kıbrıs’ın deniz yetki alanlarında ilan ettiği yeni yasadışı faaliyetlerin son derece kaygı verici” olduğu görüşü not edildi. Bu faaliyet ve tehditler kınandı.

Gerilimi düşürmeye dönük çabaların not ediliği, ancak “Türk askeri gemilerinin, uluslararası hukuku ve AB üyesi devletlerin egemenliğini ihlal ederek, (Birleşmiş Milletler’in Libya’ya yönelik askeri ambargosunu denetim misyonlu) MED IRINI operasyonuna karşı tahrik eylemlerinin ve sataşkan tehditlerinin esef verici” olduğu kaydedildi. AB’nin, “üye devletlerinin ve kendisinin çıkarlarını ve bölgesel istikrarı korumak amacıyla elindeki tüm araç ve seçenekleri kullanma iradesine sahip olduğu” ifade edildi.

“Üyelik perspektifi realist değil”

AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası hakkında Hristiyan Demokrat Grup üyesi Alman parlamenter David McAllister tarafından hazırlanan raporda ise Türkiye’nin (AB) üyelik perspektifinin mevcut şartlarda “gerçekçi olmadığı” mesajı verildi. Türkiye’deki “olumsuz gidişatın derhal ve tutarlı biçimde tersine dönmemesi halinde” 2005’te başlayan katılım müzakerelerinin askıya alınması için Avrupa Komisyonu’nun öneride bulunması istendi. Türkiye ve AB’nin, “ilişkilerin mevcut çerçevesini, işleyiş kapasitesini ve gelecekteki ilişkileri için alternatifleri ve olası ilişki modellerini, gerçekçi davranarak ve üst düzey diyalog yoluyla gözden geçirmeleri” görüşü dile getirildi.

Türk dış politikasının AB çizgisinden uzaklaştığı mesajı verilen raporda, Doğu Akdeniz’deki ihtilaflara kalıcı çözüm için diplomatik diyaloğun yeniden başlatılması çağrısında bulunuldu.

Türkiye’nin “AB için önemli stratejik çıkar ifade eden bir ülke” olduğuna vurguda bulunulan raporda, ilişkilerin “ortak çıkar alanlarında yoğunlaşması gerektiği” savunuldu. İklim değişikliği, terörle mücadele, göç, güvenlik ve ekonomi gibi alanlara öncelik verilmesi istendi.

Bu raporun Türkiye paragrafına Muhafazakâr Grup üyesi Polonyalı parlamenterler tarafından sunulan bir değişiklik önergesinde, “AB’nin Türkiye ile daha stratejik işbirliği öngörmesi” ve “milyonlarca göçmen ve sığınmacıyı konuk ettiği için Türkiye’ye minnettar olunduğunun ifade edilmesi” şeklinde iki cümle eklenmesi istendi. Önerge raporla birlikte oylamaya sunulacak.

Borrell’den Maraş vurgusu

Genel kurulda yapılan tartışmada söz alan AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Fontelles, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile gerilimin “yatıştığını gördüklerini”, ancak Ankara’nın (Kıbrıs’ın) Maraş bölgesindeki faaliyetlerinin “endişe kaynağı olmaya devam ettiğini” söyledi.

Raporlar yarın (16 Şubat Çarşamba) oylamaya sunulacak. Covid-19 önlemleri nedeniyle hibrit gerçekleşen oylamanın sonuçlarının perşembe günü açıklanması bekleniyor.

Paylaşın

2040’ta Kanser Nedeniyle Can Kaybı 3’te 1 Oranında Artabilir

Avrupa Birliği, 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde hastalığa karşı ‘kararlı adımlar atılmadığı’ takdirde dünya genelinde yaklaşık 10 milyon olan ölüm sayısının 2040 yılında 3’te 1 oranında artacağını vurguladı. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 200 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor.

Euronews’ta yer alan habere göre; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bazı üye ülkelerde ölümlerin diğerlerine göre çok daha yüksek olduğu gerçeğini ele almak için ‘kanser eşitsizliği sicil kaydının’ başlatıldığını duyurdu. Leyen, program sayesinde üye ülkeler ve bölgeler arasındaki eğilim farklılıklarının belirlenerek yapılacak yardımın daha hedef odaklı olacağını vurguladı.

2018 verilerine göre Doğu Avrupa ülkeleri hastalıkta daha yüksek ölüm oranında sahip. Kanser hastalığında bin kişi başına 335,4 ölümün görüldüğü Macaristan hastalıktan en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor. Bin kişi başına kansere bağlı ölümlerde 323.86 ile Hırvatistan ve 310.64 ile Slovakya sırasıyla en çok etkilenen ülkeler durumunda.

AB verilerinde kanser ölümleri için farklı tanımlama kullanan Türkiye dışarıda bırakılırken, bin kişi başına 172.12 ortalama ölümle Lichtenstein, 209.26 ile İsviçre ve 212.76 ile Finlandiya en düşük orana sahip ülkeler oldu.

Avrupa ve Orta Asya’da 53 ülkeyi kapsayan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nde kansere bağlı can kayıpları toplam ölümlerin yüzde 20’den fazlasını oluşturdu.

Avrupa Birliği’nde 2020 yılında 2,7 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve bunlardan 1.3 milyonun yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bu dönemde Covid-19 salgını nedeniyle çok sayıda çok sayıda vakanın kayıt dışı kalmış olabileceği belirtiliyor.

AB Komisyonu, etkili adımlar atılmadığı takdirde AB’de 2040 yılına kadar yeni vakaların yüzde 21, kansere bağlı ölümlerin ise yüzde 31 artacağını tahmin ediyor.

Türkiye durum ne?

Türkiye’de ise Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl açıkladığı verilere göre bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin ediliyor. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığını belirten müdürlük son veri değerlendirmelerine göre:

  • Erkeklerde en sık görülen kanserler akciğer ve prostat kanseri
  • Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden biri
  • Hem erkeklerde hem de kadınlarda bağırsak (kolorektal) kanseri üçüncü en sık görülen kanser türü
  • Çocukluk çağı kanserlerinde ise lösemi en sık görülen kanser türü.

Türkiye’de Dünya Sağlık Örgütü tarafınca önerilen meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için toplumun kaynaklarına ve hastalık yüküne uygun olarak tarama programları yürütüldüğünü belirten Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bir tarama programının başarıya ulaşabilmesi için toplum tabanlı olması ve hedef nüfusun yüzde 70’ni kapsaması gerektiğine işaret ediyor.

Sağlık Bakanlığı bünyesinde toplum tabanlı kanser taramalarına için ülke genelinde 33′, gezici toplam 198 adet Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) hizmet veriyor.

Kanserin önlenebilen bir hastalık olduğuna dikkat çeken sağlık yetkilileri, alkolden ve tütün mamullerinden uzak durmanın, yeterli miktarda meyve ve sebze ile lifli gıda tüketerek sağlıklı beslenmenin, ideal vücut ağırlığını korumanın ve düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanın önemine vurgu yapıyor.

Yetkililer ayrıca şüpheli belirtiler olduğu takdirde doktora başvurulmasının erken teşhis olasılığını arttırdığına dikkat çekerek, bireylerin kendi vücutları hakkında bilgi sahibi olmaya, olağan dışı bir değişikliğin fark edilmesi adına teşvik edilmesini erken teşhis ve tedavi için önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Avrupa Birliği’nden Çok Sert Osman Kavala Açıklaması

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik başlattığı ihlal süreciyle ilgili sert mesajlar içeren bir açıklama yayımladı.

Avrupa Konseyi’nin siyasi karar alma organı olan Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmeden 2019 yılındaki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararını uygulamaması nedeniyle Türkiye hakkında ihlal sürecini dün resmen başlatmıştı.

Borrell’in sözcüsü Peter Stano’nun yayımladığı metinde, ihlal sürecinin, Bakanlar Komitesi’nin ender kullandığı araçlardan olduğuna ve Kavala davasıyla ilgili ciddi endişeleri yansıttığına vurgu yapıldı. Kavala’nın hakkında bir hüküm bulunmadan yıllardır cezaevinde tutulduğuna da işaret edildi.

“Kaygı verici bir emsal”

Türk makamlarının ilgili AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesinin üzücü olduğu belirtilen açıklamada “Bu tutum kaygı verici bir emsal oluşturmakta ve AB’nin Türk yargısının uluslararası standartlar ile Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişelerini güçlendirmektedir. Bu tutum aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi ve AB üye adayı olarak üstlendiği yükümlülüklerle de tezat oluşturmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün Ukrayna ziyareti öncesinde düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’ye karşı başlatılan ihlal süreciyle ilgili bir soruyu, “Bizim mahkemelerimizi tanımayanları biz tanımayız. Çok net söylüyorum. Bizim mahkemelerimizin bu konuda vermiş olduğu bir karar var. AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş bizi çok ilgilendirmiyor. Biz kendi mahkemelerimize saygı duyulmasını bekliyoruz. Bu saygıyı duymayanlara da kusura bakmasınlar bizim saygımız olmayacaktır” diye yanıtlamıştı.

Paylaşın

AB’den Osman Kavala Açıklaması: Davayı İzlemeye Devam Ediyoruz

Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut, insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın dava sürecini takip etmeye devam ettiklerini söyledi. Büyükelçi, “Bu davayı izlemeye devam ediyoruz ve gerekli diplomatik çalışmayı merkezimize iletiyoruz” dedi.

Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleri ile AB Delegasyonu’nda biraraya gelen Meyer-Landrut’a, Osman Kavala’nın Ekim’deki duruşmasının ardından yaşanan, “istenmeyen kişi” krizi hatırlatıldı ve AB üyesi ülkelerin son duruşmada açıklama yapmamaları nedeniyle tutum değiştirip değiştirmediği soruldu.

Büyükelçi Meyer-Landrut, AB Delegasyonu’nun davayı izlediğini ve bunu sosyal medya hesaplarından da paylaştığını belirterek, “Dolayısıyla biz uygulamamızı değiştirmedik. Bu davaları izlemeye devam ediyoruz ve gerekli diplomatik çalışmayı merkezimize iletiyoruz” dedi.

Meyer-Landrut, AB üyesi diğer ülkelerin de davayı izlemeye devam ettiğini belirtirken, Almanya hükümeti adına açıklama yapıldığını hatırlattı.

Büyükelçi, üye ülkeler tarafından son duruşmayla ilgili bir açıklama yapılmadığını söylemenin adil olmayacağını belirterek, “Bu davayı daha önce olduğu gibi izlemeye devam ediyoruz” dedi.

Büyükelçi, Avrupa Konseyi’ne üye tüm ülkelerin yükümlülüklerine uymasını ve bu kurumun bünyesindeki AİHM ve Konsey kararlarına saygılı olmasının beklendiğini de hatırlattı.

Strazburg’da, Türkiye’nin Kavala ile ilgili AİHM kararını uygulamaması nedeniyle başlatılan ihlal sürecinin AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğine nasıl etki edeceği sorusunu, Büyükelçi, “Gelecekte olabilecek varsayımsal gelişmeler konusunda yanıt vermeyeceğim” diyerek yanıtsız bıraktı. Konunun Avrupa Konseyi uhdesinde olduğunu belirten Büyükelçi, AB üyesi birçok ülkenin Avrupa Konseyi üyesi de olduğunu hatırlattı ve “Bu prosedürlerin AB’nin pozisyonuna etkisini zamanla göreceğiz” dedi.

Türkiye savunmasını Avrupa Konseyi’ne gönderdi

Öte yandan, Türkiye, AİHM kararını uygulamaması nedeniyle başlatılan ihlal sürecine yanıtı Avrupa Konseyi’ne iletti. Türkiye’nin cevabı Bakanlar Komitesi’nin 2 Şubat’taki toplantısında gündeme gelecek. Bu aşamada Türkiye’nin yanıtının gizli kalacağı belirtilirken, Komite 2 Şubat’ta yanıtın AİHM’e iletip iletmeyeceğine karar verecek.

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymayan Türkiye’ye savunma yapması için 19 Ocak’a kadar son bir süre tanımıştı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Avrupa’da En Fazla Sigara İçilen Ülkeler: Bulgaristan Ve Türkiye

Türkiye’de 2022’ye girerken alkol ve sigaradan alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yüzde 47 arttırıldı. Araştırmalar sigaraya gelen zamların tiryakileri pek etkilemediğini gösterirken Avrupa’da en fazla sigara içilen ülkeler Bulgaristan ve Türkiye çıktı.

Euronews’ta yer alan habere göre; Erkeklerde ise en fazla sigara içilen ülke Türkiye. Hangi ülkede ne kadar sigara içiliyor? Cinsiyete göre sigara içenlerin oranı nasıl değişiyor?

Avrupa Birliği (AB) İstatistik Ofisi (Eurostat) Avrupa’da sigara içenlere ilişkin son ayrıntılı verileri açıkladı. Buna göre 2019 yılında Avrupa ülkelerinde en fazla sigara içilen ülke yüzde 29 ile Bulgaristan oldu. İkinci sıradaki Türkiye’de ise halkın yüzde 27,3’ü sigara içiyor. AB ortalaması ise yüzde 18,4.

İskandinav ülkelerinde sigara içme oranı düşük

En az sigara içilen yerlerin İskandinav ülkesi olması dikkat çekti. Sigara içme oranı yüzde 6,4 ile en düşük İsveç’te. Bu oran Finlandiya’da yüzde 9,9 ve Norveç’te yüzde 10,2.

Diğer bazı ülkelerdeki sigara içme oranı ise şöyle: Yunanistan 23,6; Almanya 21,9; Fransa 17,8 ve İtalya 16,5

Hangi ülkede ne kadar sigara içiliyor?

Araştırma insanların günde 20 sigaradan az mı yoksa çok mu içtiğine dair bilgiler de içeriyor. Buna göre günde 20’den fazla sigara içme oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 15,8 ile Sırbistan. İkinci sırada Türkiye var. Türk halkının yüzde 14,8’i günlük 20’den fazla sigara içerken yüzde 12,5’i de 20’den daha az sigara içiyor.

Erkeklerde zirve Türkiye’nin

Cinsiyet açısından bakıldığında ise erkeklerde en fazla sigara içme oranı Türkiye’de. Türkiye’de erkeklerin yüzde 41’i sigara içiyor. Erkeklerde AB ortalaması yüzde 22.

Türkiye kadınlarda AB ortalamasının altında

Kadınlarda en yüksek sigara içme oranı yüzde 24 ile Sırbistan’da. Bu oran Bulgaristan’da yüzde 21 ve Almanya’da yüzde 19. Kadınlarda AB ortalaması ise yüzde 14,8. Türkiye’de kadınların ise yüzde 14,4’ü sigara kullanıyor.

Paylaşın

AB Ve NATO’nun Türkiye’ye İhtiyacı Var

“Euobserver” haber sitesinde Koert Debeuf tarafından kaleme alınan bir analizde, AB ve NATO’nun kendi güvenliği için Türkiye’ye ihtiyacı olduğu yorumu yapıldı. Yazıda, AB ve Türkiye arasında stratejik ilişkilerin son yıllarda kötüleştiği hatırlatıldı.

Balkanlar, Suriye, Afganistan, Karadeniz bölgelerinin istikrarı ve göç konusunda AB ve NATO’nun Türkiye’ye mutlaka ihtiyacı olduğu ifade edilen analizde, “Avrupalıların, Türkiye’nin cumhurbaşkanından daha fazlası olduğunu kabul etmesi gerekiyor.” denildi.

Türkiye olmadan Suriye sorunu nasıl çözülecek?

Ankara’nın Suriyeli göçmenlere kapısını açıp en fazla göçmeni ağırlayan ülke olduğu kaydedilen analizde Türkiye’nin Suriye’nin içindeki göçmen kamplarına yine en fazla insani yardım yapan ülke olduğu hatırlatıldı.

AB ve ABD’nin hala Suriye ile ilgili barış sürecine taraf olamadığı, buna karşılık AB’nin ‘ortağı’ Türkiye’nin müzakere masasında olduğu kaydedilen yazıda, Suriye’den gelecek göçün ve bu ülkedeki katliamın durdurulması için AB’nin mutlaka Türkiye’ye ihtiyacı olduğu uyarısı yapıldı.

Batı Balkanlar ve Türkiye

AB’nin Batı Balkanlarda itibarının son yıllarda giderek azaldığı değerlendirmesi yapılan yazıda, Makedonya, Kosova, Arnavutluk ve Bosna-Hersek’te yaşanan son krizlere atıfta bulunuldu.

AB’nin Balkanlar‘daki genişleme sürecinin durmasıyla bu bölgedeki etkisinin azaldığı hatırlatılan yazıda, bununla birlikte tarihi ve kültürel bağları olan Türkiye’ye buradaki halkların daha fazla güvendiği ifade edildi.

Analizde, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Kosova’daki krizlerin aşılmasında AB’nin Türkiye’nin uzmanlığına daha fazla ihtiyacı olabileceği yorumu yapıldı.

Karadeniz bölgesindeki istikrara Türkiye’nin katkısı ne olur?

İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla Brüksel’in askeri kapasitesi ve stratejisinin azaldığı hatırlatılan yazıda, son dönemde Türkiye ve Fransa arasında Doğu Akdeniz, Libya ve Ermenistan konusunda yaşanan krizlere atıfta bulunuldu.

Yazıda bu görüş ayrılıklarının bir tarafa bırakılarak, Türkiye’nin Karadeniz’de bir ortak olarak görülmesi gerektiği yorumu yapılırken, Brüksel ve Ankara arasındaki stratejik iş birliğinin Rusya’nın genişlemesinin önündeki tek yol olduğu vurgulandı.

Yazıda, göç dalgasının güvenlik sorunu olmadığı, güvenlikten doğan bir sorun olduğunun anlaşılması gerektiğinin altı çizilerek, “Suriye’de savaş olmasıydı, IŞİD gücünü artırmasaydı, Esad rejimi halkını bombalamasıydı, 2015 yılındaki göç krizi yaşanmazdı” dendi.

Libya’dan örnek verilen yazıda, “Libya siyasi olarak 2013 yılında çökmeseydi, binlerce göçmenin Akdeniz’i aşarak Avrupa’ya geldiğini görmezdik” ifadelerine yer verildi.

“Suriye ve Libya’daki krizler önlenebilir, uçuşa yasak bölgeler binlerce insanı kurtarabilir, IŞİD’in Suriye’nin önemli bir bölümünü ele geçirmesiydi bu kaos ortamı olmazdı” denilen yazıda, bu hatalarla ilgili Batı ülkelerinin de kendilerini sorgulamasın zamanın geldiği yorumu yapıldı.

Son olarak Türkiye’nin Afganistan’da da önemli rol oynadığı, çatışma riski olan Irak’ın Türkiye’nin komşusu olduğu hatırlatılan yazının sonuç bölümünde, AB ve Türkiye için stratejik işbirliğinin geliştirilmesinden başka çözümün olmadığı uyarısı yapıldı.

(Kaynak: euronews)

Paylaşın

2021 En Sıcak 5’inci Yıl Oldu

Avrupa Birliği (AB) Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin 2021 yılına dair sıcaklık raporu paylaşıldı. İklim bilimcisi olan Zeke Hausfather tarafından analiz edilen bulgulara göre, 2021 yılı tarihin en sıcak 5’inci yılı olarak kayıtlara geçti.

Geçen yıl, şimdiye kadarki en yüksek Haziran-Ağustos arası ortalama kara sıcaklığının tespit edildiği belirtilirken, Pasifik Okyanusu’nda görülen bir soğuma örneği olan La Nina hava olayının Ekim ayında geldiği ve sıcaklıkların düşmesine neden olduğu aktarıldı. Copernicus, tarihte kayda geçen en sıcak 22 yılın 21’inin 2000 yılından bu yana meydana geldiğinin de altını çizdi.

2022 de sıcak geçecek

Aralık 2021’de Birleşik Krallık ulusal hava durumu servisi MetOffice tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, 2022 sıcaklıklar endüstri öncesi ortalamalarının 1,09 santigrat derece üzerinde gerçekleşecek.

Ocak-Eylül 2021 verileri, Met Office’in 2021 tahmininin gerçek küresel ortalama sıcaklıktan yaklaşık 0,03 derece düştüğünü gösterdi. Ulusal hava durumu servisi, ortalama küresel sıcaklığın 2000-2020 yıllarında arasında 0,7 derece arttığını da kaydetti.

Araştırmanın sonuçlarına göre, 2022 yılının 1850-1900 ortalamalarının 1,96 derece üzerinde olsa da, hala Ocak-Eylül 2021’den daha soğuk olması bekleniyor.

Dünyada sıcaklık artışı

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) Kasım ayında yayımladığı “Küresel İklimin Durumu 2021” raporuna göre, yoğun sıcak hava dalgaları ve yıkıcı seller gibi aşırı hava olayları şu anda dünyanın “yeni normali” oldu.

Çalışmaya göre, 2002’den sonraki 20 yıllık sıcaklık ortalaması, sanayi devri öncesine kıyasla 1 dereceyi aşma yolunda. Küresel deniz seviyeleri ve atmosferdeki sera gazı birikimi de 2021’de rekor düzeylere çıktı.

Sera gazı yoğunluğunun küresel sıcaklık üzerindeki etkisiyle Ocak-Eylül 2021 döneminde küresel sıcaklık artışı 1850-1900 dönemindeki ortalama sıcaklığa göre 1,09 dereceyi buldu.

Rapora göre, artan sıcaklıkların gezegen üzerindeki etkisi de artarken, dünya daha önce görülmemiş bir yere doğru gidiyor. Rapor, 2021 dahil son 7 yılın büyük ihtimalle kayıtlara geçen en sıcak dönem olacağını söylüyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 12’ncisi yayımlanan Emisyon Raporu da sıcaklık ve emisyonlar konusunda diğer raporları destekliyor.

Rapor, karbon emisyonunun azaltılması yönündeki planların iklim krizinin tehlikeli boyutlarını önleyecek düzeyde olmadığını belirtirken bu yüzyıl sonunda küresel sıcaklık artışının 2,7 dereceyi bulabileceği ve bunun yıkıcı sonuçlar doğuracağı ifade ediliyor.

Sera gazları nasıl etkiliyor?

Paris Anlaşması hedeflerini karşılamak ve küresel ısıtmayı 1,5°C ile sınırlandırabilmek için, ülkelerin kolektif bir şekilde on yıl içinde sera gazı emisyonlarına neden olan fosil yakıt üretimini (kömür- yüzde 11, petrol- yüzde 4, doğalgaz-yüzde 3) küresel ölçekte yıllık yüzde 6 azaltması gerekiyor.

Ancak, 57 ülke ve AB’nin iklim değişikliği konusundaki performanslarını değerlendiren İklim Değişikliği Performans Endeksi 2021’e göre, ülkelerin hiçbiri, Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu bir yol izlemiyor.

Yine BM Çevre Programı ile IISD, Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü, İklim Analitiği ve CICERO gibi diğer büyük araştırmacılar tarafından hazırlanan “Üretim Açığı Raporu”nun 2020 verilerine göre de dünyadaki toplam fosil yakıt üretimi küresel ısıtmayı 1,5°C sınırının altında tutmak için gereken seviyeye yakın değil.

Suudi Arabistan, Rusya ve ABD gibi önde gelen ihracatçıların üretimi daha da hızlı bir şekilde azaltması gerek. Ancak bunun yerine ülkeler, fosil yakıt üretiminde yıllık yüzde 2’lik bir artışa doğru ilerliyor.

Öte yandan, Leeds Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, emisyon azaltımının hızla ve keskin şekilde gerçekleştirildiği senaryo, fosil yakıtlara bağımlı olan ve “ortalama” olarak değerlendirilebilecek gelecek senaryosuyla kıyaslandığında, yaşanan ısınma seviyesinden daha fazlasını yaşama riskini 13 kat azaltıyor. Fosil yakıtların yoğun şekilde sürdüğü gelecek senaryosu ise, önümüzdeki 20 yıl içerisinde sıcaklıkların 1 ila 1,5°C artabileceğini gösteriyor. Bu durum, Paris Anlaşması’nda belirlenen sıcaklık artışı sınırlandırmasının 2050 yılından çok önce aşılması anlamına geliyor.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

AB’den Türkiye’deki Sığınmacılar İçin 560 Milyon Euro

Avrupa Birliği, Türkiye’ye sığınmacılar için harcanmak üzere 560 milyon euroluk kaynağı daha serbest bıraktı. AB Komisyonu’ndan yapılan açıklamada, söz konusu kaynağın özellikle sığınmacıların eğitiminin finansmanında, ayrıca sınır güvenliğinin iyileştirilmesinde kullanılacağı bildirildi.

Komisyon’un Komşuluk ve Genişlemeden sorumlu üyesi Olivér Várhelyi, yeni açıklanan kaynakla mülteci çocuklarının okula devam edebilmesi ve iyi bir eğitim almasının sağlanacağını, ayrıca Türk resmi kurumlarına göçle bağlantılı zorlukların aşılması ve sınır korumanın iyileştirilmesi için kaynak aktarılacağını kaydetti.

AB, Haziran ayındaki liderler zirvesinde Türkiye’ye sığınmacılar için kullanılmak üzere 2021-2024 dönemi için 3 milyar euroluk kaynak taahhüdünde bulunmuştu. Son açıklanan 560 milyon euroluk kaynağın bu pakete dahil olduğu belirtiliyor.

AB, Türkiye ile 18 Mart 2016’da imzalanan mülteci mutabakatı çerçevesinde Türkiye’ye 6 milyar euroluk kaynak taahhüdünde bulunmuş ve ödemeler tamamlanmıştı. Mülteci mutabakatı, Türkiye’den yasa dışı yollardan Yunan adalarına geçen sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilebilmesini, karşılığında AB ülkelerinin Türkiye’den korumaya muhtaç durumdaki Suriyelileri kabul etmesini öngörüyor.

AB Aralık ayı başında da Türkiye’deki sığınmacıların acil ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılan banka kartlarına nakledilmek üzere 325 milyon euroluk yardım açıklamıştı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Seçim Sonrası İçin Dikkat Çeken Analiz: Üç Senaryo

Analistler ve uzamanlar “Türkiye nereye gidiyor?” sorusunun cevabını ararken, Avrupa Birliği destekli Carnegie Europe da Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ele alarak, seçim sonrası için üç farklı senaryo geliştirildi. Senaryolar; Erdoğan yönetiminin daha da güçlenmesi, muhalefetin kazanması ve seçim sonuçlarının belirlenememesini içeriyor.

Analize göre, ülke Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) on dokuz yıllık kesintisiz yönetimine ulaşırken, retorik soru Türkiye’nin geleceği hakkında canlı bir iç tartışmaya dönüştü.

“Türkiye’nin yönü, yabancı gözlemcilerin ne düşündüğüne veya ne arzu ettiğine değil, vatandaşlarının oylarına bağlı” vurgusu yapılan analizde şöyle deniyor:

Bununla birlikte, 2019-2021’de benzeri görülmemiş askeri ve diplomatik girişimlerde bulunan ülke liderliği, ortaklarından sert tepkilere ve kınamalara maruz kalıyor.

Bu tür tepkiler, siyasi yelpazede milliyetçi açıklamalara yol açarak, Türkiye’nin siyasi geleceğine ilişkin her türlü spekülasyonları biraz tehlikeli hale getiriyor.

Bu makale, son gelişmeleri gözden geçirdikten ve Türkiye’nin mevcut politikalarının ana itici güçlerini değerlendirdikten sonra, Avrupalı ​​ve Batılı liderlerin teorik olarak Ankara’dan kısa ve orta vadede bekleyebilecekleri üç senaryoyu, hazırlanmaları gereken senaryoları sunuyor.

Senaryolar ve Batı’ya etkileri

Analizde şu senaryolar yer aldı:

2023’teki cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin bir sonraki turuna bakıldığında, Türkiye’nin Batılı ortakları üç teorik senaryo ile karşı karşıya kalacak: “mevcut olanın daha fazlası”, “bir devrin sonu” veya “sürpriz senaryo(lar)”.

İlk senaryo: Daha fazlası

Batılı politika yapıcılar her olasılığa hazırlıklı olmalı.

Muhalefete cömert bir liderlik sağlayan anketlerin yakın tarihli bir özetine rağmen, görevdeki cumhurbaşkanına yakın kaynaklar, Erdoğan/AKP’nin güçlü bir ihtimal olduğunu düşünüyor – sırf cumhurbaşkanı için risklerin çok yüksek olması sebebiyle.

Üçüncü bir seçim zaferi için ikinci gerekçe ise Erdoğan’ın Türk siyasetindeki son derece uzun kariyerinin tacı olacak ve onun merkezi otorite, kontrol ve dengenin olmadığı sandıkta demokrasi, kamu politikalarında sık sık dini referanslar, ve iddialı dış politika.

Buna ek olarak, Haziran 2023’te bir galibiyet, toplam cumhurbaşkanlığı görev süresini on dört yıla çıkaracak – on üç buçuk yıllık başbakanlığın ardından – ve Ekim 2023’te Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yıl kutlamalarına başkanlık etmesine izin verecek.

Takipçileri için bu etkinlik, Erdoğan’ın itibarını 1923’ten 1938’e kadar iktidarda olan eski cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ünkine yükseltir.

Bu senaryoya göre Batılı ülkeler, Yunanistan, Kıbrıs ve Afrika ülkeleri de dahil olmak üzere muhtemelen daha iddialı dış ve askeri politikalarla karşı karşıya kalacaklar.

Ayrıca NATO içinde artan zorluklarla ve AB ile devam eden gerilimlerle karşı karşıya kalacaklar.

Daha da önemlisi, Türkiye’nin Rusya ile ikircikli ilişkisi ve S-400 füze sistemi konuşlandırması, daha önce sonlandırılmadığı takdirde, Türkiye’nin Batılı ortakları için önemli bir olumsuz faktör haline gelecek.

Bu senaryoda, ihtiyatlılık ve çevreleme AB tarafında anahtar kelimeler olabilir.

İkinci senaryo: Bir dönemin sonu

Bu varsayıma göre, muhalefet koalisyonunun öngörülen zaferi sandıklarda teyit edilecek, AKP-MHP koalisyonu mecliste azınlık haline gelecek, Erdoğan cumhurbaşkanlığından çekilecek, ekonomi politikası önemli ölçüde değişecek ve eski durumuna getirilecek bir anayasa reformu yapılacak.

Parlamenter sisteme geçilecek. Bu senaryoyu değerlendirirken dikkat edilmesi gereken önemli bir not, geçmişte Erdoğan’ın son derece olumsuz seçim beklentilerini altüst etmeyi başardığı – bugün anketlerin öngördüğüne benziyor.

Bu, örneğin benzeri, Haziran ve Kasım 2015’teki iki seçim turu arasında oldu.

Bazı analistler, “Erdoğan dönemi. . . bitiyor”. Güya bu senaryo, Ankara’nın son yıllarda uyguladığı yıkıcı politikaların sonunun habercisi olacaktır. Yeni bir rejimin tonu muhtemelen daha ılımlı olacaktır.

Ancak Rusya ile açık bir kopuş şöyle dursun, mevcut politikaların tamamen tersine çevrileceği üzerine bahse girmek tehlikeli olacaktır, çünkü bu politikaların altında yatan faktörlerin hala yerinde olacağı basit bir nedendir:

Batı karşıtı duygular devam edecek ve Rusya Türkiye ile yapılan çok sayıda anlaşmada güvence altına alınan stratejik kazanımlarının yeni bir yönetimin devreye girmesiyle aşınmasını kabul etmeyecektir.

Bu senaryoda, AB’den yoğun diplomatik angajman gerekli olur.

Sürpriz senaryo(lar)

Günümüz siyaset sahnesindeki gerilimler ve Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesiyle bağlantılı korkular düşünüldüğünde, bir takım beklenmedik gelişmelerin yaşanması imkansız değil.

Biri, görevdeki cumhurbaşkanının yüzüncü yıl kutlamalarına başkanlık etmesine izin vermek için seçimlerin birkaç ay ertelenmesi olabilir, ancak mevcut mevzuat ülke savaşta olmadığı sürece ertelemeye izin vermiyor.

Diğer bir belirsizlik, Türkiye’nin çevresindeki güvenlik gelişmeleri ile ilgili olabilir: Suriye’de Rusya ile bir çatışma, Ukrayna’da alevlenen bir savaş, Karadeniz’de Moskova ve Ankara’yı karşı karşıya getiren gerilimler veya Rusya’nın S-400 füze sisteminin operasyonlarına müdahalesi.

Gergin iç siyasi tartışma, mevcut anketlere göre AKP ile MHP arasında bir ayrılıkla sonuçlanabilir ve MHP’yi mevcut anketlere göre yaklaşık yüzde 30 oy alarak ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın zaferini imkansız hale getirebilir.

Son olarak, daha sıradan bir senaryoda, başa baş bir başkanlık yarışının, Yüksek Seçim Kurulu önünde bir davayla sonuçlanacağı ve kendisinin de görevdeki kişinin şansını artırmaya yönelik son bir çaba olarak iptal ve kısa aralıklarla seçimlerin tekrarlanmasıyla sonuçlanacağı görülebilir.

Bu prosedür, planlanan Haziran 2023 oylaması ile Ekim 2023 yüzüncü yıl kutlamaları arasındaki dört aydan fazla sürebilir.

Tüm bu senaryolarda, Türkiye’nin Batılı ortakları birden fazla belirsizlik, ekonomik ve finansal risk ve artan uluslararası gerilimlerle karşı karşıya kalabilir.

Yurtiçinde, seçmenlerin çoğunluğunun, seçimlerinin sonunda görmezden gelineceğini veya açıkça reddedileceğini hissedenlerin çaresizliği, AKP seçmenleri de dahil olmak üzere ciddi bir hüsrana yol açabilir. Bu ilk olmayacak.

Ancak 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminden farklı olarak, kamuoyu yoklamalarının hepsi aynı yönde ilerliyor ve muhalefet şu ana kadar cumhurbaşkanının değiştirilmesi ve parlamenter demokrasiye dönüş lehinde güçlü bir şekilde birleşti.

AB, özellikle bazılarının ağır bir güvenlik ve dış politika boyutuna sahip olabileceğinden, bu tür beklenmedik senaryolara karşı tamamen hazırlıklı olmalıdır.

Analiz: 2013 çok önemliydi

Avrupa perspektifinden Orta Doğu ve Türkiye’deki gelişmelere odaklandığı Carnegie Europe’da misafir araştırmacısı Marc Pierini’nin kaleme aldığı ilk senaryo şöyle:

Birincisi, 2013 çok önemli bir yıldı. O yılın Mayıs ayında başlayan Gezi Parkı protestoları, hükümetin bir parkı ortadan kaldırma planına karşı oturma eylemi olarak başladı.

Hızla tüm ülkede eşi görülmemiş bir kitlesel gösteri dalgasına dönüştü. Hala Türk hükümetine karşı en büyük protesto hareketi olma özelliğini taşıyor.

Aylar sonra, 2013’ün sonunda bir yolsuzluk skandalı AKP’ye bağlı onlarca kişinin tutuklanmasına yol açtı.

O zamana kadar siyasi müttefiki olan İslami vaiz Fethullah Gülen’in düzenlediği siyasi bir saldırı olduğuna inanan, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir dizi tasfiye emri verdi.

Freedom House, soruşturmaya dahil olan 45 bin polis memuru ile 2 bin 500 hakim ve savcının görevden alındığını tahmin ediyor.

2013’ten bu yana, demokratik erozyon süreci, kilit seçim anlarıyla birlikte gitti.

Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2015’teki iki tur yasama seçimleri, Nisan 2017’deki anayasa referandumu ve Haziran 2018’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde şu gelişmeler yaşandı: Muhalefetin hakları giderek arttı. Ülkeyi bayrak ve liderlik etrafında toplamak için giderek daha fazla milliyetçi anlatılar kullanıldı; Kürt azınlıkla uzlaşma süreci terk edildi; ve zaman zaman Türkiye’nin Suriye’deki operasyonları kamuoyunu etkilemek, ülkenin moralini yükseltmek ve siyasi muhalifleri zayıflatmak için kullanıldı.

Temmuz 2016’daki başarısız darbe başka bir dönüm noktası oldu. Sadece ordunun siyasi etkisine kesin bir son verme fırsatı sağlamakla kalmadı, aynı zamanda hükümetin sözde düşmanlarına karşı kapsamlı tasfiyeleri tetikledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’deki insan hakları uygulamalarına ilişkin 2020 raporuna göre,

2016 darbe girişiminden bu yana, yetkililer 60 bin’den fazla polis ve askeri personeli ve yaklaşık 125 bin memuru görevden aldı veya askıya aldı, yargının üçte birini görevden aldı, 90 bin’den fazla vatandaşı tutukladı veya hapse attı ve bin 500’den fazla sivil toplum örgütünü terörle mücadele yasaları kapsamında kapattı.

Gerekçeler başta hükümetin darbe girişimini planlamakla suçladığı din insanı Fethullah Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddiasıyla ilgili gerekçelerdi.

Türkiye’nin kendi Olağanüstü Hal Tedbirlerini İnceleme Komisyonu’nun 28 Ekim 2021 tarihli son raporuna göre 125 bin 678 kişi kamu görevinden ihraç edildi.

Daha yakın zamanlarda, Mart 2019 yerel seçimleri siyasi bir dönüm noktası oluşturdu. Muhalefet adaylarının aralarında Ankara, İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu dokuz büyük ilde aldığı büyük zaferler Türk seçmenlerine güçlerini hatırlattı.

İstanbul’da hükümet, Yüksek Seçim Kurulu tarafından dayatılan bir yeniden oylama yoluyla oylamayı tersine çevirmeye çalıştı, ancak sonuçta başarısız oldu – bu, liderliğin muhalefete karşı her türlü aracı kullanma istekliliğini ve sivil toplumun gücünü gösteren bir bölüm.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın