Merkez Bankası, Yıl Sonu Enflasyon Tahminini 65,2’ye Yükseltti

Merkez Bankası, enflasyonun 2022 yılı sonunda yüzde 65,2 olarak gerçekleşeceği, 2023 yıl sonunda yüzde 22,3 ve 2024 yıl sonunda ise yüzde 8,8 seviyesine gerileyerek, azalış eğilimini sürdüreceğinin tahmin edildiğini açıkladı.

Haber Merkezi / Bankanın bir önceki enflasyon beklentisi bu yıl sonu için yüzde 60,6, gelecek yıl sonu için yüzde 19,2 ve 2024 yılı sonu için yüzde 8,8 seviyesinde bulunuyordu.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Şahap Kavcıoğlu, yılın son Enflasyon Raporuna ilişkin sunum yaptı. Kavcıoğlu’nun sunduğu sunumda öne çıkan ifadeler şöyle:

“Yurt içi iktisadi faaliyet, yaşanan büyük arz şoklarına rağmen, sürdürülebilir bir yapıda ve kesintisiz bir şekilde devam ediyor.

Yılın ikinci yarısına ilişkin göstergeler ihracatın yüksek seviyelerini koruduğuna ve yatırım eğiliminin güçlü kalmayı sürdürdüğüne işaret ediyor.

2023 yılına ilişkin büyüme tahminleri önceki rapor dönemine göre küresel ölçekte önemli ölçüde aşağı yöne güncellenmiştir.

Temmuz başından bu yana öncü göstergeler, zayıflayan dış talebin etkisiyle üçüncü çeyrekte büyümede sınırlı bir yavaşlamaya işaret ediyor.

Yapısal dönüşümün cari denge üzerindeki yansımalarını izlemeye davam ediyoruz. Cari dengedeki iyileşme ikinci çeyrekte de devam etti.

Enerji maliyetlerinin küresel çapta olağanüstü seviyede yükseldiği bu sürecin sonunda enerji fiyatlarının normalleşme eğilimine girmesiyle birlikte ülkemizin büyürken cari fazla verdiği bir dış dengeye kavuşacak.

İhracat üzerindeki aşağı yönlü riskler bir önceki rapor dönemine göre arttı.

Ağustos ayı itibarıyla, yatırım ve ihracat kredilerinin toplam ticari krediler içerisindeki payı yüzde 28’i aşarak son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Yılın üçüncü çeyreğine ilişkin öncü göstergeler, talep koşullarında önceki çeyreğe göre daha ılımlı bir seyre işaret ediyor. Yatırım eğilimleri gücünü koruyor.

Sanayi üretiminde, yakaladığımız ivmenin ve istihdamdaki artışın sürdürülmesi için finansal koşulların, özellikle finansman maliyeti kanalıyla destekleyii olması gerektiğini düşünüyoruz.

Uyguladığımız makroihtiyati tedbirlerin etkinliği sayesinde kredi kompozisyonunda hedefli kredi politikamızla uyumlu değişiklikler gözledik.

Kredi faizlerine yönelik devreye alınan makroihtiyati düzenlemeler sonrasında parasal aktarımın desteklendiğini ve TL ticari kredi faizlerinin 10 puan civarına gerilediğini görüyoruz.

Tüketici kredilerinin ticari kredilere olan oranı azalırken, yatırım ve ihracat kredilerinin ticari krediler içerisindeki ağırlığı önemli ölçüde arttı.

Liralaşma stratejimiz çerçevesinde bankacılık sektörünün pasif kompozisyonunda da TL’nin payının artmasını önemsiyoruz.

Merkez Bankası olarak ekonomi politikalarının kontrol alanının dışında kalan söz konusu arz kaynaklı maliyet baskılarına faiz artırımlarıyla karşılık vermenin etkili olmayacağını değerlendiriyoruz.

Enflasyonun düşmesini üretimi destekleyerek ve üretim gücümüzü artırarak sağlayabiliriz.

Önümüzdeki dönemde TL payının daha da artacağını öngörüyoruz. Dolayısıyla bu kanaldan döviz kurlarındaki istikrara katkı sağlayarak enflasyonu besleyen önemli bir unsuru da kontrol altına almış oluyoruz.

Enflasyonun daha hızlı gerilemesi için beklentilerin ve kur istikrarının dezenflasyon süreciyle uyumlu olmaları gerekiyor.

Firmalarımızın fiyatlama davranışlarında bozulma yaşanmasına ve sağlıksız fiyat oluşumlarına izin vermeyeceğiz. Bunun sonucunda, beklentilerin ve kur istikrarının enflasyondaki düşüşü desteklemesini sağlayacağız.

Enflasyonu bir süreliğine değil, kalıcı olarak ve tamamen düşürecek bir programı sabır ve kararlılıkla uyguluyoruz.

Yaptığımız uygulamalarla tahvil ve ticari kredi faizleri önemli oranda geriledi. Kredi gelişmeleri hedefli kredi politikalarımızla uyumlu seyretti.”

Paylaşın

TTB Ve Şebnem Korur Fincancı Neden İktidarın Hedefinde?

TTB’nin son yıllarda neden iktidarın hedefi olduğuna ilişkin soruya insan hakları hukukçusu avukat Kerem Altıparmak, “Bu iktidarın stratejisi, hegomonik bir yönetim tarzı. Sadece devlet kurumlarını değil, sivil ve kamu kurumu niteliğindeki bütün kuruluşlarında iktidarını ele geçirme amacını şey yapıyor. İktidarın mevcut koşullarda, olağan seçimlerde o kurumların yönetimini ele geçirmesi mümkün olmuyor” dedi ve ekledi:

“Bu tür açıklamalar ile bu bir fırsata çevriliyor ve buradan yola çıkarak, ‘yasa değiştirelim, zayıflatalım, bölelim’ deniyor ve böylece sendikalarda yapıldığı gibi şeylere meslek örgütlerini bir şeklide kontrol altına alma niyeti var. Bunun için meselenin Şebnem Korur Fincancı’nın açıklamasını ve onun şahsını aşan bir yönü de var. Bu meslek örgütlerini bir şekilde zapturapt altına almanın bir aracı haline gelecek.”

Son yıllarda iktidar temsilcilerinin sık sık hedef aldığı Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın 26 Ekim sabahı gözaltına alınması tepkilere neden oldu. İnsan Hakları Hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre iktidarın meslek örgütlerini kontrol altına almayı amaçlıyor. Altıparmak, Fincancı’nın açıklamasının şiddet içermediği ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu vurguladı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, TSK’nın Kuzey Irak’ta düzenlediği askeri operasyonlar sırasında PKK üyelerine yönelik “kimyasal silah kullanıldığını” savunarak bunun araştırılmasını isteyen Fincancı hakkında 20 Ekim’de soruşturma başlatmıştı.

Ancak başsavcılık, ifadeye davet etmek yerine özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tepkisinin ardından gözaltı işlemi uyguladı. Oysa TTB’nin avukatları, 21 Ekim’de savcılığa giderek Fincancı’nın ifade vermeye hazır olduğunu bildirdi.

TTB’nin hükümetin tepkisine neden olan eleştirileri

TTB, 23 Ocak 1953 yılında kabul edilen 6023 sayılı kanunla kurulmuş bir meslek örgütü. Yasada, temel görevi de “Türk Tabipleri Birliği; tabipler arasında mesleki deontolojiyi ve dayanışmayı korumak ve meslek mensuplarının hak ve yararlarını korumak amacıyla kurulmuş kamu kurumu niteliğinde mesleki bir kuruluştur” şeklinde tanımlanıyor. Serbest çalışan doktorlar TTB’ye üye olarak mesleklerini yapabiliyor.

Muhalif bir çizgiye sahip olan TTB, özellikle son yıllarda AKP iktidarının sağlık politikalarına yönelik eleştirileriyle dikkati çekiyordu. Özellikle TTB’nin iktidarın “kamu-özel sektör işbirliği” modeliyle yaptığı ve işletmesi özel şirketlerde olan şehir hastanelerine itiraz ediyor.

Aynı zamanda koronavirüs pandemisi sırasında yeterli önlem alınmadığı gerekçesiyle de Sağlık Bakanlığı’nı eleştiriler yöneltilmişti. Ayrıca TTB, doktorların özlük hakları ile ilgili de birçok iş bırakma eylemine imza attı.

Zeytin Dalı açıklamasından yargılandılar

Dönemin TTB Merkez Konseyi üyeleri, 2018’de TSK tarafından Afrin’e yapılan “Zeytin Dalı” operasyonuna karşı “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” bildirisi yayımlamıştı. Bu nedenle TTB Merkez Konseyi üyeleri 4 ile 7 gün orasında gözaltında kalmıştı.

Savcılık, TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında “terör örgütü propagandası yapmak ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla dava da açmıştı. Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi, 11 hekime halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası vermişti. Ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, mahkûmiyet kararlarını bozarak 10 kişinin beraatine hükmetmişti. Kararın gerekçesinde bildirinin içeriği rahatsız edici olsa da şiddet içermediği ve şiddet kışkırtıcılığı yapılmadığı vurgulanmıştı.

Erdoğan, son olarak “kimyasal silah” açıklaması nedeniyle TTB’nin adındaki “Türk” ibaresinin yasa değişikliği yaparak çıkaracakları mesajı vermişti.

“Hakikate ceza hukukun sopası ile ulaşılmaz”

Peki, hukukçular yaşananlara ne diyor?

İnsan hakları hukukçusu avukat Kerem Altıparmak, Fincancı’nın kimyasal silah kullanıldığı iddialarını içeren sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu söyledi. Açıklamada herhangi bir şiddet çağrısı olmadığına işaret eden Altıparmak, DW Türkçe’den Alican Uludağ’a şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bir iddiaya cevap verebiliyorsanız, o ceza hukukunun konusu olamaz. Bir kişinin yanlış söylediği iddiasındaysanız, siz de çıkar doğrusunu söylersiniz, belgelersiniz, bilgilendirirsiniz. Ama hakikate ceza hukukun sopası ile ulaşılmaz. Hakikate konuşarak, tartışarak, karşılıklı fikirler çürütülerek ulaşılıyor. İstendiği kadar demokrasi olduğu söylensin, bir kişi devletin bir kurumunu eleştirdiği için kendisi ifade edeye gelebilecekken gidip zorla Ankara’ya getiriliyorsa ifade özgürlüğü yoktur.”

“Bahçeli’nin açıklamasından sonra gözaltı yargıya müdahale”

Altıparmak, gözaltı kararının Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli’nin açıklamalarından sonra gelmesini de eleştirdi. AİHM’in Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın başvurularında Türkiye aleyhinde verdiği siyasi tutuklama kararının bir dayanağının da siyasilerin açıklamaları olduğuna işaret eden Altıparmak, şöyle devam etti:

“Bu her iki kararda da AİHM’İ bu sonuca götüren şey, Cumhurbaşkanının o kişilerle ilgili yaptığı konuşmalarla yargı makamları kararları arasında korelasyon görmesiydi. Burada da bu karşımıza çıkıyor. Tesadüf değil yani. Devlet Bahçeli vatandaşlıktan çıkarılsın diyor Bir gün sonra o kişi gözaltına alınıp belki de tutuklanma riskiyle karşı karşıya kalacak. Bu açık şekilde yargıya müdahale niteliği taşıyor.”

“Amaç TTB’yi kontrol altına almak”

Altıparmak, TTB’nin son yıllarda neden iktidarın hedefi olduğuna ilişkin soruya ise şu yanıtı verdi:

“Bu iktidarın stratejisi, hegomonik bir yönetim tarzı. Sadece devlet kurumlarını değil, sivil ve kamu kurumu niteliğindeki bütün kuruluşlarında iktidarını ele geçirme amacını şey yapıyor. İktidarın mevcut koşullarda, olağan seçimlerde o kurumların yönetimini ele geçirmesi mümkün olmuyor. Bu tür açıklamalar ile bu bir fırsata çevriliyor ve buradan yola çıkarak, ‘yasa değiştirelim, zayıflatalım, bölelim’ deniyor ve böylece sendikalarda yapıldığı gibi şeylere meslek örgütlerini bir şeklide kontrol altına alma niyeti var. Bunun için meselenin Şebnem Korur Fincancı’nın açıklamasını ve onun şahsını aşan bir yönü de var. Bu meslek örgütlerini bir şekilde zapturapt altına almanın bir aracı haline gelecek.”

Şebnem Korur Fincancı kimdir?

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan Şebnem Korur Fincancı, 2009 ile 2020 yılları arasında Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanlığı yaptı. Aynı zamanda Adli Tıp uzmanı olan Fincancı, 1990’lı yıllar başta olmak üzere işkence ve kötü muamele vakalarına karşı mücadele etti, raporlar verdi.

1997’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı olan Fincancı, verdiği raporlar nedeniyle 2004’te Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı’ndan alındı. 2016’da Özgür Gündem gazetesinin “nöbetçi genel yayın yönetmenliği”ni yapma eylemi nedeniyle 20 gün tutuklu kaldı.

Barış akademisyenlerinin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı gerekçesiyle “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası aldı. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararından sonra yeniden görülen davada beraat etti. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndaki görevinden zorunlu olarak emekli oldu. 2020 yılında TTB Merkez Konseyi Başkanlığı’na seçildi.

Paylaşın

DMÖ’den ‘Üç Ana Sera Gazı Salınımı Rekor Seviyeye Ulaştı’ Uyarısı

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ), atmosfere yayılan üç ana sera gazı karbon dioksit, metan ve azot oksit miktarının geçen yıl rekor seviyelere ulaştığı uyarısında bulundu.

DMÖ düzenli yayımlanan Sera Gazı Bülteni son sayısında özellikle atmosfere yayılan metan miktarındaki önemli artışa dikkat çekti.

Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenecek olan COP27 toplantısı öncesinde yapılan açıklamada, son gelişmelerin küresel ısınma için ciddi tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuldu.

Açıklamada, DMÖ Genel Sekreteri General Petteri Taalas’ın, “metan seviyelerindeki rekor yükseliş dahil, ana ısı tutucu gazların konsantrasyonlarında devam eden artış, bize yanlış yöne gittiğimizi gösteriyor.” şeklindeki açıklamasına yer verildi.

Metan, ısıyı yakalamada karbondioksitten daha güçlü bir gaz olarak biliniyor. Bununla birlikte atmosferde karbondioksit kadar uzun süre kalamıyor. Havada metandan 200 kat daha fazla karbondioksit bulunuyor.

Küresel ısınma konusunda düzenlenen hükümetlerarası bir panelde, atmosfere yayılan metandaki hızlı artışa işaret edilerek, 20 yıllık bir zaman dilimi içinde bir metan molekülünün, bir karbondioksit molekülüne oranla yaklaşık 81 kat daha fazla ısı yakalayacağı ancak, bir yüzyıldan fazla bir süre sonra, molekül başına karbondioksitten 28 kat daha fazla ısıyı hapsedeceği uyarısında bulunulmuştu.

DMÖ verilerine göre, 1750 olarak bilinen sanayi dönemi öncesi zamandan bu yana havadaki karbondioksit konsantrasyonlarının yaklaşık yüzde 50 artarak, milyonda 415,7 parçaya yükseldi.

Metan salınımının yüzde 162 artarak milyarda 1.908 parçaya yükseldiğine dikkat çeken DMÖ, endüstriyel işlemler, gübre kullanımı ile insan yapımı kaynakları ile biokütle yakma sonucu atmosfere yayılan azot oksit miktarının yaklaşık dörtte bir artarak milyonda 334,5 parçaya yükseldiğini aktardı.

Atmosfere yayılan emisyonların önemli bir bölümünden ABD, Çin ve Avrupa’nın sorumlu olduğu biliniyor.

Sera gazı salınımı düşmediği takdirde ne olacak?

Bu arada Dünya Kaynakları Enstitüsü tarafından BM adına hazırlanan ve sabah saatlerinde açıklanan raporda, sera gazı emisyonunda büyük kesintiler yapılmazsa, gezegenimizin sanayi öncesi dönemle karşılaştırıldığında 2100 yılında ortalama 2,1 ila 2,8 derece ısınacağı uyarısında bulunulmuştu.

Bu sıcaklık, 2015 Paris Anlaşması’nda kabul edilen mevcut 1,5 derecelik artışın çok çok üzerinde ve bilim insanlarının yıkıcı iklim etkileri ihtimalini belirgin şekilde yükselten eşiği de aşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün 2022 İklim Eylem Durumu adlı raporu, ulusların mevcut taahhütlerinin küresel sera gazı emisyonunu 2019 seviyesinden yüzde 7 düşürülmesini sağlayabileceğini kaydetti.

Küresel ısınma sınırının 1,5 derece ile sınırlı kalması için ise sera gazı emisyonu bu oranın altı katı daha fazla yani yüzde 43 oranında azaltılması gerekiyor.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

IMF Başkanı Georgieva: Merkez Bankaları Faiz Yükseltmeye Devam Etmeli

Merkez bankalarının enflasyonla mücadele etmek için “nötr” seviyeye erişene kadar faiz oranlarını arttırmaya devam etmeleri gerektiğini söyleyen Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, çoğu merkez bankasının henüz bu seviyeye erişmediğini kaydetti.

Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını 75 baz puan arttırması beklentisinden bir gün önce Berlin’de Reuters haber ajansına konuşan IMF Başkanı Georgieva, merkez bankalarının faiz arttırmasının olumlu etkilerinin küresel çapta hissedilmesi için 2024 yılı başına kadar süre olduğunu belirtti.

Avrupa Merkez Bankası, aylardır, atacağı ilk adımın faizleri nötr seviyeye çıkarmak olduğunu bildiriyordu. Nötr seviye, faiz oranının ekonomik büyümeyi ne tetiklediği ne de kısıtladığı seviye olarak tanımlanıyor. Ancak kimileri daha agresif adımlar atılması çağrısı yaparak, Avrupa Merkez Bankası’nın enflasyon baskılarını kontrol altına almak için daha ileri gitmesi gerektiğini savunuyor.

Georgieva, “Şu aşamada nötr seviyeye ulaşma arayışındayız. Birçok yerde henüz bu seviyede değiliz” dedi. IMF Başkanı, merkez bankalarının faiz oranlarını arttırma gerekliliğini, “enflasyon yüksek seyrettiğinde bu büyümeye sekte vurur, nüfusun en yoksul kesimlerine en ağır darbeyi indirir” şeklinde konuştu.

Avrupa Merkez Bankası’nın son faiz artışı adımları, ekonomik görünümün kötüleştiği, Eylül ayında Euro bölgesinde enflasyonun yüzde 9,9 seviyesine çıktığı dönemde atıldı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında gıda ve enerji fiyatlarının hızla artması, enflasyonu tetikledi.

Merkez bankalarının faiz oranlarını ne kadar süre arttırmasını beklediği sorusuna Georgieva, IMF’nin “2024 yılına kadar merkez bankalarının attıkları adımların etkilerini görmeye başlayacağını tahmin ettiğini” kaydetti. Georgieva, faiz artışlarının etkileri hakkında, “Faydaları görülebilir ama bu hemen olmaz, toplumun sabırlı olması gerekir” dedi.

Paylaşın

Katoliklerin Ruhani Lideri Papa’dan Rahip Ve Rahibelere ‘Porno’ Uyarısı

Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa Francis, “Bu benim dünyam değil ama siz onu dikkatle kullanmalısınız. Her şey elinizin altında. Yardım maksatlı kullanılmalı. Bu tamam. Ama bir de iyi biliyorsunuz ki, dijital pornografi diye bir şey var” dedi ve ekledi:

“Ne yazık ki bu, rahipler, rahibeler, dindarlar dahil pek çok kişinin sahip olduğu bir kusur. Bu, ruhu zayıflatır. Şeytan oradan girer. Rahiplerin kalbini zayıflatır. Sevgili kardeşlerim, dikkatli olun.”

Vatikan’a yakın basın yayın organlarında yer alan habere göre, Papa Francis, Katolik Kilisesi’nde ilahiyat eğitimi alan öğrenciler, rahip ve rahibeleri kabulünde dijital ve sosyal medyanın kullanımına ilişkin soruları yanıtlandırdı.

Sputnik’teki habere göre Papa kendisinin bu dijital dünyanın insanı olmadığını ve hatta zamanında kendisine hediye gelen bir telefonu da iade ettiğini belirterek, “Bu benim dünyam değil ama siz onu dikkatle kullanmalısınız. Her şey elinizin altında. Yardım maksatlı kullanılmalı. Bu tamam. Ama bir de iyi biliyorsunuz ki, dijital pornografi diye bir şey var. Ne yazık ki bu, rahipler, rahibeler, dindarlar dahil pek çok kişinin sahip olduğu bir kusur. Bu, ruhu zayıflatır. Şeytan oradan girer. Rahiplerin kalbini zayıflatır. Sevgili kardeşlerim, dikkatli olun” ifadelerini kullandı.

Papa, dijital ve sosyal medya dünyasında çok zaman kaybetmemek gerektiğine de dikkati çekti. Kilise öğretisi, pornografiyi ‘iffete karşı işlenmiş suç’ olarak kabul ediyor.

Papa Francis kimdir?

Papa I. Franciscus (17 Aralık 1936’da Buenos Aires, Arjantin) taşıdığı papa unvanıyla dünya çapında 1,2 milyar üyesi bulunan Katolik Kilisesi’nin en büyük ruhanî lideridir. 13 Mart 2013’te saat 18:09 (UTC) papa olarak seçildiği, dünyaya Sistine Şapeli’nin bacasından yükselen beyaz dumanla duyurulmuştur.

İki gün gibi kısa bir seçim süreci sonunda 115 kardinal arasından seçilmiştir. 266. papa olarak seçilen I. Franciscus, Latin Amerika doğumlu olup Amerika’dan ve Güney Yarıküre’den gelen ilk papadır. İtalyan kökenlidir.

Temel eğitimden sonra kimyager olan Bergoglio, 1958’de Cizvitler’e katıldı. Önce Şili’de beşerî bilimler tahsil eden Bergoglio, Buenos Aires’e döndükten sonra San Miguel’deki Máximo San José Yüksek’sinde felsefe tahsilini 1960’ta bitirdi. Katolik ilahiyat tahsilini de 1970’de tamamladı. 1969’da papazlık sakramentini alarak aynı üniversitede ilahiyat doçenti oldu.

Tersiatı için bir yıl İspanya’ya giden Bergoglio, 1973’ten itibaren mürit ustası ve ilahiyat doçenti olarak San Miguel Yüksekokulu’nda çalıştı. Bu görevi 1979’a kadar devam ettirdi. 1980-86 yılları arasında San Miguel Yüksekokulu’nun rektörüydü. Müteakkiben Frankfurt am Main yakınlarındaki Philosophisch-Theologische Hochschule Sankt Georgen’e araştırma için gitti. Fakat doktora projesi yarım kaldı. Bundan sonra Córdoba’de rûhânî eşlikçiydi.

20 Mayıs 1992’de Papa II. Ioannes Paulus tarafından Buenos Aires’e yardımca piskopos, Auca’nın da îtibârî piskoposu olarak tayin edildi. Birkaç değişik unvan ve pozisyonlardan sonra II. Ioannes Paulus, onu 2001’de kardinal papazı ünvanını vererek Kardinal Heyeti’ne alınmış oldu.

115 kardinalin seçme hakkına sahip olduğu 2005 Konklavı’nda Bergoglio, adı bilinmeyen bir kardinalin günlüğündeki notlara dayanan bazı gazete haberlerine göre birinci seçimde 10, ikinci seçimde 35 ve üçüncü seçimde 40 oy almış.[16] Daha sonra adaylıktan çekilmiş.

8. Kasım 2005’te üç yıllığına Arjantin Episkoposlar Konferansı’nın başkanlığına seçildi.

Papa XVI. Benedictus’un 28 Şubat 2013’te 12 Mart 2013’te yine 115 kardinalin seçme hakkına sahip olduğu 2013 Konklavı başladı. Konklavın ikinci gününde ileri yaşı ve yıpranmış sağlığı yüzünden[17][18] pek favori olarak görülmemesine rağmen beşinci seçimde gerekli üçte iki çoğunluğu alarak 266. papa ve mukaddes Petrus’un 265. halefi oldu.

Âdet üzere papa olarak Latince Franciscus adını alan Bergoglio’nun adıyla beraber “I.” eki, Vatikan sözcüsü Federico Lombardi’ye göre aynı adı taşıyan ikinci bir papa seçilirse kullanılacak. (Buna mukabil I. Ioannes Paulus, hemen “I.” ekini kullanmıştır.) Bir basın toplantısında[19] Papa Franciscus, adını Cizvit Tarikatı’nın kurucularından olan Franciscus Xaverius’a atfen değil, mukaddes Assisili Francesco’ya atıfla aldığını belirtti.

Paylaşın

Rusya’dan Nükleer Saldırıya Yanıt Provası: ‘Gök Gürültüsü’ Tatbikatı

Nükleer saldırı tartışmalarının tırmandığı bir dönemde Rusya, “Gök Gürültüsü” adını verdiği ve denizaltılar, stratejik bombardıman uçakları, balistik füzelerin kullanıldığı bir tatbikatla olası bir nükleer saldırı durumunda vereceği yanıtın provasını yaptı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, tatbikatı uzaktan izledi. Moskova’nın düşmanlarını korkutma ve caydırma amacıyla gövde gösterisi yaptığı ve nükleer gücünü sınadığı tatbikatta test füzeleri fırlatıldı.

Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Putin’e tatbikatlarda “düşman nükleer saldırısına yanıt olarak stratejik taarruz güçleriyle dev bir nükleer vuruşun” provasının yapıldığını aktardı.

Rusya Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov da nükleer kapasiteli kıtalararası balistik füzelerle havadan TU-95MS bombardıman uçaklarından fırlatılan seyir füzelerinin testlerden başarıyla geçtiğini söyledi.

RIA haber ajansı, Putin’in dünyada ve bölgede çatışma potansiyelinin yüksek olduğunu söylediğini aktardı.

ABD Savunma Bakanlığı dün, Rusya’nın tatbikat planı hakkında kendilerini bilgilendirdiğini kaydetti. NATO da aynı zaman zarfında “Steadfast Noon” adlı yıllık nükleer caydırıcılık tatbikatlarını sürdürüyor. Tatbikatlar, Avrupa’da konuşlanmış olan Amerikan nükleer bombalarının kullanım provasını kapsıyor.

Nükleer gövde gösterileri, Rusya’nın Ukrayna’da savunma konumunda olması ve Ukrayna’yı radyoaktif madde içeren “kirli bomba” kullanma planı yapmakla suçlaması nedeniyle hassas bir konu.

Ukrayna ve Batılı ülkeler, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik bu suçlamalarının temelsiz olduğunu ve Rusya’nın savaş sahasında şiddeti arttırma girişimleri için bir gerekçe olarak kullanılabileceğini söylüyor.

Batılı yetkililer, Ukrayna güçlerinin Rus işgali altındaki Herson vilayetinde ilerlediği bir dönemde Moskova’nın Kiev’i teslim olmaya zorlamak için, Ukrayna’da düşük tesirli “taktik” bir nükleer silah kullanma eğilimine girebileceğinden ve Moskova için büyük bir yenilgi tehdidinde bulunabileceğinden endişe duyduklarını ifade etmişlerdi.

ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’yı dün, böyle bir hamlenin “çok ciddi bir hata” olacağı yönünde uyardı.

Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ise Rusya’nın elindeki her türlü silahı kullanarak kendi topraklarını savunma hakkı olduğunu söylemiş, ancak taktiksel nükleer silahlar konusunda net olarak konuşmamıştı. Rusya, dünyanın en büyük nükleer silah stoğuna sahip.

Hendek savaşı

Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna’daki kuvvetlerinin güney ve doğuda Ukrayna’nın ilerleme girişimlerini durdurduğunu bildirdi.

Ukrayna Savunma Bakanı Oleksii Reznikov ise yağışlı hava ve arazi şartlarının Ukrayna’nın Herson’daki karşı harekatını, kuzeydoğuda geçen ay Rus kuvvetlerinin püskürtüldüğü saldırıdan daha zor hale getirdiğini kaydetti.

Putin’in nükleer silah kullanacağına inanmadığını söyleyen Reznikov, medyaya, Rus güçlerinin Herson’da su kanallarını hendek olarak kullandıklarını belirtti.

Herson’un kuzeyindeki hattın bir bölümünde konuşlu olan Ukrayna askerleri, Ruslar’ın bölge başkenti civarındaki hatları kuvvetlendirdiğini, geri çekilmeleri gibi bir durum olmadığını söyledi.

Lakabı Nikifor olan birim komutanı, “Basında Ruslar’ın korktuğu ve askerlerini çekeceği yazıyor ama bu doğru değil. İyi savaşıyorlar ve askerlerimizi vuruyorlar” dedi.

Ukrayna askeri nizamına göre Mikolayiv’deki yeri tanımlanamayan Nikifor, “Bu bölgede çok faaller. Her gün topçu ateşi açıyorlar, hendek kazıyorlar, savunma hazırlığı yapıyorlar” şeklinde konuştu.

Ukraynalı subaylar, telsiz iletişiminin, yeni seferber edilen Ruslar’ın karşı hatlara yerleştirildiğini, bu ayın başındaki gözle görülür azalmadan sonra Rus topçu saldırılarının yeniden arttığını söyledi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

WJP’den Dikkat Çeken Rapor: Türkiye’de Hukukun Üstünlüğü Geriliyor

Washington merkezli bağımsız düşünce kuruluşu Dünya Adalet Projesi’nin (WJP) yayınladığı 2022 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre dünya genelinde hukuk devletine bağlılık geriliyor. Bu yıl 140 ülke arasında 116’ncı sırada yer alan Türkiye, kendi bölgesinde sonuncu oldu.

DW Türkçe‘nin aktardığına göre, WJP Direktörü Elizabeth Andersen, hukukun üstünlüğünün adalet, hesap verilebilirlik, eşit haklar ve herkese adalet ile ilintili olduğuna vurgu yaparken, “Pandemiden çıkıyoruz, ancak küresel çapta hukukun üstünlüğündeki gerileme devam ediyor” dedi.

Raporda, dünya genelinde hukukun üstünlüğünün tehlikede olduğuna, şiddet, yolsuzluk ve cezasızlığın küresel çapta milyonlarca insanı etkilediğine vurgu yapıldı. Giderek artan sayıda hükümetin otoriter eğilimler benimsediğine işaret edilen raporda, şu tespit aktarıldı:

“Hesap verilebilirliği, yasaların adil bir şekilde uygulanması ve insan haklarının koruması için gereken kurumsal mekanizmalar zayıflıyor.”

Son bir yılda ülkelerin yüzde 61’inde hukukun üstünlüğüne bağlılığın azaldığını gözler önüne seren raporda, “Dünya genelinde hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ve gücün keyfi kullanımının önlenmesi için yapılması gereken daha çok iş var” ifadelerine yer verildi.

İlk sırada Danimarka, son sırada Venezuela yer aldı

Açıklanan rapora göre hukukun üstünlüğüne en çok uyan ülke Danimarka. Bu ülkeyi Norveç, Finlandiya, İsveç, Hollanda ve Almanya izliyor. ABD 26’ncı sırada yer bulurken, listenin sonunda, Afganistan ve Kamboçya’dan sonra, Venezuela yer aldı.

WJP: Türkiye de gerilemenin olduğu ülkelerden

140 ülkenin hukukun üstünlüğüne uyumunu yansıtan endekse göre Türkiye bu yıl 116’ncı sırada yer aldı. WJP’nin basın açıklamasında, hukukun üstünlüğünün gerilediği ülkeler arasında Türkiye’nin de bulunduğuna, puanlarında gerileme olduğuna dikkat çekildi.

WJP Direktörü Elizabeth Andersen, hukukun üstünlüğünün adalet, hesap verilebilirlik, eşit haklar ve herkese adalet ile ilintili olduğuna vurgu yaparken, “Pandemiden çıkıyoruz, ancak küresel çapta hukukun üstünlüğündeki gerileme devam ediyor” dedi.

Türkiye bölgesinde son sırada

Türkiye, hukukun üstünlüğü bakımından sadece AB ülkeleri, İngiltere, ABD, Japonya ve Kanada gibi ülkelerin gerisinde değil, Uruguay, Birleşik Arap Emirlikleri, Ruanda, Namibya, Botsvana, Malezya, Senegal, Gana, Moğalistan, Burkino Faso, Trinidad ve Tobago’nun da çok gerisinde yer aldı.

Raporda ayrıca ülkeler, bulundukları bölgelere göre de değerlendirildi. Türkiye’ye, Güney Avrupa ve Orta Asya bölgesinde yer verildi.

Bu grupta, hukukun üstünlüğü sıralamasında Gürcistan ilk sırayı aldı. Onu Kosova, Kuzey Makedonya, Kazakistan, Moldova, Bosna-Hersek ve Rusya işgalinin sürdüğü Ukrayna izledi. Türkiye ise, Sırbistan, Arnavutluk, Belarus, Kırgızistan ve Rusya’dan sonra, en son sırada yer buldu.

Hükümetlerin hukuka bağlılık sıralaması

Araştırma kapsamında, hükümetlerin, ülkeyi yönetenlerin, hukuka bağlılıkları da mercek altına alındı. Bu kapsamda yapılan değerlendirmeye göre Türkiye yine listenin son sıralarında, 140 ülke arasında 135’inci sırada yer aldı.

Buradaki sıralamada, hükümetlerin ne ölçüde hukuka bağlı oldukları belirleyici oldu. Ayrıca değerlendirmelerin, hükümetlerin yasalar uyarınca ne ölçüde denetlenebilir olduklarına, özgür ve bağımsız medya gibi hükümet dışı denetim süreçlerinin olup olmadığına bakılarak yapıldığı vurgulanıyor.

Temel haklarda da Türkiye geride

Türkiye, temel haklar bağlamındaki sıralamada da sonlarda, 134’üncü sırada yer alıyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin daha üst sıralamada yer aldığı başlıklar da var. Örneğin kamu düzeni ve güvenlik sıralamasında 67’inci sırada yer alan Türkiye, “yolsuzluğun yokluğu” sıralamasında 70’inci, şeffaf hükümet başlığında ise 105’inci oldu.

Dünya genelinde gerilemenin nedenleri

WJP’nin basın açıklamasında, bu sene dünya genelinde hukuk devletine bağlılıkta yaşanan gerilemede, artan otoriterleşme ve hukukun üstünlüğünde uzun dönemli erozyonun etkili olduğu belirtiliyor.

Ayrıca bu yıl, ülkelerin üçte ikisinde temel haklara saygı alanında gerileme olduğunun altı çiziliyor. Yine ülkelerin yüzde 58’inde, hükümetlerin yargı, özgür ve bağımsız basın yoluyla denetlenmesi konusunda da, gerileme olduğu aktarılıyor.

Paylaşın

Lübnan, Suriyelileri Geri Göndermeye Başladı

6,7 milyon nüfusa sahip ve kişi başına düşen mülteci sayısı açısından dünyada ilk sırada yer alan Lübnan, ülkede bulunan Suriyeli mültecileri Suriye’ye geri gönderme planını uygulamaya başladı.  

BBC Türkç’nin aktardığına göre, bugün itibarıyla yüzlerce kişi Suriye’ye dönmek üzere yola çıktı. Lübnan hükümeti Eylül’de açıkladığı plan kapsamında her ay 15 bin Suriyeli mülteciyi ülkelerine göndermeyi hedefliyor.

Yetkililer yaklaşık 700 mültecinin Çarşamba günü ülkenin sınırlarını korumaktan sorumlu Lübnan Genel Güvenlik ajansı tarafından koordine edilen gönüllü bir program kapsamında Suriye’ye dönüş yaptığını belirtti.

Lübnan hükümetine göre ülkede yaşayan Suriyelilerin sayısı 1,5 milyon. Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği, kayıtlı mülteci sayısının 800 bin olduğunu söylüyor.

Lübnan’dan Suriye’ye dönmek isteyen mülteciler yıllardır kendi bireysel başvurularıyla bunu yapabiliyor. Hükümetin yeni planı ise organize ve kitlesel bir dönüş planını içeriyor.

Ancak BM, 2011’den bu yana iç savaşın sürdüğü Suriye’deki cephelerin durgun olmasına rağmen ülkede olası şiddet eylemleri ve gözaltı riski yüzünden büyük ölçekli geri dönüşlerin güvenli olmadığını belirtti.

2018 yılında Lübnan, Suriye’ye geri dönmek isteyen mültecilerin güvenli geri dönüşünü sağlayan bir program daha yürütmüştü.

Bu program kapsamında, Covid pandemisi öncesinde yaklaşık 400 bin Suriyeli’nin geri dönüşü sağlanmıştı.

Yakında görevden ayrılacak olan Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Aoun, benzer bir programı bugün yeniden başlattı.

İnsan hakları örgütlerinden tepki

Uluslararası insan hakları örgütleri, Suriye’nin henüz geri dönüşler için güvenli olmadığı gerekçesiyle hükümetin planına karşı çıkıyor.

Son dönemde tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşayan Lübnan hükümeti artık Suriyelilere ev sahipliği yapamadığını ifade ediyor.

Lübnan’da 2019’da başlayan, Covid-19 salgınıyla birlikte artan, 2020’deki Beyrut Limanı patlamasıyla iyice derinleşen ekonomik kriz devam ediyor.

BM verilerine göre günümüzde Lübnan toplumunun yüzde 80’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) daha önce Suriye’ye geri gönderilen mültecilerin insan hakları ihlalleri ile karşılaştıklarını aktarıyor; mültecilere Suriye’deki güncel durum hakkında doğru ve yeterli bilgi paylaşımı yapılmadığını öne sürüyor.

Eylül ayında BBC Türkçe’ye konuşan Af Örgütü Lübnan araştırmacısı Reina Wehbi, “Uluslararası Af Örgütü’nün araştırması, Suriye yönetiminin bireylere yönelik çeşitli insan hakları ihlallerinde bulunmaya devam etmesi nedeniyle, mültecilerin dönüşünün güvenli olmadığını gösteriyor” demiş ve sözlerine şöyle devam etmişti:

“Vatana ihanet, muhaliflik veya ‘terörizm’ algıları, güvenlik güçlerinin suçlamalarını körüklüyor ve sonra da dönenlere işkence ve diğer kötü muameleleri uyguluyorlar. Bunlar arasında cinsel istismar ve tecavüz, hukuk dışı ve keyfi tutuklama ve zorla kaybetme de var.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW) ise Suriyelilerin geri gönderilmesinin “güvenli olmadığını ve yasa dışı olduğunu” söylüyor.

HRW Lübnan araştırmacısı Aya Majzoub Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Mültecilerin Suriye’ye zorla geri dönüşü, Lübnan’ın insanları açık bir işkence veya diğer zulüm riskiyle karşı karşıya oldukları ülkelere zorla geri göndermeme yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelecektir. Suriye geri dönüş için güvenli değil” ifadesini kullandı.

Paylaşın

RTÜK’ün Boş Kontenjanı AK Parti’ye Geçti

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık Divanı, boş bulunan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyeliği kontenjanının, Taha Yücel’in üyelikten istifa ettiği 1 Temmuz tarihindeki parlamento aritmetiği esas alınarak belirlenmesini kararlaştırdı.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın‘ın aktardığına göre, AK Parti bunun üzerine iki ismi, TBMM Başkanlığı’na bildirdi.

TBMM Genel Kurulu’nda gelecek hafta yapılacak seçimde, Kültür Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Batuhan Mumcu’nun RTÜK üyesi seçilmesi bekleniyor.

Muhalefetin önerisi kabul görmedi

TBMM Başkanlık Divanı, bugünkü toplantısında, AK Parti kontenjanından RTÜK üyesi seçilen Taha Yücel’in istifasıyla boşalan üyelik kontenjanının hangi siyasi partiye düştüğünü karara bağladı.

Toplantıda, AK Parti ve MHP’li divan üyelerinin oylarıyla, Yücel’in istifa tarihi olan 1 Temmuz’daki parlamento aritmetiğinin esas alınması benimsendi.

Muhalefet partili üyeler ise RTÜK’ün aylar boyunca istifayı Meclis’e bildirmediğine dikkat çekerek, son parlamento aritmetiğinin esas alınmasını istedi ancak bu öneri kabul görmedi.

Başkanlık Divanı’nın kararına karşın başta İYİ Parti olmak üzere muhalefet partileri, RTÜK’ün 1 Temmuz’dan Ekim ayına kadar, boşalan üyeliği TBMM Başkanlığı’na bildirmemesini eleştiriyor ve kararı “hukuksuz” olarak nitelendiriyor.

AKP isimleri önceden bildirdi

Adana Milletvekili İsmail Koncuk’un Mayıs ayında İYİ Parti’ye geçmesi ile kontenjanın da bu partiye geçtiği belirtilmişti.

Ancak Yücel’in istifasından bir gün önce, 29 Haziran’da İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun istifası dengeleri değiştirdiği için, üyeliğin bu tarih itibariyle AK Parti’ye geçtiği belirtildi.

RTÜK üyeliğinde kontenjan hesabı, d’hont sistemine göre yapılıyor ve bağımsız üyelikler hesaba dahil edilmiyor.

Yapılan hesaplara göre de 1 Temmuz itibarıyla kontenjanın yeniden AK Parti’ye geçtiği belirlendi.

Başkanlık Divanı bu kararıyla, İzmir Milletvekili Mehmet Ali Çelebi’nin AK Parti’ye geçmesi sonrası, AK Parti’den ayrılan Ahmet Eşref Fakıbaba’nın İYİ Parti’ye katılımı nedeniyle RTÜK’teki kontenjan değişiminin de önüne geçmiş oldu.

Daha önce TBMM Başkanlığı’nın yazısı üzerine AK Parti, 12 Ekim itibarıyla iki ismi aday olarak bildirmişti.

RTÜK Yasası’na göre; siyasi partiler kendilerine düşen üye kontenjanının iki katı isim bildiriyor ve bu isimlerden birisi üye olarak seçiliyor.

Batuhan Mumcu’nun seçilmesi bekleniyor

RTÜK üyeliği seçiminin gelecek hafta TBMM Genel Kurulu’nda yapılması planlanıyor. Kültür Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Batuhan Mumcu’nun AK Parti kontenjanından RTÜK üyesi seçilmesi bekleniyor.

Paylaşın

Bir Konser Yasağı Da Edip Akbayram’a

Zonguldak Valiliği’nin talimatıyla Karadeniz Ereğli Kaymakamlığı, özgün müziğin güçlü seslerinden Edip Akbayram’ın Karadeniz Ereğli’deki 29 Ekim Cumhuriyet konseri Bartın Amasra’daki maden faciasını gerekçe göstererek iptal etti.

Haber Merkezi / Yasak kararına tepki gösteren Edip Akbayram, “Yüreğim tüm emekçi, Cumhuriyet ve Atatürkçü kardeşlerimin yanında” diyerek şu ifadeleri kullandı:

“72 yıla sığdırdığım yaşamım ve 50 yıllık sanat hayatım boyunca her zaman hak , hukuk ve adalete inanarak emeğin ve emekçinin yanında oldum ve ömrüm yettiği sürece de onların sesi olmaya devam edeceğim.14 Ekim’de meydana gelen elim olayda hayatını kaybeden 41 maden emekçisinin acısı yüreğimde bir nebze olsun azalmış değil.

Kaymakamlık tarafından iptal edilen Cumhuriyet Konseri ile ilgili olarak bu elim olayın , sadece Bartın ve çevre illerin yası olmadığını Edirne’den Kars’a tüm yurttaşlarımızın , tüm resmi kurum ve kuruluşların yası olduğunu ve aynı üzüntüyü paylaştıklarını ayrıca bu Cumhuriyet’in hepimizin olduğunu o yüzden de siyasi kararlar ile gölgelenmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Her zaman söylediğim gibi benim için ‘’Emek en yüce değerdir’’.Gönül isterdi ki emekçi kardeşlerimiz ile birlikte yan yana, kol kola, meydanda Cumhuriyet coşkusunu yaşayarak yine onların sesi olabileyim. Ama meydanlarda olamasamda ki 29 Ekim özelinde bugüne kadar böyle bir şey hiç yaşamadım ve o yüzden benim içinde çok ağır ama yüreğim tüm emekçi, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü kardeşlerimizin yanında, saygılarımla.”

Karadeniz Ereğli Belediyesi tarafından yapılan iptal duyurusunda ise şu ifadeler yer aldı:

“Cumhuriyet Bayramı’nın 99. Yılında 29 Ekim 2022 Cumartesi günü düzenlenecek olan Edip Akbayram ile Cumhuriyet konseri; Zonguldak Valiliği’nin aldığı karar üzerine Kdz. Ereğli Kaymakamlığı’nın E-71303818-000-12734 sayılı yazısıyla ‘14.10.2022 tarihinde Bartın İli Amasra ilçesinde Türkiye Taşkömürü Kurumu Amasra maden ocağında grizu patlaması sonrası kırkbir (41) madencimizin şehit olmasıyla sonuçlanan müessif olay’ nedeniyle iptal edilmiştir. Kdz. Ereğli Belediyesi olarak şehit madencilerimizi bir kez daha rahmetle anıyor, madenci ailelerimize ve ülkemize başsağlığı diliyoruz.”

Paylaşın