Akşener’den Erdoğan’a: Cemal Kaşıkçı Davasını Kaça Sattınız?

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, Cemal Kaşıkçı davasının Suudi Arabistan’a devredilmesini tepki göstererek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslendi: “Bay Kriz, Kaşıkçı davasını kaça sattınız? Türkiye sınırlarında işlenmiş bir cinayetin davasını, yani devletin egemenlik hakkını kaça devrettiniz?”

Haber Merkezi / Erdoğan’ın iktidara gelirken verdiği demokrasi, özgürlük, katılımcı ve özgürlükçü anayasa gibi vaatlerini gerçekleştirmediğini belirten İYİ Parti Lideri Akşener, “Millet çile çekerken ben 500 milyon dolarlık uçakla gezeceğim dememişti, onu gerçekleştirdi” dedi

Akşener, konuşmasının devamında, “Danışmanlarının elinde oyuncak olanlara, bir gün dediği diğerini tutmayanlara artık kimse inanmıyor. 2023’e sekiz ay kala millet ekmek ve yağ kuyruğunda bekliyor, domatesi biberi taneyle alıyor. Evinde battaniyeye sarılarak oturuyor. Tahıl ambarı denen Türkiye buğday ithal ettiği için belediyeler vatandaşa ekmek karnesi dağıtıyor” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündemin öne çıkan konuları hakkında açıklamalarda bulundu. Sözlerine, Bursa’da infaz koruma memurlarını taşıyan otobüse EYP’li saldırıyı kınayarak başlayan Akşener, özetle şunları dile getirdi:

“Bay Kriz’in konuşmaya doyamadığı bir haftayı daha geride bıraktık. Biliyorsunuz kendisi beceriksizliklerinin üstünü örtmek için sürekli olarak konuyu geçmişe getirip dikkat dağıtırdı. Ama bu sefer farklı bir şey oldu. Enflasyon son 20 yılın zirvesini gördü. Faiz sebep enflasyon sonuç döngüsü ellerinde patladı. İşte o nedenle artık baktı olmuyor dikkati geleceğe çevirmeye başladı. 2023’ten bahsetti, yetmedi 2053’ten bahsetti, yetmedi 2071’den bahsetti.

Milletimiz bugün taneyle domates alıyor. Bay Kriz 2053’te lojistiğimiz harika olacak diyor. Hedef 2023’tü değil mi? Neler vadediyorsun neler. Mesela kişi başına düşen milli gelirimiz 25 bin dolar olacaktı.

Bay Kriz Anayasa’yı değiştireceğim demişti, değiştirdi. 2023 hedeflerini tutturamadı ama mesela saray yapacağım dememişti, onu gerçekleştirdi. Millet çile çekerken ben 500 milyon dolarlık uçakla gezeceğim dememişti, hamdolsun onu da gerçekleştirdi.

Bugünün Türkiyesi’nde millet ekmek, yağ kuyruğunda bekliyor. Evinde battaniyeye sarılarak oturuyor.

Sayın Erdoğan biz senin bu masallarını çok dinledik ama artık anladık ki sen bütün bunları Türkiye için bir vizyon olarak değil, iktidarını ayakta tutmak için söylemişsin. Milletimize düpedüz yalan söylemişsin. Milletçe artık bu masallardan bıktık usandık. Madem hala anlatacak yalandan bir vizyonun var, o zaman hodri meydan. Getir sandığı kararı milletimiz versin.

Geçenlerde Afrika ülkesi Zambiya ile bir anlaşma imzaladılar. İmzaladıkları anlaşmada “gemilerle karşılıklı liman ziyareti yapılması.” Yani Türk gemileri ile Zambiya gemileri karşılıklı limanları ziyaret edecek. Ortada küçük bir sorun var. Zambiya’da liman yok.

Rodos’a 40 bin asker yığıp, gözünü İzmir’imize diken, faşist Mussolini’nin, küstah elçisi, Gazi’yi ziyaret eder. Elçi görevlilere, “İzmir’i alarak, Asya’ya ayak basmaktan” bahseden Mussolini’nin, mesajını aktarır. Gazi, “Söyleyin, yarın sabah gelsin, cevabımı vereyim.” der. Ertesi sabah Atatürk, kabul salonuna, Mareşal üniforması ve çizmeleriyle girer. Bunu gören elçinin, nutku tutulur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, elçiye şöyle seslenir; “Söyle o koca herife; O, 40 bin askerle, İzmir’i alamaz. Ama ben, 4 bin askerimle, Roma’ya girerim.”

Sonra ne olur biliyor musunuz? Mussolini açıklamasını yeniler ve der ki; “Ben Asya’ya ayak basmaktan bahsettim. Türkiye Avrupalıdır.”

İşte devlet yönetmek, bu kadar ciddi bir iştir. Türk Devleti’ni yönetmek; çiftçinin derdini, gözünün içine bakarak dinlemektir. Köylüyü efendi görmektir. Kadınlara hürmettir. Çocukların yanında eğilmek ama hadsizin karşısında da, dimdik durmaktır. Biz Atamızdan böyle gördük. Biz şanlı tarihimizden böyle bildik.

Cemal Kaşıkçı davası

Ama AK Parti iktidarının kafası, öyle bir kafa ki; başkaları tak diye emrediyor, bunlar şak diye yerine getiriyor. İhracatla büyüyeceğiz, zengin olacağız diyorlardı, meğerse, dava ihraç edeceklermiş… Trump emrettiğinde, rahibi nasıl ihraç ettilerse, Suudi prens emredince de, Kaşıkçı davasını, jet hızıyla ihraç ettiler.

Geçen hafta katıldığım bir televizyon programında sormuştum. Buradan bir kez daha soruyorum: Bay Kriz; Kaşıkçı davasını, kaça sattınız? Türkiye sınırlarında işlenmiş, bir cinayetin davasını, yani devletin egemenlik hakkını, kaça devrettiniz?

Geçmişini bilmeyen, bugünü de, yarını da koruyamaz. Tarihinden feyz alamayan, icap ettiğinde dik duramaz. Dünyada para bolken, 20 yıl iktidar oldular, ama bir türlü devlet insanı olamadılar. Sorumluluk almak yerine, beceriksizliklerini, faiz lobilerine, üst akıllara, dış güçlere havale ettiler. Orayı kurutunca, bu defa da, vatandaşa sardılar.

Kendilerinden başka, herkes suçlu oldu. Muhalefetinden, gazetecisine, öğrencisinden, öğretmenine, esnafından, işçisine, memurundan, emeklisine herkes terörist oldu, hain oldu, nankör oldu. Herkes mutlaka suçlu oldu, ama Ak Parti, hep ak kaşık kaldı. 20 yılın sonunda, bugün geldiğimiz noktada ise; tutunacak dalları, üfürecek bahaneleri, suçlayacak kimseleri kalmadı.

Buradan bir kez daha hatırlatıyorum; İlk sandıkta, kim suçlu, kim suçsuz göreceğiz. Sandık gelecek, milletimizin çelikten iradesi, Türkiye’nin düşürüldüğü durumun faturasını, gerçek sorumlusuna kesecek. Hiç kimse merak etmesin. Türk devleti de, Türk milleti de, çaresiz değildir. Türkiye, bu ciddiyetsizliğe, bu utanmazlığa mahkûm hiç değildir. Bu memleketin liyakatli kadroları, fedakâr evlatları var. Bu milletin İYİ Parti’si var. Biz varız, biz hazırız. Ve Allah’ın izniyle Ak Parti’nin neden olduğu enkazı, mutlaka kaldıracağız.

Bugün ülkemizde gençler; kendilerine dair, acı bir değersizlik hissiyle, yarına dair, derin bir öngörememe hâliyle, ülkemize dair, korkunç bir umutsuzluk iklimiyle, mücadele ediyorlar.

Yurt dışındaki yaşıtlarıyla, eşit koşullarda başlayamadıkları hayat parkurunda; gösterdikleri çaba da, özveri de, emekleri de yok sayılıyor. Yok sayılmamak için yürüttükleri mücadelede ise; destek beklerken, köstekle, yardım beklerken, engelle, empati beklerken, nobranlıkla, sevgi beklerken, nefretle karşılaşıyorlar.

Daha, onların gerçeklerinden bile haberdar olmayanların bayat tavsiyelerini, bitmeyen nasihatlerini dinliyorlar. Ama dertleri, endişeleri dinlenmiyor. Fikirleri, çözüm önerileri önemsenmiyor. Herkesin kürsülerden, onlar hakkında, atıp tutmaya bayıldığı bir ortamda; mikrofon bir türlü, onların eline geçmiyor.

İşte, tam da bu nedenle; bu anlayışa, “dur” demek için, gençlerin sesini kısan buyurganlığa, son vermek için, “Bol nasihat, sıfır icraat” devrini bitirmek için, “Gençler için, gençlerle beraber” diyerek, genç arkadaşlarımızla buluşuyoruz.

Ancak alışılmışın aksine; soruları onlar değil, ben soruyorum. Onlar konuşuyor, ben dinliyorum. Onlar anlatıyor, ben öğreniyorum. Söyledikleri doğrultusunda; hem biz, İYİ Parti olarak, çözümlerimizi hazırlıyoruz hem de, Yüce Meclisimizin kürsüsünden, onların sesini duyuruyoruz.

Sevgili gençler; Onlar duymasa da, biz duyuyoruz. Onlar dinlemese de, biz dinliyoruz. Onlar umursamasa da, biz önemsiyoruz. İktidarın yürüttüğü kutuplaştırma siyaseti; sizlerin üzerinde işlemiyor, biliyoruz. Çünkü sizin ortak dertleriniz var. Güvencesizlik, hepinizin derdi. İfade özgürlüğü, hepinizin derdi. İşsizlik, hepinizin derdi. Fırsat eşitliği, hepinizin derdi.

Bu dertlerin etrafında, birleştiğinizi gören iktidar mensupları; sizi kendi aranızda bölemediği için, toplum ile aranıza, set çekmeye çalışıyor. Sizi şımarık ilan etmeye, dışlamaya, yok saymaya çalışıyor. Ama sizin, yaşadığınız onca şeye rağmen, ülkenize faydalı olmak için, çok çabaladığınızı görüyorum. Bu çabanın sizi çok yorduğunu, üzdüğünü ve bunalttığını görüyorum.

Ama önümüzde, sadece 1 yıl kaldı. Üniversitelerin, işsizliği 4 yıl öteleyen kurumlar olmaktan çıktığı günlere, 1 yıl kaldı. Güvenliğinize dair kaygılarınızın, son bulduğu günlere, 1 yıl kaldı. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, adaletin, tam ve kâmil uygulandığı günlere, 1 yıl kaldı. Geleceğinize umutla baktığımız günlere, 1 yıl kaldı. Memleketimizin medeniyet yolundaki taşlarını, birlikte döşeyeceğimiz günlere, 1 yıl kaldı. El ele, kol kola, hep beraber, ülkemizin geleceğini inşa edeceğimiz günlere, inanın çok az kaldı!

“Kendisini kanundan ve milletten üstün gören, bir tek adam var”

Sizce bugün, memleketimizde adalet var mı? Sizce bugün, memleketimizde hukuk var mı? Sizce bugün, memleketimizde hakkı koruyan var mı?

Bugün hepimiz, bu soruları maalesef üzülerek, utanarak ‘hayır’ diye cevaplıyoruz. Bugün, memleketimizde bir hükûmetin olmadığını maalesef görüyoruz. Peki hükümet yoksa, ne var? Kendisini kanundan ve milletten üstün gören, bir tek adam var.

Ucube sistemini, memleketimize dayatmaya çalışan, bir beceriksizlik abidesi var. Vatan toprağını kupon arazi olarak gören, bir kabile reisi var. Memleketimizde dokunduğu her yeri, tarumar eden, bir Bay Kriz var.

Ankara hükûmetinin, Damat Ferit kabinesine dair, eleştirdiği ne varsa, bugün, Beştepe’de yaşanıyor. Devlet egemenliğini, tek bir kişiye ve onun taşeronlarına emanet eden, bu ucube sistem; hayatımızın her alanında bizi fakirleştiriyor, sömürgeleştiriyor. Güvensiz ve itibarsız kılıyor. Bunun nedeni ise, AK Parti iktidarı eliyle, Müdafa-i Hukuk’tan, Müdafa-i Erdoğan anlayışına, dönmemizde yatıyor.

Ülkeyi idare eden iktidarın, vatandaşın hukukunu koruması beklenirken; maalesef bugün, ülkemizde, hukuk, iktidarı korur hâle geldi. Bay Kriz ve arkadaşları, her konuda olduğu gibi adaleti de, kendilerine göre eğip, büktüler.

Nitekim geçtiğimiz günlerde, bunun en acı örneğinin, yıl dönümüydü. Ülkemizde adaletin, yok oluşunun yıl dönümüydü… Ülkemizde hakkın, yok sayışılışının yıl dönümüydü… 16 Nisan 2017’de, ülkemizi ucube bir sisteme hapseden, hukuksuzluğun yıl dönümüydü.

Bugün artık Sayın Erdoğan işine geldiğinde, Cumhurbaşkanı kimliğiyle, meydanlarda, işine geldiğinde, AK Parti Genel Başkanı kimliğiyle, meclis kürsüsünde; istediğine hakaret ediyor, istediğini tehdit ediyor.

Ama fikrini, derdini, düşüncesini söylemek isteyen kim varsa ya nankör oluyor, ya terörist oluyor, ya da vatan haini oluyor. O, AK Parti Genel Başkanı olarak, siyaset yapıyor ama ona cevap veren vatandaş, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmiş oluyor. İşte size, bu ucube sistemin, ülkemize reva gördüğü, adalet anlayışı…

Üstelik bu çarpık sisteminin gözü; henüz 20 yaşında, gencecik bir evladımız, Alp’i bile görmüyor. Attığı bir tweeti, üstelik 15 dakika sonra sildiği bir tweeti, takip edip, 20 yaşındaki bir genci tutuklayan, adalet sistemi, nedense boy boy videoları, fotoğrafları çıkan, pudra şekercilerine dokunamıyor! Twitter’da gündem olmadan, kadın katillerine dokunamıyor! Milletin hazinesini kemiren yandaşlara dokunamıyor! Milletin hakkına giren, saray müdürlerine, danışmanlara dokunamıyor! Aleni bir şekilde, yolsuzluk yapanlara dokunamıyor!

“Bu milletin hakkı hepinize haram, zehir, zıkkım olsun!”

Bu haram düzenini kuranlara da, bu adaletsiz düzenin, bekçiliğini yapanlara da, bu çarpık anlayışın parçası olanlara da yazıklar olsun! Bu milletin hakkı hepinize haram, zehir, zıkkım olsun!

İdareyi ve iradeyi tek bir kişinin aklına, tercihlerine, ideallerine, istek ve arzularına emanet eden, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Türkiye’de adaleti ve hakkaniyeti sona erdirmiştir. Yasamadan fazla, yasama faaliyetine girişen bir cumhurbaşkanı, yargıçlardan daha çok, yargı dağıtan bir cumhurbaşkanı, hukuku üstün tutmak yerine, üstünün hukukunu savunan bir cumhurbaşkanı, ülkemize demokrasi ve adalet getirmez, getiremez!

Yürütme erkinin, yasamayı ve yargıyı tahakküm altına aldığı, siyasi gücün, tek bir merkezde toplandığı bu ucube sistemde; adil bir devlet anlayışından bahsedemeyiz. Bugün AK parti iktidarı; devlete personel alımından, kur korumalı mevduata; eğitimde fırsat eşitsizliğinden, vergi uygulamalarına; kamu ihalelerinden, aynı kurumda, aynı statüde çalışanlar arasındaki, maaş eşitsizliklerine; imar düzenlemeleriyle kentsel rant oluşturmaktan, müfettişlerin, tehdit unsuru olarak kullanılmasına kadar, her alanda; haksız, adaletsiz, kayırmacı uygulamalar yapıyor. Devletin adeta çivisi çıkarılmış durumda.

Çünkü adil devlet; seçim arifesinde, “Taşeronlarda çalışan işçilerin tamamı, kadroya alınacak.” deyip, seçimden sonra, büyük bir çoğunluğunu dışarda bırakmaz. Adil devlet; Vatandaşını kandırmaz, aldatmaz, hile yapmaz. Adil devlet; yandaş müteahhitlerin sözleşmelerini, onlar lehine güncellerken; işe başladığı tarihte, tabi oldukları kanunu, çalışanların aleyhinde değiştirerek, milyonlarca vatandaşını, mağdur etmez.

Adil devlet; sınırsız faiz geliri elde edenlerin, vergilerini sıfırlarken; borç altında ezilen çiftçisinin, traktörüne haciz koymaz.

Adil devlet; Vergisini, muntazam şekilde ödeyen mükellefleri, cezalandırırcasına, her sene af çıkarıp, matrah artırımı imkânı sunarak, vergisini ödemeyenleri, vergi kaçıranları, mükafatlandırmaz.

Adil devlet; kayıt dışılığa göz yumarak, firmalar arasında, haksız rekabete yol açmaz.

Adil devlet; uzlaşma müessesesi adı altında, yandaş şirketlerin, vergi, faiz ve cezalarının, tamamını silerken, kendisinden olmayanların üstüne, yok edercesine gitmez.

Adil devlet; Merkez Bankası eliyle, bankalara yüzde 14 faizle verdiği parayı, hazine aracılığı ile, yüzde 26 faizle, geri almaz.

Adil devlet; milletin parasını, faiz lobisine peşkeş çekmez, kendi hazinesine kumpas kurmaz.

Adil devlet; devlet gücünü, iktidar partisinin, siyasi emelleri için kullanmaz.

Adil devlet; yargı mensuplarını, emniyet güçlerini, denetim elemanlarını, baskı unsuru olarak kullanmaya kalkışmaz.

Adil devlet; mülki idare amirlerini, il-ilçe teşkilatı gibi kullanmaz. Kamu ihale kanununu sürekli değiştirerek, kişiye özel uygulamalar yapmaz.

Adil devlet; kamu ihalelerinde de, adaleti gözeten devlettir. Beşli çeteye, ülkenin kaynaklarını peşkeş çekmez.

Adil devlet; 5 müteahhidin, yaklaşık 10 milyar liralık vergi borcunu silerken, öğrencinin aldığı, 28 bin liralık krediyi, 48 bin lira olarak geri isteyerek, gençlerinin hesaplarına, haciz koymaz.

Adil devlet; zor gününde, vatandaşının yanında olan devlettir. Pandemide, 2 milyon esnafına verdiği desteğin, daha fazlasını, İstanbul Havalimanı örneğinde olduğu gibi, tek kalemde, tek bir yandaş firmaya vermez.

Adil devlet; düzenleme yetkisini, iktidar mensupları için, bir rant kapısı olarak kullanmaz.

Adil devlet; sosyal yardımları, vatandaşlarına adil dağıtan devlettir. Bir siyasi partinin, il ve ilçe teşkilatlarının belirlediği kimselere, yardım yapıp, kendisinden görmediği muhtaç vatandaşlarını, yardımsız bırakmaz.

Adil devlet; üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savunan devlettir. Kamu istihdamında, adalet ve liyakat esasını benimseyen devlettir. Vatandaşının hakkını gasp eden değil, muhafaza eden devlettir. Gelir eşitsizliğine, son veren devlettir. Vergide, adaleti tesis eden devlettir. Eğitimde, fırsat eşitliği sağlayan devlettir.

Adalet; eşitliğin ve özgürlüğün mihenk taşıdır. Hukukun üstünlüğü; toplumsal gelişimin anahtarıdır. Fırsat eşitliği; bir ülkenin zenginleşme reçetesidir.

İşte bu yüzden, İYİ Parti iktidarında; Türkiye’yi, dünyanın en demokratik, en şeffaf ve en adaletli ülkelerinden biri yapacağız. Yargı, bağımsız olacak. Medya, bağımsız olacak. Kamu denetimi, bağımsız olacak. Mali denetim, bağımsız olacak. Yani; Türkiye, tam ve kâmil bir demokratik hukuk devleti olacak!

Onlar, çığ gibi düşerken; biz, kar topu misali büyüyoruz!

Onlar; “iftira ve çamur siyasetiyle” günü kurtarmaya çalışırken; Biz; milletimizin gönlünde, gün be gün yükseliyoruz!

Onlar, kötülükten, kaostan ve yalandan beslenirken; biz, iyiliği, makulü ve hakikati savunarak, dimdik yürüyoruz!

Onlar, yolumuza türlü türlü engeller çıkartırken; biz, her geçen gün, daha da güçleniyoruz!

Arkamızda, milletimizin desteği, aklımızda, güçlü, zengin ve mutlu bir Türkiye hedefiyle; kalbimizde Atatürk’ün vizyonu, önümüzde cumhuriyetimizin ışığıyla; yılmadan, yorulmadan, dinlenmeden çalışarak, milletimizi, yeniden demokrasiyle buluşturmaya geliyoruz. Ülkemize hak ettiği itibarını, yeniden kazandırmaya geliyoruz. Gönüllere şenlik olmaya, cumhuriyete layık olmaya geliyoruz! El ele, kol kola, hep beraber, memleketimize huzuru getirmeye geliyoruz! Sıkı durun, çok az kaldı!”

Paylaşın

Erdoğan Ve Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun Söylediği Noktaya Geldi

Gazeteci Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sığınmacılar konusunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı noktaya geldiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve devamında AK Partili kurmayların Türkiye’deki sığınmacılarla ilgili politikalarını değiştirmeye başlaması, son günlerde en çok tartışılan konularından biri.

Yaklaşık bir ay önce “Muhalefet, seçimi kazanırsak Suriyelileri göndereceğiz diyor. Biz göndermeyeceğiz. Ensarın ne olduğunu biliyoruz” diyen Erdoğan, geçtiğimiz günlerde “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” ifadesiyle ‘fikir değiştirdi.’ Ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, aslında bir süredir ittifak ortağıyla ters düştüğü görüşünü yineledi:

“Suriyeli sığınmacıların ülkelerinden ayrılık ve kopuşlarına neden olan ağır şartlar ortadan kalkınca geldikleri gibi uğurlamak bizim asıl hedefimizdir. Misafirliğin süresi kısıtlıdır. Her insanın kendi yurdunda, emniyetli ve esenlik içinde yaşamaya hakkı vardır. Önümüzdeki bayram günlerinde ülkelerine gidebilen Suriyeli sığınmacıların geri dönmelerine gerek yoktur.”

Gazeteci Murat Yetkin, yetkinreport.com’da yayınlanan yazısında Erdoğan’ın da Bahçeli’nin de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllardır söylediği noktaya geldiğini söyledi.

Ana muhalefet partisi liderinin 18 Nisan’da parti genel merkezine astırdığı dev pankart ile AKP hükümetine dört soru sorduğunu hatırlatan Yetkin, yazısının ilerleyen bölümlerinde şu görüşü dile getirdi:

“Erdoğan’ın da Bahçeli’nin de Kılıçdaroğlu’nun yıllardır söylediği noktaya doğru geldiği görülüyor. Kılıçdaroğlu bunu kaçırır mı? 19 Nisan’da TBMM Grubuna ‘3 milyon 800 bin Suriyeliyi besliyoruz. Herhalde anket yaptırdı ve halkın da bu siyasetine karşı olduğunu gördü’ dedi; ‘Bu halkın nabzını tutan, ırkçılık yapmayan partinin de CHP olduğunu gösteriyor’.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

TİP Başkanı Erkan Baş’tan Millet İttifakı Adayına Şartlı Destek

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, katıldığı bir televizyon programında, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayını destekleyip desteklemeyecekleri konusunda yaptığı değerlendirmede, “Halkın en geniş kesimlerini karşılayabilecek bir adaya gözümüz kapalı, görüşmeden dahi destek veririz” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, konuya ilişkin yaptığı açıklamanın devamında, “2018 yılında muhalefetin yaptığı hataya değinen Baş, “2018 seçimlerinde ne kadar çok muhalefet aday çıkarırsa vatandaş o kadar çok sahaya gider, ikinci tura kalana hepimiz veririz. Adaylar karşıdaki gerçek rakibi unuttu ikinci tura kalmak için birbiriyle yarıştılar” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Tv100’ün programlarından Candaş Tolga Işık ile Az Önce Konuştum’a konuk oldu.

Candaş Tolga Işık’ın sorularını yanıtlayan Erkan Baş, “Türkiye’nin en genç partisiyiz, üyelerimiz siyasette yeni insanlardan oluşuyor. Alışılmış siyaset kalıpların dışında bir davranış biçimimiz var. Başkalarının söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebilecek kuvvetli fikirlerimiz var” dedi.

Candaş Tolga Işık’ın, “Sizce Türkiye’nin en büyük 3 sorunu ne?” sorusuna yanıt veren Erkan Baş, “Ekonomi ve tek adam rejimi bir sorun ancak bence en büyük sorun, gençliğin hayallerinin olmaması. Üniversitede yaptığım çalışmada öğrencilerin hayalinin olmamasını görmek beni çok üzdü” dedi.

Erkan Baş’ın açıklamalarında öne çıkan satır başları şöyle:

“TİP’in iktidar olması denilen şey aslında bugün halkın dışarıya itilen en geniş kesimlerinin örgütlenmesi demektir. En temel yanlışımız hep birinin bizi kurtarmasını bekledik. TİP, bu algıyı yıkmak için uğraşıyor.

TİP’in cumhurbaşkanı adayı kim?

Açıklamalarına devam eden Baş, “Millet İttifakı ile neyin gitmesi konusunda anlaşıyoruz ama neyin gelmesi konusunda anlaşamıyoruz. Eğer Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir yanlışa düşmezlerse, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak değil de çöpe atacak bir adayla çıkarlarsa biz desteklemek istiyoruz. Halkın en geniş kesimlerini karşılayabilecek bir adaya gözümüz kapalı, görüşmeden dahi destek veririz” ifadelerini kullandı.

2018 yılında muhalefetin yaptığı hataya değinen Baş, “2018 seçimlerinde ne kadar çok muhalefet aday çıkarırsa vatandaş o kadar çok sahaya gider, ikinci tura kalana hepimiz veririz. Adaylar karşıdaki gerçek rakibi unuttu ikinci tura kalmak için birbiriyle yarıştılar” dedi.

Annesi ile yaşadığı siyasi tartışmalara değinen Baş, “Annem bile oyları bölmeyin diyor” ifadelerini kullandı, şöyle devam etti:

Biz AK Parti’ye karşı mücadeleyi sekteye uğratacak hiçbir şey yapmayız. Bu 20 yılın hesabını soracak bir kuvveti yaratamazsak, 10 yıl sonra AK Parti yerine BKP gelir. O yüzden biz asla oy bölmeyeceğiz.

Paylaşın

Cizre JİTEM Davası Anayasa Mahkemesi’ne Taşındı

Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde 1993 ile 1995 yıllarında 21 kişinin gözaltında kaybedilmesi ve faili meçhul cinayetle öldürülmesiyle ile ilgili dava dosyası Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşındı.

MA’dan Ahmet Kanbal’ın haberine göre, beraat kararının Yargıtay tarafından onanması üzerine müştekiler Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu.

Müştekilerden Hediye Başkak ve diğer beş başvurucu adına avukat Veysel Vesek, başvuruda, “yaşam hakkının ihlali” ve dosyada “etkin bir soruşturma yürütülmediği” gerekçelerini sundu.

Avukat Vesek, dilekçesinde ortada insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirtirken, sanıklar hakkındaki beraat kararı nedeniyle ihlal kararı verilmesini talep etti.

21 kişinin zorla kaybedilmesi ve yasadışı keyfi infaz edilmesi ile suç işlemek için örgüt kurmak suçlarından yargılanan dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı, emekli Jandarma Kıdemli Albay Cemal Temizöz, eski Cizre Belediye Başkanı ve korucubaşı Kamil Atağ, Kukel Atağ, Tamer Atağ, Adem Yakin, Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Hıdır Altuğ ve Burhanettin Kıyak 5 Kasım 2015’teki 49. duruşmada beraat etmişti.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 21 kişinin kaçırılarak infaz edilmesine ilişkin açılan JİTEM davasında dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı emekli Albay Cemal Temizöz’ün arasında bulunduğu sekiz sanığa verilen beraat kararlarını ikiye karşı üç oyla onamıştı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 14 Temmuz 2009’da Jandarma Kıdemli Albay Cemal Temizöz ve diğer sanıklar hakkında 1993-1995 arasında 20 sivilin öldürülmesi suçlarından iddianame düzenledi.

Sanıklar, “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve bu teşekküle katılarak mensubu olmak, insan öldürmeye azmettirmek ve insan öldürmek” ile suçlandı.

Sanıklardan Cemal Temizöz’ün dokuz, Kamil Atağ’ın yedi, Temer Atağ’ın iki, Adem Yakin’ın yedi, Hıdır Altuğ’un üç, Fırat Altın’ın (Abdulhakim Güven) altı, Kukel Atağ’ın ise bir kez ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmaları istendi.

Sorgu/infaz timi

İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün; Bedran/Şahin kod isimli Adem Yakin, Ferit kod isimli Fırat Aydın ve Tayfur kod isimli Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan kişilerden oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, PKK’ye yardım ettiğini düşündüğü ya da özel sebeplerden dolayı gözaltına aldığı 20 kişiyi “terörle mücadele” adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi.

Tuna kod isimli kişinin bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi.

En büyüğü 48, en küçüğü 12 yaşında

İddianamedeki faili meçhul cinayetlerin ilki 1993 yılı başında ve sonuncusu 1995 yılının Mayıs ayında gerçekleştirildi. Silopi’de yaşayan Abdullah Efelti’nin zorla kaybedilmesi dışında bütün maktuller Şırnak’ın Cizre ilçesi merkezinde ya da köylerinde yaşarken zorla kaybedildi ya da öldürüldü. En büyüğü 48, en küçüğü 12 yaşındaydı.

1993-1995 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Birlik Komutanı Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Cemal Temizöz’dü. 1993 yılı başında Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, OHAL Bölge Valisi Ünal Erkan’dı.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre 1991’de 31 olan faili meçhul cinayet mağduru sayısı 1992’de 362, 1993’te 467, 1994’te 423 ve 1995’te 166 oldu.

Nasıl başladı?

1993-1995 döneminde Cizre Belediye Başkanlığı görevini yürüten Kamil Atağ’ın kardeşi eski korucu Mehmet Nuri Binzet, 2009’da adli bir suçtan dolayı Midyat Cezaevi’nde tutuklu olduğu sırada Midyat Savcısı’na tanık olduğunu yazdığı ve Temizöz ve ekibi tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürdüğü birçok eylemle ilgili beyanlarda bulundu.

Binzet gizli tanık olarak dinlendi ve soruşturma aşamasında dinlenen diğer iki gizli tanığın ifadeleri onun ifadesiyle örtüştü. Ancak gizli tanıklara gerekli koruma sağlanamadı ve kısa bir süre sonra deşifre oldular. Nuri Binzet de dâhil olmak üzere tüm gizli tanıklar, deşifre olduktan sonra ifadelerini geri çektiler.

Buna rağmen ifadelerin basına yansıması mağdur yakınlarının savcılığa başvurmasını sağladı.

Tanıklar ve avukatlara tehdit

2011 yılının Şubat ayında gerçekleştirilen duruşmada davanın tanıklarından dönemin Cizre Kaymakamı Osman Bulgurlu’nun, isimsiz bir mektupla tehdit edildiği ortaya çıktı. Daha sonra aynı mektubun davanın bir başka tanığına, dönemin Cizre Kaymakamı Şenol Bozacıoğlu’na da gönderildiği öğrenildi.

Bu imzasız mektupta, tanıklara sanıklar aleyhinde ifade vermemeleri konusunda uyarılarda bulunuluyordu.

Duruşmalar sırasında sanıklarla müdahil avukatlar arasında ciddi tartışmalar yaşandı ve zaman zaman avukatlardan bazıları mahkeme heyetinin önünde sanıklarca tehdit edildi.

Kamil Atağ ve Cemal Temizöz yakınlarının duruşmalara kalabalık bir grup halinde gelerek tanıklar ve mağdur yakınları üzerinde baskı kurmaya çalıştı.

Sanıklardan “ortak savunma”

Sanıkların tümü duruşmalar boyunca, bahsi geçen dönemde terörle mücadele ettiklerini, kendilerinin ödüllendirilmeleri gerekirken sanık olmalarının haksızlık olduğunu beyan ettiler.

Özellikle Temizöz savunmasını, ülkenin siyasi konjonktüründe ordu mensuplarını itibarsızlaştırmak için girişilen bir hesaplaşmanın mağduru ve baş aktörlerinden biri olduğu iddiası üzerinden yürüttü.

Davanın başlangıcından beri yaptığı savunmalarında dile getirdiği gibi dönemin koşullarında Cizre’nin “PKK tarafından ele geçirilmiş bir ilçe” iken kendisinin 1993 yılında ilçeye Jandarma Komutanı olarak atanmasının ardından bölgede çok büyük başarılar elde ettiğini, “PKK tarafından kullanılan bölge halkını terör örgütünün etkisinden kurtardığını ve ilçede huzuru sağladığını, kendisine bu görevleri için devlet tarafından pek çok takdirname ve ödül verildiğini” dile getirdi.

Benzer çizgide savunma yapan eski korucu lideri ve eski belediye başkanı Kamil Atağ da davanın başlangıcından beri savunmalarında ne yaptıysa devlet için ve devletin emriyle yaptığını, kendi insanlarıyla yine onların iyiliği için karşı karşıya kaldığını ve bu hizmetlerinin devlet tarafından o dönem takdirle karşılandığını ileri sürdü.

Paylaşın

Üçüncü İttifak, Millet İttifakı’nda Kayıp Yaratır Mı?

Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın Millet İttifakı içerisinde krize neden olan tweetinin ardından birbiri ardına gelen açıklamalar, “Üçüncü İttifak mı kuruluyor?” sorusunun gündeme gelmesine neden oldu.

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün haberine göre, bazı simülasyonlara göre üçüncü ittifak durumunda muhalefetin sandalye sayısının düşme ihtimali bulunuyor. Ancak bir yandan da kulislerde muhafazakar sağ seçmenin, CHP’ye oy vermekte zorlanacağı endişesi dile getiriliyor.

CHP’li yetkili: Her ihtimali değerlendiriyoruz

6 muhalefet partisi, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in yol haritası için çalışmalarını sürdürürken, liderlerin görüşmesine günler kala da kulislerde her gün yeni bir ittifak senaryosu konuşuluyor.

Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın, Gelecek ve DEVA partilerinin tepkisine neden olan tweetinin ardından Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun da “İttifak içinde ittifak” ifadesiyle “Üçüncü İttifakı” gündeme getirmesi, kulislerin hareketlenmesine neden oldu.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın da “Biz henüz ittifakta değiliz” sözleri, gözleri bu üç partiye çevirdi. Edinilen bilgiye göre, Saadet, Gelecek ve DEVA Partisi’nde yetkililer, AKP’den kopan seçmenin CHP’ye oy vermek istemeyeceği gerekçesiyle üçüncü ittifakı gündemlerine aldılar ve bu konuda simülasyon çalışmaları da başladı.

Öte yandan CHP’de de il başkanlıklarının da önümüzdeki günlerde farklı ittifak senaryolarına ilişkin anket çalışmaları yürüteceği öğrenildi. CHP’li üst düzey bir yetkili de, il il en çok milletvekilinin nasıl çıkarılacağı üzerinde çalıştıklarını belirterek, “Üçüncü ittifak kurulur mu?” sorusunu, “Her ihtimali değerlendiriyoruz” sözleriyle yanıtladı.

Millet İttifakı, 32 vekil kaybeder iddiası

Her iki duruma ilişkin de farklı görüşler ortaya atılırken, Polimetre’nin kurucusu Veri Analisti Mehmet Günal Ölçer de yeni seçim yasasına göre, ittifakların vekil sayısı üzerindeki etkisini ortaya koyan ve mevcut anketlerin ortalamasını baz alan bir çalışma yürüttü.

Ölçer’in D’hondt sistemine göre yaptığı hesaplamalara göre bugün seçim olursa ve 6 muhalefet partisi Millet İttifakı çatısı altında seçime girerse, HDP ile birlikte muhalefetin TBMM’deki sandalye sayısı 374’ü buluyor. Cumhur İttifakı ise 226 vekilde kalıyor. Bu senaryo Cumhur İttifakı için en olumsuz tablo.

Saadet, DEVA ve Gelecek partilerinin ayrı bir ittifak ile seçime girmesi durumunda muhalefetin vekil sayısı 342’de kalıyor, Cumhur İttifakı ise 258 sandalyeye ulaşıyor. Ölçer’in çalışmasına göre üçüncü ittifak kurulması durumunda muhalefet 32 vekil daha az çıkartıyor.

Kulat: Ne getirir, ne götürür ölçmeye çalışılıyor

MAK Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kulat’a göre ise Millet İttifakı’nda bir ayrılma söz konusu değil. 6 partinin şu anda birlikte hareket ettiğine dikkat çeken Kulat, yine de muhafazakar seçmene yönelik duyulan endişeyi dile getirdi.

Kulat, “CHP’den dolayı oy verme endişesi duyanları sağ bir alt blokta bir arada tutmak mümkün olur mu diye bir blok oluşturuluyor” dedi.

Bu konuda simülasyonların devam ettiğini kaydeden Kulat, “Yani ne getirir, ne götürür ölçmeye çalışıyorlar” dedi. Millet İttifakı içerisinde kalmak kaydıyla yeni partilerle de görüşülebileceğine dikkat çeken Kulat, HÜDAPAR, Bağımsız Türkiye Partisi gibi partilerle de birlikte hareket edilebileceğini söyledi.

Daşdemir: Yüzde 7’yi aşamazlar

OPTİMAR Araştırma Şirketi Başkanı Hilmi Daşdemir de muhafazakar seçmende CHP’nin ismine karşı bir duruşun olduğunu belirterek, “Bu sebepten dolayı Temel Bey, üçüncü bir ittifak ya da ittifak içindeki bir ittifaktan bahsetti” dedi.

Buna karşın üç partinin yüzde 7 barajı aşmasının mümkün olmadığını bu yüzden “ittifak içerisinde ittifak” ifadesinin dillendirildiğini kaydeden Daşdemir, bazı bölgelerde birleşerek vekil çıkartma yoluna gidilebileceğini kaydetti.

İttifak içerisindeki oy oranı düşük olan partilerin CHP’nin listesinden seçime girmek durumunda kalacağını kaydeden Daşdemir, “Üç partinin bir araya geldiği takdirde yüzde 7’yi bulamayacaklarını söylüyorum. Bulamayacaklardır. Bunun için çok ciddi oy artışına ihtiyacı var” diye konuştu.

Paylaşın

HDP’li 10 Milletvekiline Ait 12 Fezleke Meclis’te

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın dahil 10 milletvekiline ait 12 dokunulmazlık dosyası Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sunuldu.

Haber Merkezi / Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması için Meclis Başkanlığına gönderilen Cumhurbaşkanı fezlekeleri, Anayasa Adalet Karma Komisyonuna sevk edildi. Vekiller ve fezleke sayıları şöyle:

  • HDP Eş Genel Başkanı ve Mardin Milletvekili Mithat Sancar hakkında 1 fezleke
  • HDP Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz hakkında 1 fezleke
  • HDP Diyarbakır Milletvekili İmam Taşçıer hakkında 1 fezleke
  • HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan hakkında 1 fezleke
  • HDP Diyarbakır Milletvekili Remziye Tosun hakkında 2 fezleke
  • HDP Batman Milletvekili Feleknas Uca hakkında 1 fezleke
  • HDP Muş Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit hakkında 1 fezleke
  • DBP Diyarbakır Milletvekili Salihe Aydeniz hakkında 2 fezleke
  • Bağımsız Muş Milletvekili Mensur Işık hakkında 1 fezleke
  • AKP Ordu Milletvekili Şenel Yediyıldız hakkında 1 fezleke

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 23 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 4 bin 217 yeni vaka tespit edilirken, 23 kişi hayatını kaybetti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,42 birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 93,13 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 162 bin 855 test yapılırken, 4 bin 217 yeni vaka tespit edildi. 23 kişi hayatını kaybederken, 16 bin 561 kişi sağlığına kavuştu.

Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan tabloda, 2 doz aşılama verilerine de yer verildi. En az 2 doz aşı olmuş 18 yaş üzeri nüfusu kapsayan verilere göre Türkiye’de 2. doz aşılama ortalama yüzde 85,42 oldu. 1. doz ortalaması yüzde 93,13 olurken, 1., 2. ve 3. doz aşısını olan vatandaşların sayısı toplamda 147 milyon 359 bin 656’ya yükseldi.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Manisa ve Zonguldak takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 19 Nisan verilerine göre, 164 bin 493 test yapılmıştı. 4 bin 542 vaka tespit edilirken, 19 kişi hayatını kaybetmiş ve 15 bin 624 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

TİP’li Kadıgil’den Erdoğan’ın İftar Yemeğine Katılan Sanatçılara Sert Sözler

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, TBMM düzenlediği basın toplantısıyla gündemi değerlendirdi. Konuşmasında önceki günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bazı sanatçılara verilen iftar yemeğini sert sözlerle eleştiren Kadıgil, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ne (KCDP) açılan kapatma davasına ve Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (KYK) bağlı bir yurtta öğrencilerin yemekhane ve kantine şort ve kısa pantolonla girmesinin yasaklanmasına tepki gösterdi.

Gıda ve tarım krizine karşı TİP’in düzenlediği I. Tarım Konferansı’nın sonuç bildirisindeki somut önerileri de paylaşan Kadıgil, ayrıca tüm yurttaşlara 1 Mayıs’ta TİP ile yürüme çağrısında bulundu. Kadıgil, sözlerine başlarken “Saray, katlanarak artan örtülü ödeneğinin ve dudak uçuklatan masrafının hakkını vermek için iftarı vesile kılarak türlü alanlardan yandaşlarıyla bir araya geliyor” diyerek 2022 yılının ilk üç ayında 1 milyar 15 milyon liralık harcamayla rekor kıran örtülü ödeneği hatırlattı.

Erdoğan’ın Saray’da düzenlediği iftar yemeğine katılan sanatçıları tek tek sıralayan Kadıgil şöyle konuştu:

“Kimler yoktu ki bu etkinlikte… Kendisi her fırsatta ne kadar özgür olduğumuzu anlatırken damadı ihalelere doyamayan Hülya Koçyiğit, simitin bile 4 lira olduğundan bihaber ‘gerekirse simit yeriz’ diye oturduğu malikaneden halka akıl vermeyi ihmal etmeyen Hülya Avşar, Tayyip Erdoğan sevgisini anlatmaya ara verdiği nadir anlarda kadın şarkıcılara edep dersi vermeye kalkan Orhan Gencebay, pandemide müzisyenler çaresizlikten intihar ederken, bilmiyoruz kaç milyon TL harcayıp bin kişinin izlemediği konserlerde ağırladıkları birtakım şarkıcılar. Sinema televizyon emekçilerinin değil ama patronlarının örgütünün yani Yapımcılar Derneği’nin Kurucu Başkanı Birol Güven. Tescilli kadın düşmanı, bütün yandaşlığına rağmen AKP’de aday adaylığından öteye gidemeyen İbrahim Tatlıses ve daha niceleri bir aradaydı bu iftarda.

Evet Hülya Avşar’ın da salık verdiği üzere halk simite talim edecek ki Lale Devri’nin makbul sanatçıları saraylarda şatafat içinde ağırlanabilsinler, ejder meyveli smoothielerini içebilsinler, kestane ballı manda yoğurdu ve hurmayla günü tamamlayabilsinler.”

Kadıgil, Saray’daki yemeğe katılan sanatçılara şu soruları yöneltti:

“Biriniz kültür sanat emekçilerinin gerçek dertlerini anlattınız mı? Kapanan sahnelerin, ödenemez hale gelen faturaların hesabını sordunuz mu? Sanatçıların sosyal medya hesapları üzerinden tutulan kara listeleri, sözleşmelere eklenen ‘vallahi siyasi yorum yapmayacağım’ maddelerini konuşanınız oldu mu? Mahkeme kapılarında süründürülen Metin Akpınar için, Genco Erkal için bir küçük sitem etmeye cesaret edeniniz oldu mu? Sahi merak ediyorum bu isminin başında müzisyen sıfatı taşıyanlar hiç mi utanmadılar sanatlarını yasaklayanın sofrasına oturmaya?  Yüzden fazla müzisyen intihar etti, binlercesi enstrümanını sattı, müzisyenliği bırakmak zorunda kaldı. Hiç mi içiniz yanmıyor?”

‘Sarıklı olmasa da ‘kravatlı mollalar iktidarı’ laikliğe açtığı savaşı gaz kesmeden başka kılıflar ardında sürdürüyor!’

Neredeyse her alandaki pandemi kısıtlamalarına son verilmesine rağmen müzik yasağının devam etmesinin esas olarak bir kesimin yaşam tarzına yönelik tercihlerinin baskılanması anlamına geldiğinin altını çizen Kadıgil şöyle konuştu:

“Son 2 yıldır, gece 12’den sonra müzik yasak bu ülkede!  Sadece müzik değil, yaşam tarzını yasaklamak dertleri! İçki içmeyelim, eğlenmeyelim gezmeyelim! Şeriata uygun yaşayalım yaşamayacaksak da şehir içi gettolara sıkışalım derdindeler! İran’daki gibi bir gecede gelmedi ama bizdeki de artık basbayağı neo-şeriat! Koca İstanbul’da Kadıköy gibi üç beş sınırlı semtte ne yapacaksanız yapın, onu da 12’ye kadar yapın şeklinde başlayan politika en son Kadıköy’e tebliğci yollama noktasına ulaştı! Sarıklı olmasa da ‘kravatlı mollalar iktidarı’ laikliğe açtığı savaşı gaz kesmeden başka kılıflar ardında sürdürüyor!”

Kadıgil’in eleştirdiği bir diğer ünlü isim ise Bülent Ersoy oldu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun LGBTİ+’ları hedef alan sözlerini hatırlatan Kadıgil, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Müzisyen kimliğini bir kenara koyuyorum. Daha 2 gün önce bey efendinin ‘suç işleri bakanının’ dediklerine bakın. Suçlularla fotoğraf çektirmeye ara verdiği zamanlarını LGBTİ+’lara saldırmakla değerlendiren Süleyman Soylu, yine bu ülkenin yurttaşlarının bir bölümünü cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle hedefe koydu. Sayın Ersoy’a açıkça sormak gerekir: LGBTİ+’lar, hele hele trans kadınlar bu ülkede her gün olmadık zulme uğrarken, bu zulmün baş müsebbipleriyle aynı masada oturmaya gerçekten hiç mi utanmıyor?  Bu açıklamanın üzerine Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin en ünlü trans kadınını sofrasında ağırlaması aslında ‘Erdoğan’dan Soylu’ya tokat gibi yanıt!’ olarak da manşetlerde yerini alabilir. Lâkin gönül isterdi ki Bülent Ersoy tüm düşmanlaştırılan LGBTİ+’lar için bir duruş sergileyebilseydi”

Kadıgil, Bülent Ersoy’a Saray tarafından gösterilen hoşgörünün benzerini Türkiye’de eşit yurttaş olarak yaşamak isteyen ve temel hakları gasbedilen herkese gösterilmesi gerektiğini belirterek Erdoğan’a çağrı yaptı:

“Saray’a da bir önerim var: Madem yılgın bir hoşgörüyle de olsa bazı translara karşı toleransınız yüksek, o halde bir gün de aynı Eryaman Olayı’nda olduğu gibi İzmir’de polis zoruyla evinden mahallesinden sürülmek istenen trans kadınları davet edin. Bir gün de katledilen Hande Kader’in yakınlarını, her gün öldürülme tehlikesi altında hayata tutunmaya çalışan arkadaşlarını davet edin. Etmezsiniz, çünkü belli ki trans kadınların da ancak zengini ve yandaşı makbul.”

‘Erdoğan tek cümleye 4 yalan sığdırıyor’

Erdoğan’ın “Korsanla mücadeleden telife, tiyatrodan sinemaya kadar pek çok farklı başlık altında verdiğimiz desteklerle sanatçılarımızın emeğine sahip çıkıyoruz” sözlerinin büyük bir yalan olduğunu belirten Kadıgil “Zat- ı şahaneleri bir cümleye 4 yalan sığdırmayı yine başarmış” diyerek sanatçılar ürettikleri eserlerden hala tek kuruş telif alamadıklarının altını çizdi.

Tiyatro ve sinema için sağlanan toplam destek miktarının 85 milyon TL olduğunu belirten Kadıgil; Rize’de çay bardağı şeklindeki kuleye 47 milyon lira ödenmesini eleştirerek “Yani bir memleket dolusu sanatçıya ödenen para iki çay bardağı etmiyor” dedi.

Kadıgil, neo-şeriat düzeni olarak tarif ettiği düzene karşı TİP olarak laiklik mücadelesini sürdüreceklerini belirterek “Tüm baskılara inat hatırlatalım, seveceğiz, gezeceğiz, canımız isterse içeceğiz ve görürsün teslim alamadığın bizler ilk seçimde sana neler edeceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Elinizden geleni ardınıza koymayın’

TİP Sözcüsü Kadıgil, Türkiye’de kadınlara yönelik cinayet ve saldırılarla mücadele etmek amacıyla 2010 yılında kurulan KCDP’ye “Kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek” suçlamasıyla kapatma davası açılmasına da tepki gösterdi. “’Yaşamak istiyorum’ diyen kadınların şikayet dilekçelerini işleme koymayan erkek yargı, 300 TL nafakasını bile ödemeyen AKP’li bir erkeğin şikayetini derhal işleme almış” ifadelerini kullanan Kadıgil, “Asıl ‘kanuna ve ahlaka’ aykırı faaliyet yürüten sizsiniz. Bir ahlaksızlık arıyorsanız uzaklarda değil, halkın parasını çalan saraylılarda arayacaksınız! Ve emin olun yargılanacaksınız!” dedi.

Kadıgil, KCDP’nin kapatılması için verilen dava gerekçesinde yer alan “Derneğin kadın haklarını koruma kisvesi altında aile mefhumunu yok sayarak aile yapısını parçaladığı, kadın ve çocuklar üzerinden menfaat elde ettikleri, kaos yaratıp mağduriyetleri arttırmayı amaçladığı” ifadelerine tepki göstererek,  “Nasıl leş bir aileyse bunların kafasındaki aile, günde 3 kadının katledilmesi, her gün yüzlercesinin evlilik içi istismara, türlü çeşitli tacize, tecavüze uğraması bu aileyi bozmuyor. Her gün onlarca çocuğun istismar edilmesi bu kutsal aileyi bozmuyor. Ama kadın cinayetleriyle mücadele etmek için on yıldır adliye adliye, meydan meydan gezen KCDP bozuyor!” şeklinde konuştu.

Kadıgil sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Yıllardır kadın mücadelesi yürüten Hülya Gülbahar’ın sözleriyle size cevap veriyoruz:

‘Kadınlar özgürlükleri için öldürülüyor. Çantalarında uzaklaştırma kararlarıyla öldürüleceklerini bile bile özgürlüklerini istiyor kadınlar… Dernek, vakıf, platform dediğin nedir ki? Kapatın, feshedin hepsini biz yenisini kurarız. Biz özgürlük için hayatlarımızı ortaya koyduk.’

Bir cümle de biz ekleyelim Hülya’nın sözlerine: Gelin; topunuzla, tüfeğinizle, yobaz yandaşınızla, trollerinizle, yargı kisvesi adı altında adliyelere yerleştirdiğiniz yandaşlarınızla gelin! Elinizden geleni de ardınıza koymayın!

Yoksullukla mücadele eden, belki iki çocuğun hayatını kurtarırız diye çırpınan Tarlabaşı Toplum Merkezi’ni ‘Çocuklara LGBTİ ve PKK propagandası’ yapıyor diyerek kapatın!

Rosa Kadın Derneği’ni kapatın! Şafak operasyonlarıyla basın evleri, kadınların iç çamaşırlarını saçın ortaya, ‘ince aramalarla’ alın gözaltına, o cahil cevvalliğinizle ‘Neden adınız Rosa diye sorgulayın’ belki bir başka iktibas bulursunuz Saray’a müjdeleyeceğiniz ve karşılığında ödüllendirileceğiniz!

Sayın Yanık siz de müdahil olun; hiç ar etmeden sizin yapmadıklarınızı yapan derneğin aleyhinde müdahillik talep edin, hiç utanmayın!

Asıl ‘kanuna ve ahlaka’ aykırı faaliyet yürüten sizsiniz. Bir ahlaksızlık arıyorsanız uzaklarda değil halkın parasını çalan saraylılarda arayacaksınız! Ve emin olun yargılanacaksınız!

Hani bir zamanlar ‘Sizden hesap sormazsam namerdim’ diye kükreyen dünün yiğit oğlanı, bugünün ‘suç işleri bakanı’ gibi koftiden atmıyoruz; hesap sormazsak namerdiz!

İstanbul Sözleşmesi davasına çağrı

28 Nisan 2022 Perşembe günü saat 09:45’te Danıştay 10. Dairesi, İstanbul Sözleşmesi’ne dair davaları esastan görüşecek. Danıştay’ın vereceği karar; sadece İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının hukuksuzluğuna ve buna yönelik iptal taleplerimize ilişkin değil, aynı zamanda, Türkiye’nin geleceği ve hukukun üstünlüğü adına da belirleyici olacak. Hep birlikte orada olacağız.”

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) kampüsü içerisinde bulunan KYK’ye bağlı erkek öğrenci yurdunda yönetim tarafından öğrencilerin yemekhane ve kantine şort ve kısa pantolonla girmesinin yasaklanmasını da gündeme getiren Kadıgil; “Üniversitedeki dayılar tarafından yemekhane ve kantin girişlerine ‘kantin ve yemekhaneye şortlu ve kısa pantolonlu girmek kesinlikle yasaktır’ yazılı uyarı metni asılmış. KYK yurdu çıkma ihtimali milli piyango çıkma ihtimalinden daha düşükken yasaklar bitmek bilmiyor. Koşullar berbat, yemekler berbat. Öğrencilerin yurt sorunu için kanun teklifi verdik, aylardır bekliyor bir adım atılmıyor” şeklinde konuştu.

Türkiye’nin içine girdiği gıda ve tarım krizine karşı TİP’in geçen hafta sonu İzmir’de düzenlediği Tarım Konferası’na da değinen Kadıgil, konferansın sonuç bölümünde yer alan önerileri sıraladı:

“Bu memleketi talan eden piyasacı tarım politikalarına son verecek, Türkiye’yi kendi kendine yeten bir ülke olması için yeniden yapılandıracak; kamu yatırımları, sosyal hizmetler, teşvikler, toplumsal ve kültürel yaşamın inşası ile köylerimizi yeniden kuracağız.

Özal ile başlayıp Saray Rejimi ile doruk noktasına ulaşan kamu kaynaklarının yağmasına son vereceğiz. Çiftçilere kamusal destek sağlayacak, yeniden kamu iktisadi teşekkülleri ile köy-kent bağlantısını sağlayacağız.

Tarımda kayıt dışI, güvencesiz çalışmaya son vereceğiz; kadın ve göçmen emeği sömürüsü ile yoğunlaşan bu alanda güvenceli ve gelecekli bir istihdam ilişkisi yaratacağız. Tarladan tabağımıza uzanan gıda ağının her aşamasının takipçisi olacak, sağlıklı gıdayı herkes için erişilebilir kılacağız.

Özetle sermayenin kar hırsıyla yakıp yıktığı, dışa bağımlılıkla güçsüzleştirdiği, 20 yılın sonunda bizi bir Ayçiçek yağına muhtaç hale getirdiği bu piyasacı anlayışa karşı, yurttaşlarımızı ve doğayı önceleyen bir tarım için mücadele edeceğiz.”

Kadıgil sendikal örgütlenme hakları gasbedilerek işlerine son verilen Pas South İşçilerinin direnişlerini selamlayarak; geçen hafta TİP’in TBMM’ye sunduğu sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik kanun teklifini hatırlattı.

TİP Sözcüsü, Fettah Tamince’ye ait otelde staj yaparken yaşamını yitiren Burak Oğraş ile ilgili soruşturma dosyasının 11 yıldır sonuçlanmamasını da gündem getirerek “Ortada hiçbir neden yokken gencecik bir insanın intihar ettiğine tam 11 yıldır inanmamızı bekliyorlar. Deliller zamanında toplanmıyor, var olan delillerle yapılması gereken iki şüpheli tam 11 yıldır tutuklanamıyor ve bir türlü dava açılmıyor. Bir anne ve bir babaya yaşatılan zulüm tam 11 yıldır sürüyor. 11 yıldır bir aile yasını tutamıyor. Buradan bir gecede iddianame hazırlayan savcılara sesleniyorum: 11 yılın sonunda artık bir iddianame hazırlayın ve bu zulme son verin!” şeklinde konuştu.

‘1 Mayıs’ta TİP’le yürünür’

Kadıgil açıklamasının sonunda 1 Mayıs İşçi Bayramı için de yurttaşlara şu sözlerle çağrıda bulundu:

“Bayram yaklaşıyor. 4 kişilik bir aile otobüsle memlekete gidip dönmeye kalksalar masrafı bir asgari ücrete denk geliyor. Maalesef bayramı bile sevdiklerimizle kutlamayı bu iktidar engelliyor! Gelin bu sene tam da bu sebeple bayramları birleştirelim! Ailenizle, sevdiklerinizle eşinizle, dostunuzla gelin; bu bayramı 1 Mayıs’ta meydanlarda başlatalım! Tüm bu anlattıklarıma hak verdiyseniz, daraldıysanız, seçimi bekleyecek lüksünüz kalmadıysa, 1 Mayıs’ta meydanlara, İstanbul’da Maltepe’ye. 1 Mayıs’ta Türkiye İşçi Partisiyle yürünür! Partinle yürü. Bu leş düzeni değiştir!”

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

HDP, Kapatma Davasında Savunmasını AYM’ye Sundu

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu ve “HDP’yi savunuyoruz” hukuk ekibi, parti hakkında açılan kapatma davasına karşı hazırladıkları esas hakkındaki savunmayı Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) sundu.

HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede ve Avukat Maviş Aydın AYM önünde basın açıklaması yaptı.

“Savcının her iddiasına tek tek cevap verdik”

Ümit Dede, iddianamenin HDP’yi demokratik siyasetin dışına itme operasyonu olduğunu söyledi:

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yazılan iddianamenin kabul edilmesiyle birlikte ön savunmamızı AYM’ye sunmuştuk, sonra Başsavcılığın verdiği mütalaaya karşı da bugün esas hakkındaki savunmamızı mahkemeye verdik.

Biz iddianame tebliğ edildikten sonra bir tespitte bulunmuş, HDP’nin temelli kapatılması talebiyle hazırlanan iddianamenin siyasi bir belge olduğunu ifade etmiştik. Elbette bu tespiti yapmak için özellikle 2015 yılından beri HDP’ye yönelik yapılan saldırılara bakmak yeterli olacaktı.

Biz hukukçular iddianameyi satır satır inceledik ve bu tespitin sadece siyasi bir tespit olarak değil hukuki bir tespit olarak da doğru olduğunu gördük.

Türkiye’nin saygın hukukçuları ve AYM’nin kendisi de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen ilk iddianamenin CMK’da aranan şartlara uygun olmadığını ve Anayasanın 68 ve 69’uncu maddelerine de aykırı olarak düzenlendiği tespit etmişti.

Ardından 7 Haziran tarihinde verilen ikinci iddianame de ilk iddianameden hiçbir farklılık içermiyordu. Ön savunmamızda iddianamenin siyasi bir belge olduğuna dair hususları ayrıntılı ifade ettik.

Esas hakkındaki savunmamızda da ayrıntılara inerek savcının her bir iddiasına tek tek cevap verdik; bu iddianamenin hukuka aykırı tanzim edildiğini, siyasi iktidar ve ortaklarının zorlaması sonucu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ısmarlama belge olarak hazırlatıldığını ortaya koyduk.

2015 yılından bugüne kadar HDP’ye yönelik gerçekleştirilen saldırıların son halkası olarak nitelendirdiğimiz bu belge, HDP’yi demokratik siyasetin dışına itme operasyonunun bir argümanı olarak kullanılıyor.”

“HDP 7 Haziran’la hedef haline geldi”

Dede, neden HDP’nin hedef haline geldiğinin, 7 Haziran seçim sonuçlarına bakıldığında görüleceğini söyledi:

“Yine 2019 yerel seçimlerine bakıldığında neden HDP’nin iktidar ve ortakları tarafından hedef haline getirildiği görülecektir.

Elbette Türkiye’de demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren, hukukun üstünlüğünü savunan tek güç HDP değil; fakat bunları bünyesinde toplayan, kadın özgürlük mücadelesinden ekoloji mücadelesine kadar, Kürt halkının taleplerinin kabul edilmesinden barış hakkını savunmaya kadar tüm bu taleplerin savunucularını kendi bünyesinde barındırabilmiş ve her birinin özgünlüğünü kurmak suretiyle birlikte mücadele etmenin formülünü bulabilmiş, bunu hayata geçirebilmiş dünyadaki tek örnek olması da hedef haline getirilmesinin sebebidir.

“İddianame CMK’da belirtilen şartları taşımıyor”

HDP’nin kapatılması kisvesi altında dile getirilmiş olsa da kadın özgürlük mücadelesinin de Kürt halkının özgürlük mücadelesinin de ekoloji mücadelesinin de bu iddianamede hedef haline getirildiğini gördük.

Siyasi bir belgedir, CMK’da belirtilen şartları taşımıyor, Anayasada belirtilen şartları taşımıyor dedik. Birkaç örnek vermek bu iddianamenin ruhunu göstermek açısından önemlidir.

AYM ilk iddianameyi iade ederken “Kişilerin kimliğini bile doğru tespit edememişsin” demişti Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına. İkinci iddianamede Başsavcının yine kişilerin kimliklerini tespit ederken hataya düştüğünü gördük.

Bir başka kişi ile ilgili iddiaları davaya koyup başka bir kişinin siyaseten yasaklanmasını talep etmiş ve bu kişi HDP’li değil. Fakat HDP’nin kapatma davasının konusu olmuş.

AYM ayrıca “Dosya içerisine koyduğun kişilerin HDP üyesi olup olmadığını, HDP’de bir görev yapıp yapmadığını tespit etmemişsin” demişti Başsavcılığa. “Bizi ancak HDP’nin üyesi olduğu dönemde işlediği fiiller ilgilendirir,” demişti, fakat iddianameye baktığımızda başta HDP EŞ Genel Başkanlığı görevini yürütmüş arkadaşlarımız olmak üzere HDP’li olmadan hatta HDP kurulmadan önce işlenen fiillerin yine AYM iade kararına ve CMK’ya aykırı bir şekilde ikinci iddianameye de konulduğuna tanıklık ettik.

“İddianame Anayasadaki şartları taşımıyor”

Başsavcının yapması gereken neydi, AYM’nin istediği neydi aslında? Anayasanın 69’uncu maddesinde belirtildiği üzere HDP merkez organlarının Anayasa 68’de belirtilen fiillerin odağı olma halini gerçekleştirip gerçekleştirmediği, üyelerinin faaliyetlerinin bu kapsamda zımnen ya da açıkça benimseyip benimsenmediğini sormuştu Başsavcıya.

Fakat buna ilişkin mütalaasında tek bir değerlendirmesi bulunmamaktadır. Tek bir merkez organının HDP’nin PM’sinin, MYK’sının, Meclis Grubunun tek bir açıklamasını, tek bir faaliyetini ve fiilini iddianameye koymadan Başsavcı HDP’nin odak olma iddiasını gösterme cüretini göstermiştir.

Bütünen değerlendirdiğimizde bu iddianame CMK’da Anayasanın 68 ve 69’uncu maddelerinde belirtilen şartları asla taşımamaktadır.

“Demokrasi mücadelesi hedef alındı”

Bu belge, siyaseten HDP’yi demokratik siyasetin dışına itme amacıyla yazılmıştır. İddianameyle HDP’yi tasfiye operasyonlarına hukuki bir kılıf uydurulmak istenmiştir, fakat Cumhuriyet Başsavcısı bu kılıfı uyduramamıştır.

HDP’ye dönük geliştirilen bu kapatma saldırısıyla Türkiye’deki demokrasi mücadelesi bir bütünen hedef haline getirilmekle birlikte bu mücadelenin en dinamik kesimleri olan Kürt halkının özgürlük ve barış talepleri, kadınların özgürlük mücadeleleri ve talepleri özellikle hedef haline getirilmiştir.”

25 Kasım ve 8 Mart ile “örgüt bağlantısı”

Avukat Maviş Aydın da şu bilgileri verdi:

“İddianameye, hem HDP’nin temsil ettiği ideolojiyi hem de özelde kadın mücadelesini siyasi alanın dışına itme belgesi olarak yaklaştık.

İddianamede 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü, 8 Mart Kadınlar Günü gibi eylemlerin suç isnadı olarak yer alması ve suçlama konusu yapılması kadınların özgürlük mücadelesine karşı bir tehdittir. Bu tehdidin boyutunu AYM’nin ciddi ve titizlikle değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kadınların aktif olarak siyasette yer alması gerektiğini düşünüyoruz. Kadınların siyaset dışına itilmesinin ciddi riskler taşıdığını, bugüne kadar kadınların kazandığı bütün haklara zarar vereceğini düşünüyoruz.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca eşbaşkanlık sistemi üzerinden ve kadınların eylemleri üzerinden örgüt bağlantısı kurulmasını kadın mücadelesine karşı tehdit olarak görüyoruz.

Bu savunma içerisinde kadınlara ayrılmış bölümün, HDP’nin kadın mücadelesine bakışının neticesinde sadece kadınlar tarafından yazıldığını belirtelim.

HDP’li kadınlar, kadın hukukçular ve kadın milletvekilleri olarak, kadın mücadelesi tarihine ve yasak istenen yüzlerce kadının siyaset dışına itilmesiyle nelerin zarar göreceğine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler yaptık.”

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Biz Neden 3 Milyon 800 Bin Suriyeliye Bakmak Zorundayız?

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, sığınmacılar üzerinden iktidarı eleştirerek, “Suriyeli sığınmacılara değinmek istiyorum. Bir sabah, ’24 saat içinde Emevi camine gideceğiz ve namaz kılacağız’ diye açıklama yaptılar. Bu lafı ettiler, bir süre sonra baktılar ki 3 milyon Suriyeli Türkiye’ye gelmiş. Şu yönetim, devlet anlayışına bakar mısınız? Hedef koymuşlar 24 saatte gidecekler tam tersi 3 milyon 800 bin Suriyeli Türkiye’ye geliyor. Buraya gelenler burada kalmak istemiyor daha gelişmiş ülkelere gitmek istiyorlar.” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Avrupalılar bizimle masaya oturdular. ‘Bunlar sizin topraklarınızda kalsın. Bize gelenleri biz size iade edeceğiz size biraz para verelim siz bunlara bakın’ dediler. ‘Dolar’ deyince vazgeçtiler geri kabul anlaşmasını imzaladılar. 3 milyon 800 bin Suriyeli şu anda Türkiye’de hapiste. Bir yere gidemiyorlar. Gitseler Geri Kabul Anlaşması’na göre Türkiye’ye iade ediliyorlar. Dünyada hangi devlet böyle yönetilir? Biz neden 3 milyon 800 bin Suriyeliye bakmak zorundayız.” ifadelerini kullandı.

Grup konuşmasında ekonomik krize de değinen Kılıçdaroğlu, Aksoy Araştırmanın ekonomiye ilişkin yaptığı çalışmanın sonuçlarını aktardı. Kılıçdaroğlu, “Milyonlarca emeklimiz var, birer maaş ikramiye verilmesini sağladık. 1000 lira yaptılar, sonra biraz artırdılar. Hayat pahalılığı malum. En büyük dramı yaşayanlar emekliler. Asgari ücretin neti tutarındaki bayram ikramiyesi teklifimiz Genel Kurul’da bekliyor” dedi.

“Açlık sınırı 4928 lira. Emekliye verilecek iki ikramiye, açlık sınırının altında” diyen CHP lideri, “İlk kez bu kadar garip, insanın yüreğinde derin acı bırakan tabloyla karşı karşıyayız. Saray ve şürekâsı ceplerini doldurmakla meşgul. THY’ye yandaşlarını atadılar, yüzde 190 zam yaparak huzur hakkı veriyorlar. 8678 lira huzur hakkı alıyorlardı, 25 bin liraya çıkardılar. Sen aybaşını zor getirirken yüzde 190 zam yapıp huzur hakkını 25 bin liraya çıkarmak doğru mudur? Kendi vicdanında tart bakalım” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu şunları söyledi:

“Gençler sık sık dile getiriyorum, yine dile getireyim: Sizin hayalleriniz, benim hedefim olacak. O hayallerin tamamını gerçekleştireceğim.

Efendim, kahraman ordumuzun Pençe Kilit Operasyonu operasyon bölgesinde, Üsteğmen Ömer Delibaş şehit düştü. Kendisine rahmet, kahraman ordumuza, milletimize başsağlığı diliyorum. Ailesine başsağlığı diliyorum ve sabır diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, İstanbul’daydım. İstanbul Büyükşehri Belediye Başkanı ile birlikte yaptığı faaliyetlerin, yaptığı hizmetlerin bir bölümünü birlikte gezdik. Ayrıntılı bilgi verdi. Anadolu Hisarı’nda gezdik, orayı yeniden onarıyor, İstanbulluların hizmetine sunacak. On metro inşaatı aynı anda devam ediyor. Bu da olağanüstü güzel bir olay. Hiç kimsenin kolay kolay cesaret edip başaramayacağı projeleri başlatıyor ve sonuçlandırıyor. Finans kaynaklarının tamamını sağlamış durumda. Yerebatan Sarnıcı’nı yeniden restore ediyor, orayı da sadece İstanbulluların değil, bütün dünyanın hizmetine açacak. Dolayısıyla İstanbullular Ekrem Başkan gibi bir başkana sahip oldukları için son derece mutlular. Bunu da ifade etmek isterim.

Ayrıca orman alanlarını da İstanbullularla buluşturdu. İstanbullular hafta sonunda kent ormanlarında piknik yapıyorlar, geziyorlar, eğleniyorlar, konuşuyorlar ve dolayısıyla İstanbul yaşanabilir bir kent haline geliyor.

Akaryakıt zamları dolayısıyla eleştiriye haksız eleştiriye muhatap oldu. Elektrik zammını yaparsın, doğalgaz zammını yaparsın, akaryakıt zammını yaparsın. Belediye bu zamların, yüzde 100, yüzde 130, yüzde 120 yaptığın zamların yüzde 40’a oranında en azından “faaliyetleri sürdürelim” diye bir zam yaptığında da kıyameti koparırsın. Emin olun bu iktidarı anlamakta zorlanıyorum. Emin olun… Ya zammı yapan sensin; hangi belediye başkanı zam yapmak ister? Dünyanın zammını yapıyorsun, milleti perişan ediyorsun. Belediye başkanı ayak uydurmak istiyor, kıyameti koparıyorsun. Buna kısaca “ikiyüzlülük” derler, bu iktidarın da temel hedefi ikiyüzlülüğü dünyaya duyurmak.

Efendim, gazeteci İbrahim Haskoloğlu gece 23:00’de evinden alındı, evine baskın yapıldı, evinden alındı. Malum bunlar açıklama yapmışlardı: “Artık hiçbir zaman gece baskınları olmayacaktır. Yeni bir düzeni getiriyoruz, adaleti getiriyoruz” diye açıklama yapmışlardı. Şunu ifade etmek isterim, bunları yapamazlar. Bunlar demokrasiyi getiremezler. Bunlar özgürlüğü getiremezler. Bunlar insan haklarından çok uzaktırlar. Bunu getirecek olan biziz biz; Millet İttifakı beraber getireceğiz, demokrasiyi getireceğiz, özgürlüğü getireceğiz.

Genç bir üniversite öğrencisi bir tweet attı diye o da önce gözaltına alındı, sonra hapse atıldı. Alp Emeç… Alp Emeç’e buradan sesleniyorum: Sakın moralini bozma, bugün hapishanedesin ama yarın çocuklarına verdiğin demokrasi mücadelesini bu örnekle anlatacaksın. O nedenle moralini bozma, gözlerinden öpüyorum. Bu ülkenin bütün aydınlık insanları senin arkanda, onu da bilmeni isterim.

Dünya Turizm Haftası; bizim turizmcilerin gerçekten hepsine saygı duymak gerekiyor. Eğer önlerinde bir engel olmasa, Türkiye’yi bir turizm üssüne çevirebilirler. Yeter ki engel olmasın. Olağanüstü zengin bir coğrafyamız var, görkemli bir tarihimiz var ama gelen turist sayısı az. Ama bütün bunlara rağmen mücadele ediyorlar, bütün aksaklıkları aşmaya çalışıyorlar. 1,5 milyon insanımız turizm sektöründe çalışıyor doğrudan, 4,5 milyon insanımız da dolaylı olarak turizm sektörüne hizmet veriyor. Bacasız sanayi dediğimiz bir sanayi alanı aslında turizm.

Dolayısıyla turizmci arkadaşlarıma şunu söylemek isterim: Demokrasinin olduğu yerde, hoşgörünün olduğu yerde turizm canlanır ve bunu sağlayacak olan da bunlar değildir. Siz de görüyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Bu iktidar turizme mecbur olduğu için, dolara mecbur olduğu için turizme kapılarını açıyor. Dolara mecbur olmasa bütün o 5 yıldızlı otellerin tamamını kapatır. Bundan adım gibi eminim. Mecbur, eli mahkum “dolar gelsin de, ne olursa olsun” diye bu anlayışıyla bakıyor. Dolayısıyla turizmci kardeşlerime şunu söylüyorum: Hiç meraklanmayın, siz de bekleyin. Çünkü geliyor gelmekte olan, asla unutmayın bunu.

Balıkçı kardeşlerimiz aramızda, onlara da “hoş geldin” diyoruz. Evet, Barış Karadeniz arkadaşımız Hopa’dan başlayıp Samandağ’a kadar bütün limanları gezdi, balıkçılarla konuştu. Bunların bir ikisine ben de iştirak ettim. Sorunlarınız var, biliyorum. Kendinizi yalnız hissediyorsunuz, bunu da gayet iyi biliyorum. Hiç unutmayın, bir cümleyi sakın unutmayın. Mustafa Kemal’in söylediği: “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Sizin sorunlarınızın sahibi Cumhuriyet Halk Partisi olacaktır. Alın terinizin koruyucusu Cumhuriyet Halk Partisi olacaktır.

Mazot fiyatlarının arttığını biliyorum, şu formülü sakın unutmayın: Balıkçının teknesinin mazot fiyatı eşittir, lüks yatın mazot fiyatı. Ona kaçtan veriyorlarsa, balıkçı teknesine de aynı fiyattan vereceğiz. Dolayısıyla ucuz mazot vereceğiz, en önemli girdi kalemdir. Ağlar konusu da, çok pahalı bunu da biliyorum, özel teşvik getirilmesi gerekiyor. Bankalara olan borçlarımız var, bunu da çok iyi biliyorum. Söz verdim, bir daha sizin huzurunuzda söz vereyim: İktidar olduğumuzda ilk bir hafta içinde sizin bankalardan çektiğiniz kredilerin faizlerini sıfırlayacağız, yani sileceğiz. Ana parayı da makul taksitler içinde geri alacağız.

Bir acil eylem planına ihtiyacınız var, bunlar bunu yapamazlar. Balıkçılık konusunda bu çalışmayı yapmamız aslında acil eylem planı hazırlama konusundaki en önemli adımımızdı. Dolayısıyla Barış arkadaşımızı bu bağlamda da kutluyorum. Balıkçılığın meslek olarak da bir tanımı yok, bir tanıma ihtiyacı var. Balıkçı ne demektir? Balıkçılık ne demektir? Bunların ayrıntılarına ihtiyacımız var. Denizcilik ve Balıkçılık Bakanlığı kuracağız ve sizlerin de bir muhatabınız olacak bu devletin içinde. Bunu da hafızanızın bir köşesine yazın. Akşam sizlerle beraber olacağız. İnşallah güzel, bereketli bir sofrada güzel sohbet ederiz.

Efendim, Çay Kanunu; daha doğrusu çay ve fındık Karadeniz için stratejik iki temel ürün. Çay konusunda bir kanun teklifi hazırlanmıştı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çay üreticisinin sorunlarını çözmek istiyorduk. Ama AK Parti ve MHP milletvekilleri bizim getirdiğimiz kanun teklifini reddettiler. “Çay üreticilerini de, fındık üreticilerini de, biz perişan etmeye kararlıyız” diyorlar. Bunun üzerine bizim Rize İl Başkanlığı haklı olarak, “açıklanan yaş çay alım fiyatının altında alım yapılmasını yasaklayan Çay Kanunu teklifimiz, iktidar ve ortakları tarafından reddedilmiştir” diye bir pankart hazırladı.

Billboardlara götürdü, kimse korkudan asmıyor. Astılar İl Başkanlığına, Merkez İlçe Başkanlığının balkonundan astılar. Bazı yerlere yine astılar. Korkularından gelip pankartları indirdiler. Korku dağları bekliyor demek ki. Neden korkuyorsun kardeşim? Sanıyorlar ki o pankartı indirirseniz, Rizeliler bunu farkına varmaz. Hiç meraklanmayın; Rizeliler her şeyi biliyor, her şeyin farkındadırlar. Rizeliler şimdi yüzünü Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönmüş durumdalar “ne diyecekler?” diye bunlar? Rize’de söz verdim, kaçak çayla mücadele edeceğime söz verdim. Kaçak çayları Rize meydanında yakacağım, bunun da sözünü verdim. Bütün Rizeli kardeşlerim bilsinler.

Ekonomik kriz, ekonomik buhran devam ediyor, artarak devam ediyor. Herkes kendine göre bir gündem oluşturmaya çalışıyor ama vatandaşın gündemi mutfak, ekonomi ve buraya kilitlenmiş vaziyette. Aksoy Araştırma’nın dün bir araştırması vardı: “Mevcut ekonomik gidişat psikolojinizi nasıl etkilemektedir?” diye bir soru soruyorlar. Seçmenin yüzde 48’i, “çok kötü etkilemektedir” diyor. Yüzde 39,6’sı, “kötü etkilemektedir” diyor. Yani psikolojiyi kötü etkileyen oran yüzde 87,6. Bir ay içinde ortaya çıkan sonuç yüzde 87,6 “bizim psikolojimizi olumsuz kötü etkiliyor” diyor. Ak Parti seçmeninde bu oran yüzde 78,2 AK Parti seçmeni de bunalıma girmiş vaziyette. O da geçinemiyor, “hayat pahalılığı bizim de psikolojimizi bozdu” diyor. “Düne kadar oy verdiğimiz parti, bizi sokağa çıkamaz hale getirdi, partiyi savunamaz hale getirdi” diyor. MHP seçmeninde yüzde 89, AK Parti seçmeninden çok daha yüksek.

Bir soru daha soruyorlar: “Geçen ay ile kıyasladığınızda -1 yıl 1 aylık süreyi esas alıyor- alım gücünüz nasıl değişmiştir?” diye soruyorlar. Seçmenin yüzde 45,5’i “çok azaldı” diyor. Yüzde 37,9’u “azaldı” diyor. Bir önceki aya göre alım gücünün azaldığını ifade edenlerin oranı, yüzde 83,4. Ak Parti seçmeninde bu yüzde 72,9, MHP seçmeninde ise yüzde 73,5. Dolayısıyla AK Parti seçmeni de, Milliyetçi Hareket Partisi seçmeni de gidişin ne kadar kötü olduğunu, mutfağı nasıl vurduğunu, kendilerini de ne kadar olumsuz etkilediğini gayet açık ve net bir şekilde ortaya koymuş durumdalar.

Değerli arkadaşlarım; milyonlarca emeklimiz var. Uzun mücadeleden sonra emeklilere Ramazan ve Kurban Bayramı’nda birer maaş ikramiye verilmesini sağladık. Elleri mahkum oldu, “artık biz bunu ödeyeceğiz” dediler. 1000 lira yaptılar, sonra biraz artırdılar. Şimdi hayat pahalılığı malum. Az önce söyledim, oranları verdim; Ak Parti seçmeni için de, MHP seçmeni için de, diğer partilerin seçmenleri için de hayat çok kötü, gidişat çok kötü. Yüzde 80’in üzerinde, yüzde 90’a yaklaşmış vaziyette. En büyük dramı yaşayanlar ise emekliler, geçinemiyorlar. Şimdi bayramda torunları gelecek, evlatları gelecek, elini öpecekler. Torunlarına en azından rahat bir harçlık verebilirsin, böyle bir imkanı yaratabilsinler diye üç grup başkanvekilimizin de imzasıyla “emeklilere asgari ücretin neti tutarında bir bayram ikramiyesi verelim” diye hazırlanan teklif indirildi Genel Kurul’a. Genel Kurul’da bekliyor değil mi? Bekliyor.

Şimdi buradan bütün emekli kardeşlerime sesleniyorum: Size verilecek ikramiye, asgari ücretin neti kadar olacak, 4 bin 253 lira, 4 bin 250 lira. Yılda iki sefer çok büyük bir para değil. 5’li çeteye verdiğinin binde birini vermeyeceksin, 5’li çeteye, emekliye vereceksin; o kadar. 5’i çeteye diyeceksin ki: “Kardeşim sana binde birini vermiyorum, emekliye veriyorum bunu.”

Bize inanmayabilir. Sayın Erdoğan diyebilir ki: “Ya bunlar muhalefettir, ben bunlara inanmıyorum; bunlar çok abartıyorlar” diyebilir. Hayat ne kadar güzel! Ben bakıyorum, herkesin yüzü gülüyor sarayda. “Nereden çıktı? Kılıçdaroğlu doğruları söylemiyor” diyebilir. Ama sarayda oturan ve biraz da vicdan sahibi olan bir kişi daha var: Sayın Bülent Arınç. Bana inanmıyorsan, Sayın Bülent Arınç’ı çağır, bir kendisini dinle. Allah aşkına ya, ne söylüyor? Bari, “Hayatın gerçeği nedir, onu bir dinle” diyelim.

Efendim, bunu verin diyoruz ama Türk-İş’in yayınladığı açlık sınırı 4 bin 928 lira. Yani emekliye verilecek bir ikramiye, iki ikramiye birer bayramda verilecek olan, açlık sınırının altında bir rakam zaten. Açlık sınırı 4 bin 928 liraya çıkmışsa, bunu ben değil, TÜİK değil, herhangi bir kuruluş da değil, doğrudan doğruya Türk-İş, yani Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu yıllardır bunu yapar ve yayınlar. İlk kez bu kadar garip, bu kadar gerçekten insanın yüreğinde derin iz bırakan, acı bırakan bir tabloyla karşı karşıyayız. Açlık sınırı 4 bin 928 lira, asgari ücret 4 bin 253 lira; olacak bir şey değil. Ama saray ayrı havalarda. Saray ve şürekası ceplerini doldurmakla meşgul. Ne emekliyi düşünür, ne asgari ücretliyi düşünür. Hemen yandaşlarını atadılar Türk Hava Yolları’na, onlara yüzde 190 zam yaparak huzur hakkı veriyorlar. Yüzde 190 zam…

Emekli kardeşim sana sesleniyorum, asgari ücretli kardeşim sana sesleniyorum: Sen 4 bin 253 liraya talim ederken, emekli 1000 liralık bir bayram ikramiyesi talim ederken, “yeriniz, durumunuz iyidir” diye iktidar kanadı size seslenirken, kendi yandaşlarının, şürekalarının aylıklarına huzur hakkı olarak yüzde 190 zam yaptılar. 8 bin 678 lira huzur hakkı alıyorlardı, bunu 25 bin liraya çıkardılar.

Şimdi ben senin vicdanına sesleniyorum, senin ahlakına sesleniyorum, senin adaletine sesleniyorum emekli kardeşim; adalet duyguna sesleniyorum emekli kardeşim, asgari ücretli kardeşim. Sen ay başını zor getirirken, ele güne muhtaç olmamak için kahveye bile gitmezken, yüzde 190 zam yapıp huzur hakkını 8 bin 678 liradan 25 bin liraya çıkarmak doğru mudur, yanlış mıdır? Vicdanla soruyorum, kendi vicdan terazinde bir tart bakalım kardeşim ya. Tart bir bakalım.

Değerli arkadaşlarım; gerçekten vatandaşın durumu iyi değil, gerçekten iyi değil. Bunu siyaset olarak değil, hayatın bir gerçeği olarak ifade ediyorum. 21’inci Yüzyıl’ın Türkiye’sinde 3 milyon 449 bin 344 hanenin elektriği kesiliyor ödeyemediği için. Cumhuriyet tarihinde böyle bir tablo yoktu. Dolayısıyla sorunumuz çok derin ve bu derin sorunları bunlar çözemezler. Çünkü devleti yönetemiyorlar, yönetmeyi bilmiyorlar. Tek düşündükleri, “biz yandaşlarımızla beraber nasıl köşeyi döneriz, nasıl vurgun vururuz?” Tek hedefleri bu ve bunları yaparken de, “ağıza bir parça bal çalalım, böylece onlar da oylarını sürekli bize vermeye devam etsinler.” Ama milletin gözü açıldı, yok artık öyle bir şey. Yok artık öyle bir şey.

Suriyeli sığınmacılara değinmek istiyorum. Kalktılar bir sabah şu açıklamayı yaptılar: “24 saat içinde Emevi Camii’ne gideceğiz ve namaz kılacağız.” 24 saat, 24 gün de değil; “24 saatte gideriz, darmadağın ederiz, Emevi Camii’nde de namazımızı kılarız.” Bu lafı ettiler. Bir süre sonra baktılar ki; bırakın Emevi camiine gitmeyi, 3 milyon 800 bin Suriyeli Türkiye’ye gelmiş. Şu yönetim anlayışına bakar mısınız? Şu devlet anlayışına bakar mısınız? Şu devletin yönetiminden ne kadar kopuk olduklarını görüyor musunuz? Hedef koymuşlar, 24 saatte gidecekler; tam tersi 3 milyon 800 bin Suriyeli Türkiye’ye geliyor.

Buraya gelenler burada kalmak istemiyorlar tabii, daha gelişmiş ülkelere gitmek istiyorlar. Avrupa’ya, Amerika’ya, Finlandiya’ya, Kanada’ya her yere gitmek istiyorlar. Gitmek isteyince Avrupalılar bizimle masaya oturdular, bu hükümetle masaya oturdular. “Bunlar sizin topraklarımızda kalsın. Bize gelenleri biz size iade edeceğiz. Size biraz para verelim, siz bunlara bakın.” Doları duyunca vazgeçtiler. Gittiler, geri kabul anlaşmasını imzaladılar. 3 milyon 800 bin Suriyeli şu anda Türkiye’de hapiste. Bir yere gidemiyorlar. Gitseler, Geri Kabul Anlaşmasına göre hemen kolundan yakalayıp Türkiye’ye iade ediyorlar. Değerli arkadaşlarım, dünyada hangi devlet böyle yönetilir? Hangi devlet böyle yönetilir? Ve biz neden 3 milyon 800 bin Suriyeliye bakmak zorundayız?

Çıktı, 14 Şubat 2020’de Erdoğan bir konuşma yaptı. Suriyelilere 22 değil, 20; 2 yıl önce. “Suriyelilere 40 milyar dolardan fazla para harcadık” dedi. Şimdi 2022’deyiz. Demek ki 50 milyar dolardan fazla para harcandı. Nereye gitti bu para? 50 milyar dolar… 50 milyar dolar hangi Suriyelilere verildi? 50 milyar dolar nasıl buharlaştı? 50 milyar doları Suriyelilere versen, bütün Suriyeliler Türkiye’de han-hamam sahibi olur. Nereye gitti bu para? Asgari ücretin yarısıyla çalışıyorlar bu insanlar.

Değerli arkadaşlarım, 15 Mart 2022’de diyor ki: “Dün Irak’tan, Suriye’den, Afganistan’dan gelmişlerdi. Bugün Ukrayna’dan geliyorlar.” Öyle ya, artık kim para verirse bütün millet buraya. Bizim millet aç, “olsun, bizimkiler açlığa alışmış vaziyette” diyor. “Yarın nereden gelip geleceklerini bilemeyiz” diyor Erdoğan. Yani daha gelecekler ama daha bilmiyoruz bakalım daha nerelerden gelirler. “Bu güzel ülkede ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ne diyorlar? Biz seçimi kazandığımızda bu ülkedeki mültecileri ülkelerine göndereceğiz diyorlar. Biz göndermeyeceğiz” diyor. 3 milyon 800 bin Suriyeli, sayısını tam bilemediğimiz Afganistanlı, Irak’tan gelenlerin kim olduğunu, ne kadar olduğunu bilmiyoruz. “Bunları göndermeyeceğiz” diyor.

Değerli arkadaşlarım; bunun üzerine büyük bir ihtimalle anket yaptı beyefendi. Baktı ki ankette Suriyelilerin gitmesini çoğu kişi istiyor. 18 Nisan’da, yeni yan bir açıklama yaptı. “Tek başına bırakılmış olsak da…” Türkiye tek başına bırakılmış, sen bıraktın. Geri kabul anlaşmasını Bay Kemal mi imzaladı? Seni imzaladın. Suriyelilere “Emevi Camii’nde 24 saatte namaz kılacağız” diyen Bay Kemal miydi? Sendin. Oradan 3 milyon 800 bin Suriyeliyi buraya getiren Bay Kemal miydi? Sendin. Buna itiraz eden kimdi? İtiraz eden Bay Kemal’di, “yanlış yapıyorsun” diyordu, yanlış yapıyorsun…

Evet, şimdi kalkmış anketleri gördü, aşağıdan gelen tepkiyi gördü; “Suriyeli kardeşlerimizin dönüşü için elimizden gelen gayreti göstereceğiz” diyor. Nasıl bir omurga bu ya, nasıl dönüyorsun öyle? 180 derece ya, 180 derece nasıl dönüyorsun? .

Bu neyi gösteriyor? Bu bizim ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyor. Bu neyi gösteriyor? Halkın nabzını en iyi tutan partinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu gösteriyor. Bu neyi gösteriyor? Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar savunan partinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu gösteriyor. Bu neyi gösteriyor? Irkçılık yapmayan partinin de Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu gösteriyor. Çünkü biz onları özgür iradeleriyle göndereceğiz, onlar dönecekler diyordu.

Teşekkür ederim. Biz de Isparta ile gurur duyuyoruz, Ispartalılar ile gurur duyuyoruz. Hiçbir sorunumuz yok, gayet güzel.

Tabii Erdoğan böyle 180 derece çark edince, küçük ortağı da, o da 180 derecelik bir çark… Geçen söylemiştim, bütün bunlar olurken acaba Bahçeli ne diyor diye. O da açıklama yapmış: “Demografimizi, istiklalimizi düşünmek zorundayız.” Günaydın, günaydın; yeni düşünmek zorunda… “Misafirin ve misafirlerin süresi sınırlıdır.” Sınır ne kadar, süre ne kadar? Erdoğan cevap vermediği için bekliyor. Orası ne zaman cevap verecekse ona göre konuşacak. “Bayramda ülkelerine gidebilen Suriyeli sığınmacıların dönmesine gerek yoktur.” Sayın Bahçeli, bunların tamamı bayramlaşmaya Suriye’ye gidecek, daha sonra da gelecekler. Bunları getirecek olan kişinin adı da Süleyman Soylu. O işten sorumlu olan senin desteklediği kişidir. Sınırlarımızı yolgeçen hanına döndüren döndüren kişi de odur. O kişinin öyle mültecilerle falan bir ilgisi yok. Onun bütün vakti uyuşturucu baronları ile fotoğraf çektirmek. Zaman bulamıyor adam, ne yapsın? Ne yapsın adam?

Dolayısıyla İçişleri Bakanı zaten yok hükmünde. Geriye dönüyoruz: Göç İdaresi, Jandarma; onlar da birbirleriyle şiirle atışıyorlar. Güzellikler, güller atıyorlar birbirlerine. Akıl alacak şey değil ama biz Suriyeli kardeşlerimizi, onların can ve mal güvenliklerini de sağlayarak kendi ülkelerine, kendi iradeleriyle göndereceğiz. Nasıl göndereceğimizi oturdum, defalarca uzun uzun anlattım. Suriye ile barışacağız; ortak kültürümüz var, ortak tarihimiz var, akrabalıklarımız var. Oraya göndereceğiz, gidecekler.

Yollarını, köprülerini, okullarını, kreşleri yapacağız, fabrikalar açacağız, orada çalışacaklar. Onlar Türkiye’ye turist olarak gelecekler, Türkiye’nin güzelliklerini yaşamak için gelecekler. Bu imkanı da onlara sağlayacağız. Irkçılık yapmayacağız, bu necip millete o kara lekeyi asla sürdürmeyiz. Bunu da bütün milletimin bilmesini isterim. Biz insanı severiz. İnsanın sorunları varsa çözmeye çalışırız. Bizim ülkemize gelmişse, geçici bir süreyse, geçici süre içinde baktık güzel ama o ülkeyle barışıp kendi ülkelerine bunları göndereceğiz. Bu işi neden sadece biz yaparız? Çünkü biz Kuvayı Milliyeciyiz, çünkü biz vatanseveriz. .

Efendim bir de komik bir duruma değineyim… Bu Man Adası işine bir değineyim izninizle: 27 Kasım 2017’de bu kürsüden belgeleri açıklayarak, Erdoğan ailesinin eski özel kalem müdürü, oğlu, eniştesi, damadı; bunların Man Adası’nda 1 sterline şirket kurduklarını; sonra bu şirketle aralarında milyonlarca dolarlık para alışverişi olduğunun belgelerini açıklamıştım. Banka dekontlarının orijinallerini de açıklamıştım. Erdoğan itiraz etti, yandaş medyası itiraz etti. Açıkladığım belgelerin doğru olmadığını, sahte olduğunu söylediler. Defalarca yazdılar. “Ben seni mahkemeye vereceğim” dedi. “Ver” dedim. Hatta ben dedim ki: “Mahkemeye verirsen, bu belgelerin tamamını ben de yargıya teslim etmiş olurum.” Dava açıldı, Erdoğan ailesi ve şürekası tarafından davalar açıldı.

İstanbul’da 5, 9, 15 ve 20’nci asliyelere düştü. Ama baktılar ki buradaki hakimler namuslu hakimler, düzgün hakimler. Bunlar vicdanlarına göre karar verecekler, belgelere bakacaklar. O zaman şunu yaptılar: O hakimleri değiştirdiler, yerlerine sarayın hakimlerini getirdiler. Bir daha ifade edeyim: Bu mahkemelerdeki hakimleri değiştirdiler. Bunların isteği olmadan yerlerine sarayın hakimlerini getirdiler ve o hakimlere: “Ya delillere bir bakın, gerekirse yeni deliller toplayın. Bizim şahitlerimiz var, onları bari dinleyin” dedik. “Hayır” dediler ve tazminata mahkum ettiler Erdoğan’ın istediği rakamlarla. 197 bin, 142 bin, 190 bin, 130 bin ve 359 bin liralık tazminata mahkûm edildik.

Devam ettik… Tazminata mahkum edilince Erdoğan yine coştu. “işte demedik mi, Kılıçdaroğlu doğruları söylemiyor. Bak mahkeme de tazminata mahkûm etti bunu. Belgeler de zaten sahteydi.” Sabahtan tut akşama kadar havuz medyasının bütün gazeteleri aleyhimize her türlü yayını yaptılar. Sonra biz itirazımızı sürdürdük, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’ne gittik. 4’üncü Hukuk Dairesi’nin başkan ve üyelerini de değiştirdiler. Biz oraya gidiyoruz ya, itiraz ediyoruz ya, orayı da değiştirdiler. Sonra Yargıtay’a geldi. Yargıtay’da kim ne derse desin, namuslu hakimler var, vicdan sahibi hakimler var ve onlar kararlarını verdiler değerli arkadaşlarım.

Sadece bir bölüm okuyayım: “Sabit olduğu üzere Halk Bankası Galata Şubesince verilen 21.12.2017 tarihli cevabi yazıya göre- yani bankanın mahkemeye verdiği yazıya göre- Man Adası’nda faaliyet gösteren Bellway Limited şirketinin belirtilen banka şubesinde bulunan hesabından yüksek miktarda yabancı paraların -dolar bu- bir kısım davacıların banka hesaplarına aktarıldığı ve yine Mali Suçlar Araştırma Kurulu Başkanlığı’nın -yani MASAK’ın Maliye Bakanlığı’na bağlı MASAK’ın- 22.12.2017 tarih ve esas 34321 sayılı yazısı ekinde gönderilen raporda belirtilen para hareketlerinin banka cevabı yazısıyla aynı olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu belgelerin sahteliği hususunda da herhangi bir tespit bulunmamaktadır.” .

Evet değerli arkadaşlarım; Erdoğan ve ailesi neden bunu yapar? Neden 1 sterlinlik şirketi yurtdışında vergi cennetlerinde kurarlar? Milyonlarca dolar para gider-gelirken, bunlar da vicdan var mı, bunlarda ahlak var mı, bunlarda erdem var mı? Allah aşkına, ben bu soruyu sordum. Milyonlarca dolar ya gidip geliyor, milyonlarca dolar… Kendi ülkesine vergi vermemek için… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetiyorsun, senin aile efradı damadın, özel kalem, müdürün, kardeşin devlete vergi vermemek için, bu devlete vergi vermemek için orada şirket kuruyor. Parayı getiriyor, burada sıfır vergi. Ekmek alırken vergi veriyor; emekli, işçi, memur herkes vergi veriyor. Milyonlarca dolar para kazanan, 5 kuruş vergi vermiyor ve beş kuruş vergi vermeyenler de Erdoğan ailesinin yakınları, akrabaları, kardeşleri, dayıları, evlatları.

Şimdi ben AK Partili kardeşlerime seslenmek isterim. Sen vergi verirken, çay üreticisi sen vergi verirken, fındık üreticisi sen vergi verirken; esnaf, çiftçi siz vergi verirken; tır şoförü, kamyon şoförü sizler vergi verirken; sanayici sen vergi verirken; milyonlarca dolar parayı Türkiye’ye getirip 5 kuruş vergi vermemek ne demektir? Ve bunun başında olan kişi, bunu bilen kişi, bunu teşvik eden kişi de şu anda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaktadır. Ağırıma giden budur. Bunu dile getirdim ki, gereğini yap kardeşim, gereğini yap. Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 30’uncu maddesinin 7’nci fıkrası diyor ki: “Vergi cennetlerinden gelen para yüzde 30 oranında vergilenir.” Tek şartı var, Erdoğan vergi cennetleri listesini yayınlayacak. O kadar…

2006-2022… Yayınlamıyor. Niye yayınlamıyor? E damat dışarıdan para getiriyor, yayınlarsa vergilenecek. E oğlu dışarıdan para getiriyor, kardeşi dışarıdan para getiriyor, gelirse vergilenecek. Vergilenmesin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vergi ödemesin bunlar. Bundan kim cesaret alıyor? Uyuşturucu baronları da; onlar da böyle para getiriyorlar, onlar da beş kuruş vergi vermiyorlar, onların arkasında da Erdoğan var. Şimdi bunun üzerine tekrar dava açacak. Sanacak ki ben korkacağım, geri adım atacağım. Kardeşim, sen bu kardeşini daha tanımadın. Hiç kimsenin önünde geri adım atmadı haklı olduğu sürece, atmayız biz!

Sadece bunlar değil; Burak Erdoğan, Mustafa Erdoğan, Ziya İlgen… Bunlar da BUMERZ, isimlerinin baş harflerinden oluşan bir şirket de kuruyorlar yine Man Adası’nda. Sıtkı Ayhan’a satıyorlar bunu.

Bakın değerli arkadaşlar; oradan da paralar geliyor, oradan da gene vergi yok. Erdoğan’la Bilal Erdoğan arasındaki konuşmayı okuyorum size, tape:

“Bilal Erdoğan- Dün Sıtkı Bey geldi. Sıtkı Ayhan geldi. Ondan sonra işte, bir türlü işte böyle doğru bir şekilde transfer işlemini yapamadığını -yani para gönderemediğini- yani bir 10 milyon dolar filan olduğunu şimdiye kadar birikenin. Ondan sonra onu istediğimiz zaman verebileceğini, bir şekilde devam edeceğini falan…”

Tayyip Erdoğan, oğlu Bilal’in sesini kesiyor…

“Tayyip Erdoğan- Sakın alma, sakın alma. O 10 milyon doları sakın alma.

Bilal Erdoğan- Ben almayacağım.

Tayyip Erdoğan- Yok, yok. Hayır, hayır alma. Kendisi bize ne söz verdiyse, onu getirecekse getirsin. Kendisi bize ne söz verdiyse, onu getirecekse getirsin. Getirmeyecekse gerek yok. Başkaları getiriyor da o niye getirmiyor? Başkaları getiriyor da o niye getirmiyor? Laf mı? Bunlar ne zannediyor bu işi ya. Ama şimdi düşünüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme.

Bilal Erdoğan- Tamam babacığım diyor.”

Bunu da getireceğim mahkemeye. Bunu da istedik, hakim korkuyor, bu bandı istemiyor. Kardeşim, bu bandı ben biliyorum, sana veriyorum ama sen istiyorsan ilgili kurumdan al. Devleti soyan adamlardan cumhurbaşkanı olur mu Allah aşkına ya? Devletine vergi vermemek için numara çeken adamdan cumhurbaşkanı olur mu Allah aşkına ya? Kul hakkını yiyen adamdan cumhurbaşkanı olur mu ya? Kul hakkını yiyen adamdan, fakirin fukaranın hakkını yenden cumhurbaşkanı olur mu?

Değerli arkadaşlarım; “bunların tamamı bankaların resmi kayıtlarıdır” demiştim o tarihte, 28 Kasım 2017, “hiç sağa sola kaçmaya gerek yok, haysiyetli bir adamsan, gereğini yapacaksın” dedim. O da, “ispat edersen cumhurbaşkanlığını da bırakırım” dedi. İspat ettik, şimdi ne yapacaksın? Ne yapacaksın şimdi? Buna biliyorum 50 tane kılıf uyduracaklar. Havuz medyası yazıyor, “şöyledir, böyledir.” Ne yazarsanız yazın, söylediklerimin tamamı doğrudur. Erdoğan beni tanımıyor hâlâ… Bir şeyi söylüyorsam, mutlaka belgesini elimde tuttuktan sonra söylerim. Bir şeyi söylüyorsam, o yüzde yüz doğrudur; en az 3-4 yerden onu doğrulatmışımdır ben. Dolayısıyla orada oturuyorsun, millete söz verdin, “cumhurbaşkanlığını bırakacağım” dedin. O zaman gereğini yap, millet bunu bekliyor.”

Paylaşın