Türkiye, Basın Özgürlüğünde 163. Sırada

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yayımlanan 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, dünya genelinde basın özgürlüğünün son 25 yılın en düşük seviyesine gerilediğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / 180 ülkenin değerlendirildiği raporda Türkiye, 180 ülke arasında 163’üncü sırada yer aldı.

Rapora göre Türkiye’de gazeteciliğin “dezenformasyon”, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “devlet kurumlarını karalama” gibi suçlamalarla baskı altına alınması, ülkedeki basın özgürlüğü gerilemesinin temel nedenleri arasında gösterildi. RSF, Türkiye’nin bu göstergeler nedeniyle “çok ciddi durum” kategorisinde yer aldığını vurguladı.

Türkiye’nin endeksteki uzun vadeli düşüşü dikkat çekti. 2002 yılında 99’uncu sırada yer alan ülke, çeyrek yüzyıl içinde 64 basamak gerileyerek 163’üncü sıraya indi. Özellikle 2016 sonrası dönemde hızlanan bu gerilemenin, geçici değil yapısal bir sorun haline geldiği ifade edildi.

RSF verilerine göre dünya genelinde ülkelerin %52’si “zor” veya “çok ciddi” kategoride yer alırken, 180 ülkenin yarısından fazlasında basın özgürlüğü son bir yılda geriledi. En sert düşüşün ise gazetecilerin hukuki olarak korunma düzeyini ölçen “yasal çerçeve” göstergesinde yaşandığı belirtildi.

Raporda, 2025-2026 döneminde 180 ülkenin 110’unda yasal ortamın kötüleştiği ve gazeteciliğin giderek daha fazla kriminalize edildiği vurgulandı. Türkiye de bu eğilimin en belirgin görüldüğü ülkeler arasında yer aldı.

RSF değerlendirmesinde Türkiye’de gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama ve uzun süren yargı süreçlerinin caydırıcı bir etki yarattığı belirtildi. “Sansür yasası” olarak bilinen düzenlemeler ve benzeri yasal çerçevelerin, haber faaliyetleri üzerinde baskı unsuru oluşturduğu ifade edildi.

Raporda ayrıca Türkiye Gazeteciler Sendikası verilerine atıfla en az 14 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde bulunduğu belirtildi. Gazetecilerin çoğu beraat etse dahi uzun soruşturmalar, dava süreçleri ve mali yüklerin kalıcı bir baskı mekanizmasına dönüştüğü kaydedildi.

Endeks, dünya genelinde basın özgürlüğündeki gerilemeyi savaşlar, güvenlik politikaları ve siyasi baskılarla ilişkilendirdi. Çatışma bölgeleri olan Irak, Sudan ve Yemen gazeteciler için en riskli alanlar arasında yer aldı.

Çin, Kuzey Kore ve Eritre listenin en alt sıralarında kalırken, Rusya ve İran da baskıcı medya ortamlarıyla dikkat çekti.

Amerika Birleşik Devletleri ise yedi sıra gerileyerek 64’üncü sıraya düştü. Latin Amerika’da da organize suç ve güvenlik kaynaklı tehditlerin medya özgürlüğünü zayıflattığı belirtildi.

RSF: Gazetecilik giderek daha fazla hedefte

RSF Yayın Direktörü Anne Bocandé, gazeteciliğe yönelik baskıların artık daha açık ve sistematik hale geldiğini belirterek, “Gazeteciliğin boğulmasına daha ne kadar tahammül edeceğiz?” ifadelerini kullandı.

Rapora göre, medya özgürlüğündeki küresel gerileme yalnızca otoriter rejimlerle sınırlı değil; demokratik ülkelerde dahi yasal baskılar, ekonomik kısıtlamalar ve siyasi müdahaleler basın özgürlüğünü zayıflatıyor.

RSF, gazetecilerin korunması için daha güçlü yasal mekanizmalar oluşturulması ve basına yönelik suçlamaların caydırıcı bir araç olmaktan çıkarılması çağrısında bulundu.

Paylaşın

İYİ Parti’de ‘Koray Aydın’ İstifası

Hafta sonu yapılan kurultayında Koray Aydın’ı desteklediğini belirten İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta, grup başkanvekiliği görevinden istifa ettiğini duyurdu.

İYİ Parti’nin 5’inci Olağanüstü Kurultayı bugün Ankara’da ATO Congresium’da yapıldı. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in aday olmadığı seçimde, TBMM Grup Başkanı Koray Aydın, Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu, Göç Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcı Mehmet Tolga Akalın ve Günay Kodaz genel başkanlık için yarıştı. Müsavat Dervişoğlu, genel başkan seçildi.

İYİ Parti Grup Başkanvekili ve Samsun Milletvekili Erhan Usta, kurultayda Koray Aydın’ı desteklediğini belirterek görevinden istifa ettiğini duyurdu. Usta açıklamasında “Başka bir adaya desteğimi açıkladıktan sonra bu görevime devam etmem siyasi nezakete uygun olmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Erhan Usta’nın sosyal medya hesabından yaptığı açıklama şöyle: “Partimiz Cumartesi günü 5. Olağanüstü Kurultayını gerçekleştirmiştir. Sn. Müsavat Dervişoğlu İYİ Parti’nin yeni genel başkanı olarak seçilmiştir. Kendisini tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

Çok kısa bir zaman dilimine sıkıştırılan kurultay süreci boyunca yaptığımız istişareler sonucunda, Sn. Koray Aydın’ı destekleme kararı aldım ve bu kararımı kamuoyuyla da paylaştım.

Aldığım bu kararda, İYİ Parti’nin merkezde konumlanması ve partinin toparlanması ihtiyacına, Sn. Koray Aydın’ın daha fazla katkı sağlayacağına olan inancım etkili olmuştur. Genel Başkan seçilen Sn. Müsavat Dervişoğlu’nun da bu ihtiyaca cevap vereceğine, vermeye gayret edeceğine inanıyorum. Müsavat Dervişoğlu, “abi” diye hitap ettiğim, uzun süredir sorunsuz çalıştığım biridir.

Kendisiyle kişisel olarak herhangi bir sorunum asla bulunmamaktadır. Bu bir bayrak yarışıdır ve delegelerimiz bu ateşten gömleği kendisine uygun görmüştür. Ancak başka bir adaya desteğimi açıkladıktan sonra bu görevime devam etmem siyasi nezakete uygun olmayacaktır.

Bu nedenle, kongre günü salonda, TV ekranlarında da söylediğim üzere Grup Başkanvekilliği görevimden istifa ediyorum. Bugün itibarıyla İYİ Parti TBMM Grubuna istifa dilekçemi verdim. Bu kararı ivedilikle açıklamamın nedeni; yeni kurulacak İYİ Parti grubunun önünü açmaktır. Göreve getirilecek arkadaşlarımıza şimdiden başarılar diliyorum.”

Paylaşın

DEM Parti’den ‘Yeni Anayasa’ Açıklaması: Çok Acil Bir İhtiyaç

Meclis’te basın toplantısı gerçekleştiren DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum. Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Milli Eğitim Bakanı, eğitim sisteminin altına dinamit koyan, Milli Eğitim Sistemini ve okulu tarikat yuvasına dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan bir bakandır. Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Modeliyle bir aşama kat etti.

Türkiye’deki öğrenci velilerine de şunu söylüyoruz. Milli Eğitim Bakanının icraatları devam ederse, çocuklarınızı bu uygulamalardan nasıl koruyacağınızı hepimizin beraber düşünmesi ve tartışması gerekiyor. Aslında çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim paradigmasını hep beraber inşa edebiliriz. Bunun imkanları fazlasıyla mevcut. Fakat Milli Eğitim Bakanlığının “Türkiye Yüzyılı” başlığıyla askıya çıkardığı model tam anlamıyla bir skandalı içeriyor. Tekçi olan rejimi daha da tekçi hale getirmeye, istedikleri makbul vatandaşı okuldan başlayarak yetiştirmeye dönük bir müfredat olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

İlk eleştirinin diğer çevrelerce ilericilik-gericilik meselesine sıkıştırılmasını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin din ve dinsel örgütlenme ile geliştirdiği simbiyoz ilişkiyi görmezden gelen bir anlayıştır. Mesele sadece ilericilik ve gericilik olarak ele alınamaz; mesele AKP’nin 2071 hayalleriyle örtüşen dindar ve kindar nesil yetiştirmeye yönelik paradigmasını yaşamsallaştırmasıdır. Bu anlamıyla bu müfredat çok tehlikeli bir adımdır.

Yakın tarihte yetişen kuşaklara baktığımızda -ki ben de onlardan biriyim- hiçbirimiz özgürlükçü, laik, çoğulcu bir ortamda yetişmedik. Türkiye Cumhuriyetinin bütün müfredatına baktığımızda, Milli Eğitim Sistemine baktığımızda her zaman bir tipoloji yaratmaya yönelik bir aklı olduğunu görüyoruz. Genel olarak farklılıkları yok etmeye yönelik, farklı halkları, inançları ve mezhepleri çoğunluk içerisinde eritmeye yönelik bir müfredat var. O anlamıyla sistemin kendisinin bir “hedef insanı” var aslında.

Fakat AKP dönemiyle bunun daha da ilerletildiğini ve tam bir dinci motivasyonla bu işin ele alındığını görmek mümkün. Bir yüzyıldır halkları, toplumsal kesimleri, toplumsal sınıfları, inançları, kültürleri ve her şeyi eritmeye çalışan bu sistem şimdi yeni bir aşamaya geçti. Bu yeni aşamayı da aslında ilerici bir model olarak ya da en azından kendileri açısından vizyonel bir model olarak topluma anlatmaya çalışıyorlar ki bunun hiçbir şekilde doğru olmadığını ifade edelim.

Çok uzun süredir AKP’nin eğitimdeki meselesi ikili bir ayak üzerinden yürüyor. Birincisi; bir dindar ve kindar nesil yetiştirmektir. İdeolojik saikle yürüttükleri bir mesele bu. Makbul bir vatandaş kimliği inşa etmeye çalışıyorlar. Diğer yönüyle de kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ara eleman yetiştirmeye, sermaye için insan gücü yetiştirmeye dönük bir yaklaşımları var. Daha önce bir okul-fabrika dönemiydi, şimdi öğrenci-işçi modeline geçiş var. Okullar fabrikaya dönüştürülmüş durumda, artık sanayi sitelerinin içine yapılıyor.

Öğrenciler ise artık öğrenci değil her biri çocuk işçi. Çocuk işçilere de sermayenin ihtiyaçlarına göre beceri kazandırılmaya ve sisteme bir şekilde entegre edilmeye çalışılıyor. Bu modelin neoliberal bir model olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Oluşturdukları modeli bir hafta askıda tuttular. Sivil toplumun, üniversitelerin, akademisyenlerin, siyasi partilerin, veli derneklerinin ve diğer bütün çevrelerin katılımına kapattıklarını görüyoruz. O yüzden çoğulcu ve katılımcı değil. Yani yine AKP’nin hızlı bir şekilde oldubittiye getirdiği bir süreçle karşı karşıyayız.

Eğitim dediğimiz ve bütün toplumu, gelecek nesilleri ilgilendiren bir meselenin sadece bakanlık ve AKP eliyle yürütülmesi doğru mudur? Tabii ki değildir. Bu akıldan hızlı bir şekilde geri dönülmesi ve gerçekten yeni bir müfredat yazılacaksa, eğitimdeki yapısal sorunların öncelikle giderilmesi gerekiyor. Bu sorunları konuşmak, tartışmak ve bu sorunlara çözüm önerileri geliştirmek için akademisyenlerin, üniversitelerin, sivil toplumun, siyasi partilerin, velilerin ve öğrencilerin katılımıyla yeni bir süreç başlatılmalıdır.

Sadece Türkçeye, Türklüğe, Müslümanlığa, Müslümanlığın da bir mezhebine indirgenmiş bir sistem aklı ve eğitim müfredatının bu ülkede yaşayan bütün halkları, inançları ve toplumsal kesimleri dışladığını ve bu anlamıyla da ayrımcı ve ötekileştirici bir müfredat programı olduğunu, dolayısıyla bu süreci daha da derinleştirdiğini söylememiz gerekiyor. Oysa ki 31 Mart seçimleri sadece bu ülkede yaşayan işçilerin ve emekçilerin bir itirazı değildi, aynı zamanda eğitim sistemine yönelik ciddi bir itiraz ve ret olarak da okunmalıdır. Bu itirazın da süreç yürütülürken göz önünde bulundurulması gerekiyordu. Ancak ne yazık ki bütün bunların göz önünde bulundurulmadığını görüyoruz.

21. yüzyıldayız. 2024 yılındayız. Ancak hala anadilinde eğitimi konuşamıyoruz, hala başta Kürt çocukları olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halkların çocukları anadilinde eğitime erişemiyor. Hala bu ülkenin çocukları okula aç gidip geliyor. Hala müfredat tekçi yapısını koruyor, cinsiyetçi yapısını koruyor. Bütün bunların içerisinde bize bir masal anlatmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığı var ki buna inanmamızın, buna güvenmemizin mümkün olmadığını ifade etmemiz gerekiyor.

Bizler AKP’nin paradigma inşasının önünde duracağız, sonuna kadar mücadele edeceğiz. 3. Yol perspektifimizle yeni bir eğitim modelinin oluşturulması için; eşitlikçi, özgürlükçü ve toplumsal katılımın olduğu bir model için elimizden gelen bütün çabayı harcayacağız. Bu müfredat tam anlamıyla bütün topluma, çocukların geleceğine, Türkiye’nin geleceğine kasteden bir müfredattır. Derhal bu müfredattan geri adım atılması çağrımızı yinelemek istiyorum.

“Tahir Elçi cinayetinin dosyasını kapatmaya çalışıyorlar”

28 Kasım 2015’te Dağkapı Meydanında 4 Ayaklı Minarenin önünde Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi katledildi. 8 yılın sonunda bugün öğrendiğimiz bir haber var. Savcılık her 3 sanık polis hakkında da beraat yönünde mütalaa verdi. 8 yıl boyunca bu cinayetin üzerine hiçbir şekilde gitmeyen, aksine cinayetin üstünü örtmeye çalışan yargının, bugün verdiği mütalaa kararı yeni bir faili meçhuldür. Diyarbakır’ın orta yerinde onlarca kameranın önünde vuruldu Tahir Elçi ama kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen bir yargı var. Kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen kriminal raporlar gerçeği var. Ancak bu raporları yalanlayan başka raporlar da var.

Katilin kimliğini tespit etmek gerçek bir yargılama için çok önemliydi ama bundan imtina ettiler. Örneğin soruşturma aşamasında savcılık gizlilik kararıyla sır perdesi çektiği bu davada polislerin avukatlığını yaptı. Dosyada olay yeri incelemesi 5 ay sonra yapılıyorsa, tabii ki bu deliller açığa çıkamazdı. Keşif yapılmazsa, tabii ki mermi çekirdeği bulamazdı. Polisleri şüpheli değil tanık sıfatıyla dinlerseniz tabii ki hakikat açığa çıkmazdı. En önemlisi de cinayet anını gösteren emniyetin 12 saniyelik kamera görüntüsünün kaybedilmesi cinayetin üstünü örtmeye yönelik önemli bir delil karartmaydı.

Peki, katilin kim olduğunu bildikleri için onu korumaya çalıştıklarını düşünsek abartılı mı olur, hayır. Tam da bunu yapıyor yargı. Katili biliyor, tanıyor ve korumaya çalışıyor. Çünkü Elçi’nin avukatlarının dava dosyasındaki tüm görüntülerin incelenmesiyle Londra Üniversitesinden aldığı görsel ve işitsel veri analiz raporunda, aslında siyah ceketli polis memurunun Elçi’ye yönelik açık ve engelsiz bir ateş hattıyla silahını ateşleyen tek kişi olduğu tespit edilmişti. Peki, davanın heyeti ve savcı bütün bu raporu göz önünde bulundurdu mu? Hayır.

Davayı karartmayı, katili yargıdan ve adaletten kaçırmayı tercih ettiler. Katili istihbarat şube tanıyor, iktidar biliyor, dönemin başbakanı olan ve “Biz iktidardan düşersek beyaz toroslar dönemi başlayacak” diyen Davutoğlu çok iyi biliyor. Bu karanlığın üzerini bütün bu bilenler birlikte kapatmaya çalışıyor. Ama biz de katili biliyoruz ve tanıyoruz, katili koruyan anlayışı tarihsel hafızamızla çok iyi biliyoruz. Bu dosyanın böyle kapanmaması için, Tahir Elçi’nin katillerinin adalet önünde gereken hesabı vermesi için sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Tahir Elçi dosyasındaki bu aşamanın bir kez daha kamu vicdanını ve toplumsal adalet duygusunu zedelediğini ifade etmek istiyorum. Buradan derhal geri adım atılmalıdır. Dosyanın üstünü kapatarak değil, dosyadaki gerçeği açığa çıkarıp gerçek suçluları adalet önüne çıkarak Türkiye yeni bir döneme kapı aralayabilir. Aksi ise eski Türkiye’yi hatırlatan, onu referans alan bir pratiktir. Eski Türkiye’nin bugün hepimizi nereye getirdiğini de herkes çok iyi biliyor. Bu çağrımı da yinelemek istiyorum.

Bir anayasa tartışması süreci başladı. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ve AKP’nin birçok sözcüsü açıklamalar yaptılar. Tabii ki demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç.

Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum.

Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir. “50 + 1 halkın demokratik kazanımıdır” demiş. Kuvvetler ayrılığının olmadığı, gittikçe totaliter bir yönetime dönüşen, sınırsız yetkili bir iktidarın oluşturduğu bu sistem nasıl 50+1’i özgürlükçü olarak ifade edebilir? Hiçbir özgürlüğümüz yok, hiçbir hukuksal güvencemiz yok. En temel haklarımız askıya alınmış durumda. Anayasa askıda, tam bir anayasasızlık yaşıyoruz ama Uçum 50+1’i ve onun yönetim sistemini demokratik bir yönetim olarak ifade ediyor.

Öncelikle bu ülke gerçek anlamda bütün bunları gerçekleştirmek ve demokratik bir anayasa yapmak istiyorsa, AİHM kararlarını hızlıca uygulamalıdır ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırmaktan yargı bağımsızlığının sağlanmasına kadar bir dizi işi ivedilikle yapmalıdır. Daha da önemlisi bugün halihazırda devam eden Kobani Kumpas Davası, HDP Kapatma Davası gibi bu ülkenin utanç karnesine yerleşen, demokrasi tarihinin birer utanç vesikası olan davalarda hızlı bir şekilde tutum almalıdır ve bu konudaki haksız hukuksuz uygulamalardan vazgeçmelidir.

İşte o zaman biz gerçekten demokratik bir anayasa yapma niyetinin olduğuna inanırız. Ancak böyle bir şey yapmıyorlar. Sadece süslü cümleler kurarak demokratik anayasa yapma işini yürütmeye ve bunu topluma yeni ve pozitif bir gündem olarak sunup kendi iktidarlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Şunu söyleyelim; biz hiçbir şekilde AKP’ye can suyu olabilecek bir yeni anayasa yapma tartışmasının bir parçası olmadık, bundan sonra da olmayacağız. Gerçekten yeni bir anayasa yapılmak isteniyorsa, 12 Eylül darbe anayasasından kurtulmak isteniyorsa da bunun yol temizliğini yapma çağrımızı buradan tekrar ifade etmek istiyorum.

“Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz”

Sayın Uçum yeni anayasa başlığında bazı ilkeler de saymış. O ilkeler de gerçekten güzel, kulağa hoş geliyor. “Kişilerin hak ve özgürlüklerinin eksiksiz yer aldığı, yedi kuşak hak ve özgürlükler alanlarının tanımlandığı, hak ve özgürlüklerin esas sınırlamalarının istisna olduğu özgürlükçü bir anayasa yapılmalı” diyor örneğin. Daha birçok ilke var, ben saymayayım. Okurken gözlerim doldu. Uçum güzel söylüyor ama sazı yok. Demokratik anayasa geçmişten bugüne DEM Parti ve geleneğinin hep gündeminde oldu.

Bu konuda çokça çağrı yaptık, yol temizlik planını açıkladık. Taslaklarımızı demokratik kamuoyu ile paylaştık. Bütün bunları yaparken de hiçbir zaman AKP gibi iktidarda kalmayı ya da pragmatik bir yerden kendi partimizin siyasal çıkarlarını öncelemedik. Türkiye halklarının geleceğini, Türkiye halklarının eşit ve özgür bir şekilde bir arada yaşamasını önceledik. Sözümüzü buradan kurduk, sözümüzü bunun için kurduk. O zaman söyleyelim: Darbe anayasalarına palyatif çözümlerle makyaj yapmak Türkiye’nin sorununu çözmez.

Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede gerçek anlamda demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz. Kadını görmeyen, gençleri görmeyen, işçi sınıfını görmeyen, doğayı görmeyen, toplumu katmayan bir anayasa yapım süreci olmaz. Olmadığını daha önce de gördük. Anayasa darbe ruhundan arındırılmak ve sivilleştirilmek isteniyorsa, öncelikle yeni bir anayasa ihtiyaçtır. Türkiye halkları bunu yapmaya muktedirdir ve Türkiye halkları bunun kapısını aralamıştır. Bu kapıyı hep beraber açabiliriz. Bunun için iktidarın samimi olması gerekiyor.

Bunu da pratikte göstermesi, toplumda güven oluşturması gerekiyor. Biz AKP kanadından gelen bütün açıklamalarda; kaybettiği gücü yeniden ele geçirmeye çalıştığını, “2028 yürüyüşü” içerisinde tekleyen sistemini ayakta tutmaya çalıştığını, 50+1’i kendi lehine yeniden yapılandırmaya çalıştığını görüyoruz. Bütün bunlar toplumun ihtiyaçları ile örtüşmeyen amaçlardır. Bu amaçlara çıkılan yol sonuç alıcı olmayacaktır. Yeni bir anayasa tartışmasına varız ama AKP’ye can suyu olacak bir tartışmanın dışındayız, böyle bir tartışmanın parçası olmayacağız.

1 Mayıs haftasındayız. Çarşamba günü 1 Mayıs etkinlikleri alanlarda, meydanlarda yapılacak. Bütün işçi sınıfı talepleriyle meydanlarda olacak. 1 Mayıs derken işçi sınıfı üzerinden tartışmaları yürütüyoruz. İşçi sınıfının önemli bir bölümünü oluşturan kadınların ve kadın emeğinin yok sayılmasını 1 Mayıs vesilesiyle gündem yapmak istiyorum. Aile Bakanlığı 8 Mart etkinlikleri için Mor Protokol Organizasyon şirketine neredeyse 10 milyon lira para ödemiş. Bu şirketin son 7 ayda aldığı 7 ayrı ihale ile birlikte düşündüğümüzde, yaklaşık 17 milyonu aşan bir hale aldığını görüyoruz.

Bu ne cüret, bu ne vurdumduymazlık? Bu ihalelerin de olağanüstü ve acil durumlarda yapılması gereken yöntemle yapıldığını, toplumdan kaçırıldığını görüyoruz. Bu paralar kimin parası? Halkın parası, kadınların parası. Bu parayı kadınlar için harcamak yerine sadece siyasilerin katıldığı etkinliklere harcamayı kendileri açısından uygun görmüşler. Bu tablonun karşısında kadınlar aç, işsiz, güvencesiz ve en ağır şartlarda çalışıyor. Bütün bu güvencesizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Esnek, parçalı, yarı zamanlı birçok iş yapanların kadınlar olduğunu biliyoruz. Kadın emeğinin en fazla sömürülen emek olduğunu görüyoruz.

Tüm bunlara duyarsız olan, gözünü kulağını kapatmış bir iktidar gerçeği ile karşı karşıyayız. Onlarca ekonomi paketi getirdiler, tek birinin içinde kadınlar yoktu, kadın emeğini gören bir uygulama yoktu. Onun için biz kadınlar 1 Mayıs’ta meydanlarda olacağız; emeğimiz ve haklarımız için, işyerinde taciz ve mobbinge uğramamak için, işten çıkarılan ilk kişi olmamak için, eşit işe eşdeğer ücret almak için, emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz için alanlarda olacağız. Bu erkek devlet şiddetine karşı, patron-koca-babanın el ele verip bizleri ve emeğimizi sömürmesine karşı isyan ve itirazımızı 1 Mayıs meydanlarında ifade edeceğiz.

“Taksim 1 Mayıs için yasaklanamaz”

Sayın Bakan Yerlikaya bir açıklama yaptı ve Taksim Meydanının 1 Mayıs ve miting meydanı olmadığını ifade etti. Aynı şekilde Çalışma Bakanı Vedat Bilgin’in bu konuda açıklamaları var. Bütün açıklamaları hayretle izliyoruz. Bu kadar tarihsel hafızadan ve ülke gerçeğinden kopuk açıklamaları nasıl izah ederiz açıkça bizler de bilmiyoruz. Ama biz Meclis kürsüsünden bir kez daha ifade edelim. Taksim Meydanı sadece bir meydan değildir, aynı zamanda emek ve özgürlük mücadelesinin sembolüdür.

Yasak kararının asıl amacının aslında demokratik haklarımızı gasp etmek, işçi sınıfının tarihsel hafızasını yok etmek olduğunu çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını ideolojik saiklerle de aldığını çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını sınıfsal karakteri nedeniyle de çok iyi biliyoruz. Çünkü işçi düşmanı bir iktidarla karşı karşıyayız. İşçi düşmanı, sınıf düşmanı bir iktidarın da işçi sınıfının emeğinin ve kanının olduğu o meydana bir değer atfetmesini de açıkçası beklemiyoruz. Tabii ki bu yasak kararına boyun eğmeyeceğiz. Taksim Meydanı yasaklanamaz. Taksim Meydanı bizimdir.

Taksim Meydanı; 1 Mayıs meydanıdır, adalet meydanıdır, özgürlük meydanıdır. Taksim Meydanını kapatmaya çalışanları tarih de affetmeyecek işçi sınıfı da asla affetmeyecek. Bu vesileyle bir kez daha bütün işçi sınıfının 1 Mayısını kutluyorum. O gün yan yana, omuz omuza Taksim Meydanına hep beraber yürüyeceğiz. Bijî Yek Gulan, Yaşasın 1 Mayıs! Bütün farklılıklarımızla ve renklerimizle işçi sınıfıyla buluşacağımız ve beraber kol kola yürüyeceğimiz o coşkulu bayram gününü şimdiden dört gözle beklediğimi ifade etmek istiyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

AİHM, Bin ByLock Davasında Daha Türkiye’den Savunma İstedi

AİHM, ByLock kullandıkları gerekçesiyle “terör örgütü üyeliği” suçundan yargılanıp çeşitli cezalara mahkum edilmiş bin kişinin daha “hak ihlali” temelinde yaptığı başvuruları bilgi ve görüş için Türkiye’ye iletti.

AİHM’in 2023 yılı istatistikleri raporuna göre, geçtiğimiz yıl bekleyen davalar arasında en yüksek başvuru sayısına sahip ülke Türkiye oldu.

AİHM verilerine göre mahkemenin 68 bin 450 davalık toplam dava yükünün 23 bin 397’sini yani yüzde 34,2’sini Türkiye menşeli davalar oluşturdu. Bu davaların büyük çoğunluğunu 2016 yılındaki darbe girişimi sonrası yapılan başvurular oluşturuyor.

Sadece ByLock kullanımına ilişkin AİHM gündemindeki mecvut başvuru sayısı ise 8 binin üstünde. Potansiyel başvuru sayısı ise 100 bin olarak tahmin ediliyor.

Merkezi Fransa’nın Strasbourg kentindeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ByLock kullandıkları gerekçesiyle “terör örgütü üyeliği” suçundan yargılanıp çeşitli cezalara mahkum edilen bin kişinin daha dava başvurusunu beş dosya halinde görüş amacıyla Ankara’ya tebliğ ettiğini bildirdi.

Başvurular, “hak ihlali” temelinde Ankara’ya karşı dava açmak için yapılmıştı. AİHM Aralık 2023’te bin başvuru daha tebliğ etmişti. Mahkeme gündeminde 8 binden fazla ByLock dosyası bulunuyor.

Dava başvuruları, 2019-2023 yılları arasında AİHM gündemine taşınmış şikayetlerden oluşuyor. Başvurucular, haklarındaki mahkumiyet kararlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) adil yargılanma hakkıyla ilgili 6’ncı ve kanunsuz ceza olamayacağını düzenleyen 7’nci maddelerini ihlal ettiğini savunuyor.

AİHM, ByLock kullanımına ilişkin davalarla ilgili pilot kararını (Yüksel Yalçınkaya davası) 26 Eylül 2023 tarihinde açıklamış, AİHS’nin 6 ver 7’nci maddelerine ek olarak toplantı ve örgütlenme özgürlüğüyle ilgili 11’inci ve kararların bağlayıcılığı ve infazıyla ilgili 46’ncı maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmişti.

Eylül 2016’da tutuklandıktan sonra yargılanan eski öğretmen Yüksel Yalçınkaya, ByLock uygulaması kullandığı gerekçesiyle “FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edilmişti. AİHM, Yalçınkaya kararında, Türk hükümetinin yargılanma haklarına getirilen kısıtlamaları yeterince gerekçelendirmediği ve yargılamanın adil şekilde yürütülmediği sonuçlarına varmıştı.

Pilot dava kararında, ByLock yargılamalarında yasaların aşırı geniş ve keyfi yorumlandığı ve mahkemelerin bu yargılamalardaki genişletici ve öngörülemez yorumunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7’nci maddesinin keyfi soruşturma, mahkumiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlama amaç ve hedefine aykırı olduğu sonucuna varılmıştı.

Paylaşın

MHP’den Ahmet Davutoğlu’na Sert Sözler: Siyasi Kalpazan

Ahmet Davutoğlu’nun “Bahçeli bayrak açtı. Cumhur İttifakı dağılıyor” sözlerine tepki gösteren İsmet Büyükataman, “‘Trol Ahmet’ şunu kulağına küpe etmelidir; kendisinin ve küsurat partisinin aziz milletimizde bir karşılığı olmadığı gibi, sözlerinin tarafımızca da bir kıymeti harbiyesi yoktur” dedi ve ekledi:

“Şizofrenik kurgularıyla fitne saçmaktan bir adım öteye gidemeyen stratejik çapsız, siyasi kalpazan Davutoğlu, içinde bulunduğu çukurda çırpındıkça çamura batmakta, rezilliğine rezillik katmaktadır.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “yerel halk” sözlerine verdiği tepki, tartışılmaya devam ediyor.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Saadet Partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Bahçeli’nin Şimşek’e yönelik sözlerini hatırlatarak, “Sayın Bahçeli bayrak açtı. Bu, sıradan bir gelişme değildir. Cumhur İttifakı içinde çok derin çatlaklar olduğunu görüyoruz. 2018’in Cumhur İttifakı da dağılıyor. Geçen sene yenilmiş Millet İttifakı’nda nasıl tartışma başladı ise şimdi de sıra Cumhur İttifakı’nda, bu seçim sonrasında orada da çatlaklar var” diye konuştu.

Bahçeli’nin açıklamalarının, kendisine 2001 yılındaki gelişmeleri hatırlattığını ifade eden Davutoğlu, “Aynı 2001’de olduğu gibi Başbakan Yardımcısı olduğunu unutarak bütün o krizin yükünü rahmetli Ecevit’in yıpranmış bedenine yüklemesi gibi şimdi de Sayın Erdoğan’ın ama Sayın Erdoğan’dan önce Sayın Şimşek’in üzerine yükleme taktiği bu. Biz bu filmi gördük.

Sayın Bahçeli, kaçamazsınız, şu anda çekilen sefaletin, yoksulluğun, israfın, hukuksuzluğun hepsinde sizin de payınız var.” değerlendirmesinde bulundu. Ahmet Davutoğlu, sosyal medya hesabından da Saadet Partisi grubunda yaptığı konuşma ve Bahçeli’nin bazı sözlerinin yer aldığı bir videoyu “2002’den 2024’e aynı senaryo, aynı hedef… Bu sefer sorumluluktan kaçamazsınız Sayın Bahçeli!” notuyla paylaştı.

“Stratejik çapsız, siyasi kalpazan”

Davutoğlu’na yanıt, MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman’dan geldi. Büyükataman, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Siyaset sahnesindeki ‘stratejik rezillikleri’ ile nam salmış olan Ahmet Davutoğlu, şimdi de trollük yaparak ilgi çekmeye çalışmış. Hastalık derecesinde bir takıntı ile her fırsatta Milliyetçi Hareket Partisi’ne ve Cumhur İttifakı’na saldıran Serok Ahmet’in sataşmalarının ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’yi hedef alarak gündeme gelmeye çalışan ‘Trol Ahmet’ şunu kulağına küpe etmelidir; kendisinin ve küsurat partisinin aziz milletimizde bir karşılığı olmadığı gibi, sözlerinin tarafımızca da bir kıymeti harbiyesi yoktur. Şizofrenik kurgularıyla fitne saçmaktan bir adım öteye gidemeyen stratejik çapsız, siyasi kalpazan Davutoğlu, içinde bulunduğu çukurda çırpındıkça çamura batmakta, rezilliğine rezillik katmaktadır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

AK Parti Kulisleri: Erdoğan Bazı İsimleri Görevden Alacak

31 Mart’ta yapılan yerel seçimlerinde yüzde 35,48 alan ve ikinci parti konumuna düşen AK Parti’de genel başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti MYK’de, bazı isimleri görevden alacağı konuşuluyor.

AK Parti, yerel seçimlerde büyükşehir belediyelerinden 12, il belediyelerinden 12, ilçe belediyelerinden 359 ve belde belediyelerinden 124 olmak üzere toplamda 507 belediye başkanlığı kazanmıştı.

İktidara yakın Türkiye gazetesinde yer alan habere göre, AK Parti’de 31 Mart yerel seçimlerindeki oy kaybının nedenleri araştırılmaya devam ediyor. Erdoğan, bu kapsamda yarın AK Parti Genel Merkezi’nde MYK’ye başkanlık edecek. AK Parti kulislerinde konuşulan bilgilere göre; bazı MYK üyeleri bu toplantıda görevden alınacak.

Öte yandan Erdoğan, 14 Mayıs’ta ise il başkanlarıyla buluşacak. Detaylı bir seçim analizinin yapılmasının öngörüldüğü toplantıda, Erdoğan’ın değişime yönelik dikkat çekici mesajlar vermesi bekleniyor. İl başkanlarının oy kaybına yönelik hazırladıkları raporları ve saha araştırmaları Erdoğan’a sunulacak.

Toplantıda il başkanları, neden oy kaybı yaşandığına yönelik kendi görüşlerini de belirtecek. Erdoğan il başkanları toplantısından bir hafta sonra ise 22 Mayıs’ta MKYK’yi toplayacak. Toplantıda kongre sürecinin netlik kazanması bekleniyor.

Paylaşın

İYİ Parti Lideri Dervişoğlu’ndan ‘Kararlılık’ Mesajı

İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu, “Aziz milletimiz emin olsun ki, İYİ Parti olarak her gün bir önceki günden daha fazla çalışacak, Türk milletinin gür sesi ve hürriyetin bekçisi olmaya büyük bir inançla, azimle ve kararlılıkla devam edeceğiz” dedi.

Haber Merkezi / İYİ Parti Genel Başkanlığı’na seçilen Müsavat Dervişoğlu, güzel dileklerini ve temennilerini ileten herkese teşekkür etti. Dervişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, partisinin 5. olağanüstü kurultayını demokrasi, kardeşlik ve birlik ruhuyla gerçekleştirdiklerini belirtti.

Kurultayın ardından sevinçlerine ortak olarak güzel dileklerini ve temennilerini ileten herkese yürekten teşekkür eden Dervişoğlu, “Aziz milletimiz emin olsun ki, İYİ Parti olarak her gün bir önceki günden daha fazla çalışacak, Türk milletinin gür sesi ve hürriyetin bekçisi olmaya büyük bir inançla, azimle ve kararlılıkla devam edeceğiz” ifadesini kullandı.

İYİ Parti’nin 5’inci Olağanüstü Kurultayı bugün Ankara’da ATO Congresium’da yapıldı. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in aday olmadığı seçimin ilk turunda, TBMM Grup Başkanı Koray Aydın, Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu, Göç Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcı Mehmet Tolga Akalın ve Günay Kodaz genel başkanlık için yarıştı. Müsavat Dervişoğlu, genel başkan seçildi.

Dervişoğlu, seçimin ardından konuşma yaptı. Sahneye gelen Müsavat Dervişoğlu, ilk olarak genel başkan adayı Koray Aydın’la görüştü. “Hayırlı uğurlu olsun” diyen Aydın, sarılarak Dervişoğlu’nu tebrik etti. Bir diğer genel başkan adayı Tolga Akalın da sahneye gelerek Dervişoğlu’nu tebrik etti.

Paylaşın

CHP Lideri Özgür Özel: Kaybede Kaybede Kazanmayı Öğrendik

Uluslararası Manisa Mesir Macunu Festivali’nde konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Eğer kaybetmeyi hazmedemiyorsan, kazanmayı öğrenemiyorsun. Rakibi tebrik etmek, rakibe saygı durmak erdemdir. Rakibini tanımayan rakibini yenemez” dedi ve ekledi:

“O yüzden biz centilmenlikten, iyi niyetten asla ve asla taviz vermeden yenile yenile kazanmayı öğrendik. Kaybede kaybede kazanmayı öğrendik. Geçtiğimiz günlerde bir bayram kutlaması vardı, biz sıfır belediye başkanıyla gidiyorduk oraya. Geçen sefer dört oldu, şimdi bir baktık; 18’de 15 olmuş. Belediye meclisinde üçtük, yedi olmuştuk; 70 olmuşuz. Ama bir baktık, o kutlamada AK Parti’den ve MHP’den ne il başkanı ne milletvekili hiçbiri gelmemiş, ilk kez kaybediyorlar.”

Özel, konuşmasının devamında, “O gün il başkanıma dedim ki ‘Burada kusur onlarda değil, demek ki biz bir şey yanlış yapıyoruz. Eğer kaybeden buraya gelmiyorsa bir eksik var. Bundan sonraki bayramlarda, bayram töreninden iki gün önce AK Parti, MHP ve diğer partilerin il başkanlarını ara, ‘Birlikte gidelim’ de. Demek ki onlar kaybetme psikolojisiyle itilmiş hissettiler.’ Biz kaybede kaybede kazandığımız bu şehre barışı, kardeşliği, birlikteliği getireceğiz” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, 484. Uluslararası Manisa Mesir Macunu Festivali’nde konuştu. Özel, 31 Mart yerel seçimlerinde partisinin başarısını değerlendirirken şöyle konuştu:

” ‘Haritayı kırmızıya boyayan isim’ benim için biraz iddialı olur. Bir başarının elde edilmesi için bütün faktörlerin bir arada olması lazım. Öncelikle şartların hazır olması lazım. İnsanlar artık israftan, kibirden sıkılmışlardı. Sadece Manisa’da değil, tüm Türkiye’de ağır ekonomik şartlara rağmen kendilerini görmeyen, duymayan bir anlayıştan sıkılmışlardı ve bir değişim istiyorlardı. Değişmeyenle değişen yarışırsa değişen kazanır. Seçime değişerek giren tek parti CHP’ydi.

CHP eskimiş, köhnemiş bir anlayışa karşı yeni, genç kadrolarıyla, yönetimin yarısı kadın yarısı erkek olan, Cumhuriyet’e uygun bir yönetim anlayışıyla birlikte CHP yeniyi temsil ediyordu. Manisa’da 18 tane pırlanta gibi adayımız vardı. Türkiye’de binin üzerinde, her birisi halkın teveccühünü kazanmış, anketlerle desteklenmiş, ön seçimden çıkmış, toplumda beğeni uyandıran adaylar vardı.

Bugün bizim memleketimizdesiniz. Burası Atatürk’ün tam yedi kez geldiği bir kenttir. İkisinde sadece istasyonda, trende ve trenin hemen dışında Manisalılarla görüşmüş, beş kez bu kente gelmiş gitmiştir Atatürk. Bu kent bir Cumhuriyet kentidir. Birileri geçmişte bu kente çok büyük haksızlıklar yaptılar. Biz hep bu kenti çok sevdik. Arkamızdaki Spil dağı, kardeşim Barış gibi burnumda tüter benim, 15 gün görmedim mi burnumun direği sızlar.

Milletvekili listeleri yapılırken kadınlara ve gençlere daha fazla yer verilmesi konusunda hassasiyet gösterdiğini dile getiren Özel, şöyle devam etti: “Üç dönemdir hep söylemişimdir, gençler ve kadınlar için CHP bir çekim merkezi haline gelmeli. Cumhuriyetin kodlarında genç ve kadın var. Bu yerin belediye başkanı 34 yaşında genç bir kadın. Manisa’yı artık başka bir şeyle anmayacaklar. Menemen’de Kubilay’ı katledenler Manisa’ya doğru kaçmış, Manisan’dan gelmişler, Manisa tarikat yuvasıymış… Manisa Atatürk’ün kentidir, cumhuriyet kentidir, Manisa hangi görüşten olursa olsun dünyanın en iyi kalpli, en mert, en namuslu insanlarının yaşadığı bir şehirdir.

Manisalılarla sonuna kadar gurur duyuyoruz. Gülşah (Durbay), CHP gençlik kollarından gelen, gençlik kolları il başkanlığı yapmış, hem genç hem kadın hem örgütü temsil eden bir isimdir. Gelelim Ferdi Zeyrek’e… Ferdi Zeyrek; benim 20 yıldır tanıdığım, ben Eczacı Odası Başkanıyken tanıştığımız, Mimarlar Odasında başkanlık yapmış, Manisa’nın bütün varlıklarına sahip çıkmış… Hepimizin evlendiği nikah salonunu, 25 yıllığına TÜGVA’ya verdiler. İl başkanlarımız, ilçe başkanlarımız, belediye meclis üyelerimiz, Ferdi Başkanımız büyük bir mücadeleyle Beyaz Fili de kurtardılar, burayı da geri aldık.”

Programda Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu’nun sahneye davet edilmesi üzerine Özel, şunları söyledi: “Burada örgütten çok arkadaş var. Biz örgüte çok önem veriyoruz. Bu iki arkadaşın ortak özelliği, il başkanlığı yapıp büyükşehir belediye başkanı seçilen iki tane genç arkadaşımız, örgütten gelen büyükşehir belediye başkanları. 484 yıldır Mesir Şenlikleri yapılıyor.

Tabii tek parti döneminde CHP’li belediye başkanlarımız vardı ama çok partili dönemde yarışarak seçilen ilk belediye başkanı Ferdi Zeyrek. Mesir Festivali’ni ilk kez bir CHP’li seçilmiş belediye başkanı düzenliyor. Dün sokaklardaydık, gezdik, etkinliklerin bir kısmını takip ettik. Ferdi Başkan’ın ekibinin elinin değdiği belli. Çok kısa sürede şehirde beş büyük konser, dokuz küçük yerde canlı müzik; üniversite öğrencileri, Manisalılar, dünyanın dört bir yanından gelmiş yabancı ekipler… Bu sene olduğu kadar oldu.

İspanya’da 10-15 tane azgın boğayı, önünden millet kaçıyor, bütün dünya o festivali izliyor. Yapılan iş boğanın önünden kaçmak. Domates Festivali var, bütün şehir birbirine domates atıyor. Bütün dünya biliyor, izliyor, 180 ülkeden turist gidiyor. Manisa’ya bütün emeklere teşekkür ediyoruz ama dünyanın en eski halk ilaçlarından birisi, Kanuni Sultan Süleyman’ın validesini iyi etmiş, 41 çeşit baharattan yapılmış bir ilaç. İşin tıp yönü var, sağlık yönü ve, mistik yönü var.

Böyle bir üründen dünya haberdar değil. Birazdan göreceksiniz; kubbelerden, minarelerden saçılacak. İnanılmaz bir ritüel. Bugün Manisa’da dünyanın dört bir yanından, 150 ülkeden, 10 bin tane turist yoksa bu Mesir Festivali iyi yapılmıyor demektir. En iyisini yapacağız. Bütün dünya mesirden haberdar olacak. Göreceksiniz, bir gün gelecek bu Manisa’da Mesir Şenlikleri’nde 100’den fazla ülkeden insan gelecek, bu şenlikleri takip edecek.”

Akhisar’daki havaalanının uluslararası uçuşların da yapılabileceği müsaitlikte sivilleştirilerek, asker-sivil birlikte kullanılması gerektiğini söyleyen Özel, “Sart Harabeleri var. Kimse bilmiyor, dünyanın devlet güvencesinde basılan ilk parasıdır. Ağlayan Kaya’sından tutun, Bergama ile Sart arasındaki Akhisar’daki kral mezarlarına kadar bu şehrin dört bir tarafı turisti ve turizmi hak ediyor. Bir gün oturalım, ben bir buçuk saat Manisa anlatayım; ağızları açık kalmadan dinleyenler Manisa’yı gelip görmesinler.” şeklinde konuştu.

“Kaybede kaybede kazanmayı öğrendik”

Özgür Özel, şunları söyledi: “Eğer kaybetmeyi hazmedemiyorsan, kazanmayı öğrenemiyorsun. Rakibi tebrik etmek, rakibe saygı durmak erdemdir. Rakibini tanımayan rakibini yenemez. O yüzden biz centilmenlikten, iyi niyetten asla ve asla taviz vermeden yenile yenile kazanmayı öğrendik. Kaybede kaybede kazanmayı öğrendik. Geçtiğimiz günlerde bir bayram kutlaması vardı, biz sıfır belediye başkanıyla gidiyorduk oraya. Geçen sefer dört oldu, şimdi bir baktık; 18’de 15 olmuş. Belediye meclisinde üçtük, yedi olmuştuk; 70 olmuşuz.

Ama bir baktık, o kutlamada AK Parti’den ve MHP’den ne il başkanı ne milletvekili hiçbiri gelmemiş, ilk kez kaybediyorlar. O gün il başkanıma dedim ki ‘Burada kusur onlarda değil, demek ki biz bir şey yanlış yapıyoruz. Eğer kaybeden buraya gelmiyorsa bir eksik var. Bundan sonraki bayramlarda, bayram töreninden iki gün önce AK Parti, MHP ve diğer partilerin il başkanlarını ara, ‘Birlikte gidelim’ de. Demek ki onlar kaybetme psikolojisiyle itilmiş hissettiler.’ Biz kaybede kaybede kazandığımız bu şehre barışı, kardeşliği, birlikteliği getireceğiz.”

Paylaşın

UNESCO’dan ‘Sosyal Medya’ Açıklaması: Gençleri Bunalıma Sokuyor

Sosyal medya genç kızların cinsel içerikli, sağlıksız ve gerçekçi olmayan vücut standartlarını teşvik eden ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyen bir dizi uygunsuz video materyaline ulaşmalarını sağlıyor.

Uygunsuz görüntü ve içeriklere ulaşan ergenlik çağındaki kızlar, erkeklere göre kendilerini iki kat daha fazla yalnız hissediyor ve yeme bozuklukları yaşıyor.

Facebook’un genç kızların yüzde 32’sinin vücut yapıları konusunda iyi düşünmediklerini, Instagram’ın kendilerini daha da kötü hissettirdiğini ifade ettiklerini belirtiyor.

Kısa, ilgi çekici videolarla karakterize edilen TikTok’un bağımlılık yaratan tasarımı, ekran başında aşırı zaman harcanmasına yol açarak öğrencilerin dikkatini akademik sorumluluklardan ve ders dışı etkinliklerden uzaklaştırdığı vurgulanıyor.

Birleşmiş Milletler Kültür ve Eğitim Örgütü (UNESCO), yayımladığı 2024 Toplumsal Cinsiyet Raporu’nda, sosyal medyanın genç kızlar üzerindeki olumsuz ve zararlı etkilerini açıkladı.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre; UNESCO raporu, dijital teknolojilerin öğretme ve öğrenmeyi geliştirirken aynı zamanda mevcut sosyal eşitsizlikleri arttırdığı, kullanıcıların mahremiyetini ihlal ettiğini, gençlerin gelişim sürecinde kariyer seçimlerinde yanlışlık yapmaları gibi çok fazla olumsuz etkilere neden olduğunu vurguluyor.

Kapsamlı rapor, özellikle yetişme çağındaki genç kızların genç erkeklere oranla başta sosyal medya platformları olmak üzere internette çok daha risk altında olduklarına dikkat çekiyor. UNESCO raporunda, özellikle sosyal medyadaki algoritma odaklı, görsel tabanlı içeriğin genç kızları cinselliğin de arasında olduğu sağlıksız davranışlara yönlendirebildiği belirtiliyor.

Raporda, sosyal medyanın, genç kızların özgüvenleri ve beden imajı üzerinde zararlı etkilere yol açtığı, bunun da kızların akademik başarısı dahil ruh sağlıkları açısından olumsuz etkilere neden olduğu vurgulandı. Raporda yer verilen bulgulara göre, sosyal medya genç kızların cinsel içerikli, sağlıksız ve gerçekçi olmayan vücut standartlarını teşvik eden ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyen bir dizi uygunsuz video materyaline ulaşmalarını sağlıyor.

Uygunsuz görüntü ve içeriklere ulaşan ergenlik çağındaki kızlar, erkeklere göre kendilerini iki kat daha fazla yalnız hissediyor ve yeme bozuklukları yaşıyor.

UNESCO raporu, Facebook’un genç kızların yüzde 32’sinin vücut yapıları konusunda iyi düşünmediklerini, Instagram’ın kendilerini daha da kötü hissettirdiğini ifade ettiklerini belirtiyor. Kısa, ilgi çekici videolarla karakterize edilen TikTok’un bağımlılık yaratan tasarımı, ekran başında aşırı zaman harcanmasına yol açarak öğrencilerin dikkatini akademik sorumluluklardan ve ders dışı etkinliklerden uzaklaştırdığı vurgulanıyor.

Raporda, OECD ülkeleri genelinde, 15 yaşındaki kızların yüzde 12’sininin internette şiddete maruz kaldığı, bu oranın erkeklerde yüzde 8 olduğu belirtiliyor. İnternette dolaşan cinsel içeriklerin, yapay zeka tarafından oluşturulan derin sahtekarlıkların, cinsel görüntülerin genç kızlar için çok daha risk taşıdığına dikkat çekiliyor.

Rapor için yapılan ankete katılan birçok ülkedeki kız öğrenciler, sosyal medyada görmek istemedikleri fotoğraf veya videoları görmek zorunda kaldıklarını ifade ediyor.

UNESCO raporu, dijital teknolojilerin öğretme ve öğrenmeyi geliştirebilirken aynı zamanda kullanıcıların mahremiyetinin ihlali, dikkatin öğrenimden uzaklaştırılması gibi riskleri de beraberinde getirdiği konusunda uyarılarda da bulunuyor.

Raporu hazırlayan ekipten Anna Daddio, raporun son yirmi yılda kızlara yönelik ayrımcılığın tersine çevrilmesinde kaydedilen ilerlemeyi vurgulamış olsa da aynı zamanda teknolojinin genç kızların eğitim fırsatları üzerindeki olumsuz etkisini de ortaya çıkardığını söylüyor.

BM Haber’e raporla ilgili değerlendirmelerde bulunan Daddio, sosyal medyadaki kızlara yönelik farklı taciz türlerinin erkeklere oranla çok daha fazla olduğunu vurguluyor. Daddio, sosyal medyanın zihinsel sağlık sorunları ve yeme bozukluklarına neden olduğunu ve özellikle de kızları eğitimden alıkoyarak, akademik başarılarını etkilediğini gösteren kanıtların arttığını belirtiyor.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan Yeni Anayasa Açıklaması: İktidara Can Simidi Olmasına İzin Vermeyeceğiz

Yeni anayasa tartışmalarına değinen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Evet yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç var. Az önce ortaya koyduğumuz bütün bu toplumsal sorunların çözümünde demokratik Anayasanın oynayacağı rol çok önemlidir. Ancak mevcut iktidar, mevcut 82 Anayasasını dahi uygulamayan bir iktidardır” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bu iktidar şimdi diyor ki biz Anayasa yapacağız. Şimdi söyleyeceğimizi iktidar muhalefet ve bütün toplumsal dinamikler lütfen can kulağı ile dinlesin; Biz DEM Parti olarak Anayasa tartışmalarını toplumla birlikte yapmak üzere hazırlıklarımıza başladık. Anayasa tartışmalarının yeni kapı gibi iktidarın can simidi olmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Toplumun hakiki ihtiyaçları üzerinden Anayasa tartışmaları ilerlemelidir. Siyasi partileri aşan en geniş mutabakatı hedefleyen Anayasa tartışmaları hedeflemeliyiz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin il eş başkanları toplantısı öncesinde gündemdeki gelişmelere dair açıklama yaptı.

“Değerli basın emekçileri; önümüzdeki dönemin hem siyasal hem örgütsel hem yerel yönetimler bağlamında bizi bekleyen görevlerimiz ve sorumluluklarımızı burada hep birlikte değerlendirecek, önümüzdeki dönemin yol haritasını hep birlikte ortaya çıkaracağız. Ben şimdiden toplantımızın başaralı geçeceğini umuyorum, hepimize başarılar diliyorum.

Değerli arkadaşlar, evet bizler bir seçim atlattık. Bizim açımızdan, DEM Parti açısından özel olarak zorlu bir seçimdi. Bunun nedeni bizlerin özellikle bölgede, Kürdistan’da yarıştığı parti, iktidar partisiydi ağırlıklı olarak ve devletin bütün olanaklarını seferber eden bir partiye karşı bizler yarışmış olduk kıt olanaklarla. Ve aynı zamanda zaten geçmiş dönemde atanmış olan kayyım rejimine karşı bizler güçlü bir halkla birlikte güçlü bir varoluş sergiledik ve bir başarıya hep birlikte imza attık. Çok zor koşullarda yürüttük bu seçimleri.

Bu zor koşulların sebeplerinden birisi de 32 merkeze kayyımcı rejimin aynı zamanda kayyım seçmen göndermesiyle alakalıdır. Birçok il  ve ilçe merkezine, belediyemizdeki toplam 32 merkeze asker ve polis kaydırarak seçimleri bizden bu şekilde de çalmaya çalıştılar. Ama bizler bunu da bertaraf ettik önemli oranda ve elbette ki 10 merkezimizde bu kayyım seçmenle seçimleri kazandığını zanneden AKP, bu seçimlerde bir kazanç elde etmemiştir. Şırnak halkının göstermiş olduğu direnişi, kayyım seçmene karşı kayyım seçmeni teşhir eden pratiklerini de buradan kutluyoruz.

Ve Şırnak’ta 10 bine yakın asker ve polisin gelip oy kullandığı bir yerde 2000 küsür bir oyla bizler bu seçimleri tırnak içinde kaybetmişiz gibi gözüksek de bu seçimin kazananı DEM Parti’dir, bu seçimin kazananı Şırnak halkıdır. Şırnak halkının direnişini, verdiği mücadeleyi kutluyorum ve asla bu 10 merkezde, seçmen kaydırarak kazanılan yerlerde yönetime gelen AKP’li belediye başkanları ve yönetimi meşru değildir, bu belediyelerin bizden çalındığının altını bir kez daha çizmek isterim.

Değerli arkadaşlar bizler bu zorluklarla, bu seçim çalışmalarını yürütürken başta değerli halklarımız, analar, kadınlar olmak üzere, gençler çok büyük bir emek verdi. Ve bütün bu emeğin organizasyonunu yapan, buna öncülük eden ve bu seçimlerin gerçekten her biri gizli kahraman olan siz değerli il eş başkanlarımızın huzurunda, şahsında bütün örgütümüze teşekkür ediyorum, emeğinize, yüreğinize sağlık. Buradan yine kayyımcı rejime karşı, kayyımcı rejimin bitmeyen oyunlarına karşı Van’da bizlere bir darbe gerçekleştirilmek istendi. Ve belediye Eş Başkanımız ile ilgili sözüm ona hukuku ve yargıyı yanlarına alarak bir girişimde bulundular.

Bu girişimi boşa çıkaran Van halkına ve İl Örgütüne de buradan sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum, emeğinize, yüreğinize sağlık. Sizler bizlere bir kez daha şunu göstermiş oldunuz. Kayyımcı anlayışa karşı halk bir arada olunca, halkın örgütlü gücüyle bizler elbette bu anlayışı geri püskürtebileceğimizi bir kez daha hatırlamış ve göstermiş olduk. Van halkına teşekkürlerimizi buradan bir kez daha sunuyoruz. Seçimlerden hemen sonra çeşitli operasyonlar başladı. Batman İl Örgütümüze, Hınıs İlçe Örgütümüze yapılan korsanvari baskılar dün bizi yıldırmadığı gibi bugün de yıldırmayacak. Batman İl Eş Başkanımız da gözaltına alınıp bırakıldı  ve şu an aramızda. Buradan hepimiz adına kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum.

Bizler seçimlerin genel çerçevesini değerlendirirken esasen Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal süreci değerlendirmiş oluyoruz. Ve esasen Türkiye halklarının, Türkiye’nin doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi her kesimden bütün halkların, bütün inançların, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin  aynı zamanda nasıl bir Türkiye talebinde bulunduklarının da haritasını ortaya koyacaktır bizlerin yapacağı seçim değerlendirmesi. Evet toplum bir bütün olarak bu seçimlerde “artık yeter” dedi.

Bu seçimlerde AKP-MHP iktidarına, otoriter rejime geri adım attıran, onları başarısızlığa uğratan seçim sonuçları ortaya çıktı. Türkiye’de ortaya çıkan bu seçimin haritasını bütün siyasetçilerin en iyi şekilde okuması gerekiyor. Otoriterleşmeye karşı toplum dur demiştir, özgürlüklerin kısıtlanmasına dur demiştir. Ve toplumun burada ortaya koyduğu bu iradeye başta muhalefet olmak üzere toplumun hangi kesimi ne demiştir, bu seçimlerde bize ne mesaj verilmiştir sorusunu en iyi şekilde irdelemek ve önümüzdeki dönem muhalefetin siyasetini bu çerçevenin üzerinden ilerletmesi gerekiyor.

“ODTÜ’lü devrimci gençlerin yanındayız”

Özgürlükler kısıtlandı diyoruz evet, her alanda özgürlükler kısıtlandı. Bakın Cumhurbaşkanı kayyımcı rejim anlayışı gereği ODTÜ’ye rektörü kendi atadı. Seçilmiş olan rektörleri üniversitelere atamıyorlar, yine kayyımcı zihniyetle kendi yandaş rektörlerini atıyorlar ve yandaş rektör özellikle gençlerin her sene gerçekleştirdiği Devrim Stadyumu’ndaki şenliği yasaklamıştır. Şu anda devrim yürüyüşü çerçevesinde ODTÜ’lü gençlerin devam eden ve Ankara’daki bütün demokrasi güçlerinin destek verdiği bir eylemlilik söz konusu. Biz de buradan ODTÜ’lü gençlerle dayanışma içinde olduğumuzun altını bir kez daha çiziyoruz.

Devrim yürüyüşündeki ısrarımızın, direnişi büyütmedeki amacınızın, ODTÜ’lü devrimci gençlerin yanında olduğumuzu buradan bir kez daha ifade ediyoruz. Değerli arkadaşlar, üniversitelerde çok ciddi akademisyenlerin ihraçları gerçekleşti. Barış imzacısı akademisyenler başta olmak üzere ki barış imzacısı akademisyenler Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi için akademi camiası olarak “biz tavrımızı ortaya koyuyoruz” dedikleri için ihraç edildi ve akabine gerçekten üniversitelerde bilim üreten akademisyenler ihraç edildi. İşte bu otoriter rejimin doğurduğu sonuçlardır.

Ve yine değerli arkadaşlar açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, hayat pahalılığına karşı toplum top yekun olarak dur demiştir. Bugün bizlerin sıklıkla ifade ettiği gibi ve eskiden derdik ya bıçak kemiğe dayandı. Bıçak kemiği kesti ve şu an iliklerimize kadar, toplum iliklerine kadar açlığı ve yoksulluğu hissetmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 17 bin lira iken açlık sınırı 17 bine dayanmış durumdadır. Yoksulluk sınırı 57 bine dayanmış durumdadır. Gıda enflasyonu aldı başını gitti. Gıda enflasyonu yükseldikçe evde pişen yemeğimize yansıdığını hepimiz biliyoruz. Yediğimiz ekmeğe, çocuklarımıza yedirdiğimiz ekmeğe, süte, ete yansıdığını görüyoruz. Bizler sahadayken gerçekten şunu o kadar açık ve net gördük ki sebze halinin kapılarında bekleyen ailelere ve oradan kenara bırakılacak olan sebzeyi, meyveyi götürüp evde çocuklarına yedirmek isteyen ailelere, et almak için sabahın 4’ünde et kuyruğuna giren ailelere bizler tanıklık ettik bu seçim döneminde.

Ve bunlar diyor ki “biz Türkiye yüzyılında yepyeni bir tabloyla karşınıza çıkacağız”. Bu açlık ve yoksulluk tablosu ortada dururken Hazine ve Maliye Bakanı diyor ki “Türkiye sahalara döndü, son yıllarda yaşanan sıkıntıları geride bıraktık” diyor. Bunlar vatandaşlarla düpedüz alay ediyor. Biraz önce bahsini ettiğim tablodan bihaber olarak davranan bu insanlar, esnafın siftah etmeden kepenk kapattığını bilmeyen insanlardır. Bu iktidar, saray, kendi yandaşına bu ülkenin bütün varlıklarını ve kaynaklarını peşkeş çektiği için ne yazık ki insanların neyi nerede yaşadığının farkında değiller.

Bakın biz Kürdistan’da çalışmalarımızı yürütürken oradaki insanların açlık ve yoksullukla nasıl baş başa kaldığını gördük. Hayvancılık ve tarımın nasıl bitirildiğini o bölgede bir kez daha gördük. Gençlerin özellikle Kürdistan bölgesi başta olmak üzere Türkiye’deki gençlerin açlık ve yoksulluktan kaynaklı göç yolunu nasıl tuttuklarını hepimiz gördük, tanıklık ettik. Bunlara elbette çözüm üretmek üzere biz sahada olacağız, DEM Parti sahada olacak.

Bizler sahada olarak bu sorunların çözümü için değerli halkımızla, işçilerle, emekçilerle dayanışarak mücadelemizi büyüterek sahada olacağız. Herkese eşit, adil, hakça bir geçim sağlansın diye, birileri doysun, birileri aç kalmasın diye, milyonlar yastığa başını koyduğu zaman aç olarak değil, tok ve mutlu olarak o yastığa başını koysun diye bizler DEM Parti olarak sahalarda olacağız, mücadelemizi buradan büyüteceğiz.

İşte bu seçimlerde bu tabloya karşı başta bu ülkenin işçileri, emekçileri, emeklileri, esnafları olmak üzere herkes bu iktidarın yiyici zihniyetine karşı dur demiştir. Yine düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı gösterilen baskıcı anlayışa yine bu seçimlerde dur denilmiştir. Bakın biliyorsunuz Kobanî Kumpas Davası bir tweet gerekçe gösterilerek açılmış bir dava ve başta Eş Genel Başkanlarımız, seçilmişlerimiz olmak üzere Kürt siyasetçileri, Türkiye sol ve sosyalist hareketten siyasetçilerin yıllardır tutuklu olduğu ve 37 kez ağırlaştırılmış müebbet talep ettikleri Kobanî Kumpas Davasının gerekçesi ne yazık ki bir tweet olarak karşımıza çıkıyor.

Bu dava düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldıran en önemli örneklerden biri olarak Türkiye tarihinde siyasete kara harflerle yazılmış olacak bir örnektir. Biliyorsunuz 16 Mayıs’ta Kobanî Kumpas Davasının karar duruşması gerçekleştirilecek. Buradan Türkiye’de bu iktidara dur diyen, bu iktidara artık yeter diyen her kesimden Kobanî Kumpas Davasına bizler destek bekliyoruz.

Kobanî Kumpas Davasını biz Türkiye halkları, ezilenleri ve sömürülenleri olarak dur demeyi başarırsak Türkiye’de aydınlık sayfaların açılmasının zamanı yakın demektir. O yüzden Türkiye’deki bütün siyasal ve toplumsal güçlere çağrımızdır. Kobanî Kumpas Davasında bizler hep birlikte dayanışalım ve kararın gerçekten demokrasinin lehine, siyaset yapma özgürlüğünün lehine çıkmasını sağlayalım. Orada haksız ve hukuksuz yere tutuklu bulunan başta Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel, Ayla Akat ve buradan ismini sayamadığım bütün arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasının gerektiğinin altını çiziyorum.

Bu iktidara, bu otoriterleşmeye, yaşam tarzına müdahale eden anlayışa karşı en güçlü duruşu sergileyen kadınlar oldu. Evet hep ifade etmiştik, etmeye da devam edeceğiz. Kadınlara dönük baskıları, 5000 yıllık erkek egemen zihniyetin kadınlar üzerindeki ezici ve sömürücü anlayışını biz kesintisiz bir şekilde 5000 yıldır yaşamaktayız. Ama bazı dönemler vardır ki otoriter rejimlerin güçlendiği dönemlerde kadınların üzerindeki bu tablonun daha çok arttığını, daha da karanlık bir tablo haline geldiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Kadınlar bu dönemde güçlü bir duruş sergileyerek başta eş başkanlık ve eşit temsiliyete sahip çıkarak güçlü bir duruş sergilemişlerdir. Özellikle DEM Parti’nin eşbaşkanlık ve eşit temsiliyetine dönük bu dönemde çok saldırılar oldu. Bu saldırıların bir kısmı sistem tarafından bir kısmı da farklı kanallar üzerinden gerçekleşti. Ama burada kadınlar hep birlikte şöyle bir dayanışma sergiledi.

Eşbaşkanlık ve eşit temsiliyet başta Kürt kadın hareketi olmak üzere Türkiye kadın hareketinin en önemli kazanımıdır. Kadınlar “bunu asla hiç kimsenin yok etmesine izin vermeyeceğiz” dedi. Bu seçimlerde en büyük başarı kadınlarındır. Kadınlar “eşbaşkanlık mor çizgimizdir” dedi ve bununla ilgili güçlü sonuçlar aldık. Ben bu sonuçlarımıza imza atan bütün kadın arkadaşlarımızı buradan sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Kadınlar aynı zamanda Türkiye’nin genelinde her gün “katledilmek istemiyoruz, yaşam hakkı bizim de en doğal hakkımızdır ve yaşamak istiyoruz” dedi. Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçen AKP iktidarını cezalandırmıştır bu seçimlerde. Kadınlar 6284 sayılı kanunu, kadınlara ve çocukları şiddetten korumayı hedeflemiş olan bir kanunu tartışma konusu haline getirmek isteyen AKP iktidarına dur demiştir. Nafaka hakkına göz diken, kadınların tarihsel kazanımına göz diken, kadınları ikinci sınıf insan olarak evde sadece evinde oturup yemek yapsına, çocuk doğursuna mahkum etmek isteyen anlayışa kadınlar bu seçimlerde hep birlikte dur demiştir.

Yine en güçlü duruşu bu seçimlerde farklı halklar ve inançların sergilediğini gördük. Aleviler başta ÇEDES projesi olmak üzere inançlarının Kültür ve Turizm Bakanlı’ğına bağlanarak asimile edilmesine karşı bu seçimlerde bu iktidara dur demiştir, yeter artık gayrı demiştir. Eğitimin dinselleştirilmesi yeter artık demiştir. Yine bu seçimlerde yine en güçlü duruşu sergileyenler depremzedeler oldu. Biliyorsunuz Türkiye tarihinde hatta dünya tarihinde son 600 sene boyunca yaşanmış olan bütün doğal afetlere baktığımızda en çok can kaybı ve yıkımın yaşandığı depremi bizler geçen sene yaşadık.

Ve bu depremde yaşamını kaybedenleri sizlerin huzurunuzda bir kez daha anıyorum. Bu iktidar depremzedelerin yaralarını sarmamaya ant içmiş. Depremzedelerin yaşam alanlarını yerinde dönüştürmek, sağlıklı binalar yapıp depremzedelere destek olmak yerine ne yazık ki rezerv alan ilan edip yine yandaş beşli çetesine, o inşaat sektöründeki çetelerine buraları peşkeş çekmek için bir hazırlık içindeler ve yollarını, haritalarını böyle çizmişler. Depremzedeyi adeta bir müşteri olarak gören, depremzedenin acısını paylaşmayan, yaşadığı maddi manevi yıkımı ve ölümleri görmeyen anlayışa depremzedeler artık yeter dur demiştir bu seçimlerde.

Bizler Kürdistan’da kayyımcı zihniyeti göndererek başarıya imza attık. Yeni belediyeler kazanarak ikinci bir başarıya imza attık. En büyük başarılarımızdan biri de bu rejime ve otoriterleşmeye dur deme konusunda ortaya koyduğumuz adımdır. Özellikle Kent Uzlaşısı formülasyonu ile ortaya koyduğumuz tutum DEM Parti’nin Türkiye halklarına sorumluluğunu yerine getirdiği tarihsel bir dönemeçtir. Bizler batıda Kent Uzlaşısıyla çok ciddi sonuçlar elde ettik. Türkiye genelinde ortaya çıkan bu haritada DEM Parti seçmenimizin, Kürt halkının katkısı Kürdistan’da olduğu kadar batıda da çok büyük olmuştur.

Bu süreçte bizler bu katkıyı sağlayarak aslında 3’üncü Yol’un ve demokratik cumhuriyetin inşasının yollarını açmak istedik bu konuda büyük bir başarıya imza attık. Asıl işimiz şimdi başlıyor. Şu anda Türkiye’de bahsettiğimiz bütün bu toplumsal alanlarda yaşanan sorunlar, bu iktidarın bu toplumsal alanlardaki sorunları derinleştirmesine karşı şayet seçmen ve Türkiye halkları hep birlikte dur dediyse o halde muhalefetin ve DEM Parti’nin önünü açmış demektir. O halde bizler bu açılan yola doğru girmek, bu kanalları doğru örgütlemek gibi bir görev ve sorumlulukla karşı karşıyayız.

Kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri başta olmak üzere her kesimden güçlü bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Farklı halklar ve inançların eşit yurttaşlık hakkı temelinde bir yaşam talebi vardır. Biz muhalefete düşen en büyük görev bunu sağlamaktır. Toplum yeterince ayrıştırılıp kutuplaştırıldı. Toplum yeterince bölündü, artık yeter. Toplum huzura kavuşmak, mutlu olmak istiyor. Sorunlarına gerçek anlamda çözüm üretecek bir siyasetin ortaya çıkmasını istiyor.

Biz DEM Parti olarak bütün Türkiye halklarına buradan ilan ediyoruz ki sizin verdiğimiz mesajı gayet iyi anladık, bu mesaj çerçevesinde siyasetimizi yürüteceğiz. Bu seçimlerde Kürt halkı ortak yaşam konusunda bir yandan “ben irademe sahip çıkıyorum” dedi bir yandan “ortak yaşam konusunda ısrarcıyım” dedi. Türkiye halkları olarak da Kürt halkının bu mesajını en iyi şekilde almak, değerlendirmek ve önümüzdeki dönem siyasetini bu çerçevede şekillendirmek gibi bir görev ve sorumluluğu var siyasetin. DEM Parti olarak bu konuda üzerimize düşen bütün görev ve sorumluluğumuzu yerine getirmeye hazırız. Elimizi taşın altına koyup bu çalışmaları yapacağız.

“Anayasa tartışmalarını toplumla birlikte yürüteceğiz”

Bugün Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri de anayasa gündemidir. Anayasa tartışmaları gündeminde elbette DEM Parti’nin güçlü bir sözü var. Biz 82 askeri cunta anayasası ile yol yürünmeyeceğini, yaşadığımız bütün bu süreçlerin sorumlularından birinin de aynı zamanda askeri cunta anlayışı olduğunu bilen bir yerden söylüyoruz; evet yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç var. Az önce ortaya koyduğumuz bütün bu toplumsal sorunların çözümünde demokratik anayasanın oynayacağı rol çok önemlidir.

Bu mevcut iktidar, mevcut 82 anayasasını dahi uygulamayan bir iktidardır. Bu iktidar şimdi diyor ki “biz anayasa yapacağız”. Şimdi söyleyeceğimizi iktidar, muhalefet ve bütün toplumsal dinamikler lütfen can kulağı ile dinlesin. Biz DEM Parti olarak anayasa tartışmalarını toplumla birlikte yapmak üzere hazırlıklarımıza başladık. Anayasa tartışmalarının Yenikapı gibi iktidarın can simidi olmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Toplumun hakiki ihtiyaçları üzerinden anayasa tartışmaları ilerlemelidir. Siyasi partileri aşan en geniş mutabakatı hedefleyen bir anayasa tartışmaları hedeflemeliyiz.

Bakın bu seçimden sonra planlı bir biçimde DEM Parti belediyelerini bayrak üzerinden sınamaya kalktılar. Başta hükümet temsilcileri sözcüleri olmak üzere yandaş ve havuz medyası, yazar çizerler işte “DEM Parti bayrak indirdi” diyor. Bu külliyen yalandır! Önceki toplantımızda Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan buna en geniş şekilde açıklık getirmiştir. Bizim sembollerle, bayrakla bir sorunumuz yoktur. Türkiye kamuoyunu olası bir kayyım gaspıyla ilgili hazırlamaya çalışıyorlar. Bunun için bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Bu yalan yanlış haberlerin, bu yalan ifadelerin nedeni budur.

Değerli Türkiye kamuoyu AKP’nin atadığı kayyımlar ve rejimi sadece Kürt halkının iradesini çalmadı sadece, bir yurttaşın seçme ve seçilme hakkını elinden almadı, aynı zamanda bu iktidar belediyelerimize çöreklenerek hizmet için kullanılması gereken belediye kaynaklarını yandaşlarına peşkeş çektiler. Büyük oranda belediye kaybettikleri için acaba kayyım atayarak yine bu rant çetelerini tekrar Kürdistan belediyelerinde çörekletebilir miyiz anlayışı var. Bütün Türkiye halklarına sesleniyorum bayrağını seven halkın hakkı olan hizmet için ayrılmış olan parayı yandaşına peşkeş çekmez. Bunlar bayrağı kullanarak öyle bir rant alanı yaratmak istiyorlar.

Değerli halkımız Kürt sorunun demokratik zeminde çözümü başta olmak üzere Aleviler ve bu topraklarda yaşayan farklı halklar ve inançlardan her yurttaşımızın bu ülkede eşit yurttaşlık hakkından faydalanabilmesi için ve bunları garanti altına almak, kendi rengiyle bu ülkede yaşam sürmesini sağlayabilmek için bizlerin evet demokratik bir anayasa yapmaya ihtiyacı vardır. Aynı zamanda kadınları, gençleri, yoksulları, emekçileri, işsizleri, emeklileri, çocukları ve herkesi kapsayacak bir demokratik anayasaya ihtiyacımız var. Bu çerçevede bizler çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu çalışmaların da startını verdik.

“8 Mart, Newroz ve 31 Mart ruhuyla 1 Mayıs alanlarında olacağız”

Önümüz 1 Mayıs. Seçimlerde muhalefetin, demokrasi güçlerinin güçlü bir biçimde çıktığı bir dönemde, ezilmeye ve sömürülmeye karşı ortak tavrın geliştiği bir dönemde 1 Mayıs alanlarında çok daha güçlü olarak 8 Mart’ın, Newrozun ve 31 Mart seçimlerinin ruhunu 1 Mayıs alanlarına taşımak gibi bir görev ve sorumluluğumuz var. Böyle bir duygu ve hissimiz de var. 1 Mayıs’ta “Emeğin ve Özgürlüğün Ülkesini Kurmak İçin Geliyoruz” şiarıyla Taksim’de, Van’da, Batman’da, Amed’te, Çukurova’da, Karadeniz ve İç Anadolu’da Türkiye’nin dört bir yanında emek ve meslek örgütleri ve demokrasi güçleriyle birlikte alanlarda olacağız.

Alanlardan bizler şunu bir kez daha haykıracağız. Savaşa değil barışa, işe, aşa, ekmeğe bütçe istiyoruz. Bu talepte bulunan milyonlarca insan olarak alanlarda, meydanlarda birlikte olmak için 1 Mayıs alanlarında olalım. DEM Parti olarak bu genelgemizi il örgütlerimize gönderdik bu konuda il örgütlerimiz elinden gelen her türlü çabayı gösterecektir.

Özgür basın emekçilerine yakın zamanda bir operasyon gerçekleşti. Medyanın tekeli vardı şimdi sarayın tekelini sağlamlaştırmak ve gerçek haber alınmasını engellemek için operasyon gerçekleştirildi. Bu operasyon sadece özgür basına yönelik değildir. Yurttaşın haber alma hakkını engelleyen bir operasyondur. Bu operasyonu, gözaltı ve tutuklamaları kınıyoruz. Son operasyonda tutuklanan gazeteci arkadaşlarımızın da derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Türkiye gazetecilerin en fazla hapiste olduğu bir ülkedir. Bütün bunlar yaşanırken kim hangi anayasadan bahsedebilir? Demokratik bir anayasadan bahsedeceksek başta basın özgürlüğü olmalıdır. Basın emekçilerinin tamamı cezaevlerinden tahliye edilmelidir. Hepinize katılımınızdan dolayı teşekkür ederim. Başarılı bir toplantı gerçekleşmesini ümit ediyorum. Basın emekçilerine çok teşekkür ediyorum.”

Paylaşın