Babacan: Kayyumlarla Milletin Oyu Gasp Edildi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte sandık sonuçlarına ilişkin sözlerini hatırlatarak DEVA Lideri Babacan, “Hani diyor ya ‘Sandığa sahip çıkamayan yönetici, ülkesine sahip çıkamaz’ diye… Kendisi sandık sonuçlarına sahip çıkabildi mi? Ülkenin özellikle doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde seçilmiş belediye başkanları hukuksuz bir şekilde görevlerinden alınırken, vatandaşların iradesine kayyumlar atanırken tüm bu operasyonları bizzat kendisi yönetti. Kayyumlarla milletin oyu gasp edildi. Ülkenin batısında yerel seçim sonuçlarını tanımadı.” dedi.

Haber Merkezi / Babacan, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmenin devamında, “Bizim kitabımızda, sandıktan beğenmediğimiz sonuçlar çıkınca mızıkçılık yapmak yok. Dahası, bizler, demokrasimizin sadece sandık sistemiyle ölçülemeyeceğini bilen bir zihniyetin temsilcileriyiz.  Tam demokrasilerin; yetki ve sorumluluğun paylaşıldığı, denge ve denetleme mekanizmalarının işletildiği, hukukun üstünlüğünün temel alındığı rejimler olduğunu biliriz. Tam demokrasilerde, basın özgürlüğünün yaşatıldığını, sivil toplumun ve meslek örgütlerinin özgürce aktif olduğunu biliriz.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın “Başkanlık sisteminde başkanlığın merkezdeki gücü bir yandan Meclis’le, diğer yandan yerel yönetimlerin sahadaki gücüyle dengelenir” ifadelerini de yayınlayan Babacan sözlerini, “Hani yerel yönetimler güçlenecekti? Hani Meclis ve yerel yönetimler merkezdeki gücü dengeleyecekti? Yerel yönetimler baskı altına alındı. Merkezi yönetim, orantısız bir güçle zehirlendi.  Erdoğan’ın ağzından bir çırpıda çıkan ‘Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’in kararlarını tanımıyorum’ gibi lafları sık sık duyar olduk.” şeklinde sürdürdü.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin genel merkezinde düzenlediği haftalık değerlendirme toplantısında konuştu. Ukrayna krizini değerlendiren Babacan, dışişleri bakanlığı yaptığı sırada yaşanan Rusya-Gürcistan krizine ilişkin anekdotlar paylaştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılında yaptığı bir konuşmadan videolar izleten Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Kar yağar, bir şehre günlerce elektrik verilemez, kriz olur. Yağmur yağar, sel olur, kriz olur.Yağmur yağmaz, kuraklık olur, kriz olur. Havalar ısınır, ormanlar yanar, kriz olur. Havalar soğur, doğal gaz akışı kısılır, kriz olur. Sırf inat uğruna kendi vatandaşına hukuksuzluk yapar, uluslararası alanda kriz olur. Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli ve Sayın Perinçek’ten oluşan troykanın bugün kurduğu ittifakın doğru adı Cumhur İttifakı değil, tam bir ‘Kriz İttifakı’dır.

Hani ‘Vatanı satmak yüksek faizle olur’ diyor ya… Bu konuşmayı yaptığı gün Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 7,5. Şu anda tam yüzde 14. ‘Vatanı satmak yüksek enflasyonla olur’ diyor ya… Bu konuşmayı yaptığı zaman enflasyon yüzde 7,5. Bugün TÜİK’in makyajlı enflasyonu yüzde 48. ‘Vatanı satmak ülkeyi kriz üstüne krize sokmakla olur’ diyor ya… Daha ne yapsın? Aldı yanına krizlerin ortağı Bahçeli’yi aldı; ülkeyi sürüklemedikleri kriz kalmadı. Ekonomide, enerjide, tarımda, eğitimde, sağlıkta, hukukta, dış politikada, her alanda kriz yaşıyoruz.”

“Kayyumlar atanırken operasyonları bizzat yönetti”

Erdoğan’ın sandık sonuçlarına ilişkin sözlerini izleten Babacan şöyle devam etti: “Hani diyor ya ‘Sandığa sahip çıkamayan yönetici, ülkesine sahip çıkamaz’ diye… Kendisi sandık sonuçlarına sahip çıkabildi mi? Ülkenin özellikle doğu ve güneydoğu anadolu bölgesinde seçilmiş belediye başkanları hukuksuz bir şekilde görevlerinden alınırken, vatandaşların iradesine kayyumlar atanırken tüm bu operasyonları bizzat kendisi yönetti. Kayyumlarla milletin oyu gasp edildi. Ülkenin batısında yerel seçim sonuçlarını tanımadı.

Bizim kitabımızda, sandıktan beğenmediğimiz sonuçlar çıkınca mızıkçılık yapmak yok. Dahası, bizler, demokrasimizin sadece sandık sistemiyle ölçülemeyeceğini bilen bir zihniyetin temsilcileriyiz.  Tam demokrasilerin; yetki ve sorumluluğun paylaşıldığı, denge ve denetleme mekanizmalarının işletildiği, hukukun üstünlüğünün temel alındığı rejimler olduğunu biliriz. Tam demokrasilerde, basın özgürlüğünün yaşatıldığını, sivil toplumun ve meslek örgütlerinin özgürce aktif olduğunu biliriz.

Erdoğan’ın “Başkanlık sisteminde başkanlığın merkezdeki gücü bir yandan Meclis’le, diğer yandan yerel yönetimlerin sahadaki gücüyle dengelenir” ifadelerini de yayınlayan Babacan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hani yerel yönetimler güçlenecekti? Hani Meclis ve yerel yönetimler merkezdeki gücü dengeleyecekti? Yerel yönetimler baskı altına alındı. Merkezi yönetim, orantısız bir güçle zehirlendi.  Erdoğan’ın ağzından bir çırpıda çıkan ‘Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’in kararlarını tanımıyorum’ gibi lafları sık sık duyar olduk.”

Babacan’ın gündeminde ayrıca Ukrayna krizi vardı. Babacan şunları söyledi: “Rusya Federasyonu, uluslararası hukuku tanımayarak, tüm dünyanın büyük bir krize sürüklenmesine sebep oluyor. DEVA Partisi olarak pozisyonumuz çok net. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ve uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm haklarının kesinlikle korunması gerektiğini söylüyoruz. Çözüm için de kaba kuvveti değil, her zaman müzakereleri destekliyoruz.

Hem Ukrayna halkı hem bölgemiz hem de tüm dünya için son derece kaygı verici bir süreç yaşıyoruz. Çoluk çocuk milyonlarca insanın hayatını derinden etkileyen ve daha da etkileyecek olan bu sorun için, derhal acil inisiyatif alınmalı ve mesele barışçıl yollarla çözülmelidir. Türkiye de çözüm için, çözümden yana taraf olmalı; kriz derinleşmeden, daha ağır kayıplar yaşanmadan, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi için çalışmalıdır.

“Arabulucu, Afrika’da geziyor”

Sayın Erdoğan, hemen yanı başımızda böylesi büyük bir güvenlik krizi varken, hiçbir şey yokmuş gibi, tuttu Afrika’ya gitti. Düne kadar da programına devam etti. Bu; ülkemiz adına vurdumduymazlıktır, büyük talihsizliktir. Aynı zamanda hesapsız, kitapsız yönetimin tezahürüdür. Sahadaki gelişmeleri görmüyor musunuz? Afrika programınızın ortasında bu krizin zirveye ulaşacağını ve askeri harekata dönüşebileceği ihtimalini hiç mi hesap etmiyorsunuz? Partili basına bakarsanız, Putin Türkiye’ye geliyordu. Geldi mi? Erdoğan arabulucu olacaktı. Ne oldu? Arabulucu nerede? Arabulucu Afrika’da geziyor.

Bu krizin Türkiye üzerinde etkileri olacaktır. Krizin sebep olduğu güvenlik riskleri, krizin finansal piyasalar açısından oluşturduğu belirsizlikler, Rusya için açıklanan yaptırımlar Türkiye’yi de etkileyecek konulardır. Tüm bunların, halkımız üzerindeki insani ve ekonomik yükünün hesap edilmesi ve derhal önlem alınması gerekir. Hükûmeti, Rusya-Ukrayna krizinin olası etkileriyle ilgili acilen bir önlem paketi açıklamaya davet ediyoruz.

“Rusya-Gürcistan krizinde tavsiyelerimizi en üst düzeyde anlattık”

Takip edenler bilir, 2008 yılında, ben Dışişleri Bakanıyken, benzer bir kriz Rusya ve Gürcistan arasında yaşandı. Etkin bir arabulucu rolünü o zaman üstlenmiştik. Kriz başladıktan hemen sonraki bir akşam, Moskova’da masanın bir tarafında Putin, Medvedev ve Lavrov; diğer tarafında ben, başbakan ve tercüman. Odada sadece altı kişi. Bir gece boyu Rus dostlarımızla samimi bir görüşme gerçekleştirmiştik. Komşusunu işgal etmenin hiç de iyi bir fikir olmayacağını, bunun Rusya için ciddi bir itibar kaybına yol açacağını uzun uzun anlattık. İtibarın verdiği gücün, en az ekonomik güç ve askeri güç kadar önemli olduğunu vurguladık. Kuvvetli görüşlerimizi, tavsiyelerimizi, muhataplarımıza en üst düzeyde anlattık. Ertesi sabah Tiflis’te, o günkü Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili ile buluşup, gerilim üreten eylem ve söylemlerden uzak durmasını tavsiye ettik. Günler içerisinde kriz hafiflemiş, Tiflis’e sadece 20 kilometre kalana kadar yaklaşan Rus birlikleri geri çekilmeye başlamıştı.

Paramızın itibarı yerlere düşerken, vatandaşlarımız günbegün yoksullaştı. Rus rublesi bile şu ana kadar bizim paramız kadar değer kaybetmedi? Niye? 600 küsur milyar dolar döviz rezervleri var da ondan. Kendi kendine kriz çıkartıp, kendi kendine parasını değersizleştirmenin en büyük örneğini Türkiye yaşıyor.”

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: Bakan Koca’dan Çağrı

Kovid 19’da son 24 saatte 86 bin 600 yeni vaka tespit edilirken, 268 kişi hayatını kaybetti. Verileri yorumlayan Bakan Koca, “Mücadelede bu risk gruplarına odaklanmalıyız. Büyükleriyle yaşayanların, kronik hastası olanların sorumluluğu arttı.” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 464 bin 085 test yapılırken, 86 bin 600 yeni vaka tespit edildi. 268 kişi hayatını kaybederken, 95 bin 526 kişi sağlığına kavuştu.

Bakan Koca’dan uyarı

Güncel verilerle ilgili değerlendirmesini sosyal medya hesabından paylaşan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şu ifadeleri kullandı; Salgın, toplumun tamamını aynı anda tehdit eden bir bulaşıcı hastalık olmaktan çıkıp, daha çok belli risk grupları üzerinde etkili bir olay haline gelmeye başladı. Mücadelede bu risk gruplarına odaklanmalıyız. Büyükleriyle yaşayanların, kronik hastası olanların sorumluluğu arttı.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Manisa takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 22 Şubat verilerine göre, dün 463 bin 335 test yapılmıştı. Dün, 86 bin 70 vaka tespit edilirken, 271 kişi hayatını kaybetmiş ve 98 bin 199 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

SP Lideri Karamollaoğlu’ndan ’28 Şubat’ Çıkışı

Haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan SP Lideri Karamollaoğlu, Ankara’da 28 Şubat Pazartesi günü tarihi bir toplantı yapacaklarını belirterek, “Siyasi partilerimizin genel başkanlarıyla birlikte bir daha 28 Şubat’lar yaşanmasın, demokrasiye karşı kimse vesayet kurma hevesinde bulunmasın diye hazırlamış olduğumuz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişi milletimize duyuracağız. Tabiri caizse 28 Şubat’ın defterini yine bir 28 Şubat günü hep birlikte düreceğiz” dedi.

Haber Merkezi / Basın toplantısında Rusya-Ukrayna arasında yaşanan gerilime de değinen Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu, iki ülke arasındaki gerilimi endişeyle takip ettiklerini aktardı. Karamollaoğlu, “Biz Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ukrayna’yı bir devlet olarak tanımamak Rusya’ya bir şey kazandırmaz. Müdahalesine bir gerekçe hazırlar ama bu ne kendisine ne de dünya barışına katkı sağlar.” ifadelerini kullandı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Karamollaoğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:

“27 Şubat 2011 yılında rahmet-i Rahman’a uğurladığımız Erbakan Hocamızı rahmet ve minnetle yâd ediyorum. 85 yıllık bereketli bir ömrü ve yarım asıra yakın mücadelelerle dolu siyasi hayatını anlatabilmek hiç kolay değil… Bugün içerisinde bulunduğumuz sorunları yaşarken “Erbakan Hoca ne kadar da haklıymış.” cümlesini kurmak mecburiyetinde kalıyoruz.

Bizler Saadet Partisi olarak Erbakan Hocamızın umudunu gerçeğe dönüştürmenin gayreti içindeyiz ve her zaman bu gayreti sürdüreceğiz. Milletimizle birlikte bu yolda başarılı olacağımıza inanıyorum. Bir tevafuk olarak Hocamızı Miraç Gecesi’nde dualarla yâd edeceğiz. Bu vesileyle İslam aleminin Miraç Kandili’ni şimdiden tebrik ediyor, Cenab-ı Allah’tan bu mübarek gece hürmetine bütün insanlığa sağlık, huzur ve barış getirmesini niyaz ediyorum.

Bu hafta sonu İstanbul’da, vefatının yıl dönümünde Erbakan Hocamızı anacak ve “Adil Devlet ve İnsanca Yaşam” temasıyla onun bize bıraktığı fikrî mirası daha iyi anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Siyasi partilerin genel başkanları, STK’lar, teşkilat mensuplarımız ve toplumun tüm kesimlerinden insanımızın katılımıyla hayatı boyunca kutuplaşmanın önüne set çeken, birlik ve beraberliğin zeminini arayan Hocamıza yaraşır bir toplantı olacak inşallah.

28 Şubat’la birlikte Erbakan Hoca’nın önünü kesmek isteyenler, milletimize de ağır bir darbe vurmuş oldular. Ekonomik ve sosyal maliyetlerinin yanında milletin gönlünde ve hafızasında derin travmalara neden oldu 28 Şubat!

Artık daha fazla bedel ödenmesin diye, “Üzerinden bin yıl geçse de…” şeklinde kurulan cümlelerin haksızlığını ispat etmek adına 28 Şubat günü tarihi bir toplantıyı gerçekleştireceğiz.

28 Şubat Pazartesi Günü, Ankara’da bir daha 28 Şubat’lar yaşanmasın, demokrasiye karşı kimse vesayet kurma hevesinde bulunmasın diye hazırlamış olduğumuz “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” toplantımızı icra edeceğiz. Tabiri caizse; 28 Şubat’ın defterini yine bir 28 Şubat günü hep birlikte düreceğiz!

AK Parti darbe anayasasına karşı 2010 Referandumunu 12 Eylül’de gerçekleştirmekle 12 Eylül Darbesinden yana olmuyorsa; biz de bu toplantıyı 28 Şubat’ta gerçekleştirerek vesayet özlemi içinde bulunmuş olmuyoruz. Bıraksınlar artık bu zırvaları!

28 Şubat sürecinde utanç verici duruşları ortada olanların, 28 Şubat ile birlikte önü açılanların, ülkemizin problemlerini çözmek adına bir araya gelen partilere ve özellikle de Saadet Partimize laf etmek; hakkı ve haddi değildir!

Bizler, Türkiye’nin “rövanş cumhuriyeti” olmasını istemiyoruz. Türkiye’nin geçmişiyle kapatamadığı hesaplaşmaları yüzünden bir türlü geleceğe dönemeyişinin çaresini bulmak zorundayız!

İstişarenin, liyakatin, ortak aklın, adalete güvenin ve refahın kalmadığı, torpilin, sadakatin, tek tip düşünce yapısının, hukuksuzluğun ve huzursuzluğun hakim olduğu gidişata son vermekte kararlıyız!

Bu kötü gidişe dur demek istiyoruz ve bunu birlikte yapmakta kararlıyız! Başka bir Türkiye’nin ve “İnsanca Yaşam”ın mümkün olduğunu en kısa zamanda gösterecek; ülkemize nefes aldıracak, insanımızın yüzünün gülmesine vesile olacak adımları tek tek atacağız!

Esas olan Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesidir. 2014’deki Kırım’ın ilhakı neyse, Rusya’nın şu anda Ukrayna’ya bu müdahalesi aynıdır.

Yıllar evvel hazırlanan planlar işletilmekte; emperyalist ve Siyonist güçler aşama aşama yol almaktadır. Bunu görmemek olmaz!

Milli Görüş Hareketi olarak yıllardır dilimizde tüy bitti. BOP, aslında Büyük İsrail Projesi’dir! Son 20 yıldır bu projenin tatbikatı AK Parti’nin iktidarıyla bambaşka bir boyut kazanmıştır.

Zaman zaman İsrail ile kavgalı gibi gözüküp, arkasından İsrail’i baş tacı etmenin izahı yoktur. “One minute” diyeceksiniz, Mavi Marmara katliamını yok sayacaksınız, saldırganlardan yana bir tavır sergileyeceksiniz! Bunun kabulü kesinlikle mümkün değil!

Artık İsrail’in ırkçı devlet anlayışına sahip olduğu, Filistin’lilere zulm eden bir ülke olduğunu farklı ülkelerde kabullenmeye başladı. İsrail zalim bir devlet olarak tescil edilmiş durumdadır! İsrail Cumhurbaşkanını yeniden Türkiye’ye davet edip itibar iade etme gayreti zulme destek manasına gelir! Birileri BOP haritalarını Sayın Cumhurbaşkanının önüne lütfen koysun artık!

BOP sınırlarının nerelere gittiğini, bizim ülkemizin nasıl parçalanacağını ortaya koyan haritalara Sayın Cumhurbaşkanı razıysa, kusura bakmayın bu ülke buna tahammül edemez!

Gaflete düştünüz; Millet Meclisi kabul etmemesine rağmen Amerika Irak’ı işgal ederken ona destek verdiniz, Suriye’yi harabeye çevirdiniz! Şimdi de kalkmış bu zulme destek olmak için israil Cumhurbaşkanını davet ediyorsunuz, neden? Çünkü ekonomi…”

Paylaşın

İş Dünyası: Ukrayna Krizinin Faturası Türkiye’ye Çıkabilir

Rusya ile Ukrayna arasındaki krizde yaşanan her gelişme Türkiye ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Zira Türkiye’nin turizm, enerji ve gıda gibi çok sayıda sektörde hem Rusya ile hem de Ukrayna ile stratejik ekonomik ilişkileri bulunuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2021’de Türkiye’nin ihracatında Rusya 5 milyar 800 milyon dolarlık pay ile 10’uncu sırada bulunurken Ukrayna ise 2 milyar 900 bin dolarla 20’inci sırada yer aldı. İthalatta Rusya 29 milyar dolarla ikinci, Ukrayna ise 4 milyar 500 milyon dolarla 12’inci sırada. Toplam dış ticaret hacmi ise Rusya ile 34 milyar 700 milyon dolar iken Ukrayna ile 7 milyar 400 milyon dolara denk geliyor.

Peki Rusya ve Ukrayna arasında yaşananlar Türkiye ekonomisi ne anlama geliyor?

“Komşudaki yangın size de gelir”

DW Türkçe’den Emre Eser’in haberine göre; Türkiye Ukrayna İş İnsanları Derneği (TUİD) Başkanı Burak Pehlivan’a göre Rusya ve Ukrayna’dan sonra bu krizden en fazla Türkiye etkilenecek. “Komşudaki yangın mutlaka size de gelir” diyen Pehlivan, bu krizle bağlantılı etkilerin sadece olası yaptırımlarla gerçekleşmeyeceğini söyledi.

Ukrayna ya da Rusya tarafından ciddi bir yaptırım olmasa bile iki ülkenin savaş ekonomisine girmesi durumunda Türkiye’nin önemli ölçüde kayıplar yaşayacağını anlatan Pehlivan, “Bu ülkelerdeki ekonomik hareket durursa tüm dünya etkilenir. Özel bir yaptırıma gerek yok. Temel gıda maddelerinden enerjiye tüm alanlarda olumsuz yansımalar olur. Turizm sektöründe de Türkiye için çok önemli iki ülke. Bu gerginlik onlardan sonra en fazla bizi etkiler” dedi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) istatistiklerine göre 2005 yılında Rusya ve Ukrayna pazarı, Türkiye’ye gelen toplam yabancı turistlerin yüzde 10,6’sını oluştururken bu 2017’de yüzde 18,5; 2018’de yüzde 18,6; 2019’da yüzde 19, 2020’de yüzde 24,6; 2021’de ise yüzde 27,3 olarak gerçekleşti.

İki ülke pazarının Türkiye’deki turizm işletmecileri için oldukça önemli olduğunu söyleyen Cornelia De Luxe Resort Otel Genel Müdürü Ali Şahin, Mart ayından sonra rezervasyonlarda ciddi bir artış beklediklerini, ancak Rusya ve Ukrayna arasında yaşananların kendileri için şimdi önemli bir riske dönüştüğünü söyledi. Şahin, sözlerini “Sektörde biraz kafaları karıştırdı” şeklinde sürdürdü.

Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Serdar Karcılıoğlu da bu iki pazardaki gerginlikle beraber Türkiye turizminin hedeflerinden aşağıda kalabileceği tahmininde bulundu.

Bazı siparişler durdu

Yaşanan gerginlik sonucu bazı sektörlerde de siparişlerin durduğu ya da yavaşladığı belirtiliyor. İhracatçı birliği olarak Moskova’da katıldıkları uluslararası bir fuardan gözlemlerini aktaran İstanbul Deri ve Deri Mamulleri İhracatçıları Birliği (İDMİB) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Şenocak, şöyle konuştu:

“Şu an buraya bir fuar için geldik. Burada iş insanları arasında bir gerginlik olduğunu söyleyemem. Öyle bir korku havası oluşmamış. Ancak Türkiye’de bazı siparişler durdu. Bunda da acaba kriz savaşa döner mi endişesi, belirsizlik önemli bir etken. Bunun kısa süreli olduğunu, ilk tepkilerin de böyle kalacağını düşünüyoruz. İki ülke de bizim çok önemli ticari partnerimiz. Özellikle Rusya sektörümüz için ağırlığı bulunan bir ülke. Bu anlamda yaşanacak gerilimden olumsuz etkileniriz. Ancak isteğimiz ve inancımız bu krizin daha fazla büyümemesi yönünde.”

Yaşanan krizde Rusya’nın Ukrayna’daki ayrılıkçı bölgeleri tanıması piyasalarda da hareketliğe neden oldu. Uzun süredir dolar karşısında 13,40-13,50 seviyelerinde Türk Lirası (TL) 13,80 seviyesinin üzerine çıkarken Brent petrolün varil fiyatı da yıllar sonra 97 doların üzerinde çıktı. TL’nin dolar karşısında son bir yıldaki değer kaybeden performansı da dikkate alındığında petroldeki en ufak bir artış bile akaryakıt gibi kalemlere hızla zam olarak yansıyor. Bu da Türkiye’de neredeyse her sektördeki maliyet artışlarını hızlandırıyor. Ayrıca Türkiye’nin doğal gaz ve petrolde Rusya ile olan ticari ilişkileri de bu noktada kritik önem taşıyor.

Bir süredir gerginlik var

Daha önce Moskova Büyükelçiliği’nde ticaret müşavirliği görevinde bulunan Rusya analisti Aydın Sezer, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in kısa süre içerisinde bir görüşme yapmamaları halinde Türkiye için krizin daha da derinleşebileceği uyarısında bulundu.

Türkiye’nin bu krizde kendini Ukrayna’nın yanında konumlandırdığını, ama bunu sakin bir dille yaptığını kaydeden Sezer, ancak Rusya’nın Ankara ve Kiev arasındaki ilişkiden rahatsızlık duyduğuna dikkat çekti. Rusya’nın, Türkiye’nin Ukrayna’ya silahlı insansız hava araçları (SİHA) satmasına karşı rahatsızlığını uzun zamandır ortaya koymuş olduğunu belirten Sezer, “Biz bu krizi geçtiğimiz Aralık ayından itibaren fiilen yaşıyoruz. Özellikle doğal gaz kontratlarında Rusya’nın tavrı her şeyin işaretiydi. Türkiye ile düşük fiyattan kontrat yapmaya yanaşmadılar. Ayrıca TürkAkım’daki atıl kapasiteyi de kullanamıyoruz. Bunlar gerginliğin uzun süreli yansımalarıydı. Türkiye bu atıl kapasiteyi kullansa geçtiğimiz haftalardaki doğal gaz krizini daha rahat atlatabilirdi” değerlendirmesinde bulundu.

“Ateşle oynamakla aynı”

Sezer’e göre bu süreçte Türkiye’nin Rusya’yı kınaması beraberinde riskler de getiriyor ve bundan sonraki adımların gerilimi arttırma yönünde olmaması gerekiyor. Rusya’nın Batı’nın ambargosunu göze alan bir ülke olduğunu hatırlatan Sezer, bu durumda Türkiye ekonomisinin ciddi bir olumsuz sürece gireceğinin de altını çiziyor.

Bu tabloda Türkiye’nin ambargolara ne yönde tepki vereceğinin de önemli olduğunu dile getiren Sezer, “Türkiye, Kırım konusunda taraf olmamıştı. Burada da benzer bir tavır sergileyebilir. Ama Rusya’nı ciddi anlamda karşımıza almak ateşle oynamak demek. Turizmden enerjiye tüm alanlarda faturası kabarık olur. Eğer ambargoya uyulursa bunun da bir bedeli olur. Türkiye’nin hesabını görmek lazım” ifadelerini kullandı.

Sezer, ayrıca Rusya’da bulunan Türk iş insanlarının da bu gerilim dolayısıyla tedirgin olduğunu belirtirken Rusya’nın olumsuz bir tavrının oradaki projeler için de risk anlamına geldiğini söyledi.

Türkiye’den çok sayıda iş insanının Ukrayna’da yatırımcı konumunda olduğunu belirten TUİD Başkanı Burak Pehlivan ise “Burada 4 milyar 500 milyon dolarlık bir yatırım var. Yaklaşık 700 firma faaliyet gösteriyor. Türk firmaları 30 binin üzerinde istihdam sağlıyor. O yüzden krizin daha da büyümemesi bizim için çok önemli. Şimdilik günlük ekonomik hayatta bu gerginliği görmüyoruz. Kiev’de insanlar yine aynı şekilde aktivitelerine devam ediyorlar. Bir panik havasından bahsetmek için erken ama işlerin daha da kötüleşmesi hepimizi olumsuz etkiler” dedi.

Paylaşın

YÖK: 2020’de Öğrenci Başına 15 Bin 825 TL Harcama Yapıldı

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu 2021” raporunu yayımladı. Rapor, 2019-2020 eğitim öğretim yılında aktif olarak faaliyette bulunan 193 üniversiteyi 4 ana kategori ve 45 alt göstergede analiz ederek hazırlandı.

Rapora göre pandeminin yaşandığı ve uzaktan eğitimin yapıldığı 2020 yılında üniversitelerin öğrenci başına yaptıkları ortalama cari harcama miktarı 15 bin 825 lira oldu.

Raporun, yükseköğretim mezunlarına yönelik yapılan KPSS ve ALES gibi sınavlarda üniversitelerin başarısına ilişkin bölümünde, 2020’de yapılan Kamu Personel Seçme Sınavlarında (KPSS) 103 üniversitenin 584 programının ilk yüzde 5’lik dilime girdiği aktarıldı.

2020’de yapılan Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavlarında (ALES) ise 95 üniversitenin 490 programı ilk yüzde 5’lik dilimde yer aldı.

2020’de öğrenciler tarafından 157 üniversitede 8 bin 674 sosyal sorumluluk ve 122 üniversitede 5 bin 689 endüstriyel proje yürütüldü.

Hakemli dergilerdeki yayınlar

Değerlendirmeye alınan 193 üniversitenin tamamının en az bir kurum adresli yayını, 2020’de ulusal hakemli dergilerde yer aldı.

Kurum adresli yayını yayımlanan üniversite sayısı ise 191 oldu. 2016-2020 yılları arasında yayımlanmış yayınlar dikkate alındığında 2020’de 185 üniversitenin toplam 25 bin 627 kurum adresli yayını, en yüksek yüzde 10’luk dilimde yerini aldı.

Af-Ge harcamaları

2020’de 173 üniversitede ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarca desteklenen 9 bin 15 Ar-Ge projesi yürütüldü. Desteklenen Ar-Ge projesi 100 ve üzeri olan üniversite sayısı ise 23 oldu.

2020’de 111 üniversite, Ar-Ge, verimlilik artırma, ürün geliştirme, inovasyon ve benzeri kapsamda endüstri ile ortak 6 bin 218 proje yürüttü. Söz konusu projelerin toplam bütçesi yaklaşık 1,84 milyar lira oldu.

2020 mali yılında 186 üniversite, bütçelerinin ortalama yüzde 3,36’sını Ar-Ge kapsamında harcadıklarını beyan etti. Bütçesinin yüzde 10 ve daha fazlasını Ar-Ge kapsamında harcadığını beyan eden üniversite sayısı ise 21 olarak açıklandı.

Sosyal sorumluluk projeleri

148 üniversitede 2020’de 3 bin 424 sosyal sorumluluk projesi yürütüldü. Dezavantajlı gruplara yönelik sosyal uyum ve kapsayıcılığa ilişkin ise 152 üniversitede 4 bin 749 faaliyet düzenlendi.

2020’de 170 üniversite, sürekli eğitim merkezleri ve dil merkezleri aracılığıyla 281 bin 992 sertifika verdi. Bu kapsamda 2 bin 500 ve üzeri sertifika veren üniversite sayısı 35 olarak kayıtlara geçti.

Paylaşın

TKP’den ‘Demokrasi İttifakı’ Toplantılarına Katılmama Kararı

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) çağrısıyla oluşturulan ve 8 sol yapının katıldığı ‘Demokrasi İttifakı’ çalışmasının ikinci toplantısına sayılı günler kala TKP, toplantıya katılmama kararı aldı. Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Detaylarını da öğrendik. Fotoğraf çektirilecek gibi detaylar yer alıyordu. Bu aşamadan sonra bizim artık bu algıyı değiştirme şansımız yok. Biz burada bir ittifakın parçası değiliz ve toplantıya gitmeyeceğiz” dedi.

HDP’nin ‘Geniş Demokrasi İttifakı’ oluşturma çağrısıyla bir araya gelen 8 siyasi yapının katıldığı toplantının ilki 18 Ocak tarihinde Ankara’da yapıldı. İkinci toplantı içinse 8 siyasi oluşumun genel başkanları düzeyinde katılım sağlanarak, 26 Şubat Cumartesi günü yeniden masaya oturulması kararı alındı. İkinci toplantı tarihini basından öğrendiklerini, çalışmanın ‘ittifak’ ile sınırlandırıldığını belirten Türkiye Komünist Partisi (TKP), ikinci toplantıya katılmama kararı aldı ve bunu HDP’ye iletti.

HDP öncülüğünde organize edilen ilk toplantıya Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Emek Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Halkevleri ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun temsilcileri katılmıştı. Yeni katılımların olabileceği ifade edilen ikinci toplantı öncesinde Meclis kürsüsünden konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Partimiz, demokrasi ittifakını büyütmek için hayata emekten ve demokrasiden bakan güçlerle bir araya gelmekte ve ittifakı büyütme yollarını aramaktadır” dedi.

İkinci buluşmaya sayılı günler kala toplantıya katılmayacaklarını HDP’ye bildiren Türkiye Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Gazete Duvar’dan Serkan Alan’a konuştu.

İkinci toplantıya katılmamalarının temel nedenini anlatan Okuyan, şunları söyledi: “Toplantıların öncesinde basına ayrıntılı bilgi geçilmesi ilk toplantıda da gündeme gelmişti. Bu toplantılar ‘Üçüncü İttifak’ hedefiyle yapılmadı. İlk toplantıda da bu dile getirildi. Bunun bir ‘ittifak’ toplantısı olmadığı söylendi. Buna rağmen bu şekilde lanse edildi. Birileri böyle bir bilgiyi dışarıya geçiyorlar. Bu ikinci toplantıyı biz basından öğrendik. Detaylarını da öğrendik. Fotoğraf çektirilecek gibi detaylar yer alıyordu. Bu aşamadan sonra bizim artık bu algıyı değiştirme şansımız yok. Biz burada bir ittifakın parçası değiliz ve toplantıya gitmeyeceğiz.”

‘Bundan mutlu olmayan çok oluşum var’

İkinci toplantıya katılmama kararını HDP’ye bildirmelerinin ardından karşılaştıkları tepkileri anlatan Okuyan, HDP’nin bir tepkisinin olduğunu zannetmediğini vurguladı. Kemal Okuyan, “Böyle bir şeyi bence bekliyorlardı” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bundan rahatsızlık duyan bir tek TKP değil. Yani basına bu şekilde sızdırmaların olması, bir yönlendirme yapılması… Dikkat ettiyseniz ‘Üçüncü İttifak toplantısının ikincisi toplanıyor’ diye çok yaygın bir algı oldu. Bundan mutlu olmayan çok oluşum var. Zaten SOL Parti ilkine katılmadı, ikincisine de katılmayacak. Durum budur. Belki bir tepki olmuştur ama bize gelen bir tepki yoktur.”

‘Biz bu çabaların parçası olmayacağız’

İkinci toplantının tarihinden haberdar olmamaları, toplantının detaylarını basından öğrenmeleri gibi ‘sorunların’ kaynağı hakkında konuşan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, “Sorunun kaynağı çok basit” diyerek şunları kaydetti:

“Kamuoyunda, buradan çok hızlı bir şekilde HDP’nin merkezinde durduğu üçüncü bir ittifakın çıkmasını isteyenler var. Bu doğrultuda çaba harcıyorlar. Biz bu çabaların parçası olmayacağız. Bu kadar net bir ayrım var. Eğer bu toplantı bir iletişimin ortaya çıkması, Türkiye’nin bir sürü gündemi var birlikte neler yapılabilir, bunlarla ilgili zemin nasıl yaratılabilir olsaydı ikinci toplantıya da katılırdık. Ama bunun ötesinde bir seçimi merkeze koyan ve HDP’nin de merkezinde olduğu bir ittifakın ortaya çıkması için lobi yapan bir kesim var. HDP’nin kendisi bunu pek istemediğini söylemesine rağmen. O yüzden ‘biz bunun parçası olmayacağız’ dedik.”

HDP öncülüğünde oluşturulan toplantıların sonraki aşamalarına katılmayacaklarını belirten Okuyan, “Bu saatten sonra orası herhalde bir ittifak görüşmesine dönüşecektir. Yolları açık olsun, herkes kendi çizgisinde devam edecektir” dedi.

Okuyan açıklamasını şöyle sürdürdü: “Bizim tavrımızda değişen gizli saklı bir şey yok. Biz yıllardır söylediğimiz her şeyi söylemeye devam ediyoruz. Herkes ilk toplantıya gittiğimizde şaşırmıştı. Niye gitmeyelim? Biz doğru bulduğumuz ya da sonuç almaya çalışacağımız her zeminde bulunmaya çalışırız. Ama oraya giderken de, toplantıda da, toplantıdan sonra da söyledik. Buradan çıkartılmaya çalışılan ittifakı biz kendi açımızdan uygun bulmuyoruz. Zaten HDP de ‘burayla ittifakımızı sınırlı tutamayız’ diyor. ‘Solla sınırlı bir ittifak olmaz, başkaları da olsun diyorlar. Biz bu konuya ilişkin bir iki güne açıklama yapacağız. “

“TKP’nin kendi gündemi var”

Daha önce ilan ettikleri çizgide çalışmalarını sürdürdüklerini ifade eden Okuyan, “TKP’nin kendi gündemi var. Hem hayat pahalılığı, elektrik faturaları, NATO gibi gelişmelerde elimizden geldiğince yolumuza devam ediyoruz. Bir yandan da sol bir güç odağının, altını çiziyorum ‘üçüncü bir ittifak’ falan değil, devrimci ilkeleri olan bir odağın açığa çıkması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz” dedi.

Paylaşın

Akşener’den Erdoğan’a Yanıt: Çok Beklersin Çok

Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın “Ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız” sözlerini değerlendiren İYİ Parti Lideri Akşener, “Ülkemizin kaynaklarını har vurup harman savurdun. Milletimizin cebinden aldığını, yandaşının cebine koydun. Şimdi çıkmış ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorsun. Çok beklersin, çok” dedi.

Haber Merkezi / Akşener, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Madem geçen hafta her şey yolundaydı, madem biz yaygara yapıyorduk o zaman bu haftaki külfet nereden çıktı muhterem? ifadelerini kullandı.

Ukrayna-Rusya krizine de değinen Akşener, Ukrayna’nın meşru müdafaa hakkını tanıdıklarını söyledi ve Rusya’nın işgal ve ilhak ettiği Kırım’dan çıkması gerektiğini savundu. Akşener, “Rusya’ya askeri tahkimatına son vermeye ve askerlerini geri çekmeye çağırıyoruz” dedi.

Meral Akşener, hükümetin Ukrayna’ya SİHA satışına devam etmesini de desteklediklerini kaydetti. Akşener, Rusya’nın NATO’nun genişlemesine ilişkin kaygıların giderilmesinin bir savaş tehdidi üzerinden olamayacağını söyledi.

İYİ Parti lideri, AKP’yi de Türk Dışişleri’ndeki büyükelçilik makamlarını “geri dönüşüm kutusu” olarak kullanmakla eleştirdi. Akşener, “Birbirlerini boşa düşüren açıklamaları hem NATO hem de Rusya nezdinde Türkiye’yi kırılgan bir duruma düşürdü” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuştu. Akşener’in konuşmasından öne çıkan satırla şöyle;

“Kanunun gerektirdiği prim ödeme gün sayısını doldurduğu halde yaklaşık 3 milyon insanımız yaş nedeniyle emekli olamıyor.

Yaklaşık 1.8 milyon insanımız da maalesef önümüzdeki dönemde yaşa takılacak. Ortada böyle büyük bir mağduriyet olmasına rağmen iktidar bu insanlarımıza ‘Emekli olamazsın, gençsin’ diyor.

Özel sektör ise ‘Yaşlısın çalışamazsın’ diyor. İnsanlarımıza ‘Sen emekli olamazsın’ demek haksızlıktır.

Biz İYİ Parti olarak, EYT’li kardeşlerimizin yanındayız. Kimse merak etmesin İYİ Parti iktidarında bu mağduriyeti gidereceğiz.

Devletin bu konuda katlanacağı maliyeti hesapladık. Yapacağımız EYT düzenlemesi bir sosyal yardım değil, haktır.

Ayrıca herhangi bir başvuru dönemi öngörmüyoruz yani EYT’liler istedikleri zaman müracaat edip düzenlemeden faydalanabilecek.

Önümüzdeki dönemde prim sayısını doldurarak EYT’li olacak 1.8 milyon insanımız da bu düzenlemeden yararlanabilecek.

Bugün aramızda 782 gündür kayıp olan Gülistan Doku kızımızın ailesi var. Keşke sizi çok daha iyi şartlarda ağırlayabilseydik.

Keşke sizi burada Gülistan’la birlikte ağırlayabilseydik. Maalesef Gülistan 2 yıldan uzun süredir kayıp.

Şayet genç bir üniversiteli kadın iki yıldır kayıpsa bu memlekette kadınlar güvende diyemeyiz.

Kadın cinayetlerinin önüne geçemeyiz. Şayet kadınları koruyamazsak hiçbirimiz güvende yaşayamayız.

Eskiden Sayın Erdoğan’ın söyledikleri birbiriyle aylık ya da yıllık bazda çelişirdi. Gelinen noktada artık bu arkadaşımız haftalık bazda bile kendisiyle çelişir oldu.

Artık her hafta bir önceki hafta söylediğini unutup farklı bir şey söylüyor. Sandık sıkıştırmaya başlamış, panik büyük.

Geçen hafta zamların gerçekliği ile ilgili muhalefetin yaygara yaptığını, her şeyin olağanüstü iyi olduğunu söylerken, bu hafta çıkıp ‘Ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettik, külfeti de hep birlikte sırtlayacağız’ dedi.

Madem geçen hafta her şey yolundaydı, madem biz yaygara yapıyorduk o zaman bu haftaki külfet nereden çıktı muhterem?

Sen yandaşlarının gönlü olsun diye milletimizin vergilerini çarçur ederken bu ülkede anneler çocuklarına mama alamaz hale geldiler.

Sen sarayda sefa sürerken bu ülkede gençler tatile gitmenin hayalini bile kuramaz haldeler. Sen danışmanlarına 5,10,11 maaş bağlarken bu ülkede öğretmenler atanıp tek maaşa bile kavuşamıyorlar.

Sen bu millete sabırdan, fedakarlıktan ve külfeti sırtlanmaktan bahsedecek en son kişisin. Ülkemizin kaynaklarını har vurup harman savurdun. Milletimizin cebinden aldığını, yandaşının cebine koydun.

Şimdi çıkmış ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorsun. Çok beklersin, çok. Bu milletin seni bir kez daha yılgın bir hoşgörüyle benimseyeceğini sanıyorsan çok yanılıyorsun. Bu millet artık her şeyin farkında. AK Parti iktidarı artık yok.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde, Tarkan bir şarkı çıkardı. Yaşadığımız bu kötü günlerin, geride kalacağını söyleyen, umut var diyen bir şarkı.

Ama nedense bu şarkı, bazılarına çok ağır geldi. Bu öyle garip bir zihniyet ki; “Bu kötü günler geride kalacak” diye, şarkı söylenmesine bile tahammülleri yok. Şarkıda küfür yok. Hakaret yok. Umut var. Ama bu arkadaşların, o umuda bile alerjileri var.

Kimlere alerjileri yok biliyor musunuz? Mesela, Kendilerini eleştirmek yerine, “kuzu kuzu” oturanlara alerjileri yok.

Mesela; Havuz medyasındaki “dilli düdüklere” alerjileri yok. Mesela; İhaleleri “Hüp diye” götüren, “a-acayip” müteahhitlere alerjileri yok.

Aslında, Tarkan “Geççek” diye şarkı yapınca, arıza çıkarmaları çok normal. Çünkü hiç geçmesin, hiç bitmesin istiyorlar.

Mesela; Türk lirasını pula çevirelim. Enflasyonda dünya rekoru kıralım. Ama sürdüğümüz sefa, hiç bitmesin istiyorlar.

Bu ülkenin sanatçısıyla, bu milletin dinlediği müzikle uğraşacağınıza, oturun kendi işinizi yapın.

Bu ülkenin sorunlarını, milletin dertlerini çözmenin peşinde koşun. En azından giderayak, bu millete bir faydanız dokunsun. Çünkü, er ya da geç, o sandık “gelcek”.

Ağlasanız da, sızlansanız da, milletin başına bela ettiğiniz bu ucube sistem, geldiği gibi “gitçek”

Siz isteseniz de, istemeseniz de, bu çile “bitçek”. İYİ Parti yetkiyi aldığında, milletimize reva gördüğünüz bu kabus, elbette “GEÇÇEK”

Ak Parti iktidarının peşkeş treninin, son durağı PTT. PTT, kendi resmi internet sitesi üzerinden, doğrudan HGS satışı yaptığında, tahsilatın tamamı, kendi kasasında kalacakken, tüm HGS satış gelirlerinin yüzde 60’ı,PTTeM şirketine, hiçbir gerekçe olmadan bırakılmış.

Dış politika ve onun iletişim dili olan diplomasi devlet aklı, birikim ve ciddiyet ister. Diplomasi usta ellerde şekillendirilmesi gereken bir sanattır.

Ancak maalesef Sayın Erdoğan ve arkadaşlarının elinde bu sanatın yok oluşuna şahit oluyoruz.

AK Parti iktidarında ülkemizde ne devlet aklı ne ciddiyet kaldı. Nerede torpilli eş dost varsa, nerede eski vekil, bakan varsa, nerede ayak altından çekilmesi gereken bir siyasi tortu varsa gittiler büyükelçi yaptılar. Hariciyemizi AK Parti’nin geri dönüşüm kutusuna çevirdiler.

AK Parti’nin sergilediği dış politika performansına bakınca milli çıkarlarımızın yerine Sayın Erdoğan’ın gönül bağlarının aldığını görüyoruz.

Uluslararası ilişkilerde caydırıcılık politikası diye bir kavram vardır. Bu kavram devletler arasında ilişkilerde verilecek karşılık ve sonuçları konusunda şüphe uyandırarak bir devleti olası tehditkar eylemlerinden vazgeçirme politikasıdır.

Ukrayna’da bir kriz yaşanıyor ama Sayın Erdoğan ve ekibinin birbirlerini boşa düşüren açıklama ve davranışları hem NATO hem Rusya nezdinde Türkiye’yi kırılgan bir noktaya düşürdü.

Tüm bunların yanında, dikkatinizi çekmek istediğim, bir başka konu daha var. Ya TÜRKŞEKER olmasaydı?

Yani; Ya özel sektör şeker fabrikalarında, 460-470 liraya varan, 50 kiloluk toz şeker fiyatı, TÜRKŞEKER’de, 250-260 lira civarında olmasaydı?

Çiftçinin cebinden, sadece şeker girdisi üzerinden uçup giden, 1 buçuk kilo balın parasını, kimler ödeyecekti?

Elbette, biz ödeyecektik. Yani Sayın Erdoğan’ın aynı gemide olduğumuzu söyleyip, kürek mahkumluğunu layık gördüğü vatandaşlar olarak, bizler ödeyecektik.

Zamanında iktidarı uyardık. “Şeker fabrikalarını böyle hoyratça özelleştirmeyin.” dedik. Anlamadılar…

“Almanya’nın, yüzde 78’i, Fransa’nın, yüzde 82’si, Hollanda ve İngiltere’nin ise, yüzde 100’ünde, şeker, kooperatifler tarafından üretiliyor.” dedik.

Dinlemediler… “ABD’de, şeker pancarından şeker üreten fabrikaları, Devlet, özel sektörden satın alıp, kanunla, kooperatiflere devretti.” dedik. Duymadılar…

“Şeker fabrikaları, sadece tarımsal sanayi değildir.” dedik. “Şeker fabrikaları, sadece şeker pancarı, ya da şeker de değildir.” dedik.

“Şeker pancarı, çiftçiyi tarlaya ve köye bağlayan, ailenin tüm fertlerine, çalışma ve istihdam imkânı sağlayan, yan ürünlerinin, tamamı değerlendirilen, katma değeri arttırıcı bir bitkidir.” dedik.

“Bütün tüketicileri, yüzbinlerce çiftçiyi, besiciyi arıcıyı, yem sektörünü, kısacası, çoklu alanları ilgilendiren bir konudur.” dedik. Ama yok, inatla burunlarının dikine gittiler.”

Paylaşın

Dikkat Çeken Rapor: Demokrasi Dünya Çapında Geriliyor

Almanya merkezli düşünce kuruluşu Bertelsmann Vakfı Dönüşüm Endeksi (BTI), 2004 yılından bu yana ilk kez otokratik devletlerin sayısının, demokratik rejimlerden fazla olduğunu saptadı. Rapor kapsamında, gelişmekte olan ve gelişmenin eşiğindeki 137 ülke incelemeye alındı. Bunların 67’sini demokratik rejimler oluştururken, otokratik devletlerin sayısı 70’e yükseldi.

Bertelsmann Vakfı BTI Proje Yöneticisi Hauke Hartmann, “Bu, son 15 yılındaki çalışmalarımız kapsamında ölçtüğümüz en kötü siyasi dönüşüm sonucu,” diyor. Endekse göre, küresel bazda daha az özgür ve adil seçim, daha az ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu. Ayrıca kuvvetler ayrılığı prensibi de giderek aşınıyor.

Uzun zamandır Arap Baharı’nın demokratikleşme hareketlerinde son umut ışığı olarak kabul edilen Tunus, otokratikleşmeye doğru dönüşümün en güncel örneği olarak gösteriliyor. Cumhurbaşkanı Kays Said’in Temmuz 2021’de parlamentoyu feshedip hükümeti görevden alması ve anayasanın bazı kısımlarını rafa kaldırmasından bu yana ülke kararnamelerle yönetiliyor. Son olarak Said, ülkede yargı bağımsızlığının güvencesi konumundaki Yüksek Yargı Konseyi’ni de feshetmişti.

Dönüşüm Endeksi’nde Türkiye’ye dair tespitler de yer alıyor. Bertelsmann Vakfı BTI Proje Yöneticisi Hartmann, Deutsche Welle’ye (DW) yaptığı değerlendirmede “Aslında Erdoğan yönetiminde bir umut ışığı olmaya başlayan Türkiye, son on yılda demokrasi yolunda en fazla gerileyen ülke oldu. Çünkü burada kuvvetler ayrılığı ve toplumsal katılım o kadar kısıtlandı ki, iki yıl önce Türkiye’yi otokrasi olarak sınıflandırmak zorunda kaldık. Ne yazık ki aradan geçen sürede bu değerlendirmede bir değişiklik olmadı” görüşünü dile getirdi.

Siyasi ve ekonomik elitler

Yıllar önce kurulmuş ve oturmuş birçok demokratik rejimin de artık “kusurlu demokrasiler” kategorisine girmesi endişe verici bulunuyor. Örneğin, Hindistan’da Başbakan Narendra Modi’nin etnonasyonalist tutumu veya Brezilya’da Jair Bolsonaro ve Filipinler’de Rodrigo Duterte’nin sağcı otoriter hükümetleri, bu ülkeleri de otokrasiye doğru yaklaştırıyor.

Hartmann, “On yıl önce sağlıklı ve istikrarlı bir demokrasiye sahip olan bu ülkeler, bugün gelinen siyasi süreçte “ağır kusurları olan demokrasiler” haline dönüştü. Avrupa’da ise Polonya ve Macaristan’da hukukun üstünlüğü ilkelerinin çiğnendiğine şahit oluyoruz” diyerek endişelerini dile getiriyor.

Peki, otokratik sistemlerin güçlenmesinin ve demokratik normların erozyona uğramasının nedenleri ne? Bertelsmann Vakfı yetkilisi, başlıca itici güçlerin, torpil ve yolsuzluklar nedeniyle yozlaşmış sistemi kendi çıkarları için muhafaza etmek isteyen siyasi ve ekonomik elitler olduğunu söylüyor:

“İncelediğimiz 137 devletin çoğunda, göreceli toplumsal katılıma dayalı bir siyasal sistem ve rekabeti çarpıtarak ekonomik ve sosyal katılımı engelleyen bir ekonomik sistemle karşı karşıyayız.”

Bu durum, özellikle siyasetin mafya benzeri yapılarla çoğu kez iç içe olduğu Orta Amerika ülkelerinde yaygın. Aynı zamanda bazı kişilerin zayıf kurumsal yapılardan istifade ederek birtakım imtiyazlar elde ettiği Sahra’ın güneyindeki Afrika ülkelerinde de benzer olumsuzluklar söz konusu.

Popülist akımlar

Yoksulluk, açlık ve sosyal dışlanma tehdidi altında olan ve demokratik süreçler altında herhangi bir iyileşme görmeyen bazı vatandaşlar, genellikle popülist alternatifleri cazip görmektedir. Bu durum sadece söz konusu 137 ülkede değil, BTI’nin dikkate almadığı ABD gibi demokratik istikrarın var olduğu kimi demokrasiler için de geçerli olabiliyor. 1989’dan önce OECD’ye üye olan, demokratik süreçleri ve piyasa ekonomisi istikrara kavuşmuş olarak kabul edilen ülkeler, Bertelsmann Dönüşüm Endeksi kapsamı dışında tutuluyor.

Hartmann, “Donald Trump’ın seçilmesinden ve devam eden popülaritesinden ya da İngiliz elitlerinin sorumsuz tutumlarından dolayı, demokratik sistemlerimizin gücü hakkında bazı insanlar şüpheye kapıldı. Kimi grupların marjinalleştirilmesine ek olarak, özellikle basit çoğunluğa dayalı iki partili seçim sistemi, kutuplaşmanın fitilini ateşliyor. ABD’de bu durumu bariz bir şekilde gözlemliyoruz” diyor.

Pandeminin gölgesinde baskı

Korona salgını, birçok ülkede siyasi ve sivil hakların kısıtlanmasına da neden oldu. Hartmann, çoğu durumda bunların ılımlı, geçici ve demokrasiler söz konusu olduğunda, aynı zamanda parlamento tarafından onaylanan önlemler olduğunu belirterek şöyle konuşuyor:

“Ancak Filipinler veya Macaristan gibi otoriter özelliklere sahip popülist rejimlerde veya baskıyı daha da artırmak için salgını bahane olarak kullanan Azerbaycan, Kamboçya veya Venezuela gibi otokrasilerde istisnalar söz konusu. Ayrıca Çin gibi gelişmiş otokrasilerde, dijital gözetimin boyutu büyük ölçüde artmış durumda.”

Daha fazla otokrasi yönündeki küresel eğilime rağmen Hartmann, çoğunluğun daha fazla özgürlüğe ve söz hakkına özlem duyduğuna inanmaya devam ediyor. Küresel çapta sivil toplum faaliyetlerinde bir azalmanın olmayışını da hayli umut verici buluyor:

“Belarus’taki özgür seçimlerin, Lübnan’daki sivil toplum dayanışmasının, Sudan’daki askerî dikta ile mücadelenin veya Myanmar’daki darbe karşı protesto gösterilerinin aktörlerine bakın. Bu insanlar sıradan bir gösteriye gitmiyor. Daha iyi bir toplum için hayatlarını ortaya koyuyor. Onların hepsi birer kahraman. Otokrasiye karşı küresel mücadelenin son ve en sağlam kalesi.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Davutoğlu: Türkiye, NATO’da Etkin Ve Proaktif Diplomasi Yürütmeli

Gelecek Partisi Lideri Davutoğlu, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamayla, Rusya-Ukrayna krizine ilişkin iktidara çağrıda bulunarak, izlenmesi gereken politikaları 5 madde halinde sıraladı. 

Haber Merkezi / Ahmet Davutoğlu, “Sistemik bir depremle karşı karşıyayız. Ukrayna krizi, uluslararası krize dönüşmüştür. Türkiye acilen özellikle NATO’da etkin ve proaktif bir diplomasi yürütmeli. Ülke içinde sorunlarımız olsa da dış politikada Türkiye’nin çıkarları çerçevesinde ortak çizgide buluşmalıyız” dedi.

Gelecek Partisi (GP) Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Rusya-Ukrayna krizine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Davutoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Rusya Devlet Başkanı Putin’in dün açıkladığı kararlar sonrasında Ukrayna krizi son derece kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Uluslararası toplum Ukrayna’ya odaklandı. Bu kriz artık herhangi iki ülke arasındaki bir kriz olmanın ötesine geçmiş; Karadeniz, Doğu Avrupa, Avrasya dengelerini etkileyebilecek küresel nitelikte bir kriz haline dönüşmüştür.

Bu krizin doğrudan tarafı olmamakla birlikte, Ukrayna’ya ve Rusya’ya aynı anda komşu olan en önemli NATO ülkesi olan Türkiye için artık kriz kritik aşamanın da ötesine geçmiş bulunuyor.

Maalesef bu kriz esnasında takip edilen diplomasi, etkin bir arabuluculuğu beraberinde getirmediği gibi kriz süreçlerinin nabzını tutma konusunda da belirli zaafları ortaya çıkardı. Buradan iktidara bir kez daha seslenerek ifade ediyorum: Artık Soğuk Savaş sonrası dönemin taşları teker teker oynuyor. Daha önce birçok kez vurguladığım gibi, akademik çalışmalarda altını çizdiğim gibi sistemik bir depremle karşı karşıyayız. Hep beraber Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bu krizin sonuçlarına odaklanmak ve sağlıklı bir değerlendirme yapmak durumundayız.

İktidar sahiplerine 5 önemli konuda çağrıda bulunuyorum ve Türkiye’nin bu krizle ilgili temel yaklaşımını bu 5 ana çerçeveye oturtmaları tavsiyesinde bulunuyorum.

Birincisi; Krizin herhangi bir ileri aşamaya, doğrudan çatışma ihtimali aşamasına gelmeden önce Montrö Anlaşması’nın getirdiği bütün kurallara harfi harfine uyacağı deklare edilmeli ve Boğazlar üzerinden Türkiye’nin herhangi bir savaşın parçası haline gelmesinin önüne geçilmelidir.

İkincisi; Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusunda tavizsiz bir politika takip edilmeli ve herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğünün sarsılmasının doğurabileceği daha geniş ölçekli krizleri konusunda hem Rusya nezdinde, hem NATO ve diğer ülkeler nezdinde doğrudan temaslarda bulunulmalıdır. Kırım’ın ilhakını tanımamıştık haklı olarak, şimdi de Ukrayna devletinin kendi toprakları içinde bağımsız ve özel bir stratejik ortak olarak Türkiye’nin yanında olması büyük bir önem taşıyor. Toprak bütünlüğünü vurgulamalıyız.

Üçüncüsü; Maalesef NATO’nun en önemli ülkelerinden birisi olan Türkiye bütün bu süreçte NATO istişarelerinin dışında kalmıştır. NATO liderlerinin yaptığı son dönemde 3 önemli zirveye Türkiye davet edilmemiştir. Polonya ve Romanya’nın dahi girdiği bu zirvelerde Türkiye maalesef yer almamıştır. Dolayısıyla NATO içindeki küçük nüansların, görüş ayrılıklarının da doğrudan nabzını tutarak etkin bir rol oynama ve NATO içinde Türkiye’yi olabilecek risklere karşı korumak konusunda önemli bir aracı kaybettik. Şimdi artık krizin bu aşamasında Türkiye NATO’nun bütün mekanizmalarında doğrudan görüş beyan eden ve bu krizden etkilenecek bir ülke olarak bu görüşlerini NATO ülkeleri nezdinde ifade eden bir konuma derhal geçmelidir.

Dördüncüsü; Rusya Türkiye’nin tarihi dostudur, tarihi komşusudur. Gerilimli dönemlerimiz de oldu, barış dönemlerimiz de. Rusya ile ilişkilerimizin özenle yürütülmesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak bu özen Rusya’nın, Putin’in son konuşmasında da olduğu gibi tarihi referanslarla Türkiye’yi karşısına alan bir tutum içine girmesini asla mazur göstermez. Rusya ile ilişkilerimizi, istişarelerimizi kapsamlı bir şekilde derinleştirmeliyiz. Rusya nezdindeki etki gücümüzü Ukrayna’nın toprak bütünlüğü bağlamında bir arabuluculuk içinde kullanmaya çaba sarf etmeliyiz.

Beşincisi; Bütün bu gelişmeler soğuk savaş sonrası dönemin temel stratejik depremlerinin, kalıntılarının, sarsıntılarının hissedildiği bir dönemin başladığını gösteriyor. BM sistemi etkisizdir. Rusya’nın Suriye’de takip ettiği politikayla Ukrayna’da takip ettiği politika arasındaki çelişkiler her an her ülkenin başka ülkeye müdahale edebileceği kanaatini oluşturmuş bulunuyor. Son dönemde Rusya’nın Donetsk ve Luhansk, kendilerinin ilan ettikleri adıyla, Cumhuriyetlerini tanıması ulus devletlerin yapısını çözecek çok tehlikeli bir süreci başlatır. Bu bağlamda Moldova, Gürcistan, Azerbaycan, Suriye, Irak, Bosna Hersek gibi ülkelerin toprak bütünlüğü konusunda Türkiye açık ve net bir tavır almalı ve bütün bu farklı bölgelerde, farklı ülkelerdeki çıkar farklılıklarını gözeten ama hepsine alternatif stratejik planlamalar yapan bir esneklik göstermek zorundadır.”

Davutoğlu, açıklama yaptığı videoyu, “Sistemik bir depremle karşı karşıyayız. Ukrayna krizi, uluslararası krize dönüşmüştür. Türkiye acilen özellikle NATO’da etkin ve proaktif bir diplomasi yürütmeli. Ülke içinde sorunlarımız olsa da dış politikada Türkiye’nin çıkarları çerçevesinde ortak çizgide buluşmalıyız” notu ile paylaştı.

Paylaşın

TİP Genel Başkanı Erkan Baş: NATO Bir Terör Örgütüdür

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Rusya ile Ukrayna arasında gerilimin tırmanmasına ilişkin, “Bizim tarafımız halkların kardeşliğidir, bizim tarafımız barıştır. Bizim tarafımız açık ve net bir biçimde emperyalizme karşı mücadele tarafıdır” dedi.

Suriye savaşını hatırlatan Baş, partisinin İstanbul il örgütünde yaptığı açıklamada, “İktidarın çıkarları uğruna yeni maceralara sürüklenmesine izin vermeyeceğimizi de vurgulamak istiyoruz” ifadelerini kaydetti.

Bölgede “savaş naralarının” yükseldiğini, Türkiye’nin silahların, bombaların, tankların gölgesinde bir gündemde yaşamak durumunda olduğunu söyleyen Baş, “Sözlerimize başlarken Orta ve Doğu Avrupa’yı bir cephaneliğe çeviren emperyalist bir suç örgütü olarak değerlendirdiğimiz NATO’yu, Ukrayna’dan elini çekmeye çağırıyoruz. Bütün bu tartışmaların başlangıç noktası, sözde Sovyet tehdidine, sözde sosyalizm tehdidine karşı kurulduğunu ilan eden, bu amaçla faaliyet sürdürdüğü yalanıyla var olan NATO’nun bu sözde tehdit bile ortadan kalkmasına rağmen yıllardır faaliyetlerini üstelik genişleyerek daha büyük tehditler yayarak sürdürmeye başlamasına işaret ediyoruz” dedi.

“Türkiye İşçi Partisi açısından bu ve benzeri gerilimlerde ilkesel yaklaşımlar esastır. Biz bütün sözlerimize “İşgal politikalarına ve savaşa hayır” diyerek başlıyoruz. Tüm emperyalist askeri paktlara karşı tutum almaya çağırıyoruz. Değerli yurttaşlar, NATO bir terör örgütüdür. NATO’nun varlığı dünya barışına, dünya halklarına dönük bir tehlikedir ve bugün bu kendisini çok daha açık biçimde göstermektedir.”

Taraflarının savaş olmadığını, “halkların kardeşliği” ve “barış” olduğunu ifade eden Baş’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar şu şekilde:

“Çok ağır bedeller ödedik”

“Bizim tarafımız açık ve net bir biçimde emperyalizme karşı mücadele tarafıdır ve özellikle bütün derdi iktidar koltuğunu korumak olan bir iktidar tarafından yönetilen bir ülkenin yurttaşları olarak da saray rejimine Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı mücadelenin yükseltilmesinin ne kadar yaşamsal olduğunu bir kez daha deneyimlediğimiz bir süreçten geçtiğimizi hatırlatmak istiyoruz. AKP çok uzun yıllardır emperyalist planlar doğrultusunda ülkemizi maceralara sürükleyerek halkımıza bedeller ödeterek iktidarını koruma stratejisini benimsemiş durumda. Suriye örneğinde bunu başardıklarını düşünüyor olabilirler.

Suriye’de savaşı körükleyen politikaların bir parçası olmak orada doğrudan cihatçı çetelerin hamiliğini yaparak Türkiye’yi savaşın fiilen bir tarafı haline getiren politikalar AKP iktidarı açısından koltuğunu korumayı başarma sonucu getirmiş olabilir ama bunun bedelini Türkiye halkları, Suriye halkı ve hep birlikte bölge halkları olarak bizler ödüyoruz. Dolayısıyla oradan çıkardığı sonuçla bu gerilimi de kendi iktidarını korumak için kullanacağı kaygısı çok yaygın bir şekilde yurttaşlarımız tarafından hissediliyor. Biz daha önceki yaşadığımız acı tecrübelerden yola çıkarak bu konuda kararlı bir tutum içerisinde olacağımızı kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz. Çok ağır bedeller ödedik.

Türkiye’nin pek çok yerinde işçi direnişleri, işçilerin hak mücadelesi büyüyerek devam ediyor. Sevindirici bir haber aldık geçtiğimiz günlerde. Migros depolarında direnen işçi kardeşlerimiz gündem olmuşlardı, kamuoyunun geniş desteğini almışlardı… Verdikleri mücadele ile ilgili olarak ve nihayetinde geçtiğimiz günlerde işten atılan işçi arkadaşlarımız geri alındılar. Maaşlarında bir artışa gidildi, prim ödemelerinin yapılacağı açıklandı. İşçi sağlığı ve çalışma koşullarıyla ilgili de düzeltme taleplerinin yerine getirileceği ortaya çıktı.

Şimdi bu gelişmeyi çok önemli buluyoruz onu söyleyeyim. Migros direnişi bize bir kez daha direnen işçilerin kazanacağını işçilerin inadının dayanışmasının sonuç aldığını göstermiş oldu. Ne patronlar, ne polis, ne onların şiddeti işçilerin birliği dayanışması mücadelesi karşısında hiçbir şey yapamıyor. Sonunda kazanan işçiler oluyor ve şunun da altını özellikle çizmek istiyoruz. Bu zafer esas olarak birlikte direnen işçi arkadaşlarımızın onlara öncülük eden sendikalarının ve kararlı inatçı eylemlerinin bir sonucudur. Hepsine tüm Türkiye işçi sınıfı adına teşekkür ediyoruz. Bu mücadeleye destek veren tüm yurttaşlarımıza ve bir sanatçı sorumluluğuyla onların yanında duran Haluk Levent’e de özel olarak teşekkür etmek istiyoruz.”

Paylaşın