BM’den Çarpıcı ‘Sincan’ Raporu: Kamplardaki Muamele Endişe Verici

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki insan hakları ihlallerine dair raporunu açıkladı. Geçen yıl açıklanması beklenen raporda çarpıcı bilgilere yer verildi.

48 sayfalık raporda, Sincan’da yaşayan 23 Uygur, 16 Kazak ve 1 Kırgız Türküyle detaylı mülakat yapıldığı, konuşulan isimlerden 26’sının 2016’dan bu yana belirli aralıklarla ya keyfi tutuklandığı ya da Çin’in yeniden eğitim kamplarında çalıştırıldığı bilgisi yer alıyor.

“Terörle mücadele kanunları sorunlu”

Raporda Sincan bölgesinde “terör ve aşırılıkla mücadele adı altında ciddi insan hakları ihlalleri tespit edildiği” ve “bu ihlallerin insanlık suçu teşkil edebileceği” vurgulandı:

“Hak ihlallerinin dayandırıldığı terörle mücadele kanunları, uluslararası insan hakları norm ve standartları açısından oldukça sorunludur. Bölgedeki yetkililere geniş soruşturma, yasaklama ve baskı imkanı tanıyan bu yasada belli belirsiz, geniş ve ucu açık tanımlamalar bulunmaktadır.”

İşkence, kötü muamele ve zorunlu tedavi

Bölgedeki “yeniden eğitim kamplarında” tutulanlara yönelik muamelenin endişe verici olduğu, işkence, kötü muamele ve zorunlu tıbbi tedavi uygulandığına dair raporların güvenilir bulunduğu belirtildi.

BM Komiserliği, eriştiği belgelerin, söz konusu hak ihlallerinin net bilançosunu çıkarmaya yetmeyeceğini fakat yeniden eğitim kamplarındaki ayrımcı ortamın, bu tesislerde insan hakları ihlallerinin geniş eksende yaşandığını doğrulayacak yeterlilikte olduğunu açıkladı.

Yeniden eğitim kamplarında tutulan Müslüman azınlığa mensup kişilerin temel insan haklarından mahrum edildiği kaydedildi: “Dini kimlik, ifade, mahremiyet ve hareket özgürlükleri usulsüzce yasaklanmıştır.”

Çin hükümetine çağrı

Rapora göre, Çin’in Sincan’daki baskıcı ve ayrımcı uygulamalarının etkisi sınırları aştı, tutuklamalar ve eğitim kamplarında zorla çalıştırmalardan ötürü birçok kişi ailesinden ayrıldı veya baskı ortamından ötürü ülkelerini terk etmek zorunda kaldı.

Raporun sonunda Çin hükümetinden şu taleplerini yerine getirmesi istendi:

  • Yeniden eğitim kampları, cezaevleri ve benzeri tutukluluk merkezlerinde keyfi tutulanların derhal serbest bırakılması,
  • Sincan’da aile mensuplarının haber alamadığı kişilerin nerede olduğuna dair bilgi verilmesi,
  • Terörle mücadele, ulusal güvenlik ve azınlık haklarına dair yasaları gözden geçirecek çalışma planı oluşturulması,
  • Yeniden eğitim kamplarındaki hak ihlallerinin ivedilikle araştırılması,
  • Bölgedeki cami, tapınak ve mezarlıkların yıkıldığına dair iddialara somut veriler sunularak açıklık getirilmesi.

Geçen yıl açıklanması bekleniyordu

Komiserlikten 10 Aralık 2021’de yapılan açıklamada, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin’in uygulamalarına ilişkin raporun haftalar içinde açıklanacağı duyurulmuştu.

Açıklamanın ardından aylar geçmesine rağmen raporun yayımlanmaması, Uygur Türkleri başta olmak üzere uluslararası hak örgütlerinden tepki gördü.

23-28 Mayıs’ta Çin’e giden ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ni de ziyaret eden Bachelet, ziyaretin ardından Çin’in başkenti Pekin’de düzenlediği basın toplantısında, raporun ne zaman açıklanacağına ilişkin bilgi vermemişti.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

HDP’li Mithat Sancar: Ortak Aday Fikrine Açığız

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, “Ortak aday fikrine açığız” dediklerini belirterek “Çağrımız, karşılık bulmazsa ilk seçenek ayrı aday çıkarmak” dedi. Sancar, HDP olarak şunu söylüyoruz: Gelin, bu ülkeyi demokrasiye, adalete ve barışa götürecek yolu açacak bir programın temel ilkelerinde uzlaşalım ve bu seçimi birinci turda açık farkla kazanalım” ifadelerini kullandı.

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, parlamento seçimlerinde Millet İttifakı’yla bir birlikteliğin söz konusu olmadığını belirterek cumhurbaşkanlığı için de muhalefete “ortak aday” çağrısında bulundu. Cumhuriyet’ten Gamze Kolcu’ya konuşan Sancar özetle şöyle dedi:

Demokrasi ittifakı

Demokrasi İttifakı’ndan kastımız, Cumhur ile Millet ittifakları dışında kalan kesimlerin en kapsayıcı birlikteliği. Genişlemesi için başvuracağımız yapıların içinde emek güçleri, meslek örgütleri, kadın hareketi, ekoloji hareketi gibi toplumsal ve siyasal kesimler var. Hedeflediğimiz genişliğe henüz ulaşmış değiliz. İttifakta yer almayan sol-sosyalist, devrimci güçlerle de görüşmelerimizi sürdüreceğiz.

Paylaşın

Son Beş Yılda 250 Bin Şirket Kapandı

Ekonomide yaşanan kötü gidişat etkisini günden güne artırırken vatandaşla birlikte ticari işletmeler de ciddi sorunlar yaşıyor. Her ay binlerce işletme, ekonomik nedenlerden dolayı kapısına kilit vurmak zorunda kalıyor.

2016 yılından bu yana başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, 81 ilin tamamında çok sayıda şirket, iflasını açıkladı. İstanbul’da kapanan şirket sayısı, 80 ilin toplamında kapanan şirket sayısına yaklaştı.

CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un yanıtlaması istemiyle hazırladığı yazılı soru önergesinde, 2016-2022 yılları arasında kapanan iş yerlerini sordu.

Bakan Muş, 2016’dan 2022’nin Mart ayına kadar 81 ilde kapanan anonim, limited, komandit ve kollektif şirket sayısının 250 bin 872 olduğunu bildirdi.

Bakan Muş’un yanıtına göre, en çok şirket kapanan iller, 107 bin 509 şirketle İstanbul, 15 bin 788 şirketle Ankara, 12 bin 720 şirketle İzmir, 9 bin 602 şirketle Bursa, 6 bin 948 şirketle Antalya, 5 bin 104 şirketle Adana, 4 bin 481 şirketle Eskişehir 4 bin 378 şirketle Tekirdağ ve 4 bin 185 şirketle Kocaeli oldu.

Ticaret Bakanı Muş’un yanıtını BirGün’den Hüseyin Şimşek’e değerlendiren CHP’li Antmen, kapanan şirket sayısının, derinleşen ekonomik krizin en büyük göstergelerinden biri olduğunu ifade etti.

“Beş yılda 250 bin şirket kapanıyorsa burada çok yanlış bir iktidar vardır” diyen Antmen, “Bugün dünya ülkelerine bakıldığında beş yılda bu kadar firmanın kapandığı devlet göremezsiniz. Orada insanlar önlerini görür, dövizler bir günde Türkiye’deki gibi oynamıyor, merkez bankalarına keyfi müdahale edilmiyor. Sonucunda da Türkiye’deki ekonomik tabloyla karşılaşmıyorlar” dedi.

Olan halka oldu

Cumhuriyet tarihinin iflas rekorunun AKP döneminde yaşandığının altını çizen Antmen, “Binlerce şirket batarken sadece birkaç şirket çok büyük kârlar etti. Halk, yolsuzluk, yoksulluk ve beceriksiz yönetim sonucunda tarihin en derin ekonomik krizini yaşıyor. Büyük bir yolsuzluk piramidi oluşturdular. Tarihin bu en büyük organize soygununda da olan halka ve esnafa oldu” diye konuştu.

Paylaşın

Türkiye-Yunanistan S-300 Krizi Neden Çıktı? Suçlamalar, Stratejiler

2022 ilkbaharından bu yana ilişkileri giderek gerilen Türkiye ve Yunanistan, iki ülkenin savaş uçakları arasında Ege ve Doğu Akdeniz’de geçen hafta yaşanan olaylar nedeniyle yeni bir bunalımın eşiğine geldi.

Türkiye, Yunanistan’ı Girit’te konuşlu S-300 hava savunma sistemlerini kullanarak F-16 savaş uçaklarını taciz etmekle suçluyor. Yunanistan, iddiaları reddederken Türk uçaklarının bildirim yapmadıklarını ve hava sahasını ihlal ettiği suçlamasını yapıyor. Her iki ülkede de yaklaşan seçimler ve iç politik kaygıların bunalımı derinleştirebileceği değerlendirmesi de mevcut.

2020 yazında Doğu Akdeniz’de egemenlik alanları nedeniyle askeri unsurların da işin içinde olduğu büyük bir gerilimden geçen Türk-Yunan ilişkileri, Almanya ve NATO’nun girişimleri sonucunda 2021 başından itibaren yumuşamaya başlamıştı.

Türk ve Yunan dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretleri ve ardından Yunanistan Başbakanı Kyriakos Miçotakis’in 13 Mart 2022’de İstanbul’a giderek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi, bu yumuşamanın süreceği yorumlarına neden olmuştu.

Ancak Miçotakis’in Mayıs ayında ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında hitap ettiği Kongre’ye Türkiye’nin almak istediği 40 F-16 savaş uçağının satılmaması çağrısı yapması Ankara-Atina arasındaki yumuşama sürecini sona erdirmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Benim için artık Miçotakis diye biri yok” sözleriyle tepkisini dile getirmiş ve Yunanistan ile 2022’de yapılması planlanan üst düzey işbirliği konsey toplantısını iptal ettiğini kaydetmişti.

Bu süreçten sonra, siyasi boyutta gerilen ilişkiler, Ege ve Doğu Akdeniz’e de yansıdı. Türkiye, Yunanistan’ın Lozan ve Paris anlaşmalarıyla silahsızlandırılmış olması gereken adaları silahlandırdığını, bunun da adalar üzerindeki egemenliğinin tartışmaya açılması anlamına geldiğini kaydetti. Yunanistan ise Türk savaş uçaklarının Yunan adaları üzerinde uçtuğunu ve hava sahasını yüzlerce kez ihlal ettiğini gündeme getirdi.

Gerilim yeni bir düzeye çıktı

Türkiye’de Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarının son dönemde basına yaptıkları açıklamaları, iki ülke arasındaki gerilimin daha da tehlikeli bir düzeye ulaştığını gösterdi.

MSB kaynakları, Türk F-16’larının 22, 23 ve 24 Ağustos günlerinde Ege ve Doğu Akdeniz’de NATO misyonları kapsamında görev uçuşu gerçekleştirirken radar kilitlemesi yoluyla taciz edildiklerini bildirdi.

22 ve 24 Ağustos’ta yaşanan olaylarda, Amerikan savaş uçakları ve diğer NATO uçaklarına eskort uçuşuyla destek veren Türk savaş uçaklarının Yunan hava kuvvetleri tarafından radar kitleme yoluyla tacize uğradıkları kaydedildi.

23 Ağustos’ta ise Rodos adasının batısında 10,000 feet irtifada uçuş gerçekleştirilen Türk savaş uçaklarına Girit adasında konuşlu yerden havaya füze atma kabiliyeti olan S-300 hava savunma sistemlerinin radar kilidi atıldığı Ankara tarafından gündeme taşındı.

Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1990’ların ortasında Rusya’dan satın aldığı S-300 sistemlerine Türkiye’nin çok büyük tepkisi sonucunda, hava savunma sistemlerini Girit adasına yerleştirmeyi kabul etmiş ve böylece sorunun çözülmesini sağlamıştı. Yunanistan, o tarihten bu yana Girit’te konuşlandırdığı bu sistemleri 2013 yılında bir tatbikat sırasında aktive etmişti. Rus savunma sisteminin ondan sonra bir daha aktive edilip edilmediği bilinmiyor.

Yunanistan, Türkiye’nin her üç olayla ilgili yaptığı açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını, Türk savaş uçaklarının NATO misyonuna katılımına ilişkin bilgilendirme yapılmadığını savundu. FIR (Uçuş bilgilendirme bölgesi) hattına giren kimliği belirsiz uçaklara dönük bir eylem gerçekleştirildiğini kaydeden Atina, S-300 radarlarının Türk savaş uçaklarına kilitlenmediğini de iletti.

Ankara, konuyu NATO’ya taşıyor

Yunanistan’ın S-300 hava savunma sistemlerinin Türk savaş uçaklarına karşı aktive edilmediği açıklaması sonrasında Milli Savunma Bakanlığı, olaya ilişkin bilgileri ve radar görüntülerini NATO Genel Sekreterliği ve ittifaka üye ülkelerin savunma bakanlıklarına göndereceğini açıkladı.

Türkiye, bu hamleyle Yunanistan ile olan ikili gerilimini NATO hakemliğine taşımak ve Atina’nın provokasyon olarak tanımladığı eylemlerinin ittifak içerisinde kayda geçmesini sağlamak istiyor.

Türkiye, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in 2021’de geliştirdiği Türk-Yunan gerilimini azaltma amaçlı “ayrıştırma mekanizmasına” (de-confliction) tam katılım sağlamış, Yunanistan ise bir iki toplantı sonrasında mekanizmaya ilgisinin kalmadığını göstermişti.

Türkiye’nin NATO’nun İsveç ve Finlandiya ile genişleme sürecindeki kritik rolü, Genel Sekreter Stoltenberg’in son dönemde Türk tezlerinin daha iyi anlaşılması için yaptığı açıklamalar, Yunanistan’ı ittifak bağlamında rahatsız eden unsurlar arasında.

ABD’ye S-400 konusunda ‘tutarsızlık’ eleştirisi

Türkiye’nin S-300 konusunu bu kadar güçlü gündeme getirmesinin nedenlerinden biri de kendisinin 2019’da Rusya’dan alıp topraklarında konuşlandırdığı S-400 hava savunma sistemleri nedeniyle ABD’nin yaptırımlarına maruz kalması.

ABD, Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamında Türkiye’ye yaptırımlar uygulamış ve 2000’lerin başından bu yana ortağı olduğu F-35 savaş uçağı projesinden çıkarmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Ağustos’ta yaptığı bir açıklamada, Yunanistan’ın S-300 hava savunma sistemini aktive ettiğini anımsatarak, “Şimdi aynı Amerika’nın Yunanistan’ın bir NATO hava gücüne karşı S-300 sistemlerini harekete geçirilmesine nasıl cevap vereceğini merakla bekliyoruz. Üstelik Amerika, bize vermediği F-35’leri Yunanistan’a ikram ederek Rus hava savunma sistemlerinin güya gözü gibi sakındığı bu uçaklarla aynı çuvala girmesinin yolunu kendi eliyle açmıştır” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, ABD’nin Hindistan’ı Rusya’dan S-400 almasına karşın yaptırım dışı bıraktığını da anımsatırken, “Demek ki mesele Rus hava savunma sistemleri ile Amerikan askerî ürünlerinin birlikte kullanılması değil, bizatihi ve mahsusan Türkiye’dir. Bize F-35 vermiyorlar, aldığımız alternatif savunma sistemlerine tepki gösteriyorlarmış, saçma sapan konulara kadar varan ambargolar uyguluyorlarmış. Açıkçası, hiçbiri umurumuzda değil” dedi.

Atina dikkatleri Ege’ye çekmek istiyor

Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, Yunanistan’ın amacının uluslararası toplumun dikkatini Ege ve Akdeniz bölgesine çekmek ve Türkiye’yi “saldırgan” şekilde göstermek olduğu öne çıkıyor. Bu politikanın Amerikan Kongresi’ni Türkiye’ye 40 adet yeni F-16 savaş uçağı ve 79 modernizasyon kiti satışı konusunda daha da olumsuz bir noktaya çekmeyi de hedeflediği kaydediliyor.

Yunan savunma uzmanları, Yunanistan’ın Fransa’dan aldığı Rafale ve ABD’den almak istediği F-35 savaş uçakları sayesinde F-35 programından çıkartılan Türkiye’ye karşı Ege’de hava üstünlüğünü ele geçireceğini iddia ediyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, geçen hafta yaptığı bir açıklamada, Atina’nın dikkatleri Ege’de Türkiye ile yaşanan gerilime çekme arayışının arkasında Lozan Antlaşması’nı delme isteği olduğunu kaydetti.

22 Ağustos’ta yaşanan taciz olayı ile ilgili bilgi veren Bakan Akar, Yunanistan’ın NATO tarafından daha önce belirlenen rotayı son anda değiştirdiğini ve uçakların Lozan ve Paris antlaşmalarıyla belirlenen silahsızlandırılmış adaların üzerinden geçmesini sağladığını söyledi. Akar, “Rotayı illaki bu adaların üzerinden geçirmek istiyor. NATO’yu buraya sokmak istiyor yani Lozan’ı delmek istiyor. Bunun için son dakikada güzergâhı değiştiriyorlar. Sonra da gelip uçaklarımıza 3 dakika veya 5 dakika süreyle radar kilidi atıyorlar. Neden bunu yaptın diye sorulduğunda da ‘Bunlar bize bu uçuşu bildirmediler. Kimliği belirsiz uçak olarak değerlendirdik’ diyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Yunanistan ile Türkiye arasında özellikle hava sahası açısından önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. Yunanistan, dünyada benzeri bulunmayan bir uygulamayla kara suları 6 mil olan adalarına 10 mil hava sahası çiziyor. Bu dört millik alana giren her Türk uçağını hava sahası ihlali yapmakla suçluyor. Yunanistan, aynı zamanda, sadece ticari ve sivil uçaklara bilgilendirme zorunluluğu veren FIR hattını egemenlik alanı olarak görüyor ve savaş uçaklarının kullanmasını ihlal olarak değerlendiriyor.

Yaklaşan seçimlerin etkisi

Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin artmasının nedenlerinden biri de her iki ülkede de yaşanan ekonomik ve siyasi sorunlar ile yaklaşan seçimler olduğu değerlendiriliyor. Mevcut hükümetlerin görev süresi Türkiye’de 2023’ün Haziran ayında, Yunanistan’da ise Temmuz ayında sona eriyor. Her iki ülkede de erken seçim olma ihtimali gündemde.

Yunanistan’da Başbakan Miçotakis, ekonomik ve sosyal sorunların ardından muhalefet liderinin telefonunun istihbarat servisi tarafından dinlenmesi bunalımı nedeniyle zor günler yaşıyor. İstifa baskılarına karşın görevde kalmaya devam edeceğini açıklayan Miçotakis, Türkiye ile yaşanmakta olan bunalımı azalan siyasi popülerliğini yeniden kazanmak için kullanabilir. Yunanistan’da Türkiye gündeminin her zaman çok önemli bir iç siyaset etkisi olması bu görüşü güçlendiren bir olgu olarak görülüyor.

Türkiye’de de yaşanan ekonomik sıkıntılar, artan hayat pahalılığı ve bunun kitlesel etkileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemi güvenlik ve dış politika konularına çekme isteğini tetikleyen unsurlar arasında değerlendiriliyor. Bu sene Zafer Bayramı’nın 100. yılını kutlayan, 2023’te de Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılını kutlayacak olan Türkiye açısından Yunanistan ile yaşanan mevcut gerilimin, hükümetin milliyetçi tabanı yeniden konsolide etmesine yarayabileceği de gündeme geliyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Elektrik Ve Doğalgaza Dev Zam!

Konutlarda kullanılan doğalgaza yüzde 20.4, sanayi ve elektrik üretimi ile küçük ve orta işletmelerde kullanılan doğalgaza da yüzde 50’ye zam geldi. Öte yandan sanayide kullanılan elektriğe yüzde 50, konutlarda kullanılan elektriğe yüzde 20 zam geldi.

Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi’nin (BOTAŞ) internet sitesinde, eylül ayına ilişkin doğalgaz tarife tablosu yayımlandı. Buna göre, doğalgaza yüzde 20 zam geldi.

Kurumdan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı;

“Bilindiği üzere, doğal gaz ithal bir enerji kaynağı olup, yüzde 99’dan fazlası yapılan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde yurt dışı arz kaynaklarından temin edilmektedir.

Dünyada pandeminin etkisinin azalmasıyla birlikte artan doğal gaz talebine bağlı olarak küresel enerji piyasalarındaki doğal gaz fiyatlarında yüksek oranda artışlar meydana gelmiş olup, bu durum kamuoyu tarafından da yakinen bilinmekte ve takip edilmektedir. Buna ilaveten, Avrupa’nın en büyük doğal gaz tedarikçisi konumundaki Rusya ile Ukrayna arasında başlayan savaş sonrasında doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş artarak devam etmiş ve pandemi öncesine göre küresel piyasalardaki doğal gaz fiyatlarında %2000’e varan oranlarda artış meydana gelmiştir. Buna karşın, küresel piyasalardaki yüksek doğal gaz fiyatları bugüne kadar tüketicilerimize aynı oranda yansıtılmamıştır.

Diğer taraftan, bağımsız yayın organı Evsel Enerji Fiyat Endeksi’ne (HEPI-Household Energy Price Index) ve EUROSTAT verilerine göre konutlarda ve sanayi kuruluşlarında Avrupa ülkeleri arasındaki en düşük fiyatlı doğal gaz ülkemizde kullanılmaktadır.

1 Eylül 2022 tarihi itibari ile tüketicilerimizi imkânlar çerçevesinde asgari düzeyde etkileyecek şekilde doğal gaz satış fiyatlarında bir düzenleme yapılması maalesef zorunlu hale gelmiştir. Bu kapsamda, 1 Eylül 2022 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere;

Konutlarda kullanılan doğal gazın nihai satış fiyatlarında ortalama yüzde 20,4

Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerde kullanılan doğal gazın nihai satış fiyatlarında ortalama %47,6

Sanayide kullanılan doğal gazın nihai satış fiyatlarında ortalama yüzde 50,8

Elektrik üretimi için kullanılan doğal gazın nihai satış fiyatlarında ortalama yüzde 49,5

oranında artış yapılmıştır.

Bu artışlara rağmen, özellikle Konutlarda kullanılan doğal gazda tüketicilerimize yüzde 80’in üzerinde destek verilmeye devam edilmektedir.”

Elektriğe de zam

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), konutlarda eylül itibarıyla geçerli olacak elektrik tarifesine yüzde 20 zam yapıldığını bildirdi.

EPDK tarafından yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

“Pandeminin etkilerinin küresel ekonomilerde etkisini sürdürdüğü bir dönemde başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünya enerji piyasaları için ağır sonuçları beraberinde getirmiştir.

‘Küresel enerji krizi’ olarak da yorumlanan bu süreçte neredeyse bütün ham madde fiyatlarında olağanüstü artışlar yaşanmış bu durum ülkemizdeki enerji üretim maliyetlerini de olumsuz etkilemiştir.

Özellikle son aylarda küresel piyasalardaki enerji hammadde fiyatlarındaki artışların belirli seviyeleri geçmesi sebebi ile nihai elektrik tarifelerinde mesken ve tarımsal faaliyetler abone grupları için %20, kamu ve özel hizmetler sektörü ile diğer aboneler grubu için %30, sanayi abone grubu için %50 oranında artış yapılmıştır. Bu artışla beraber 100 kWh elektrik tüketimi olan bir mesken abonesi için ödenecek tutar 173,46 TL olmuştur.

Yeni tarifeler 1 Eylül 2022 tarihi itibarıyla yürürlüğe girecektir.”

Paylaşın

S. Arabistan’da Sosyal Medya Kullanan Kadına 45 Yıl Hapis Cezası

Suudi Arabistan mahkemesi bu ay içinde ikinci kez bir kadını sosyal medya faaliyetlerinin ülkeye zarar verdiği gerekçesiyle cezalandırdı. 45 yıl hapis cezası olarak verilen mahkumiyet, bu ay içinde ülkede verilen ikinci benzer ceza oldu. 

Suudi Arabistan’ın en büyük kabilelerinden birinden gelen ve eylemciliğe ilişkin bir geçmişi bulunmayan Nura bin Said al Kahtani’nin sosyal medya kullanımı başına dert açtı.

Associated Press ve insan hakları grupları tarafından incelenen dava tutanağına göre Kahtani sosyal medyadaki faaliyetleriyle “toplumun uyumunu bozmak” ve “sosyal dokuyu istikrarsızlaştırmak”la suçlandı.

Kahtani’nin sosyal medya paylaşımlarının ne olduğu ya da duruşmanın nerede yapıldığı bilinmiyor. Washington merkezli Arap Dünyası İçin Şimdi Demokrasi (DAWN) aldı insan hakları örgütü Kahtani’nin 4 Haziran 2021’te gözaltına alındığını bildirdi.

Riyad’da genellikle siyasi ve ulusal güvenlik davalarına bakan özel bir ceza mahkemesi Kahtani’nin önceki mahkumiyeti temyizi sırasında ülkenin geniş kapsamlı terörle mücadele ve siber sularla ilgili yasalarına karşı gelmekten suçlu buldu ve 45 yıl hapse mahkum etti.

Ağustos ayında İngiltere’de üniversite öğrencisi olan Salma el-Şehab tatil için ülkesi Suudi Arabistan’a gittiğinde yine sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle 34 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

İngiliz yayın kuruluşu BBC, Suudi Arabistan’da geçen yıldan bu yana sosyal medya kullanımı dolayısıyla daha birçok kadının tutuklu olduğunun sanıldığını aktardı.

“Yeni bir dalganın başlangıcı”

DAWN bölge direktörü Abdullah Alaoudh bu gelişmeyi “yeni hakimlerce özel mahkemede görülen yeni bir ceza ve mahkumiyet dalgasının başlangıcı” olarak tanımladı.

Yine Washington merkezli başka bir insan hakları grubu olan Özgürlük Girişimi, Kahtani’nin cezasının “aşırı uzun” olduğuna dikkat çekti.

Grubun araştırma direktörü Allison McManus, “Bu cezaları Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın uluslararası toplumda meşruiyet kazandığı bir dönemde yaşanmasını görmezden gelmek çok zor” ifadelerini kullandı.

Sosyal medya cezaları kadınlara ilk defa araba kullanma hakkı gibi yeni özgürlükler tanıyan aşırı muhafazakar İslam ülkesinde Prens Muhammed’in muhalefeti bastırma girişimine yeniden dikkat çekti.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan konsolosluğunda öldürülmesinin ardından ülkenin “dışlanması” gerektiğini ifade eden Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden petrol zengini krallığa temmuz ayında resmi ziyarette bulunarak  Prens Muhammed ile görüşmüştü.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Suudi Arabistan’da 46 Milyon Amfetamin Hapı Ele Geçirildi

Suudi Arabistan’da un nakliyesi sırasında 46 milyon amfetamin hapı ele geçirdi. Yetkililer, bunun, tek bir operasyonda ele geçirilen en yüksek rakam olduğunu belirtiyor.

Narkotik Kontrol Genel Müdürlüğü, güvenlik güçlerinin nakliyeyi Riyad’daki kuru limana ulaştığı ve bir depoya götürüldüğü sırada takip ettiğini söyledi.

Depoya yapılan baskında altı Suriyeli ve iki Pakistanlı gözaltına alındı.

Narkotik Kontrol Genel Müdürlüğü, amfetaminin adını vermedi, fakat Suudi Arabistan ‘Captagon’ logosunu taşıyan haplar için en büyük pazar olarak biliniyor.

Genel olarak amfetamin, kafein ve başka maddelerin bir karışımı olan Captagon’un Körfez ülkelerindeki varlıklı gençler arasında en popüler uyuşturuculardan biri olduğu bildiriliyor.

Foreign Policy dergisinde 2021 yılında yayımlanan bir makalede, araştırmacıların “can sıkıntısı ve sosyal kısıtlamaların” yanı sıra kolay erişilebilirliğin Suudi Arabistan’da Captagon kullanımında rol oynadığını söylediği belirtildi.

Korkuyu azalttığı söylenen uyuşturucu, Suriye’deki iç savaşta sahada da tüketildi.

New Lines Enstitüsü’nün Nisan ayında yayımladığı bir rapora göre, Captagon’un küresel ticaretteki yeri hızla büyüyor ve geçen yıl piyasa değeri tahmini 5,7 milyar dolardı.

Narkotik Kontrol Genel Müdürlüğü’nden bir sözcü, Riyad’da ele geçirilen 46.916.480 amfetamin tabletinin “bu miktarda uyuşturucuyu Suudi Arabistan Krallığı’na sokmak için düzenlenen bir nakliyata yönelik türünün en büyük operasyonu” olduğunu söyledi.

Sözcü, güvenlik güçlerinin uyuşturucuyla mücadelede kararlı olduklarını vurguladı ve suça karışan herkesin caydırıcı cezalara çarptırıldıklarını hatırlattı.

2021’den bu yana şiddet içermeyen uyuşturucuyla ilgili suçların infazları askıya alınmış olmasına rağmen, uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giyen kişiler, Suudi Arabistan yasalarına göre ölüm cezasına çarptırılabilir.

Narkotik Kontrol Genel Müdürlüğü ele geçirilen hapların nereden geldiğini söylemedi, ancak Körfez’de el konulan Captagon’un çoğunun Suriye ve Lübnan’dan geldiğine inanılıyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Halk, ‘Kin Ve Düşmanlığa’ Nasıl Teşvik Ediliyor?

Türk Ceza Kanunu’nun “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” başlıklı popüler maddesi, son olarak şarkıcı Gülşen’in tutuklanmasıyla gündeme geldi. Daha çok bilinen haliyle “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçlaması, en çok sosyal medya kullanıcılarını etkiliyor.

Peki, bu kavram aslında neyi anlatıyor? Tutuklanma sebebi mi? Bu maddeden yargılanmanın şartları nedir? Yargılananlar bu şartları karşılıyor mu? Uygulamada çifte standart var mı?

Kanun maddesinin hukuken ne anlama geldiğini, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi Başkanı, Avukat Çiğdem Akbulut bianet’ten Ayça Söylemez’e konuştu.

Öncelikle en yakıcı sonucu olan tutuklama tedbirini sorduk, Akbulut şöyle açıkladı:

“Ceza üst sınırları itibari ile infaz sistemine göre tutuklama yapılmaması lazımken, uygulamada birçok kez tutuklama ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabii ki bu orantısız tedbirin her zaman iktidara muhalif kesime yönelik, bu kesimin ifade özgürlüğünü ve kişi güvenliğini ihlal eder şekilde uygulandığı aşikâr.”

216. maddenin hukuki değerlendirmesini de yapan Akbulut, “yakın ve açık tehlike” mefhumunu hatırlattı.

Suça konu edilen söylemde “kasıt” olması gerekiyor

“TCK 216” son dönemde artarak gözaltı ve hüküm gerekçesi olarak kullanılıyor. Ancak bu maddeden bir suçun oluşabilmesi gerçekte (hukuken) hangi şartları gerektirir, hangi eylemler gerçekleştiğinde suçun unsurları oluşmuş olur?

Bu madde ile düzenlenen üç tip suçun* da düzenlenme amacı, “toplumsal barışı korumak”. Halkın belli bir kesiminin diğer bir kesimine kin, öfke, düşmanlık beslemesini ve bu duygular ile harekete geçmesini engellemeye yönelik düzenlemeler…

Hukuki şartlarına baktığımızda, suça konu edilen söylemde “kasıt” olması gerekiyor. Yani “tahrik” dediğimiz unsurun var olması için söylenen sözün gerçekten belli bir kesimi diğer kesime karşı tahrik etme amacı ile söylenmesi gerekiyor.

Ve bu amaçla söylenen sözün aşağılanan, hedef gösterilen kesim için açık ve yakın, “gerçek” bir tehlike oluşturması gerekiyor. Bu doğrultuda sözün ne zaman söylendiği, nasıl bir ortamda söylediği, kime/kimlere karşı söylendiğine bakılmak zorunda. Gerçekten bir infial yaratmış mı sorgulanmak zorunda.

“Dillerini keseceğiz” ifade özgürlüğü sayıldı

Türkiye’deki uygulama bu şartlara uyuyor mu? Uygulamanın mevcut halini ve çifte standart eleştirilerini nasıl değerlendirirsiniz?

Her üç suç tipi için de ceza üst sınırları itibari ile infaz sistemine göre tutuklama yapılmaması lazımken uygulamada birçok kez tutuklama tedbiri ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabi kii bu orantısız tedbirin her zaman iktidara muhalif kesime yönelik, bu kesimin ifade özgürlüğünü ve kişi güvenliğini ihlal eder şekilde uygulandığı aşikâr.

Geçen yıl Boğaziçili öğrenciler, Kâbe fotoğrafını yere serdikleri için bu suçlama ile aylarca tutuklu yargılandı. Ama çok yakın zamanda sanatçı Sezen Aksu için “dillerini keseceğiz, beyinlerine sıkacağız” ifadesini kullanan 15 Temmuz Şehitler ve Gaziler Platformu Başkanı Erol Bulut hakkında sadece TCK 216 da değil, başka suçlar için de kovuşturma dahi yürütülmedi ve bu sözlere ifade özgürlüğü dendi.

Ülkede hemen hemen her gün LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söyleminde bulunuluyor, çoğunlukla devlet yetkilileri ve din insanları bu sözleri sarf ediyor ancak soruşturma makamlarının bir kez olsun harekete geçtiğini görmedik.

En çarpıcı örneklerden biri, Sedat Peker’in, barış akademisyenleri için söylediği “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” sözleri hakkında verilen beraat kararı… Bu dava bugün görülüyor olsa başka türlü sonuçlanacağını bilmek de cabası. Ve aslında tam olarak maddenin uygulanma şeklinin özeti.

Kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, haklarını arayan işçilerin, öğrencilerin, son zamanlarda özellikle göçmenlerin iktidar ve başkaca faşist hareketler ve medyaları tarafından sürekli hedef gösterildiğini görüyoruz ve bu söylemlerin sonucunda “açık ve yakın tehlike” unsurunu aşan, gerçekleşmiş linçlerle, katliamlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu halde dahi başlatılmayan, daha yüksek cezai yaptırımlar içeren suç soruşturmaları varken, iktidarın “değerlerine” dil uzatıldığında TCK 216’yı sopa olarak muhalefetin karşısında buluyoruz.

Başlangıçta amacının toplumsal barışı korumak olduğunu söylediğimiz madde, siyasi iktidar eli ile uygulamaya koyulan haliyle toplumsal kutuplaşmayı arttırıyor.

 TCK Madde 216- Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Paylaşın

Moody’s Türkiye Enflasyon Beklentisini Yükseltti

ABD merkezli kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin 2022 yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 70’e yükseltti. Kuruluş bir önceki tahminini yüzde 52,1 olarak açıklamıştı.

Moody’s, bugün yayınladığı “Global Marko Görünüm 2022-23 raporu Ağustos ayı güncellemesinde; Türkiye için 2022 ve 2023 büyüme ve enflasyon tahmininde değişikliğe gitti.

Moody’s yüzde 52,1 olarak öngördüğü 2022 yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 70’e, yüzde 30 olarak öngördüğü 2023 yılı sonu enflasyon beklentisini ise yüzde 40’a yükseltti.

Türkiye için 2022 büyüme beklentisini yüzde 3,5 olarak açıklayan kuruluş, beklentisini güncelleyerek yüzde 4,5’e çıkardı. Diğer taraftan, Moody’s 2023 için yüzde 4 olan büyüme beklentisini ise yüzde 2’ye düşürdüğümü açıkladı.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCMB) 2022 ağustos ayı piyasa katılımcıları anketi sonuçlarına göre katılımcıların cari yıl sonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi bir önceki anket döneminde yüzde 69,94 iken, bu anket döneminde yüzde 70,60 oldu.

TÜİK göre; Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) bir önceki aya göre yüzde 2,37, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 45,72, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 79,60 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 49,65 olarak gerçekleşti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ağustos ayı Enflasyon verilerini 5 Eylül günü saat 10.00’da açıklayacak.

Paylaşın

İktidar Medyayı Nasıl Yönetiyor? Reuters Örnek Örnek Açıkladı

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, Türkiye’de iktidarın medya üzerinde nasıl baskı kurduğuna dair dikkat çekici bir dosya haber yayımladı. Haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olan eski ekonomi bakanı Berat Albayrak’ın görevi bırakması, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanması ve yazar Orhan Pamuk’un siyasi açıklamaları nedeniyle bazı kesimlerden tepki çektiği bir dönemde Nobel Edebiyat Ödülü alması gibi olaylarda, ana akım medya üzerinde nasıl baskı kurulduğu örnekleriyle anlatıldı.

Ana akım kuruluşlarda çalışan bazı gazeteciler, ajansla isim vermeden yaptıkları söyleşilerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ve çalışanlarının verdiği talimatları aktardı.

“Özel dosya- İçerden bilgi aktaranlar Erdoğan’ın nasıl Türkiye’deki yazı işlerini etkilediğini ortaya çıkardı” başlığının kullanıldığı haber Jonathan Spicer imzasıyla yayınlandı. Makalenin girişinde, Berat Albayrak’ın 2020 sonunda görevini bırakması sonrasında medyada bir belirsizlik ve sessizlik olduğu hatırlatıldı.

Sözcü’nün aktardığına göre haberde, “24 saatten uzun bir süre boyunca hükümet yanlısı televizyon kanalları ve gazeteler sessizliğe büründü. Bu durum Türk ana akım medyasının durumunu açıkça ortaya koyuyor. Bu durum bir dönem fikirlerin hararetle tartışıldığı Türk ana akım medyasında artık hükümet onaylı başlıklar, 1. sayfalar ve televizyon tartışmaları olduğunu gösteriyor” denildi.

‘Altun’un çalışanları mesaj atıyor’

Haberde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan yazı işlerine talimatlar geldiği belirtilirken, sektörde çalışan onlarca kişiden bu yönde ifadeler geldiğine de dikkat çekildi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı Erdoğan’ın oluşturduğu ve Ankara’da 1500 kişi çalıştığı hatırlatılırken, “Reuters’ın gördüğü mesajlarda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un çalışanları telefonda arayarak ya da WhatsApp mesajlarıyla yazı işleri müdürleriyle iletişime geçiyor” yorumu yapıldı.

‘Kararları Altun ve yardımcıları alıyor’

Reuters’a konuşan hükümetten bir yetkili, “Altun’un gündemi belirleme gibi bir durumu yok. Altun, kısaca editör ve gazetecilere brifing veriyor ki bu da işinin gereği. Bu brifingler de basın özgürlüğünü ihlal edecek şeyler değil” dedi.

Reuters haber ajansı Fahrettin Altun ve kurmaylarının medya mensuplarıyla sık sık iletişim içinde olduğunu yazdı.

Haberde, İletişim Başkanlığı’nın yıllık bütçesinin 680 milyon liraya yakın olduğu belirtilirken ismini açıklamayan bir yetkili, “Buranın çok büyük bir yapısı var. Burada kararlar Altun ve yardımcıları tarafından alınıyor” yorumunu yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da hükümeti için negatif anlam doğurabilecek ekonomik ya da askeri haberin gelmesiyle birlikte Altun’un yayın yönetmenleri ya da kıdemli muhabirlerle, bu haberlerin nasıl verilmesi gerektiğine dair iletişime geçtiğini de Reuters’a konuşan bu yetkili anlattı.

‘Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalın’

Reuters’taki haberde, “Albayrak’ın sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ekonomi bakanlığından ayrılmasından sonra dört kaynak, Altun’un medyaya Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalması konusunda uyarıda bulunduğunu belirtti. Erdoğan’ın istifayı kabul etmesinden sonra büyük Türk TV kanalları ve gazeteleri haberi verdi” ifadesi de kullanıldı.

TRT editörü: 30 saat bekledik

TRT’de çalışan kıdemli bir editör de, “30 saat bekledikten sonra bu haberin yayınlanması için yeşil ışık yakıldı” dedi.

Reuters muhabiri, bazı ekran görüntüleri gördüğünü söylerken, “Altun’un yönetiminde çalışan yetkililer düzenli olarak ana akım medyadaki yazı işlerine WhatsApp mesajları atarak kabinede ya da parti üyelerinden gelen açıklamaların hangisinin öne çıkarılacağını ya da hangilerinin görmezden gelineceğinin talimatını veriyor” yorumunu yaptı. Fakat Reuters muhabiri bu ekran görüntülerini kamuoyu ile paylaşmadı. Altun ve ekibinin haricinde AKP’li siyasetçilerin de sık sık medya kuruluşlarıyla iletişime geçtiği ve haberlerde düzeltmeler istedikleri öne sürüldü.

‘Erdoğan’ın Orhan Pamuk’u tebrik etmesi beklendi’

TRT’de çalışan bir editör de 2006’da Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü kazanması sonrasında benzer bir durum yaşandığına dikkat çekti. İsmini açıklamayan yetkili, devlet televizyonunun dönemin başbakanı Erdoğan’ın Pamuk’u tebrik etmesinden sonra haberin verildiğine dikkat çekti. İsmini açıklamayan TRT çalışanı, “O gün büyük bir rahatlama oldu. Çünkü eğer tebrik olmasaydı, o haberi yapamazdık” dedi.

Yerel seçimlerde ne yaşandı?

2019’daki yerel seçimler sonrasında gazetelerin yazı işlerinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan bir açıklama bekledikleri öne sürülürken, bir televizyon editörü, yöneticilerin “bir sorun veya sıradışı bir durum yokmuş gibi davranma” talimatı verdiğini söyledi.

Dört farklı anaakım medya kuruluşunun yazı işlerinde çalışanların anlatımına göre, o gece her iki tarafın da seçimi kazandığını ilan etmesi sonrası müdürlerin İletişim Başkanlığı’ndan veya diğer yetkililerden talimat beklemesi nedeniyle kafa karışıklığı ve felç hali vardı. Bir gazeteci, çalıştığı gazetede yazı işleri editörlerinin toplantı masasında seçim haberini hükümeti rahatsız etmeyecek şekilde hangi başlıklarla vereceklerini konuştuğunu anlattı. Kıdemli bir muhabir olduğu belirtilen gazeteci, “Başlık bulmaya çalışırken resmen acı çekiyorlardı” dedi. Haberde, ana akım TV kanallarında seçim sonrasında Erdoğan ve AKP’nin açıklamalarına yer verilirken İmamoğlu’nun açıklamalarına ise yer verilmediği belirtildi.

Paylaşın