Forbes: Türkiye Hava Gücü Üstünlüğünü Yunanistan’a Kaybedebilir

Amerikan merkezli iş dünyası ve ekonomi dergisi Forbes, ABD’nin Türkiye’nin F-16 talebini geri çevirmesi durumunda teknolojik hava üstünlüğünün Yunanistan’a geçebileceğini iddia etti.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında Washington’un Atina’ya F-35 savaş uçakları satmasını, öte yandan Ankara’nın F-16 savaş uçaklarını modernleştirme ve yeni savaş uçakları satın alma projesini engellenmesi için yoğun lobi yaptığını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Artık benim için Miçotakis diye biri yok” ifadesiyle buna sert tepki gösterdiğini hatırlatan dergi, Erdoğan’ın sert tepkisinin sürpriz olmadığını belirtti.

Paul Iddon tarafından kaleme alınan yazıda, Türkiye’nin Rusya’dan ileri S-400 hava savunma füze sistemi satın alması sebebiyle F-35 savaş uçağı programından çıkarılması ve 2019’da bu jetleri satın almasının yasaklanmasından bu yana hava gücünün geleceği hakkında soru işaretleri oluştuğu ifade edildi.

F-16’ların uzun süredir Türkiye’nin hava gücünün omurgası olduğu, ancak özellikle Block 30 modellerinin giderek daha fazla eskidiği kaydedilen yazıda, Türkiye’nin bu durumu bildiği için Ekim 2021’de F-16’ların en son ve en ileri modeli olan Block 70/72’lerden 40 adet talep ettiği ve bunun yanı sıra varolan jetleri için piyasa değeri yaklaşık 6 milyar doları bulan 80 adet yenileme kiti istediği hatırlatıldı ve yavaş yavaş yenileyene kadar Türkiye’nin F-16’larını bu anlaşmalarla önümüzdeki on yıl için operasyonel ve güncel tutmasının esas olduğu belirtildi.

Yazıda “Miçotakis’in Washington’ı anlaşmanın reddedilmesi için ikna çabalarının başarılı olursa, Türkiye on yılın sonunda Batılı komşularının çok daha ileri savaş uçaklarına üstünlüğü kaptırarak elindeki F-16’larla kalabilir” ifadesi kullanıldı.

“Süreç çoktan başladı”

Sürecin halihazırda başladığı belirtilen yazıda, Yunanistan’ın 84 adet F-16’sını Block 72 Viper şekliyle güncelleme onayı alması, Ocak 2021’de HAF F-16 ile ilk uçuşu gerçekleştirdiği, HAF’lara Avrupa’nın en ileri F-16’ları unvanı verecek olan Locheeds Martin’in güncelleme programının Haziran 2027’de tamamlanmasını beklediği hatırlatıldı.

Öte yandan Fransa’nın da Yunanistan’ın filosunu güncellemesine Mirage 2000’lerle destek verdiği ve Atina’nın F3R standardın en son modeli 4.5-nesil Dassault Rafale jetlerinden en az 24 adetle bir filo oluşturduğu kaydedildi ve bu jetlerin Türkiye’nin elindeki jetlerin hepsinden üstün olduğuna dikkat çekildi.

Yazıda “Yunanistan’ın Ocak ayında altı Rafale uçağını teslim aldı. 2020’nin sonunda hava filosuna 8-24 adet F-35 katarak Ege Denizi’ndeki güç dengesini daha önce görülmemiş bir şekilde değiştirebilir” ifadeleri kullanıldı.

“Taviz girişimleri geri tepebilir”

ABD Kongresi’nin 2018’den bu yana S-400 konusu ve Erdoğan yönetimindeki Türk politikasının diğer başka anlaşmazlıkları sebebiyle Türkiye’ye silah satışını gizlice bloke ettiği kaydedilen yazıda, ancak ABD Başkanı Joe Biden’ın Türkiye adına F-16 satışını destekleyeceğinin sinyalini verdiği, Mayıs ayında Biden yönetiminin resmi olmadan F-16’lar için AIM-120 AMRAAM ve AIM-9 Sidewinder havadan havaya füze satışı için onay aradığı bildirildi. Her ne kadar 300 milyon dolarlık bu anlaşma küçük olsa da, onaylanmasının Türkiye’nin talep ettiği ek F-16’lar ve güncelleme anlaşmasının geleceğine dair destek anlamına gelebileceği vurgulandı.

Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Washington’ın iyi niyetini kazanmasına karşın Erdoğan’ın son Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine muhalefeti ve eşzamanlı olarak Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan müttefiki Kürt gruplara karşı yeniden bir harekat  başlatma tehdidinin bunu hızla değiştirebileceği kaydedilen yazıda, benzer şekilde İskandinav ülkelerinin NATO üyeliğine karşılık F-16 ve Suriye’ye harekat için yeşil ışık gibi taviz girişimlerinin geri tepebileceği ve Erdoğan başta olduğu sürece Türkiye’nin kronik olarak güvenilmez bir müttefik olacağına dair Washington’daki mevcut görüşün daha da sertleşeceği ifade edildi.

“Ankara’nın en iyi senaryosu”

Yazıda ayrıca Türkiye’nin F-16 anlaşmasını eninde sonunda kazansa bile yeni jetlerin tam teslimatının ve 80 jetin yenilenmesinin en az on yılın ikinci yarısını bulabileceği ve o zaman dahi Türk Hava Kuvvetleri’nin 120 adet en ileri F-16’nın karşısında Yunanistan’a ait 84 adet HAF ve en az 24 adet Rafale ve muhtemelen 24 adet F-35’lerin olacağı kaydedildi.

Yazı şu ifadelerle bitirildi: “Bu senaryoya göre Yunanistan’ın 134 adet savaş uçağı hem kalite hem de sayı olarak Türkye’nin elindeki en iyi jetleri geride bırakabilir. Ve bu Ankara’nın en iyi senaryosu”.

Forbes dergisinde geçen yıl yayımlanan bir başka makalede Türkiye’nin filolarını modernleştirme seçenekleri azalırken, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi rakiplerinin ve bölge ülkelerinin filolarını yenilediği ifade edilmişti.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

DSÖ Duyurdu: Maymun Çiçeği Vaka Sayısı 200’e Ulaştı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), alışılmadık bir şekilde patlak veren maymun çiçeği hastalığının dünyada Afrika dışında 20’yi aşkın ülkede yaklaşık 200 kişide görüldüğünü bildirdi. Şüpheli vakalarla birlikte sayının 300’e ulaştığı kaydedildi.

DSÖ yetkilisi Sylvie Briand, şu an alarma geçmeyi gerektirecek bir durum bulunmadığını belirterek “Bu, genel halkın endişe etmesini gerektirecek bir hastalık değil. Covid gibi değil” dedi. Doğru önlemlerin zamanında alınması durumunda hastalığın yayılmasının kolayca önlenebileceğini kaydeden Briand, önlemler arasında erken teşhis, vakaların izolasyonu ve temas takibinin önemine işaret etti.

Briand, çiçek aşılarının maymun çiçeğine karşı da etkili olacağını belirterek üye ülkelerin ellerindeki ilk nesil çiçek aşısı stoklarına dair bilgi paylaşımı yapması gerektiğini kaydetti. DSÖ yetkilisi, “Dünyada kullanıma hazır dozların sayısını tam olarak bilmiyoruz. Bu nedenle ülkeleri DSÖ’ye başvurup ellerindeki stoklarla ilgili bilgilendirmeye davet ediyoruz” dedi.

Yayılmanın nedeni hala bilinmiyor

Normalde Afrika’nın batı ve orta kesimlerinde görülen hafif bir viral enfeksiyon olan maymun çiçeği, Mayıs başından itibaren Avrupa, ABD ve diğer bölgelerde de ortaya çıkmıştı. Ağırlıklı olarak yakın temas yoluyla bulaşan hastalığa daha önce Afrika dışında ender rastlanıyordu. Hastalığın dünyanın diğer bölgelerine ne şekilde yayıldığı ise hâlâ açıklığa kavuşturulamadı. DSÖ yetkilileri, virüsün genetik değişikliğe uğradığına dair elde herhangi bir veri bulunmadığını belirtiyor.

Yetkililer vakaların büyük bölümünün hafif geçmesini öngörse de hamile kadınlar, çocuklar ve zayıf bağışıklık sistemine sahip kişilerde ağır enfeksiyon riskinin arttığına işaret ediyor. DSÖ yetkilileri şu aşamada kitlesel aşı kampanyalarına gerek bulunmadığını belirterek bunun yerine hastalarla yakın temasta bulunmuş kişilere aşı uygulanmasını tavsiye ediyor.

Maymun çiçeği hastalığı nedir?

Maymun çiçeği, 1980’li yıllarda tamamen ortadan kalkan çiçek hastalığının daha az bulaşıcı, daha hafif semptomlara neden olan ve daha az ölümcül hastalığa yol açan bir çeşit akraba virüsü.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) verileri, bu virüsün ilk Orta ve Batı Afrika’daki tropik yağmur ormanlarında ortaya çıktığını ortaya koyuyor.

Birleşik Krallık Sağlık Güvenliği Ajansı’na (UKHSA) göre, maymun çiçeği insanlar arasında kolayca yayılmayan nadir bir viral enfeksiyon.

DSÖ, bulaşmanın, enfekte hayvanların kan, vücut sıvıları veya deri veya mukoza lezyonları ile doğrudan temas yoluyla gerçekleşebileceği görüşünde.

İlk nerede görüldü?

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi’ne (CDC) göre, hastalık 1958’de maymun kolonilerinde keşfedildi. İnsana bulaşan ilk vaka 1970 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DRC) rapor edildi.

O tarihten bu yana Benin, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Fildişi Sahili, Liberya, Nijerya, Kongo Cumhuriyeti, Sierra Leone ve Güney Sudan’ın da içinde bulunduğu 11 Afrika ülkesinde bu virüs görüldü.

CDC’ye göre, Afrika dışında bildirilen ilk maymun çiçeği salgını, 2003 yılında ABD’de enfekte bir memeli hayvanın ithalatı sonucu ortaya çıktı.

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) verilerine göre, 2018 ve 2019’da, tümü Nijerya’da yolculuk yapmış ikisi Britanya, biri İsrail’den ve biri Singapur’dan yolcuya maymun çiçeği teşhisi kondu.

Belirtileri ne?

Ateş, döküntü, şiddetli baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, halsizlik ve şişmiş lenf düğümleri, maymun çiçeği ile ilişkili en yaygın belirtiler olarak biliniyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, maymun çiçeği olan hastalarda ateşin başlamasından sonraki 1 ila 3 gün içinde deri döküntüleri görülüyor. Döküntüler daha çok yüzde yoğunlaşırken, yüze ilave olarak, avuç içi ve ayak tabanları, ağız mukozasını, cinsel organları da etkiliyor.

Maymun çiçeğinin kuluçka süresi genellikle 6 ila 13 gün olarak bilinse de DSÖ’ye göre bu süre 5 ila 21 gün arasında değişebiliyor.

Tedavisi var mı?

DSÖ’ye göre, şu anda maymun çiçeği için önerilen özel bir tedavi yok.

Çiçek hastalığına karşı aşılamanın hastalığı önlemede yaklaşık yüzde 85 oranında etkili olduğu tespit edildi. Bu nedenle, ciddi semptomları önlemek için çiçek aşısı yapılmasını öneriliyor.

Maymun çiçeği virüsünün doğal konağı kemirgenlerin yanı sıra ip sincapları, ağaç sincapları, primatlar.

Maymun çiçeği virüsü taşıyan kişilerin çoğu hastalığı hafif atlatıyor. 2003 yılında ABD’de yaşanan yayılmada, 47 kişi hayatını kaybetmişti.

Nasıl bulaşıyor?

Maymun çiçeğinin doğal nedeni henüz tespit edilmedi, ancak kemirgenler en olası kaynak olmasına rağmen, enfekte hayvanlardan az pişmiş et ve diğer hayvansal ürünleri yemenin olası bir risk faktörü olacağı tahmin ediliyor.

DSÖ, bulaşmanın, enfekte hayvanların kan, vücut sıvıları veya deri veya mukoza lezyonları ile doğrudan temas yoluyla gerçekleşebileceği görüşünde.

Dünya Sağlık Örgütü yetkilisi Dr. İbrahim Soce Fall, virüsün endemik olduğu ülkelerde dahi henüz nasıl bulaştığının tam olarak anlaşılamadığını, bulaşma dinamikleri açısından hâlen birçok bilinmez olduğunu açıkladı.

Maymun çiçeği virüsü taşıyan kişilerin çoğu hastalığı hafif atlatsa bile DSÖ’ye göre, bu virüsten ölüm oranı yüzde 11 civarında. Çocuklar ve gençlerde ölüm oranı daha fazla olabiliyor.

Paylaşın

Altılı Masadan ‘Seçim Güvenliği’ Çalışması

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi temsilcilerinin katıldığı ‘seçim güvenliği komisyonu’ dördüncü defa toplandı.  Son 1 ayda 4 toplantı yapan komisyonun, 2023 seçimleri öncesinde yol haritası da netleşti.

Komisyonun ilk iki toplantısında çalışma grubunun görev alanları ve çalışma yöntemleri belirlenirken, son iki toplantıda çalışmalar 4 ana başlık ile 24 alt maddede toplandı.

Buna göre 4 ana başlık; seçim takvimi açıklanana kadar yapılacak çalışmalar, seçim takvimi açıklandıktan sonra seçime kadar yapılacak çalışmalar, seçim günü yapılacak çalışmalar ve seçim sonrası yapılacak çalışmalar olarak belirlendi.

Gazete Duvar’dan Müzeyyen Yüce’nin haberine göre; seçim öncesi yürütülecek çalışmalar kapsamında, seçmen kütüklerinin oluşumu, seçim kurullarının yapısı, kurul üyeleri, parti temsilcileri, sandık kurullarının başkanları, avukatların belirlenmesi, sandık görevlilerinin eğitimi gibi alt maddeler ele alındı.

Seçim günü yapılacak çalışmalar ise sandık güvenliğini kapsıyor. Buna göre ıslak imzalı tutanaklar, sandık sonuç tutanakları, oy pusulalarının güvenliği üzerinde çalışmalar yürütülecek.

Seçim sonrasında yapılacak çalışmalar ise daha çok itiraz süreçleriyle ilgili olacak. Altılı masanın oluşturduğu komisyon, seçim sonrasında usule aykırılık, itiraz süreçleriyle ilgili aşamalar için planlama yapacak. Komisyon, ilerleyen süreçlerde şu ana kadar belirlediği ana ve ara başlıklar üzerinden çalışmalarını sürdürecek, maddeleri genişletecek.

Komisyonda seçim günü sandık güvenliğini sağlamak, veri akışını ortak bir havuz aracılığıyla takip edecek bir sistem kurmak da gündeme geldi. Altı siyasi parti, bu konuda şu ana kadar hazırladıkları çalışmalarla ilgili sunum yaptı.

Son toplantıda sözkonusu çalışmaların ortak bir program haline getirilmesi kararlaştırıldı. Buna göre altı siyasi partinin veri akışına erişebileceği bir mobil uygulama oluşturulması planlanıyor. Partilerin bilgi işlem sorumluları tarafından altyapısı hazırlanacak olan uygulamayla seçim gecesi sağlıklı veri akışının sağlanması öngörülüyor.

Önümüzdeki günlerde yapılacak toplantılarda konuyla ilgili çalışmalar genişletilecek. Siyasi parti temsilcilerine göre bu seçimde sandık güvenliği hususunda bir şüphe olmayacak.

Paylaşın

AYM: 12 Yaşındaki Çocuğun Vurulmasında ‘Haksız Tahrik’ Uygulanmaz

12 yaşındayken polis kurşunuyla vurulup öldürülen Nihat Kazanhan ile ilgili polislerin yargılandığı davada cezasızlığın sonlanmasına dair olumlu bir karar çıktı. Anayasa Mahkemesi (AYM), çocuğun öldürülmesinde “haksız tahrik” indirimi uygulanamayacağına, yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Dava yeniden görülecek.

Kararı bianet’e değerlendiren baba Mehmet Emin Kazanhan, “Nihat’ı geri getirmez ama yine de olumlu bir karar. Belki bundan sonra böyle olayların yaşanmaması için bir adım olur. Nihat gibi çok çocuk haksız yere öldürüldü, bu karar gelecekte bunun olmasını engelleyebilir” dedi.

Mehmet Emin Kazanhan, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu da dahil yetkililerin, oğlunun kurşunla vurulduğunu reddettiğini, olay görüntüleri Fox TV’de yayınlanınca gerçeğin ortaya çıktığını söyledi:

“Polislerin silah ateşlemediğini söylediler ama görüntüler çıkınca, çocuğun taş bile atmadığı, polisin kasten vurup öldürdüğü anlaşıldı. Biz istiyoruz ki kanundaki cezası neyse verilsin, taş atan çocuklara uzun yıllar ceza veriliyorken kasten öldürmek cezasız kalmasın… Mahkeme kararı açıkladığında bizimle, aileyle alay edildiği duygusuna kapıldık. AYM kararıyla umarım bu yanlıştan dönülür.”

“Cezasızlık benzer olaylara yol açıyor”

Ailenin avukatı, Şırnak Barosu Başkanı Rojhat Dilsiz de Nihat Kazanhan dosyasının içeriği itibariyle vahim bir dosya olduğunu, yargı sürecinin uzun zaman sürdüğünü belirtti:

“Benzer dosyalarda olduğu gibi, soruşturma ve yargılama süreçlerinde topyekun cezasızlığa yönelik pratiklerle karşılaştık. Olayda delil karartma olduğunu yargı sürecinin en başından itibaren dile getirdik, mahkemede buna dair taleplerimiz oldu. Ancak bu itirazlarımız mahkemece göz önünde bulundurulmadı.

“Bu tür dosyaların neredeyse tümünde cezasızlıkla sonuçlanıyor, bu da devamında benzer olayların yaşanmasına da yol açıyor. Bu dosyada da öyle oldu.”

“İdari mercilerin tamamı yalan söyledi”

Avukat Dilsiz, olayın kamera görüntüleriyle açığa çıktığını söyledi:

“Nihat’ın vurulmasından itibaren Emniyet, Valilik, yetkililerin hepsi silah kullanıldığını inkar eden açıklamalar yaptı. Emniyet olay yerinde o sırada polis birimi olmadığını bile ifade etti. Dönemin Başbakanı Davutoğlu da benzer şekilde çocuğun vurulmasının sözkonusu olmadığını söyledi. İdari mercilerin tamamı yalan söyledi. Mahkemede de bunu dile getirdik.

  • Dönemin Başbakan Ahmet Davutoğlu, olayla ilgili açıklamasında, “Burada net olarak ifade etmek istiyorum; bunun, herhangi bir şekilde emniyet görevlilerimizin kurşunlarıyla öldürülmesi söz konusu değil. Orada ne fiili bir müdahale ne de gaz kullanımı söz konusu oldu” demişti.

“12 yaşındaki çocuğun haksız tahriki mi olur?”

Avukat Rojhat Dilsiz, mahkemenin polislere haksız tahrik indirimi uyguladığını ekledi ve “12 yaşındaki çocuğun nasıl bir haksız tahriki sözkonu olabilir?” diye sordu.

“Buna itirazımızı hem mahkemede hem temyiz süreçlerinde ifade etmiştik ancak kabul edilmedi, dikkate alınmadı. AYM ise kararında, bu olayda haksız tahrik uygulanamayacağını belirtiyor.”

AYM karar verdi, dava yeniden görülecek

AYM’nin gerekçeli kararı henüz yazılmadı. Kısa kararla ilgili Baro Başkanı Dilsiz, sosyal medya hesabından şu bilgilendirmeyi yaptı:

“7 yıl önce Cizre’de 12 yaşındaki Nihat Kazanhan Cizre İlçe emniyet müdürlüğünde görevli bir polis memuru tarafından ateşli silahla kafasına nişan alınarak öldürülmüştü. Gerek valilik, gerek içişleri bakanlığı ve gerekse dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından bu olay yalanlanmış ve ‘Kesinlikle o bölgede görevli herhangi bir polis biriminin olmadığı’ iddia edilmişti. Her nasılsa aradan birkaç gün geçtikten sonra Fox Haber’de bahse konu olaya ilişkin kamera görüntüleri yayınlanmış ve sanık polis memurunun açıkça nişan alınarak 12 yaşındaki Kazanhan’ı öldürdüğü belli olmuştu.

Tüm bu açık deliller ve görüntülere rağmen yerel mahkeme haksız tahrike ilişkin herhangi bir durum olmamasına rağmen haksız tahrik indirimi uygulamış ve neticeten sanığa 13 yıl 4 ay hapis cezası vermiş ve tüm itirazlarımıza rağmen bu ceza Yargıtay tarafından da onaylanmıştı.

Anayasa Mahkemesine götürdüğümüz dosyada verilen karar neticesinde Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının ihlal edildiği ve haksız tahrik indiriminin uygulanamayacağına karar verdi ve davayı yeniden görülmek üzere yerel mahkemeye gönderdi.

Çocuklarımızın yaşam hakkını ihlal eden ve cezasızlık zırhıyla korunacağını düşünen faillerin hakettikleri cezayı eninde sonunda alabileceklerine dair olan umudumuzla…”

Dosya, yaşam hakkının ihlalinin giderilmesi yönünde yeniden yargılama yapılması için Cizre 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilecek. AYM Kazanhan ailesine 90 bin lira manevi tazminat verilmesine de hükmetti.

Ne olmuştu?

12 yaşındaki Nihat Kazanhan Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Ocak 2015’te polisin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kazanhan’ın ölümünde polisin sorumluluğu olmadığını iddia etti ancak kısa süre sonra Nihat’ın polislerce öldürüldüğüne dair polis kamerası görüntüleri basın aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıldı.

Olay günü görev yapan özel harekat polislerinden H.V. Kazanhan’ın ölümünden sorumlu tutularak 29 Ocak’ta Mardin’de tutuklandı. Aynı polis daha sonra olayla ilgili Cizre Cumhuriyet Savcısı ve Cizre Sulh Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadede Nihat’ı bir başka polisin vurduğunu söyleyince tahliye edildi. Suçlanan diğer polis memuru M.N.G. tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderildi.

Nihat vurulurken olay yerinde bulunan ve tutuklanıp serbest bırakılan polis ve diğer üç polis memuru hakkında da Cizre Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘kamu görevlisinin suçu bildirmeme’ suçuyla dava açıldı.

Polis memuru H.V. ifadesinde “biz bu dosyada kimsenin tutuklanmayacağını düşünüyorduk” dedi.

Kazanhan’la ilgili davanın 11 Kasım 2016’da Cizre 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 10. duruşmasında karar verildi.

Tutuklu olarak ‘kasten öldürmekten’ yargılanan polis M.N.B.’ye mahkeme önce ağırlaştırılmış müebbet cezası verdi, daha sonra mahkeme cinayetin olası kast ile işlendiğine hükmederek bu cezayı müebbet hapse indirdi. Ardından ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanan ceza 16 yıl hapse dönüştürüldü. Mahkeme heyeti, ‘sanığın duruşmalardaki iyi halini’ göz önüne alarak nihai cezayı 13 yıl 4 ay olarak açıkladı.

Diğer polisler U.İ, G.T, O.Ç. ve H.V. de davada, “kamu personeline suçu bildirmemekten” tutuksuz yargılanıyordu. Bir polis bu suçlamadan mahkum oldu ve hakkında 5 ay hapis cezasına hükmedildi, ceza hükmün açıklanması geri bırakılarak ertelendi. Üç polis ise beraat etti. Yargıtay cezaları onayınca dosya AYM’ye taşındı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

CHP, Kılıçdaroğlu’nun Adaylığı İçin Hangi Stratejileri İzliyor?

Güçlendirilmiş parlamenter sistem masasında yer alan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti lideleri, Pazar günü Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun ev sahipliğinde dördüncü kez bir araya gelecek.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre, seçim güvenliği, geçiş sürecine ilişkin yasal ve anayasal değişiklikler ile geçiş sürecinin temel ilkeleri üzerine çalışan komisyonda yapılan çalışmaların yanı sıra, ittifak seçenekleri ve aday belirleme takvimine ilişkin de görüş alışverişinde bulunulması bekleniyor.

Masada, somut bir ittifak modeli veya aday isminin belirlenmesi beklenmiyor. Ancak, Muhalefet kulislerinde, Kurban Bayramı sonrasında açıklanması güçlü olasılık olarak seslendiriliyor.

6’lı masa toplantılarında ilk tur görüşmeler, Temmuz ayı başında, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun evsahipliğiyle tamamlanacak.

6’lı masanın en kritik konularının başında ise “cumhurbaşkanı adayının kim olacağı” geliyor. Halen Millet İttifakı içinde yer alan ve seçim işbirliği iradesini de bu yönde ortaya koyan CHP ve İYİ Parti kulisleri oldukça hareketli.

CHP, adaylık stratejisi çalışıyor

Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda kararlı görünen CHP yönetimi, stratejisini de “kazanacak aday” olması üzerine kuruyor ve bu konuda kamuoyu anketleri dahil yoğun bir çalışma yürütülüyor.

CHP yöneticileri, Kılıçdaroğlu’nun “ortak aday” olmasına neredeyse kesin gözüyle bakarken, İYİ Parti daha temkinli.

CHP’liler, kendileri dahil, masada yer alan siyasi partilerin “kaç genel müdürlük alacağı, kaç milletvekili çıkaracağının” tartışma konusu olmayacağını, bütün partilerin hedefinin sistemi değiştirmek olduğunu, bu hedef etrafında, birçok alanda sıkıntıların aşılacağı görüşünde.

‘Endişeli olanlar Aleviler ve CHP tabanı’

6’lı masa içinde yer alan siyasi partiler, Kılıçdaroğlu’nun “geçiş sürecini, tarafsız olarak yönetebilecek” olduğu konusunda hemfikir.

Ancak endişeler, CHP liderinin “seçilip seçilemeyeceği” ve özellikle muhafazakar seçmenin CHP’li bir adaya oy verip vermeyeceğinde odaklanıyor.

Kimi yorumcular, Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği nedeniyle, iktidar tarafından bu durumun aleyhine kullanacağını düşünüyor.

CHP yöneticilerin verdiği bilgiye göre, partiye gelen kamuoyu anketleri tersini söylüyor.

Bu anketlere göre, toplumun büyük kesimi, “kimlik” konusunda bir çekince görmüyor, ancak alevi kesimlerde ve CHP tabanında, “dezavantaj” olacağı endişesini taşıyanlar daha fazla.

CHP’li bir parti yöneticisi, endişenin Kılıçdaroğlu’nun kimliği nedeniyle seçilemeyeceğinden kaynaklandığına işaret ederek, “Aleviler, Kılıçdaroğlu’na oy verir mi, verir. CHP tabanı verir mi verir. Dolayısıyla, biz bunu, adaylığı aleyhine bir durum olarak görmüyoruz” görüşünü dile getiriyor.

İmamoğlu 1 puan önde

CHP, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına olan ilgiyi, hem düzenli olarak kendi yaptırdığı hem de kendilerine gelen kamuoyu anketleri ile ölçmeye çalışıyor.

Kamuoyu anketlerinin büyük bölümünde, Erdoğan’ın seçilme şansı olmadığı savunulurken, farkın yüzde 9’lara kadar çıktığı iddia ediliyor.

Doğu ve Güneydoğu’da Kılıçdaroğlu’na desteğin yüksek olduğu belirtilirken, Türkiye genelinde, İmamoğlu’nun oy oranı, Kılıçdaroğlu’nun 1 puan üzerinde görünüyor.

Ancak, yapılan ölçümlerin İmamoğlu’nun, sonrasında yaptığı açıklamalarla tepkilere neden olan Karadeniz gezisi öncesine ait olduğuna da dikkat çekiliyor.

CHP kaynakları, “6’lı masa Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karar verdiğinde, İmamoğlu ve Mansur Yavaş da çıktı, ‘Genel Başkanımızı destekliyoruz, adayımızdır’ dedi. Bu oyları daha da artırır. O nedenle biz, Kılıçdaroğlu’nun aday gösterilmesi halinde seçileceğinden endişe duymuyoruz” yorumunu yapıyor.

‘Aday, bayram sonrası açıklanabilir’

Merak edilen bir başka konu ise adayın “ne zaman” açıklanacağı.

CHP’de bu konuda iki görüş öne çıkıyor.

Bazı parti yöneticileri, “adayın bir an önce açıklanarak, kafa karışıklığına son verilmemesi” gerektiğini savunurken, bir bölüm de adayın yıpratılmaması için “olabildiğince geç” açıklanması gerektiğini savunuyor.

Ancak bu konudaki karar vericinin “6’lı masa olacağına” sık sık vurgu yapılırken, CHP’de, “büyük ihtimalle Kurban Bayramı sonrasında netleşebileceği” görüşü seslendiriliyor.

Kılıçdaroğlu, parti rozetini çıkaracak mı?

Güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisinde “tarafsız ve sembolik” bir cumhurbaşkanı tanımlanmasına karşın, sistem değişene kadar seçilen cumhurbaşkanının parti kimliğini bırakıp bırakmayacağı da tartışılıyor.

CHP kurmayları, Kılıçdaroğlu’nun “seçilir seçilmez parti rozetini bırakmaktan yana” olduğunu, ancak seçimden hemen sonra partinin kurultay sürecine girmesinin sıkıntı yaratabileceğine işaret ediyor.

Bazı parti yöneticileri de en azından daha rahat bir sürede kurultayın yapılabilmesi için 5-6 aylık bir süre boyunca genel başkan olarak da kalması gerektiğini savunuyor.

Ayrıca, geçiş sürecinin devamında, parlamenter sisteme geçilmesi halinde bir seçime gidileceğine dikkat çekilerek, “Diyelim ki, İmamoğlu da ‘genel başkan olmak istiyorum,’ dedi ve seçildi. O zaman o da seçimde başbakan adayı olarak yarışacak. Öbür yandan Akşener de ‘başbakan olmak istiyorum,’ diyor. Bütün bu süreçleri çok doğru koordine etmemiz gerekir ve bu da 6’lı masanın işi” deniliyor.

İYİ Parti: Adaylığı, 6’lı masanın ‘evet’ diyeceği şekilde olur; kazanır

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in hedefini “başbakanlık” olarak koyarak, cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi CHP’nin elini rahatlatmıştı.

Kılıçdaroğlu’nun “dürüst, tarafsız ve geçiş sürecini en iyi yönetecek” isim olduğu İYİ Parti’de genel kabul görüyor.

Ancak, “seçilebilirlik” koşulu, en önemli kriter olarak geçerliliğini sürdürüyor. İYİ Parti kurmayları, aday belirlenirken, sadece anketlere değil, süreci doğru yönetip yönetmeyeceği ve cumhurbaşkanlığını “en fazla farkla” kazanacak aday olmasının da kendileri için ölçü olacağını belirtiyor.

6’lı masada da değerlendirmenin böyle yapılacağı da İYİ Parti tarafında ifade edilen bir diğer konu.

Parti kulislerinde yaygın görüş, Akşener’in Kılıçdaroğlu ile karşılıklı güven ilişkisine karşın, aday belirlenirken, “reel politikaya” uygun davranacağı vurgulanıyor.

Bir parti yöneticisi, Akşener’in baştan beri ortak aday çıkarılmasından yana tavır aldığını anımsatarak, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına hangi koşullarda destek verileceği ise şu sözlerle ifade ediyor:

“Kemal bey aday olacaksa, Akşener’in ve masanın ‘evet’ diyeceği şekilde olur. Yani görülür ki kazanacak. Diyelim ki gözükmüyor, o zaman kimse evet demez ve o zaman yeni formüller veya kim kazanacak görünüyorsa, o isim masaya gelir.”

Seçimin kiminle farklı kazanılacağı da İYİ Parti’nin cumhurbaşkanı adaylığı için önemli kriterlerin başında geliyor.

“Ucu ucuna”, yani yüzde 51’le kazanacak adayın seçim sonuçlarına ilişkin tartışmaları da beraberinde getireceğine işaret edilerek, “Adayın potansiyeline bakılır. Demiyoruz ki, yüzde 65 oy alacak olan bir isim aday olsun. Ama mesela yüzde 53’lük bir oy oranı ile seçilmek, ülkeyi rahatlatır, siyaseti dengeler. Adaylık rüzgarı, oy oranını daha yukarı taşıyabilir” görüşü dile getiriliyor.

Akşener nasıl başbakan olacak?

6’lı masada yer alan siyasi partilerin liderlerinin, seçimin kazanılması halinde geçiş süreci hükümetinde nasıl rol alacakları siyasi kulislerde en çok konuşulan konulardan.

Akşener’in hedefini “başbakanlık” olarak açıklaması nedeniyle, “başkanlık sistemi”nde bunun nasıl olacağına ilişkin formüller de tartışılıyor.

İYİ Parti’de bu konuda netleşen görüş, seçimin kazanılması halinde, “fiili parlamenter sistemin” uygulanması yönünde.

Bir parti yöneticisi, öngördükleri sistemi şöyle anlatıyor:

“Mevcut sistemde cumhurbaşkanının yetkilerini bir bölümünü cumhurbaşkanı yardımcısına devredebileceğini öngörüyor. Dolayısıyla seçilecek cumhurbaşkanı da bu şekilde yetkisini devredebilir.

“Zaten önceden yapılmış bir protokol çerçevesinde cumhurbaşkanının yetkileri tanımlanacak. Bu protokole göre anayasa değişiklikleri yapılacak. Tanımlandığı için, bakanlar kurulunun atanması ve yürütme göreviyle ilgili görevlerini, birinci partinin genel başkanına verebilir. Yani koalisyon benzeri bir görev paylaşımı olabilir.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: ABD Askeri Tesislerini Kapatmayı Getirsinler, Destekleyeceğiz

NATO tartışmalarına ilişkin açıklamada bulunan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “ABD Yunanistan’ı üslerle doldurdu. Hedefleri net. Türkiye’deki ABD askeri tesislerini kapamayı getirsinler Meclis’e, Kuvayi Milliye ruhuyla destekleyeceğiz” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Eğer şartlar içinden çıkılmaz hale bürünürse NATO’dan ayrılmak bile alternatif bir tercih olarak gündeme alınmalıdır. NATO’yla var olmadık, NATO’suz da yok olmayız” sözleriyle ilgili açıklama yaptı.

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Kılıçdaroğlu, “Bahçeli de NATO’dan çıkmayı önermiş. NATO, Türkiye için gereklidir ancak iktidar olarak ne kadar samimiler görmek isterim. ABD Yunanistan’ı üslerle doldurdu. Hedefleri net. Türkiye’deki ABD askeri tesislerini kapamayı getirsinler Meclis’e, Kuvayi Milliye ruhuyla destekleyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de yabacı asker bulunmasına karşı olduklarını belirten Kılıçdaroğlu, “Biz neoliberalizme karşı olduğumuz kadar toprağımızda yabancı askere de karşıyız. Gerekeni yapmaya hazırız. Peki siz hazır mısınız iktidar sahipleri? Bu da sizin samimiyetinizin turnusol kağıdı olsun. CHP hazırdır, bekliyoruz” dedi.

Bahçeli ne demişti?

MHP Lideri Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “NATO ile var olmadık NATO’suz da yok olmayız. Gerekirse NATO’dan ayrılmak bile gündeme alınabilir” demişti.

Paylaşın

MGK: Yapılacak Harekatlar Komşuların Toprak Bütünlüğünü Hedef Almıyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında yapılan MGK toplantısından sonra yapılan yazılı açıklamada, yapılacak operasyonların “komşuların toprak bütünlüğünü hedef almadığı” vurgusu yer aldı.

Erdoğan, Suriye’ye olası operasyonun MGK’da görüşüleceğini söylemişti. Erdoğan, “Güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinliğinde güvenli bölgeler oluşturmak için başlattığımız çalışmaların eksik kalan kısımlarıyla ilgili yeni adımları da atmaya başlıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

Millî Güvenlik Kurulu (MGK), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde toplandı. 3 saat süren toplantı sonrası kısa bir açıklama yapıldı. MGK’da yapılan açıklama şu şekilde:

“Güney sınırlarımızda icra edilen ve edilecek harekatların komşularımızın toprak bütünlüğünü hedef almadığı, milli güvenlik ihtiyacının gereği olduğu belirtilmiştir.

Terörizme destek vererek, uluslararası hukuku ihlal eden ülkelere bu tutuma son verme, Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerini dikkate alma çağrısında bulunulmuştur.

PKK/KCK-PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ başta olmak üzere terör örgütleri başta olmak üzere, milli birlik ve beraberliğimiz ile bekamıza yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve yurt dışında azim, kararlılık ve başarıyla icra edilen operasyonlar hakkında kurula bilgi sunulmuş ve ilave tedbirler görüşülmüştür.”

Paylaşın

Erdoğan, NATO’daki Tartışmadan Ne Kazanım Elde Edebilir?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya tam üyelik başvurularına karşı çıkarak, Yunanistan ile diyaloğu sertleştirerek ve Türkiye’nin Suriye’ye yönelik yeni bir kara operasyonu düzenleyebileceği mesajı vererek, uluslararası arenada son iki haftadır tartışmaların odak noktası oldu.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaşta Türkiye’nin arabulucu rolü oynama şansının artması ve iki yeni aday ülkenin üyeliğini veto etme hakkını elinde tutması sayesinde Ankara, Batılı müttefikleri PKK’yı dışlaması için artık daha fazla baskı yapmaya zorladığı izlenimini ortaya çıkarıyor.

Euronews Türkçe’nin Associated Press’den aktardığı haber analize göre, gelecek sene düzenlenecek seçimler öncesi Erdoğan, yurt dışındaki sorunların çözümünde oynamak istediği “güçlü adam” rolüyle iç politikada da seçmenlere bir anlamda mesaj göndermek istiyor.

Türkiye ne istiyor?

NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye, Finlandiya ve İsveç’ten PKK ile birlikte bu örgütle bağlantılı PYD, YPG gibi oluşumlarla daha etkili mücadele etmesini istiyor.

Ankara yine bu örgütlerin İsveç ve Finlandiya’daki üyelerinin iadesi istiyor. Türkiye ayrıca, İsveç ve Finlandiya ile birlikte kendisine silah ambargosu uygulayan müttefiklerinden bu kararlarını gözden geçirmesini talep ediyor.

Orta Doğu Demokrasi Projesi koordinatörü Merve Tahiroğlu AP’ye yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı olduğu ve bunun da kendisini pazarlıkta güçlü kıldığı inancında olduğu görüşünü dile getirdi.

Tahiroğlu, “NATO müttefikleri, Rusya’ya ittifakın daha önce hiç olmadığı kadar dayanışma ve birlik içinde olduğunu ve Erdoğan’ın Türkiye’sinin bile bunu bozamayacağını göstermek istiyor. Erdoğan da bu yüzden kazanımlar elde edeceğini biliyor.” dedi.

Suriye’ye yönelik operasyon tehdidi neden şimdi geldi?

Türkiye, 2016 yılından bu yana Suriye topraklarında üç sınır ötesi operasyon düzenlerken Suriye’deki Kürt grupları müttefik gören Washington ile Ankara arasındaki ilişkiler gerginleşti.

Erdoğan son olarak Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde sınırları boyunca 30 kilometre derinlikte bir güvenlik bölgesi oluşturabileceği mesajını verdi.

Bu girişimin esas amacının, bölgedeki PYD unsurlarını Türkiye sınırından uzaklaştırmak olduğu biliniyor.

Bu girişimin ayrıca milliyetçi oyların desteğini almanın dışında Ankara’nın yeni NATO üyeleri için veto hakkı ve arabuluculuk rolünde güçlü bir konumda olduğu bir sırada dışarıdan gelebilecek tepkilerin aşılmasında önemli bir zamanlama taktiği olduğu belirtiliyor.

Avusturya’daki Avrupa ve Güvenlik Politikalı Enstitüsü’nde görevli Michael Tanchum, Türkiye’nin NATO müttefiklerinin PKK ve yan unsurlarının tehdidini yeteri kadar ciddiye almadığı inancında olduğunu belirtti.

Türkiye’nin hem Moskova hem de Kiev ile yakın ilişkiler içinde olduğunu kaydeden Tanchum, konumunun kendisi için büyük endişe yaratan bu meseleleri ele alma girişiminde bulunmak için Ankara’ya önemli ölçüde koz sağladığı görüşünü dile getirdi. .

Orta Doğu Demokrasi Projesi koordinatörü Merve Tahiroglu’na göre, Türkiye’nin yeni adayları veto etme tehdidi dışında yeniden Suriye topraklarına girmesi, Ukrayna krizinde arabuluculuk rolü üstlenmek için Erdoğan’ın inşa etmek istediği “iyi niyet” imajına zarar verebilir.

Tahiroğlu, “Pek çok NATO üyesi Türkiye’nin Erdoğan yönetiminde sorunlu bir müttefik olduğu fikrini kesinlikle pekiştirdi.” diyerek görüşlerini özetledi.

Yunanistan’ın yaklaşımı ne?

NATO müttefiki Türkiye ve Yunanistan arasında yıllardır süren, başta Kıbrıs, karasuları, hava sahası, azınlıklar gibi konularda ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.

Son olarak Akdeniz’de petrol ve gaz sondaj arama çalışmaları Ankara ve Atina arasındaki gerginliği tırmandıran önemli bir sorun olarak ortaya çıktı.

Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun devam etmesini istemesi, Atina’nın Washington’dan yeni savaş uçakları alma girişimi ve Türkiye’yi NATO tatbikatından dışlamasına Erdoğan sert tepki gösterdi ve iki ülke hükümetleri arasında yapılacak stratejik konsey toplantısını iptal etti.

Erdoğan buna ilave olarak Türkiye’nin 1980 yılında Yunanistan’ın NATO’ya girişini veto etmeyerek büyük bir hata yaptığını dile getirdi.

Türkiye’de seçim politikalarının rolü ne?

Türkiye’de gelecek yıl hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimleri düzenlenecek. Daha önce Suriye’ye yönelik operasyonlar Erdoğan’ın seçimlerde popülaritesini yükseltmişti.

Türkiye’de ekonominin kötüye gittiği ve enflasyon oranının yüzde 70’e çıktığı bir dönemde Erdoğan’ın milliyetçi oyları alabilmek için dış politikada sertleştiği tahmin ediliyor.

Tahiroğlu, Ukrayna savaşından bu yana Batı ve ABD’nin desteğini alan Erdoğan’ın seçmen tabanını pekiştirebilmek için seçim öncesi dış politika kartlarını oynamaya devam etme eğiliminde olacağını ifade etti.

Paylaşın

Ukrayna Tahılının İhracatı İçin Türkiye Devrede

Ankara’nın, Ukrayna tahılının Türkiye üzerinden ihraç edilebilmesi için Moskova ve Kiev ile müzakereler halinde olduğu bildirildi. Öte yandan Alman Demiryolları İşletmesi (Deutsche Bahn), Ukrayna’nın tahıl ihracatına destek vereceğini duyurdu.

Reuters haber ajansına konuyla ilgili bilgi veren üst düzey bir Türk yetkili, “Türkiye, Ukrayna tahılının ihracatı için hem Rusya, hem de Ukrayna ile görüşüyor. Türkiye üzerinden açılacak bir koridorla bu tahılın hedeflenen pazarlara ulaşmasına yönelik bir talep var. Müzakereler devam ediyor” ifadesini kullandı.

Ukrayna’nın Karadeniz’deki limanları, Rusya’nın bu ülkeye yönelik saldırılarını başlattığı Şubat ayından bu yana kullanılamıyor ve limanlardaki depolarda 20 milyon tondan fazla tahıl olduğu belirtiliyor. Rusya ile birlikte küresel buğday arzının yaklaşık üçte birini Ukrayna’dan tahıl ihracatı yapılamaması nedeniyle küresel çapta gittikçe büyüyen bir gıda krizi yaşanıyor.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Andrey Rudenko, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Batı’nın ülkesine yönelik bazı yaptırımları kaldırması karşılığında Moskova’nın gıda taşıyan gemiler için koridor açmaya hazır olduğunu dile getirmişti.

Almanya da destek vermeye hazır

Alman Demiryolları İşletmesi (Deutsche Bahn), Ukrayna’nın tahıl ihracatına destek vereceğini duyurdu. Alman Yazı İşleri Ağı’na (RND) konuya dair açıklamalarda bulunan Deutsche Bahn (DB) Cargo Yönetim Kurulu Başkanı Sigrid Evelyn Nikuta, “Dünyanın bazı bölgelerinde yaşanması muhtemel olan açlık krizi ve milyonlarca ton Ukrayna tahılının ihracatına olan ihtiyaç nedeniyle, Almanya hükümeti ile birlikte DB Cargo olarak biz daha fazla iş üstlenip daha çok nakliye tren seferi organize edeceğiz” dedi.

“Şirket olarak sosyal sorumluluğumuz gereği yapmamız gereken ne varsa yapıyoruz” ifadelerini kullanan Nikuta, DB Cargo’nun Polonya ve Romanya’da kendine bağlı şirketler aracılığıyla halihazırda her gün çeşitli limanlara tahıl taşıyan çok sayıda tren seferi organize ettiğini bildirdi. Sigrid E. Nikuta, bir sonraki adımın Ukrayna’nın tarım ihracatının artırılması olacağını ve hedeflerinin Kuzey Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’deki limanlara kalıcı bağlantılar kurmak olduğunu ifade etti.

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre Ukrayna’daki depolarda şu an ihraç edilmeyi bekleyen toplam 25 milyon ton tahıl bulunuyor. Karadeniz’deki limanları Rus ablukası altında olduğu için ihracatını buradan yapamayan Kiev, acil bir biçimde alternatif rotalar arıyor.

Paylaşın

“Türkiye’nin Batışında Zirveyi Gören Ve Zenginleşenler AKP’liler”

Partisinin genel merkezinde haftalık basın toplantısında konuşan HDP Sözcüsü Günay, “Ekonomi gündemine ilişkin artık söylenecek tek şey var. Türkiye’yi el birliği ile batırdılar. 21 Aralık 2021 akşamından bu yana Türkiye halklarına kocaman kuyruklu bir yalan söylendi. Tam 6 ay geçti… Geldiğimiz aşamada Dolar 12 TL’den 16,30 TL’ye yükseldi. 1 milyon yeni icra davası açıldı. Türkiye’nin borcunun faizi 1 Trilyon 272 Milyar TL arttı. Bu rakam Türkiye’nin bir yıllık bütçesine neredeyse denk bir rakam” dedi.

Haber Merkezi / Günay, konuşmasının devamında ise, “Enflasyon 5 katına çıktı. İşsiz sayısı 8 milyonun üzerine çıktı. Açlık sınırı 6 bin 465 TL, yoksulluk sınırı 19 bin 406 TL’ye yükseldi. Sadece dövizin 6 aylık yüzde 30’un üzerinde artmasıyla Türkiye’nin borcuna 2 trilyon eklendi. CDS risk primi 700’ün üzerine çıktı. Türkiye borçlarını ödeyememe durumu ile karşı karşıya geldi… Türkiye’nin batışında zirveyi gören ve zenginleşenler AKP’lilerdir. Geride kalanları düşünecek hiçbir politikaları yok, ajandalarında yolsuzluk var, gasp var, hırsızlık var. Ama unuttukları bir şey var ki Türkiye halkları tüm gerçekleri görüyor ve yapılan bu haksızlara, hukuksuzluklara talan düzenine karşı elbette ki bir cevabı olacaktır. Gereken cevabı sandıkta AKP iktidarının yüzüne çarpacaktır.” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Sözcüsü Ebru Günay, parti genel merkezinde haftalık basın toplantısında konuştu. Günay şunları söyledi:

“AKP-MHP iktidarı kendi krizini ve çöküşünü aşmak veya gizlemek için, sınırlarının ötesinde krizler üreterek, sürekli saldırılarla, istikrarsızlık ve toplumsal sorun yaratıyor. Sonra da bunu bir beka ve güvenlik sorunu olarak isimlendirip, toplumu kandırmaya çalışmaktadır. AKP Başkanı Erdoğan, Suriye’ye operasyon yapılacağını açıkladı. Peki hedef neresi? Tabii ki hedef Rojava. Bu dünya üzerinde Kürtlerin yaşadığı neresi varsa Erdoğan’ın hedefi de orasıdır. Hedef IŞİD saldırılarına karşı bütün dünyanın gözleri önünde mücadele ederek kazanım elde eden ve IŞİD’i yenilgiye uğratan Kürtler.

“İktidar uluslararası meydanı boş buldu, yeniden Kürt kazanımlarına saldırıyor”

Bu savaşın birçok boyutu var ama Erdoğan ve savaş kurmayları hem dışarıda hem de içerideki fırsatları, savaş yoluyla iktidarlarının lehine çevirmek istiyorlar. Rusya, Ukrayna’daki savaşla meşgul, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya girmesini veto etme tehdidiyle de ABD ile pazarlık imkanı doğmuş oldu, yani iktidar uluslararası meydanı boş buldu ve yönünü yine Kürtlere ve kazanımlarına çevirdi.

İçeride ve dışarıda yürüttüğü Kürt düşmanı siyaset ile de seçime gitmek istiyor. Böylece milliyetçi dalgayı ve küçük ortağını arkasına alarak tahtını sağlamlaştırmak istiyor. O da sonunun geldiğinin farkında ve buradan Kürtleri boğarak kurtulmayı hedefliyor. Suriye’de Rojava’ya yönelen savaş, Kürt halkına acıdan başka bir şey getirmeyeceği gibi, Türkiye halklarına da yoksulluk olarak geri dönecek. Savaşın ekonomik maliyeti, zaten yoksullukla, ekonomik krizle boğuşan Türkiye hakları için krizin derinleşmesine ve doğrudan halkın gündelik hayatının üzerindeki etkisinin katmerlenmesine sebep olacak. İktidar, ekonomik krizin yaralarını da savaştan kazanacağı milliyetçilik bandajıyla örtemeyecek.

“Barış olmadan demokrasi de özgürlük de olmaz: Barışın yolu İmralı’dan geçer”

Biz, bu topraklar üzerinde yaşayan halkların en acil ihtiyaçlarından birinin barış olduğunu biliyoruz. Barış olmadan demokrasi de olmaz, özgürlük de olmaz. Bu topraklara barışın gelebilmesinin tek yolu ise İmralı kapılarının açılarak Sayın Öcalan’ın kurucu barış rolünü tekrar oynamasından geçiyor. Tüm dünyanın şahitlik ettiği gibi biliyoruz ki, İmralı’nı kapısı ne zaman aralansa bu coğrafyada yaşayan tüm halklar için barış ve özgürlük imkanları artıyor, halkların birlikte yaşama umutları yeniden yeşeriyor.

Savaş ve tecrit politikalarının sonucu olarak Şengal ve Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik gelişen saldırılar, köylerinden edilmiş on binlerce mültecinin kaldığı Mahmur’un sürekli tehdit edilmesi, hava saldırılarının hedefi olması aslında Kürt karşıtı ve Kürtlerin özgür iradesine yönelik tahammülsüzlüğün en açık, en somut bir göstergesidir. Sivillerin yaşamını yitirdiği bu saldırılar olduğunda, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar da sessiz kalmamalı.

Kürt halkına karşı geliştirilen savaş konseptinin iktidarın koltuğunu sağlamlaştırma çabasından başka bir şey olmadığı biliyoruz. Bu çaba, içeride partimize dönük Kobanî Kumpas Davası, kapatma davası, sayısız gözaltı ve tutuklamayla yargı ve kolluk eliyle yapılırken, yönünü Rojava’ya dönen bir saldırı planı, Kürtleri soykırıma uğratma, varlıklarını ortadan kaldırma, yok etme planıdır. Bu plan sadece Kürt halkına değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkların geleceğine yönelmiştir. Türkiye’de yaşayan tüm demokrasi güçleri, yazarlar, aydınlar sanatçılar, demokratik kitle örgütleri iktidarın bu kirli oyununa karşı ses çıkarmalı, bu, coğrafyamızda yaşayan tüm halklara karşı tarihsel sorumluluğumuzdur.

“AKP’nin tutarsız dış politikası uluslararası alanda alay konusu oluyor”

AKP Hükümeti’nin, dış politikayı pazarlıktan ibaret sayan yaklaşımının canlı tanığıyız. Ancak bu son NATO üyeliği tartışmalarından görülebileceği üzere Saray rejiminin fırsatçılığı ve tutarsız yaklaşımları uluslararası kamuoyunda alay konusu oldu. Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın Erdoğan hakkında sarf ettiği sözler Erdoğan’ın dış politikadaki güvenilmezliğini yeterince ortaya koydu.

Rusya’nın Doğu Avrupa’yı tehdit etmesi nedeniyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik başvurusu yapması, bölgenin daha da militarist bir siyasi iklime gireceğini göstermektedir.  Erdoğan, Ukrayna Savaşı’nda olduğu gibi, bu NATO üyelik başvurularını da kendince “Allah’ın bir lütfu” gibi görmektedir. Saray rejimi, bu iki ülkeden üyelik başvurularının veto edilmemesi karşılığında Suriye Demokratik Güçleri’ne verdikleri desteği kesmelerini ve “terörist” ilan etmelerini istemiştir. Bu talepler yetmezmiş gibi Kürt asıllı İsveç vatandaşı bir parlamenterin bile Türkiye’ye “iadesi” istendi. Hayatının hiçbir döneminde Türkiye’de ikamet etmemiş, Türkiye vatandaşlığı bulunmamış ve hakkında bilinen hiçbir yargısal hüküm bulunmamış bir İsveç vatandaşı yani bir milletvekili, sırf Kürt olması ve AKP’yi eleştiriyor olması nedeniyle “terörist” muamelesi görüyor. Yayıncı ve yazar Sayın Ragıp Zarakolu gibi Türkiye yayıncılığına önemli katkılar sağlamış bir aydın hakkında açılan davaların tamamı fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında yani suç teşkil etmeyen konuşmalardan ibarettir. Cezaevlerinde haksız ve hukuksuz şekilde tutulan yüzlerce aydın gibi, Ragıp Zarakolu da AKP’nin cezaevlerindeki siyasi esir gibi alıkonulmak istenmektedir. İsveç’in  yargı sisteminde ve siyasi etik normlarında insan hakları adına en ufak bir kırıntı bile kalmış olsa Saray rejiminin bu hukuk dışı talepleri anında reddedilmeliydi. NATO’yu, ABD’yi, İsveç’i, Finlandiya’yı ve diğer ilgili devletlerin yaklaşımlarını yakından takip ediyoruz ve takip etmeye devam edeceğiz. Afrin’den Şengal’e kadar Kürt halkının büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımları Saray rejiminin ırkçı politikaları karşısında pazarlık konusu haline getirmemeye çağırıyoruz. İsveç ile Finlandiya’nın “güvenliği” için Kürtlerin güvenlik hakkı pazarlık konusu yapılmamalıdır.

“Kürt halkının kendisini yönetmesi neden bu kadar zorunuza gidiyor?”

Daha iki gün önce Erdoğan Rojava Kürtlerini tehdit etti ve oraya bir işgal saldırısı başlatacağını duyurdu. Peki Rojava’dan ne istiyorsunuz? Dünya hegemonyasında ulus devletlerin baskıcı karakterinden farklı olarak demokratik özerk yönetim olarak var olmak, varlığını korumaktan başka ne yapmış Rojava? Oradaki Kürtlerin kendini tüm baskılara ve dayatmalara karşı korumak ve kendi kendini yönetme gücünü tüm baskı, saldırı ve ambargolara karşı sürdürmek neden bu kadar iktidarın zoruna gidiyor? Bakın daha önce işgal edilen bölgelerde her gün insanlık dışı vahşet uygulamaları devam etmektedir. O bölgelerdeki zenginlikler çeteler tarafından tüketildiğinden artık çeteler insanları kaçırıyor, onları alıp satarak insanlık suçu işlemeye başladılar.

İktidar savaşa endeksli bir siyaset yürütürken öte yandan Türkiye’nin çözüm bekleyen sorunları her gün daha  da derinleşiyor.  En can alıcı sorun alanlarının başında da Türkiye’de iş kazaları ve iş cinayetleri gelmektedir. Denetimin olmaması, işverenlerin hiçbir yaptırıma maruz kalmaması ve işyerlerinde gereken önlemlerin alınmaması iş cinayetlerinin yolunu açmaktadır. Bahar ayları ile birlikte havanın ısınması, sezonun başlaması, güvencesiz çalışmanın en yoğun olduğu inşaatlarda ve tarım alanlarında, alınmayan önlemlerden ötürü ne yazık ki iş cinayetlerinde artışlar devam ediyor. Özellikle Kürt illerinde, tarım ve hayvancılığa yeterli düzeyde desteğin sağlanamaması, bölgede yaşanan çatışma ve daha birçok nedenden ötürü toprağını ekip biçemeyen yurttaşlar, batı illerine mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmak zorunda bırakılmaktadır.

“Yasal düzenlemenin olmaması mevsimlik tarım işçilerini birçok sorunla baş başa bırakıyor”

Bilindiği üzere Nisan ayı ile mevsimlik tarım emekçilerinin zorlu, çileli yolculukları başlamaktadır. Her yıl onlarca yurttaşımız bu yolculukta alınmayan önlemlerden ötürü trafik kazalarında hayatını kaybetmekte, yüzlerce yurttaşımız yaralanmaktadır. Yine mevsimlik tarım işçilerine yönelik herhangi bir yasal düzenlemenin olmaması da mevsimlik tarım işçilerini birçok sorunla baş başa bırakmaktadır. Irkçı saldırılar, ulaşım, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık alanlarında yaşadıkları sorunların yanı sıra, meslek hastalıkları, ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlerle de örgütsüz ve sömürüye açık şekilde çalıştırılmak zorunda bırakıyorlar. Bu sömürü düzeninden en büyük payı ne yazık ki kadınlar ve çocuklar alıyor. Geçtiğimiz hafta çalışmak için ailesiyle birlikte Şanlıurfa Viranşehir’den Manisa’ya giden 14 yaşındaki Murat Koyuncu isimli çocuk, römork kapağının açılması sonucu düştü ve traktör tekerleğinin altında kalarak hayatını kaybetti.

İş cinayetlerini, “bu işin fıtratında, kaderinde var” diyerek değersizleştiren, hayatını kaybeden her emekçiye “adet” “sayı” zihniyetiyle yaklaşanlar iş cinayetlerinin önüne geçemez. Bizler iş cinayetinde hayatını kaybeden her emekçi canımızın acısını en derinden hissediyoruz. İş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş tüm işçilerimizi saygı ve rahmetle anıyor, HDP olarak işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alındığı, iş cinayetlerinin yaşanmadığı ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları için mücadelemizi daha da büyüteceğiz.

“AKP Türkiye’yi batırma planını adım adım işlemektedir” 

Ekonomi gündemine ilişkin artık söylenecek tek şey var. Türkiye’yi el birliği ile batırdılar. 21 Aralık 2021 akşamından bu yana Türkiye halklarına kocaman kuyruklu bir yalan söylendi. Tam 6 ay geçti. Geldiğimiz aşamada Dolar 12 TL’den 16,30 TL’ye yükseldi. 1 milyon yeni icra davası açıldı. Türkiye’nin borcunun faizi 1 Trilyon 272 Milyar TL arttı. Bu rakam Türkiye’nin bir yıllık bütçesine neredeyse denk bir rakam. Enflasyon 5 katına çıktı. İşsiz sayısı 8 milyonun üzerine çıktı. Açlık sınırı 6 bin 465 TL, yoksulluk sınırı 19 bin 406 TL’ye yükseldi. Sadece dövizin 6 aylık yüzde 30’un üzerinde artmasıyla Türkiye’nin borcuna 2 trilyon eklendi. CDS risk primi 700’ün üzerine çıktı. Türkiye borçlarını ödeyememe durumu ile karşı karşıya geldi.

Bu korkunç rakamların açıklanabilecek tek bir yanı var. Planlı, programlı, düzenli bir şekilde işleyen Türkiye’yi batırma projesiyle karşı karşıyayız. AKP, Türkiye’yi batırma planını adım adım işletmektedir. Aksi halde 6 ayda, bile isteye bir ülke bu hale getirilemez. Türkiye’nin batışında zirveyi gören ve zenginleşenler AKP’lilerdir. Geride kalanları düşünecek hiçbir politikaları yok, ajandalarında yolsuzluk var, gasp var, hırsızlık var. Sözde karşı oldukları faizden kendilerini ve bir avuç yandaşı zengin etme planları var. Ama unuttukları bir şey var ki Türkiye halkları tüm gerçekleri görüyor ve yapılan bu haksızlara, hukuksuzluklara talan düzenine karşı elbette ki bir cevabı olacaktır. Gereken cevabı sandıkta AKP iktidarının yüzüne çarpacaktır. Kirliliklerini gizlemek için yürüttükleri savaşlar bile AKP iktidarını kurtaramayacaktır.

“HDP olarak beyaz mitingde olacağız”

Pandemi sürecinde en büyük zorlukları yaşayanların başında sağlık emekçileri geliyor. Sağlık emekçileri yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek için SES, TBB, TDB, DEV SAĞLIK İŞ, gibi birçok sendika ve kuruluşun öncülüğünde 29 Mayıs Pazar günü Ankara’da sağlık emekçileri “Emek Bizim, Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” diyerek düzenleyecekleri beyaz mitinge sağlığımızı korumak için sağlık emekçileri ile miting alanında buluşalım. HDP olarak beyaz miting de olacağız ve herkesi de buradan davet ediyoruz.”

Paylaşın