Kaygının Kendisi Değil, Verilen Tepki Hastalık Riskini Artırıyor

Journal of Clinical Psychology’de yayımlanan yeni bir araştırma, ruh sağlığı açısından belirleyici olanın yalnızca kaygının şiddeti değil, kişinin bu duyguya nasıl tepki verdiği olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Albany ve Duke üniversitelerinden araştırmacıların yürüttüğü çalışma, psikolojik esneklik eksikliğinin, kişinin yaşamı boyunca bir veya daha fazla kaygı bozukluğu geliştirme riskiyle güçlü biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor.

Evrimsel Bir Alarm: Beynimiz Bir Duman Dedektörü Gibi Çalışıyor

Evrimsel açıdan bakıldığında kaygı, insan türünün hayatta kalmasına yardımcı olan koruyucu bir mekanizma. Tehditleri önceden fark etmemizi ve olası tehlikelere karşı önlem almamızı sağlıyor.

İnsan beynini bir bakıma binadaki duman dedektörüne benzetmek mümkün. Duman dedektörleri gerçek bir yangın olmasa bile zaman zaman yanlış alarm verebilir. Evrimsel süreçte ise tehlikeyi gözden kaçırmak, gereksiz yere alarm vermekten çok daha maliyetli olduğundan, beynimizin tehditleri olduğundan daha önemli algılamaya yatkın olması hayatta kalma açısından avantaj sağlamış olabilir.

Ancak modern yaşamda bu aşırı hassas alarm sistemi her zaman işlevsel olmayabiliyor. Örneğin işini kaybetmekten endişe eden bir çalışanın yaptığı işi sürekli ve aşırı biçimde kontrol etmesi, hata yapma riskini azaltmak yerine artırabilir. Araştırmacılar da tam bu noktada, normal bir kaygı tepkisinin ne zaman kişinin yaşamını kısıtlayan klinik bir soruna dönüştüğünü inceledi.

Kaçınma Eğilimi Kaygıyı Besleyebiliyor

Psikolojik esneklik, kişinin zorlayıcı duygu ve düşüncelerle karşılaştığında bunları tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, koşullara uyum sağlayarak kendi hedefleri doğrultusunda hareket edebilme becerisini ifade ediyor.

Psikolojik esnekliği düşük kişiler ise yoğun kaygı veya rahatsızlık hissettiklerinde bu duygudan mümkün olduğunca hızlı biçimde kurtulmaya çalışabiliyor. Bu durum, kişiyi katı ve kaçınmacı davranışlara yöneltebiliyor.

Örneğin sosyal bir ortamda yoğun kaygı yaşayan bir kişi, rahatsızlığını azaltmak için hemen ortamdan ayrılmayı tercih edebilir. Psikolojik açıdan daha esnek bir kişi ise aynı kaygıyı hissetmesine rağmen, kişisel hedefleri doğrultusunda ortamda kalmaya ve yaşadığı duyguyla birlikte hareket etmeye devam edebilir.

Çalışmanın başyazarı Max Z. Roberts ve ekibi, temizlik takıntısından yükseklik korkusuna kadar birbirinden oldukça farklı görünen birçok kaygı bozukluğunun altında, kişinin rahatsız edici deneyimlerden kaçınmasına yol açan bu “katı kaçınma” mekanizmasının bulunabileceğini belirtiyor.

1.000’den Fazla Kişiyle İki Ayrı Çalışma

Araştırmacılar teorilerini test etmek amacıyla iki farklı katılımcı grubundan veri topladı.

İlk çalışmada 265 yetişkinin kaygı düzeyleri ve psikolojik esneklikleri değerlendirildi. Araştırmacılar, katılımcıların yaşadığı kaygının şiddetini hesaba kattıktan sonra bile psikolojik esnekliği düşük kişilerin klinik düzeyde bir kaygı bozukluğu tanısı alma olasılığının yaklaşık üç kat daha yüksek olduğunu belirledi.

İkinci çalışmada ise ABD’nin kuzeydoğusundaki büyük bir üniversitede eğitim gören 853 lisans öğrencisi incelendi. Tekrarlanan ölçümler, ilk çalışmada elde edilen bulguları büyük ölçüde destekledi.

Yaş ve eğitim düzeyi gibi değişkenler dikkate alındığında da kaygı karşısında daha katı ve kaçınmacı tepkiler veren kişilerin geçmişte bir kaygı bozukluğu tanısı almış olma ihtimalinin daha yüksek olduğu görüldü.

Araştırmada ayrıca kadınların ve Beyaz katılımcıların resmi bir kaygı bozukluğu tanısı bildirme olasılığının daha yüksek olduğu belirlendi. Araştırmacılar, bu farklılığın yalnızca biyolojik faktörlerle açıklanamayacağını; sağlık hizmetlerine erişim, yardım arama davranışları ve klinisyenlerin değerlendirmeleri gibi sosyal ve kültürel faktörlerin de rol oynayabileceğini vurguluyor.

Tedavide Yeni Yaklaşım: Kaygıyı Yok Etmek Değil, Onunla Yaşayabilmek

Araştırmanın sonuçları, kaygı bozukluklarının tedavisinde önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Amaç her zaman kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak olmayabilir.

Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) gibi modern psikoterapi yaklaşımları, kişiye kaygısız bir yaşam vaat etmek yerine, kaygı ve diğer zorlayıcı duygularla birlikte yaşayabilme ve kişinin kendi değerleri doğrultusunda hareket edebilme becerisini geliştirmeyi amaçlıyor.

Araştırmacılara göre asıl sorun, kaygının ortaya çıkması değil; kişinin kaygıyı ortadan kaldırmak için hayatını giderek daha fazla kısıtlaması. Bu nedenle bir düşünce veya duygunun kişinin davranışlarını belirleyen katı bir engele dönüşmesini önlemek, uzun vadeli ruh sağlığı sorunlarının azaltılmasında önemli bir strateji olabilir.

Çalışmanın ortaya koyduğu temel mesaj ise şu: Kaygı, tek başına bir hastalık belirtisi olmak zorunda değil. Asıl belirleyici olan, kişinin kaygı ortaya çıktığında nasıl tepki verdiği ve bu duygunun yaşamını ne ölçüde yönlendirmesine izin verdiği olabilir.