Bilime Olan Güven Neden Sarsılıyor?

Yapay zekâ destekli kanser araştırmalarından, James Webb Uzay Teleskobu’nun evrenin milyarlarca yıllık geçmişine ilişkin gözlemlerine ve yeni aşı teknolojilerine kadar bilim, insanlık tarihinin en üretken dönemlerinden birini yaşıyor.

Haber Merkezi / Ancak bilimsel kapasite arttıkça, bilime yönelik toplumsal güvenin de aynı ölçüde güçlendiğini söylemek artık mümkün değil.

Son yıllarda aşılar, iklim değişikliği, genetik mühendisliği, salgın hastalıklar ve yapay zekâ gibi başlıklarda bilimsel kanıtların kendisi kadar, bilim insanlarına kimin güveneceği sorusu da siyasi ve toplumsal bir tartışmaya dönüştü.

Fakat küresel tablo, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık.

Nature Human Behaviour dergisinde yayımlanan ve 68 ülkeden 71.922 kişinin katıldığı geniş kapsamlı araştırma, “insanlık artık bilim insanlarına güvenmiyor” tezini doğrudan desteklemiyor. Araştırmaya göre ülkelerin çoğunda insanların çoğunluğu bilim insanlarına güveniyor ve bilim insanlarının toplumsal sorunların çözümünde daha fazla rol üstlenmesini istiyor. Bununla birlikte ülkeler ve siyasi gruplar arasında önemli farklılıklar bulunuyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan kriz, bilime duyulan güvenin tamamen ortadan kalkmasından çok, güvenin eşit dağılmaması ve giderek siyasallaşması şeklinde ortaya çıkıyor.

“Bilime Güven Çöktü” Demek Doğru Mu?

Son yıllarda kamuoyunda sıkça kullanılan “bilime güven krizi” ifadesi, verilerin tamamını yansıtmıyor.

Wellcome Global Monitor’ün 140’tan fazla ülkede yürüttüğü araştırmalar da bu tabloyu karmaşık hale getiriyor. 2020’de yayımlanan sonuçlara göre, bilim insanlarına “çok” güvendiğini söyleyenlerin küresel oranı 2018’de yüzde 34 iken 2020’nin sonunda yüzde 43’e yükselmişti. Yani COVID-19 salgınının ilk döneminde bilim insanlarına duyulan güven dünya genelinde gerilemek yerine artmıştı.

İngiltere’de Royal Society’nin 2025 verileri de bilim insanlarının hâlâ toplumun en güvenilir aktörleri arasında bulunduğunu gösteriyor. Üniversitelerde çalışan bilim insanlarına güven oranı yüzde 87 olarak ölçülürken, katılımcıların yüzde 83’ü bilim insanlarının topluma değerli katkı sunduğunu düşünüyor.

Bu nedenle mesele “halk artık bilime inanmıyor” şeklinde özetlenemiyor.

Daha doğru ifade şu:

Bilime güven hâlâ güçlü; ancak bu güven daha kırılgan, daha siyasi ve daha parçalı hale geliyor.

En büyük kırılma: Bilim siyasetin içine çekiliyor

Bilime yönelik güvenin en belirgin şekilde ayrıştığı alanlardan biri siyaset.

ABD bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Pew Research Center’ın Ocak 2026’da yayımladığı verilere göre, Amerikalıların yüzde 90’ı Demokrat veya Demokrat eğilimli seçmenler arasında bilim insanlarının kamu yararına hareket ettiğine en azından bir miktar güvendiğini söylerken, Cumhuriyetçilerde bu oran yüzde 65’te kalıyor. Araştırma, bu farkın 2021’den bu yana büyük ölçüde devam ettiğini ortaya koyuyor.

Bu yalnızca “bilim insanlarını sevip sevmeme” meselesi değil.

İklim değişikliği, aşı politikaları, halk sağlığı, enerji politikası ve hatta yapay zekânın düzenlenmesi gibi konular bilimsel olmaktan çıkıp siyasi kimliğin bir parçası haline geldiğinde, insanlar çoğu zaman önce hangi sonuca inanmak istediklerine, ardından o sonucu destekleyen uzmanlara bakıyor.

Bilimsel kanıtın gücü böylece siyasi aidiyetin gölgesinde kalabiliyor.

Pandemi Neden Dönüm Noktası Oldu?

COVID-19 salgını bilimle toplum arasındaki ilişkiyi tarihte eşi görülmemiş bir ölçekte görünür hale getirdi.

Bir anda milyarlarca insan aynı anda epidemiyologları, virologları, halk sağlığı uzmanlarını ve istatistikçileri takip etmeye başladı.

Fakat bilimsel süreç ile kamuoyunun bilimden beklentisi arasında önemli bir fark ortaya çıktı.

Bilim insanları yeni veriler geldikçe görüşlerini değiştirebilir.

Toplum ise çoğu zaman kesin ve değişmez cevaplar bekler.

Salgının ilk dönemlerinde maske, bulaşma, bağışıklık, aşılar ve tedavi yöntemleri konusunda tavsiyelerin zaman içinde değişmesi, bilimsel yöntemin doğal bir sonucu olmasına rağmen bazı kesimlerde “uzmanlar ne dediğini bilmiyor” algısını güçlendirdi.

Oysa bilimsel araştırmanın temel özelliklerinden biri tam da budur:

Yeni kanıt ortaya çıktığında sonuç değişebilir.

ETH Zürich’ten bilim iletişimi uzmanı Mike Schäfer, kamu güveninin iki temel unsurundan söz ediyor: insanların bilim insanlarını ne kadar yetkin gördüğü ve onları ne kadar dürüst bulduğu. Bilimsel otorite yalnızca bilgiye değil, uzmanların dürüstlüğüne ve çıkarlarının ne olduğuna ilişkin algıya da dayanıyor.

Bu nedenle bir bilim insanının “Bu konuda henüz yeterli kanıt yok” demesi, bilim açısından dürüst bir cevap olabilirken, sosyal medyada kolaylıkla “Bilim bunu bilmiyor” şeklinde sunulabiliyor.

Sosyal Medya, Bilim İle Dezenformasyonu Aynı Ekrana Taşıdı

Bilimsel bilginin geçmişteki en büyük avantajlarından biri, bilgi üretiminden topluma aktarılmasına kadar çeşitli filtrelerden geçmesiydi.

Hakem değerlendirmesi, akademik yayın, üniversite, bilimsel dernek ve uzman gazeteciler bu filtrelerin bir bölümünü oluşturuyordu.

İnternet bu yapıyı demokratikleştirdi.

Artık bir insan dünyanın önde gelen üniversitelerinde yayımlanan bir makaleye de, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir sosyal medya paylaşımına da aynı telefon ekranından ulaşabiliyor.

Sorun tam burada başlıyor.

Royal Society, internetin bilgiye erişimi demokratikleştirdiğini ancak aynı zamanda insanların dikkatini çekmek için büyük bir rekabet yarattığını belirtiyor. Bu ortamda bilimsel olarak güvenilir içeriğin, duygusal ve sansasyonel içeriklerle aynı dikkat ekonomisi içinde yarışması gerekiyor.

Bir bilimsel makalenin temel bulgularını anlatan 2.000 kelimelik açıklama, sosyal medyada “Bu yiyecek kanseri yüzde 90 önlüyor!” başlıklı tek cümlelik bir paylaşım karşısında dezavantajlı hale gelebiliyor.

Çünkü bilim ihtiyatlı konuşuyor.

Dezenformasyon ise kesin konuşuyor.

“Kişisel Hikâye” İstatistiğe Karşı

Bilim büyük sayılarla çalışıyor.

Bir ilacın etkisini anlamak için binlerce kişi inceleniyor. Bir aşının güvenliğini değerlendirmek için milyonlarca dozun sonuçları takip edilebiliyor.

Ancak insan zihni yalnızca istatistiklerle karar vermiyor.

“Bu ilacı kullandım ve kötü oldum” şeklindeki kişisel bir hikâye, milyonlarca kişiyi içeren bilimsel güvenlik verilerinden daha ikna edici görünebiliyor.

Sosyal medya algoritmaları da çoğu zaman bu tür içeriklerin yayılmasını kolaylaştırıyor.

Böylece tek bir istisnai olay, genel eğilim gibi algılanabiliyor.

Bilimin “risk yüzde 0,01” dediği yerde sosyal medya “Benim başıma geldi” diyebiliyor.

Ve insan zihni, özellikle korku ve öfke söz konusu olduğunda, kişisel hikâyeye daha güçlü tepki verebiliyor.

Çıkar Çatışmaları Güveni Kemiriyor

Bilime duyulan güvenin yalnızca dışarıdan saldırılar nedeniyle zayıfladığını söylemek de eksik olur.

Bilim dünyasının kendi içindeki sorunlar da önemli.

Geri çekilen makaleler, sahte yayınlar, veri manipülasyonu, hakemlik sorunları, araştırmacıların yayın baskısı ve ticari sponsorlarla ilişkiler, bilimsel sistemin güvenilirliğini doğrudan etkiliyor.

Royal Society’nin 2025’te yayımladığı bir değerlendirmede, düşük kaliteli ve sahte bilimsel yayınların artışının bilimin bütünlüğüne yönelik sistemik bir sorun oluşturduğu vurgulandı. Kurum, özellikle araştırmacıların kariyerlerinde yayın ve atıf sayılarının baskı oluşturmasının, bilimsel yayıncılıkta kötü teşvikler yaratabildiğine dikkat çekti.

Bu nedenle toplumun “Bilim insanları da hata yapıyor” demesi bütünüyle haksız değil.

Asıl mesele, bilimsel sistemin bu hataları ne kadar şeffaf biçimde ortaya çıkarıp düzelttiği.

Bilimsel yöntemin gücü, hata yapmamak değil; hatayı tespit edip düzeltebilmektir.

Halk Gerçekten Bilim İnsanlarının Kendisini Dinlemediğini Mi Düşünüyor?

Burada da tablo, yaygın biçimde kullanılan bazı iddialardan daha nüanslı.

68 ülkedeki büyük araştırmada katılımcıların önemli çoğunluğu bilim insanlarının toplumla daha fazla iletişim kurması ve politika süreçlerine katkı sağlaması gerektiğini düşünüyor. Araştırmacılar, bilim insanlarına yönelik güvenin genel olarak yüksek olduğunu; ancak siyasi yönelim, ülke koşulları ve bireysel özelliklerin güven düzeylerinde farklılık yarattığını belirtiyor.

Bu sonuç önemli bir ayrım ortaya koyuyor:

Halk bilimden uzaklaşmak istemiyor; bilimin kendisine daha fazla yaklaşmasını istiyor.

İnsanlar bilim insanlarının yalnızca laboratuvarlarda araştırma yapmasını değil, ürettikleri bilginin günlük hayatı nasıl etkilediğini açıklamasını bekliyor.

Bilim insanının “Bu araştırmanın güven aralığı şöyledir” demesi akademik olarak doğru olabilir.

Ancak vatandaşın sorusu çoğu zaman daha basit:

“Peki bu benim hayatımı nasıl değiştirecek?”

Bilim iletişiminin geleceği bu soruya cevap verebilme kapasitesine bağlı olabilir.

Güven Yalnızca Bilim İnsanlarına Değil, Bütün Kurumlara Bağlı

Bilime duyulan güveni toplumun geri kalanından ayrı düşünmek de mümkün değil.

OECD’nin güven araştırmaları, bilgi ortamındaki bozulmanın toplumdaki kurumsal güveni genel olarak etkilediğini gösteriyor. OECD ülkelerinde ortalama yüzde 44’lük bir kesim haber medyasına düşük veya hiç güvenmediğini belirtirken, yüksek veya orta-yüksek güven bildirenlerin oranı yüzde 39’da kalıyor. Kurumlara ilişkin güven sorunu, yanlış bilginin ortak bir gerçeklik duygusunu aşındırmasıyla daha da derinleşiyor.

Başka bir ifadeyle, insanlar yalnızca bilim insanlarına “inanmıyor” değil.

Aynı zamanda gazetecilere, hükümetlere, üniversitelere, şirketlere ve diğer otoritelere de ne ölçüde güveneceğini yeniden değerlendiriyor.

Bu nedenle bilimdeki güven sorunu, daha büyük bir kurumsal güven krizinin parçası olarak ele alınmalı.

Yapay Zekâ Yeni Bir Sınav Getiriyor

Bilim iletişiminin önündeki yeni sınav ise yapay zekâ.

Üretken yapay zekâ sayesinde artık saniyeler içinde bilimsel görünümlü metinler, grafikler, görüntüler ve videolar üretilebiliyor.

Üstelik bunların gerçek bir bilimsel kaynağa dayanıp dayanmadığını anlamak her zaman kolay değil.

Royal Society, yapay zekânın bilimsel keşifleri hızlandırabilecek önemli bir araç olduğunu belirtirken, aynı teknolojinin yanlış veya yanıltıcı içeriklerin üretimini de kolaylaştırabileceğine dikkat çekiyor.

Sorun bundan daha da büyük olabilir.

Yapay zekâ tarafından üretilmiş sahte bir “bilim insanı açıklaması”, gerçek bir araştırmanın çarpıtılmış özeti veya bağlamından koparılmış bir bilimsel grafik, milyonlarca kişiye gerçek bir bilimsel bulguymuş gibi ulaşabilir.

Böyle bir ortamda geleceğin temel becerilerinden biri yalnızca bilgiye ulaşmak değil, bilginin kaynağını değerlendirmek olacak.

Çözüm Daha Fazla Veri Yüklemek Değil

Bilim insanlarının kamuoyuyla iletişim biçimi bu nedenle giderek daha önemli hale geliyor.

UNESCO, yanlış bilgi ve dezenformasyonun bilime yönelik güveni aşındırdığını ve bilimsel okuryazarlığın bu mücadelede kritik olduğunu vurguluyor. Kurum, güvenin birçok toplumda hâlâ istikrarlı olduğunu ancak son yıllardaki krizlerin bu güvenin ne kadar kırılgan olabileceğini gösterdiğini belirtiyor.

Burada çözüm, halka daha fazla grafik, istatistik ve akademik makale göndermek olmayabilir.

Asıl ihtiyaç, bilimsel sürecin nasıl çalıştığını anlatmak.

Bilim insanlarının:

ne bildiğini,
neyi henüz bilmediğini,
hangi verinin kesin olduğunu,
hangi sonuçların değişebileceğini,
araştırmanın kim tarafından finanse edildiğini,
çıkar çatışması olup olmadığını,
bir sonuca hangi yöntemle ulaşıldığını

daha açık biçimde anlatması gerekiyor.

Çünkü güven yalnızca “Ben uzmanım, bana inan” diyerek kurulamaz.

Bilim Hata Yaptığında Ne Olacak?

Bilime güvenin en önemli sınavlarından biri belki de burada.

Bir araştırmanın sonucu daha sonra yanlış çıkabilir.

Bir ilaç beklenen etkiyi göstermeyebilir.

Bir bilimsel makale geri çekilebilir.

Bir hipotez yeni kanıtlarla terk edilebilir.

Bunların hiçbiri tek başına bilimin başarısızlığı anlamına gelmez.

Tam tersine, bilimsel yöntemin temel özelliği yeni kanıt karşısında kendisini değiştirebilmesidir.

Sorun, toplumun bu süreci “bilim değişti, demek ki hiçbir şey bilmiyorlar” şeklinde yorumlaması.

Bu nedenle bilim iletişiminin yalnızca sonuçları değil, belirsizliği ve düzeltme mekanizmasını da anlatması gerekiyor.

Güvenin Geleceğini Teknoloji Değil, Şeffaflık Belirleyecek

Bugün bilim insanları tarihte hiç olmadığı kadar büyük miktarda veriye, güçlü hesaplama sistemlerine ve yapay zekâ araçlarına sahip.

Ancak bilimsel bilginin toplumsal etkisi yalnızca laboratuvarda üretilen sonuçların doğruluğuna bağlı değil.

İnsanların o sonuçları neden doğru kabul etmeleri gerektiğini anlayabilmesine de bağlı.

Bu nedenle bilim dünyasının önündeki en büyük görev, toplumun karşısına daha fazla veriyle çıkmak değil; bilimsel yöntemin nasıl işlediğini daha anlaşılır, daha şeffaf ve daha insani bir dille anlatmak.

Araştırmaların ortaya koyduğu tablo, “halk bilime sırtını döndü” şeklinde tek cümleyle özetlenemeyecek kadar karmaşık.

Dünyanın büyük bölümünde insanlar hâlâ bilim insanlarına güveniyor.

Ancak bu güven artık otomatik değil.

Siyasi kutuplaşma, sosyal medya, dezenformasyon, çıkar çatışmaları, bilimsel hatalar ve kurumsal güvensizlik aynı anda devreye girdiğinde, bilimsel gerçek ile kişisel kanaat arasındaki sınır bulanıklaşabiliyor.

Bilimin gelecekteki en büyük mücadelesi belki de yeni keşifler yapmak değil, keşfettiği gerçeğin neden güvenilir olduğunu topluma anlatabilmek olacak.

Çünkü bilgi çağında asıl kıt kaynak artık bilgi değil.

Güven.