AK Parti’ye Göre ‘Erken Seçim Bahsi’ Kapandı: Seçim 2023’te

2023 seçimlerine yaklaşık 10 ay kalmasına karşın, erken seçim olasılığı hala seslendiriliyor. Son olarak gazeteci Barış Yarkadaş’ın, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, 4 Eylül’deki Sivas mitinginde “erken seçim çağrısı” yapacağı iddiası, tartışmayı yeniden alevlendirdi.  

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre, MHP tarafından sert bir dille yalanlanan baskın seçim iddialarıyla ilgili olarak AK Parti kulislerinde ise “Seçim 2023’te, belli olmayan tek şey hangi gün yapılacağı” görüşü dile getiriliyor.

AK Parti kulislerinde, bir erken seçim kararının Ekim ayına zaten yetişmeyeceği, Kasım-Aralık aylarının ise hem ekonomik göstergeler, hem de hava durumu açısından uygun bir zaman olmayacağına dikkat çekiliyor.

Artık muhalefet partilerinin bile erken seçimi seslendirmediğine dikkat çeken AK Parti yöneticileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, son il başkanları toplantısında seçime 9-10 ay kaldığını vurguladığına dikkat çekerek, “Artık şu net, seçim 2023’te olacak. Cumhurbaşkanımız sadece günün söylemedi” diyerek, erken-baskın seçim tartışmalarına nokta koyuyor.

Seçim tarihi için Haziran ayında üniversite sınavlarının yapılacak olması da dikkate alınarak, Demokrat Parti’nin kuruluş yıldönümü olan 14 Mayıs tarihi öne çıkıyor.

Parti içinde seçim tarihi olarak Mayıs’ın son Pazar günü veya Haziran ayının ilk Pazar gününü önerenler de var.

‘Ekimde enflasyon artar, seçim için uygun zaman değil’

AK Parti kaynaklarına göre, erken veya baskın seçim senaryoları, hem ekonomik tablo, hem de partinin seçim stratejisine uymadığı için gerçekçi değil.

Böyle bir kararı, ittifak ortağı MHP veya AK Parti’nin tek başına alamayacağına dikkat çeken parti kaynakları, ayrıca, Ekim veya Kasım aylarının, yüksek enflasyon beklentileri dikkate alındığında uygun olmayacağına vurgu yapıyorlar.

Ekim ve Kasım aylarında enflasyonda artış olacağı beklentisine dikkat çekilerek Aralık ve özellikle Ocak ayından itibaren enflasyonun baz etkisi ile düşüşe geçeceği belirtiliyor.

Pandemi sürecinde üretim yapılamaması ve stokların tükenmesi nedeniyle fiyat artışları yaşandığı ifade edilirken yeniden üretim süreçlerine dönülmesi ile fiyatların sabitlenmeye başlayacağı beklentisi dile getiriliyor. Fiyatların sabitlenmesinin, iktidar lehine fırsata dönüştürülebileceği savunuluyor.

Bir partili bunu “Şimdi emtia üretimleri de normal seyrine ulaştı ve artık fiyatları sabitledi. Yani demir 13-14 arasında gidip geliyor ama 16’yı görmüyor. Çimento, enerji fiyatları belli noktada gidiyor. Biz de fiyatları sabitleyebilirsek, artık ekmeği 4, akaryakıtı 21-22 olarak sabitlersek, durum normalleşir ve biz bunu seçimler için fırsata döndürebiliriz” diye ifade ediyor.

‘7 siyasi parti, yedi düvel durdurmaya çalışıyor’

AK Parti’de Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinde sıkıntı yaşanacağı öngörülmüyor. Ancak, parti oyları konusunda o kadar iyimser bir tablo olmadığı, hatta parlamento çoğunluğunun kaybedilebilmesi ihtimali bile değerlendiriliyor.

Erdoğan’ın seçimi kesinlikle kazanacağı görüşü, her şeye rağmen seçmene “güven vermesi” ve 6’lı masanın, iktidara “alternatif olamadığı” tezleriyle savunuluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “ekonomide sıkıntılar var, bunu anlıyoruz, çözeceğiz” mesajlarının toplumda karşılık bulduğunu savunan parti yöneticileri, ayrıca “beka” üzerinden verilen mesajların da vatandaşta karşılık bulduğu görüşünde.

Adını vermeden konuşan bir AK Parti yöneticisi, Erdoğan’ın dış politikada, özellikle Ukrayna-Rusya savaşında ve tahıl koridorunun açılmasında oynadığı role dikkat çekerek, bunların da seçmende “güven oluşturduğunu ifade ediyor:

“Bizim coğrafyamızda ortaya çıkan savaşlar, Amerika’yı, İngiltere’yi, Avrupa Birliği’ni rahatsız ediyor ve bu bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışıyorlar. Arap Baharı’nın da zaten Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme politikası olduğu bugün net şekilde görünüyor.

Bu çerçeveden baktığımızda, Türkiye onların önünde engel oluşturmaya başladı. O engel de Erdoğan. ‘Erdoğan, bir yandan yedi siyasi partiye karşı durmaya çalışıyor, öte yandan yedi düvele karşı durmaya çalışıyor’ diyoruz. Vatandaşa bunu anlatınca karşılık buluyor. Ekonomik krizin nasıl çözüleceğini anlatınca dinliyor.”

Cemevi, Hacıbektaş ziyareti, Alevi açılımının işareti mi?

Muharrem ayının ilk günü bazı cemevleri ve Alevi kültür merkezlerine yapılan saldırılardan sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, önce Hüseyin Gazi Dergahı’nı ziyareti, ardından da Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinliklerine katılması, “Seçimler öncesi yeni bir Alevi açılımının adımı mı?” sorusunu da gündeme taşıdı.

Muhalefet ve bazı Alevi örgütleri bu ziyaretleri “samimi bulmadığını, seçim hamleleri” olduğunu belirterek tepki gösterdi.

AK Parti kulislerinden yansıyan bilgilere göre, bu ziyaretlerin amacı, seçimler öncesinde, “Alevi-Sünni” çatışması üzerinden kargaşa çıkarmak isteyenlere mesaj vermek.” Türkiye’nin PKK ile mücadelede başarılı olduğunu, hatta bu durumun “HDP’de bir miktar söylem değişikliği”ne yol açtığını savunan parti kaynakları, şimdi “Alevi –Sünni çatışması” üzerinden Türkiye’ye yönelik bir oyun” ortaya konulmak istediğini söylüyor.

Bir parti yetkilisi “Alevi meselesi, kabuk tutmuş yaralarımızdan birisi. Şimdi birileri bu yarayı kaşıyor, Alevi-Sünni ayrışması ortaya koymak için. PKK ile mücadelemiz çok iyi gidiyor. Tam cesaretleri olmasa da HDP’de bile biraz söylem değişiyor. Şimdi birileri Alevi meselesine çomak soktu. Cumhurbaşkanımız, onu iyi gördü ve toplumsal huzuru sağlamak için, bir devlet başkanının yapması gereken görevi yerine getirdi” diyor.

Paylaşın

Taliban, Üniversitelerde Zorunlu Din Derslerinin Sayısını Artırdı

15 Ağustos’ta iktidardaki birinci yılını deviren Taliban, üniversitelerdeki zorunlu din derslerinin artırıldığını duyurdu. Yüksek Öğretim Bakanı Abdülbaki Hakkani dün yaptığı açıklamada “Mevcut 8 din dersine 5 tane daha ekliyoruz” dedi.

Hakkani, derslerin İslam tarihi, siyaseti ve yönetimini içerdiğini söyledi. Zorunlu din dersi sayısının haftada bir saatten üç saate yükseltileceğini duyuran Bakan Hakkani, müfredattan hiçbir konunun çıkarılmadığını savundu.

Ancak AFP, bazı üniversitelerin müzik ve heykel gibi Taliban’ın katı tutum izlediği dersleri değiştirdiğini yazdı.

Ayrıca ülkeyi terk eden akademisyenler yüzünden bazı dersler artık verilemiyor.

Yetkilikler, 7-12. sınıflara eğitim veren kız okullarının açılacağını söylese ve kapanmanın nedeni olarak teknik ve mali sıkıntıları gösterse de bu kurumlar hâlâ kapalı.

Eğitim Bakanlığı’nın üst düze yetkililerinden Abdülhalik Sadık, okulların açılıp açılmayacağıyla ilgili gelen bir soruya verdiği cevapta kırsal kesimdeki ailelerin kızlarını okula göndermek için ikna edilmesi gerektiğini savundu: Kırsal kesimdekilerin de ikna olması için liderlerimizle koordineli bir şekilde sağlam bir politika hazırlamaya çalışıyoruz.

Ülkede lise diploması olmayan kız öğrenciler üniversite sınavlarına giremeyecek.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

SP Lideri Karamollaoğlu’ndan Seçim Mesajı: AK Parti’nin Sonu Olacak

SP Lideri Karamollaoğlu, haftalık basın toplantısında yaptığı konuşmada, seçimlere ve iktidara hazır olduklarını belirterek, “Gittiğimiz tüm il ve ilçelerde görüyoruz ki insanımız da yeni bir başlangıç istiyor. Evet her seçim önemlidir ancak bu seçim tarihi bir seçimdir. 20 yıllık bir AK Parti iktidarının sonunun geldiğine işaret eden bir seçim olacaktır bu seçim” dedi.

Haber Merkezi / Karamollaoğlu, konuşmasını devamında, “Vatandaşlarımız nasıl yönetileceğimize dair karar verecek. Tek adamın istişaresiz olarak yönettiği bir Türkiye mi, ortak aklın istişarelerle yöneteceği bir Türkiye mi olacak? AK Parti içeride ve dışarıda arabayı duvara toslamıştır. Bu iktidar ülkeyi bi felaketin içine sürüklemiştir. Kendi ifadeleriyle metal yorgunluğu ile maluldür bu iktidar, yorgundur ama daha vahim de olanı Türkiye’yi de yormaktadır, tükenmişlik sendroumu içindedir ama Türkiye’yi de tüketmektedir” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında AK Parti’ye yönelik eleştirilerde de bulunan Karamollaoğlu, “Gördüğümüz kadarı ile Artık AK Parti; sadece koltuklarını kaybetmemek için siyaset yapmaktadır. Bazıları makam arabalarını kaybetmemek için siyaset yapmaktadır. Bazıları da üç-beş farklı yerden aldıkları maaşlarını kaybetmemek için siyaset yapmaktadır. Siyasi ömrünü kendisine bir saltanat kurmaya adayan bu arkadaşlar istiyor ki bu saltanat sürsün. Biz de ‘hayır’ diyoruz. Artık insanımız bütün bir millet olarak öz vatanında insanca yaşam sürsün” dedi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin konularda değerlendirme yaptı. Karamollaoğlu’nun konuşmasından öne çıkan bölümler şu şekilde:

“Bugün geriye dönüp baktığımızda bu felaketlerden yeterince ders almadığımız ortaya çıkıyor. Maalesef ne depremlere ne yangınlara ne sellere karşı hala hazırlıklı olmadığımız anlaşılıyor. Deprem, sel, orman yangınları oluyor olay sıcaklığını korurken çok büyük cümleler kullanılıyor ardından bunların hepsi unutuluyor ta ki bir sonraki felakete kadar.

Dünya değişiyor, dünya atmosferindeki olaylar değişiyor, buzullar eriyor. Düne kadar 30 dereceyi bile görmeyen ülkelerde sıcaklıklar bu aylarda 40’ı geçmiş bulunuyor maalesef. Afetlere hazırlık meselesi siyasi polemik meselesi yapılmadan ele alınmalı. 2 gün önce Ankara’da AFAD binasının kaplamasının bile kağıt gibi havada uçuştuğuna şahit olduk.

Tenkit ederken de biraz daha üslubumuz yapıcı olmak durumunda ama iktidar da bu farklılığı görmeli, tedbirleri almalı. Sadece felaket anında sesini yükseltmek problemlerimizi çözmeye yetmiyor. Maalesef ülkemiz bütün olarak büyük afetler karşısında hep sınıfta kalmıştır bunlara bir yenisini daha eklememek için geçmiş felaketlerden ders çıkarmak mecburiyetindeyiz. 1 saniye bile vakit kaybetmeden gerekli tüm tedbirleri almalıyız.

Vaktinde yapılmış olsa bile seçimlere 10 ay gibi bir süre kaldı. Altılı masa toplantılarının altıncısını bu hafta sonu Saadet Partisi’nin ev sahipliğinde gerçekleştireceğiz. Bir bakıma seçim startını verdik. Biz seçimlere ve iktidara hazırız. Gittiğimiz tüm il ve ilçelerde görüyoruz ki insanımız da yeni bir başlangıç istiyor. Evet her seçim önemlidir ancak bu seçim tarihi bir seçimdir 20 yıllık bir AK Parti iktidarının sonunun geldiğine işaret eden bir seçim olacaktır bu seçim.

Vatandaşlarımız nasıl yönetileceğimize dair karar verecek. Tek adamın istişaresiz olarak yönettiği bir Türkiye mi, ortak aklın istişarelerle yöneteceği bir Türkiye mi olacak? AK Parti içeride ve dışarıda arabayı duvara toslamıştır. Bu iktidar ülkeyi bi felaketin içine sürüklemiştir. Kendi ifadeleriyle metal yorgunluğu ile maluldür bu iktidar, yorgundur ama daha vahim de olanı Türkiye’yi de yormaktadır, tükenmişlik sendromu içindedir ama Türkiye’yi de tüketmektedir.

“Siz bu kafayla her şeyi ucuzlatırsınız bir tek fiyatları indiremezsiniz”

En son Tarım Kredi’de bazı ürünlerin fiyatlarını ucuzlatacağını açıkladılar. Erdoğan talimat vererek fiyatları indirmeye çalışıyor, talimat vererek ekonomiyi dizayn etmek düze çıkarmak mümkün değildir. Siz bu kafayla her şeyi ucuzlatırsınız bir tek fiyatları indiremezsiniz.

Kendi çiftçisini desteklemek dururken Fransız çiftçisini destekleyen bunun için de Fransız devlet nişanı alan bakanımız var. Yurt dışında tarım arazisi arayan tarım bakanlarımız var.

Hep bahane arıyorsunuz, ‘operasyonlar var, dış güçler var’ diyerek milleti kandıramazsınız. 19 yıldır iktidardasınız yeni değil, eğer ortada bir komplo varsa zaten sizin bunu bu zamana kadar ortaya çıkarmanız gerekirdi.

AK Parti’nin masa başında her gün bir yenisini ürettiği algılara çanak tutanlara da sesleniyorum; bir internet yayınında başörtülü kadınların psikolog olmayacağına yönelik sarf edilen sözler Türkiye’nin yaşadığı olumlu gelişmeleri kabullenmekte zorlandığını gösteriyor. Allah aşkına mantıksızlıkları bir kenara koyun, AK Parti’yi şu anda ayakta tutan milletin bir kesimine verdiği imkanlar, bu gafleti göstermeyin en azından.

İkiyüzlülüğe tahammülümüz yok, sadece kendi bildiğini millete dayatmak isteyenlere tahammülümüz yok, bu millet bundan yıllarca çekti.

Bazıları makam arabalarını kaybetmemek için bu siyaseti sürdürme çabasındalar, bazıları 3-4 yerden aldıkları maaşlarını kaybetmemek için çaba göstermektedirler. Ama bu arkadaşlar istiyorlar ki bu saltanaları sürsün ama biz de diyoruz ki hayır.

Kağıt, gübre ve şeker konusunda atılan adımlar… Daha 1930’larda kurulmaya başlanmıştı kağıt fabrikaları daha sonra bu fabrikalar yıkıldı, daha sonra dışarıdan kağıt ithal etmeye başladılar. Biz gübreyi dışarıdan getiriyoruz, olmaz yahu bu kadar kafasızlık olmaz şeker fabrikaları aynı akıbete uğruyor şimdi. Bu mantıkla siz memleketi nasıl idare edeceksiniz ya, üretmeyelim alalım! Bu mantıkla ülke yönetilmez, ekonomik problemler çözülmez.

Bizim paramız zaten milli. Türk Lirası adı üstünde biz dolar kullanmıyoruz ama bu iktidar Türkiye öyle bir hale geldi ki millet elinde artık dolar tutmak istiyor şimdi Erdoğan diyor ki doları elinizde tutmayın ben size farklı bir numara çekeceğim.”

Paylaşın

Türkiye Ve İsrail’den İlişkileri Normalleştirme Kararı

Türkiye ve İsrail, diplomatik ilişkileri normalleştirme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Türkiye olarak İsrail’e büyükelçi atama kararı aldık. Hayırlısı olsun. Bundan sonra isimlerin belirlenmesi süreci başlıyor” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ankara’da Kırgızistan Dışişleri Bakanı Erlan Abdildayev ile görüşmesi sonrası ortak basın toplantısı düzenledi.

İki ülke arasında diyalog sürecinin cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan ve Isaac Herzog arasında Mart ayında yapılan görüşmeyle başladığını belirten Çavuşoğlu, “Yeni hükümet göreve geldikten sonra İsrail’de diyalog süreci başlamıştı. Sonuçta ilişkilerin normalleşmesi konusunda atacağımız adımlar içinde büyükelçileri atamak da vardı. Büyükelçilerin atanması konusunda çalışmaları başlattık diye açıklama yapmıştık. İsrail’den de olumlu adım geldi” diye konuştu.

Çavuşoğlu açıklamasında ayrıca “Filistin, Kudüs ve Gazze’yi savunmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

Bu açıklamadan kısa süre önce İsrail’de de Başbakanlık, Türkiye’yle ilişkilerin tamamen normalleştirilmesi kararı alındığını açıkladı.

Başbakan Yair Lapid’in ofisinden yapılan açıklamada, iki ülkenin büyükelçilerinin göreve başlayacağı duyuruldu.

Açıklamada, “İlişkilerin iyileştirilmesi, iki ülke halkı arasında ekonomik, ticari ve kültürel bağların derinleşmesine ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesine” katkı sağlayacaktır” denildi.

Yair Lapid ve Mevlüt Çavuşoğlu

Yakın dönem Türkiye / İsrail ilişkileri

1900’lerin ortasında İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan başlayan ikili ilişkiler, 2000’lere kadar inişli çıkışlı geçti. Bu tarihten sonra ise Ankara-Tel Aviv arasında gerginlik dönemine girildi.

İkili ilişkilerdeki en önemli anlaşmazlık konularından biri Filistin meselesi…

İsrail’e karşı daha radikal bir tutum alan İslami Direniş Hareketi “Hamas”ın Filistin’de güçlenmesi, 2006’daki seçimleri kazanması üzerine İsrail’in de tavrı sertleşti.

Türkiye, Hamas’a desteğini hiçbir zaman gizlemedi. 2006’da Hamas lideri Halit Meşal’in sürpriz Türkiye ziyareti de iki ülke ilişkilerini etkileyen olaylardan biriydi.

2008’e gelindiğinde Gazze’de yaşananlar Türkiye ile ilişkilerde de krizin tırmanmasına neden oldu.

One minute krizine giden süreç

İsrail’in Gazze’den fırlatılan füzeleri gerekçe olarak göstererek Aralık 2008’de başlattığı “Dökme kurşun” operasyonu, Ankara ve Tel Aviv ilişkilerinde gerginliğe neden oldu.

Bu operasyonda çoğu sivil 1300’den fazla kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi de yaralandı.

Ardı ardına yaşanan krizler, iki ülke arasındaki tansiyonun daha da artmasına neden oldu.

Böyle bir ortamda iki ülkenin liderleri İsviçre’deki Davos zirvesinde karşı karşıya geldi. Erdoğan ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, “Gazze: Ortadoğu’da Barış İçin Model” konulu bir panele katıldı. Ancak panel sonunda Erdoğan’dan herkesi şaşırtan bir çıkış geldi.

Peres’in konuşmasının ardından oturumu kapatmak üzere olan moderatöre “One minute” diyerek karşı çıkan ve söz almak isteyen Erdoğan, sert açıklamalarda bulundu.

Erdoğan, Türk-İsrail ilişkilerinde tarih sayfalarına “One Minute” krizi olarak geçen bu olay sonrası yaptığı açıklamada tavrının Peres’e yönelik olmadığını, moderatöre yönelik olduğunu söyledi.

Alçak koltuk krizi ve Mavi Marmara saldırısı

Tansiyonun yüksek olduğu bir süreçte ardı ardına yaşanan krizler Ankara’nın diplomatik adımlar atmasına da neden oldu. “Alçak Koltuk” krizi ve ardından gelen Mavi Marmara baskını, ikili ilişkileri kopma noktasına getirdi.

Davos’tan tam bir sene sonra İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon ile görüşen Türk Büyükelçi Oğuz Çelikkol’un alçak seviyedeki bir koltukta oturması tartışma yarattı.

Türkiye’den yazılı özür dilenmesiyle Çelikkol,  İsrail’de büyükelçilik görevine devam etti.

Bu özürle koltuk krizi de aşıldı. Ancak 31 Mayıs 2010 sabahı gelen bir haber, Ankara-Tel Aviv ilişkilerine derin bir iz bırakacaktı.

İsrail güçleri, Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda baskın yaptı. Olay sırasında dokuz Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bir süre sonra yaralanan bir Türk vatandaşı daha hastanede hayatını kaybedince, ölenlerin sayısı 10’a çıktı.

Türkiye’nin şartları: Özür, tazminat ve Gazze ambargosunun kaldırılması

Gemi saldırısının ardından Türkiye’nin, İsrail ile olan gerginliğin düşürülmesi ve normalleşmesi adına üç talebi olmuştu.

Özür, tazminat ve Gazze ambargosunun kaldırılması…

Beklenen özür 2013 yılında gelse de normalleşme adımlarının atılması 2016 yılını buldu.

Türkiye ve İsrail, 28 Haziran 2016’da 6 maddelik tazminat anlaşması imzaladı.

Anlaşmanın dördüncü maddesinde yer alan, “Her halükarda bu anlaşma İsrail’in, İsrail adına hareket edenlerin ve İsrail vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti veya Türk gerçek veya tüzel kişileri tarafından konvoy hadisesi ile ilgili olarak, kendilerine yönelik doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’de yapılmış ve yapılacak her türlü hukuki ya da cezai talebe ilişkin her türlü sorumluluktan tamamen muaf tutulmalarını sağlayacaktır” şartı uyarınca açılan davalar düşürüldü.

Mavi Marmara olayının yaşandığı dönem Başbakanlık görevini yürüten Recep Tayyip Erdoğan, 29 Haziran 2016’da yaptığı bir açıklamada “Siz böyle bir insani yardımı götürmek için günün Başbakanına mı sordunuz?” demiş ve tepki çekmişti.

Krizler döneminde son perde: ABD Büyükelçiliği’nin taşınması

2016 sonunda karşılıklı büyükelçi atamasıyla normalleşen ilişkiler kısa süre sonra yeniden gerildi.

Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmesi ve ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması Türk-İsrail ilişkilerindeki bir diğer kırılma noktası oldu.

Filistinlilerin tepki protestolarında sivillere yönelik saldırılar nedeniyle çok sayıda insan öldü ve yaralandı. Bunun üzerine Türkiye 15 Mayıs 2018’de Tel Aviv büyükelçisini istişareler için merkeze çağırdı.

Birçok krizin ardından bugüne gelindiğinde ise Isaac Herzog’un cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Ortadoğu ile ilişkilerde normalleşme süreci

Geçtiğimiz dönemlerde Türkiye’de hükümete yönelik en büyük eleştirilerden biri dış politikada yalnızlaşılması olmuştu. Şimdi ise Doğu Akdeniz’e komşu ülkeler ve Körfez ülkeleriyle yeniden bir normalleşme sürecine girildi.

Paylaşın

HDP’li Paylan, Suikast Planıyla İlgili Suç Duyurusunda Bulundu

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, avukat Mehmet Sinan İnce’nin Instagram hesabından yaptığı paylaşımlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) silah sokularak öldürüleceği iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulundu.

Garo Paylan, İnce’nin iddialarıyla ilgili savcılığın harekete geçmediğini belirterek şunları söyledi:

“Avukat Mehmet Sinan İnce, Instagram üzerinden yaptığı paylaşımlarda, devlet içindeki bazı karanlık odakların, 2016 yılında bana yönelik bir suikast planladıklarını ve bu planın başka odaklarca bozulduğunu ifşa etti.

Bu ifşaatın üzerinden iki hafta geçmesine rağmen, resen soruşturma başlatması gereken Cumhuriyet Başsavcılıkları harekete geçmediler. Bu nedenle, hakkımdaki suikast planının aydınlatılması için Levent Göktaş, Mehmet Sinan İnce ve resen tespit edilecek diğer kişiler ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum.”

Paylan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ise “Şunu not düşeyim: Suçluları koruyanlar suçun ortağıdır,” dedi.

Ne olmuştu?

Avukat Mehmet Sinan İnce, kişisel Instagram hesabından Garo Paylan’a 2016 yılında suikast düzenleneceğini söyleyerek şunları yazmıştı:

“#MustafaLeventGöktaş: Sene 2016, TBMM’ye silah sokturup Garo Paylan’ı vurdurup azmettireni Alaattin Çakıcı, faili MHP gösterecektin. Bana planı yaptırdın, iş milletvekili danışmanından döndü. Ağzından köpükler çıktı sinirden. Sonra kimleri kullandın? Kılıçdaroğlu kimden, neden yumruk yedi? Anlat.”

Mehmet Sinan İnce kimdir?

Organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş ve 15 Nisan 2020’de “infaz yasası” ile tahliye edilen Alaattin Çakıcı’nın eski avukatı. Çakıcı davasında sanık olarak da yer almıştı.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu: Tefecilere Çalışan Bir İktidar Var

Partisinin Yalova’da gerçekleştirdiği grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “‘Faize karşıyız’ diyorlardı. ‘Faizi yükseltmeyeceğiz’ diyorlardı. Bir adam durup dururken niye faize karşıyım der. Çünkü çok faiz ödüyordur onun gizlenmesini ister. Tefecilere çalışan bir iktidar var” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “‘Doları düşüreceğiz, KKM getirdik’ dediler. Yeni bir soygun şekli. Bu Kur Korumalı Mevduat, ekonominin kalbine atışmış atom bombasıdır. Bay Kemal’e güveneceksiniz. Bay Kemal kul hakkı yemez. Bay Kemal devleti soyanların karşısındadır ve o paraların tamamını alıp, millete verecektir.” ifadelerini kullandı.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Saraylarda yaşayıp halktan kopuk olan insanlar halkın sorununu bilemez, çözemez. Sarayda yaşayanların izlediği politika şudur; altta kalanın canı çıksın. Yani Erdoğan’ın ve arkadaşlarının izlediği ekonomik politikanın temel felsefesi; altta kalanın canı çıksın” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Yalova’da gerçekleştirilen grup toplantısında konuştu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkan kısımlar şöyle;

“Derdinizi biliyorum ama sakın ola ki hiç kimse umutsuz olmasın. Az önce üreticileri ziyaret ettim, beraber oldum. Hiç kimse en ufak bir endişeye kapılmasın. Türkiye büyük, güzel bir ülkedir. Türkiye’de hepimiz huzur içinde yaşayabiliriz. Bir ahtım var. Bu ülkede hiçbir çocuk yatağa aç girmesin. Bir ahtım var, hiç kimse inancı dolayısıyla ötekileştirilmesin. Bir ahtım var, hiç kimse kimliği dolayısıyla ötekileştirilmesin. Bir hedefim var herkesin işi, aşı olsun. Bir amacım olsun kadın-erkek eşitliği olsun. Bu cennet vatanda hepimiz huzur içinde yaşayalım.

Saraylarda yaşayıp halktan kopuk olan insanlar halkın sorununu bilemez, çözemez. Sarayda yaşayanların izlediği politika şudur; altta kalanın canı çıksın. Yani Erdoğan’ın ve arkadaşlarının izlediği ekonomik politikanın temel felsefesi; altta kalanın canı çıksın.

Ben sık sık beşli çetelerden söz ederim ve beşli çetelerin bu ülkeye açtığı felaketlerden de söz ederim. Beş şirkete son 18 yılda 203 milyar 700 milyon dolarlık iş verildi. Başka bu işi yapacak adam yok mu bu memlekette? Bunların mallarının ve paralarının büyük kısmını İngiltere, Amerika’ya götürdüler. Sanıyorlar ki Kılıçdaroğlu gelirse biz kurtaracağız. Sözüm söz tüyü bitmememiş yetimin hakkını savunacağım. Bunlara bir de gelir garantisi veriyorlar.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapım maliyeti 3.3 milyar dolar. Verilen garanti 9 milyar dolar. Yüzde 100’ün üstünde para kazanıyorsun. Kimin parası? Fakirin fukaranın parası. Gaziosmanpaşa Köprüsü yapım maliyeti 1 milyar 200 milyon lira, verilen garanti 15 milyar dolar. Akıl tutulması var.

Şimdi sesleniyorum. ‘Ey Bay Kemal sen doğruları söylemiyorsun’ diyebilirler. Açık ve net söylüyorum. Eğer yüreğin varsa, benim verdiğim rakamlardan şüphen varsa çıkarsın televizyonda karşıma sana ders veririm. Çıkar mı? Kabahati var efendim, çıkamaz. Haklı olsa çıkar. Haklı olsa ‘Gel kardeşim’ der. Zafer Havalimanı Kütahya 50 milyon Euro’ya yapılmış. Verilen garanti 208 milyon Euro. Kim ödüyor parayı? Bu milletin fakiri fukarası.

“Kur Korumalı Mevduat yeni bir soygun şekli”

‘Faize karşıyız’ diyorlardı. ‘Faizi yükseltmeyeceğiz’ diyorlardı. Bir adam durup dururken niye faize karşıyım der. Çünkü çok faiz ödüyordur onun gizlenmesini ister. Tefecilere çalışan bir iktidar var. ‘Doları düşüreceğiz, KKM getirdik’ dediler. Yeni bir soygun şekli. Bu Kur Korumalı Mevduat, ekonominin kalbine atışmış atom bombasıdır. Bay Kemal’e güveneceksiniz. Bay Kemal kul hakkı yemez. Bay Kemal devleti soyanların karşısındadır ve o paraların tamamını alıp, millete verecektir.”

Paylaşın

ABD’den ‘İkinci S-400’ İddiasının Ardından Türkiye’ye Uyarı

Türkiye’ye Rusya’nın savunma sektörüyle daha fazla işbirliği yapmama çağrısında bulunan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, “Sürekli olarak vurguladığımız nokta şu ki, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı gaddar ve meşru olmayan savaşı, tüm ülkelerin Rusya’nın savunma sektörü ile alışveriş yapmamasını bazı açılardan her zamankinden daha hayati hale getirdi” dedi.

Türkiye’nin Rusya ile ikinci parti S-400 hava savunma sistemleri almak için anlaşma imzalandığına dair Rus medyasında yayımlanan ve Savunma Sanayi Başkanlığı’nca yalanlanan haber, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’a soruldu.

Price, günlük basın toplantısındaki açıklamasında Türkiye’ye Rusya’nın savunma sektörüyle daha fazla işbirliği yapmama çağrısında bulundu. Price, “Sürekli olarak vurguladığımız nokta şu ki, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı gaddar ve meşru olmayan savaşı, tüm ülkelerin Rusya’nın savunma sektörü ile alışveiş yapmamasını bazı açılardan her zamankinden daha hayati hale getirdi” dedi.

ABD Dışişleri Sözcüsü, “Ne olacağını bekleyip görmemiz lazım ama biz bu konuda yeni bir gelişmeden haberdar değiliz” dedi. Price, Türkiye’nin Rusya’dan yeni parti S-400 satın almasının, Biden yönetiminin yeni F-16 satışını gözden geçirip geçirmeyeceğine dair yorum yapmadı.

Rus basınındaki haber, Türkiye’den bir heyetin F-16 satışını ve mevcut F-16 filosunun modernizasyonunu görüşmek üzere ABD’ye hareket ettiği gün yayımlanmıştı. Haberde, Rusya Federal Askeri-Teknik İşbirliği Servisi Direktörü Dmitri Şugayev’in açıklamalarına dayanarak Rusya ile Türkiye arasında ikinci parti S-400’ler için anlaşmanın ‘çoktan’ imzalandığı ve bazı parçaların da Türkiye’de üretileceği belirtiliyordu.

ABD Dışişleri Sözcüsü Price’ın açıklamalarını aktaran Defense News sitesine konuşan Türk kaynaklar da, Rusya ile bazı S-400 parçalarının Türkiye içinde üretilmesi konusunda anlaşma yapılabileceğini savundu.

(Kaynak: Kısa Dalga)

Paylaşın

Erdoğan’ın Riskli ‘Beşar Esad’ Açılımı

AK Parti iktidarının, Beşar Esad ile yıllar sonra “siyasi diyalog” arayışına girmesi, Türkiye ve Suriye’de olduğu kadar, uluslararası alanda da yakından izleniyor. Erdoğan’ın sürpriz adımının, yaklaşan seçimler öncesinde taktik bir hamle mi olduğu, yoksa gerçekten de dış politikada büyük bir değişim anlamına mı geldiği, uzmanlar tarafından tartışılıyor.

2011 yılında başlayan iç savaşın ardından Esad rejimiyle ipleri koparan, Suriyeli muhalif gruplara her türlü desteği veren, geçmişte “kardeşim” dediği Esad’ı “terörist” ilan eden ve devirmeye çalışan Erdoğan’ın diyalog çabalarının başarılı olup olamayacağı, bunun siyasi çözüm çabalarına nasıl yansıyacağı merak ediliyor.

DW Türkçe’den Değer Akal’ın sorularını yanıtlayan Suriyeli dış politika uzmanı Haid Haid, Erdoğan yönetiminin “diyalog açılımına” ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğini söyledi.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’ın araştırmacılarından olan Haid’e göre son adımlar, yeni bir dış politika anlayışından çok, içeride artan kamuoyu baskısının bir sonucu.

‘Öncelikli hedefi seçimi kazanmak’

Türkiye’nin artık seçim sürecine girdiğini, ekonomideki kötü gidişatın Erdoğan üzerindeki baskıyı daha da arttırdığını belirten Haid, AKP liderinin bugün içeride en çok Suriye politikası ve sığınmacılar sorunu nedeniyle tepkiyle karşı karşıya kaldığına işaret etti.

“Erdoğan’ın öncelikli hedefi seçimleri kazanmak” diyen Suriyeli uzman, şöyle devam etti:

“Erdoğan Esad ile diyalog açılımıyla muhalefet partilerinin en büyük kozunu, seçmende karşılık bulan en güçlü söylemini ellerinden almayı hedefliyor. Çünkü muhalefet partileri, Esad ile diyalog kuracaklarını, sığınmacıların geri göndereceklerini söylüyorlardı. İşte şimdi Erdoğan bu söylemi kendisi de üstlenerek bu kozu ellerinden almayı hedefliyor. ‘Diyalogsa bunu Esad ile ben kurarım’ mesajıyla, muhalefetin elini zayıflatmayı, seçmenleri de kendisine oy vermeleri için ikna etmeyi hedefliyor.”

Ankara’da söylem değişikliği

Erdoğan’ın 5 Ağustos’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Soçi buluşması sonrası verdiği mesajlar, iktidar cephesinden art arda yapılan açıklamalar, Haid Haid’in bu analizini destekliyor.

AKP yönetimi Esad ile diyalog açılımının ilk sinyallerini Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ile Soçi’deki görüşmesi sonrasında verdi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Soçi buluşmasından bir kaç gün sonra, aslında bundan 10 ay önce, Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad ile Belgrad’daki Bağlantısızlar Toplantısı’nda ayaküstü kısa bir sohbet gerçekleştirdiğini ilk kez açıkladı.

Bu görüşmenin bunca zaman gizli tutulmuş olunması soru işaretlerine yol açmış olsa da kamuoyu, Türkiye ile Esad rejimi arasında, 2011 yılından sonra ilk kez bu düzeyde siyasi bir temasın gerçekleşmiş olduğunu böylece öğrenmiş oldu.

Çavuşoğlu’nun bu açıklamasının ardından MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yazılı bir açıklamayla, Esad rejimi ile diyalog çabalarına güçlü destek açıklaması da dikkat çekti. Milliyetçi seçmenlerin Zafer Partisi’ne kaymasından rahatsızlık duyduğu bilinen Bahçeli mesajında, Türkiye’nin Suriye ile görüşme düzeyini “siyasi diyalog mertebesine” çıkarmasını, “ciddiyetle ele alınmaya değer” bir adım olarak nitelendirdi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı da, gündeme damgasını vuran açıklamalarıyla Esad rejimi ile doğrudan diyaloğun “çok doğru bir yaklaşım” olduğunu savundu, ihtilafların çözümünde diyaloğun anahtar öneme sahip olduğunu söyledi. Yazıcı, bir televizyon kanalında, “liderler düzeyinde bir görüşme olabilir mi?” sorusuna da, “Ben hiç olmaz diyecek durumda değilim. Bir yerden başlar, bunun düzeyi yükselebilir, inşallah” karşılığını verdi.

Esad, Erdoğan’a jest yapar mı?

Peki, Ankara-Şam hattında liderler düzeyinde diyalog yoluyla normalleşme sürecinin başlatılması gerçekten mümkün mü?

Suriyeli uzman Haid Haid, kısa vadede normalleşmenin mümkün olmadığı görüşünde.

Ankara’nın şu andaki diyalog sinyallerinin seçim vaadi niteliği taşıdığını, bu vaatlerin de seçimlerden sonra genelde unutulduğunu söyleyen Haid, “Türkiye’deki seçimlere kadar Esad’ın da ‘evet diyaloğu başlatacağız’ demesi olası görünmüyor. Çünkü bunu yaparsa, Erdoğan’ı seçimler öncesinde güçlendirecek muazzam bir jest yapmış olur. Bunu da yapmak istemeyecektir” görüşünü dile getirdi.

Suriyeli muhalifler ikna olur mu?

Türkiye’nin ihtiyatlı adımlarla da olsa, Esad rejimi ile diyalog arayışına girerken, diğer yandan yıllardır her türlü desteği verdiği Suriyeli muhalif grupları da gözardı edemeyeceği belirtiliyor.

Çavuşoğlu’nun geçen hafta “bizim bir şekilde muhalefet ile iktidarı, rejimi anlaştırmamız lazım” ve “muhalif Suriyelilerle rejim arasında bir barışın olması gerekiyor” şeklindeki açıklamaları üzerine Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde geniş katılımlı protestolar, bunu gözler önüne sermişti.

Haid Haid’e göre bu gösterilerle Suriyeli gruplar Ankara’ya “biz Esad ile uzlaşmayacağız, el sıkışmayacağız” mesajını vermiş oldu. “Kanımca Türk hükümeti, tepkinin bu kadar geniş bir alana yayılmasını ve bu sertlikte olmasını beklemiyordu” diyen Haid, Erdoğan’ın seçmenlerine mesaj verme kaygısıyla adım atarken, bunun Suriye ve Türkiye’deki Suriyelilerde yol açacağı tepkiyi hesaba katmadığı görüşünde.

Haid, “Ancak yaşananlar, Ankara’nın bu tür hamleler yaparken, iki kez düşünmesi gerektiğini gösteriyor” dedi.

Diyalog Türkiye’ye ne kazandıracak?

Türkiye’nin Esad ile diyalog arayışının, Suriye rejiminin politikalarında ne ölçüde değişiklik getirebileceği, Ankara’nın beklentilerine karşılık bulup bulamayacağı, uzmanların en çok yanıt aradığı sorular arasında.

DW Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Heinrich Böll Vakfı’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümünün Başkanı Bente Scheller, Erdoğan’ın Esad ile diyalog yoluyla sorunları çözüme kavuşturmasının çok zor olduğu görüşünde.

“Esad rejiminin, PKK ile işbirliği konusunda oldukça kabarık bir sabıka dosyası var” diyen Scheller, Ankara ile Şam arasında normalleşme sağlansa bile Esad rejiminin geçmişte ve günümüzde olduğu gibi gelecekte de, PKK ve onunla irtibatlı yapılarla işbirliğinden vazgeçmeyeceğini söyledi.

Esad rejiminin komşularının içişlerine müdahale ettiğini, bu yolla onları zayıflatmayı amaçladığını, geçmişte de Türkiye’ye karşı PKK’yı bu amaçla araçsallaştırdığını aktaran Scheller, “Türkiye ile ilişkileri normalleşse bile Esad rejimi gelecekte de PKK’yı Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanabilmek için muhafaza edecektir” görüşünü dile getirdi.

‘Esad, Suriyelileri geri kabul etmez’

Esad ile diyaloğun, Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesini de sağlayamayacağını söyleyen Scheller, son dönemde Suriye ile ilişkileri normalleştirme yönünde adımlar atan Lübnan ve Ürdün’ün karşı karşıya kaldıkları sorunlara dikkat çekti.

“Lübnan hükümeti ve Hizbullah, Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri gitmeleri için olağanüstü baskı kurdular. Ama gönüllü olarak geri dönmek isteyenleri bile Esad rejimi geri almadı. Aynı şeyi Türkiye de yaşayacaktır. Çünkü Esad Suriyelileri geri kabul etmeyecektir” diyen Bente Scheller, Esad rejiminin, Suriyelilerin geri dönüşleriyle oluşabilecek ekonomik külfete de katlanmak istemediğini söyledi.

Alman uzman, Ürdün’ün de Esad ile ilişkilerini normalleştirme yoluyla sorunlarını çözüme kavuşturamadığına dikkat çekerken, daha büyük sorunların yaşandığına işaret etti.

Scheller, “Çözüme kavuşturmak bir kenara, Suriye-Ürdün sınırındaki insan, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı sorunu daha da büyüdü. Çünkü Esad rejimi, Ürdün’e uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini daha da arttırdı. Özetle, Esad rejimi ile ilişkilerini normalleştirmek, onun yapıcı işbirliği ile karşılık vereceği anlamına gelmiyor. Çünkü Esad, herkesin ona borçlu olunduğuna inanıyor, el uzatanlara da müteşekkir değil. Bütün bunlar Esad ile normalleşme düşünen herkes için teşvik edici olmaktan çok, uyarı niteliği taşıyor” görüşünü dile getirdi.

ABD ve AB’nin geçiş süreci önceliği

Ankara’nın son hamleleri Batılı başkentler tarafından da yakından izleniyor.

Bente Scheller, ABD ve AB’nin Suriye’de iç savaşı sona erdirecek bir “geçiş süreci” başlamadan, Suriye ile bir normalleşmeye karşı olduklarını hatırlattı.

Alman uzman, “Bu barış sürecine de aykırı çünkü Esad ile bir gelecek inşa edilemez, bu nedenle geçiş süreci başlamadan normalleşme çabaları, aslında BM yükümlülüklerine de aykırı” şeklinde konuştu.

Bente Scheller, Türkiye’nin Esad rejimi ile normalleşmeye, diplomatik ilişkiler kurmaya yönelmesi durumunda, bunun hem kendi ulusal çıkarları ve öncelikleri, hem de uluslararası yükümlülükler açısından sıkıntılı bir durum oluşturacağını aktardı.

Türkiye’nin yumuşak gücü

Türkiye’nin Suriye’de kontrolü altında tuttuğu bölgelerde sunulan hizmet ve sağlanan imkanların, Esad’ın kontrolü altındaki pek çok bölgeden daha iyi olduğunu bunun da Esad rejimi üzerinde büyük baskı oluşturduğunu aktaran Scheller, “Bu Türkiye’nin yumuşak gücü. Ve Esad’ın aslında bundan büyük rahatsızlık duyduğu da biliniyor” şeklinde konuştu.

Ancak son günlerdeki açıklamaların, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kontrolündeki bölgelerde tedirginliğe yol açtığını hatırlatan Scheller, “Çünkü onlar Türkiye’ye güvendi, bulundukları bölgelerde kendilerini güvende hissediyorlardı. Şimdi ise hayal kırıklığına uğradılar. Türkiye, Esad ile işbirliği yaparsa onlar kendilerini nasıl güvende hissedecekler? Çünkü Türkiye’nin rejimle işbirliği, onların tehlikede oldukları anlamına gelebilir” görüşünü aktardı.

Erdoğan operasyon için düğmeye basar mı?

Ankara’nın Şam ile temaslarını etkileyen bir diğer önemli faktör, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı olarak gördüğü YPG’nin de ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı atmak istediği adımlar.

Erdoğan, yaklaşık üç ay önce Suriye’nin kuzeyine yeni bir operasyon yapılacağını duyurmuştu. Ankara bu yolla, Suriye topraklarında 30 km derinliğinde oluşturmak istediği “güvenli bölgeyi” tamamlamayı hedefliyor.

Erdoğan geçen hafta yaptığı bir konuşmada, “Suriye’de terör örgütünün yuvalandığı son bölgeleri de temizleyerek, bu güvenlik kuşağının halkalarını inşallah yakında birleştireceğiz” demişti.

Ancak başta ABD ve Batılı ülkelerin itiraz ettikleri bu operasyona, Rusya’nın da vetosunu kaldırmaması, Erdoğan’ı zorlu bir tercihe zorluyor.

Operasyon büyük riskler içeriyor

Chattam House uzmanı Haid Haid, son gelişmeleri değerlendirirken, “Türkiye’nin şu anda önündeki tek seçenek Rusya’nın desteğini almaksızın hareket geçmek. Hava gücünü kullanamayacağı için bu daha büyük kayıp ve risk anlamına gelecektir” dedi. Suriyeli uzman şöyle devam etti:

“Erdoğan’ın şu soruya yanıt aradığını düşünüyorum: Böyle bir harekatın kendine sağlayacağı fayda aldığı risklere değecek mi? Faydanın daha ağır bastığını düşündüğü an harekete geçer. Bugün olmasa da yarın ya da üç hafta sonra… Zaten bu diyalog açılımından önceki önceliği bu operasyondu, bu yolla milliyetçi oyları kazanmayı hedefledi. Ama istediği desteği bulamadı.”

Alman uzman Bente Scheller ise, Türkiye’nin sınır bölgesinde daha geniş bir bölgeyi denetim altında tutmasının kolay olmayacağına işaret etti.

Bu tür operasyonların uluslararası hukuka uygun olmadığını, Türkiye’nin diplomatik baskıyla karşı karşıya kalabileceğini söyleyen Scheller, ancak mevcut uluslararası konjonktür nedeniyle kimsenin Ankara’yı engellemek için olağanüstü bir enerji de sarf etmeyeceğine işaret etti.

Scheller, “Dikkatler Ukrayna’ya ve çok tehlikeli ihtilaflara çevrilmiş durumda. Bu nedenle Erdoğan yeniden bir operasyon düzenlemesi halinde bu gayet tabii ki protesto edilir kınanır ama kimse bunu engellemeye çalışmayacaktır” dedi.

Güvenli bölge planı sorunları çözer mi?

Alman uzman, Türkiye’nin güvenli bölge planı için, bu alanı terörden arındırma hedefini öne sürdüğünü, ancak bunun da çok gerçekçi olmadığını söyledi. Scheller, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Bizler silahlı grupların, terör örgütlerinin nasıl hareket ettiklerini görüyoruz. Kendilerini coğrafya ile sınırlamıyorlar. Zarar vermek isterlerse veriyorlar, bunun silahlı örgütlerin tarihinde görebiliyoruz. Bu nedenle güvenli bir bölgenin Türkiye’nin gerçekten kendisini teröristlerden koruyabileceği anlamına mı gelir bundan çok da emin değilim. Bu nedenle ilan edilen hedef ile elde edilebilecek sonucun pek de örtüştüğü kanaatinde değilim.”

Paylaşın

Borcu Nedeniyle Takibe Düşen Kişi Sayısı Yüzde 112 Arttı

Kredi kartı borcu nedeniyle takibe düşen kişi sayısında geçen yıla göre yüzde 112’lik artış yaşandı. TBB Risk Merkezi verilerine göre bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödememiş gerçek kişilerden borcu devam etmekte olan kişi sayısı da haziran ayı itibarıyla 4 milyon 126 bin 858 kişiye çıktı.

Emeğiyle yaşayan yurttaşlar yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı sonrası yaşamını sürdürebilmek adına bankalara yöneldi. Milyonlarca kişi kredi, faiz, borç sarmalında hayatını idame ettirmeye çalışırken; geri ödemelerde yaşanan sorunlar nedeniyle takibe düşen kişi sayısı da arttı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) pandemiyle birlikte bankalara tanıdığı takibe atma süresi esnekliğinin sona ermesiyle de bu artışta etkili oldu.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin verilerine göre Ocak-Haziran dönemini kapsayan yılın ilk yarısında bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe düşmüş kişi sayısı 470 bin 990, bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe intikal etmiş kişi sayısı ise 583 bin 561 oldu. 2021 yılının Ocak- Haziran döneminde ise kredi borcundan takibe düşen 474 bin 355, kredi kartı borcundan takibe düşen ise 222 bin 377 kişiydi.

Geçen yılın aynı dönemine göre kredi kartı borcu nedeniyle takibe düşen kişi sayısında yüzde 112’lik artış yaşanırken bireysel kredi borcunu nedeniyle takibe düşün kişi sayısı yüzde 23 arttı. Bireysel kredi kartı borcunu ödememiş gerçek kişi sayısı haziranda, bir önceki aya göre ise 3 bin 953 kişi artarak 78 bin 799 kişiye ulaştı.

4,1 milyon kişinin borcu bulunuyor

BirGün’de yer alan habere göre TBB Risk Merkezi’nden yapılan açıklamada, kredi geri ödemeleri süresi konusunda sağlanan esnekliklere ilişkin düzenlemelerin, yasal takibe intikal etmiş kişi sayısındaki gelişmelerde etkili olduğu belirtildi. Risk Merkezi’nin verilerine göre bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödememiş gerçek kişilerden borcu devam etmekte olan kişi sayısı da haziran ayı itibarıyla 4 milyon 126 bin 858 kişiye çıktı.

Bireysel kredi kartlarını da içeren bireysel kredilerde tasfiye olunacak alacaklar da bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 52,8 oranında artarak 29,8 milyar TL’ye çıktı.

Paylaşın

Pakistan’daki Sellerde En Az 580 Kişi Hayatını Kaybetti

Pakistan’da temmuz ayından bu yana devam eden şiddetli yağış, sel ve toprak kaymaları nedeniyle en az 580 kişi öldü. Binlerce insanın evsiz kaldığı belirtilirken, en az 1 milyon kişinin sellerden etkilendiği kaydedildi.

Şiddetli yağışlardan en fazla etkilenen eyaletler Belucistan, Hayber Pakhtunkhwa ve Sindh olurken, ülkenin en büyük ve en yoksul eyaleti Belucistan’da son 30 yılın en büyük sel felaketinde yaklaşık 200 kişi öldü.

Ulusal Afet Yönetim Otoritesi, eyaletin yıllık ortalamadan yüzde 305 oranında fazla yağış aldığını açıkladı. Belucistan’da 570’den fazla okul yıkıldı ve kolera vakaları bildirildi.

Eyaletin kıyı şeridinde yer alan Las Bela’da yaşayan Muhammed Safar, şiddetli yağış nedeniyle çiftliğinin sular altında kaldığını anlattı. Safar, “Bu selde evimi, ekinlerimi ve her şeyimi kaybettim” ifadelerini kullandı.

55 yaşındaki Safar, hükümetin kendisine bir çadır verdiğini, başka bir yardım yapmadığını söyledi. Safar, “Gönüllülerden veya STK’lerden yiyecek ve diğer yardımları alıyoruz. Devlet hepimizi yalnız bıraktı” dedi.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın