CHP’den Seçim Startı: Görevlendirmeler Yapıldı

CHP’li 102 milletvekili 3-6 Haziran tarihleri arasında 51 ile giderek “Sorunu biliyoruz, çözeceğiz” mesajı verecek. Vekiller, kentten ayrılmadan önce bir de basın toplantısı ile yapılan ziyaretin değerlendirmesi yapılacak.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Merkez Yönetim Kurulu’nun (MYK) pazartesi günü Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında yaptığı toplantıda 30 Büyükşehir dışında 51 ile gidilmesi ve saha çalışması yapılması kararlaştırıldı.

CHP Meclis grup yönetimi 102 ismin saha çalışması için vekillere duyuru yaptı. Her ile iki vekil gidecek şekilde kura çekildi. İllere giden vekiller tüm ilçeleri gezecek. Ayni zamanda ticaret, sanayi odaları, ziraat odaları, barolar, meslek örgütleri odaları, sendikalar ve diğer sivil toplum örgütleri ziyaret edilecek.

“Sorunu biliyoruz çözeceğiz” mesajı

Yapılan ziyaretlerde önce o kentin ilçenin sorunları dinlenecek. Ardından CHP’li vekiller o sorunlara yönelik çözüm projelerini anlatacak.

Habertürk’ten Mahir Kılıç’ın haberine göre halka “sorunu biliyoruz çözeceğiz” mesajı verilecek. Kentten ayrılmadan önce bir de basın toplantısı ile yapılan ziyaretin değerlendirmesi yapılacak.

Ziyaretlerde halkın nabzı da tutulacak. Sorunları çözme mesajı ile birlikte düşük oy alınan yerlerde oran arttırılmaya çalışılacak.

Raporlar Kılıçdaroğlu’na sunulacak

CHP grup yönetimi 3-4-5-6 Haziran tarihlerinde ziyaretlerini gerçekleştirecek olan vekillere 10 Haziran saat 17:00’ye kadar da rapor hazırlamaları için süre tanıdı. Raporlar genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na sunulacak.

Paylaşın

Demirtaş’ın ‘Ortak Devletimiz’ Çıkışı Ne Anlama Geliyor?

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yakın zamanda yaptığı “Ortak paydamız demokratik cumhuriyettir, ortak evimiz Türkiye’dir, ortak devletimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir” açıklaması ne anlama geliyor?

Demirtaş’ın açıklamasını değerlendiren gazeteci Murat Sabuncu’ya göre, Demirtaş “Ortak devletimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir” çıkışı ile, “Sevr Sendromu yaşayanlara: 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması’nın (bölünme) endişesini yaşayanlara, taşıyanlara mesaj: “Farklı bir arayışımız yok” – Kürt siyasetinin bir bölümüne: Farklı bir arayışı olanlara… Muhalefete: Demokratik siyaset içinde konuşulabilir bir lider-siyaset aktörüyüm” diyerek mesaj verdi.

Murat Sabuncu’nun T24’te yayımlanan yazısının bir bölümü şöyle:

Selahattin Demirtaş’ın bu çıkışı önümüzdeki günlerde, özellikle seçim sürecinde çok konuşulacak

Selahattin Demirtaş T24’te yayınlanan son yazısında çok kritik-önemli bir cümle kullandı. Dedi ki:

“Büyük değişime hazır olun. Kimseyi dışlamayın. Herkesin el ele, yan yana durması için uğraşın. Ortak paydamız demokratik cumhuriyettir, ortak evimiz Türkiye’dir, ortak devletimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir”

Cümlenin başını-sonunu da kattım ama altını çizmek istediğim nokta “ortak devletimiz Türkiye Cumhuriyet Devleti’dir” kısmı.

Bu kısmın önemli ve tartışılması gerekli olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı kaleme alıyorum. Önce yaptığı araştırmalarla Kürtlerin nabzını en iyi tutan kuruluşlardan Rawest’in, Kürt gençleri arasında yaptığı araştırmaya göre Demirtaş’ı nasıl tarif ettiklerini buraya kaydedeyim:

Kürt siyasetinde uzun zaman sonra öne çıkan önemli bir aktör olarak Demirtaş açık ara en beğenilen siyasi lider. Diğer partilere oy veren Kürt gençlerinin de başka bir siyasi partiye mensup siyasetçiler içinde en yüksek oy verdiği isim.

Araştırma gençler üzerine ama Demirtaş’a Kürtler arasında her yaştan grubun destek olduğu da biliniyor. Bu araştırmaya vurgumun başka önemli bir yanı daha var. Türkiye’de siyasetin ve barış çabalarının en önemli isimlerinden Ahmet Türk’ün yaklaşık on yıl önce yaptığı bir tespit. Şöyle demişti:

“Eğer bizim kuşakta giderse genç kuşakla oturup diyalog kuramazsınız. Biz diyalog kurulacak son kuşağız.”

Ahmet Türk’ün o dönemin koşullarında söylediği uyarı gerçekçi ve önemliydi. Ama Rawest’in Kürt gençleri araştırmasına göre farklı bir durum var. Aynen aktarıyorum:

– 2015-16 yılına kadar özellikle Rojava’da YPG’nin güçlenmesinin etkisiyle yükselen radikalleşme eğilimi hem geçtiğimiz on yıl içerisinde Kürt gençliğinin yaşadığı ekonomik ve sosyal dönüşüm hem de 2015 ve sonrasındaki büyük şiddet dalgasının ortaya çıkardığı yıkım sonrasında büyük ölçüde azalma eğiliminde görünüyor. Bu esnada özellikle Demirtaş’ın yükselen popülaritesi ve Demirtaş üzerinden sivil siyaset alanının genişlemesi de bu eğilimi besleyen faktörlerden biri. Politik Kürt gençlerinde daha önce var olan karizmatik lider anlayışının silahlı figürlerden ziyade şu an legal Kürt siyaset aktörlerinin üzerinde yoğunlaşması da bu miti bugün için yanlışlayan bir anlam taşıyor.

– Öte yandan radikalleşmenin azalmasının genç kuşağın çözüm süreci gibi süreçleri görmesi ve HDP’nin barajı aşma başarısı göstermesi gibi sebepler haricinde bugün Türkiye’de silahlı mücadelenin alanının daralması ve PKK eylemlerinin görünürlüğünün önceki yıllara oranla azalmasına da bağlanabilir.

– Buradaki radikalleşmenin daha çok legal olmayan/silahlı mücadele biçimleri olarak algılandığını, şiddetin bir araç olarak kullanılıp kullanılmayacağı çerçevesinde ele alındığını belirtmekte fayda var. Zira bahsedildiği üzere politik taleplerde düşüş pek görülmüyor. Politik taleplerin yükselmesi ve belirginleşmesi ile şiddet arasında doğrudan bir bağ kurulmadığı görülüyor.

Tekrar Demirtaş’ın ‘ortak devletimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir’ cümlesine döneyim. Bu cümleyle bana göre birkaç yere mesaj verdi:

– Sevr Sendromu yaşayanlara: 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması’nın (bölünme) endişesini yaşayanlara, taşıyanlara mesaj: “Farklı bir arayışımız yok”

– Kürt siyasetinin bir bölümüne: Farklı bir arayışı olanlara…

– Muhalefete: Demokratik siyaset içinde konuşulabilir bir lider-siyaset aktörüyüm.

Pek muhtemel ‘devletin’ bir kesimine… Selahattin Demirtaş’ın bu çıkışı önümüzdeki günlerde, özellikle seçim sürecinde çok konuşulacak.

Yazının bütününde madde madde önerilerini sayarken her seferinde seçime işaret ediyor, aday konusu yerine somut-güçlü bir program ile uygulayacak ekibin öneminin altını çiziyor.

Paylaşın

Erdoğan, Sığınmacılar Konusunda U-Dönüşüne Hazırlanıyor

Suriyeli sığınmacılar siyasetinde U-dönüşüne hazırlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimlerde sırtını güvenle dayanacağına inandığı MÜSİAD çevresinin talebini kabul etmiş bunun için de bir fatura kesmiş görünüyor.

Gazeteci Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın zamanda “Huzurlu ve güvenli bir ortam sağlandıktan sonra sığınmacılar zaten kendileri gönüllü olarak oraya dönecektir” ifadesiyle bahsettiği ‘briket ev’ projesinde yaşanan gelişmeleri yorumladı.

Yetkinreport.com’da yayımlanan yazısında Erdoğan’ın Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nde (MÜSİAD) yaptığı konuşmada adeta “Madem işinize yarayanlar kalsın istiyorsunuz, o zaman işinize yaramayanların masrafını siz üstlenirsiniz” dediği görüşünü dile getiren Yetkin, şunları kaydetti:

“Bunun anlamı Suriye’de dönenler için yeni briket evlerin yapım maliyetinin iş dünyasından çıka(rıl)acağı, bu amaçla bir briket-ev havuzu kurulacağı idi.

Zaten Asmalı hemen orada Suriye’de ‘640 hanelik bir MÜSİAD Köy’ kurulmasını üstlendiklerini ilan etti.

O kadarla kurtaracaklarını pek sanmıyorum, Cumhurbaşkanına siyasetini değiştirtmenin bir maliyeti olacaktır. Ama denklem de ortada, seçmen baskısıyla Suriyeli sığınmacılar siyasetinde U-dönüşüne hazırlanan Erdoğan, seçimlerde sırtını güvenle dayanacağına inandığı MÜSİAD çevresinin talebini kabul etmiş bunun için de bir fatura kesmiş görünüyor.

Tabii bu faturayı sadece MÜSİAD ödemeyecek, başta kamudan iş alan müteahhitler olmak üzere Erdoğan’ın etki alanındaki pek çok yatırımcı ödeyecek. Onlar bu faturayı kime yansıtacak dersiniz?
Evet, bildiniz.”

Paylaşın

Suriye Geri Dönüş İçin Uygun Mu?

İktidar ile muhalefet arasındaki göçmen tartışması devam etmekte. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 3,7 milyon sığınmacıdan 1 milyonunu 13 ayrı bölgede inşa edilecek yerleşkelere döndürme planı, tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Plan, komşu ülkenin topraklarında, çatışmaların sürdüğü bir ortamda, o ülkenin Birleşmiş Milletler’de (BM) temsil edilen hükümetinin hilafına yeni şehirler kurmayı içeriyor.

Şam yönetimi Türk askeri varlığını “işgalci”, desteklenen milis güçlerini “terör örgütü”, bu tür tasarrufları da “uluslararası hukuk karşısında suç” olarak niteliyor.

Erdoğan 2019’da Fırat’ın doğusunda inşa edilecek kentlere 2 milyon sığınmacıyı döndürme planını BM Genel Kurulu’na sunmuştu.

Plana göre 32 kilometre derinliğindeki şeritte ilk etapta 1 milyon sığınmacı için 10 ilçe ve 140 köy inşa edilecekti.

İkinci aşamada M-4 yolunun altından Deyr ez-Zor’a kadar olan alana 1 milyon sığınmacı yerleştirilecekti.

Erdoğan bunun için uluslararası toplumdan mali, siyasi ve askeri destek talep ediyordu.

Muhatapları öneriyi gerçekçi bulmadı. Aradan geçen iki yılda koşullar değişmedi.

Konutlar nerede kim için yapıldı?

Düz bir mantıkla eğer Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan bu yana kendi imkânlarıyla 500 bin sığınmacıyı Suriye’ye döndürdüyse uluslararası destekle 1 milyon kişiyi de bittabi gönderebilir.

Ne var ki “6 yıl içinde 500 bin kişi nereden nereye döndü, nereye nasıl yerleştirildi?” sorularının yanıtı yok.

Güvenliği sağlanan yerlerden kasıt Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi ise bu alanın kendi orijinal nüfusu 500 binin çok altında.

Beri tarafta sığınmacıların Türkiye’ye geçişlerini önlemek için İdlib’de çadır kentler kuruldu ve daha sonra briket evlerin inşasına başlandı.

Erdoğan’ın sözünü ettiği 77 bin briket ev de İdlib kırsalında Türkiye sınırlarına yakın yerlerde inşa ediliyor.

Erdoğan’ın paylaştığı bilgilere göre evlerin 57 bin 306’sı tamamlandı. Buralara 50 bin aile yerleştirildi. Briket ev sayısı 100 bini bulacak.

Projeler Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) koordinatörlüğünde Kızılay dahil 11 insani yardım kuruluşu tarafından yürütülüyor.

Tabii bu açıklama, evlere Türkiye’den dönenlerin yerleştirildiği anlamına gelmiyor.

Konutlar kalıcı yaşamı inşadan ziyade sınırlar üzerinde göç baskısını azaltma ve nüfusu Suriye içinde tutma amacına hizmet ediyor.

Ancak Erdoğan 1 milyon sığınmacının yerleştireceği 13 yerden bahsederken Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad (Grê Sipî) ve Ras’ul Ayn’ı (Serê Kaniyê) özellikle zikretti.

Buralar Türk askeri harekâtlarının kapsama alanlarındaki yerler.

Daha önemlisi 2016’dan beri bu alanda sığınmacılara dönebilecekleri şehirler inşa etme önerisi, güvenli bölge oluşturma planının bir parçası olarak gündeme geldi.

Muhaliflerin çekinceleri neler?

Erdoğan’ın planı sadece Kürtleri değil Türkiye’ye yakın muhalif grupları da tedirgin ediyor. Muhaliflerin çekinceleri birkaç temelde yükseliyor:

  • Sığınmacıların dönüşü için öngörülen yerler halihazırda Suriye’nin farklı bölgelerinden gelenlerle kaldırabileceğinden fazla nüfus barındırıyor.
  • İyi planlanmamış bir geri dönüş projesi güvenlik ve kontrol dahil olumsuz sonuçlara yol açabilir.
  • 1 milyon kişiyle birlikte problemler daha da ağırlaşabilir. Muhaliflerin kontrolündeki yerel yönetimler bunun üstesinden gelemez.

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı hareketlerine eşlik eden örgütler ekonomik olarak da bulundukları bölgeleri kontrol ediyor. Her ne kadar Türk ordusu, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve sınır illerinin idari amirleri bölgeye vaziyet etse de Suriye Milli Ordusu (SMO) bileşenleri rant alanlarını paylaşırken sıklıkla kendi aralarında çatışıyor. Yeni nüfus transferi güç dengesini ve rant akışını etkileme potansiyeli taşıyor.

Asıl yerinden edilmiş insanların yığıldığı İdlib’de ise kontrol Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ve ona bağlı Kurtuluş Hükümeti’nde. Yani briket evlerin planlandığı yerlerde etkili güç, BM Güvenlik Konseyi kararı gereği Türkiye’nin de terör örgütleri listesine eklediği HTŞ. Türk ordusu İdlib’in dış çemberinde kurduğu onlarca üs noktasıyla Suriye ordusunun önünde bariyer gibi duruyor.

Kürtler neden korkuyor?

Başta Demokratik Birlik Partisi (PYD) olmak üzere “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ndeki” aktörler, Türkiye’nin planladığı gibi bir geri döndürme ve yerleştirme planın özellikle Kürtler aleyhine demografik yapıya müdahale, yerleşim merkezlerinin etnik, dini ve mezhebi kimliğini bozma amacı taşıdığını düşünüyor.

Afrin’deki durum bu kanaati besliyor.

Ankara 2016’daki ilk müdahaleden itibaren “Kürt koridoru” olarak gördüğü özerklik oluşumuna karşı sınırdan 30 km. derinliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturmayı hedeflerken yeni yerleşim birimleriyle sığınmacıları bölgeye taşıma planını da gündemine almıştı.

Erdoğan’ın 2019’da BM Genel Kurulu’na sunduğu plan da özü itibariyle Arap ve Türkmen transferiyle Kürt nüfusu seyreltme mantığı üzerine kuruluydu.

Ankara ise Halk Koruma Birlikleri’ni (YPG) “etnik temizlik” yapmakla suçlayıp kaçan insanların kendi evlerine döndürüleceğini savunuyor. Kürtler bu suçlamayı reddediyor.

Çatışma ve güvenlik haritası dönüşler için ne diyor?

Sığınmacıları, muhaliflerin “kurtarılmış bölge” olarak gördüğü alanlara göndermek kalıcı çözümün parçası gibi durmuyor. Bu, Suriye’deki sorunun bütününden bağımsız bir yaklaşım.

“Çatışma koşullarını ortadan kaldırmadan herhangi bir planı hayata geçirmek mümkün mü?” sorusu önem kazanıyor. Suriye genelindeki tablo da yeterince karmaşık:

– Suriye yönetiminin kontrolündeki Şam, Şam Kırsalı, Halep, Lazkiye, Tartus, Hama, Humus, Süveyde, Dera ve Kuneytra vilayetlerinde güvenlik sağlanmış durumda. Süveyde’de zaman zaman yaşanan gösteriler genel güvenliği bozacak nitelikte değil.

– Silahlı grupların Rusya’nın Himeymim merkezli Tarafları Uzlaştırma Merkezi ile Suriye Ulusal Uzlaşı Bakanlığı’nın girişimleriyle anlaşıp çatışma sürecini geride bıraktığı çok sayıda yer var. Kırılgan bir uzlaşının sürdüğü Dera’da durum biraz daha hassas. Burada silahlı gruplara yönelik takip bitmezken güvenlik güçlerini hedef alan saldırı ya da suikastlar tekrarlanıyor.

– Humus’un doğu kırsalı, Badiya çöl bölgesi ve Fırat’ın güneydoğu çeperlerinde Irak-Şam İslam Devleti’nden (IŞİD) gelen saldırılar söz konusu.

– Deyr ez-Zor ve çevresinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG), hüküket güçleri ve İran bağlantılı milis güçlerinin yer aldığı karmaşık bir güvenlik denklemi var. Merkezi SDG’nin kontrolünde olan Rakka’nın kırsal alanlarında 2019’daki Barış Pınarı Harekatı’ndan sonra hükümet güçleri de bulunuyor.

– Rakka’dan itibaren Fırat boyunca nehrin kuzeyinde SDG, güneyinde hükümet güçleri kontrolü sağlıyor. Bunun istisnası Deyr ez-Zor. Burada kentin merkezini kontrol eden hükümet güçleri nehrin kuzeyinde kalan bazı yerleşim birimlerini de elinde tutuyor.

– Deyr ez-Zor’dan sonra Irak sınırlarına doğru özellikle Mayadin ve Ebu Kemal arasında İran bağlantılı milis güçleri de varlık gösteriyor. Bu alanlarda koşullar geri dönüşler için cesaret kırıcı.

– Haseke vilayeti ve buraya bağlı Kamışlı’da hükümet güçlerinin elinde kalan az miktardaki alanda yer yer bölgenin hakim gücü SDG ile gerilimler yaşanıyor. Ancak buralardaki güvenlik sorunlarının tek başına caydırıcı bir faktör olduğu söylenemez.

– Aktif cephe hatlarına gelince; Fırat’ın doğusunda Türk ordusu ve bağlı milis güçlerinin kontrolündeki Ras’ul Ayn ve Tel Ebyad ile SDG’nin elindeki bölgelerin kesiştiği noktalarda çatışmalar ya da karşılıklı saldırılar eksik olmuyor. M-4 otoyolu üzerindeki Ayn İsa ve Tel Temir Barış Pınarı Harekâtı’na bağlı güçler tarafından ateş altında tutuluyor. Kısacası M-4 hattı üzerindeki yerleşimlere güvenli geri dönüş mümkün değil.

– YPG’nin görünür olmaktan çıktığı ve güvenliğin Menbic Askeri Meclisi tarafından sağlandığı Menbic ve kırsalı da Fırat Kalkanı Güçleri’nin baskısı altında.

– Halep’in kuzey şeridinde YPG’nin Afrin’den çekilirken kullandığı güzergâh olan Tel Rıfat da yine Türk ordusu ve SMO’nun ateş menzilinde. Tel Rıfat, Menbic, Ayn İsa ve Tel Temir hatlarında Rusya’nın kolaylaştırıcı olduğu pazarlık süreçlerinde bir süreden beri Suriye ordusu da mevzilenmiş durumda. Buralar düşük yoğunluklu çatışmaların tekrarlandığı bölgeler olarak ele alınabilir.

– Türkiye’nin desteklediği gruplar, HTŞ, El Kaide çizgisindeki cihatçılar ve bağımsız İslamcı grupların bulunduğu hatlar ise aktif çatışma hatları özelliğini koruyor. İdlib, Lazkiye’in kuzeydoğu kırsalı, Hama’nın kuzeybatı kırsalı, Halep’in batı ve kuzey kırsalında Rusya destekli hükümet güçleriyle çatışmalar, hava bombardımanları ve havan-roket atışları eksik olmuyor. Halep kırsalında Fırat Kalkanı ile kontrol edilen El Bab, Cerablus ve Azez üçgeninde savaş hali sona erse de gruplar arası çatışmalar, bombalı araç saldırıları ve hükümet güçlerinin nokta atışları genel güvenlik durumunu etkiliyor. Muhalif güçlerin elindeki alanlardan Suriye hükümetinin kontrolündeki bölgelere de atışlar devam ediyor.

– Zeytin Dalı ile kontrol edilen Afrin yağma, adam kaçırma, infaz, bombalı araç saldırıları, gruplar arası rant kavgaları ile gündeme geliyor. 2018’de Afrin’den kaçan Kürtlerin yerine Suriye’nin farklı bölgelerinden silahlı milisler ve aileleri yerleştirildi. Mevcut koşullar yerel nüfusun dönüşüne izin vermiyor.

Güvenlik ve ekonomik koşullar ne kadar teşvik edici?

Savaştan etkilenen bölgelerin yeniden inşası, siyasi çözümün bulunamayışı ve yaptırımların sürmesi nedeniyle mümkün olamıyor. Rusya, İran ve Çin’in yeniden inşaya ilgisi durumu değiştirecek somut adımlara dönüşmedi.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere Araplarla normalleşme arayışı da yeniden inşa sürecini mümkün kılacak kaynaklara ulaşma amacı taşıyor. Bu girişimleri ABD frenliyor. Herhangi bir geri dönüş fikrini yeniden inşa sürecinden bağımsız ele almak mümkün değil.

Bunun yanı sıra bir diğer caydırıcı faktör güvenlik. Sığınmacılar döndüklerinde takip, kovuşturma, hapsedilme ve cezalandırılma korkusunu taşıyor.

Suriye lideri Beşar Esad’ın çıkardığı af yasalarının sayısı 18’i buldu. Ancak hapishaneler hâlâ dolu ve özellikle isyan sürecine katılanlar için herhangi bir şeyin garantisi yok.

Yeniden yaşam kurmak sürdürülebilir ekonomik kaynakları da gerektiriyor. Sadece Suriye Demotratik Güçleri’nin (SDG) bulunduğu Fırat’ın doğusu, Türkiye destekli muhalif güçlerin kontrol ettiği alanlar ve HTŞ’nin elindeki İdlib değil; Suriye yönetiminin kontrolü altındaki kentlerin ekonomik durumu da dönüşler için teşvik edici değil.

Yakıt ve buğday sıkıntısı en önemli kriz konusu. Çadır kentler gibi briket konut alanları da sürdürülebilir ekonomik dayanaklardan yoksun. Hayat dışardan gelen yardımlar üzerinde dönüyor.

Çatışmasızlık neden garanti değil?

Sığınmacıların yerleştirileceği potansiyel yerler olarak öne çıkan El Bab, Cerablus, Çobanbey, Tel Ebyad, Ras’ul Ayn ve Afrin’deki statükonun daha ne kadar korunacağı belirsiz.

Türkiye bu bölgeleri nereye kadar elinde tutacak? Buralar Şam-Ankara arasında bir uzlaşmayla mı Suriye yönetimine devredilecek? İnsanları yeniden yerlerinden edecek çatışmalar olmadan bir çözüm mümkün olacak mı? Silahlı muhalif mevcudiyete ne olacak?

Belirsizlikler geri dönüşü sabote eden ana faktör olarak duruyor. Sığınmacılara konut planları dahil Ankara’nın bu bölgedeki tasarrufları sanki Türkiye bu bölgelerden asla çekilmeyecekmiş gibi bir anlayışla sürdürülüyor. Haliyle çatışma potansiyeli korunuyor.

Barış sağlanırsa dönüşe rağbet olur mu?

Geri dönüşün koşulları oluşsa bile sığınmacıların büyük bir kısmının Türkiye’de kalacağı öngörülüyor. Dünyadaki örnekler barışa rağmen insanların eski çatışma bölgelerine dönmekte zorlandığını ve yeni yaşamlarından kopamadıklarını gösteriyor. Türkiye’deki araştırmalar da kalma eğiliminin yüksek olduğuna işaret ediyor.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin desteğiyle yürütülen bir araştırmaya göre 2017’de “Dönmeyi hiçbir şekilde düşünmüyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,7 idi. Bu oran 2020’de yüzde 77,8’e yükseldi. Türkiye’de doğan, büyüyen, okuyan ve iş sahibi olan insanların dönüş fikrine daha da uzak olacakları söylenebilir.

Bunun yanı sıra Afrinlilerin evlerine dönüş yolu, Kürtlerin “Kürtsüzleştirme” olarak nitelediği politikalar nedeniyle kapalı. Tel Ebyad ve Ral’ul Ayn’ın kendi orijinal nüfusu da tam olarak dönebilmiş değil.

Ayrıca Göç İdaresi’nin verilerine bakılırsa kısmi dönüşe karşın sığınmacı sayısındaki artış sürüyor. Sınırdan serbest geçiş rejimine son verildiği 2015’te Türkiye’deki sığınmacı sayısı 2,2 milyondu. Fırat Kalkanı Harekatı’nın düzenlendiği 2016’da rakam 2,8 milyona çıktı. 28 Nisan 2022 itibariyle rakam 3,7 milyona ulaştı.

Ne yapılmalı?

Sonuç olarak sığınmacıları geldikleri yerler yerine bir nevi nüfus mühendisliğiyle başka bölgelere yerleştirmek sorunu daha çetrefilli hale getirebilir. Bu durum yeni düşmanlıklar ekmek anlamına da geliyor. Beri tarafta hiçbir silahlı grup kendi otoritesini zora sokacak bir nüfus transferi istemiyor. Gerçekçi ve insani dönüşün konuşulabilmesi siyasi çözümün sağlanmasını, çatışmaların bitirilmesini, örgütler ve milislerin silahlardan arındırılmasını, güvenlik garantilerinin sunulmasını, yeniden inşa sürecinin başlatılmasını, geçim kaynaklarının oluşturulmasını ve Şam ile Ankara arasında gerçek bir işbirliğinin başlamasını gerektiriyor.

Eğer Şam’la bir uzlaşı olmayacaksa inşa edilen yerleşimlerin iaşesi, idaresi ve güvenliğinden mecburen Türkiye sorumlu olmaya devam edecek.

Ankara’nın sürdürülebilir bir yaşam için ‘çatışmasızlığı’ garanti etmesi, bu amaçla yeterli sayıda asker bulundurması ve kaynak ayırması gerekecek.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu: Kaçaklar Ve Sığınmacılar Konusunda Netim, Gidecekler

Göçmenler konusunda hükümeti sert sözlerle eleştiren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son olarak, sosyal medya hesabından eski açıklamalarının yer aldığı bir video paylaşarak, göçmenlerin geri gönderileceğini belirtti.

Haber Merkezi / CHP Lideri Kılıçdaroğlu, açıklamasında, “Kaçaklar ve sığınmacılar konusunda netim. Gidecekler. Bu konunun suçluları Recep Tayyip Erdoğan ve Avrupa Ülkeleridir. Onların alavere dalavereleridir. Biz, muhalefete muhalefet olmayız. Bizim mücadelemizin muhatapları çok nettir” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında da Suriyelilerin geri gönderilmesi konusuna değinerek şunları söylemişti;

Suriye konusu ve sığınmacılar. Bu konuda iddialıyım. Partimiz çok iddialı. En ciddi çalışan, en tutarlı söylemde bulunan 2011 tarihinden bu yana en tutarlı söylemleri dillendiren tek partinin adı CHP’dir. Biz, komşumuzda olan bir savaşın bize yansımalarının tehlikeli boyutlarını her ortamda dile getirdik. Egemen güçlerin talebi üzerine bizi suçladılar. Bugün tarih ‘CHP doğruları söylemiş’ diyor. Şimdi kısa bir tarihsel süreç vereceğim. Hep unutuyoruz.

Suriye yönetimi ile savaştan hemen sonra Eylül 2011’de temasa geçtik. ‘Yanlış yapıyorsunuz. İç savaş tehlikeli’ dedik. Aralık 2011 ile muhalefet ile temasa geçtik ‘uzlaşın’ dedik. Bunları iktidar sahipleri yapmazken biz ülkemizi düşündük. Oradaki çocukları, kadınları düşündük. Savaşın acımasızlığını düşündük. Nisan 2012’de TBMM’ye bir genel görüşme önergesi verdik. Bunların tamamını reddettiler.

2011’den Mayıs 2022’ye kadar 91 Meclis araştırma önergesi verdi CHP. Beyler parlamentoya gelip bilgi dahi vermiyorlardı. Bu kadar kibirle devlet yönetilmez. 336 soru önergesi verildi. 432 soru önergesine bugüne kadar hala cevap verilmedi. Ne diyorlardı? ‘Tek adam rejimi olursa her şey çok hızlı olacak’ diyorlardı. 432 soru önergesine bugüne kadar cevap dahi verilmemiştir. Ne söyleyeceklerini bilmiyorlar. Böyle bir devlet yönetimi hiç olmadı Türkiye’de.

24 Ağustos 2012’de Erdoğan’a bir mektup yazdım. Mektupta, ‘Sayın başbakan, komşu Suriye’deki gelişmeler ülkemizin başta güvenliği olmak üzere ekonomisi, sosyal huzuru, turizm ve taşımacılık alanları dahil çok geniş kapsamda artarak olumsuz etki yapmaya devam etmektedir. Lütfen hükümet olarak uluslararası bir Suriye Konferansı toplayın’ diyorum. Olmadı. Olmadı ama Erdoğan 5 Eylül 2012’de ‘Emevi Camisinde namazımızı kılacağız’ dedi. Devlet yönetimindeki şahsileşmeyi görüyor musunuz? Bu anlayış Türkiye’yi bugünkü hale getirdi. Beyefendi Emevi Camisi’nde namaz kılacaktı 3 milyon 600 bin Suriyeli Türkiye’ye geldi. Şu yanlışa bakar mısınız? Utanır insan biraz.

2013’de ‘Kabahat Suriyeli de değil sınırı kontrol edemeyen hükümettedir’ dedim. Kabahat sınır kavramını yok edende. Onlar yönetiyor ülkeyi ben yönetmiyorum ki. Şubat 2013’de Sosyalist Enternasyonal üyesiyiz malum. Dedik ki mutlaka bir Suriye Çalışma Grubu oluşturun dedik. Bunların yapamadığını yapmaya çalıştık. Ana muhalefet olduğumuz halde yapmaya çalıştık. Biz ülkemizi seviyoruz. Yetmedi ben Mart 2013’de BM Genel Sekreteri’ne ayrıca bir mektup göndererek olaylara dikkatini çektim. Savaşın bitmesi gerektiğini söyledim. Erdoğan yapamıyor bakın ama biz söylüyoruz. Yeri gelince üfürüyorsun ‘Dünya beşten büyüktür’ diye. Bir mektup yazamadın mı sen? BM’ye gidemedin mi sen? Orada Suriye’yi masaya yatıramadın mı sen? Yatıramadı. Niçin? Patrondan izin alamadığı için. Emperyal güçten izin alamadığı için.

“Akdeniz sığınmacı mezarlığına döndü”

Eylül 2013’de ‘Sınırlar bir ülkenin namusudur’ diyorum. Sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. 900 km sınır kontrolsüz vaziyette. İnsanlar geliyorlar ellerinde silahlarla, terör estiriyorlar Türkiye’de. Göç dalgası geldi. Akdeniz bir sığınmacı mezarlığına döndü. Bir çocuk bedeninin dalgalarla kıyıya vurduğu fotoğrafı hiçbirimiz unutmadık. O fotoğrafın sorumlusu Erdoğan’dır. Geri Kabul Anlaşmasını yapmayın, yanlış dedik.

16 Aralık 2013’den bir süre sonra bu anlaşmayı AB ile imzaladılar. Sığınmacılar için Türkiye artık Avrupa’nın hapishanesi olacak, o hale getirdiler. İçişleri Bakanı geçen gün açıklama yapıyor. ‘AB Türkiye’nin göçmen deposu olmasını istiyor’ diyor. Günaydın beyefendi günaydın. Geri Kabul Anlaşması başımıza bela oldu diye neden söyleyemiyorsun?

2016 Haziran’da Göç ve göçmen sorunlarını inceleme komisyonu ve mülteciler konusunda bir komisyon kurduk. Akademisyenler, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla bu konuyu masaya yatırdık. Tutarlı bir rapor hazırladık ve kamuoyu ile paylaştık.

Bir süre sonra ABD desteğini Türkiye’den çekti. 5 Aralık 2017’de Erdoğan, ‘Ya biz Özgür Suriye Ordusu’nu ey Amerika seninle birlikte kurduk ya. Bunun adımını senden önceki Obama yönetimiyle beraber kurduk’ diyor. Emperyal güçler ateşi elleriyle tutmazlar maşa kullanırlar. Emperyal güçlerin Orta Doğu’daki maşası Recep Tayyip Erdoğan’dır.

“Son sırada bile lider olamazsın sen”

“15 Şubat 2018 dönemin başbakanı Binali Yıldırım tweet atıyor. ‘3.5 milyon Suriyeliyi ağırlıyor, ihtiyaçlarını karşılıyoruz ve onların Avrupa’ya gelmesinin önüne geçiyoruz. Bunu yaparken terör örgütlerinin Avrupa’ya yayılmasının da önüne geçiyoruz’ diyor. Bu ülkenin başbakanı biz sizin korumalığınıza soyunduk diyor. Akıl var mı? Aklın, vicdanın kabul edeceği bir olay mı bu? 11 Mayıs 2013 Reyhanlı’da bir patlama oldu. 53 vatandaşımız hayatını kaybetti. Sorumlusu kim? Günahı kimin boynuna? Suriye’yi bu hale getirenler kim? Anne babalara bu sivil şehitler nedeniyle ne kadar ödeniyor biliyor musunuz? 270 lira ödeniyor. ‘Ben dünya lideriyim’ diyor ya en son sırada bile lider olamazsın sen.

2019’da Suriyeliler ile ilgili 2 rapor hazırladık. Suriyeliler bugün emeği sömürülen insanlar olarak aramızda duruyor. Bunu da itiraf ediyorlar. Acı olanı bu zaten. Devleti yönetenler itiraf ediyorlar. İçişleri Bakanı işverenlere kızıyor. ‘Fabrikanda çalıştır, sömür, sigortasını yatırma. Sonra ne olacak bu Suriyeliler’ diyor. Vicdanlı iş sahibi ile vicdansızı ayırmak lazım. Sen açıkça diyorsun ki Suriyelileri kaçak çalıştırıyoruz, emeklerini sömürüyoruz diyorsun. Bunu İçişleri Bakanı olarak dünyaya ilan ediyorsun. Kaçak çalışmayı engellemesi gereken iktidar kaçak çalışıyorlar diyor.

16 Eylül 2021’de bir rapor daha paylaştık. 8 Ekim 2021 bunların yapamadığını yaptık. Ben ‘2 yıl içinde davulla zurnayla kendi ülkelerine gidecekler’ diyordum. Defalarca söyleyince nasıl göndereceksin gel bize anlat dediler. Hangi önlemleri alacağımızı, Suriye ile ilişkileri düzelteceğimizi, BM’yi de davet edeceğimizi, yollarınızı, kreşlerini, okullarını yapacağımızı anlattık. Bunlar olursa biz gideriz dediler. Biz ana muhalefet partisiyiz, iktidar değiliz. Hala uslanmış değiller, yalan söylüyorlar. ‘İstanbul’a sığınmacı almıyoruz’ diyorlar. 5 Mayıs’ta diyorlar. A Haber dahil medyada 1-6 Mayıs arası İstanbul’da 2 bin 117 kaçak göçmen yakalandı. E hani almıyordunuz?

‘Sınırlarımız Cumhuriyet tarihinin en güvenli dönemini yaşıyor’ diyorlar. Lafa bakın. 7 Mayıs 2022 Van Gölü’nde 61 kaçak göçmen boğularak öldü. Van Gölü de göçmen mezarlığına dönmüş durumda. E hani sınırlarımız güvenliydi? Temel sorun ne? Devleti şahsileştirmek demek Dışişleri Bakanlığını tamamen devre dışı bırakmak demektir. Eğer dış politikada siz devletin bürokratlarını tamamen devre dışı bırakıp sarayda oturup bir avuç kişiyle dış politikayı oluştursanız ve sadece emperyal güçlerin talimatlarla görev yaparsanız ülke bu hale gelir. Ülkeyi bu halden kurtaracak olan partinin adı CHP’dir”

Paylaşın

Seçimlere Girme Yeterliliğine Sahip Parti Sayısı 27’ye Yükseldi

Adalet Partisi (AP), Memleket Partisi (MP) ve Türkiye Değişim Partisi’nin (TDP) seçime katılabilme şartlarını yerine getirmesiyle birlikte, gelecek seçimlere katılabilecek parti sayısı 27’ye yükseldi.

İYİ Parti Yüksek Seçim Kurulu temsilcisi Mustafa Tolga Öztürk, Twitter hesabından seçime girebilecek parti sayısını paylaştı. Öztürk, Adalet Partisi, Memleket Partisi ve Türkiye Değişim Partisi’nin seçimlere girebilme şartlarını yerine getirdiğini belirterek, “Seçime girme yeterliliğine sahip parti sayısı 27 ye yükseldi” dedi.

Öztürk, “Çankırı İli Dodurga Belediye Başkanlığı ve Meclis Üyeliği Seçimine katılabilecek partiler” notuyla seçime girebilecek partilerin listesini de yayımladı. Öztürk’ün paylaşımı şöyle:

“Son yayınlanan seçime katılma yeterliliğine sahip partilere Adalet Partisi,Memleket Partisi ve Türkiye Değişim Partisi eklendi. Seçime girme yeterliliğine sahip parti sayısı 27 ye yükseldi. Çankırı İli Dodurga Belediye Başkanlığı ve Meclis Üyeliği Seçimine katılabilecek partiler.”

Paylaşın

‘Gezi Davası’ Tutuklamalarına İtiraz Reddedildi

Gezi Davasında Osman Kavala’yla birlikte Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi ve Tayfun Kahraman’a çıkan mahkumiyetten sonra tutuklanmalarına yapılan itiraza ret geldi.

Gezi 8’lisinin avukatları, bir üst mahkeme olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine dilekçe sunarak müvekkilleri hakkındaki tutuklama kararına itiraz etti.

İtirazı değerlendiren 14. Ağır Ceza Mahkemesi, talebin oy birliğiyle reddine karar verdi. Kararda, sanıkların tutuklanmaları kararında usul ve yasaya aykırı bir husus bulunmadığı kaydedildi.

Ret kararı veren mahkemenin başkanı Akın Gürlek

Gezi 8’lisinin itirazına ret kararı veren İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti başkanı daha önce çok kez verdiği kararlarla gündeme gelen Akın Gürlek.

Eylül 2018’de İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nden ataması yapıldı. Son yıllarda birçok önemli siyasi davaya baktı.

Sözcü yazarlarını örgüte yardım suçundan mahkum eden mahkemenin başkanıydı. HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı örgüt propagandasından 4 yıl 8 aya, Sırrı Süreyya Önder’i 3 yıl 6 aya mahkum etti.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatlara 159 yıldan fazla cezaya hükmetti.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu sosyal medya paylaşımları nedeniyle 9 yıl 8 ay hapisle cezalandırdı. Gazeteci Can Dündar’ı kaçak ilan ederek gayrimenkullerine el koyma kararı verdi.

Cumhuriyet eski muhabiri Canan Coşkun’a ‘terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterdiği’ gerekçesiyle 2 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’yı 2,5 yıl hapisle cezalandıran isim de oydu.

Enis Berberoğlu hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararını tanımayan bir karara imza atan da Akın Gürlek’ti.

Bu kararın sonrasında Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), “AYM kararlarına uymayan terfi edemez” şeklindeki kendi ilkesini ihlal ederek Akın Gürlek’i birinci sınıf hakim yaptı.

Gürlek hakkındaki şikayetlere de soruşturma açmadı. Aksine ‘birinci sınıf hakim olan’ Gürlek’in AYM ve Yargıtay üyesi olarak atanmasının önü açıldı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AYM kararına uymayan Akın Gürlek’i “Yeni Zekeriya Öz” olmakla da suçladı.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a Çok Sert ‘Sığınmacı’ Yanıtı

Partisinin Meclis’teki grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, Suriyeli göçmenler ilgili olarak “Kapımız açık onlara, ev sahipliği yapmaya devam edeceğiz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sert sözlerle yanıt vererek, “‘Dünya beşten büyüktür’ diye yeri gelince üfürüyorsun. Ama Birleşmiş Milletler’e gidip çözüm isteyemedin, bir mektup dahi yazamadın” dedi. 

Haber Merkezi / Suriyelilerin geri gönderilmesi konusuna da değinen Kılıçdaroğlu, “Şunu yapacağız; İran’dan gelenleri doğru İran’a göndereceğiz, onda sorun yok. Ama Suriyeli sığınmacıları, kendi bölgelerine göndereceğiz, yolunu köprüsünü yapıp; tabii parasını da onlar verecekler. Avrupalılar verecekler. Kendi ülkelerinde huzur içinde yaşamak istiyorsan Ortadoğu’ya yönünü döndüreceksin. Yollar, okullar yapılacak, can güvenliği sağlanacak. BM gerekirse devreye girecek. Ve bunu biz yapacağız” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu şunları söyledi:

“Devletinin yönetimini bir kişinin iradesine bağlarsanız o ülke sorunlardan bir türlü kurtulamaz. İki alanın Türkiye’de şahsileştirildiğini görüyoruz. Bunu hiçbir vatandaşımın unutmamasını istiyorum. Ekonomiyi şahsileştirdik, dış politikayı şahsileştirdik. Ekonomide bir kişi ‘ben ne dersem o doğrudur’ dedi. Dolar aldı başını gidiyor, faiz aldı başını gidiyor problem üzerine problem açıklıyorlar ama bir kişi programı. Her açıklanan proglamla ekonomi biraz daha kötüye gidiyor.

Çünkü ‘ben ekonomistim’ diyen kişinin ekonominin e’sinden anlamadığını hep beraber gördük. Devlet akılla, bilgiyle, birikimle, adaletle, liyakatle yönetilirdi. Gelişmenin 21. yüzyıldaki tanımı küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden ülke gelişmiş ülkedir. Her alanın uzmanı var ve her alan giderek kendi içinde yeni alanlar oluşturuyor. Dış politika şahsileştirildi. Bir tehlike daha var. Dış politikayı egemen güçlerin talebiyle yapmaya kalktığınızda çok daha derin sorunlar yaratıyorsunuz.

“Suriyeli konusunda çok iddialıyım”

Suriye konusu ve sığınmacılar. Bu konuda iddialıyım. Partimiz çok iddialı. En ciddi çalışan, en tutarlı söylemde bulunan 2011 tarihinden bu yana en tutarlı söylemleri dillendiren tek partinin adı CHP’dir. Biz, komşumuzda olan bir savaşın bize yansımalarının tehlikeli boyutlarını her ortamda dile getirdik. Egemen güçlerin talebi üzerine bizi suçladılar. Bugün tarih ‘CHP doğruları söylemiş’ diyor. Şimdi kısa bir tarihsel süreç vereceğim. Hep unutuyoruz.

Suriye yönetimi ile savaştan hemen sonra Eylül 2011’de temasa geçtik. ‘Yanlış yapıyorsunuz. İç savaş tehlikeli’ dedik. Aralık 2011 ile muhalefet ile temasa geçtik ‘uzlaşın’ dedik. Bunları iktidar sahipleri yapmazken biz ülkemizi düşündük. Oradaki çocukları, kadınları düşündük. Savaşın acımasızlığını düşündük. Nisan 2012’de TBMM’ye bir genel görüşme önergesi verdik. Bunların tamamını reddettiler.

2011’den Mayıs 2022’ye kadar 91 Meclis araştırma önergesi verdi CHP. Beyler parlamentoya gelip bilgi dahi vermiyorlardı. Bu kadar kibirle devlet yönetilmez. 336 soru önergesi verildi. 432 soru önergesine bugüne kadar hala cevap verilmedi. Ne diyorlardı? ‘Tek adam rejimi olursa her şey çok hızlı olacak’ diyorlardı. 432 soru önergesine bugüne kadar cevap dahi verilmemiştir. Ne söyleyeceklerini bilmiyorlar. Böyle bir devlet yönetimi hiç olmadı Türkiye’de.

24 Ağustos 2012’de Erdoğan’a bir mektup yazdım. Mektupta, ‘Sayın başbakan, komşu Suriye’deki gelişmeler ülkemizin başta güvenliği olmak üzere ekonomisi, sosyal huzuru, turizm ve taşımacılık alanları dahil çok geniş kapsamda artarak olumsuz etki yapmaya devam etmektedir. Lütfen hükümet olarak uluslararası bir Suriye Konferansı toplayın’ diyorum. Olmadı. Olmadı ama Erdoğan 5 Eylül 2012’de ‘Emevi Camisinde namazımızı kılacağız’ dedi. Devlet yönetimindeki şahsileşmeyi görüyor musunuz? Bu anlayış Türkiye’yi bugünkü hale getirdi. Beyefendi Emevi Camisi’nde namaz kılacaktı 3 milyon 600 bin Suriyeli Türkiye’ye geldi. Şu yanlışa bakar mısınız? Utanır insan biraz.

2013’de ‘Kabahat Suriyeli de değil sınırı kontrol edemeyen hükümettedir’ dedim. Kabahat sınır kavramını yok edende. Onlar yönetiyor ülkeyi ben yönetmiyorum ki. Şubat 2013’de Sosyalist Enternasyonal üyesiyiz malum. Dedik ki mutlaka bir Suriye Çalışma Grubu oluşturun dedik. Bunların yapamadığını yapmaya çalıştık. Ana muhalefet olduğumuz halde yapmaya çalıştık. Biz ülkemizi seviyoruz. Yetmedi ben Mart 2013’de BM Genel Sekreteri’ne ayrıca bir mektup göndererek olaylara dikkatini çektim. Savaşın bitmesi gerektiğini söyledim. Erdoğan yapamıyor bakın ama biz söylüyoruz. Yeri gelince üfürüyorsun ‘Dünya beşten büyüktür’ diye. Bir mektup yazamadın mı sen? BM’ye gidemedin mi sen? Orada Suriye’yi masaya yatıramadın mı sen? Yatıramadı. Niçin? Patrondan izin alamadığı için. Emperyal güçten izin alamadığı için.

“Akdeniz sığınmacı mezarlığına döndü”

Eylül 2013’de ‘Sınırlar bir ülkenin namusudur’ diyorum. Sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. 900 km sınır kontrolsüz vaziyette. İnsanlar geliyorlar ellerinde silahlarla, terör estiriyorlar Türkiye’de. Göç dalgası geldi. Akdeniz bir sığınmacı mezarlığına döndü. Bir çocuk bedeninin dalgalarla kıyıya vurduğu fotoğrafı hiçbirimiz unutmadık. O fotoğrafın sorumlusu Erdoğan’dır. Geri Kabul Anlaşmasını yapmayın, yanlış dedik.

16 Aralık 2013’den bir süre sonra bu anlaşmayı AB ile imzaladılar. Sığınmacılar için Türkiye artık Avrupa’nın hapishanesi olacak, o hale getirdiler. İçişleri Bakanı geçen gün açıklama yapıyor. ‘AB Türkiye’nin göçmen deposu olmasını istiyor’ diyor. Günaydın beyefendi günaydın. Geri Kabul Anlaşması başımıza bela oldu diye neden söyleyemiyorsun?

2016 Haziran’da Göç ve göçmen sorunlarını inceleme komisyonu ve mülteciler konusunda bir komisyon kurduk. Akademisyenler, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla bu konuyu masaya yatırdık. Tutarlı bir rapor hazırladık ve kamuoyu ile paylaştık.

Bir süre sonra ABD desteğini Türkiye’den çekti. 5 Aralık 2017’de Erdoğan, ‘Ya biz Özgür Suriye Ordusu’nu ey Amerika seninle birlikte kurduk ya. Bunun adımını senden önceki Obama yönetimiyle beraber kurduk’ diyor. Emperyal güçler ateşi elleriyle tutmazlar maşa kullanırlar. Emperyal güçlerin Orta Doğu’daki maşası Recep Tayyip Erdoğan’dır.

“Son sırada bile lider olamazsın sen”

“15 Şubat 2018 dönemin başbakanı Binali Yıldırım tweet atıyor. ‘3.5 milyon Suriyeliyi ağırlıyor, ihtiyaçlarını karşılıyoruz ve onların Avrupa’ya gelmesinin önüne geçiyoruz. Bunu yaparken terör örgütlerinin Avrupa’ya yayılmasının da önüne geçiyoruz’ diyor. Bu ülkenin başbakanı biz sizin korumalığınıza soyunduk diyor. Akıl var mı? Aklın, vicdanın kabul edeceği bir olay mı bu? 11 Mayıs 2013 Reyhanlı’da bir patlama oldu. 53 vatandaşımız hayatını kaybetti. Sorumlusu kim? Günahı kimin boynuna? Suriye’yi bu hale getirenler kim? Anne babalara bu sivil şehitler nedeniyle ne kadar ödeniyor biliyor musunuz? 270 lira ödeniyor. ‘Ben dünya lideriyim’ diyor ya en son sırada bile lider olamazsın sen.

2019’da Suriyeliler ile ilgili 2 rapor hazırladık. Suriyeliler bugün emeği sömürülen insanlar olarak aramızda duruyor. Bunu da itiraf ediyorlar. Acı olanı bu zaten. Devleti yönetenler itiraf ediyorlar. İçişleri Bakanı işverenlere kızıyor. ‘Fabrikanda çalıştır, sömür, sigortasını yatırma. Sonra ne olacak bu Suriyeliler’ diyor. Vicdanlı iş sahibi ile vicdansızı ayırmak lazım. Sen açıkça diyorsun ki Suriyelileri kaçak çalıştırıyoruz, emeklerini sömürüyoruz diyorsun. Bunu İçişleri Bakanı olarak dünyaya ilan ediyorsun. Kaçak çalışmayı engellemesi gereken iktidar kaçak çalışıyorlar diyor.

16 Eylül 2021’de bir rapor daha paylaştık. 8 Ekim 2021 bunların yapamadığını yaptık. Ben ‘2 yıl içinde davulla zurnayla kendi ülkelerine gidecekler’ diyordum. Defalarca söyleyince nasıl göndereceksin gel bize anlat dediler. Hangi önlemleri alacağımızı, Suriye ile ilişkileri düzelteceğimizi, BM’yi de davet edeceğimizi, yollarınızı, kreşlerini, okullarını yapacağımızı anlattık. Bunlar olursa biz gideriz dediler. Biz ana muhalefet partisiyiz, iktidar değiliz. Hala uslanmış değiller, yalan söylüyorlar. ‘İstanbul’a sığınmacı almıyoruz’ diyorlar. 5 Mayıs’ta diyorlar. A Haber dahil medyada 1-6 Mayıs arası İstanbul’da 2 bin 117 kaçak göçmen yakalandı. E hani almıyordunuz?

‘Sınırlarımız Cumhuriyet tarihinin en güvenli dönemini yaşıyor’ diyorlar. Lafa bakın. 7 Mayıs 2022 Van Gölü’nde 61 kaçak göçmen boğularak öldü. Van Gölü de göçmen mezarlığına dönmüş durumda. E hani sınırlarımız güvenliydi? Temel sorun ne? Devleti şahsileştirmek demek Dışişleri Bakanlığını tamamen devre dışı bırakmak demektir. Eğer dış politikada siz devletin bürokratlarını tamamen devre dışı bırakıp sarayda oturup bir avuç kişiyle dış politikayı oluştursanız ve sadece emperyal güçlerin talimatlarla görev yaparsanız ülke bu hale gelir. Ülkeyi bu halden kurtaracak olan partinin adı CHP’dir”

Paylaşın

RTÜK’ten Televizyonlara ‘Gezi Davası’ Cezası

Radyo Televizon Üst Kurulu (RTÜK), CHP Geup Başkanvekili Özgür Özel ile TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık’ın ifadelerini canlı yayından veren KRT, TELE1, Halk TV ve Flash Haber’e para cezası verdi.

Haber Merkezi / Kararı sosyal medya hesabından duyuran RTÜK’ün Üst Kurul Üyesi Okan Konuralp, Özel ile Şık’ın ifadeleri hakkında, “Değerlendirmeleri, ifade özgürlüğü ile yasama sorumsuzluğunun güvencesi altındadır” dedi.

Kararı bir sansür hamlesi olarak değerlendiren Konuralp, “Milletvekilleri açısından bu yönüyle ihlal yaratan karar, TV’ler açısından da basın özgürlüğü ihlali ve sansür hamlesidir. Uzman raporlarında, mevcut iktidarın ve mahkeme heyetinin itibarının zedelendiği iddiasının da bulunması ayrı bir garabettir” dedi.

Gezi Davası’nda tutuklananlar hakkında “İtibarlı özgürlükleri yakındır. Çünkü demokrasi kazanacak; şüphemiz olmasın!” diyen Okan Konuralp, kararın oy çokluğu ile alındığını da aktardı.

Kararı RTÜK Üst Kurulu Üyesi İlhan Taşcı da sosyal medya hesabından duyurdu. Taşcı şunları söyledi:

”RTÜK, TİP Mvekili Ahmet Şık ve CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in Gezi davası sonrasındaki açıklamalarla “iktidarı küçük düşürme ve aşağılama” savıyla Flash, HalkTV, Tele1 ve KRT’ye oyçokluğuyla %3 para cezası verdi.RTÜK’ün bugünkü cezaları gösterdi ki; milletvekilerinin söyledikleri birilerince beğenilmediğinde kanallar cezalandırılarak bu isimlerin yayınlara çıkarılmaması hedefleniyor. Amaç kimse gerçekleri duymasın, bilmesin! Medyaya baskı siyasilerin açıklamalarına kadar uzandı.”

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz haftalarda açıklanan Gezi davası kararlarına tepki gösteren CHP’li Özel, Çağlayan Adliyesi önünde yaptığı açıklamada, ”Bu saray rejiminin korkak efendileri tir tir titreyecek. And olsun ki bu kumpası kuranlardan, beraat etmiş Gezi’yi yeni yargılama talimatı verenlerden hesap soracağız. And olsun ki Soma’nın da Gezi’nin de AK Parti’nin zulmettiği herkesin hesabını teker teker soracağız. Birisi masum insanları, çevreci insanları, aydın insanları mahkum etmeye çalıştı. Onların üzerine kapanan mahkeme kapıları, cezaevi kapıları onları mahkum edemez. Gezi özgürdür, Kavala özgürdür. Tarih önünde Recep Tayyip Erdoğan hesap verecektir. And olsun, and olsun, and olsun” ifadelerini kullanmıştı.

Özel’in sözleri AKP’yi kızdırırken; bugün de Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Üyesi İlhan Taşcı, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel için RTÜK yönetiminin talimatla özel rapor düzenlediğini açıklamıştı.

Paylaşın

DEVA Lideri Babacan: YÖK’ü Kapatacağız

Yükseköğretim eylem planını açıklayan DEVA Lideri Babacan, iktidarları döneminde Yükseköğretim Kurulu’nu (YÖK) kapatacaklarını söyledi. Babacan, üniversite rektörlerini mütevelli heyetlerinin seçeceğini ve üniversiteye giriş sınav sisteminin de değiştirileceğini dile getirdi.

Haber Merkezi / DEVA Lideri Babacan, açıkladığı plan kapsamında kampüslerin halka açılacağını belirtirken, “Akademisyenlerin ifade özgürlüğü ve siyaset yapmalarının önündeki engeller kaldırılacak” dedi.

DEVA Partisi, seçimlerden sonraki 90 ve 360 günde yapacaklarını taahhüt ettiği eylem planlarına bir yenisini daha ekledi. Genel Başkan Ali Babacan, Ankara Bilkent Otel’de düzenlenen basın toplantısıyla partisinin 50 maddeden oluşan Yükseköğretim Eylem Planı’nı duyurdu. “Yeni üniversite, yükselen Türkiye” sloganıyla hazırlanan yedinci eylem planının ayrıntılarını DEVA Partisi Eğitim Politikaları Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ergen paylaştı.

Babacan, tanıtım töreninde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Her eylem planını ortaya koyduğumuzda bir kez daha anlıyoruz ki DEVA Partisi’nin işin içinde, işin başında olmadığı hiçbir iktidar bu ülkenin sorunlarını çözmek için hazır değildir.

‘Türkiye dünyaya bilgi ihraç edecek’

Üniversite yükseköğretim sisteminde yapacağımız atılım, önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak. Türkiye, dünyaya bilgi ihraç edecek. En değerli hazineyi, bilgiyi Türkiye’de üreteceğiz.

‘Öncelikle fırsat eşitliğini sağlayacağız’

Son yıllarda eğitimde fırsat eşitliğini tamamen yitirdik. Öncelikle fırsat eşitliğini sağlayacağız. Sistem, emek verenin arkasında duracak.

‘YÖK’ü kapatacağız’

Yükseköğretimde aşırı merkeziyetçiliğe son vereceğiz. YÖK’ü kapatacağız. YÖK’ün kapatılması, sadece partimizin programında yer alan bir husus olarak kalmadı. Altı partinin ortak anayasa değişikliği metninde de mutabakat hususu olarak yer aldı.

‘Rektör seçimlerini mütevelli heyetlerine bırakacağız’

Cumhurbaşkanı’nın üniversitelere kafasına estiği gibi rektör atamasını engelleyeceğiz. Bu sorunu kökünden çözeceğiz. ‘Bunun siyasi görüşü nedir, bize yakın mıdır?’ diye bir şey yok. Rektör seçimlerini, mütevelli heyetlerine bırakacağız. Ayrıca rektörleri de performans denetimine tabi tutacağız.

‘Üniversitelerin kendi geleneklerini oluşturmasını önemsiyoruz’

Son yıllarda üniversite kapılarında kolluğun cübbeleri ezdiği, kapılara kelepçe vurulduğu çirkin görüntülerle karşılaştık. Başta Boğaziçi Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi olmak üzere tüm köklü eğitim kurumlarımız çok yıprandı. Biat beklentisi o kadar kötü etkiliyor ki… Üniversitelerin zaman içinde kendi özgün kimliğini ve geleneklerini oluşturmasını çok önemsiyoruz. Devletin işi üniversiteyle, öğrenciyle, akademisyenle kavga etmek değildir. Biz akademik özgürlüklerin sözcüsü olacağız. Akademisyenlerin ifade özgürlüğü ve siyaset yapmaları önündeki engelleri kaldıracağız.

‘ARGE teşviklerine ulaşmayı kolaylaştıracağız’

Akademisyenlerin ARGE teşviklerine ulaşmasını kolaylaştıracağız. Bilimsel faaliyetin önünde hiçbir engel bırakmayacağız. Türkiye’yi bilgi üreten kurumlarımızın niteliğini yükselterek kanatlandırabileceğimizi çok iyi biliyoruz.

‘Eğitim hayatı ile çalışma hayatı arasında uyum şart’

Eğitim alanında yapacağımız atılımın Türkiye’yi orta gelir tuzağından çıkarmak için elzem olduğunu biliyoruz. Eğitim hayatı ile çalışma hayatı arasındaki uyumun şart olduğunun farkındayız. Ülkemizin kalkınma hedefleri ile üniversite sistemini tam uyumlu hale getirmek zorundayız.

‘Bizim insanlarımız BionTech aşısını Türkiye’de bulamadı’

Bizim insanlarımız BionTech aşısını buldular ama bunu Türkiye’de yapamadılar. Kendilerini özgür gördükleri, kaynaklara daha rahat ulaşabildikleri, üretenin daha çok ödüllendirildiği bir ülkede bu aşıyı geliştirebildiler. Gurur duyarız ama niye Türkiye’de olmadı? Çünkü baskı iklimi buna müsaade etmiyor. Bunu gerçekleştireceğiz, çalışanın önünü açacağız.

‘Üniversiteleri pek çok alanda geliştirmek için seferber edeceğiz’

Üniversitelerimizi; elektrikli araç, 5G teknolojisi, yeni nesil savunma sanayi ve oyun sektörü gibi pek çok alanda geliştirmek için seferber edeceğiz. Üniversitelerin dijital yetkinliklerini, araştırma ve geliştirme kapasitelerini arttıracağız. Üniversite araştırmalarından çıkacak derin teknolojiler için girişimcilik fonlarının kurulmasına katkı vereceğiz.

‘Üniversiteye giriş sınav sistemini değiştireceğiz’

Üniversiteye giriş sınav sistemini değiştireceğiz. Yeni sistemde üniversiteye girişi esnek ve stresini azaltan bir hale getireceğiz. Tasarlayacağımız yeni sistemde; çoklu sınav, açık uçlu sorular, öğretmen notu, yetenek ve öğrenci başarısı gibi belirleyici hususları ekleyeceğiz. Üniversite sınavlarını yılda birkaç defa yapacağız.

‘Öğrencilerin barınma sorunlarını çözeceğiz’

Üniversiteyi kazanan öğrencilerin barınma sorunlarını çözeceğiz. İhtiyaç sahibi üniversite öğrencilerine devlet yurtlarında ücretsiz veya kredili kalma imkânı sağlayacağız. Devlet yurtlarının sayısını artıracağız. Bağış yoluyla ve yatırım bütçesiyle üniversite içinde yurt yapılmasını kolaylaştıracağız. KYK kredi ve burslarının dağıtım kriterlerini şeffaf hale getireceğiz.

‘Üniversiteler hayat boyu eğitim verecek’

DEVA Partisi iktidarında üniversiteler, işsiz yetiştiren kurumlar olmayacak. Üniversiteler hayat boyu eğitim verecek. Bu amaçla üniversite bünyesinde yeniden beceri edindirme programları açacağız. Vatandaşlarımız, hayatının hangi evresinde olursa olsun üniversiteye gidip çağın ihtiyacı olan eğitimi alabilecek. Bugün çok geçerli olarak bildiğiniz meslekler 10 sene sonra geçerliliğini yitirebiliyor. İnsanların meslek değiştirmelerinin önünü açmak ve imkânını sunmak zorundayız. Mesleklerinde kendisini geliştirmek isteyen vatandaşlarımız da bu programlardan faydalanacak.

‘Kampüsler halka açılacak’

Üniversite kampüslerinin kapısını halka açacağız. Ders veren öğretim üyelerinin rızası dahilinde, vatandaşlarımızın üniversitelerde derslere katılmasına izin vereceğiz. İşletmeyse işletme, mühendislikse mühendislik, sosyal bilimse sosyal bilim. Kampüsler halka açılacak.”

Prof. Ergen: ‘Dünya, teknoloji ve girişimcilik temelinde’

Eylem planının asıl amacının “hızlı koşanın daha hızlı koşabileceği bir üniversite sistemi” olduğunu vurgulayan DEVA Partisi Eğitim Politikaları Başkanı Mustafa Ergen ise şu ifadeleri kullandı:

“Teknoloji ve girişimcilik temelli dünyaya bizi üniversitelerin etrafında yaratılan ekosistem getiriyor. Bu ekosistem yepyeni bir ekonomiyi beraberinde getiriyor. İstanbul’da 70’ten fazla, Ankara’da 19’dan fazla üniversite var. Doğru bir sistemle bu sinerjiyi yükseltebiliriz.

‘Üniversitelerde üretilen bilginin ticarileşmesi gerekiyor’

Üniversitelerde üretilen bilginin ticarileşmesi gerekiyor. Üniversite akarsu gibidir. Öğrenci gelir, yetiştirirsiniz ve bilgi öğrenciyle beraber gider. Bunların bir yerde birikmesi gerekiyor. Piyasa şartlarında ticari bir şekilde yer bulabilmesi, ayakta kalabilmesi, pazarlanabilmesi ve büyümesi gerekiyor.

‘Rektör bariz bir memnuniyetsizlik yaratıyorsa geri çağrılmalı’

Mütevelli heyetleri kurmak için senatoyu görevlendireceğiz. Senato kurduğu heyeti akademisyenlere onaylatacak. Rektör üniversitenin dokusuna uymuyorsa, akademisyenler ve öğrenciler tarafından çok bariz bir memnuniyetsizlik yaratıyorsa o rektör geri çağrılmalıdır. Mütevelli heyetleri görevleri görevlerini iyi yapmıyorlarsa, demokratik meşruiyet çerçevesinde görevden alınabilmeli.

Akademik Hedef, Planlama, Proje ve Finansman Ajansı kurulacak

Akademik Hedef, Planlama, Proje ve Finansman Ajansı kurmak istiyoruz. Bir yandan ülkenin uzun vadeli vizyonu çerçevesinde akademik projeleri ortaya koyacak, öte yandan üniversitelerin altyapısını ilerletmek için finansman sağlayacak. Bu süreç bize işlevsiz, öğrencisiz ve akademisyensiz üniversite ve bölümlerin doğal yollardan işlevli hale gelmesini veya kapanmasını beraberinde getirecek.”

Paylaşın