Babacan’dan “Telef” Yorumu: Erdoğan’ın Zihin Dünyasının Dışa Vurumu

Erdoğan’ın “Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP’li telef olup gidecek” sözlerini yorumlayan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan, Erdoğan’ın zihin dünyasının dışa vurumu olduğunu söyledi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Tele1 TV’de Zeynel Lüle ile “Liderler Söz Bizde” programına katıldı. Ali Babacan, gündeme ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

Kanal İstanbul: Bütün vatandaşlarımızın kolayca anlayabileceği bir soru. Bu soruya Sayın Erdoğan’ın ben cevap vermesini istiyorum. Kanal İstanbul yapıldığında İstanbul’un Avrupa yakası bir ada haline gelecek. Çünkü bir tarafında Boğaz ve basit bir tarafında Kanal ortaya çıktı bir ada. Ve bu ada sınırlı sayıda köprüyle ana karaya bağlı hale gelecek. Allah korusun bir savaş anında, bir deprem anında bu adadan tahliye gerekecek ya da bu adaya yardımların ulaşması gerekecek.

Sadece sınırlı sayıda köprüyle bağlı olan bir adaya siz bu yardımlara nasıl ulaşacaksınız? Bu tahliyeyi nasıl sağlayacaksınız? Bunun bakın cevabı yok. Kimse konuşmuyor bunu. Bununla ilgili acaba gerçekten Silahlı Kuvvetlerden, Genelkurmay’dan böyle bağımsız ama tam iyi çalışılmış bir rapor istendi mi istenmedi mi? Acaba onların görüşü nasıl? Bir şey olmaz İstanbul’un biz bir şekilde güvenliğini sağlarız diyorlar mı? Yoksa acaba onların da endişeleri var mı? Mesela bunları soruyorum.

Bunları bilmek vatandaş olarak benim hakkım. İstanbul’da yaşayan herkesin hakkı. Mesela deprem anında yaşadık değil mi? İstanbul trafiği birdenbire kilitlendi. Birdenbire. Boğazın olduğu bir şehirde bu şehri rahatlatmak ancak ne olur? Köprünün olmadığı alanlardan çevreye doğru kayışlar da olur ya da dışarıdan buraya yardımların, desteklerin gelmesi de olur. Ama siz bu tarafa da bir kanalı çekince İstanbul’un Avrupa Yakası oluyor bir kapalı yer. En büyük tehlike bu şu anda.

Taksim Meydanı: 1 Mayıs dünyanın her yerinde çalışanların bayramı olarak kutlanır. Ancak Türkiye’de maalesef her 1 Mayıs gerginliklerin, çatışmaların ve çalışanlarla işçilerimizin temsilcileriyle güvenlik güçlerinin karşı karşıya geldiği bir gün olur. Ve bu Taksim inadı her neyse ben çözebilmiş değilim açıkçası. Bu Taksim inadı niçin? İlla ülkede bir gerginlik mi üretmek gerekiyor? İlla karşıtlık mı üretmek gerekiyor?

Şu anda Sayın Erdoğan Türkiye’yi tamamen karşıtlıklar üzerinden yönetiyor. Kutuplaştırarak yönetiyor. Benimle misin? Karşımda mısın? Sürekli bir düşman üreten, sürekli bir karşı taraf üreten bir siyaset uyguluyor maalesef. Buna siyaset bilimciler korku siyaseti diyor. Biliyorsunuz çözüm üreten, ülke için faydalı işler yapan iktidarlar umut siyaseti, ilerlemeyle ilgili siyaset üretir. Güzel şeyler yaparlar, ülkenin sorunlarını çözerler, ülkeyi ilerletirler. Ve insanlar umutla ülke daha ileri gitsin diye o siyasi partiyi destekler. Ama artık umut üretemeyince, çözüm üretemeyince bazen iktidarlar korku siyaseti tarafına düşerler.

Gerçekten siyasi nezakete hiçbir şekilde sığmayacak ve bir Cumhurbaşkanı’nın üslubuna hiç yakışmayacak bir ifadedir telef. Çünkü telef ifadesi ne için kullanılır onu herhalde konunun muhatapları iyi bilir. Dolayısıyla siyasi rakiplerine Cumhurbaşkanı adayı olmak isteyen ya da o niyetle yola çıkanları kaybettiklerinde bunlar telef oldu diye adlandırmak aslında kendi zihin dünyasında kendisi haricindeki herkesi nasıl bir sınıfa koyduğu nasıl değerlendirdiğini de bir bakıma dışa vurma… Böyle değerlendirmek lazım.

2023 Hedefleri: Bu ülkeyi seven, bu ülke için canla başla çalışmaya hazır milyonlar insan var. Dürüst ve ehil insanlar var. Bu ülkenin yönetiminde yer alabilecek… Ve bu ilelebet gitmez. Hiçbir zulüm sonsuz olmamıştır. Hiçbir baskı rejimi sonsuza kadar yaşamamıştır. Bizim coğrafyada çok kötü örnekleri var. Bu baskı ve zulüm rejimlerinin sonunun nasıl olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla iktidarın da bu baskı inadından vazgeçmesi Türkiye’yi demokratik dönüşüme hazırlaması lazım. İnsanların gözüne baka baka ‘2023 hedeflerini tutturduk, şimdi 2053’ diyor.

2023 hedeflerine çalışan benim. Benim başkanlığımda bir heyetle çalıştık biz bunu. Yıl 2011. 2011 Türkiye’nin gerçekten zirvede dolaştığı yıllar. Dedik ki ‘Eğer bu ülke milli gelirini 8 yılda 3 bin 500 dolardan 12 bin dolara çıkarttıysa neredeyse 3,5 katına çıkarttıysa artık bu 12 bin 500 dolarlık milli gelirini 10 sene sonra 2’ye katlar dedik. Bunun arkasında bir makro ekonomik model var. Çok ciddi tahmin modelleri var. Yani binlerce sayfalık analizler falan var. Hani bakkal hesabı diyelim. Basit hesap, manav hesabı…

Yani 10 yılda kabaca söylüyorum. 10 yılda Türkiye’nin milli geliri 3,5 katına çıkmış. Geri kalan 10 yılda da 2 katına çıkar diyoruz sadece. 12 bin 500, 25 bin olur diyoruz. Öbür tarafta ihracat. İhracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkmış sadece 6 yılda. 36’dan 132’ye çıkmış. 4’e katlamış yani. Bakın unutmayalım. Geçen seneki ihracat artışı yüzde 3, evvelki seneki ihracat artışı 0,007, yüzde 1 bile değil. İhracat yerinde sayıyor aslında.

Tutuyor 2023 hedeflerine ulaştık diyor. 2023 hedefimiz bizim 500 milyar dolardı. 2023’teki ihracat 255 milyar dolar. Nasıl tutturduk dersiniz? İnsanların gözünün içine baka baka bu yapılmaz, bu kadar aldatılmaz yani. Onun için ben gerçekten çok rahatsızlık hissettim ve hemen bu açıklamaları yaptım. Bu kadar aldatarak yönetmek çok kötü bir şey.

TRT milletin varlığıdır. TRT yıllarca, kurulduğundan sonra sonra, yıllarca olduğu gibi, adil bir yayıncılık politikası izlemek zorundadır. Çünkü devletin kanalıdır. Milletin kanalıdır. Sayın Erdoğan’ın şahsi kanalı değildir. Yandaşlarının kanalı değildir. Dolayısıyla TRT olsun Anadolu Ajansı olsun, bu tür kuruluşların adil bir yayıncılık ilkesi izlemesi lazım. Bu kul hakkıdır, hak gaspıdır.

Ben DEVA Partisi’nin Genel Başkanı olarak eğer Genel Merkezimizde büyük binamızda beş yıldır elektrik parası ödüyorsak ve buradan da TRT’ye pay ödüyorsak, TRT beni bir kere bile yayına davet etmediyse, doğru düzgün haberlerimizi yayınlamıyorsa benim hakkım var ve ben bu hakkımı helal etmiyorum. Hadi bakalım uğraşsınlar. Nasıl çözeceklerini düşünsünler ben hakkımı helal etmiyorum diye. DEVA Partisi’ne oy veren ya da AK Parti, Erdoğan dışında başkalarına oy veren insanlar ‘Ben de hakkımı helal etmiyorum’ derse Sayın Erdoğan ne yapacak?

Sanal Kumar: Bakın 2025 yılını aile yılı diye açıkladılar değil mi? 2025 yılı. Fakat şu anda bu sanal kumar ve sanal bahis çok büyük aile facialarına sebep oluyor. Bak bununla ilgili biz bunu epeydir gündeme getiriyoruz. Ve sosyal medyada insanlar başlarına gelenleri yazıyor. Neler neler yani.

Bakın şöyle arkadaşlarımız sosyal medyadan bazı kesitler oluşturdu. Herhalde şöyle tutarsam daha iyi görünür. Diyor ki ‘Bak 15 günlük evliliğim bitti’ diyor. Bir başka örnek. ‘Bir tanıdığım bu illet yüzünden 34 yaşında canına kıydı’ diyor. ‘7 aylık bebeği öksüz kaldı’ diyor. Burada ‘Az önce 700 bin lira içeri giren arkadaşımızın annesi cinnet getiriyor’ diyor. ‘Bakın babam 5 milyon lira kaybetti’ diyor. Bunlardan yüzlerce binlerce örnek var.

Ve şu anda bizim de bir avukat arkadaşımızın takip ettiği bir dava var. Bu sanal kumarla ilgili davadaki rakam 270 milyar TL. Yani tek bir kuruluşun oynattığı sanal kumardan ciro 270 milyar TL. Yani bugünkü dolar kuru hesapladığınızda 6-7 milyar dolardan bahsediyoruz. 1500 tane sanık var. Bunların çoğu üniversite öğrencisi. Çünkü üniversite öğrencilerin banka hesaplarını kiralıyorlar. Öğrencinin parası yok. Biri geliyor diyor ki ya sen banka hesabının şifresini bana ver diyor.

Sana da ben ayda şu kadar para vereyim diyor. Ama o banka hesabını biraz bize lazım diyor. Tek bir üniversite öğrencisi bankası hesabından geçen rakam 100 milyon lira, 200 milyon lira. Bunların hepsi şu anda davalık. Parayı kazanan 3-5 kişi var. Bir avuç insan var. Hem o kumarı oynayanlar mağdur oluyor. Çünkü kumarda unutmayalım hep kasa kazanır. Oynatan kazanır. Toplamda oynayanlar zarar eder. Oynayanlar içerisinde birinden toplayıp birine verirsiniz ama asıl parayı oynatan kazanır.

Seçim İttifakı: 2023 seçimlerinde bu 6 partinin bir araya geldiği bir modelle seçime girdik. Ama şunu gördük ki normal şartlarda bize DEVA’ya oy verebilecek vatandaşlarımızın bir kısmı Altılı Masa’da olduğumuz için bize destek vermedi. Seçim sonrasındaki analizlerde de gördük. Her çarşıya pazara çıktığımızda da karşılaşıyoruz.

Şu var AK Parti’den soğuyan bir zamanlar Sayın Erdoğan’a gönül vermişken artık ondan soğuyan seçmenin birdenbire ana muhalefete doğru desteğini kaydırması, birdenbire CHP’ye desteğini kaydırması çok olası görünmüyor. 2023’te biz denedik ama bu olmadı. Dolayısıyla biz bu önümüzdeki seçime ayrı bir kulvarda yürüyeceğiz.

DEVA Partisi’nin 2. Olağan Büyük Kongresi’nde, 12 Ekim Kongresi’nde ben bunu açıkladım aslında. Dedim ki ‘Biz bu ülkeyi iki kutuplu siyasete hapsetmeyeceğiz. Vatandaşlarımız sadece bu iki tercihten birisini seçmek zorundasın’ ikilemine mahkûm etmeyeceğiz. Bir üçüncü yol açacağız. Özellikle AK Parti’ye ve Erdoğan’a destek veren seçmenlerin rahatlıkla gelebileceği…

Hani şu vardı ya ‘Elim altına gitmedi.’ ‘Altı okun altına elim gitmiyor’ diyen seçmenler var. Dolayısıyla bu aslında ne olacak? Muhalefetin toplam desteğini arttıracak bir model olacak. Yani eğer muhalefetin toplam desteğini arttırmasını istiyorsak, gerçekten iktidar değişikliği istiyorsak bu önümüzdeki seçimlerde bu modelin daha doğru bir model olduğunu biz düşünüyoruz.”

Paylaşın

Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı Görmek İsteyenlerin Oranı Yüzde 19

Panorama’nın yalnızca aboneleriyle paylaştığı ankete göre; Erdoğan’ı cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler oranı, şubat ayında yüzde 17 iken şimdi yüzde 19’a çıktı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın grup toplantısındaki “Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP’li siyaset girdabında telef olup gidecek?” sözleri tepkilere neden oldu.

Gazeteci Ertuğrul Özkök “Aynı saatlerde önüme gelen ankete bakarsanız durum pek öyle görünmüyor” diyerek Erdoğan’ı kızdıracak anketin sonuçlarını yazdı. Ertuğrul Özkök, Panorama’nın yalnızca aboneleriyle paylaştığı anketin sonuçlarından bazı bölümleri bugünkü yazısında paylaştı.

Şubat ayında Ekrem İmamoğlu’nu Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenlerin oranı yüzde 15’ten yüzde 24’e yükseldi. Aynı dönemde Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler de yüzde 17’den yüzde 19’a çıkmış.

19 Mart’taki gözaltı ardından tutuklama Ekrem İmamoğlu’na 8 puandan çok getirirken, Erdoğan’a da 2 puan getirmiş. Şubat ayı anketinde AK Parti ve CHP oyları yüzde 24 düzeyindeyken şubattan nisana geçen sürede CHP oyları 6 puan artarak yüzde 30’un üzerine çıkmış. AK Parti ise oylarını üç puan artırdı.

Özkök sonuçlara dair, “19 Mart depremi en çok İmamoğlu ve CHP’ye yaramış. Ama AK Parti’nin durumunu da konsolide etmiş. Anlayacağınız şu aşamada kutuplaşma CHP ve AK Parti’ye yarıyor…” yorumunu yaptı.

2023’te oy kullanmayan ve 2028’de kullanacak olan gençler arasında CHP’nin oyu 1’e 3 farkı açmış durumda. Yeni seçmenin yüzde 20’si AK Parti derken yüzde 60’ı CHP diyor.

Ankete göre AK Parti düşük gelirlilerden de oy almaya başladı. Özkök’e konuşan Panaroma Araştırma şirketi Genel Müdürü Osman Sert, şu ifadeleri kullandı:

“AK Parti ve CHP arasındaki oylar, döneme ve siyasal gelişmelere göre yükselip alçalabiliyor. Ama bunun dışında her iki partinin oy tabanında da yapısal değişimler görülmeye başlandı. Eskiden eğitim seviyesi yükselirken CHP’nin oyu artar gelir seviyesi düştükçe AK Parti’nin oyu artardı. Son dönemde bu ezber ciddi anlamda bozulmuş durumda.”

Paylaşın

İktidar, Kanal İstanbul’dan Vazgeçmiyor: Kesinlikle Yapacağız

İktidar, muhalefetin rant ve talan projesi olarak tanımladığı ve ülke ekonomisine büyük bir yük getireceğini ifade ettiği “Kanal İstanbul” projesinden vazgeçmiyor. 

Haber Merkezi / Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un ‘gündemimizde yok’ açıklamasının üzerinden 24 saat geçmeden, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, “Çok net bir irademiz var. Biz Kanal İstanbul’u yapacağız. Bunu ne zaman yapmalıyız, bu konuyu istişare ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Abdulkadir Uraloğlu, Karayolları Genel Müdürlüğü Hafif Seviye Kentsel Arama Kurtarma Ekibi “Karakurt” Tanıtım ve Araç Dağıtım Töreni’nin ardından Kanal İstanbul ile ilgili bir soruya “İlgili kurumlarımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığımız başta olmak üzere, değerli bakanımız başta olmak üzere biz ilgili kurumlarla beraber bu süreci istişare ediyoruz ve buna göre de zaman zaman kamuoyuna belli açıklamalarda bulunuyoruz” şeklinde yanıt verdi.

Bakan Uraloğlu, şöyle devam etti: “Cumhurbaşkanımız ile ziyaret ettik. Ziyaret ettiğimiz yer Başakşehir Nakkaş Otoyol Projesi’nin Kanal İstanbul üzerindeki önemli bir yapısıdır. Altta Kanal İstanbul yapılacakmış gibi projelendirilmiş ve inşaatına da devam ediyoruz.”

“Biz Kanal İstanbul’un yapılmasıyla ilgili çok net bir şekilde söylemek istiyorum; çok net bir irademiz var, Kanal İstanbul’u kesinlikle yapacağız” diyen Abdulkadir Uraloğlu, şunları söyledi: “Yalnız Kanal İstanbul’u ne zaman yapacağız, ne zaman yapmalıyız bunu istişare ediyoruz hem bakanımızla (Murat Kurum), hem de sayın Cumhurbaşkanımıza arz ediyoruz.

Ciddi bir projeden bahsediyoruz 15-20 milyar dolarlık. Dolayısıyla doğru zamanda, doğru kredi ya da finans imkanlarıyla beraber Kanal İstanbul’u yapacağız. Bundan vazgeçmiş değiliz.”

Uraloğlu’nun açıklamaları, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un “Kanal İstanbul gündemimizde yok” ifadelerinden bir gün sonra geldi. Kurum, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) grup toplantısında gazetecilere yaptığı açıklamada, Kanal İstanbul projesinin gündemlerinde olmadığına dikkat çekmişti.

Kurum, gazetecilerin İstanbul’un su havzalarından Sazlıdere’de yapılan konutlara ilişkin “Kanal İstanbul ile bir bağlantısı nedir?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Kanal İstanbul ile ilgili bir konu şu anda gündemimizde yok. Olmadığını daha önce de söylemiştik.”

Kanal İstanbul, İstanbul Boğazı’na alternatif bir su yolu oluşturmayı amaçlayan ve kamuoyunda uzun süredir tartışılan bir mega proje. İlk kez 2011 yılında o dönem başbakan olan Erdoğan tarafından ‘çılgın proje’ olarak duyurulan Kanal İstanbul, çevresel etkileri, ekonomik maliyeti ve şehir planlamasına olası zararları nedeniyle özellikle muhalefet partileri ve uzmanlar tarafından sert şekilde eleştiriliyor.

Paylaşın

İstanbul 1 Mayıs’ı: En Az 400 Gözaltı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Taksim Meydanı kararına rağmen 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü meydanda kutlamak isteyen 400 kişinin gözaltına alındığı açıklandı.

Haber Merkezi / Anayasa Mahkemesi (AYM), Taksim Meydanı’nın emekçiler için “sembolik” anlamı olduğunu belirterek, burada yapılacak 1 Mayıs kutlamalarının yasaklanmasının hak ihlali olduğuna hükmetmişti.

İstanbul’da sendikalar, meslek örgütleri ve siyasi partiler 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü olağanüstü önlemler altında kutluyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) 1 Mayıs kutlamasını Kadıköy İskele’de, Türk-İş, Kartal Meydanı’nda gerçekleştirecek. Bazı sosyalist partiler, sendikalar ve gençlik grupları ise Taksim Meydanı’na yürüyüş çağrısında bulundu.

Ancak Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamasına bu yıl da izin verilmedi, Taksim civarında da önlemler artırıldı. Meydan ve çevresi dünden itibaren bariyerlerle çevrilirken, Gezi Parkı’na girişler engellendi. Bölgede çok sayıda TOMA, çevik kuvvet aracı ve polis konuşlandırıldı.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, aldıkları ihbarları esas alarak, 400 kişinin gözaltına alındığını paylaştı. Gözaltına alınanlar arasında en az beş avukat olduğunu bildirdi.

Dernek, bünyesinde kurulan “kriz masası” ile eylemcilere hukuki destek sağlıyor.

Uluslararası Af Örgütü’nden yasağı kaldırma çağrısı

Uluslararası Af Örgütü, hükümete gösteri yasağını kaldırma çağrısı yaptı. Örgütün Avrupa sorumlusu Dinushika Dissanayake “Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs kutlamalarına yönelik kısıtlamalar tamamen sahte güvenlik ve kamu düzeni gerekçelerine dayanıyor” dedi.

Öte yandan önceki yıllarda olduğu gibi sendika yöneticilerinin küçük bir grupla, 1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenleri anmak için Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakmasına izin verildi.

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve DİSK Yönetim Kurulu üyeleri, Gümüşsuyu’ndan anıta “Taksim Meydanı 1 Mayıs alanı” sloganıyla kısa bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Anıtın önünde “1 Mayıs şehitleri ölümsüzdür”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Kayyımlar gidecek biz kalacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atılırken, heyet adına DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu bir konuşma yaptı.

“1 Mayıs, ablukanın gölgesinde yaşanıyor”

DİSK Genel Başkanı Çerkezoğlu, 1 Mayıs’ın Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin son derece olumsuz bir süreçten geçtiği bir dönemde gerçekleştiğini belirtti.

İstanbul’da ise büyük bir yasak ve ablukanın gölgesinde 1 Mayıs’ı yaşadıklarını vurgulayan Çerkezoğlu, “Bugün burada, 1 Mayıs Meydanı’mız Taksim bir kez daha yasaklı. Gördüğünüz gibi meydan yine barikatlarla abluka altına alınmış durumda. Sadece Taksim değil, bugün tüm İstanbul ablukada” dedi.

Çerkezoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dünyanın her yerinde işçiler ve emekçiler 1 Mayıs’ı kendi belirledikleri alanlarda kutlarken, Türkiye’de Taksim yıllardır yasaklı. Yıllardır 1 Mayıs’ı ve Taksim Meydanı’nı özgürleştirmek için mücadele ediyoruz. 2010, 2011 ve 2012’de bu meydanda, tam burada, dünyanın en büyük 1 Mayıslarını gerçekleştirdik. Ancak 2013’ten bu yana Taksim yeniden yasaklı.

“Aslında bu barikatlar çok şeyi anlatıyor. Bu barikatlar, ülkeyi yöneten siyasi iktidarın zihniyetini gösteriyor. Milyonlarca işçiyi ve emekçiyi asgari ücrete, sendikasızlığa mahkûm etmeyi anlatıyor.

“Türkiye’yi bir asgari ücretliler ülkesi, çalışmak zorunda kalan emekliler ülkesi, patronundan daha fazla vergi veren işçiler ülkesi hâline getirmeyi anlatıyor. Ülkemizi; kadınların her gün şiddet ve ayrımcılıkla yüz yüze kaldığı, gençlerimizin geleceğinin karartıldığı, çocuklarımızın okullara aç gittiği, siyasetçiler, belediye başkanları, gazeteciler, sendikacıların hapse atıldığı bir ülke haline getirenler, istiyorlar ki susalım, hiçbir şeye itiraz etmeyelim, onların verdiğiyle yetinelim.”

Anayasa Mahkemesi’nin Taksim Meydanı kararını hatırlatan Çerkezoğlu, “Hem hukuksal hem tarihsel olarak Taksim Meydanı, 1 Mayıs meydanı olmasına rağmen hala yasaklı ve hala bu yasakçı zihniyet devam ediyor” dedi.

Çerkezoğlu, iktidara seslenerek şunları kaydetti: “Taksim yasağından vazgeçin. Bu barikatları kaldırın, Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs’a ve işçi sınıfına açın. Baskıyı, zulmü, yasakları kendi iktidarının güvencesi olarak görenler bilsinler ki, bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üreten halktan daha büyük bir güç yoktur. Mutlaka ama mutlaka bu ablukayı dağıtacağız. Taksim Meydanı’nı da 1 Mayıs’ı da özgürleştireceğiz.”

Olağanüstü önlemler

1 Mayıs kutlamaları nedeniyle kentte olağanüstü önlemler alındı. İstanbul Valiliği’nin 1 Mayıs nedeniyle aldığı önlemler saat 05.00 itibarıyla devreye girdi.

Beşiktaş, Beyoğlu, Şişli, Fatih, Kadıköy ve Kartal ilçelerinde onlarca cadde, bulvar ve sokak ulaşıma kapatıldı. Kent genelinde trafikte büyük bir sakinlik gözlenirken, kapanan yollarla bağlantılı yollarda trafik yoğunluğu yaşanıyor.

İstiklal Caddesi’ndeki nostaljik tramvay dahil çok sayıda hat ve istasyonda seferler durduruldu. Vezneciler, Haliç, Taksim, Şişhane, Osmanbey, Mecidiyeköy, Gayrettepe durakları, Gayrettepe-İstanbul Havalimanı Metro hattının Gayrettepe metro durağı, İstoç-Yıldız metro hattının Kağıthane-Yıldız arası tüm metro durakları, Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Çağlayan metrobüs durakları kapatıldı. Taksim, Tarlabaşı, Ömer Hayyam ve Tepebaşı gibi önemli İETT durakları da hizmet dışı. En yakın durakta inen yurttaşlar yürüyerek varış noktalarına yürüyerek ulaşmaya çalıştı.

Paylaşın

Suriye’de Aleviler Silah Zoruyla Evlerinden Atılıyor

Suriye’de geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın kapsayıcı bir yönetim sözü vermesine rağmen, ülkede yaşayan Aleviler silah zoruyla evlerinden tahliye edildiklerini ifade ediyorlar.

Suriye’de Alevi nüfusunun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus’ta martta çatışmalar yaşanmıştı. Birleşik Krallık merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü (SOHR), yaklaşık 1600 kişinin Şam destekli milisler tarafından öldürüldüğünü öne sürmüştü. Bunlardan 600’den fazlasının sivillerden oluştuğu aktarılmıştı.

Reuters’ın haberinde, Heyetu Tahriru’ş Şam’ın (HTŞ) aralıkta yönetimi ele geçirmesinden bu yana yüzlerce Alevinin, güvenlik güçleri tarafından Şam’daki evlerinden zorla çıkarıldığı savunuluyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla konuşan iki hükümet yetkilisi, Şam’da çoğunluğu Alevi olmak üzere binlerce kişinin evlerinden atıldığını belirtiyor.

Yetkililer, bu kişilerin çoğunun kamudaki görevleri dolayısıyla devlet tarafından tahsis edilen konutlarda oturduğunu, artık çalışmadıkları için buralarda kalma haklarını kaybettiğini söylüyor.

Şam’ın bir banliyösünde yaşayan ve adının gizli tutulmasını isteyen Alevi bir belediye başkanı, martta 2 bin aileden 250’sinin tahliye edildiğini belirtiyor.

Belediye başkanı, Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından HTŞ tarafından kurulan Genel Güvenlik Servisi’nden (GSS) bir yetkiliyle yaptığı görüşmeyi de anlatıyor. Telefon görüşmesinde, GSS yetkilisinin belediye başkanından bir aile için boş ev bulmasını talep ettiği, kiralık daire olmadığı yanıtını alınca da ona Alevilerden birini evden çıkarmasını söylediği savunuluyor.

Üç üst düzey GSS yetkilisi, Esad rejimiyle bağlantılı olduğu düşünülen kişilere ait mülkleri yönetmek için iki komite kurulduğunu belirtiyor. Komitelerden birinin el koyma işlemlerini, diğerininse şikayetleri değerlendirmeyi üstlendiği aktarılıyor.

Haberde, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’nın, tahliyelerden ne ölçüde haberdar olduğuna ya da komiteleri denetleyip denetlemediğine ilişkin net bilgi bulunmadığı yazılıyor.

Şam’ın Alevi mahallelerinden Dahyet el-Esad’da yaşayan 4 çocuk annesi Üm Hüseyin, ocak ayında evine gelen maskeli ve silahlı iki kişinin GSS mensubu olduğunu söylediğini ve mülkü boşaltmaları için kendilerine sadece iki dakika süre tanındığını öne sürüyor.

“Bu evde 22 yıldır yaşıyoruz, tüm birikimimizi buraya yatırdık. Başka yerde kiraya çıkamayız” diyen Hüseyin, ertesi gün dükkanlarına da aynı kişilerce el konduğunu savunuyor.

Alevi Suriyelilerden Refa Mahmud da 20 Şubat’ta 7 silahlı kişinin evine gelerek, 15 yıl önce satın aldıkları mülkü boşaltmamaları halinde kendisini ve ailesini öldürmekle tehdit ettiğini ileri sürüyor.

Reuters, düzenlenen baskınlarda Alevi vatandaşların herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın zorla evlerinden çıkarıldığını yazıyor.

Suriye’de Alevi nüfusunun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus’ta martta çatışmalar yaşanmıştı. Birleşik Krallık merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü (SOHR), yaklaşık 1600 kişinin Şam destekli milisler tarafından öldürüldüğünü öne sürmüştü. Bunlardan 600’den fazlasının sivillerden oluştuğu aktarılmıştı.

Şara, iddiaları reddederek saldırıları Esad rejimi destekçilerinin düzenlediğini ileri sürmüş, olayla ilgili inceleme başlatıldığını ve tüm sorumluların cezalandırılacağını duyurmuştu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan’dan Partisine Uyarı: Mum Gibi Eriyip Giden…

Partisinin grup toplantısında konuşan Erdoğan, “Kabahati asla millette aramayacak hep kendimize bakacağız. Neyi eksik neyi yanlış yaptığımıza, neyi yarım yamalak yaptığımıza odaklanacağız” dedi ve ekledi:

“Milletimizle daha güçlü şekilde kucaklaşacağız. Allah korusun aksi takdirde Türk siyasi hayatında sayısız örneği olan mum gibi eriyip giden partilerden biri haline dönüşürüz. Pekleşe pekleşe yolumuza devam ettik ve ediyoruz. 15 yıl önce 2023 vizyonu dedik ve bu hedefe ulaştık. Şimdi de 2053 diyoruz.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu. Erdoğan’ın konuşmasının satırbaşları şöyle:

“Geçen hafta çarşamba günü TBMM’nin 105. Kuruluş Yıl Dönümü ile Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık. Emek vermiş, ter dökmüş, millet için mücadele etmiş tüm milletvekilleri adına şükranlarımı sunuyorum. Cumhuriyetimizin banisi, Meclisimizin ilk başkanı Gazi Mustafa Kemal’in yanı sıra Kurtuluş Savaşı’mızı sevk ve idare eden tüm vekillerimizi rahmetle yad ediyorum.

27 Nisan Pazar günü ise milli iradeye yapılan hadsizliğin 18. seneidevriyesiydi. Türk demokrasisine cesaretle sahip çıktı. O gün aslında tarihin akışını da değiştirdik. 7 Şubat MİT krizi, Gezi olayları, 17-25 Aralık’ın 15 Temmuz’un başarısız olmasının gerisinde 27 Nisan gecesi aldığımız yürekli tavır vardır. AK Parti milletin kurduğu, büyüttüğü partidir. AK Parti’nin bir sahibi varsa o da milletimizin ta kendisidir.

Kabahati asla millette aramayacak hep kendimize bakacağız. Neyi eksik neyi yanlış yaptığımıza, neyi yarım yamalak yaptığımıza odaklanacağız. Milletimizle daha güçlü şekilde kucaklaşacağız. Allah korusun aksi takdirde Türk siyasi hayatında sayısız örneği olan mum gibi eriyip giden partilerden biri haline dönüşürüz.

Pekleşe pekleşe yolumuza devam ettik ve ediyoruz. 15 yıl önce 2023 vizyonu dedik ve bu hedefe ulaştık. Şimdi de 2053 diyoruz. Görüyorsunuz 2025’i neredeyse yarıladık. 23 yıllık iktidarımızdan ilhamla, cesaretle geleceğe çok daha güvenle, umutla, heyecanla bakıyoruz. Günlük olayların hercümerci sizi aldatmasın. Sel gider kum kalır. Aslolan milletimizle aramızdaki bağdır. Aslolan necip milletimizin hayır duasıdır. Her zaman bileğimizin gücüne, döktüğümüz alın terine güvendik. 86 milyonun tamamına ulaşmanın derdini ve gayesini taşıyacağız. Armut piş ağzıma düş anlayışının bizim tasavvurumuzda yeri yoktur.

Biz sürüklenen değil, inşa eden, kuran, yönlendiren taraftayız, hep öyle kalacağız. Siyasi beleşçilik ülkemizdeki muhalefetin işidir. Bunlar ülkeleri, milletleri, şehirleri için hiçbir vizyonları olmadığı halde her seçimde iktidara gelme hevesine kapılırlar. Son örneğini 2023 seçimlerinin ardından gördüğümüz üzere, sandıkta seçmenden tokadı yiyince milleti aşağılamaya başlarlar. Türk demokrasisinin kalitesini düşüren temel sorunlardan biri, daha önce de söylediğim gibi toksik muhalefet anlayışıdır. CHP, Meclis’teki sandalye sayısına göre ülkenin en büyük muhalefet partisidir.

Toplumun siyaset kurumuna güveninin artırılmasından en az iktidar partisi en az bizim kadar onlar da sorumlu ama CHP’nin başındaki zat FETÖ’cülerin üfürükleri ile siyaset yaptığını sanıyor. Milli Eğitim Bakanımıza, Hazine ve Maliye Bakanımıza, İçişleri Bakanımıza, yargı mensuplarımıza, emniyet güçlerimize saldırarak ucuz yollardan gündeme gelmeye çalışıyor. Kendi partisini ahtapot gibi saran rüşvetçileri demokrasi kahramanı ilan ediyor. Yalancı medya kuruluşlarına salya sümük ağlayarak partisini ve ülkesini de utandırıyor. Ettiği lafların içi tamamen boş. Nezaket deseniz hak getire. Üslup deseniz neye benzetsek ona haksızlık edeceğimiz derecede berbat.

Sayın Özel, aklına her estiğinde kendince bize meydan okuyor. İnsan önce bir aynaya bakar. Kendini bir ölçer, tartar. Senin siyaset seviyen bırakınız bizi herhangi bir şehrimizin bir mahallesindeki parti temsilcilerimizin bile fersah fersah gerisinde. Bir de kalkmış bu perişan haliyle cumhurbaşkanlığı adaylığı peşinde koşmaya başlamış. Önceki genel başkan da cumhurbaşkanı olacaktı, şaibeli şekilde tarih oldu. Bunun nefesi 2028’e kadar yetecek mi? Hep birlikte izleyip göreceğiz.

“Şeffaf olacaklardı rantçı oldular”

CHP Genel Başkanı önce bir mahalle temsilcimizin siyaset kalibresine çıksın, ondan sonra ne diyor diye kulak kabartırız. Girdiği bu yanlış yolda ısrar ederse kendisini muhatap almayız. ‘İzahı olmayanın mizahı olur’ diye meşhur bir söz var. CHP’de olup bitenleri başka türlü anlamlandırmak mümkün değil. Girdikleri her işte güya şeffaf olacaklardı ama gördük ki rantçı olmuşlar.

AK Parti açısından seçim her gün seher vakti ile başlayan asla bitmeyecek olan bir imtihandır. Biz maraton koşucusuyuz. Sizlerden her şeyinizi buna göre ayarlamanızı istiyorum. Sizlerden günün her saati sokakta, iş yerlerinde, evlerde, insanın bulunduğu her yerde AK Parti’nin rüzgarını hissettirmenizi bekliyorum.

Hırsızlığın, yolsuzluğun, rüşvetin, sahtekarlığın partisi pırtısı kimliği olmaz. İster İstanbul’da ister başka yerde olsun ortada bir deli dumrul düzeni varsa yargıdan buna göz yummasını kimse bekleyemez. Bu milletin hakkını, hukukunu, çıkarlarını savunmak hepimizin görevidir. Her kim haramilik yapıyorsa, kimliğine bakmadan hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde hesap sorulmasını sağlamak boynumuzun borcudur.

Devletin ve milletin bekası için üstlendiğimiz sorumluluklar, kendi kısır siyasetlerini karıştıranlara laf yetiştirerek kaybedecek vaktimiz yok. Onların yapmadıkları görevleri de gerketiğinde biz omuzlayıp, icraate dönüştürüyoruz. Kentsel dönüşüm konusunda benzer bir hazırlık içindeyiz. İstanbullu vatandaşlarımızın canlarını, mallarını kifayetsiz muhterislerin kaprislerine, bir İstanbullu olarak bırakamayız. İstanbul’un üzerine karabasan gibi çöken beceriksizliğin devam etmesine asla gönlümüz razı değil.

Yarısı Bizden Kampanyası ile vatandaşımıza 700 bin lira hibe, 700 bin lira faizsiz kredi, 100 bin lira faizsiz kredi sağladık. Yarısı Bizden kampanyasındaki destek tutarlarını artırıyoruz. Hibemizi 875 bin liraya, kredi tutarımızı 875 bin liraya, taşınma desteğini 125 bin liraya çıkarıyoruz. İş yerleri için hibe desteğini 437 bin 500 liraya, kredi desteğini de 437 bin 500 liraya yükseltiyoruz. Taşınma yardımı iste 125 bin lirayı buluyor.”

Paylaşın

Davutoğlu’ndan İktidara Kanal İstanbul’a İlişkin Altı Soru

Yeni Yol Grubu’nda konuşan Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu, başbakanlığı döneminde Kanal İstanbul projesiyle ilgili aldığı brifinglerin ardından ciddi endişeler taşıdığını belirterek, iktidara 6 soru yöneltti.

Davutoğlu, sorulara tatmin edici yanıtlar alamadığını, Erdoğan’ın Kanal İstanbul’un İstanbul’u koruyacağı yönündeki inancının da yanıltıcı olduğunu ifade etti.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Yol Partisi grup toplantısında konuştu. Davutoğlu, konuşmasında hem İstanbul’un karşı karşıya olduğu risklere hem de iktidarın Kanal İstanbul ısrarına sert sözlerle tepki gösterdi.  23 Nisan’da meydana gelen 6.2 büyüklüğündeki Marmara Depremi’ni bir ‘uyarı’ olarak niteleyen Davutoğlu, “Kanal İstanbul, kalan İstanbul’u da yok edecek” dedi.

Konuşmasına, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlayamayan emekçilere destek mesajı vererek başlayan Davutoğlu, özellikle Altındağ Belediyesi işçilerinin karşılaştığı baskı ve hak ihlallerini örnek gösterdi. Enflasyonun işçi ve emekli gelirlerini ciddi biçimde erittiğine dikkat çeken Davutoğlu, “4492 TL’lik kayıpla karşı karşıya kalan kamu işçileri ve 134.2 milyar TL toplam gelir kaybı yaşayan çalışan kesim için ne bayram kaldı ne huzur” dedi.

Davutoğlu, konuşmasının büyük bölümünü İstanbul ve Kanal İstanbul projesine ayırdı. 23 Nisan 2025’te Marmara Denizi’nde meydana gelen 6.2 büyüklüğündeki depremi “ilahi bir uyarı” olarak nitelendiren Davutoğlu, bu sarsıntının İstanbul’un sessiz çığlığı olduğunu söyledi: “Geçen hafta İstanbul bir kez daha feryat etti. Dedi ki: ‘Beni hırpaladınız, daha fazla yormayın! Benim doğama vurduğunuz her darbe, sizin de sonunuzu getirir.’”

Davutoğlu, 1999 depreminin ardından rahmetli Mimar Turgut Cansever’in öncülüğünde oluşturulan bir uzmanlar grubuyla İstanbul için bir eylem planı hazırladıklarını hatırlattı. “Bugün o raporun yeniden değerlendirilmesi bir zorunluluktur” diyen Davutoğlu, İstanbul’un plansız nüfus artışı ve kent estetiğinden yoksun yerleşimlerle dayanılmaz bir yük altında olduğunu vurguladı.

Kanal İstanbul’a ilişkin 6 kritik soru

Başbakanlığı döneminde Kanal İstanbul projesiyle ilgili aldığı brifinglerin ardından ciddi endişeler taşıdığını belirten Davutoğlu, iktidara şu 6 soruyu yöneltti:

İstanbul’un ada haline gelmesi durumunda savaş, deprem veya terör riskine karşı nasıl korunacağı stratejik olarak analiz edildi mi?
Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi’nden doğan haklarımızı nasıl etkileyecek?
Tatlı su kaynakları olan Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere Barajı ve Terkos’un akıbeti ne olacak?
Zaten kirlenen Marmara Denizi, kanal inşası sonrası nasıl korunacak?
Kuzey ormanlarının ekosistemi nasıl korunacak?
Yeni yerleşim alanlarının yaratacağı nüfus baskısı İstanbul’u nasıl etkileyecek?

Davutoğlu, bu sorulara tatmin edici yanıtlar alamadığını belirttiği konuşmasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kanal İstanbul’un İstanbul’u koruyacağı yönündeki inancının da yanıltıcı olduğunu ifade etti.

Davutoğlu, bu konuyu 2018 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunduğu 27 sayfalık raporda da gündeme getirdiğini, İstanbul’un adaya dönüşmesiyle birlikte savaş ve afet senaryolarında ağır güvenlik zaafları doğabileceği uyarısında bulunduğunu hatırlattı.

“Bir savaşta Boğaz ve Kanal üzerindeki köprüler tahrip edilirse, 16 milyondan fazla insanın yaşadığı İstanbul, kara bağlantısı kopmuş bir ada olur” diyen Davutoğlu, benzer bir felaketin büyük bir depremde de yaşanabileceği uyarısını yineledi.

Erdoğan’ın son günlerdeki “yapı stokunu birlikte dönüştürelim” çağrısını olumlu bulduğunu belirten Davutoğlu, bu çağrının gereğinin yapılabilmesi için tüm kesimleri kapsayan toplumsal bir mutabakat önerdi.
“Gelin, iktidarlar değişse bile korunacak bir ‘İstanbul Yasası’ çıkaralım” çağrısında bulunan Davutoğlu, imar rantlarının kamusallaştırılacağı yeni bir “İmar Yasası” ile hem şehirlerin korunabileceğini hem de kaynak yaratılabileceğini ifade etti.

Davutoğlu, konuşmasını İstanbul’un sadece bir şehir değil, bir medeniyet sembolü olduğunun altını çizerek tamamladı: “İstanbul’a hükmetmeye kalkmayalım! İstanbul’un önünde diz çökelim ve ders alalım! Mekânları ve şehirleri cansız varlıklar olarak görmeyelim; onlar gönül kulakları açık olanlara konuşur. İstanbul anlayana en büyük Hoca’dır.”

Gelecek Partisi lideri, Kanal İstanbul’a karşı “Kalan İstanbul’u da yok etmesine izin vermeyeceğiz” diyerek uyarısını yineledi.

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü’nün Yıllık Raporunda Türkiye’ye Eleştiriler

Uluslararası Af Örgütü’nün “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” raporunda, Türkiye’deki hak ihlallerine işaret edilerek, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini belirtildi.

Uluslararası Af Örgütü, 150 ülkeyi kapsayan, bölgesel ve küresel analizler içeren “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” adlı raporuna ilişkin İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Aynalı Geçit’te basın toplantısı düzenlendi.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre; Toplantının açılış konuşmasını yaşan Af Örgütü Kampanyalar Koordinatörü Deniz Akdeniz Bellovaçıklı, “Bu yıl ki rapor bize küreselde mevcut insan haklarını şekillendiren birkaç eğilimi de gösterdi. Bunlarda silahlı çatışmalar bağlamında işlenen insancıl hukuk ihlalleri, muhalefetin bastırılması, ayrımcılık, ekonomik ve iklim eşitsizliği, son olarak da teknolojinin insan haklarının ihlallerinin amacıyla kötüye kullanılması oldu. Tüm bunları beraber değerlendirdiğimizde dünyada farklı kıtalara yayılan ve artarak devam eden otoriter uygulamaları da düşündüğümüzde, 2025 ve devamı için de oldukça kötüye giden ve gerileşen ihlallerin olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Rapordaki küresel hak ihlallerinin analizini yapan Af Örgütü Türkiye Direktörü Ruhat Sena Akşener, oluşturdukları yıllık raporlarının dünyadaki pek çok insan hakları ihlallerini açıkladıkları bir rapor olduğunu kaydetti. 2024 yılının otoriterleşmenin arttığı bir yıl olduğunu ifade eden Ruhat Sena Akşener, 2025’te de bu otoriterleşmenin artabileceğini söyledi.

Devletler içinde ve aralarındaki yoksulluğun, eşitsizliğin, enflasyonun 2024 yılına damgasını vurduğunu belirten Ruhat Sena Akşener, “2024’e damgasını üretilmiş yoksulluk vurdu bizim açımızdan. Bunun sonucu olarak da 110 milyon kişi yerinden edildi. Düşük gelirli ülkelerde borç ödemeleri son 30 yılın en yüksek seviyesi oldu. Bu yüzden sağlık ve eğitim hizmetleri birçok ülkede ciddi şekilde daraldı. Gazze, Haiti ve Sudan’da bu nedenle kıtlık ilan edildi” ifadelerini kullandı.

Ruhat Sena Akşener, Güney Afrika’da nüfusun yüzde 17’sinin yani 68 milyon kişinin yardıma ihtiyaç statüsünde olduğunu kaydetti. Ruhat Sena Akşener, “Raporumuzda yer alan Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de aralarında bulunduğu körfez ülkelerinde düşük ücretli göçmen işçilerin aşırı derecede sömürüye, ayrımcılığa, yetersiz barınmaya, fiziksel ve ruhsal istismara, sağlık hizmetlere erişememeye maruz kalması göze çarpıyor. Durumdan en çok etkilenenler de çoğunluğu kadınlar” diye konuştu.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ve Batılı devletlerin sessizliğinin uluslararası insan haklarını ve barışçıl söylemlerinin arttırdığına dikkati çeken Ruhat Sena Akşener, “Biz bunu birtakım olgulara dayandırıyoruz, raporumuzda. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık ve birçok AB devletinin İsrail’in askeri harekatına kamuoyunda açık şekilde destek veriyor olmasıdır. ABD’nin, İsrail’in uluslararası mahkeme kararlarını reddetmesine de dayanıyor. Dolayısıyla aslında Gazze, Ukrayna, Myanmar, Afganistan gibi yerlerde savaş ortamından mağdur olanların aslında uluslararası insan haklarına karşı tepkisiz olmasının bedeli olarak görebiliriz. Burada çok yoğun ihlaller görüyoruz” şeklinde konuştu.

Ruhat Sena Akşener, Trump’ın hak karşıtı bir strateji sürdürdüğünü kaydederek, “Trump etkisinin dünyadaki devletleri otoriterleşme açısından etkiliyor. Çünkü onlara ilham kaynağı oluyor. Böyle bir gücü var ne yazık ki. Örneği göçmenlerin dev hapishanelere göndermesi, ırkçılık eğilimleri, öğrencilere yönelik baskılar diğer devletleri de etkileyecektir. Gazze’yi ele geçirme ve Filistinlileri yerinden etmeye ilişkin sözleri çok ortamı gerginleştirdi. Tüm bunlara rağmen insanlar susmadı. Filistinliler için mesela birçok kişi ayağa kalktı. Uluslararası insan haklarının yanında olmak gerekiyor. Hala mücadele edenler var. Artık kaybedecek zamanımız yok” diye belirtti.

Türkiye’ye yönelik eleştiriler

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Begüm Başdaş ise Türkiye’deki hak ihlallerine işaret ederek, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini belirterek, buna örnek olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Osman Kavala’ya ilişkin kararının yerine getirilmemesini gösterdi. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Selahattin Demirtaş il Figen Yüksekdağ, Can Atalay’a ilişkin de AİHM kararlarının uygulanmadığın vurgulayan Begüm Başdaş, ayrıca Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının da uygulanmadığını söyledi.

Begüm Başdaş, sözlerini şöyle sürdü: “Türkiye’de ifade özgürlüğü çok kısıtlanıyor. Özellikle LGBTİ’ler kısıtlanıyor. Yine Açık Radyo’nun kapatılması ifade özgürlüğünü sınırlayıcıdır. Türkiye’de son zamanlarda barışçıl toplanma özgürlüğünü çok konuşuyoruz. Barışçıl toplanma özgürlüğü onlar nerede isterse orada en uygun yerde toplanma hakkına sahipler. Bu konuda bölge ve AYM kararları mevcut. DEM Parti belediye başkanının memnu haklarının alınması üzerine Van’da çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Yine Van Belediye Başkanının görevden alınması da aynı protestolar meydana geldi. Ancak protestoların engellendiğini gördük. AYM kararların rağmen geçen sene de Taksim’e çıkmak isteyenler şiddete maruz kaldı. Cumartesi Anneleri de çalıştığımız bir konu. Onların haftalık protestoları da kısıtlandı. Katılımcı sayıları 10 kişi ile sınırlandı ve eylemlerini öyle yapıyorlar. 2024’te bininci hafta sadece herkese açıldı. Fakat halen tamamen açılmadığını görüyoruz.”

Filistin İçin Bin Genç üyelerinin de şiddete maruz kaldıklarını aktaran Begüm Başdaş, “Yine Türkiye tarafından Kuzey ve Doğu Suriye’de iki gazetecinin öldürülmesi üzerine açıklama yapan 7 gazeteci ve 2 kişi ‘örgüt propagandası yapmak’ iddiasıyla tutuklandı ve ardından serbest bırakıldı ancak yargılamaları devam ediyor. Yine Göç İzleme Derneği (GÖÇİZDER) kapandı, Tarlabaşı Toplum Merkezi (TTM) yargılanıyor” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Hatimoğulları, Mehmet Şimşek’e Seslendi: Dalga Mı Geçiyorsun?

Partisinin grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Çok büyük bir ekonomik buhranın ve sefaletin içindeyiz. Türkiye’de 3.6 milyon kişi aşırı yoksulluk koşullarda yaşamaktadır, buna yaşamak denirse tabi” dedi ve ekledi:

“Bakan Şimşek diyor ki evet enflasyon var; ama bunun nedeni yurttaş dayanıklı eşya alıyormuş. İnsanın aklıyla dalga geçmek buna denir. Bakan Şimşek sana sesleniyorum; insanların aklıyla dalga mı geçiyorsun? Buna bir bilim insanı olarak sen inanıyor musun? Toplumu yanıltan açıklamalar yapmayın bari.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Meclis’teki grup toplantısında konuştu. Tülay Hatimoğulları’nın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:

DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder’in sağlık durumuna değinen Tülay Hatimoğuları, şu ifadeleri kullandı: “Bizler umudumuzu yitirmedik, yitirmeyeceğiz. Sadece bir yazar, bir siyasetçi değil. Onun hayat hikayesi bu ülkenin acılarla, umutlarla, mücadelelerle dolu hikayesinin bir parçasıdır. Ondandır bu yürek çarpıntısı ve sessizce bekleyişimiz. En umutsuz anlarda bile umut olmayı bilmiştir. Biz de onun gibi umut etmeye devam edeceğiz.

Barış sürecinde attığı her adım, söylediği her söz bu ülkenin geleceğine olan inancını gösterdiyse biz de inancımızı onun gibi asla kaybetmeyeceğiz. Seni bekliyoruz hepimiz. Arkadaşların, yoldaşların, halk, bu parlamento, bu kent, bu ülke, bu toplum seni bekliyor. Sevgili Sırrı başkan aramıza geri gel diyoruz. Barışın aktörü olarak bugüne kadar verdiği bütün mücadeleleri başarıya ulaştırmaya ramak kalmışken; bir kez daha diyoruz ki aramıza geri dön ve yarım bıraktığın işi gel hep birlikte tamamlayalım.”

İstanbul’da meydana gelen depremlere değinen Tülay Hatimoğulları, Bu depremde bir kez daha gördük ki milyonlar olarak depreme karşı korumasızız. İstanbul milyonların yaşadığı bir kent. Neredeyse Türkiye’nin çeyreği. Büyük bir deprem riski taşıyor ama belediye başkanı şu an tutuklu, belediye yönetimi tutuklu, çoğu kişi görevinden alınmış, İstanbul belediyelerinin bazılarına kayyım atanmış ve İstanbul depremi bu şekilde karşıladı. Kentin yönetim iradesini siyasi operasyonlarla felç eden iktidar, İstanbulluları bir çaresizlik içinde izleme moduna sokmuştur” dedi ve ekledi:

“Felaket kapıdayken hala önlem alınmıyor. İstanbul 2 büyük tehdit ile karşı karşıyadır. Biri depremin kendisi, biri de rant anlayışıdır. Milyonların hayatı kader denilerek geçiştirilemez. Deprem doğanın gerçeğidir ama ihmalkarlık açık bir cinayettir. Deprem ile ilgili ihmaller ve rant uğruna alınmayan ihmaller halkı adeta ölüme terk etmek demektir. İstanbul’da toplanma alanlarını yok edenler, imar rantına göz yumanlar bu felaketin apaçık ortaklarıdır. Yıllardır mega projelerle, AVM’lerle, gökdelenlerle İstanbul büyük bir felaketin eşiğine sürüklendi.

Oysa herkes çok iyi bilir ki, İstanbul’un güvenliği demek Türkiye’nin güvenliği demektir. Bilimle, ortak akılla hareket etmek, insan hayatını her şeyin önüne koymak zorundayız. Milyonlar büyük bir felaketi kıl payı atlattı ama iktidarın aklı fikri hala Kanal İstanbul’da. Kanal İstanbul projesi, İstanbul’u ateşe atmak demektir. Bu kürsülerden çok dillendirdik. Bu depremi yaşamışlar olarak bir kez daha dinlendiriyoruz; Kanal İstanbul projesinden derhal ama derhal vazgeçin. Güvenli konutlar, sağlam alt yapılar yerine hâlâ rant peşindeler.

Hatay’da depremin üzerinden 2 yıl geçti. Ama milyonlar hala konteynerde yaşamak zorunda. İktidar rant için depremzedeye bir müşteri olarak davranmaya devam ediyor. İstanbul’da yaşanan bir depremde Hatay’dan Maraş’tan hatırlayacağız; orada bile Türkiye çok büyük bir etki yaşadı. Türkiye bu enkazın altında kalır. Tehlike geçmedi, devam ediyor ve önlem alınmak zorunda.”

“İnsanların aklıyla dalga mı geçiyorsun?”

Tülay Hatimoğulları, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Merkezi hükümete düşen görev, yerel yönetimleri kayyımcı ya da fiili kayyım anlayışıyla yıpratmak, gözaltına alıp tutuklamak değil; tam tersine yerel yönetimlerle koordineli bir şekilde bu süreci yürütmektir. Bu zorunludur, başka çare yok. Bakın, biz bu konuyu konuşurken aklıma Van Büyükşehir Belediyemizin bir icraatı geldi. Açılışına ben de katılmıştım AKOM’un. Afet Koordinasyon Merkezi.

Açılışı Van Belediyemiz gerçekleştirirken inanın belediye eşbaşkanlarımız da AKOM’un personeli de oradaki kadrolar da bayramlık çocuklar gibi sevinçliydi. Çünkü sadece Van’a değil, deprem bölgesi olan bütün o muhite hizmet edecek büyüklükte ve ölçekte bir kurumu oluşturmuşlar ve halkın hizmetine sunmuşlardı. Ama bu iktidar ne yaptı? Bu kadar çalışkan olan belediye eşbaşkanlarımızı görevden alarak yerlerine kayyım atadı.

Oysa onlar, bu ve benzeri daha fazla projeye imza atmak, kente ve halka hizmet etmek için seçildiler. Buradan bir kez daha bu iktidara sesleniyoruz: Bütün kayyım atamalarından derhal vazgeçin. Seçilmiş belediye eşbaşkanlarımızı ve belediye başkanlarını acilen görevlerine iade edin. Başta doğal afetler olmak üzere kent hizmetlerinde merkezi hükümet koordineli bir biçimde çalışmalarını sürdürmelidir. Belediyelerimizden elinizi çekin.

Buradan İstanbul için de şunları söylemek isterim. Mega projeler derhal bırakılmalıdır. Anında tıkanan trafiğe mutlaka çözüm üretilmelidir. Çalışmayan GSM operatörlerine, toplanma alanlarına derhal çözüm üretilmelidir. Birkaç gün önce yaşadığımız 6,2’lik depremde bu sorunların bizleri nasıl zora soktuğunu bir kez daha deneyimledik.

Biz İstanbul’a baktığımızda tarihi, insanı, capcanlı bir yaşamı görüyoruz. Bu rantçı anlayış ise sadece rant ve dolar görüyor. Değerli İstanbullu yurttaşlarımız; biz İstanbul’u ve yaşamı savunmaya devam edeceğiz. Depremi yaşamış değerli yurttaşlarımızın sesi olmaya, haklı talepleriniz için sizlerle birlikte yol yürümeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Asla yalnız değilsiniz, DEM Parti olarak her daim yanınızda olacağız.

1 Mayıs arifesinde bu grup toplantımızı gerçekleştiriyoruz. Bugün aramızda baretli işçi kardeşlerim var, birçok iş kolundan işçi kardeşlerim var. Bir kez daha hepinize hoş geldiniz diyorum. Bizler de DEM Parti olarak, “Emeğin Özgürlüğü ve Demokratik Toplum İçin 1 Mayıs’a” şiarıyla Türkiye’nin her yerinde alanlarda, meydanlarda olacağız. Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır.

Bu çağrı; ekmek barış ve demokrasiyi büyütme çağrısıdır. Barış, emekçiler için ekmek kadar hayatidir. Barış dönemlerinde ekmek mücadelesi daha etkili ve sonuç alıcı olur. Demokratik toplum, işçinin ve ezilenlerin yaşam güvencesidir. Emek barışla nefes alır, barış da emekle. Barış olmadan refah olmaz. Kaynaklar savaşa değil insanca yaşama akmalıdır. Örgütlü emek barışla güçlenmelidir.

Bu yıl hem Kürt illerinde hem de batıda güçlü bir 1 Mayıs için hep birlikte hazırlanıyoruz. Biz biliyoruz ki Kürt halkının özgürlük mücadelesi, işçilerin emek mücadelesi içindir. İşçilerin birliği, halkların kardeşliği sadece bir temenni değildir. Türk işçinin Kürt işçi kardeşiyle kaderinin aynı olduğunu fark edip elini tutmasıdır. Kürt annenin Türk anneye, ‘Acımız aynı, o halde barış için el ele verelim’ demesi ve el ele tutuşmasıdır.

İşte o zaman işçiler birlik, halklar kardeş olur. Ekmek, barış ve özgürlük için tüm emekçileri ve halkları 1 Mayıs’ta alanlara çağırıyoruz. Zamlara, hayat pahalılığına, yoksulluğa, savaşa ve sömürüye karşı hep beraber alanlarda olacağız. 8 Mart’ın cesareti ve Newroz’un coşkusuyla 1 Mayıs’ta emeğin özgürlüğü için alanlarda olacağız. 1 Mayıs’ta atılan her slogan zulme karşı bir çığlık olacaktır. Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği! Yaşasın 1 Mayıs, biji yek gulan!

Değerli Türkiye yurttaşları, bugün sermayenin yüzlerce yıldır topluma karşı sürdürdüğü savaşın en zorba dönemlerinden birini yaşıyoruz. 2025 yılı 1 Mayıs’ı işçiler ve ezilenler tarafından karanlığın en zifiri olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Sistem, sadece bir kar aracı değil büyük bir ölüm makinası gibi çalışıyor. Şu fotoğrafa hep beraber bakalım. Bu 16 yaşındaki Diyar Kişoğlu’nun fotoğrafı. Bu genç Van’dan kalkıp Maraş’a çalışmaya gidiyor.

Geçtiğimiz gün bu genç işçi şantiyesinin yatakhanesinde yaşamına son veriyor. Bu fotoğrafa da hep beraber iyi bakalım. Bu fotoğraf ise 14 yaşındaki Abdurrahman’ın fotoğrafı. Yine geçtiğimiz aylarda Niğde’nin Bor ilçesindeki Organize Sanayi Bölgesinde kolunu makinaya kaptırıyor ve hayatını kaybediyor. 14 yaşında bir çocuk işçi. Afganistanlı göçmen işçi Vezir Muhammed Nurtani. Muhammed, Zonguldak’ta ruhsatsız bir maden ocağında çalışırken hayatını kaybediyor.

Delilleri ortadan kaldırmak için bedeni ateşe veriliyor. Bu olayla ilgili yargılananlar ne yazık ki adaletsiz bir yargılama sonucu yine cezasız kalıyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Muhammed, 3 çocuk babası ve onunla ilgili var olan tek şey bu fotoğraf. Geriye ona dair hiçbir şey kalmamış. Onun eşi, ‘Benim çocuklarım çocuk değil mi, eşim eş değil mi?’ diyor. Ne yazık ki Türkiye’de iktidarın işçilere reva gördüğü yaşam budur.

Sadece son 3 ayda 450’ye yakın işçi iş cinayetlerinde katledilmiştir. Son 20 yılda, yani AKP’nin ‘refah dönemi’ diye ifade ettiği dönemde 35 bine yakın işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetmiştir. Ama bizler bu konuda asla sessiz kalmadık, kalmayacağız. Yapabileceğimiz çok şey var. Abdullah için, 13-14 yaşında çalışan çocuklar için yapabileceğimiz çok şey var. Bunun için daha çok örgütlenmeliyiz, daha çok mücadele etmek zorundayız. Dünyayı var eden siz işçilersiniz.

Siz bir gün, sadece bir gün çalışmayın, bütün hayat durur. İşte işçinin ve emekçinin gücü budur. Bu güce sahip olan işçiler ve emekçiler elbette ki en iyi yaşam hakkını, bu koşulların sağlanmasını hak etmektedir. Bunu talep etmek onların en doğal hakkıdır. Sonuna kadar da bu haklarının yanındayız. Sadece kol işçileri değil birçok hizmet sektöründeki işçiler; kamu emekçileri, temizlik işçileri, moto kuryeler, çağrı merkezi çalışanları, dijital platformlarda çalışanlar, part-time çalışanlar ve burada sayamadığım yüzlerce iş kolundaki emekçi kardeşlerimiz kapitalizmin çarkının içinde ezim ezim ezilmektedir. Yeni teknoloji dünyasında iş ve emek anlayışı hızla dönüşürken, milyonlarca işçiyi yani insanı ucuz ve atılabilir olarak görüyorlar.

7/24 çalıştırmak artık hayatın temel mottosu olarak sunulmaktadır bu sistem tarafından. İşçi ve emekçilerin yaşamını tehdit eden, hakkını gasp eden kapitalizme karşı hep birlikte mücadele etmeye ve geleceğimizi savunmaya devam edeceğiz. Bu sebeple emeğimiz ve yaşamlarımız için, çocuklar ve gençler için 1 Mayıs alanlarında buluşalım. Alın terimize, yaşamlarımıza, emeğimize, ekmeğimize, tenceremizde kaynayan yemeğimize sahip çıkmak için 1 Mayıs’ta alanları ve meydanları hıncahınç doldurmaya var mısınız?

Sadece işçiler, emekçiler, emekliler değil; gençler, işsizler, esnaf olarak hepimiz çok büyük bir ekonomik buhranın ve sefaletin içindeyiz. İnsanlar en temel ihtiyaçlarını bile artık karşılayamaz durumda. Türkiye’de 3,6 milyon kişi aşırı yoksulluk koşullarında yaşamaktadır. Buna yaşamak denirse tabii. İnsanlar en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Gerçek tablo bunun çok daha ötesidir. O kadar vahim ki insanlar artık sevdiklerine mezar taşı bile koyamaz hale geldi. Mermer çok pahalanmış, taş pahalanmış.

Artık mezar taşı olarak plastik bir levha koymayı zorunlu hale getirdi bu sistem. 22,5 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi getirdiği nokta budur! Hepimiz ay sonunu getirmek için borcu borçla çeviriyoruz. Artık ekmeği bile kredi kartıyla alıyoruz. Bireysel kredi kartı borçluluğu tarihin en yüksek seviyesine ulaşmış durumda. 2 trilyon 500 milyar lira insanların kredi kartı borcu var. Evet, AKP rekor kırıyor ama yoksullukta, açlıkta, sefalette, kredi kartı borçlarında rekor kırıyor. Bakan Şimşek enflasyonun olduğunu kabul ediyor, artık inkar edemiyor.

Çünkü yurttaş gidip dayanıklı tüketim ürünleri alıyormuş, buzdolabı ve çamaşır makinesi falan alıyormuş! Allah aşkına, buna güler misin ağlar mısın? İnsanın aklıyla alay etmek tam da buna denir. Bakan Şimşek, buradan sana seslenmek istiyorum. Sen insanların aklıyla alay mı ediyorsun? İnsanlar, bırakın buzdolabı ve çamaşır makinesi almayı, ekmek bile alamıyor. Enflasyonun nedeni yurttaşın kendisi mi? Buna bir bilim insanı olarak sen inanıyor musun gerçekten? Toplumu yanıltan açıklamalar yapmayın bari.

Biz 7/24 demokratik toplum, demokratikleşme diyoruz, değil mi? Bakın, ekonomide adaletin kapısını açacağı için de demokratik toplum diyoruz. Demokratik bir toplumda halk, enflasyonun sebebi olarak suçlanmaz; sefalet olmaz. Böyle bir vergi soygunu asla olmaz. Demokratik bir toplumda milyonlarca insan üç beş tefecinin, faizcinin eline düşmez. Bakın, yaşadığımız bu sistemin adı düpedüz sömürü düzenidir. Bu düzene halk artık yeter diyor.

Bizler de halkın sesi olarak, açlık çeken milyonlar adına buradan bir kez daha ifade ediyoruz: Artık yeter, artık yeter, artık yeter! 16 milyona yakın yurttaşımız açlık sınırının altında olan asgari ücrete mahkum. Asgari ücret bir insani sorundur. İktidar bu durumu görmezden gelemez, gelmemeli. Yılın ikinci yarısında asgari ücret yeniden yapılandırılmalıdır. Memur ve emekli maaşlarına zam yapılmalıdır.

Asgari ücretle çalışanlar için elektrik, su ve doğalgaz kullanımı asgari ihtiyaçlar sınırına kadar ücretsiz bir biçimde karşılanmalıdır. Çiftçilerin borç yükü hafifletilmelidir. Yakın zamanda zirai don faciasıyla çiftçiler dibin dibini görmüş durumda. Çok büyük zarar ettiler. Öncelikle bu çiftçilerimizi unutmamak lazım. Onların bütün mağduriyetleri giderilmelidir. Uygun kredi ve destek sağlanmalıdır.

Ayrıca tarım işçileri için güvenceli ve insanca yaşam hakkı sağlanmalıdır. Ev içi emek sosyal güvenceye kavuşturulmalı, kadın yoksulluğu son bulmalıdır. Geliri olmayan kişilere belli şartlar altında temel yurttaşlık geliri sağlanmalıdır. Biz güvencesiz çalışmanın sona ermesi, kadınların iş yaşamında eşit ve güvenli koşullarda çalışabilmesi, çocuk işçiliğinin ve iş cinayetlerinin son bulması için mücadele ediyoruz.

Bugün yine bir şafak operasyonuna uyandık. İşçinin, emekçinin, esnafın, çiftçinin, yoksulun ve bugün burada bulunan pek çok iş kolundan değerli işçi ve emekçi kardeşlerimizin hakkını savunan çok sayıdaki solcu, sosyalist, devrimci yoldaşımız, arkadaşımız bu sabah gözaltına alındı. Bu gözaltılar bizleri yıldıramaz. Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılmalıdır. 1 Mayıs’a dönük gerçekleştirilmiş olan bu operasyonları asla kabul etmiyoruz. Buradan gözaltındaki gençlerle dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz. Derhal serbest bırakılmalarını talep ediyoruz.

Değerli kardeşlerim; şairin dediği gibi çalışan biz, yaratan biz, biz açız. Sömüreni sırtımızda taşırız. Neden böyle öfkemizi içimizde saklarız? Haklı biziz, güçlü biziz. Bunu anlamalıyız. Evet biz bunu anlıyoruz. Haklı olan biziz, güçlü olan biziz. Daha çok örgütlenerek bu mücadeleyi zafere ulaştıracak olanlar da biziz. Gelin o halde hep beraber adaleti, barışı, ekmeğin ve emeğin hakkını hep birlikte tesis edeceğimiz demokratik bir cumhuriyeti hep beraber kuralım. Haklılığımızı ve gücümüzü demokratik cumhuriyetle birlikte gelin bütün dünyaya hep beraber gösterelim.

Sevgili kadınlar; haklarımıza, yaşamlarımıza, bedenlerimize yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Gün geçmiyor ki absürt bir uygulamayla karşı karşıya kalmayalım. Sağlık Bakanlığı eliyle uygulamaya konulan Normal Doğum Eylem Planı ve 19 Nisan’da yürürlüğe giren Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelik ile hayata geçirilmek istenen de tam da böyle absürt bir uygulamadır. Kadınların doğurup doğurmayacağına, kaç çocuk doğuracağına kadınlar kendileri karar verir.

Kadınlar nasıl doğum yapacaklarını siyasi iktidarla müzakere etmez. Doktoruyla oturur konuşur ve birlikte karar verir. İktidara düşense bu kararlara saygı duymak ve kadın sağlığını koruyacak politikaları hayata geçirmektir. Geçtiğimiz hafta sonu Van’da toplanan 58 kadın örgütünün yeniden gündeme taşıdığı Rojin Kabaiş’in akıbeti nedir, Gülistan Doku nerede sorularının yanıtını bekliyoruz. İktidara düşen görev bu sorulara yanıt vermektir, şiddetle etkin bir biçimde mücadele etmektir.

Ayrıca farklı cinsiyet kimliklerine ve cinsel yönelimlere karşı nefret suçlarını körükleyen kanun teklifinin sunulması yine bu erkek aklın, eril anlayışın eseridir. Dayatılan erkek egemen politikalara biz kadınlar ‘Eh ne yapalım boynumuz kıldan incedir, bu devran böyle gelmiş böyle gider’ demedik, demeyeceğiz. Elinizi bedenimizden, emeğimizden, kimliğimizden derhal çekin! Bizler ‘Jin Jiyan Azadi’ şiarıyla mücadele eden kadınlarız ve öyle olmaya devam edeceğiz.

Halklarımızın barış ve demokratik çözüm talebi inanılmaz derecede hızlı büyüyor. Bu bize çok büyük umut veriyor. Barış arayışımızı çok yönlü bir mücadeleyle sürdürüyoruz. Sadece siyasi temaslarla sınırlı kalmadık; haklarımızla doğrudan buluşarak barış talebini büyütüyoruz, sokağın ve toplumun her kesimine taşıyoruz. 10 Nisan’dan bu yana her yerde ev ziyaretleri, mahalle toplantıları yapıyoruz. Kent kent ziyaretleri sürdürüyoruz, sürdürmeye devam edeceğiz. Ev ev gezerek halkın beklentilerini, önerilerini ve eleştirilerini alıyoruz.

Ayrıca süreç hakkında değerli halklarımızı bilgilendiriyoruz. Eş Genel Başkanlar olarak yazdığımız mektup halklarımızla paylaşılıyor. Hedefimiz 3 milyon hane. Ziyaret ettiğimiz her ev, barış ve demokratik toplum mücadelesini büyütüyor. Barışı, milyonları içerecek şekilde toplumsallaştırmanın imkanında görüyoruz. Gittiğimiz her evde, çaldığımız her kapıda, yaptığımız her toplantıda barış için dualar ve temenniler alıyoruz.

Gülizar Yaşar, bir Kürt kadın, Barış Annesi. Çatışmalı süreçte abisi, kızı ve oğlu dahil 19 yakınını kaybetmiş bir Kürt anne. Hem Türk hem Kürt annelere seslenerek, “Herkes bu sürece sahip çıkmalıdır. Sahip çıkmalıdır ki ne bir Türk annenin gözyaşı aksın, ne bir Kürt annenin gözyaşı aksın” diyor. Bizler de buradan Gülizar annemize diyoruz ki senin bu haklı talebinin, bütün ödenmiş bedellerle beraber bu haklı talebinin yanındayız.

Başta iktidar ve ana muhalefet partisi olmak üzere herkese de sesleniyoruz: Elinizi taşın altına koyun. Toplumun taleplerine kulak verin. Bu toplum artık barış istiyor, onurlu bir yaşam istiyor. Bir tek yolumuz var, bir tek yolumuz. Gülizar annenin ve burada ismini sayamadığım birçok Türk, Kürt ve Arap annenin haykırışı. Ya barış ya barış ya barış! Başka seçeneğimiz yoktur.

27 Nisan’da Qamişlo’da Kürtler, Suriye ve Ortadoğu’nun halkları için de çok önemli olan Kürt Ulusal Konferansını gerçekleştirdi. Bu konferans demokratik bir geleceğin umudunu büyütmüştür. Kürt halkı ve bölgedeki tüm halkların ortak eşit yaşamını esas alan bu çalışma bizler için sonsuz değerdedir. Konferansta alınan kararların başta Kürt halkı olmak üzere, Suriye ve Ortadoğu haklarına barışı getirmesini ve hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Buradan bütün halklarımızı saygıyla ve sevgiyle selamlıyoruz.

Barış ve demokratik toplum ancak herkesin siyasi iradesine saygı duyulmasıyla gerçekleşir. İstanbul’dan Van’a, Şişli’den Halfeti’ye halk iradesini yargı darbeleriyle ortadan kaldırmaya çalışmak barış sürecine çok büyük zararlar vermektedir. Demokratik geleceğin umudunu baltalamaktadır. Çözüm en geniş mutabakata dayanarak sürdürülmelidir. Ana muhalefet başta olmak üzere muhalefet bu mutabakat sürecinin dışında tutulmamalıdır.

Bu sürecin dışında tutulması hedeflenir ve benzer adımlar atılırsa ne yazık ki bu süreçler akamete uğrar. Tarihte böyle örnekleri çok gördük. Barışla ortaya çıkacak demokratikleşmeyi yok saymak, siyasi rekabeti galip gelme üzerinden ele almak bu sürece büyük kaybettirir. Siyaset yapma hakkının da barışın da güvencesi hukuka dönmektir, hukuku işletmektir, demokratikleşmektir.

Gelin, barışı hukukla kuralım ve demokrasiyle görkemli hale getirip bu ülkenin geleceğine hep beraber armağan edelim. Geçtiğimiz hafta heyetimiz Adalet Bakanı ve heyetiyle çok önemli bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmeden sonra her bir vekil arkadaşımız, grup başkan vekillerimiz, eş genel başkanlar olarak bizler her gün onlarca telefon aldık. Acaba yargı paketinde ne olacak? Acaba çocuklarımızı kapsayacak mı? Bu sorularla çok karşılaşıyoruz. Toplumun beklentisi bu anlamıyla artık çok büyük.

Heyetimiz bu görüşmede, barış ve çözüm zemininin oluşması için partimizin önerilerini ve halkın beklentilerini net bir şekilde ifade etti. Başta Sayın Abdullah Öcalan’ın iletişim ve çalışma özgürlüğü olmak üzere atılması gereken adımlarla ilgili top artık iktidarın sahasındadır. Sorumluluk artık onlardadır. Bu sorumluluğa göre hareket etmelerini bekliyoruz. Demokratik çözüm için siyasi irade göstermek kaçınılmazdır. Bu siyasi iradeyi göstermek cesaret işidir, demokratikleşmeye olan bağlılığın göstergesidir.

Bu kapsamda, iktidarı halkın barış çağrılarına kulak vermeye, çözüm için somut ve güven verici irade ortaya koymaya davet ediyoruz. DEM Parti olarak, barış ve çözüm süreci için topyekün bir seferberlik içindeyiz. Binlerce arkadaşımız Türkiye’nin dört bir yanında gece gündüz demeden 1 Ekim’den bu yana barışla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Emek vermekteyiz DEM Parti olarak. Çünkü biz barışa inanıyoruz. Çünkü biz barışın bu coğrafyaya gelmesi gerektiğine yürekten inanıyoruz.

Çekilen acıların, akan gözyaşlarının ve şimdiye kadar akmış olan kanın son bulması için; demokratik bir zeminde herkesin kendini ifade edebildiği eşit, özgür ve demokratik bir cumhuriyeti inşa etmek için hepimizin yüreği 7/24 atmaya devam ediyor. DEM Parti olarak, bütün görev ve sorumluluklarımızı fazlasıyla yerine getirmeye çalışıyoruz. Aynı şeyi Türkiye’deki bütün siyasi öznelerden, toplumun en geniş kesiminden, en geniş yelpazesinden de bekliyoruz. Sözlerimi Melih Cevdet Anday’ın dizesiyle bitirmek istiyorum:

Ne güzel demiş değil mi? Savaştan ve şiddetten bu kadar muzdarip olan bir toplum ve halklar olarak, işte bu çabalarımız ve emeklerimizle -tıpkı Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi- barışla tesis edilmiş bir dünyayı, Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu hep birlikte inşa edeceğiz. Barışa olan inancımla hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.”

Paylaşın

Ümit Özdağ’ın Davası 10 Eylül’e Ertelendi

“Cumhurbaşkanına hakaret” suçunu işlediği iddiasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle yargılanan Zafer Partisi Lideri Ümit Özdağ’ın davası 10 Eylül’e ertelendi.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davanın ilk duruşması görüldü.

Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesince görülen duruşma katılımın yoğun olması sebebiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin salonuna alındı. Duruşmada, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçlamasıyla tutuklu bulunan Özdağ ile avukatları hazır bulundu.

Duruşmayı izleyenler arasında CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Zafer Partisi Başkanvekili Ali Şehirlioğlu, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın yanı sıra Ankara’da silahlı bir saldırıda öldürülen Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş de vardı.

Duruşma, Ümit Özdağ’ın savunması ile başladı. Özdağ, savunmasında sözlerinin “siyasi parti genel başkanları arasında gerçekleşen bir polemikten öte bir nitelik” ve “en ufak bir hakaret niteliği” taşımadığını öne sürdü.

“Cumhurbaşkanının ne zaman siyasi parti genel başkanı, ne zaman cumhurbaşkanı olduğuna kendisinin karar verdiği bir ortamda, demokratik siyaset ortadan kalkmaktadır” dedi. Sözlerinin “düşünce hürriyeti kapsamındaki siyasi eleştiriler olduğunu” ifade eden Özdağ, beraatını istedi.

Zafer Partisi lideri, Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile ilgili, savcılık tarafından daha sonra hazırlanan iddianamede, suç unsuru olduğu iddia edilen konuşmada hangi ifadelerin ve neden hakaret olduğunun ifade edilmediğini belirtti.

Özdağ, Antalya’daki konuşması gerekçesiyle Ankara’da, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararıyla gözaltına alındığını vurguladı.

Ümit Özdağ ne demişti?

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Antalya’da partisinin İl Başkanları İstişare Toplantısı’nda “Erdoğan’ın FETÖ’yü Türk Devleti’ne soktuğunu, Türk Devleti’ni FETÖ’ye teslim ettiğini, FETÖ’ye paralel devlet kurdurduğunu” söyledi.

Özdağ bunun ardından şöyle dedi: “Hiçbir Haçlı Seferi Türk milletini deist, ateist, hristiyan yapamamıştır. Erdoğan döneminde Türk milletinin geniş kesimleri Allah’la aldatanlardan dolayı dinlerinden soğumaya başladılar ve Erdoğan döneminde deist, ateist oranı yüzde 16’yı aştı.

Erdoğan bilmelidir ki Cumhuriyeti kuran kadrolar Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldırmamış aksine Atatürk ve silah arkadaşları Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, kültürüne ve tarihine saldıran, tarihi fesli bir deliden öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.”

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Özdağ’ın bu sözlerle, “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçunu işlediği belirtildi. İddianamede Özdağ hakkında “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçundan 1 yıl 2 aydan 4 yıl 8 aya kadar hapis cezası isteniyor.

Öte yandan Özdağ, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ve aşağılama” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, bu suçtan hazırladığı iddianamede ise 7 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasısı isteniyor. Özdağ’ın bu davasının duruşması da 11 Haziran 2025 saat 10.30’da İstanbul 18. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Paylaşın