Akşener’den Erdoğan’a Çok Sert ‘İki Ayyaş’ Tepkisi

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sert sözlerle yüklenen İYİ Parti Lideri Akşener, “Birinci ayyaş dedikleri Birinci Dünya Savaşı’nın küllerinden bir devlet bir ülke kurdu! Utanmadan anasına genel evde çalışıyor dediniz, ayıp, ayıp, ayıp! İkinci ayyaş dediğiniz II. Dünya Savaşı’na sokmadı bu ülkeyi, bir gencinin burnunun kanamasına izin vermedi!” dedi.

Haber Merkezi / İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Akşener’in açıklamaları şöyle;

6 siyasi parti olarak çok önemli bir adım attık. Milletimizi işsizlik, umutsuzluğa hapseden; devletimizi liyakatsizliğe mahkum eden partili cumhurbaşkanlığı sistemi ucubesinden kurtulmak için çok önemli bir adım attık.

Yaşadığınız hayata size sunulan koşullara baktığınızda aklınıza ilk ne geliyor? ‘Ne çektik be?’ mi diyorsunuz yoksa ‘Ne çektiniz be cumhurbaşkanım’ mı diyorsunuz. Cevap gün gibi ortada. Memleketin gerçekleriyle bağını koparalı uzun zaman olmuş Sayın Erdoğan’ın da o cevabı duymaya ihtiyacı var. Neden mi? Çünkü fark etmişsinizdir. Telefonunu çıkar bakalımcı dayıların büyük üstadı, dizilerdeki bilge adamlar edasıyla teksir kağıdı nedir biliyor musunuz diye soruyor.

“Gençlere nasihat vermekten, nutuk atmaktan artık vazgeç be kardeşim!”

Sayın Erdoğan bizler teksir kağıdından sarı defterlerle okuduk bugünlere geldik. Peki sen kuşe kağıtla okumasına rağmen okuduğu okulun hiçbir faydasını görememek nedir bilir misin? Binbir emekle okulunu bitirip atanamamak nedir bilir misin? Üniversiteden mezun olup annenden babandan harçlık almaya, zincir markette kasiyerliğe mahkum olmak nedir bilir misin? Hayallerinin hayatını şekillendirmesi gereken yaşta AVM köşelerinde yitip umutsuzluğa hapsolmak nedir bilir misin? Bilmiyorsun Sayın Erdoğan, çünkü sen de aynı benim gibi Cumhuriyetimizin sunduğu fırsat eşitliğinden faydalandın. Bugün senin yönettiğin Türkiye’de gençlerimiz Cumhuriyetin sunduğu imkan ve fırsatlardan yoksun kaldı. Bu gerçeği ne kağıtla, ne binayla ne de hamasetle kapatamazsın. Ben büyüdüğüm Türkiye’nin imkanlarını bugün gençlerimize sağlayamadığım için suçlu hissediyorum. Sen de takkeni önüne koy, bu gerçeklerle yüzleş. Gençlere nasihat vermekten, nutuk atmaktan artık vazgeç be kardeşim! Sıktı artık, bıktırdın artık!

Biliyorsunuz, Bay Kriz ve arkadaşları için, her şey sayılardan ibarettir. Ancak kendileri, verdikleri sayıların niteliğiyle, karşılığıyla ve sonuçlarıyla, asla ilgilenmezler. Mesela çıkıp; ‘Bizden önce, 526 bin olan öğretmen sayısını, 993 bin 670’e çıkardık’ derler. Ama, o 993 bin öğretmenimizin içerisinde; atanamadığı için, intihar eden kardeşlerimizle, asla ilgilenmezler. Mesela çıkıp ‘Bizden önce 76 üniversite vardı, biz bu sayıyı 207’ye çıkardık’ derler. Ama o üniversitelerden mezun olduktan sonra; işsizlik sarmalında çile çeken gençlerimizle, asla ilgilenmezler. Madem bu arkadaşlar, sayıları bu kadar çok seviyor, o zaman gelin, biz de bazı sayılardan bahsedelim…

Mesela, enflasyondan konuşalım. TÜİK’in açıkladığı hâliyle bile yıllık gıda enflasyonumuz, yüzde 55 olmuş. Bırakın OECD’yi, Arjantin’e bile, 5 puan fark atmışız. “Zampiyonlar Ligi’ne” çevirdikleri memleketimizde, sadece bir yılda; Patlıcanın fiyatı yüzde 166,  Patatesin fiyatı yüzde 123, salatalığın fiyatı yüzde 111 artmış. Çok değil, bundan daha bir yıl önce; Markete gittiğimizde, 100 lira ödediğimiz ürünlere bugün 156 lira ödüyoruz.

Bugün çiftçi dostu olarak kurulup, iktidarın yandaş müteahhitlerinin dostu hâline getirilen Ziraat Bankası’nda tarıma verilen krediler, toplam kredilerinin yüzde 14’ünü oluşturuyor.  Yani Ziraat Bankası’nın verdiği, her 100 liralık kredinin, sadece 14 lirası, tarıma gidiyor.  İşte bu yüzden, hep söylediğimiz gibi İYİ Parti iktidarında, Ziraat Bankası’nı yeniden çiftçinin dostu yapacak, kamu bankalarının sırtına, adeta sülük gibi yapışan, yandaş şirketleri de söküp atacağız.

“Enerji enflasyonunda Avrupa’da açık ara birinci sıradayız”

1 sene içerisinde elektrik üretiminde kullanılan doğal gaza yüzde 341, sanayide yüzde 435, konutlarda ise yüzde 47 zam yapıldı. Ben böyle deyince Avrupa’da da zam var demeye başlayacak olan arkadaşlar var. Avrupa’da pandemi sonrası genişleme ve uluslararası alandaki istikrarsızlıktan kaynaklanan enerji enflasyonu Eurostata göre sadece yüzde 25. Yani yüzde 435’e varan zamlar ile Avrupa’da açık ara birinci sıradayız.

O sandık gelecek ve bu harami düzenden kurtulacağız. İYİ Parti iktidarında milletimizi hak ettiği refaha kavuşturacağız.

Sayın Erdoğan’ın, her sıkıştığında arkasına saklandığı cümlelerden biri; ‘Bütçeden bir kuruş harcamadan köprü, yol, havaalanı yapıyoruz’ cümlesidir. Ne var ki 2022 yılı bütçesine bu dolar garantili ödemeler için 42,5 milyar lira ödenek kondu. Bununla kalsa yine iyi, Türk lirası değer kaybedince bu ödeme miktarı 65 milyar liraya çıktı. Yanlış duymadınız. 65 milyar lira. Yani, Sayın Erdoğan’a göre, bütçeden kuruş harcanmayan projelerin, sadece 2022 yılı için bütçeye getirdiği yük 65 milyar lira. Bu arkadaşımız ya göz göre milletine yalan söylüyor ya da artık ipin ucunu o kadar kaçırmış ki, olan bitenin farkında değil. Bu rezaletin başka bir açıklaması olamaz.

Ülkemizde canımızı yakan bir başka konu da akaryakıt fiyatları. Biz şu an yakıtı Amerika’dan, Angola’dan, Arjantin’den daha pahalıya kullanıyoruz. Hatta Taliban’ın Afganistanı’ndan, Esad’ın Suriyesi’nden bile daha pahalıya kullanıyoruz. Ülkemizde son 1 sene içerisinde benzin yüzde 134, mazot fiyatları yüzde 139, LPG ise yüzde 143 arttı. Utanmadan çıkıp domates tarlada 1 lira, markette neden 20 lira diye nara atıyorlar. Yahu el insaf. Mazot 17 lirayı geçmişken tarladaki 1 liralık domates tezgahta nasıl 1 lira kalsın. Sayın Erdoğan sağda solda düşman aramaktan artık vazgeç. Hayat pahalılığını neden bitiremiyorsunuz, bu gıda fiyatları neden uçuyor diye sorduğumuzda suçu domates, biber, patlıcan lobisine atarak meseleyi çözemezsin. Domatesin tarlada 1 lira markette 20 lira olmasının sebebi bizzat sensin sen.

“Ukrayna’nın cesur evlatlarını saygıyla selamlıyorum”

Bugün Türk milleti olarak hepimizin yüreği bir başka millet için çarpıyor. Ukrayna’nın vermiş olduğu mücadeleyi belki de en iyi biz anlıyoruz. Bu vesileyle Ukrayna’nın cesur evlatlarını saygıyla selamlıyorum.

Tarihin kırılma noktalarından birisine tanıklık ediyoruz. Ukrayna’nın şehirleri, sivillerin yaşam alanları hedef alındı. Bunun bir işgal girişimi olduğunu söylemek zorundayız. Çünkü Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna halkının iradesini tanımıyor. Siyasi egemenliğine saygı duymuyor. Askeri yollarla düpedüz vali atamaya çalışıyor. Bunlarla da yetinmiyor. Adeta paranoya nöbeti geçiren bir Rus kahramanı gibi ülkesini güvende kılmak için istediği ülkeyi işgal etme hakkını da kendinde görüyor. Bu durum her bakımdan bir dönüm noktasıdır. Artık dünyamızın bir Rusya yayılmacılığı sorunu var. Rusya, uluslararası hukuku ve BM prensiplerini tanımadığını çık şekilde dile getirdi. Karşımızda herhangi bir ülke tarafından saldırıya uğramadığı halde istediği ülkeyi işgal etme hakkını kendinde gören zihniyet tüm gerçekliğiyle duruyor.

Bu tavır bize İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Doğu Avrupa’yı, adım adım kontrolü altına alan Stalin’i hatırlatıyor. Stalin, sınırlarını genişletme konusunda, öylesine hırslıydı ki, kendi sözünü dinlemeyeceğini düşündüğü, Doğu Avrupalı komünist siyasetçileri bile, ortada kaldırmış, yerlerine kendi emir erlerini atamıştı. Yani Soğuk Savaş dünyasında da mesele, komünizmin yayılmasından çok, Rusya’nın yayılmasıydı. İşte o nedenle;1956 yılında Budapeşte’de, 1968 yılında ise Prag’da dolaşan Sovyet tanklarının, tek bir amacı vardı: O amaç, Rusya’nın tahakkümünü korumaktan başka bir şey değildi. O yıllarda, Sovyetler’in uyguladığı bu strateji, sosyalizmin arkasına gizlenebiliyordu. Soğuk Savaş sona erdikten sonra, artık geride ardına gizlenecek bir ideoloji de kalmadı. Ancak bu Rus devletinin yayılmacılık tutkusunun bittiği anlamına gelmiyor. Bugün bunu tüm çarpıcılığıyla görebiliyoruz. Bu tutku Putin ile birlikte yeniden dirilmiş durumda.  Bu defa ise, sosyalizm terimlerinin yerini, Çarlık Rusya nostaljisi almış gibi görünüyor.

Putin’in zulmüne maruz kalan onca insanı kaderlerine terk edemeyiz. Vakit, çekimser kalma değil zalimin karşısında dik durma vaktidir. Rusya’nın bu durumu ortadayken Türkiye’nin güvende olduğunu kim iddia edebilir. Putin’in kafasındaki Rusya’nın eksik parçalarının Kars, Erzurum ve Ardahan olmadığını kim rahatlıkla söyleyebilir.

Bugün, bölgemizdeki tüm bağımsız devletler, bu soruyu kendi ülkeleri için soruyorlar.  Ve herkes, Putin’in idaresindeki Rusya nedeniyle, güvenliğinin tehlikede olduğunun farkında. Bunun farkında olmayan ve Rusya’nın bu halinden memnun olan, tek bir bölge ülkesi var, o da maalesef Türkiye.  Mevlana diyor ki; “Kuş avlamak isteyen, kuş taklidi yapar.” O nedenle; Rusya’nın mevcut durumundan, memnuniyet duyanların, Türkiye’nin Rusya ile girdiği, asimetrik ilişkiyi destekleyenlerin, Ukrayna’da zulüm sürerken, Rus televizyonlarında yorumculuğa soyunanların, kendilerine milliyetçi diyerek, milli güvenlik konularında, ahkam kesmeleri beni hiç de şaşırtmıyor.

Halbuki ortada, çok açık bir gerçek duruyor. Karşımızda, bölgesindeki ülkelerin sınırlarını, bağımsızlığını ve siyasi egemenliğini tanımayan, bunu da açıkça beyan eden bir Rusya var. Aklı başında insanlar tarafından yönetilen her devlet eğer bağımsızlığını ve egemenliğini Rusya’ya karşı korumak istiyorsa belirli adımlar atmalıdır.  Ancak üzülerek söylüyorum ki; Türkiye, bu adımları atamayacak kadar, Rusya’ya bağımlı hale getirilmiştir. İki ülke arasındaki ilişki, dengeli ve simetrik değildir.

Bu ilişki, Rusya lehine asimetrik bir ilişkidir. S400’lerden Suriye’ye, Akkuyu’dan turizme kadar, hemen her alanda bu asimetrinin, Türkiye’yi düşürdüğü kırılgan durumun yansımalarını görüyoruz.

Bakın size hemen bir örnek vereyim.  Geçen hafta, Sayın Erdoğan çıktı ve Ukrayna krizinde, NATO’yu göreve çağırdı. Ukrayna’ya daha fazla destek olmuyorlar diye NATO ülkelerini eleştirdi, içeride de gazetelere demeç verdi. Aynı günün akşamında ise Strazburg’da, Rusya’nın, Avrupa Konseyi’ndeki üyelik haklarının, askıya alınmasına dair, bir oylama vardı. Peki orada ne oldu? Sabah Rusya’yı eleştiren ve batılı devletleri göreve çağıran Sayın Erdoğan, aynı günün akşamı konseyin 47 ülkesinden bir tek Ermenistan’ın Rusya’ya destek olduğu oylamada, çekimser kaldı.  Aynı gün.  İşte size, Ak Parti iktidarının, dış politikada memleketimizi düşürdüğü kırılgan durum.

Artık tüm dünyada, yeni bir dönemin başladığına inanıyorum. Memleketimiz, badireler coğrafyasında, badireli zamanlara alışkın bir ülkedir. Ancak bizler, yaşanan bu badirelere sadece milletimizi, topraklarımızı ve egemenliğimizi korumak ve kollamak adına müdahil oluruz. Çünkü biliriz ki bu prensibe bağlı kalınmadığı zaman, ‘galip kahraman olma hayalleri’, süratle ‘galiz kahramanlığa’ dönüşür. Tarihimiz, bunun nice örnekleriyle doludur. Ve şanlı tarihimiz, havanda su dövmenin yeri değil, ders alıp gelişmenin mutfağıdır. Nitekim; Lozan’ı ve Montrö’yü imzalayıp, Anadolu ve Trakya’nın tapusunu, milletin, evrak-ı metrukesine koyanlar; barışın bedelini unutmayalım diye, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ demişlerdir. Devlerin savaşında, bu toprakların genç fidanları başkalarının ütopyaları uğruna toprağa düşmesin diye, ‘Ne başkasının bir karış toprağında gözümüz var ne de başkasına bir karış toprak veririz’ demişlerdir. Ama maalesef Türkiye, böylesine hassas bir dönemde burnunun ucunu bile görmekten aciz olduğu halde görmediği ufkun ardındakilerin masalını, milletine anlatma cüretini kendine hak gören laf ebeleri tarafından, sevk ve idare ediliyor.

‘İki ayaş’ tepkisi

Öyle ki; 1’inci Dünya Savaşı’nın yangınının küllerinden, bir memleket kuranların, hakir görüldüğü, 2’inci Dünya Savaşı’nın yangınını bu memlekete sıçratmayanların basiretsiz bulunduğu bir acayip delilik hali. Hani iki ayyaş deniliyor ya ondan bahsediyorum. Kimse de sesini çıkarmıyor ya ondan bahsediyorum. Birinci ayyaş dedikleri birinci dünya savaşının küllerinden bir devlet bir ülke kurdu. Anadolu’nun her evinde en az iki gencimizin şehit olduğu bir dönemden bahsediyorum. Havza’dan Amasya’ya giderken otomobilinin tekerliği patladığında onun tamiri için beklerken çit süren bir çiftçinin yanına giden Gazi Mustafa Kemal der ki ‘İzmir işgal edildi efendi sen çiftini sürüyorsun haberin mi yoktur yoksa nedir?’ Beyim haberim var ama oğlum Çanakkale’de Abim Yemen’de Sarıkamış’taki ailesinin fertlerini sayar. Bu kadar erkeğin evladı bana bakıyor. Bu topal ayakla kırık kola bu gariban öküze bakıyor. Onun için bu tarlayı sürmek zorundayım. Hele İzmir’deki işgalciler gelsin tarlamın sınırına o zaman bakarım. Bunu diyen o çiftçiden o köylüden yıllar sonra afet İnan gaziye sorar ne olmuştur? Der ki Sakarya’da şehit düştü. Tamam mı! İşte bu devlet bu akılla bu vicdanla bu yürekle kuruldu. Ayyaş dediğiniz buydu. Utanmadan anasına genel evde çalışıyor dediniz. Ayıp ayıp ayıp! İkinci ayyaş dediğiniz II. Dünya Savaşı’na sokmadı bu ülkeyi, bir gencinin burnunun kanamasına izin vermedi!

Dün, 1 Mart tezkeresinin yıl dönümüydü. O ret kararı milli meclisimizin o günlerde ortalıkta ‘BOP Eşbaşkan adayıyım’ diye gezenlere verdiği en önemli cevaptı.  Milli egemenliğin ve milli iradenin, Türkiye’nin varlık senetlerine meydan okuyan, bir karanlık iradeye karşı isyanıydı. Aradan 19 yıl geçti. Ve o aynı karanlık irade; 1 Mart 2003’te, Gazi Meclisimize karşı açtığı, hırs ve intikam savaşında adına bir de utanmadan ‘Türk Tipi’ dedikleri, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi ucubesiyle galip geldiğini zannetti. Tıpkı eski ‘abilerinin’ ona öğrettiği gibi büyük yalanlarla, büyük mesafeler aldığını zannetti. İşte o nedenle bugün bizlerin, arkamıza millet iradesini alarak çıktığımız bu kutlu yol milletimizi, mehmetçiğimizi ve devletimizi herhangi bir zaman, herhangi bir şekilde, herhangi bir amaçla, herhangi müstevlinin aracı, maşası veya yancısı yapma olanaklarını ortadan kaldırmaktır. Meclisimizin gücünü ve iradesini, tek adamcılık oynayan, kravatlı ergenlere karşı her daim üstün kılabilme çabamızın altındaki sebeplerin en önemlisi işte budur.

“Atatürk, yozlaşmış Avrasya rejimlerine duyulan hayranlığı gizleyecek bir maske değildir”

Nitekim bugün; Türk’ün incinen gururunun rüzgarını, arkasına alarak, ‘Ey Batı’, ‘Ey NATO’ diye çıktıkları yolda dünün eş başkanları, bugünün matruşka bebeği olma hevesine kapılmışlardır. Dahası, söz konusu kimseler, Aziziye tabyalarını, Allahuekber Dağları’nı, Plevne’yi, Kırım’ı, Erzurum’u, Nene Hatun’u unutmuşlar ama ne hikmetse, yerlilik ve millilik panayırları düzenlemekten de, geri durmamaktadırlar. Amma kirli ve kara para ağlarının, karanlık iş ilişkilerinin, mafyatik idarelerin ortak dostlarıyla bir araya gelmek isteyenler ve Türk Milleti’ni merdiven altı parya düzeninin köleleri yapmak isteyenler, bilsinler ki bu millet ölmedi ve yılmadı.

Büyük Türk Milleti! Ne bugün, bizzat kendisinin, mucidi olduğunu iddia ettiği fakat onlara her icraatıyla ihanet eden ve bizzat şovunu yaptığı değerlere ve anlaşmalarına uymakta nazlanan bir Batı’nın; Ne de yüze gülen, ama arkandan kuyu kazan, bir sözde Avrasya’nın veya çöllerinde altın kaplama jipler üzerinde, borsa simsarlığı yapan bir alemin “küçük-stratejik ortağı” olamazsın! Kaderini ne 11 askerinin başına çuval geçiren hadsizlere ne de 34 askerini bombalayarak şehit eden bir zorbaya bağlayamazsın. Ne vatandaşlığını bir avuç dolara satanların ne de topraklarını, limanlarını, birkaç küçük avantaya devredenlerin, marabası olamazsın. Ne burnunun dibinde savaş tamtamları çalarken Afrika seyahatine çıkan öngörü şampiyonlarının ne de ‘Boğazlardan para kazanamıyoruz’ diyerek milletin tartışılmaz egemenlik haklarını, berhava etmeye kalkanların kara düzenine araç olamazsın. Büyük Türk Milleti! Türkiye küresel bir Dünya’da, yalnız kalamaz, yalnız bırakılamaz. Türkiye her şeyi ikiye ayırmaya alışkın, köhnemiş dimağların, boynu bükük bir köprüsü yapılamaz. Türkiye ya Natocusun ya Avrasyacı; ya doğucusun ya batıcı denilerek iç ya da dış tek adamcıların, hüllecisi olamaz.

Atatürk, yozlaşmış Avrasya rejimlerine duyulan hayranlığı gizleyecek bir maske değildir. Medeni dünyanın kurallarını yok sayan, diplomasiyi küçümseyen ruh hastalığını da stratejik zeka zanneden kendini bilmezlerin de referans noktası değildir. Atatürk’ün, ülkemizi, medeni milletler ailesinin, onurlu bir üyesi yapma gayreti revizyonist olmayan dış politikası hamaset yerine, aklı önceleyen felsefesi ve egemenlik kavramına duyduğu saygı bizim ilham kaynağımızdır. O’nun sahip olduğu ülkemizin kalkınmasına ve refahına ket vuran değil kalkınmayı destekleyen dış politika anlayışı, bizim de anlayışımızdır.”

Paylaşın

Putin, Rusya’nın Nüfuz Alanlarını Nasıl İnşa Etti?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’yı işgal ederek Rusya’nın nüfuzunu genişletme sürecini bir üst noktaya taşıdı. Gazeteci Fehim Taştekin, Putin’in hamlelerini “Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna: Putin, Rusya’nın nüfuz alanlarını nasıl inşa etti?” başlıklı yazı ile BBC Türkçe için analiz etti Taştekin’in yazısı şöyle;

Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in dağılmış Sovyet coğrafyasındaki Rus gücü ve nüfuz alanlarının yeniden inşasında Ukrayna çok farklı bir noktaya işaret ediyor.

“Çar’ın dönüşü” yakıştırmasına konu olan bu süreç; Çeçenistan’daki savaştan Gürcistan’dan bağımsızlığını ilan etmiş Abhazya ve Güney Osetya’nın tanınmasına, Güney Kafkasya ve Orta Asya’da istikrar misyonlarından Ukrayna’daki son müdahaleye kadar farklı çerçevelerde ilerleyen bir yol izledi.

Tüm bunlar, Sovyetler döneminin milliyetler siyasetine kara çalıp, imparatorluk döneminin kodlarıyla konuşan Putin’in ilan edilmemiş “Çar” tablosunu peyderpey tamamlar nitelikteydi.

2000’lerin ortalarından bu yana, Rusya Federasyonu’nun temelini oluşturan özerk cumhuriyetler ve oblastların (Slavca eyalet ve bölge anlamına geliyor) özerk karakterlerini daraltan otoriter bir merkezileşme yaşanıyor.

Hakim unsur, Rus kültürü ve kimliği

Bu sürece paralel olarak, Rus kültürü ve kimliği hakim unsur olarak tahkim ediliyor.

Komünist sistemde gerileyen muhafazakâr değerler desteklenirken, Çarlık ve imparatorluk dönemlerinde sisteme meşruiyet katan Ortodoks Kilisesi’ne itibarı iade ediliyor.

Ekonomik alanda sadakatlerini sunanlar hariç, oligarkların kontrol altına alınması “muktedir lider” imgesinin inşasında diğer ayağı oluşturuyor.

Savunmadan hücum pozisyonuna geçilirken, Batı’nın propaganda hegemonyasını kırmak için “agresif” bir medya yaratılıyor.

Bütün bunlar sistemin önce toparlanmasına, sonra otoriter sistemin yeniden inşasına hizmet etti.

Çeçenistan’a tankların sürülmesi ve Putin’in yükselişi

Çeçenistan’da 1994-1996’da Rusya aleyhine biten savaş hem Sovyetlerin çöküşünün biriktirdiği öfkeyi hem de iç bütünlüğü koruma kaygısını yansıtıyordu. Batı açısından da Rusya’nın toparlanmasını geciktiren bir savaştı.

1996’da Hasavyurt Anlaşması’yla Çeçenler karşısında yenilgiyi kabul eden Rusya’nın 1999’da yeniden Çeçenistan’a tankları sürmesi ile Putin’in yükselişi arasında bir bağ var.

Çeçenistan’da bağımsızlık iradesi tamamen ezilip Çeçen müftü Ahmet Kadirov ve oğlu Ramazan Kadirov eliyle Kremlin’e bağlı bir rejim oturtulurken, otoritenin restorasyonunda iki kolaylaştırıcı faktöre başvuruldu:

İlk olarak, Çeçenistan’ın siyasi, idari, bürokratik, güvenlik ve askeri birimleri Çeçenlere bırakıldı. Yani operasyon dahilde bir Ruslaştırılma işlemi değildi. Asi cumhuriyeti “Çeçenizasyon” ile merkeze taşıyan bir strateji güdüldü.

İkinci unsur, direngen Çeçen karakterini pasifize edecek Sufi İslam geleneğinin desteklenmesiydi.

Putin düzenli olarak Ortodoks Kilisesi’ne giderken Kadirov’un da kafasındaki takkesiyle dua edip Çeçenleri etrafında toplayacağı Osmanlı tarzı bir cami inşa edilmişti. Yerle yeksan edilmiş Grozni’nin yeni simgesiydi.

Direnişi ezme görevini Ruslardan devralan Kadirov’un İslam ve Çeçen geleneği adına yadırganan ya da tepki çeken ne kadar eylemi varsa Kremlin’in sonsuz hoşgörüsüne sahipti.

‘Muktedir’ lider Putin

Çeçenistan zaferi, Putin’i “muktedir” bir lidere dönüştürdü. Artık “Slavik” altın çağını yaşayabilirdi. Çeçenistan’daki kanlı dönem Rusya için gücünü ispat ve toparlanma iddiasıydı. Ve sonra sıra civara geldi.

Putin, Kafkasya’daki isyanı tamamen dış kaynaklı aşırılıkçı Vahabizme indirgeyen söylemine, El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra Amerikalılardan karşılık buldu.

Ancak Çeçenistan’da savaşın bitmesinden sonra Batı’nın Rus nüfuz alanlarına yönelik operasyonları Gürcistan’da kendini gösterdi.

2003’te Mihail Saakaşvili’yi iktidara taşıyan “Gül Devrimi”, Sovyet kadrolarından gelmiş kliğin kırılmasında ilk başarıydı.

İkinci halka ertesi yıl “Turuncu Devrim”le Ukrayna’da koptu. Ardından sıra 2005’te Kırgızistan’daki Lale Devrimi’ne (Sarı Devrim) geldi. Orta Asya değişim sancısına tutulmuştu.

Afganistan işgaliyle ABD’nin Orta Asya’da edindiği üslere karşın Rusya da nüfuz alanını kaybetmemeye çalışıyordu.

Bu dönemde ayrıca Putin, Balkanlarda Slav dünyasının aleyhine gelişmelere dikkat kesilmek durumundaydı.

2006-2008’de Kosova’nın bağımsızlığını ve Birleşmiş Milletler kararı olmadan tanınmasını “Olumsuz emsal olur” uyarılarıyla karşılamıştı.

Rusya yakın çevrede Rus etkisine karşı gelişmeleri birkaç yıl izlemekle yetindi. Rusya’nın sabır saati rövanşın alınacağı günlere ayarlıydı.

Rusya’nın argümanı: ‘Vatandaşlarımız saldırıya uğradı, yanıtsız bırakamazdık’

ABD’nin 2002’den itibaren Gürcistan’da Türkiye’nin de yakın işbirliği ile yürüttüğü “Eğit ve Donat” programıyla Gürcü ordusunu bir savaşa hazırladığı yıllar sonra anlaşılacaktı.

Hedef Abhazya ve Güney Osetya’yı geri almaktı.

Durumu yakından izleyen Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu kararı uyarınca ambargo uyguladığı Abhazya ile Güney Osetya’da daha belirgin bir korumacı politikaya yöneldi; Abhazlar ve Osetlere Rus pasaportu dağıtmaya başladı.

Gürcistan’ın 2008’de Güney Osetya’ya askeri harekât başlatıp operasyonun ilk anlarında başkent Tshinval’deki Rus Barış Gücü Karargâhı’nı vurunca Putin’e tarihi fırsat doğmuştu.

Tankları birkaç saat içinde Vladikavkaz’dan Tshinval’e indirmekle kalmayıp Tiflis yakınlarına kadar sürerek, Gürcistan yönetimine “Güney Osetya ve Abhazya’yı ebediyen unutabilirsin” demiş oldu.

Rusya’nın argümanı, “Vatandaşlarımız saldırıya uğradı, yanıtsız bırakamazdık” şeklindeydi.

Ardından iki “de facto” bağımsız cumhuriyeti tanıyan adımlar atıldı. Fakat Abhazya ve Güney Osetya ilhak edilmedi. Abhazya, Güney Osetya ve Moldova’nın ayrılıkçı bölgesi Trans-Dinyester yıllardır pek çok konuda üçlü fotoğraf veriyor.

Rusya askeri güç bulundurduğu ve pasaport dağıttığı Trans-Dinyester’i henüz tanımadı. Yıllardır “Rusya ile geleceğe doğru” sloganıyla yaşayan Trans-Dinyester 2006’da Rusya’ya katılma önerisini yüzde 97 oyla referandumdan geçirmiş, 2014’te Duma’dan bu konuda adım atılmasını istemişti.

2008’e gelindiğinde Putin için izleme dönemi bitmiş, arka bahçeyi toparlama vakti gelmişti. 2013’de Mihail Saakaşvili’nin koltuğu kaybedip ülkesinde istenmeyen adam durumuna düşmesiyle Gürcistan, Rusya ile daha sakin bir döneme girdi.

Ukrayna’da Yanukoviç dönemi ve kaybedenler

Ukrayna’da ise Rus yanlısı Viktor Yanukoviç, 2003’te koltuğu Batı yanlılarına kaptırmanın intikamını 2010’daki seçimde alma şansını buldu. Ama Putin’in Ukrayna’yı yeniden yoğuracak siyasi araçlara sahip olduğu söylenemezdi.

Yanukoviç Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması için şansını denemiş ancak kredi için Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) dayattığı reformlar konusunda epey zorlanmıştı.

Sonunda 2013’te yüzünü tekrar Rusya’ya döndüğünde, Meydan Gösterileri (EuroMaidan) tetiklenecekti.

2014’te Almanya, Polonya, Fransa ve Rusya’nın arabuluculuğunda Yanukoviç; erken seçim, 2014 anayasasına dönüş ve parlamenter sistemin güçlendirilmesini öngören bir anlaşmayı muhalif liderlerle birlikte imzalamıştı.

Ancak Rus istihbaratının yardımı ve keskin nişancılarla Meydan’ın dağıtılacağına dair gizli belgelerin sızdırılmasıyla olaylar tekrar çığırından çıkmış, imzalanan anlaşma çöpe atılmış ve milislerin tehdidi altındaki parlamento Yanukoviç’in fişini çekmişti.

Kaybeden sadece Yanukoviç değildi. Radikal sağ, aşırı milliyetçi ve neo-Nazi gruplarının zehirlediği siyasal iklimde etnik Ruslar da ayrılıkçı yola sürüklenecekti.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Tek Adam Rejimine Son Veriyoruz

Katıldığı bir televizyon programında açıklamalarda bulunan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, altı partinin imzaladığı mutabakat için, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile Türkiye Cumhuriyeti devletinde hukuku yeniden inşa ediyoruz. Tek adam rejimine son veriyoruz.” dedi.

Açıklamasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini kavradığını belirten Kılıçdaroğlu, “Dolayısıyla Kanal İstanbul’u da bir kenara bırakacaktır diye düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın sorularını yanıtladı. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:

“Ülkeyi biz yönetsek Montrö sözleşmesinin gereğini yerine getirir, asla ve asla tartışmaya açmazdık. Geçmişte hatırlarsanız “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” şeklinde Erdoğan’ın bir açıklaması var.

Erdoğan tarihi bilmediği için,  Boğazlar’ın ne kadar güvenli olması gerektiğini bilmediği için, Karadeniz’in anahtarının Montrö olduğunu bilmediği için bunları söylemiştir. Ama artık eminim o da anladı ve Montrö’nün önemini kavradı. Dolayısıyla Kanal İstanbul’u da bir kenara bırakacaktır diye düşünüyorum.

Elektrik faturamı ödemiyorum, hazirana kadar en azından KDV’yi sıfır yapmasını istiyorum. Ülkeyi ileri götüreceğiz. Bugün AK Parti’den veya MHP’den beri Türkiye’nin sorularını dile getirebilir mi? Asla dile getiremez. Parlamentonun özgür iradesi yok.

Milletin vekilini millet seçmeli. Yeni bir Türkiye, yarının Türkiye’si diyoruz buna. Bugünün veya geçmişin Türkiye’sinde gençler geleceğini yurt dışında arıyorsa bir problem var demektir. Ülkede Allah aşkına adalet var mı? Adalet çürürse demokrasi çürür.

Cumhurbaşkanı tarafsız olmalı. İlişkilerinde tarafsız olmalı, her gün konuşmaması lazım.  6 siyasi parti olarak programlarımız, dünyaya bakışımız farklı belki ama 6 siyasi parti Türkiye’nin geleceği açısından ortak hedefler belirlemek zorundaydık.

Demokrasimiz daha güçlü olmalı. Türkiye dünyada itibar kaybediyor. 6 saygın siyasi lidere bir tarihsel görev düşüyor. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile Türkiye Cumhuriyeti devletinde hukuku yeniden inşa ediyoruz. Tek adam rejimine son veriyoruz.”

Paylaşın

AB’nin Rusya Yaptırımları: Neyi Kapsıyor, Neyi Amaçlıyor?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali beşinci gününe girerken hükümetlerin ve kuruluşların açıkladığı yaptırımlara her geçen gün yenileri ekleniyor. Avrupa Birliği (AB) bu kapsamda bir bilgilendirme metni yayınlayarak yaptırımların kapsamını ve amaçlarının ne olduğu konusunda bilgilendirme yaptı.

Şimdiye kadarki en sert kısıtlayıcı tedbir paketini olduğu belirtilen yaptırımların amacını AB;

  • Kremlin’in savaşı finanse etme kabiliyetini kırmak;
  • Rusya’nın işgalden sorumlu siyasi elitlerine açık ekonomik ve siyasi bedeller ödetmek ve;
  • Rusya’nın ekonomik temellerini zayıflatmak.

olarak sıraladı.

Yaptırımların hedefinde Rus siyasi elitler bulunurken, Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov dahil 654 kişi ve 52 kuruluş yaptırım listesinde.

Bu kişi ve kuruluşların üzerinde de seyahat yasağı, varlıkların dondurulması ve fon sağlama yasağı var. Ayrıca AB şu an yaptırım listesine alma kriterlerinin genişletilmesi için çalışıyor.

İlk hedef finans sektörü

AB, finans sektörü yaptırımlarıyla Rusya’nın sermaye piyasalarına erişimini kesmek istiyor. Böylelikle yaptırım uygulanan kuruluşlar için borçlanma maliyetlerinin arttırılmasını ve Rusya’nın sanayi tabanının kademeli olarak aşındırılmasını hedefliyor. AB’nin finans sektörü yaptırımları şunları içeriyor:

  • Rus bankaları ve hükümeti (Merkez Bankası dâhil) tarafından her türlü menkul kıymet ödünç verme ve satın alma işleminin yasaklanması;
  • Üç önemli Rus bankasının tüm varlıklarının dondurulması ve bunlara finansal yasak getirilmesi;
  • Yaptırım uygulanan devlet şirketlerinin listesinin genişletilmesi;
  • Paralarını AB’de saklamalarını önlemek amacıyla Rus elitlerinin AB bankalarındaki mevduatlarının yasaklanması

Bu yaptırımlarla birlikte Rus bankacılık sisteminin (varlıklar itibariyle), hükümetin ve önemli devlet şirketlerinin yüzde 70’i artık AB sermaye piyasalarında finansman işlemi yapamayacak.

Enerji sektörü yaptırımları petrol fiyatlarını yükseltecek

AB, 2014’ten beri uygulanan mevcut petrol ekipmanı yasağını belirli rafineri teknolojilerinin ihracatını kapsayacak şekilde genişletti. AB, bu yaptırımla Rusya’nın petrol rafinerilerini yenilemesinin zorlaştırılmasını ve daha maliyetli hale gelmesini amaçlıyor.

AB’ye rafine petrol ihracatı 2019’da Rusya’ya 24 Milyar Euro kazandırmıştı.

Ticari hava filosunun dörtte üçü yurtdışından 

AB’nin ulaştırma sektörü yaptırımları Rusya’ya tüm uçak, uçak parçaları, teçhizatı ve ilgili tüm onarım, bakım ve finansal hizmetlerin ihracatının, satışının, tedarikinin ve transferinin yasaklanmasını içeriyor.

Rusya’nın mevcut ticari hava filosunun dörtte üçü AB, ABD ve Kanada yapımı. AB, söz konusu yaptırımlarla, Rusya’nın filosunu uluslararası standartlarda tutamamasını amaçlıyor.

AB, Rusya’nın teknolojik olarak geriye düşmesini istiyor 

AB, Rusya’nın önemli teknolojilere erişimini engelleyerek zamanla teknolojik kabiliyetini yitirmesini için de bir dizi yaptırım kararı aldı. Rusya’nın ileri teknolojilere erişiminin sınırlandıran yasaklar listesi şöyle:

  • İnsansız hava araçları ve bunların yazılımları;
  • Şifreleme cihazı yazılımları;
  • Yarı iletkenler ve gelişmiş elektronik ürünler

Vize tedbirleri

Son olarak vize tedbirleri. Diplomatlar için vizesiz seyahatin ile hizmet pasaportu sahipleri ve iş insanları için vize kolaylığının askıya alınmasını gündemde. Belirlenen vize politikasına göre;

  • Rus diplomatik pasaport hamilleri artık AB’ye vizesiz seyahatten yararlanamayacak
  • Rus hükümet yetkilileri ve iş insanları artık vize başvurusunda bulunurken daha düşük vize ücreti gibi kolaylıklardan faydalanamayacak
  • Ancak bu durum şu anda Vize Kolaylaştırma Anlaşması kapsamında aynı faydalardan istifade etmeye devam edecek olan Rus vatandaşlarını etkilemeyecek.

Donetsk ve Luhansk da listede

AB, 23 Şubat’ta da hâlihazırda hükümetin kontrolü dışındaki iki alan olan Donetsk ve Luhansk oblastları ve AB arasındaki ticareti hedef almıştı. Bu anlamda, AB şu yasak ve kısıtlamalar getirmişti:

  • Bu bölgelerden mal ithalatı yasağı;
  • Belirli ekonomik sektörlerle ilgili ticaret ve yatırımlar üzerindeki kısıtlamalar;
  • Turizm hizmetleri sağlama yasağı;
  • Belirli mal ve teknolojiler için ihracat yasağı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

İHD: Pandemi Ve Ekonomik Kriz Hak İhlallerini Arttırdı

2021 yılında Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili raporunu açıklayan İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, pandemi ve ekonomik krizin ihaleleri arttırdığını vurguladı.

İHD İl Binası’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan İHD Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Bataray, 2021 yılı içerisinde de insan hakları ihlallerinin sistematik bir şekilde artarak devam ettiğini belirtti. Pandeminin özellikle kadınlara yönelik şiddeti arttırdığına dikkat çeken Bataray, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin de ihlallere yol açtığını söyledi.

Kadına yönelik şiddetin artmasındaki en önemli etkenin, şiddet uygulayan erkeklerin pandemi sürecinde serbest kalmaları olduğunu ifade eden Bataray, “Bilindiği üzere 2020 yılının Mart ayında Kovid 19 salgını ile birlikte aile içi kadına yönelik şiddetin tırmandığı bir dönem yaşanmıştır. Evde kalma sürelerinin artması ve bu süreçte İnfaz Yasası’nda yapılan değişiklikler sonucu şiddet uygulayan erkeklerin serbest kalması ile birlikte kadınların şiddete maruz kalma oranları da artmıştır.

Artan kadın cinayetlerine yoğunlaşılması gerekirken, kadını bir nevi şiddete karşı güvence altına alan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını geri çekmesi kabul edilebilir bir durum değildir. 2014 yılından bu yana, pratikte uygulama sorunları yaşansa da İstanbul Sözleşmesi kadınlar için hep bir umut yarattı. Ne yazık ki sözleşmeden çekildiği süreçten bu yana 2021 yılı içerisinde 32 kadın maruz kaldıkları şiddet sonucu yaşamını yitirirken, 21 kadın ise intihar etti” dedi.

“Ekonomik kriz de hak ihlallerini arttırdı”

Bataray, ekonomik krizin de hak ihlallerine yol açtığına değinerek, şunları söyledi: “Son dönemde iktidarın yanlış politikalarıyla beraber artan ekonomik kriz, ciddi hak ihlallerine yol açmıştır. Zorunlu temel yaşam ürünlerinde sürekli yapılan fahiş artışlar insan onuruna yaraşır bir hayatı imkansız hale getirmiştir.

Buna yönelik gerçekleştirilmek istenen demokratik gösteri ve yürüyüşler ise kolluk tarafından şiddet kullanılarak engellenmeye çalışılmıştır. Yine belirtmek gerekir ki günden güne büyüyen ekonomik kriz ile beraber tüm toplumda yer alan yoksulluk sonrası hak ihlalleri için çalışan kurumlara hemen her gün ekonomik destek için başvurularda bulunmaya başlanılmıştır.”

2021’de 513 ölüm

Raporun ayrıntıları daha sonra İHD Bölge Temsilcisi Mehmet Tahir Saçaklıdır tarafından açıklandı. 2021 yılında 513 ölüm, hak ihlali olarak rapora geçti. Raporda yer alan bazı veriler şöyle:

“Keyfi öldürme, silah kullanma yetkisinin ihlali veya ‘Dur’ ihtarına uymadığı gerekçesiyle, güvenlik güçleri tarafından vurulan 2 kişi yaşamını yitirdi, 8 kişi yaralandı. Hapishanelerde 2 hasta mahpus yaşamını yitirdi. İntihar ettikleri iddia edilerek şüpheli bir şekilde 2 mahpus yaşamını yitirdi, 1 mahpus yaralandı. 8 asker ve polis, intihar ettikleri iddia edilerek şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.

Resmi hata ve ihmal sonucu 5 kişi yaşamını yitirdi, 2 kişi ise yaralandı. Bölge kentlerinde gerçekleşen silahlı çatışmalarda; 45 kolluk görevlisi yaşamını yitirirken, 53’ü de yaralandı. 272 silahlı örgüt militanı yaşamını yitirirken, en az 2 örgüt militanı yaralandı. 2 sivil yurttaş yaşamını yitirdi. Sınır hatlarında 1 kişi vurularak yaşamını yitirdi, 2 kişi ise vurularak yaralandı. 1 kişi ise donarak ölü bulundu. Mayın patlamalarında 2 çocuk, 2 yetişkin yaşamını yitirdi. Toplam 51 kişi, kuşkulu bir biçimde ölü olarak bulundu. “

Örgütün değişik tarihlerde rehin aldığı 12 güvenlik görevlisi ve bir Irak vatandaşının, Irak Kürt Bölgesi’ne Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzenlediği operasyon sırasında, PKK tarafından öldürülmesi de raporda hak ihlali olarak yer aldı. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet de raporun dikkat çeken bölümlerindendi. Rapora göre 2 doktor ve 15 sağlık görevlisi, saldırılarda yaralandı.

Raporda ayrıca, 21 kadının intihar, 32 kadının aile içi şiddet, 10 kadının saldırı sonucu yaşamını yitirdiği vurgulanırken, 18 kadının cinsel saldırıya maruz kaldığı, 15 kadının ise fuhuş yapmaya zorlandığı belirtildi.

Raporun çocuklara yönelik ihlaller başlığında ise 12 çocuğun intihar, 4 çocuğun aile içi şiddet, 4 çocuğun toplumsal yaşamda maruz kaldığı şiddet sonucu yaşamını yitirdiğine dikkat çekildi. 22 kişinin ölümü ise iş kazası olarak rapora yansıdı. 307 işkence iddiası da raporda yer alırken geçen yıl 29’u çocuk bin 741 kişinin gözaltına alındığı, 1’i çocuk 312 kişinin tutuklandığı vurgulandı.

“Umut muhalif kesimlerde”

Basın toplantısının ardından VOA Türkçe’nin sorularını yanıtlayan İHD Şube Başkanı Abdullah Zeytun, mevcut iktidarın insan hakları konusunda adım atmasını beklemediklerini söyledi.

Tablonun düzelmesinin muhalefetin ihlallere karşı mücadele etmesine bağlı olduğunu ifade eden Zeytun, “Muhalefetin, toplumsal muhalif kesimlerin ne dediğine odaklanmak gerektiğini düşünüyoruz. Bizler İnsan Hakları Derneği olarak insan hakları açısından Türkiye’deki temel demokratik kurum ve kitlelerinin bu konuya daha duyarlı ve mücadele içinde olması gerektiğini düşünüyoruz. Böylelikle Türkiye’de devam eden demokratik hukuk ve insan hakları krizinin, bu politika değişikliği ile çözümlenebileceğini, ihlallerini azalabileceğini düşünüyoruz” diye konuştu.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

HDP’li Semra Güzel’in Dokunulmazlığı Kaldırıldı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda yapılan oylamayla kaldırıldı. Oylama öncesinde HDP milletvekilleri TBMM bahçesinde bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdi.

Güzel hakkında hazırlanan iki fezlekeye dair dokunulmazlığın kaldırılması yönünde Karma Komisyon’da alınan karar, Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldü. HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar da Genel Kurul’a katıldı.

HDP’li milletvekili Güzel adına Grup Başkanvekili Saruhan Oluç savunma yaptı. Oluç’un savunma konuşması 3 saat sürdü. Saruhan Oluç savunmasında: Kürt kadın siyasetçilere olan kininiz ve öfkeniz -buradakileri tenzih ederek söyleyeyim hadi- bitmiyor. Hem Kürt düşmanlığı var hem erkek egemen anlayış var… ” dedi

“Leyla Zana’nın iki cümlesine üç rengine tahammül edemedi bu Meclis, siz yoktunuz o zaman ama edemedi. Aysel Tuğluk’a yönelik nefretiniz sağlık koşullarının cezaevinde tutulmasına izin vermediği dönemde bile sürüyor. Gültan Kışanak, Kürt, kadın, bir de Alevi olarak karşınıza çıktı, Sebahat Tuncel, Gülser Yıldırım; say say bitmez ama o kızgınlıkla, o öfkeyle onları cezaevinde rehin tutuyorsunuz.” diye sürdürdü konuşmasını.

Derdiniz mücadeleleriyle Kürt kadınlarına örnek olan, onların evden çıkmasına, sosyal ve siyasal hayata katılmalarına ön ayak olanlara tahammül edemiyorsunuz çünkü çok büyük ve dinamik bir Kürt kadın hareketi ortaya çıktı. “Kadın, yaşam, özgürlük.” diyor, “Jin, jiyan azadi…” söylemiyle [bu Kürtçe ifade Meclis tutanağına alınmadı]. Buna tahammül edemiyorsunuz. Bunun verdiği rahatsızlıktır işte Semra Güzel’e davranış da.

“Dokunulmazlığa sizin de ihtiyacınız olacak”

“Okumuş, özgürleşmiş, doktor olmuş, siyasete atılmış, köy köy geziyor; atın cezaevine. Kürt sorunu budur işte, bunu anlatmaya çalışıyoruz. Ortada hukuk yok, Anayasa çiğneniyor. Yasama dokunulmazlığının amacı milletvekillerini keyfî ve asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalarından korumaktır. Diğer bir ifadeyle yasama dokunulmazlığının amacı milletvekillerinin iktidar tarafından tahrik edilebilecek keyfî, zamansız ve esassız ceza kovuşturmalarıyla geçici bir süre için de olsa yasama çalışmalarından alıkonulmasını önlemek içindir.

Oluç kou”Dokunulmazlık bunun için var, bu durum için yazılmış bu dokunulmazlık maddeleri. Yani sizin tam da şimdi yapmak istediğiniz, yapılmasın diye yazılmış Anayasa’daki dokunulmazlık maddeleri ama siz oy çokluğuyla bunu çiğneyeceksiniz. Yarın öbür gün sizin de ihtiyacınız olacaktır bu dokunulmazlık maddelerine.

“Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması Kürt halkının iradesini yok saymaktır”

Oluç konuşmasının son bölümünde “Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması Kürt halkının nezdinde iradelerinin yok sayılmasıdır; siyasi çıkar amaçlıdır, iktidarın bekasıyla bağlantılıdır.” dedi.

Muhalefete seslendi: “Muhalefetin de bu hakikati iyi görmesi gerekir. Bu, Semra Güzel şahsında gerçekleşen bir kumpastır. Dokunulmazlığın kaldırılması için verilen her oy bu kumpası desteklemek, demokratik siyasete karşı darbeci ve baskıcı bir siyaseti ve anlayışı onaylamak anlamına gelmektedir.”

Oluç savunmasını şöyle sonuçlandırdı:

“HDP geleceği aydınlıkla buluşturmanın güvencesidir. Özgür toplumu, demokratik yaşamı hep birlikte kuracağız. Başta Kürt halkı olmak üzere bütün halkların ortak iradesiyle kuracağız. Emekçilerin, ötekileştirilenlerin ve ezilenlerin ortak mücadelesiyle kuracağız.

HDP’nin fikrini, politikalarını, seçmenlerini demokratik siyasetten tasfiye edemezsiniz. Kararlı duruşumuzu sürdüreceğiz. İktidarın bütün hukuki ve fiilî saldırıları karşısında demokratik siyasetten asla taviz vermeyeceğiz. Kürt halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin nefes borusunu kesme çabalarınıza asla boyun eğmeyeceğiz.

Kürt halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin siyasi temsilini engellemek ve sesini, sözünü kesmek için baskılarınız karşısında asla diz çökmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz. Bir kez daha bu Mecliste herkese barış elimizi uzatıyoruz. Bizler varız; hem ortağıyız hem de sahibiyiz bu toprakların. Geleceği birlikte kurma çağrımız herkesedir.”

HDP Genel Kurulu terk etti

Savunmanın ardından oylamaya geçildi. Elektronik sistemle yapılan oylamada Güzel’in dokunulmazlığı oy çokluğu ile kaldırıldı. Diyarbakır Milletvekili’nin ikinci yasama dokunulmazlığının kaldırılması için yapılan oylama da da kullanılan 379’dan 327 kabul ve 52 ret oyu kullanıldı. Kararı protesto eden HDP milletvekilleri alkışlarla Genel Kurulu terk etti. Dokunulmazlığının kaldırılması ardından dosya Adalet Bakanlığı’na gönderilecek. Bakanlığın savcılığa gönderilmesi ardından yargı süreci yolu da açılmış olacak.

Paylaşın

HDP’li Buldan’dan Dikkat Çeken ‘İttifak’ Açıklaması

TBMM’de Parlamento Kadın Grubunda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Hep söyledik, bir kez daha altını çiziyorum. Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan, başta cinsiyet eşitsizliği olmak üzere her türlü eşitsizliği onaylayan, işçinin, emekçinin, gençlerin sorunlarını görmeyen kadınların sözünün içerisinde olmadığı hiçbir ittifakı asla kabul etmiyoruz” dedi.

Haber Merkezi / Pervin Buldan, konuya ilişkin değerlendirmesinin devamında, “Toplumu kutuplaştıran iki seçenek varmış gibi dayatan anlayışlara karşı üçüncü yolda ‘demokrasi ittifakı’ dedik. Partimizin 27 Eylül’de yayınladığı deklarasyonla da tutumumuzu net bir şekilde bir kez daha ortaya koyduk.” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Parlamento Kadın Grubunda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında Parlamento Kadın Grup toplantısında konuşan Pervin Buldan, “Kadın mücadelesine omuz vermiş, ömür vermiş bütün dünya kadınlarını bir kez daha selamlamak istiyorum” dedi.

Birçok, siyasi parti, sivil toplum örgütü ve meslek örgütünün kadın temsilcilerinin katıldığı toplantıda HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın konuşmasının ardından Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eşbaşkanı Şükran Kablan ve Kadınlar Birlikte Güçlü’den Özgül Saki konuşma yaptı.

HDP sıralarında İzmir İl Örgütü’nde öldürülen Deniz Poyraz ve hasta tutuklu Aysel Tuğluk’un fotoğraflarının yanı sıra Kürtçe ve Türkçe “Eşbaşkanlık mor çizgimizdir”, “Birlikte değiştireceğiz, emek sömürüsüne son vereceğiz”, “Birlikte değiştireceğiz kadın yoksulluğuna hayır” yazılı dövizler konuldu.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, konuşmasında şunları söyledi:

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla bugün kadın grubumuzu toplamış bulunmaktayız. Konuşmama başlamadan evvel hepinizi sevgi, saygı ve dayanışma duygularımla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz, güç verdiniz. Jinen delal, mehwanen hêja, dayiken bi rumet û gelême yê ezîz; Ez we hemîyan bi rezdarî û heskirin slav dîkım. Hun hemû xwêr hatin, ser seran û ser çawan hatin. Bizler, HDP olarak bu yılki 8 Mart’ı Deniz Poyraz’a ve Garibe Gezer’e adadık. Ben Deniz’in bağlılığını, Garibe’nin direnişini ve onların bu yolda mücadele yürütürken ölümsüzleşen bütün yoldaşlarını, onurlu mücadelesini bağlılık sözümle selamlıyorum. Her birini minnetle, özlemle anıyorum. Anıları mücadelemize her daim güç katacak, ışık tutacaktır. Yine 8 Mart Dünya Kadınlar Günü meşalesini yakan, 1857 yılında ABD’nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında haklarını aradıkları için yakılarak katledilen 127 kadını da saygıyla anıyorum.

“Kadın mücadelesini sürdüren kadınları selamlıyorum”

Çalışma koşullarının düzeltilmesi için başlattıkları direniş o güne kadar ortaya konulmuş en büyük eylemlerden biriydi. İşte o gün o alevler arasından yükselen çığlık bugüne kadar hiç susmadı. Mücadele çığlığı olarak daha da büyüdü, daha da yayıldı. Kadınların hak ve özgürlük mücadelesinin evrensel ortaklığına dönüşen bir güne ismini verdi. Ben bu vesileyle kadın mücadelesine omuz vermiş, ömür vermiş bütün dünya kadınlarını bu kürsüden bir kez daha selamlıyorum. Yine ülkemizde yarım asırdır kadın mücadelesini yeşerten, büyüten, en etkili muhalefet gücünü bugüne kadar ulaştıran cezaevlerindeki bütün kadın yoldaşlarımı, kadın örgütlerinin değerli temsilcilerini ve emektarlarını, evde, ofiste, fabrikada, tarlada durmadan üreten kadınları, hiç usanmadan bütün kararlılığıyla adalet arayışında olan kadınları, her türlü talana karşı ekolojiyi, köyünü, suyunu savunan cesur kadınları en derin duygularımla selamlıyorum.

“Erkek iktidara karşı itirazlarımızı hep birlikte haykırıyoruz”

Bu hafta eşitlik taleplerimizi, her gün emek verdiğimiz hak ve adalet mücadelemizi bütün dünya kadınları olarak hep bir ağızdan haykırıyoruz. Azimli mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızı hep birlikte kutluyoruz. Kazanımlarımıza saldıranlara karşı; biz kadınlara eşitsiz bir yaşamı, sömürüyü, şiddeti, baskıyı, ölümü, yoksulluğu dayatan erkek iktidara karşı itirazlarımızı hep birlikte haykırıyoruz. 8 Mart, bütün dünya kadınları olarak ortak taleplerimiz için buluştuğumuz, bu güçlü buluşmayı zılgıtlarımızla, halaylarımızla, danslarımızla ve mücadele kararlılığımızla kutladığımız bir gündür. Sizlere ve bütün dünya kadınlarına kutlu olsun diyorum.

“Ukrayna halkının acısını paylaşıyor, dayanışma duygularımızı iletiyorum”

8 Mart aynı zamanda bütün dünya kadınları olarak emperyalist savaşlara hayır dediğimiz de bir gündür. İşte ne yazık ki tam da bugünlerde Rusya’nın başlattığı işgal hareketiyle gelişen bir savaşa üzüntüyle tanıklık etmekteyiz. Ben öncelikle bu savaşta şimdiye kadar yaşamlarını yitirenlerin yakınlarına başsağlığı diliyor, tüm Ukrayna halkının acısını paylaşıyor, dayanışma duygularımızı iletiyorum. Bu savaş halklara ölüm ve yıkım dışında başka bir şey getirmeyecektir. HDP olarak daha önce de söyledik; Ukrayna’da yaşananlar sadece iki ülke arasındaki bir gerilim-çatışma değildir; esas olarak NATO ve Rusya arasındaki egemenlik mücadelesidir, güç savaşıdır.

“İşgal kabul edilemez, diyalog ve müzakere yolları açılmalıdır”

Ne NATO’nun ne de Rusya’nın askeri yayılmacılığı bu soruna asla çözüm değildir. Ancak şu nettir; Rusya’nın uluslararası hukuku ihlal ederek başlattığı askeri müdahale kesinlikle kabul edilemezdir. Taraflar müzakere ve diyalog yollarını tekrar açmalıdır. Acil olarak bir ateşkesin ilan edilmesi için Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplum devreye girmelidir. Uluslararası kurumlar da insani trajedilerin önlenmesi için sorumluluk almalıdır.

“Hükümeti uyarıyoruz: Halkımızı savaşın mağduru haline getirmeyin”

AKP hükümetinin içerideki ve dışarıdaki savaş politikalarını nasıl bugüne kadar reddettiysek dünyanın herhangi bir yerindeki savaşı da aynı şekilde reddediyoruz, kabul etmiyoruz ve kınıyoruz. HDP olarak, kadınlar olarak halkların bir arada özgür ve barış içerisinde yaşayabileceği koşulların sağlanması yönündeki her türlü barışçıl adımı desteklemeye devam edeceğiz. Sürekli krizlerden beslenen AKP hükümeti şayet bu savaşta da barışın ve uzlaşının tarafında saf tutmazsa, hali hazırda büyük bir ekonomik krizin altında ezilen halkımız çok daha ağır bedeller ödeyecektir. Halkımızın daha da zor durumlara düşürülmemesini önemsiyor ve hükümeti de bu konuda önemle uyarıyoruz. İçeride sizin zamlarınıza, sömürünüze, baskılarınıza karşı zaten mücadele vermekte olan halkımızı dışarıdaki savaşın da mağduru haline getirmeyin diye bir kez daha uyarıyoruz.

“Krizin ağırlığını kadınlar her gün daha da dayanılmaz bir şekilde hissediyor”

Ülkedeki ekonomik krizin ağırlığını özellikle biz kadınlar her geçen gün daha da dayanılmaz bir şekilde hissediyoruz. Bir yandan işsizlik, bir yandan eşit işe eşit ücret alamamak, bir yandan can yakan zamlar ve faturalar, ağır vergiler… Bunun adı artık yoksulluk değildir. Derin yoksulluktur, yani açlıktır. Kadınlar çoğu kez aynı işi yaptıkları halde erkeklerin aldığı ücretin neredeyse yarısını almaktadır. Türkiye’de 30 milyon kadının yalnızca 10 milyonu kayıtlı çalışmaktadır. Kayıtsız çalışanların sayısına dair bir tahminimiz bile yoktur. Sonuç olarak ülkedeki kadınların yüzde 70’i ekonomik olarak bir başkasına bağımlı olarak yaşamaktadır. Sadece son iki yıl içerisinde sosyal yardıma muhtaç insanların sayısı iki katına çıkmıştır. Yani nüfusun üçte biri sosyal yardımlarla yaşayabilmektedir. Peki, bu sosyal yardımlardan kadınlara ne veriyorlar? 300 lira, taş çatlasa 500 lira. Bu ekonomik şartlarda 500 lira kimin neyine yetecektir? Kadınlar bununla kişisel ihtiyaçlarını mı karşılayacak, kirasını mı ödeyecek, faturasını mı ödeyecek, eczaneden ilacını mı alacak, gıdasını mı yoksa ihtiyacı olan ilacını mı alacaktır?

“Ülkeyi ekonomik olarak Ruanda’nın gerisine çekmeyi başardılar”

Bugün için 4 kişilik bir ailenin yeterli beslenebilmesi için aylık gıda harcaması olarak gerekli tutar 4 bin 250 TL’dir. Diğer yaşamsal ihtiyaçlar ile birlikte toplam tutar 13 bin 843 TL’dir. Yani yoksulluk sınırı. Yani bir eve iki tane asgari ücret girse dahi yoksulluk sınırına bile ulaşamamaktadırlar. Yetmez sevgili kadınlar; giderlerimizi minimuma indirsek de yine yetmez. Yemesek, içmesek yine yetmez. Milyonerlerin vergi borçlarını silenler, halklara gelince yastık altındakileri ekonomiye kazandırın diyor. Hangi ekonomi? Hangi yastığın altı? Ekonomi mi bıraktınız. Bu ülkede artık ekonomi diye bir şey kalmadı. Zamanında kadınlara, “beğenmiyorsanız Ruanda’ya gidin” diyenler bugün ekonomik olarak ülkeyi Ruanda’nın gerisine çekmeyi başardılar. Cumhurbaşkanı çıkıyor, dalga geçer gibi “Her gün bir öncekinden daha iyi olacak.” diyor. Millet sokaklara döküldü, dükkânlarının camlarında ödeyemeyecekleri faturalar var. Esnaf iflasın eşiğinde. En son bu karşılaştırmayı yapanları hatırlarsınız, daha o zamanlardan beri ekonomi bayır aşağı gidiyor.

“Saray’a günde 10 milyondan fazla harcanırken milyonlarca yurttaş geçim derdiyle boğuşmaktadır”

Bunlar vergisi, bakımı, yakıtı halkın cebinden karşılanan 125 bin makam aracını yandaşlarının hizmetine sunarken, uçan saraylarla seyahat ederken, Diyanet İşleri Başkanı bile özel jetle geziye giderken hemen her gece yakıta yapılan zamlarla insanlar araçlarına yakıt koyamaz oldu, seyahat bileti alamaz oldu. Çiftçi tarlasını süremez oldu. Yandaşları ile 5’li çetesi ile hazineyi boşaltanlar, başka başka ülkelerde para aklayanlar şatafat içerisinde yaşarken, tek adamın sarayına halkın cebinden günde 10 milyondan fazla para harcanırken, milyonlarca yurttaş geçim derdiyle boğuşmaktadır. En basiti SMA’lı çocuklar hayata bağlanabilecekleri ilaçlara, olanaklara erişememektedirler. Aileler artık kilit altına alınmış bebek mamasını, bebek bezini, yine engelli bireyler ve yatalak hastalar temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdadır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin her gün yaşamları solarken, umutları tükenirken, kadınların ve gençlerin yarısı işsizlikle boğuşurken tek adam iktidarının evlatları, yandaşları üçlü, beşli, on beşli maaşlarla çalışmaktadır. Halkın çocukları üniversitelerde barınacak yer bulamazken, öğrenim kredilerini ödeyemezken bir de bakıyoruz ki tek adam iktidarının biricikleri milyonluk burslarla üstelik de yine halkın kesesinden yurt dışında okutulmaktadır. Bu saydıklarım en göz önünde olanları. Daha sayamadığım milyar dolarlık vurgunlar da bir yana dursun.

“Yakındır ya gideceksiniz ya gideceksiniz ve biz kadınlar hep birlikte geleceğiz”

Şimdi soruyorum iktidara biz aynı gemide miyiz? Doğrudur aynı gemideyiz fakat siz saltanat katındasınız; halk ise sefalet katında, kadınlar sefalet katında. Bunun altını önemle çizmek istiyorum. Ve bu gemiyi batırmaya kararlı bir kaptan olduğundan bu kaptanın bir an önce değişmesi lazım. Sefalete de saltanata da bir an önce son verilmesi lazım. Buna biz kadınlar öncülük edeceğiz. Yakındır, ya gideceksiniz ya gideceksiniz. Biz kadınlar hep birlikte geleceğiz, birlikte değiştireceğiz. Kadınlar kabul etmiyor, kadınlar bu sömürüye asla sessiz kalmıyor, kalmayacaktır. Biliyorsunuz birçok yerde işçi direnişleri var. Yakın zamanda başarıya ulaşmış Migros işçileri, haklarını kazanmış Xiaomi’de yüzlerce kadın, hakları için sermayeye karşı direndi ve kazandı. Farplas’ta ve daha birçok yerde direniş devam ediyor. Selam olsun direnen işçi kadınlara! Direnişiniz direnişimizdir. Buluştuğumuz, konuştuğumuz, dertleştiğimiz ve mücadelemizi birleştirerek büyüttüğümüz her kadını buradan bir kez daha selamlıyorum. Biz HDP olarak, kadınların bu mücadele kararlılığından güç alıyoruz. Kamusal kaynakların toplumda adil ve eşit paylaşımını sağlamak için, vergide adalet için var gücümüzle mücadele edeceğimizin buradan bir kez daha sözünü veriyoruz.

“Şiddetin en büyük mağduru kadınlardır”

Değerli Kadınlar,

Eşitsizlik ve adaletsizlik en büyük şiddettir, bütün şiddet türlerine kaynaklık eder. Şiddeti besler, büyütür. AKP-MHP erkek iktidarı tarafından mevcut eşitsizliğin daha da çok derinleştirilmesi, adalet sisteminin çökertildiği şu ortamda toplumu bir bütün olarak şiddet sarmalının içerisine itmiştir. Bu şiddettin en büyük mağduru ise malumunuz kadınlardır. Çünkü bu ülke, kadınları yok sayan her fırsatta kadınlara saldırmayı kendine misyon edinmiş erkek bir iktidar tarafından yönetilmektedir. Kadın katillerini salıveren, cezasızlık politikasıyla koruyan, kadın kurumlarına her gün baskın düzenleyen, kadın mücadelesini engellemeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bakınız sadece geçtiğimiz Ocak ayı içerisinde 26 kadın katledildi ve 28 kadın ise şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Sayılarla ifade etmek kolay ama her ay istikrarlı bir şekilde ve daha da artarak kadınlar katlediliyor, yok ediliyor, sömürüye ve şiddete maruz bırakılıyor. İktidarın başı, tek adam ve şürekâsı her seferinde muhalefet olan her kadına şiddet diliyle saldırmaya ve cesur kadınları hedef haline getirmeye devam ediyor.

“Size ve tehditlerinize meydan okuyan kadınlarız ve sizi korkutacak kadar çoğuz”

İnsan hakları savunucusu Eren Keskin, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı, sanatçılar Ezgi Mola, Sezen Aksu… Onlar ve benzer saldırılara uğrayan her bir kadın arkadaşıma buradan özel olarak selamlarımı gönderiyor, dayanışma duygularımı iletiyorum. Bunların hepsi aslında kadınlara gözdağı vermek amaçlıdır. Kadınlara karşı işledikleri ne kadar suç varsa eleştirilmesin, dile getirilmesin, herkes sussun mesajıdır. Ancak şunu iyi bilsinler ki hakikatleri ve hakikatleri savunma cesaretini terk edecek kadınlar değiliz biz. Size ve tehditlerinize meydan okuyan kadınlarız biz ve bizler oldukça çoğuz. Sizi korkutacak kadar çoğuz. Durmadan bizimle uğraştıracak kadar da güçlüyüz. Bu gücümüzü de alanlardaki kadınlardan alıyoruz.

“İktidar nafakayı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır”

Yeni Adalet Bakanı kadın cinayetlerini seferberlikle çözeceklerini iddia ediyor. Ya biz kadınlar çok uzun yıllardır sözümüzle, taleplerimizle, siyasetimizle, eylemlerimizle bir seferberlik ilan etmişiz zaten! Bunun karşısında o bakanın iktidarı ne yapmış? Bu seferberlikte kadınlarla ortaklaşacağı ve çözümün bir parçası olacağına bu iktidar, kadın mücadelesine karşı baskı savaşı açmış, eşbaşkanlıkla yönetilen kadın belediyelerimize kayyum atamış, kadınların haklarını korumak ve geliştirmek üzere açtığımız bütün kurumlarımızı kapatmış, kadın siyasetçileri tutuklamış, İstanbul Sözleşmesini fesih etmiştir. Eşit temsiliyete dayalı siyaseti, yani eşbaşkanlık kazanımımızı suç ilan etmiştir. Şimdi de gözlerini başka kazanımlarımıza dikmiş durumdalar. Kadınların bir kazanımı olan nafaka hakkını yine gündemlerine aldılar. Nedir peki buradaki meramları? En açık haliyle kadınların nafaka hakkını gasp etmektir. İktidarınız nafaka hakkını adil bir şekilde hesaplayıp ödenmesini sağlamaya çalışmalıydı ama nafakayı neredeyse tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor. Biz kadınlar bunun farkındayız. Kadınların güçlü mücadelesiyle şimdiye kadar buna geçit vermedik ama her seferinde farklı bir bahane, farklı bir ‘yasal düzenleme’ adı altında gündeme getirmektesiniz.

Adalet Bakanı’na buradan sesleniyorum, seferberlik ilanınızda gerçekten kararlıysanız buyurun ilk olarak şuradan başlayın:

-Toplumsal cinsiyet eşitliğine, eşit temsiliyete tam destek verin ve eşbaşkanlığı suç ilan etmekten vazgeçin.

-Kadın hak mücadelesine karşı verilen hukuk mücadelesini durdurun.

-İstanbul Sözleşmesinin fesih kararını geri çekerek İstanbul Sözleşmesini fiilen işletin. 6284 sayılı koruma kanununu etkin bir şekilde uygulamaya geçirin.

-Kadına ve çocuklara yönelik suçlarda etkin soruşturma yürütün ve “kesin bir şekilde bu suçlarda indirime gidilmez ve de bu suçları işleyenler hiçbir şekilde aftan yararlanamaz” ibaresini yasalaştırın. Biz de tam destek verelim.

-Kadın siyasetçiler, düşünürler ve gazeteciler cezaevlerinde, öncelikle onları serbest bırakın. Hür düşünce nasıl tutuklanır bir kez olsun kendinize sorun.

-İktidarın gücüne dayanarak kadınlara karşı suç işleyen yandaşların, siyasetçilerin ve özellikle de kolluk kuvvetlerinin hukuki dokunulmazlığını kaldırın, adalet önünde hesap vermelerini ve hak ettikleri cezayı almalarını sağlayın.

-“Çocuklarımı katledenler bugün ellerini kollarını sallayarak dışarıdalar. Ben dört mevsimdir, yani bir yıldır Urfa Adliyesinin önündeyim. Artık bu zulmü kaldıramıyorum.” diyen Emine Şenyaşar’ın çığlığını artık duyun. İktidarınızın katillere tanıdığı hukuksuz, vicdansız imtiyazı kaldırın. Adaletin gereğini yerine getirin. Emine annenin dediği gibi onu susturamazsınız, yok sayamazsınız çünkü bütün dünya biliyor Emine Şenyaşar haklıdır.

-Yine Dersim’de iki yılı aşkın süredir kaybedilen Gülistan Doku’nun bulunması için faillerin koruma zırhını kaldırın, etkin bir soruşturma yürütün ve bu konuda kamuoyunu bilgilendirin.

“Semra Güzel’e düzenlenen kumpas kadının siyasetteki yerine, kimliğine yapılan bir saldırıdır”

Kadının varlığını ve haklarını tanımayan erkek iktidar, kadının siyasette yükselen gücü olan bizlere saldırıyor ve saldırmaya devam edecek. Sevgili Deniz Poyraz’a bu amaçla suikast düzenlendiğini çok iyi biliyoruz. Deniz’in şahsında kadının demokratik siyasetteki konumu ve rolü hedef alınmıştır. Ancak bu katliam bırakın bizi sindirmeyi demokratik siyasetin etrafında daha fazla kenetlenmemize bir başka gerekçe daha yaratmıştır. Biz kadınlar, kadına şiddet yönetimleriyle ve katliamcılıkla yönelen her anlayıştan alacaklıyız. Deniz’in ve yoldaşlarının hesabını hem hukuk karşısında hem de tarih önünde mutlaka ama mutlaka soracağız. Yine en son Semra Güzel vekilimize düzenlenen kumpas da kadının siyasetteki yerine, kimliğine yapılan bir saldırıdır. Semra vekilimizin dokunulmazlığının kaldırılması meselesi, Kürtlerin ve kadınların siyaset dışı bırakılması politikasının bir parçasıdır. Kürt kadınlarının ortak hakikatini yok saymadır.

Semra Güzel’in dokunulmazlığını kaldırmaya sizin parmaklarınızın gücü yetmez. Çünkü Semra Güzel halkın ve kadınların vekilidir, iradesidir. Biz gücümüzü haklılığımızdan alıyoruz. Biz gücümüzü kadınlardan, gençlerden, ezilen milyonlardan alıyoruz. O nedenle dokunulmazlıkları kaldırsanız dahi mücadelemizle hiçbir zaman baş edemeyeceksiniz. Tıpkı partimize açılan kapatma davasında olduğu gibi, Kobanî Kumpas Davasında olduğu gibi yargılayan sizler değil bizler olacağız.

“Kadınlar AKP’nin iktidarda kalmak için son biletini yırtıp attı”

Partimizle siyaseten yarışamayan, bu topraklarda çözüm ve demokrasi umudunu yeşerten mücadelemizle baş edemeyen AKP-MHP iktidarının yargı sopasını ve Meclis çoğunluğu sopasını kullanması beyhude bir çabadır. Bu beyhude çaba, kapatma davasında da Kobanî Kumpas Davasında da çok net görülmüştür. Kobani Kumpas Davası aslında çoktan çökmüş ve çökertilmiştir. Yalanları ifşa edilmiş bir dosyadır. Hem dosyadaki hem de yargılama aşamasındaki hukuksuzlukları defaatle dile getirdik. Kumpas yargılamasının AKP’nin iktidarda kalmak için son bileti olduğunu da söylüyoruz ve söylemeye devam edeceğiz. Ama o bileti biz kadınlar çoktan yaktık, haberleri yok! Kobani Kumpas Davasında bir kısmı tutuklu olmak üzere tam 55 kadın siyasetçi yargılanıyor. Kapatma davasında da kadını demokratik siyasetten silmeye yemin etmişçesine 168 kadına yönelik hukuki saldırı vardır. Zira 168 kadın siyasetçiye siyaset yasağı talep edilmektedir.

“DEP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırıldığı günden daha kalabalık ve güçlüyüz”

Kadınlara siyaset yasağını getirmeyi amaçlayan erkek iktidar şunu çok iyi bilsin ki onca zulüm ve ölüm kadınları siyasetten silemedi, hukuk dışı bir iddianame de asla silemeyecektir. Yarın, 2 Mart. 1994’te DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının yıl dönümü. O günkü iktidar siyasetçilerinin bugünkü mirasçılarına hatırlatmak isterim; bugün o günden çok daha kalabalığız, çok daha büyüğüz, çok daha güçlüyüz. O gün bu parlamentodan atılan 1 kadın milletvekilimiz vardı şimdi her alanda her yerde örgütlenen kadın meclislerimiz var. İyi ki var diyoruz. Siyaset üreten parlamento grubumuz var. Cezaevinde ve parlamentoda onlarca kadın milletvekilimiz var. Belediye eşbaşkanlarımız var. Sizi temin ederim ki tarihin tanık olduğu üzere yarınımız da bugünümüzden güçlü olacak. Daha kararlı olacak ve bu mücadele hiç bitmeyecek. Hedeflediğimiz o eşitlik, barış ve adalet düzenini kuracak güç biz kadınlarda her zaman olacak.

“Bu karanlığı asla kabul etmiyoruz, mücadelede kararlıyız”

Bu ülke yalanıyla ve zorbalığıyla meşhur nice iktidarlar gördü. Ancak yalan ve talan siyasetinde bu denli kariyer yapanı hiç görmedi. Söylemleri, siyasetleri, icraatları tamamen hakikati yok etme üzerine kurulu bir iktidarla karşı karşıyayız. Yine iktidarın kurumları da aynı şekilde gerçek dışı bilgi ve rakamlarla kamuoyunu yanıltma yöntemine başvurmaktadır. Merkez Bankasından tutalım üniversitelere, belediyelerden tutalım bakanlıklara kadar… Örneğin TÜİK gerçek enflasyon oranlarını, işsizlik verilerini hesap oyunlarıyla gerçeğin kat be kat altında gösteren bir çarpıtma kurumu olarak faaliyet yürütmektedir. Uluslararası hukukun ve sözleşmelerin gereğini yerine getirmeyen ve mahpusların infazlarını türlü oyunlarla yakan mahkemeler, gizli tanıklar ve Saray’dan verilen kararlarla hüküm vererek hukuk sistemini tam bir adaletsizlik mekanizmasına dönüştürmüştür. Yine ağır demans hastası olan yoldaşımız, arkadaşımız Aysel Tuğluk ve bugün için yaşamını cezaevinde sürdüremeyecek durumda olan bütün ağır hasta mahpuslar için “cezaevinde kalabilir” raporu veren Adli Tıp Kurumu ölümcül hastalıkları yok saymaya devam etmektedir. İktidarı ve kurumlarıyla hukukun üstünlüğünü ve temel insan haklarını hiçe sayan, muhalif tüm kesimlere karşı düşman hukukunu işleten bu anlayış ülkeyi karanlık bir döneme götürmektedir. Bu hukuksuzlukları, bu karanlığı asla kabul etmiyoruz ve sonuna kadar da mücadelemizi sürdürmeye kararlıyız.

“Kötülükte de yavuzdurlar bunlar; kılık değişmiştir ama zulüm değişmemiştir”

Nasıl ki her gün en az bir kadın öldürülüyorsa, hapishanelerden de neredeyse her gün bir cenaze çıkmaktadır. Amaçları cezaevlerini ölüm evlerine dönüştürmektir. Kötülükte de yavuzdurlar bunlar. İlk eş genel başkanımız Aysel Tuğluk arkadaşımız bu ağır hastalığa cezaevi koşullarında yakalanmıştır. Hastalığının eriştiği şu aşamada bir an evvel tahliye edilmesi gerekirken Adli Tıp utanç verici kararlarından birini daha Aysel Tuğluk için vermiştir. Ve bir hasta mahpusu daha ölüme yakınlaştırma uygulamasını ortaya koymuştur. Ki Adli Tıp’ın daha önce bu şekilde verdiği onlarca kararın sonucu ölüm olmuştur. Onların bu özel işkence yöntemi, kadının özgür iradesini kırmayı ve arkadaşlarımız şahsında kadın mücadelesini yıldırmayı amaçlamaktadır. Bunu farkındayız, biliyoruz. Fakat buradan iktidara şunu net bir şekilde söylüyorum: 38 katliamında Dersim’in kadınlarını uçurumlardan atlamaya zorlayan, Dersimin kızlarını kaybeden cuntacı zihniyet ile bugün yine Dersimin onurlu kızı Aysel’i cezaevinde yok etmek isteyen zihniyet aynıdır. Kılık değişmiş fakat zulüm değişmemiştir. Aynı yöntemlerle de devam etmektedir. Biz ne Aysel’in ne de başka hasta tutsağın göz göre göre ölüme terk edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Biz açık görüşte ailelerine uzaktan selam verdikleri için haklarında disiplin soruşturması açılan Rozerin Kurt ve Alev Yaşar’ın selamını da ailesine ve herkese ulaştıracağız.

“Cezaevlerindeki hak ihlalleri sona erene kadar mücadele edeceğiz”

Biz Leyla Güven’e kendisini tehdit eden gardiyanla tartıştığı için verilen 11 günlük hücre cezasını asla kabul etmeyeceğiz. Kadınları bu cezalarla yıldıramadığınızın altını bir kez daha çiziyoruz. Bu hukuksuzlukları yapanların gerçek hukuk ve adalet önüne mutlaka çıkacağı günlerin yakın olduğunu da özellikle belirtiyoruz. Biz 80 darbesi döneminde hapishanedeki oğlu Kamber’e anadili Kürtçe yasaklı olduğu için dakikalarca “Kamber Ateş nasılsın?” diye Türkçe seslenmek zorunda bırakılan İpek Ateş’i hep sevgiyle anacağız. Biz HDP olarak cezaevlerindeki hak ihlalleri sona erene kadar adalet ve hakikat mücadelemizi sürdürmeye, hukuksuzlukları teşhir etmeye, mahpusların ve ailelerinin yanında olmaya devam edeceğiz. Biz kadınlar; işkenceye karşı insanlık onurunu, karanlığa karşı hakikati, hukuksuzluğa karşı adaleti, tecride karşı barışı her zaman ve her yerde savunmaya devam edeceğiz!

“Kadınların sözünün içinde yer bulmadığı hiçbir ittifakı asla kabul etmiyoruz”

Üzerinde önemle durduğumuz konulardan biri de elbette ki ittifaklar meselesidir. Bizler tekçi erkek rejimine karşı çoğulculuğu, demokrasiyi, eşitliği, gerçek bir adalet sistemini, bir arada ortak yaşamı esas aldığımızı hep söyledik. Bir kez daha altını çiziyorum. Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan, başta cinsiyet eşitsizliği olmak üzere her türlü eşitsizliği onaylayan, işçinin, emekçinin, gençlerin sorunlarını görmeyen, kadınların sözünün içerisinde olmadığı hiçbir ittifakı asla kabul etmiyoruz. Toplumu kutuplaştıran iki seçenek varmış gibi dayatan anlayışlara karşı Üçüncü Yolda demokrasi ittifakı dedik. Partimizin 27 Eylül’de yayınladığı deklarasyonla da tutumumuzu net bir şekilde bir kez daha ortaya koyduk.

Kadınlara dayatılan yoksulluk, işsizlik ve her türlü emek sömürüsüne karşı örgütlülüğümüzü, dayanışmamızı büyütme zamanıdır. Haklarımıza ve kazanımlarımıza yönelik saldırılar karşısında mücadeleyi daha da fazla büyütmenin zamanıdır. Üçüncü Yolda buluşmanın, yeni yaşamı kadın öncülüğünde inşa etmenin zamanıdır. Üçüncü Yol kadın özgürlük mücadelesinin yoludur. Üçüncü Yol farklılıkları yok sayanlara karşı bir arada ortak yaşamın yoludur. Kürt sorununu diyalog ve müzakere yoluyla çözmekten yana olanların yoludur. Kirli savaş siyasetine karşı barışı en güçlü şekilde savunanların yoludur. Kadın ittifakıyla, kadın dayanışmasıyla Üçüncü Yolda demokrasi ittifakında buluşacağız. Kadın sözü ve kararıyla bu ittifaka yön verecek, öncülük edecek olan da yine bizleriz.

“Çoklu saldırılara karşı kadın mücadelesini çok boyutlu yürüteceğiz”

Elbette ki biz kadınların ittifakı kısa vadeli ve seçim odaklı değildir. Bizler zaten kadın örgütlülüğümüzü ve mücadelemizi tüm kadın yapılarıyla ortaklaşarak büyüttük, buna da devam edeceğiz. Gün bu kararlı mücadeleyi daha fazla büyütme ve sözümüzü birleştirme günüdür. Bu ittifakı, bu dayanışmayı büyütmek için çok fazla gerekçemiz var. Kadın özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren kadınlara sözümüz var. Erkek devlet şiddeti ile katledilen arkadaşlarımıza sözümüz var. Susmadığı için, biat etmediği için cezaevlerinde rehin tutulan arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza sözümüz var. Aysel’e, Garibe ’ye, Deniz’e, Pınar’a, İpek Ateş’e ve daha nice yoldaşımıza sözümüzü buradan bir kez daha yineliyoruz: Erkek egemen iktidarın kadınlara ve kazanımlarına yönelik çoklu saldırısı karşısında mücadelemizi çok boyutlu büyüteceğiz, yürüteceğiz. Kadın ittifakı ve dayanışmasıyla biz kadınlar kazanacağız, başaracağız. Amelia Earhart’ın dediği gibi; “En zoru harekete geçmektir, gerisi kararlılıktır.”

En zoru geçeli çok oldu. Şimdi kararlılıkla yolumuza devam etme zamanı. Ve biz kadınlar bu yolda asla durmayacağız, pes etmeyeceğiz, geri adım atmayacağız. Ben bu vesileyle buradan bütün kadınlara bir çağrıda bulunmak istiyorum. Bu hafta boyunca 8 Mart etkinliklerimiz devam edecek. Hepinizi kadınların bu değerli buluşmasına davet ediyorum. Gelin hep birlikte taleplerimizi hep bir ağızdan bir kez daha haykıralım, ellerimizi birleştirelim, günümüzü kutlayalım. Birlikte değiştireceğiz, şimdi kadın zamanı! Jin, jiyan,azadî!”

KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil: Meclis’i ve sokakları mora boyayacağız

“Çok sevgili kadın yoldaşlarım, sizlerle burada olmaktan, bu güzel yürüyüşte siz kadınlarla bir arada olmaktan dolayı çok heyecanlanıyor ve çok coşku duyuyorum. Sizleri bu coşkuyla selamlıyorum. Erkek-devlet şiddeti ile faşizmin katlettiği Garibe Gezer ve Deniz Poyraz şahsında bütün dünyada ve coğrafyamızda halkların geleceği ve yaşamı için, bedeni ve kimliği için mücadele eden bütün kadınları selamlamak istiyorum. Bu kadar acıyı, baskıyı biz kadınlara yönelik zorlamayı, yok sayılmayı, ötekileştirmeyi nasıl ifade edebilirim diye heyecanlandım, kaygılandım. Bu coğrafya başta olmak üzere yeryüzünde yaşadığımız tüm acılara rağmen inandığımız ve büyüttüğümüz umutla, isyanımızla ve direnişimizle güçlendirdiğimiz bu meclisi mora, bütün sokakları, işyerlerini, evleri kısacası yaşamın her alanını mora boyayacağımızı bir kez daha görüyorum. Yine aynı heyecanla hepinizi tekrar selamlıyorum.

“8 Mart’ta en güçlü sesi yükselteceğiz”

Bizler KESK olarak bu yıl 8 Mart şiarımızı “isyandan direnişe, direnişten özgürlüğe” olarak belirledik. Öyle bir korku salıyor ki isyan ve direniş sözlerinin yan yana oluşu. Bizlere ilk olarak Diyarbakır’da Amed’de müdahale ettiler, ifadeye çağırdılar. O kadar çok korkuyorlar ki, İzmir’deki kadın arkadaşlarımızı taciz etmeye, bu şiarı kullanmayın baskısı yapmaya başladılar. Biz isyanı ve direnişi bir arada kullanacak, bize yönetilen tüm saldırılara karşı bu direnişi büyüteceğiz. Söylenecek çok şey var ama bütün dünyada dayanışma ve birlik günü olarak kutladığımız 8 Mart’ta savaşa, yoksulluğu, homofobiye, kapitalizmin krizini kadınların sırtına yüklemesine karşı en güçlü sesi yükselteceğiz. Mücadeleyi büyüten bütün kadın arkadaşlarımı selamlıyorum. Unutmasınlar ki hem faşizme karşı savaşta hem sokakta en başta biz kadınlar yer almışızdır, hem de işçi emekçi direnişlerinde makineleri ilk kapatan biz kadınlar olmuşuzdur. Yeni bir yaşamı ve direnişi inşa etme inancıyla hepinizi saygı, sevgi ve inançla selamlıyorum. ”

Kadınlar Birlikte Güçlü ve Sosyalist Feminist Kollektif’ten Özgül Saki: Kadınların birlikte güçlü olduğunu burada hissediyorum

“Evet, Kadınlar Birlikte Güçlü’denim, feminist bir takım kolektifler içindeyim ama aramızda bir temsiliyet ilişkisi yok. Burada bağımsız, feminist bir kadın olarak konuşuyorum. Birlikte olmasak bile mücadelemizin birlikte olduğunu hissediyorum. Kadınların birlikte güçlü olduğunu hissediyorum. Feminist hareketin, kadın hareketin gündeminde şu anda ne var? Güncel olmayan gündemde baki; ‘‘patriyarka ve ona karşı isyan, direniş ve mücadele.” Bu da feminist bir dünya kuruncaya kadar bitmeyecek. Güncel olmayan, patriyarkal kapitalizmi yıkıncaya kadar sürecek olan emeğimizim, bedenimiz, cinsel kimliğimiz, kimliğimiz bizimdir. Ne devlet ne erkek ne de Diyanet onun üzerinde söz hakkına sahiptir. Son zamanlarda medeni yasa tartışmalarında, boşanmada, nafakada ısrarla Diyanet’i de bir çözüm odağıymış gibi iktidarın önümüze sürmesine karşı da yapabileceklerimizi birlikte konuşuyoruz.

“Ritmik şekilde zıplayarak devleti tehdit etmekten yargılanıyor kadınlar”

Güncele gelirsek, güncelde ne var gündemimizde tabii ki 8 Mart var. 8 Mart’ta birçok ilde artık feminist gece yürüyüşlerinde bütün coşku heyecanımızla, tüm farklılık ve çeşitliliğimizle alanlardayız. Bugün İstanbul’da geçen yıl yürüyüşü örgütleyen arkadaşlarımız yargılanıyor. Yargılanma sebepleri ise ritmik şekilde zıplayarak devleti tehdit etmek, devlete hakaret etmek. Bu eğer suç ise bu yıl da ritmik bir şekilde zıplayarak patriyarkaya baş kaldıracağız, üzgünüz. Her sene 8 Mart gece yürüyüşleri gerçekleştiriyoruz. Aynı zamanda 6 Mart’ta birçok ilde kadın buluşmaları ve mitingler yapıyoruz. Tabii ki baskılar var ama şimdiye kadar “susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” dedik ve yine bütün coşkumuzla alanlarda olacağız.

“Kadınlar her yerde direnişte ve yalnız değil”

Başka hangi gündemlerimiz var. Sürekli olarak hapishanelerde baskı ve şiddet hiç bitmedi. Ama bir bütün olarak kadın mücadelesindeki hapishanedeki kadın arkadaşlarımıza, LGBTİ arkadaşlarımıza yürütülen şiddet gün geçtikçe artıyor. Sürekli mücadele arkadaşlarımızla nasıl ortak dayanışma örgütleyip, onların sesine bütün zeminlerimizde ses olabiliriz, onların hapishanedeki yaşamlarına biraz alan açabiliriz diye gündemlerimiz devam ediyor. Erkek devlet şiddeti var tabii ki. Ev içindeki karşılıksız el konulan emeğimize ve kamusal alanda iş yaşamında, ucuz işgücü olarak görülmemize, kriz anında ilk gözden çıkarılacak olarak görülmemize karşı mücadelemiz var. Cinsiyetçi iş bölümünün her türlüsüne, hem kendi örgütlerimizde hem kamusal alanda hem ev içinde baş kaldırımız var. Ve Fatma Altınmakas var. Biliyorsunuz 2 gün önce mahkemesi oldu ve bizler davayı takip etmeye karar verdik. Daha geniş bir dayanışmayı örgütlenmenin vesilesi olabilir diye düşünüyoruz. Bir sürü gündemimiz var ama genel olarak kadınlar her yerde direnişte, mücadelede ve yalnız değil. Birlikte güçlüyüz. Latin Amerika’da, Şili’de, Arjantin’de, Meksika’da, Kolombiya’da daha yeni birçok kazanım elde ediyor kadınlar. Bunlar kadınların mücadelesiyle oluyor. Bu yıl İstanbul’daki 8 Mart pankartında feminist bir dünya kuruluncaya kadar bu isyan bitmeyecek” dedik. Bu isyanımızla ve coşkuyla birlikte enerjimizi güçlendirerek meydanlarda olacağız.”

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: Koca’dan Risk Grubuna Uyarı

Kovid 19’da son 24 saatte 59 bin 885 yeni vaka tespit edilirken, 203 kişi hayatını kaybetti. Verileri yorumlayan Bakan Koca, “Risk grubunda olan yakınlarımıza karşı koruyucu olmalı, zamanı gelen aşımız olup olmadığını birbirimize hatırlatmalıyız.” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 403 bin 117 test yapılırken, 59 bin 885 yeni vaka tespit edildi. 203 kişi hayatını kaybederken, 71 bin 545 kişi sağlığına kavuştu.

Bakan Koca’dan uyarı

Güncel verilerle ilgili değerlendirmesini sosyal medya hesabından paylaşan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şu ifadeleri kullandı; Salgının azalan etkilerine bağlı olarak dünya genelinde kısıtlamalar kaldırılıyor. Virüse karşı yaygın mücadele artık aşıyla veriliyor. Risk grubunda olan yakınlarımıza karşı koruyucu olmalı, zamanı gelen aşımız olup olmadığını birbirimize hatırlatmalıyız.

18 yaş ve üzeri nüfusun aşılanması verilerinde 1’inci doz Türkiye ortalaması yüzde 92,94, 2’nci doz ortalaması yüzde 85,10 olarak ölçüldü. Ayrıca, 1’inci dozda 57 milyon 690 bin 44, 2’nci dozda 52 milyon 821 bin 88 ve 3’üncü dozda 27 milyon 136 bin 202 olmak üzere toplam 145 milyon 719 bin 490 aşı uygulandı.

Bakanlığın açıkladığı 28 Şubat Pazartesi gününe ait verilere göre, 64 bin 275 vaka tespit edilirken 213 kişi yaşamını yitirmişti. Dün, 410 bin 435 test yapılmış ve 76 bin 832 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Devletin Bu Kadar Çürüdüğünü İlk Kez Görüyorum

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, Ukrayna operasyonu sonrası düzenlenen ‘Güvenlik Zirvesi’ni eleştirerek, “Sayın Erdoğan Güvenlik Zirvesi’ni topladı. Kimse değinmedi ama merak ettim, Güvenlik Zirvesi hangi yasaya dayanıyor? Güvenlik Zirvesi diye bir kuruluş hiç hatırlamıyorum. AK Parti’nin Parti Sözcüsü devlet adına nasıl konuşur ya? Devletin bu kadar çürüdüğünü ilk kez görüyorum. Devlet ayaklar altına alınamaz.” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuya ilişkin yaptığı açıklamanın devamında “Çok mu zor oradan Milli Savunma Bakanı’nı görevlendirmek. Devletin tüm kurumlarını bir kişinin iki dudağına teslim ederseniz gelinen tablo budur. Milli Güvenlik Kurulu ne demek? Devletin anayasal düzeninin bütünlüğünün milletler arasında bütün menfaatlerinin her türlü tehdit karşı korunmasını ifade eder. MGK toplansaydı tüm siyasiler gerçekleri öğrenirlerdi.” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, “Sen oraya grup başkanını çağırmışsın, ne kadar işe yaramaz var çağırmışsın, ondan sonra Milli Güvenlik Zirvesi diyorsun. Devletin bütün istihbaratı gelir sana bilgi verir MGK’yı toplarsan. Devlet aklı olmayana teslim edilen bir Türkiye var. Devlet geleneğimizi çürüttüler.” sözleriyle konuya ilişkin değerlendirmesini sonlandırdı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları şöyle;

Bütün CHP’liler 84 milyonu kucaklıyor. Hedefimiz o. Ayrımcılık yapmadan, kimsenin kimliğine, inancına, yaşam tarzına bakmadan 84 milyonu kucaklamak istiyoruz ve kucaklıyoruz. Bize sağlıklı eleştiriler yapanlara da saygı duyuyoruz. Siyasetçinin övgüden çok sağlıklı, tutarlı eleştiriye ihtiyacı var. Bizim görmediğimizi sade bir yurttaş görebilir. Biz her türlü eleştiriye demokrasinin gereği olarak açık bir partiyiz. Çünkü biz ülkemize demokrasiyi, sevgiyi, barışı getirmek istiyoruz. Kutuplaşmayı değil kucaklaşmayı istiyoruz. Bir arada, huzur içinde yaşamayı istiyoruz. Bu arzumuz için elbette mücadele edeceğiz, çalışacağız. Bozmak isteyenler olabilir ama oyunbozanlara asla izin vermememiz lazım.

Devlet nasıl çalışmalı? Devlet dediğiniz bir organ var. Bir tüzel kişiliktir. Devletin kuruluşunda acı, kan, dramlar, kahramanlıklar, şehitler, gaziler vardır. Hepiniz kollarınızda kol saati taşıyabilirsiniz. Gördüğünüz bir ekrandır, akreptir, yelkovandır. O ekranın arkasında birden fazla çarklar vardır. Her çark öngörülen şekliyle döner. Ne kadar sağlıklı çalışırsa o kadar doğru gösterir. Devletin çalışması da böyledir. Görünen bir yüzü vardır. Cumhurbaşkanları, bakanlar, STK’lar vardır.

Eğer bunlar bir saat gibi dengeli çalışıyorlarsa o zaman o ülkede huzur vardır. O zaman o ülkede bir gelecek umudu vardır. Mesela Belçika’da aylarca hükümet kurulamadı. Bir Allah’ın kulu çıkıp ‘Mahvolduk, devlet bitti’ falan demedi. Devletin bütün kurumları saatin çarkları gibi zaten çalışıyordu. Almanya’da koalisyon için 4-5 ay beklediler. Hiç kimse ‘Almanya’da paranın değeri düştü’ diye bir şey söylemedi. Her şey kendi kurallarına göre çalışıyordu. Devletin bir kuralı, yasaları var. Herkes yasalarla öngörülen görevini yerine getirdiği sürece hiçbir sorun olmaz. Böyle bakmamız lazım. Devleti yapmak istediğimiz yapı da böyle olmalıdır.

Neden böyle bir giriş yaptım? Malum hemen yanımızda, Rusya ile Ukrayna arasında çatışma.. Savaş veya çatışma.. Bu olay olduğunda Denizli’deydim. Toplantıya girmeden önce Grup Başkanvekilimiz Engin Altay’ı aradım. ‘Önemli bir olay var. Bir gerilim var. TBMM’nin acilen toplanması lazım’ dedim. Sonra sayın Akşener’i aradım ve ittifakın diğer bileşenlerini sayın Karamollaoğlu’nu sayın Davutoğlu’nu sayın Babacan’ı ve Gültekin’in beyi arayıp onlara da aynı düşüncelerimi ilettim. Sayın Erdoğan güvenlik zirvesini topladı. Güvenlik zirvesi hangi yasaya dayanıyor? Güvenlik zirvesinin bir alt yapısı var mı? Devletin temeli adaletse adaletin temeli de hukuktur.

Güvenlik Zirvesi diye bir kuruluş hatırlamıyorum. Kimler katıldı ona baktım. Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, AK Parti Genel Başkanvekili, AK Parti Grup Başkanı, AK Parti Sözcüsü, MİT Başkanı, İletişim Başkanı ve Genelkurmay Başkanı. Siz bir zirve topluyorsunuz eğer zirve devletin bir zirvesiyse bunun kurulu var. Milli Güvenlik Kurulu bunun toplanması lazım. Siz bu kurumu bir tarafa bırakıp bir paralel yapı inşa ediyorsanız, ve bu yapıyı partilileştirmişseniz ciddi bir sorunumuz var demektir.

Dışişleri Bakanı Kazakistan’da katılmamış. Bir buçuk saat zirve sürüyor. Dışişleri Bakanlığı’ndan kimse yok. Böyle bir tabloyu hiç görmedim. Dış politika görüşülüyor Dışişleri Bakanı Kazakistan’da. Bu işlerde dirsek çürütmüş çok kişi vardır. Deneyimli bürokratlar vardır davet edersiniz gelirler. Güvenlik Zirvesi partinin zirvesi midir? Aynı gün parti sözcüsü açıklama yapıyor. Kardeşim sen devlet misin? Sen AK Parti’nin Grup Sözcüsüsün. Kalkıyorsun devlet adına konuşuyorsun. Dışişleri’nden biri konuşur anlarım. MSB’den biri konuşur eyvallah dersin. Ben devletin bu duruma düşürülmesinden büyük bir üzüntü duyduğumu ifade edeyim.

Devletin bu kadar çürüdüğünü, bu kadar ayaklar altına alındığını ilk kez görüyorum. Milli iradeye saygı duymuyorlar. Hadi muhalefete saygı duymuyorsun, Cumhur İttifakı’nın milletvekillerine saygı duy. Nasıl oluyor da bu kadar TBMM devre dışı bırakılıyor? AK Parti’nin bir matematik dahisi var ya Akbaşoğlu o bir açıklama yapıyor. Ben böyle bir tablonun Türkiye açısından kaldırılmaz olduğunu düşünen birisiyim. Devletin bir saygınlığı, kurumsal bir yapısı vardır. Burnumuzun dibinde bir savaş var. En çok etkilenen ülkelerden birisiyiz. Güvenlik Zirvesi diye toplayacaksın, TBMM’yi, Dışişleri Bakanlığı’nı tamamen devre dışı bırakacaksın oturacak partinin sözcüsü devlet adına açıklama yapacak.

Erdoğan cuma namazından çıkıyor gazeteciler soru soruyor. Rusya-Ukrayna gelişmeleri… ‘Parti Sözcümüzün yaptığı açıklama çok açık ve net’ diyor. Tarafsız olması gereken ve namusu ve şerefi üzerine ant içen bir kişi devletin kurumlarını ayaklar altına alamaz. O zirvede akıl olmadığı için ve o zirvede bütün olaylar net tartışılmadığı için zikzaklar işlemeye başladı. Erdoğan, ‘Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı askeri harekatı kabul edilemez bulduğumuzu belirtiyorum’ diyor. Avrupa Konseyi’nde gidiyorsun çekimser davranıyorsun. Niçin? Milli Güvenlik Kurulu’nu toplasaydın böyle zikzaklar çizmezdin. Milli Güvenlik Kurulu bir anayasal kuruldur.

Böylesine olağanüstü bir olayla karşılaştığımızda devletin ilk toplaması gereken kuruldur. Sen oraya parti sözcünü, grup başkanvekilini, ne kadar işe yaramaz adam varsa çağırmışsın sonra güvenlik zirvesi diyorsun. Evet, tarafsız kalmamız lazım. Dış politikada ağzımızdan çıkan sözü ölçerek, tartarak konuşmamız lazım. İç politika gibi değildir. Bunlar dış politikayı da iç politika haline getirdiler. Büyük büyük laflar ediyorsun gidiyorsun çekimser oy kullanıyorsun. Niye? Rusya’yı kızdırmayalım diye. 100 yıl devlet geleneğimizi çürüttüler. Bu ülkenin insanının ferasetine güveniyorum.

Devleti yönetemiyorlar. Karar alırken nasıl alacaklarını da bilmiyorlar. Devlet aklını sıfırladılar, bürokraside liyakati bitirdiler çünkü. Elektriğe zam geldi. Zam öncesi ‘Yılbaşından itibaren elektrikte, doğalgaz fiyat artışı mümkün olabilecek en alt seviyede yapıldı’ dedi Erdoğan. En alt seviyeye bak… Dünyada bizim dışımızda yüzde 127 zam yapan başka bir ülke görmedim. Sanıyorlar ki bu millet dünyayı bilmiyor. Devlet yönetiminde ne kadar gerideler. Dünya ortaçağı geçti kardeşim… Erdoğan söylediklerini geri aldı. Yüzde 18 olan KDV’yi yüzde 8’e indireceğiz dediler. Yüzde 127 zammı yüzde 100’e indirdiler. Bizim sosyal tarifemizi kabul etti. Bu ne demektir?

Biz devleti, vatandaşı ondan daha iyi tanıyoruz. Biz ülkemizi ondan daha iyi biliyoruz. Bütün dünya duysun diye elektrik faturalarını ödeyemeyenler adına ‘Elektrik faturamı ödemeyeceğim’ dedim. Bunu da ifade ettim duysun diye. Şimdi, KDV’yi baştan sıfırla dedik yüzde 8 yaptı. KDV’yi sıfırla kardeşim. O zammı bir parça daha indir. Eğer bunu yaparsa protestomu kaldıracağım ortadan. Kur Korumalı Mevduat Sistemi getirdiler. Aradaki farkı nerden ödeyecek? Fakir fukaranın vergilerinden üst gelir kurumuna aktaracak. Yüzde 11 büyümüşüz… Kim büyüdü? Beşli çete büyüdü. Bankada dolarları, avroları olanlar, bir değil beş maaş alanlar büyüdü. Onlar büyüdükçe milyonlar fakirleşti. Kimsenin umutsuzluğa kapılma hakkı, lüksü yok. Yönetemiyorlar, sandık gelecek Türkiye’yi sağlıklı, tutarlı yönetecek iktidar çözecek.

Tarihin bize yüklediği bir sorumluluk var. Eğer Türkiye büyük açmazlarla karşı karşıyaysa bu ülkenin siyasetçilerine düşen bir görev var. Ülkenin siyasetçileri Türkiye’nin gidişinden rahatsızlık duyuyorlarsa bir araya gelmeliler. Bizler demokrasiyi, insan haklarını savunmalıyız. Demokrasiyi getirmeliyiz. Güzel bir sistem getirmeliyiz. Yeniden huzur getirmeliyiz bu ülkeye. 6 siyasi parti bir araya geldik. Önce genel başkan yardımcılarımız uzun uzun konuştular. Önce Ahlatlıbel’de bir araya geldik sonra dün 6 genel başkan kamuoyunun önüne çıkarak Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem dolayısıyla neleri yapacağımızın altına imzamızı attık ve taahhüt ettik.

Bu taahhüt Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli bir belgesi olarak tarihte yerini alacaktır. Yarının Türkiye’si. Güzel, umut dolu bir Türkiye. Gençlerimizin geleceklerini yurtdışında değil kendi ülkelerinde aramaları gerektiğinin altyapısını oluşturan bir çalışmaydı bu çalışma. Halkın iktidarında göreceksiniz Millet İttifakı çalışacak sizler de göreceksiniz. Sevgiyi, hoşgörüyü göreceksiniz.

Partili Cumhurbaşkanı olur mu? Tarafsız davranacağına namusun şerefin üzerine yemin ediyorsun sonra sırtını dönüp namustan şereften vazgeçiyorsun gidiyorsun bir partiye genel başkan oluyorsun. Olmaz, yanlış. Cumhurbaşkanı partiyi değil 84 milyonu temsil eder. Cumhurbaşkanı partiler üstü olmalı. Cumhurbaşkanı dediğimiz kişi kısır tartışmalarının içinde olamaz. Cumhurbaşkanı konuştuğu zaman 84 milyon dinler. Uzlaşmacı olur, uzlaşmanın zeminini hazırlar. Baraj yüzde 3 olsun diyoruz.

Yüzde 10 barajını darbeciler getirdi. Hem darbeye karşıyım diyeceksin hem darbecilerin getirdiği kanuna evet diyeceksin. Bu nasıl karşı olmaktadır? Biz darbeye de darbecilere de karşıyız. Milli iradenin Meclis’e yansıması lazım. Yurtdışındaki işçileri düşünün. Seçimlerde oy kullanıyorsunuz ama bulunduğunuz yerde milletvekili seçilemiyorsunuz. Seçme hakkınız var ama seçilme hakkınız yok. Bu garabeti değiştireceğiz. Milli iradeye gerçek anlamda sahip çıkan Millet İttifakı.

Torba kanun uygulamalarına da son vereceğiz. Tamamen kaldıracağız. Bütçe hakkı kutsaldır, devredilemez. Biz götürdük devrettik, bunu da kaldıracağız. Adalet istiyoruz. Adaletin olmadığı yerde hakkınızı arayamazsınız. AYM, AİHM kararı uygulamıyorum diyen hakimin kulağında tutacağız kapının önüne koyacağız. O hakim, hakim değildir. Talimatla karar veren hakim mi olur? Çoklu Baro sistemi. Baro bir tanedir. Beraber olmak varken neden ayrışıyoruz, kutuplaşıyoruz? Kadın-Erkek eşitliğini sağlayacağız. Bu konu dün sunuş yapılırken en çok alkış alan bölümdü. Devlet yönetiminde liyakati getireceğiz. Bunun taahhüdünü 6 parti veriyorsa çok kıymetlidir.

AK Parti’ye veya MHP’ye geçmişte oy vermiş kardeşlerime seslenmek isterim. Senin vergin haksızca birilerine peşkeş çekilmesini istiyor musun? İstemiyorsan devam et kardeşim. İstemiyorsan oyunun rengini değiştireceksin. Açık şöyleyeyim geleceksin CHP’ye oy vereceksin. Namuslu, dürüst bir siyaset mi istiyorsun geleceksin. Bir dene gör. Yerel yönetimleri, belediyeleri güçlendireceğiz. Kayyum uygulamasına son vereceğiz. Seçimle gelen, seçimle gidecek. Parlamentonun kirlilikten arınması için Siyasi Etik Yasası çıkartacağız. Ayda 10 bin dolar rüşvet alanları bu parlamentoda istemiyoruz. TBMM’de Kesin Hesap Komisyonu kuruyoruz.

Kesin Hesap Komisyonu’nun başkanı ana muhalefet partisinden olacak. Ne kadar kendimize güveniyoruz. İktidarız, geleceğiz ve ana muhalefet partisine hesap vereceğiz. Türkiye’ye gerçek anlamda demokrasi gelecek. İnsanların yüzü gülecek. Vergilerin doğru yerde kullanıldığını görecekler. Demokrasi ekmektir, iştir, saygınlıktır. Biz cebimize atmayacağız, milletin parası iş için aş için kullanacağız. Hakimler gerçekten liyakatli olacaklar. Sevgili gençler, bu ülkenin size ihtiyacı var. Sıkıntılarınız var biliyorum. İşsizlik ciddi boyutlarda biliyorum. Biraz sabredin, geliyor gelmekte olan. Demokrasiyi milletimizle beraber, Millet İttifakı olarak getireceğiz.

Paylaşın

6 Partinin ‘Mutabakat Metni’ Financial Times’ın Dikkatini Çekti

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrat Parti ve DEVA Partisi’nin bir araya gelerek hazırladığı mutabakat, dış basının da dikkatini çekti. İngiliz Financial Times gazetesi, Ankara’da gerçekleşen toplantıyla ilgili bir değerlendirme yaptı.

Financial Times muhabiri Laura Pitel imzalı haberde, “Türkiye’de muhalefet Erdoğan’ı yenmek için ‘tarihi’ anlaşmayı sundu” başlığını kullanırken, “Çeşitli taraflardan oluşan birlik yıllarca bozulma yaşayan kurum ve yapıları düzeltme vaadinde bulundu” ifadesine yer verdi.

Altı siyasi partinin bir araya gelmesiyle ilgili, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neredeyse 20 yıllık iktidarını bitirmek için bir araya geldiler. Toplantıda kritik bir parti olan HDP’nin haricindeki büyük siyasi partilerin liderleri vardı ve onlar Erdoğan’ın rolünü sınırlamaya ve hukuku yeniden sağlamaya söz verdiler” denildi.

Makalede, “Kılıçdaroğlu ve Akşener de paktta yer alan isimlerdi ve bu Erdoğan’a karşı 5 yıl önce bir araya gelmeye başlayan muhalefetin en önemli anıydı” yorumu da yapıldı. Financial Times’taki haberde, “Bu deklarasyon, artan enflasyon sebebiyle ekonomik krizden etkilenen halkta memnuniyetsizliğin oluştuğu ve Erdoğan ve AKP’ye desteğin eridiği bir dönemde geldi” denildi.

HDP’ye dikkat çektiler

Makalede, “Uzmanlar, muhalefetin seçmeni ekonomiyi düzelteceğine ikna etmesi gerektiğini söylüyor. Birlik gösterisine rağmen, muhalefetin ortak aday olarak kimi çıkaracağı üzerinde gerilim devam ediyor” yorumu yapıldı.

Financial Times’ın kapsamlı haberi ise, “Pazartesi günkü etkinlikte dikkat çeken bir eksiklik HDP’ydi. Ülkenin Kürt nüfusuyla güçlü bir bağı olan solcu parti, Türkiye’nin 2019’daki yerel seçimlerde muhalefetin kritik şehirlerini ele geçirmesine yardımı olmuştu. Partinin seçmeni, Erdoğan’ı yenme konusunda kritik bir rol üstlenecek fakat muhalefette resmi görev alma konusunda çok ayrıştırıcı olarak görülüyor” ifadeleriyle sonlandı.

Paylaşın