Çocuklar Kaç Yaşında Konuşmaya Başlarlar?

Konuşmayı öğrenme süreci doğumdan itibaren başlar. Çocuklar dili önce duyarak algılar ve zamanla kelimelerle ifade etmeyi öğrenirler. Bu süreç her çocuk için farklı bir hızda ilerler.

Haber Merkezi / Tıbbi ve psikolojik araştırmalar, çocuklarda konuşma gelişiminin aşamalarını net bir şekilde tanımlamıştır.

Doğumdan sonra çocuklar, çevresindeki seslere tepki vermeye başlar. 2 – 3 aylarda çeşitli sesler çıkarmaya başlarlar; bu aşamaya “gulama” denir. 6 – 7 aylarda konuşma yetenekleri gelişmeye başlar; “baba”, “anne” gibi basit kelimeleri tekrarlarlar. Bu noktada çocuklar duyduğu kelimeleri ezberler, ancak bunları henüz bilinçli bir şekilde kullanamazlar.

Bir ila iki yıl arası: Çoğu çocuk ilk kelimelerini 12 aylıkken söyler. Bunlar genellikle “anne”, “baba” veya “bu” gibi basit ve sık kullanılan kelimelerdir. 18 aylık olduğunda, çocukların kelime dağarcığı genellikle 10 – 20 kelimeden oluşur. Çocuklar, belirli kelimeleri yalnızca belirli durumlarda kullanabilir ve isteklerini konuşarak ifade etmeye çalışabilirler.

İki ila üç yaş arası: Bu aşamada konuşma yeteneği önemli ölçüde gelişir. İki yaşına gelindiğinde kelime dağarcığı 50 – 100 kelimeye, üç yaşına gelindiğinde ise 250 – 500 kelimeye ulaşabilir. Çocuklar, “baba işte” veya “su burada” gibi kelimeleri birleştirerek basit iki veya üç kelimelik cümleler kurmaya başlarlar.

Üç yıl sonra: Üç yaşından sonra çocuklar kelimeler kullanarak tam cümleler kurmaya başlarlar. Zıt anlamlıları anlar ve soru sorabilirler. Dört yaşına gelindiğinde ise çocuk kendini özgürce ifade edebilir. Beş yaşına gelindiğinde ise çoğu çocuğun konuşması anlaşılır, çoğunlukla doğru ve mantıklıdır; yetişkinlerin akıcılığına yakındır.

Konuşma gecikmesine ne sebep olabilir?

Çocuk 18 – 24 aylıkken hiçbir kelime söyleyemiyorsa veya iki yaşına geldiğinde iki kelimelik cümleler kuramıyorsa, bu bir konuşma gecikmesine işaret ediyor olabilir. Olası nedenler şunlardır:

İşitme sorunları;
Nörolojik gelişimsel gecikmeler;
Konuşma organlarında (ses telleri, dil, ağız) doğuştan gelen sorunlar;
Yetersiz dil ortamı.

Bu gibi durumlarda konuşma terapisti, çocuk doktoru veya odyolog gibi uzmanlara başvurulması önerilir.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın

Erkeklerde En Sık Görülen Kanser Türleri

Kanser, dünya genelinde önde gelen ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Birçok farklı kanser türü bulunmakla birlikte, bazıları erkeklerde daha fazla yaygındır.

Haber Merkezi / Hangi tiplerin en yaygın olduğunu, belirtilerini ve risk faktörlerini bilmek, erken teşhis ve daha iyi sonuçlar elde etmeye yardımcı olabilir.

Prostat kanseri, birçok ülkede erkekler arasında en sık görülen kanser türüdür. Prostat, erkek üreme sisteminde bulunan ve menideki sıvının bir kısmını üreten küçük bir bezdir. Prostat kanseri genellikle yavaş büyür ve hemen belirti vermeyebilir.

Bazı erkekler idrar yaparken zorluk çekebilir veya bel veya kalçalarında ağrı hissedebilir. Doktorlar genellikle PSA testi adı verilen bir kan testi ve fizik muayene kullanarak prostat kanserini kontrol ederler. Araştırmalar, 50 yaş üstü erkeklerin ve özellikle ailesinde bu hastalık öyküsü olanların daha yüksek risk altında olduğunu göstermektedir.

Akciğer kanseri, erkeklerde kanserin önde gelen nedenlerinden biridir. Genellikle sigarayla ilişkilendirilir, ancak sigara içmeyenler bile akciğer kanserine yakalanabilir. Belirtiler arasında sürekli öksürük, göğüs ağrısı, nefes darlığı veya kanlı öksürük yer alabilir.

Akciğer kanseri erkeklerde diğer tüm kanser türlerinden daha fazla ölüme neden olmaktadır. 55 yaş üstü uzun süredir sigara içenler gibi bazı yüksek riskli bireyler için önerilen düşük doz BT taramaları sayesinde tarama yoluyla erken teşhis artık mümkün.

Kolon ve rektum kanserini de içeren kolorektal kanser, erkeklerde de oldukça yaygındır. Genellikle kalın bağırsakta polip adı verilen küçük büyümelerle başlar. Bu polipler çıkarılmazsa zamanla kansere dönüşebilir.

Kolorektal kanser belirtileri arasında bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler, dışkıda kan veya mide ağrısı yer alabilir. Araştırmalar, 45 yaşından itibaren yapılan kolonoskopi gibi düzenli taramaların polipleri erken tespit edip çıkararak kanserin gelişmesini önleyebileceğini göstermektedir.

Mesane kanseri, kadınlardan çok erkekleri etkileyen bir diğer kanser türüdür. Genellikle mesanenin iç yüzeyinde başlar ve idrarda kan, sık idrara çıkma veya idrar yaparken ağrı gibi belirtilere neden olabilir.

Sigara içmek önemli bir risk faktörüdür ve işyerinde belirli kimyasallara maruz kalmak da riski artırabilir. Araştırmalar, erken teşhisin hayatta kalma oranlarını artırdığını ve mesane kanserinin genellikle erken evrelerde tedavi edilebildiğini göstermiştir.

Cilt kanseri, özellikle melanom, erkekler için giderek artan bir endişe kaynağıdır. Melanom, en tehlikeli cilt kanseri türüdür ve erken teşhis edilmezse hızla yayılabilir. Erkeklerde, özellikle sırt veya omuzlarda melanom gelişme olasılığı kadınlardan daha yüksektir.

Güneşe veya solaryuma çok fazla maruz kalmak riski artırır. Araştırmalar, güneş kremi kullanmanın, koruyucu giysiler giymenin ve cildi düzenli olarak yeni veya değişen benler açısından kontrol etmenin cilt kanserini önlemeye veya erken teşhis etmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bu beş kanser türü (prostat, akciğer, kolorektal, mesane ve cilt) erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasındadır. Neyse ki, erken teşhis edilirse çoğu başarıyla tedavi edilebilir.

Paylaşın

Hava Kirliliği Zihinsel Geriliğe Neden Olabilir Mi?

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, hava kirliliğine maruz kalmanın demans (bunama) geliştirme riskini önemli ölçüde artırdığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Demans, şu anda dünya çapında yaklaşık 57 milyon kişiyi etkiliyor ve 2050 yılına kadar en az 150 milyon kişiyi etkileyeceği tahmin ediliyor.

Araştırmada, en az bir yıl boyunca hava kirleticilerine maruz kalan 29 milyondan fazla katılımcının verileri temel alındı. Araştırma, üç temel hava kirleticisi olan PM2.5, azot dioksit ve is ile bunama riskinin artması arasında güçlü bir bağlantı buldu.

Araştırma, araç emisyonlarından, enerji santrallerinden ve sobalardan kaynaklanan PM2.5’in bunama riskini yüzde 17 oranında artırdığını gösterdi. Benzer şekilde, azot dioksit ve is de artan riske katkıda bulunmaktadır.

Araştırmanın sonuçları, hava kirliliğinin halk sağlığında kilit bir faktör olarak ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.

Bunama (demans), zihinsel işlevlerin (bellek, düşünme, dil, problem çözme) ilerleyici kaybıyla karakterize bir durumdur. Genellikle yaşlılıkta görülür ve Alzheimer hastalığı gibi nedenlerden kaynaklanabilir.
Paylaşın

Kovid 19 Pandemisi Beyni Yaşlandırdı Mı? Dikkat Çeken Araştırma

Nottingham Üniversitesi’nden bilim insanları öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmaya göre, Kovid 19 pandemisi, virüse hiç yakalanmamış olsak bile beynimizi daha hızlı yaşlandırmış olabilir.

Haber Merkezi / Nature Communications’da yayınlanan araştırmada, pandemiyi yaşamanın özellikle yaşlı yetişkinlerde, erkeklerde ve dezavantajlı geçmişe sahip kişilerde beyin sağlığını nasıl etkilediği incelendi.

Bilim insanları, pandemi başladıktan sonra taranan kişilerin, pandemiden önce taranan kişilere kıyasla daha hızlı beyin yaşlanması belirtileri gösterdiğini ortaya koydu.

Araştırmada görülen beyin değişiklikleri kalıcı olmayabilir ve zamanla tersine dönebilir.

Araştırmada, Birleşik Krallık Biyobankası projesi kapsamındaki yaklaşık bin sağlıklı yetişkinin beyin taramaları analiz edildi.

Araştırmaya öncülük eden Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, sonuçlara şaşırdığını belirterek, “Kovid geçirmemiş kişilerde bile beyin yaşlanmasının daha hızlı olduğu görüldü” dedi.

Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, “Bu, izolasyon, stres ve belirsizlik gibi genel pandemi deneyiminin zihinsel ve beyin sağlığımız üzerinde ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor” diye ekledi.

Araştırmanın yazarlarından Prof. Dorothee Auer, sonuçların beyin sağlığının sadece hastalıklardan kaynaklanmadığını hatırlattığını söyledi.

Prof. Dorothee Auer, “Pandemi, özellikle dezavantajlı olanların günlük yaşamlarını olumsuz etkiledi. Bu beyin değişikliklerinin geri dönüp dönmeyeceğini henüz bilmesek de, kesinlikle mümkün” ifadelerini kullandı.

Bir diğer yazar Prof. Stamatios Sotiropoulos, pandemi öncesi ve sonrasında alınan beyin taramalarına erişimin, önemli yaşam olaylarının beyni nasıl etkileyebileceğini incelemek için nadir bir fırsat sunduğunu ekledi.

Bilim insanları, araştırmanın sonuçları küresel stres karşısında zihinsel ve beyin sağlığının önemi konusunda farkındalık yaratmasını umuyor.

Paylaşın

Sivilce İzleri: En İyi Tedavi Yöntemi Hangisidir?

Sivilceler iyileştikten sonra geride kalan kırmızımsı veya kahverengi izler herhangi bir tedaviye gerek kalmadan kaybolabilir. Ancak sivilceleri sıkmak veya koparmak, iz kalma riskini de artırabilir.

Haber Merkezi / Sivilce izlerini iyileştirmek için çeşitli yöntemler uygulanabilir, ancak tek bir tedavi yöntemi herkes için en iyisi olmayabilir.

Aşağıdaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı, sivilce izine, cilt tipine ve sivilce izinin şiddetine bağlı olarak cildin görünümünü iyileştirebilir.

Evde cilt bakımı: Güneş kremi kullanmak, sivilce izi olmayan cilt ile sivilce izi arasındaki kontrastı azaltmaya yardımcı olabilir. Azelaik asit veya hidroksi asit içeren bazı tıbbi kremler de faydalı olabilir.

Yumuşak doku dolguları: Kolajen, yağ veya diğer maddelerin deri altına enjekte edilmesi, sivilcelerin bıraktığı çukur izlerin üzerindeki cildi dolgunlaştırabilir. Bu yöntemin cilt renginde değişiklik riski çok düşüktür.

Steroid enjeksiyonu: Bazı kabarık sivilce izlerine steroid enjekte etmek cildin görünümünü iyileştirebilir.

Lazerle cilt yenileme: Genellikle daha önce dermabrazyon ile tedavi edilmiş sivilce izlerinde kullanılıyor. Bu tekniğin, koyu tenli veya keloid geçmişi olan kişilerde yan etki riski daha yüksektir.

Diğer enerji bazlı işlemler: Darbeli ışık kaynakları ve radyofrekans cihazları, cildin dış tabakasına zarar vermeden sivilce izlerinin daha az fark edilir olmasına yardımcı olur. 

Dermabrazyon: Bu işlem genellikle daha ciddi sivilce izleri için kullanılır. Doktor, cildin üst tabakasını hızla dönen bir fırça veya başka bir cihazla temizler. Yüzeysel sivilce izleri tamamen giderilebilir ve daha derin sivilce izleri daha az belirgin görünebilir.

Kimyasal peeling: Doktor, cildin üst tabakasını soymak ve daha derin izlerin görünümünü en aza indirmek için yara dokusuna kimyasal bir solüsyon uygular. Olası yan etkiler arasında, özellikle koyu ciltlerde kullanılan derin peelinglerde cilt renginde değişiklikler yer alır.

Cilt iğnelemesi: Doktor, alttaki dokuda kolajen oluşumunu teşvik etmek için iğneli bir cihazı cildin üzerinde gezdirir. Sivilce izleri için güvenli, basit ve etkili bir tekniktir.

Ameliyat: Doktor, punch eksizyonu adı verilen küçük bir işlemle sivilce izlerini tek tek keser ve yarayı dikiş veya deri grefti ile onarır. Subsizyon adı verilen bir teknikle, doktor sivilce izinin altındaki lifleri gevşetmek için deri altına iğneler yerleştirir.

OnabotulinumtoxinA (Botoks): Bazen sivilce izlerinin etrafındaki ciltte kırışıklıklar meydana gelir. Botoks enjeksiyonu, çevredeki cildi rahatlatarak akne izinin görünümünü iyileştirebilir.

Paylaşın

Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın

Platon, Hıristiyanlık İnancını Nasıl Etkiledi?

Platon’un (MÖ 428/427-348/347) felsefesi, özellikle idealar kuramı, ruhun ölümsüzlüğü ve diyalektik yöntemi, erken Hıristiyanlık (İlk Kilise) düşüncesini derinden etkilemiştir.

Haber Merkezi / Bu etki, hem doğrudan Platon’un eserleri aracılığıyla hem de Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) gibi daha sonraki felsefi akımlar üzerinden gerçekleşmiştir.

Ruhun Ölümsüzlüğü ve Dualizm

Platon, özellikle Phaidon ve Devlet adlı eserlerinde, ruhun bedenden ayrı, ölümsüz ve ebedi bir varlık olduğunu savunmuştur. Platon’a göre beden geçici ve maddi, ruh ise idealar dünyasına ait, değişmez ve ilahi bir özdür.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle İskenderiyeli Philon ve Origenes gibi düşünürler, Platon’un ruh-beden dualizmini Hıristiyan öğretileriyle harmanlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü fikri, Hıristiyanlıkta ölüm sonrası yaşam, cennet ve cehennem kavramlarıyla uyum sağlamıştır.

Örneğin, Platon’un ruhun ölümden sonra ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı fikri (Yasalar, XII. Kitap), Hıristiyan eskatolojisiyle (ahiret öğretisi) örtüşmüş ve Kilise’nin ruhun ölümsüzlüğüne dair öğretilerini güçlendirmiştir.

İdealar Kuramı ve Tanrı Anlayışı

Platon, idealar kuramında, duyusal dünyanın ötesinde, değişmez ve mükemmel bir gerçeklik dünyası olduğunu öne sürmüştür. “İyi” ideası, evrendeki tüm gerçekliğin kaynağıdır ve Tanrı’ya benzer bir ilahi ilke olarak görülebilir. Platon, “Devlet” eserinde, “İyi”nin her şeyin nedeni olduğu belirtmiştir.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle Augustinus (MS 354-430), Platon’un “İyi” ideasını Hıristiyan Tanrı kavramıyla özdeşleştirmiştir. Augustinus, Tanrı’yı mutlak iyi, değişmez ve her şeyin yaratıcısı olarak tanımlarken Platon’un idealar dünyasından ilham almıştır.

İdealar, Tanrı’nın zihninde var olan mükemmel formlar olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu, Hıristiyan metafiziğinin temelini oluşturmuş ve Tanrı’nın aşkın doğasını açıklamak için kullanılmıştır.

Yeni Platonculuk

Plotinos’un (MS 204/5-270) geliştirdiği Yeni Platonculuk, Platon’un “Bir” kavramını Tanrı ile bağdaştırarak Hıristiyan teolojisine daha sistematik bir çerçeve sunmuştur. Plotinos’un “Bir”, “Akıl” ve “Ruh” hiyerarşisi, Üçlü Birlik (Teslis) doktrininin gelişiminde etkili olmuştur.

Diyalektik ve Felsefi Yöntem

Platon, bilgiye ulaşmada diyalektik yöntemi (tartışma ve sorgulama yoluyla gerçeğe ulaşma) vurgulamıştır. Devlet’te, diyalektik, ideaların kavranması için temel bir yöntemdir.

Erken Kilise babaları, Platon’un diyalektik yöntemini teolojik tartışmalarda kullanarak inançlarını rasyonel bir temele oturtmaya çalışmıştır.

Örneğin, İskenderiyeli Klemens ve Origenes, Hıristiyan doktrinlerini Yunan felsefesiyle uzlaştırmak için Platon’un sorgulayıcı yaklaşımından yararlanmıştır. Bu, Hıristiyan teolojisinin felsefi bir disiplin olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Akademi ve Eğitim

Platon’un Atina’da kurduğu Akademi, felsefi eğitimi sistemleştiren ilk kurum olarak kabul edilmektedir. Matematik, astronomi, siyaset ve felsefe gibi konuları içeren Akademi’nin müfredatı, entelektüel gelişimi hedefliyordu.

Platon’un Akademi modeli, Hıristiyan eğitim kurumlarının gelişiminde ilham kaynağı olmuştur. Özellikle İskenderiye’deki Kateketik okullar, Platon’un eğitim anlayışını benimseyerek teolojik eğitimi sistemleştirmiştir.

Ayrıca, Platon’un “filozof kral” fikri, Kilise’nin ideal liderlik anlayışına (bilge ve erdemli piskoposlar) yansımıştır.

Yeni Platonculuk ve Hıristiyanlık

Platon’un fikirleri, Plotinos’un Yeni Platonculuğu aracılığıyla Hıristiyanlığa daha güçlü bir şekilde entegre olmuştur. Yeni Platonculuk, özellikle MS 3. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan teologlar arasında popülerleşmiştir.

Örneğin, İskenderiyeli Philon, Yahudi teolojisini Platonculukla birleştirerek Hıristiyan düşüncesine zemin hazırlamıştır.

Plotinos’un “Bir” kavramı, Hıristiyan Tanrı anlayışını ve Teslis doktrinini şekillendirmiştir.

MS 5. yüzyılda, Atina’daki Yeni Platoncu Akademi, Hıristiyanlığa karşı bir direnç merkezi olsa da, Hıristiyan düşünürler Platon’un fikirlerini kendi teolojilerine uyarlamaya devam etmişlerdir.

Eleştiriler ve Sınırlar

Platon’un fikirleri Hıristiyanlıkla tamamen uyumlu değildi. Örneğin, ruhun önceden var olduğu fikri (Phaidon, Menon), Hıristiyan yaratılış doktrinine aykırı bulunmuş ve reddedilmiştir.

Hıristiyanlık, Platon’un panteist eğilimlerine karşı monoteist bir çerçeve geliştirmiştir. Platon’un “İyi”si, Hıristiyanlıkta kişisel bir Tanrı’ya dönüşmüştür.

Bazı Hıristiyan düşünürler, Platon’un fikirlerini putperest olarak görmüş ve bunları Hıristiyan öğretileriyle uzlaştırmaya çalışırken dikkatli davranmaya özen göstermiştir.

Sonuç olarak, Platon’un İlk Kilise üzerindeki etkisi, özellikle ruhun ölümsüzlüğü, idealar kuramı ve diyalektik yöntemi üzerinden gerçekleşmiştir. Erken Hıristiyan teologlar, Platon’un felsefesini Kutsal Kitap’la uyumlu hale getirerek Hıristiyan teolojisinin felsefi temelini güçlendirmiştir.

Yeni Platonculuk, bu etkinin daha sistematik bir şekilde Kilise’ye ulaşmasını sağlamıştır. Ancak, Platon’un bazı fikirleri (ör. ruhun önceden varlığı) Hıristiyan ortodoksisine uymadığı için reddedilmiştir.

Paylaşın

Haftada İki Egzersiz Kalp Hastalığından Ölüm Riskini Yüzde 33 Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapılsa bile, herhangi bir nedenden veya kalp hastalığından ölme riskinin yüzde 33 oranında azalabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu, Boston Üniversitesi ve Vanderbilt Üniversitesi gibi önde gelen üniversitelerden bilim insanları tarafından yapıldı.

Araştırmada, diyabet hastası olduğunu söyleyen 51 binden fazla yetişkinin 1997’den 2018’e kadar toplanan verileri incelendi.

Bilim insanları, katılımcıları ne kadar ve ne sıklıkla egzersiz yaptıklarına göre dört gruba ayırdılar. İlk grup hiç egzersiz yapmadı. İkinci grup ise biraz egzersiz yaptı ancak, her hafta en az 150 dakika orta ila yoğun fiziksel aktivite (tempolu yürüyüş veya bisiklet gibi) önerisine ulaşamadı.

Üçüncü grup “hafta sonu savaşçıları” olarak adlandırılıyordu; bu grup haftada yalnızca bir veya iki gün 150 dakika veya daha fazla egzersiz yapıyorlardı. Son grup ise “düzenli olarak aktif”ti; bunlar da 150 dakikalık egzersizi en az üç güne yaymışlardı.

Araştırmanın sonuçları çok açıktı. Hiç egzersiz yapmayanlara kıyasla, biraz egzersiz yapanların herhangi bir nedenden ölme olasılığı daha düşüktü. Hafta sonu savaşçılarının erken ölme riski yüzde 21, düzenli olarak egzersiz yapanların olanların ise yüzde 17 daha düşüktü.

Kalp hastalığından ölme oranlarına gelince, sonuçlar daha da çarpıcıydı. Hafta sonu savaşçılarının riski yüzde 33, düzenli olarak aktif olanların riski ise yüzde 19 daha düşüktü.

Ancak konu kanserden ölmeye geldiğinde, egzersizin etkisi daha az oldu. Kanser kaynaklı ölümlerde gruplar arasında büyük bir fark görülmedi.

Araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapmaya vaktiniz olsa bile, özellikle kalp hastalığı ve erken ölüm riski daha yüksek olan diyabet hastaları için büyük bir fark oluşturabileceğini ortaya koydu.

Sonuç olarak, ister hafta sonu savaşçısı olun ister düzenli egzersiz yapan biri olun, haftada önerilen 150 dakikalık egzersizi karşılamak, özellikle kalp rahatsızlıklarından kaynaklanan ölüm riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Paylaşın

Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın