Erdoğan: Camileri Kapattılar, Kur’an-ı Kerim’leri Toplattılar

İstanbul’da “Mevlid-i Nebi Haftası Açılış Programı”nda konuşan Erdoğan, “Bu milletin iman kalesini çökertmek için hiç olmazsa bu kalede gedik açmak için yıllardır saldırıyorlar. Bunu bir dönem camilerimizi kapatarak, ahıra çevirerek, satarak yaptılar” dedi ve ekledi:

“Bir dönem minarelerimizden yükselen Allah-u Ekber nidalarını susturarak yaptılar. Bir dönem Kur’an-ı Kerim’leri, ilmihalleri toplatarak yaptılar. Bir dönem imam hatip okullarının kapısına zincir vurarak, başörtülü kızları üniversite kapılarında ağlatarak yaptılar.

Bu yıkım projesinde kimi zaman medya kullanıldı, kimi zaman sinema, tiyatro, televizyon dizileri kullanıldı. Kimi zaman kaleminden nefret akan sözde aydınlar kullanıldı. Kimi zaman terör örgütleri, marjinal örgütler, ihanet çeteleri kullanıldı. Kimi zaman da siyasetçiler kullanıldı.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da “Mevlid-i Nebi Haftası Açılış Programı”nda konuşma yaptı. Erdoğan’ın konuşmasından başlıklar şu şekilde:

“Güçlü şahsiyetler sağlam bir toplumun teminatıdır. Bireyler ahlaklı, erdemli, merhametli olduğunda, toplumda da adalet, huzur, emniyet ve refah olur. Ama tek tek kişiler bozulursa, aile bozulur. Aile yozlaşırsa, toplum çürür. Toplum çürürse, devlet çürü, memleket çürür. Bütün insanlık zeval görür. Millet olarak son 2 asırdır çok yönlü, çok ince düşünülmüş bir kuşatma ile karşı karşıyayız.

Bu milletin iman kalesini çökertmek için hiç olmazsa bu kalede gedik açmak için yıllardır saldırıyorlar. Bunu bir dönem camilerimizi kapatarak, ahıra çevirerek, satarak yaptılar. Bir dönem minarelerimizden yükselen Allah-u Ekber nidalarını susturarak yaptılar. Bir dönem Kur’an-ı Kerim’leri, ilmihalleri toplatarak yaptılar.

Bir dönem imam hatip okullarının kapısına zincir vurarak, başörtülü kızları üniversite kapılarında ağlatarak yaptılar. Bu yıkım projesinde kimi zaman medya kullanıldı, kimi zaman sinema, tiyatro, televizyon dizileri kullanıldı. Kimi zaman kaleminden nefret akan sözde aydınlar kullanıldı. Kimi zaman terör örgütleri, marjinal örgütler, ihanet çeteleri kullanıldı. Kimi zaman da siyasetçiler kullanıldı.

Artık eskisi kadar olmasa da hala birilerinin bu manevi işgal projesine taşeronluk yaptığını görmekteyiz. Aralarında FETÖ’cü ve bölücülerin de olduğu malum mahfiller bunu son derece planlı, sinsice ve kurnazca yapıyor. Biz bunlardan ülkeye kötülük dışında, nifak ve husumet dışında zaten bir şey beklemiyoruz. Kimileri de millet düşmanlarının tuzağına düşerek bu manevi yıkım projesine istemeden destek veriyor.

Şurayı özellikle dikkatinize getiriyorum: Bu ideolojik bağnazlık, son günlerde öyle vahim boyutlara ulaştı ki cuma hutbesini, hutbede okunan ayet-i kerimeleri hedef almaya başladılar. Kendini bilmezin birisi çıkıyor ahkam kesiyor, hem de bu ülkenin muhalefet partisi adına, doğru düzgün bilgisinin olmadığı dini konularda ahkam kesiyor. Hocalarımıza utanmazca had bildirmeye kalkıyor.

Bunu yaparken de cehaletini gizlemek için Gazi Mustafa Kemal’in arkasına saklanıyor. İçinde ne varsa ortaya dökmek yerine Gazi Mustafa Kemal’i hadsizliğine alet ediyor. Buram buram tek parti faşizmi kokan bu ilkellik karşısında maalesef mensubu olduğu parti içinde kimse itiraz etmiyor, genel başkan dahil kimse tepki göstermiyor.

Aynı ideolojik fanatizm, hepimizin yüreğini yakan Narin yavrumuzun katledilmesi hususunda da yaşanıyor. Birileri daha olayın ilk anından itibaren cinayeti kutuplaşma, kamplaşma aracına dönüştürmek için her yola başvuruyor. Oysa ortada vahşi bir cinayet var. Buna rağmen kimileri 8 yaşında hayattan koparılmış bir çocuğun cenazesi üzerinden siyaset yapacak kadar insanlıktan çıkabiliyor.

40 yılda yüzlerce çocuğun kanını akıtan, yüzlerce Narin’i bizden alan, binlerce vatandaşımızı acımasızca öldüren terör örgütünün uzantıları aynaya bakmadan millete insanlık dersi verme cüretinde bulunuyor. Bu vahşet öne sürülerek aile müessesi ve dini kurumlar hedef alınıyor. Hatta ve hatta Diyarbakır halkı ve Kürt kardeşlerimiz hedef alınıyor. Açık söylüyorum bu vicdansızlıktır, fırsatçılıktır, ikiyüzlülüktür, milleti provoke etmek, toplumun sinir uçları ile oynamak demektir.

Masum bir yavruyu alçakça katledenlerden bunun hesabını yargı önünde sorulması, döktükleri her damla kanın burunlarından fitil fitil getirilmesi için gereken her türlü adımı hukuk çerçevesinde atacağız. Tekirdağ’daki alçaklığın da hesabını mutlaka adalet karşısında soracak, bu sabiye işkence eden çukurların da en ağır cezayı almaları için mücadele edeceğiz. Aynı zamanda bu rezil olaylar üzerinden bölücü örgütün uzantılarının ve marjinallerin günah çıkarmalarına, milleti kışkırtmalarına, aile kurumunu hedefe koymalarına da eyvallah etmeyeceğiz.”

Paylaşın

Araştırma: Türkiye’de Oy Tercihlerinde Din Ne Kadar Etkili?

Pew Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre; Türkiye’de liderlerinin kendileriyle aynı dini inançları paylaşmasının önemli olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 69.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli düşünce kuruluşu Pew Araştırma Merkezi, kısa bir süre önce 35 ülkeyi kapsayan ve siyasi liderlerin dini yönelimlerinin seçmenler ve onların tercihleri açısından hala çok önemli olduğunu gösteren bir çalışma yayımladı.

Pew’in çalışmasında, din ve siyaset arasındaki bağın daha güçlü göründüğü ülkelerin tamamı Asya ülkelerinden oluşuyor. Bangladeş (yüzde 91), Endonezya (yüzde 90) ve diğerleri listenin başında yer alırken, onları birkaç Afrika ülkesi takip ediyor.

Euronews Türkçe‘nin aktardığı araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’de ise katılımcıların yüzde 69’u liderlerinin kendileriyle aynı dini inançları paylaşmasının önemli olduğunu düşünüyor. İsrail’de ise bu oran yüzde 55.

Avrupa’da en yüksek oranlar Polonya (yüzde 52), Yunanistan (yüzde 42) ve Macaristan (yüzde 40) olmak üzere doğuda yoğunlaşıyor.

En düşük oranlar ise batı ve kuzey Avrupa’da. Hollanda’da katılımcıların sadece yüzde 15’i liderleri ile aynı dine mensup olmanın önemli olduğunu düşünürken, bu oran Fransa’da yüzde 17, İspanya’da yüzde 18, İngiltere’de yüzde 22 ve Almanya’da yüzde 23. Avrupa’nın en büyük ekonomileri arasında bu oranın en yüksek olduğu ülke ise yüzde 30 ile İtalya oldu.

Paylaşın

Tülay Hatimoğulları: Asla Geri Adım Atmayacağız

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bizler bölgede ülkede ve dünyada estirilen bu savaş havasına karşı 3’üncü dünya savaş olasılığının güçlendiği bir dönemde, bunun demelerinin yapıldığı bir dönemde bizler barış demekten asla geri adım atmayacağız” dedi ve ekledi:

“Savaşa karşı barış hareketini hep birlikte hem Türkiye’deki iç dinamiklerle hem bölge dinamikleriyle uluslararası barış ağlarıyla birlikte örgütlenmesi konusunda biz de bu konferanslarımızda açığa çıkacak mücadele hatlarından birisi olacaktır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Birinci Merkezi Örgütlenme Konferansı, “Özgürlük için örgütleniyoruz” şiarıyla İnşaat Mühendisleri Odası’nda (İMO) başladı. Konferans salonuna, “Jin jiyan azadî”, “Dilimiz onurumuzdur” ve “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” yazılı pankartlar asıldı.

Konferansa DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ile Tuncer Bakırhan ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır’ın yanı sıra çok sayıda milletvekilli de katıldı.

Konferans, divanın oluşumu ve saygı duruşuyla başladı. Daha sonra divan adına söz alan Elif Bulut, DEM Partinin Kürt illerinde öncü, Türkiye’de ise ana muhalefet partisi olduklarını ifade etti. DEM Partinin bir paradigmasının olduğunu ve bu paradigmanın doğa talanına, yoksulluğa, çocuk şiddetine ve pek çok sorun ile birlikte mücadele etmeyi hedeflediğini dile getiren Bulut, aynı zamanda adalet, barış ve demokrasi mücadelesi de yürüttüklerini ifade etti.

Bulut, “Nasıl bir yol açacağız, tarihsel görevimizi nasıl yerine getireceğiz? Bu konferansta bunun yol ve yöntemlerini konuşacağız. Kadınların olmadığı, kadın siyasetin olmadığı yer şey eksik ve yarım kalır. İki gün boyunca tartıştık ve güçlü kararlar aldık. Bugün burada da alacağımız kararları halklar ile daha da büyüteceğiz. Tarihsel önemi olan bir konferans yapıyoruz. Bu bilinçle hareket edeceğiz” diye kaydetti.

“Herkesin sözü örgütü kadardır”

Ardından konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, konferansta alınacak kararların önümüzdeki dönemde partilerinin yol hattını belirleyeceğini söyledi. DEM Parti’nin halkların ve emekçilerin tek umudu olduğunu ifade eden Bakırhan, şunları söyledi:

“Bunu Konferansımızı yaptığımız için söylemiyorum. Türkiye’deki mevcut tabloyu, mevcut ikili bloğun Türkiye halkları ve geleceği konusunda ortaya koyduğu iradeye bakarak söylüyorum. Bu zemin değerli ve kıymetli bir zemindir. Bunun için Türkiye halkları, Türkiye emekçileri, Türkiye ezilenleri partimizi büyük bir umut olarak görüyor. Partimizin umut olduğu bu süreçte en başta bu salonda bulunan delegasyona çok büyük sorumluluk ve görevler düşüyor.”

Bakırhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’de halkların ve emekçilerin umudu olan bu zemini başarıyla ulaştırmak için her birimize çok büyük görev sorumluluklar düşüyor. Eminim bu konferans sonrasında bu görev ve sorumluluklarımızı tekrar bu salonda tartışarak çok önemli kararlaşmalara giderek bu tarihi misyonumuzu yerine getirmek için büyük bir çaba ve mücadele içinde olacağımız.

Tarihi misyonu yerine getirmenin en önemli en öncelikli görevlerinden birisi güçlü bir örgütlenme ve örgüttür. Güçlü bir örgütlenmesi olmayan hiçbir siyasi hareketin partini bu siyasette ortaya çıkan bu tarihi zemini ve fırsatı yerine getirmemek düşünülemez. Bu konferansta arkadaşlarımız bu tarihi sınavla karşı karşıya olduğumuz süreçte üzerine düşen görev sorumlulukları yerine getirecektir.

Siz de çok iyi biliyorsunuz örgütlenmesi güçlü olmayan bir parti parti değildir. Herkesin sözü örgütü kadardır. Örgütü güçlü olan partinin sözü de sesi karşılık bulur onun için örgütlenme konferansları önemlidir. Onun için yerellerde günlerce toplantılar yaptık yerel konferanslar yaptı.”

“Demokratik güç birliğine ihtiyacımız var”

Bakırhan’ın ardından DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları kürsüye çıktı. Hatimoğulları, iki boyunca yaptıkları kadın örgütleme konferansına dikkat çekerek, konferansı SİHA saldırısı ile katledilen Kürt gazeteciler Gülistan Tara ve Hero Bahaddin’e ithaf ettiklerini paylaştı. Konferansta tartışılan konulara değinen ve Türkiye’de 50 milyondan fazla insanın açlıkla mücadele ettiğini belirten Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Ekmek ve Adalet kampanyamızda yaptığımız sokak çalışmaları, işçi buluşmaları emekçi buluşmaları üretici buluşmalarında biz bir kez daha gördük ki üreticiler çiftçiler işçiler emekçiler artık dolmuş durumda. Bıçak ilikte. Gerçekten insanlarda o kadar büyük isyan bu iktidara kapitalist sisteme karşı bu sermaye düzenin ezen ve sömüren anlayışına karşı büyük bir tepki olduğunu yaptığımız çalışmalarda bir kez daha gözlemledik” dedi.

Hatimoğulları artık sadece Türkiye ve Ortadoğu’da savaş olmadığına işaret ederek, çatışmaların tüm dünyaya yayıldığını dile getirdi. Avrupa’ya da işaret eden Hatimuoğulları, “Korunaklı bölge gibi gözüken bölgede de savaş tamtamları var. Bizler bölgede ülkede ve dünyada estirilen bu savaş havasına karşı 3’üncü dünya savaş olasılığının güçlendiği bir dönemde, bunun demelerinin yapıldığı bir dönemde bizler barış demekten asla geri adım atmayacağız. Savaşa karşı barış hareketini hep birlikte hem Türkiye’deki iç dinamiklerle hem bölge dinamikleriyle uluslararası barış ağlarıyla birlikte örgütlenmesi konusunda biz de bu konferanslarımızda açığa çıkacak mücadele hatlarından birisi olacaktır” diye kaydetti.

Hatimoğulları, sözlerini şöyle sürdürdü: “Değerli arkadaşlar bu salonda devrimci mücadelenin Türkiye devrimci mücadelesinin sol sosyalist hareketlerin bütün gelenekleri var. Bu salonda Kürt özgürlük hareketinin mücadeleci, direngen, serhildan geleneğinden gelenler var.

Bu salonda kadın mücadelesinde emek veren Türkiye kadın hareketleri, feministler var. Bu salonda Kürt özgürlük mücadelesinde mücadele veren kadınlar var. Kürt kadın hareketi var. Bu salonda insan hakları mücadelesi, doğanın haklarını, engellilerin, çocukların haklarını savunanlar. Bu salonda ezcümle bütün ezilen ve sömürülenlerin işçilerin, emekçilerin haklarını savunan bir salon bir bileşke. DEM Parti işte budur.

Cezaevlerinde olan arkadaşlarımıza, İmralı tecridinden dolayı aylardır yıllardır haber alınamayan Sayın Öcalan’a, bu topraklardan kalkan İHA ve SİHA’Lara, katledilen gazetecilere, siyasetçilere bu topraklarda katledilen bütün siyasetçilere, yargısız infazda katledilenlere ve bizlerin aynı zamanda Narinlere ve çocuklara karşı çok büyük sorumluluğumuz var.

Bu görev ve sorumlulukla ve bu bilinçle biz elbette mücadelenin tıkanan bütün damarlarını tek tek nasıl açabileceğimizin yol haritasını hep birlikte bulmak ama sadece bulmak sadece tanımlamak değil aynı zamanda buradan nasıl bir eylem hattıyla çıkacağımızı konuşmak gibi tarihsel bir görev ve sorumluluğumuz var. Bu örgütlenme konferansının da en önemli ve anlamlı yanlarından birinin de bu olduğu kanaatindeyim.

AKP – MHP ortaklığı, Ergenekonla kurdukları ortaklıklar, JİTEM ittifakı bu yöntem ehliyetini çoktan kaybetmiştir. Bizler buradan hareketle mücadelemizi büyütmemizi için aslında bütün nesnel koşulların ülkenin içinden geçtiği sosyo kültürel durum, çürüme, savaş siyaseti, tamamen muhaberata İHA ve SİHA’ya dayalı bir dış siyaseten yürüten bu iktidar ülkeyi yönetemez. Kadınları ve çocukları korumayan bunu ısrarla vurguluyorum çünkü bu kamusal bir görevdir, bu görevi yerine getirmeyen, bunu normalmiş gibi anlatan bu iktidara karşı bizlerin başarıya ulaşmasının koşulları pekala fazlasıyla oluşmuştur.

İktidar ve rejimin iflas ettiği, küresel sermayenin büyük çaplı kriz yaşadığı kapitalizmin krizde olduğu bir dönemde elbette emek mücadelesinin de kadın mücadelesinin de ekoloji, gençlik doğa haklarının inançların mücadelesi, her bir kesimin nesnel olarak olgunlaşan bu koşullarda önünün açık olduğunu bu toplumsal mücadeleleri hep birlikte gerçekleştirmemiz gerekiyor bu konferansta.

Bizler bütün bu mücadeleleri bir yandan DEM Parti kendini örgütleyerek bir yandan kampanyalarını yerelden merkeze kadar mahalle mahalle örgütleyerek yerelden merkeze yeniden bir yapılanmanın içine giriyoruz. Biz bu yeniden yapılanmayı sağlarken sadece DEM Parti değil aynı zamanda bizim dışımızdaki bütün kesimlerle bütün muhalif hareketlerle hep birlikte olacağımız bir demokratik güç birliğine ihtiyacımız var.

Bu tespitleri yaptıktan sonra faşizmin otoriter rejimin bu ülkede kendisini derinleştirmeye çalıştığı ama yapamadığı ama toplumsal rıza alamadığı bir dönemde tam da birlikte mücadele etmenin ittifak politikalarını güçlendirmenin tam da zamanı. Biz bunu başarırsak ki bu konuda partimizin de içinde olduğu çok sayıda kurumla birlikte yürütülen ortak bir ittifak çalışması var. Bunu ne kısa zamanda başarılı bir şekilde toplumun karşısında bu görevlere aday olarak hep birlikte çıkarız.”

Konuşmaların ardından konferans basına kapalı olarak devam etti. (Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Siyasette “Özür Dile” Polemiği: Özel’den Erdoğan’a Yanıt

Aydın’ın Didim ilçesinde basın mensuplarının sorularını yanıtlayan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Gezi direnişi ile ilgili sözlerine yanıt verdi.

Gezi davasında hükümlü bulunan Tayfun Kahraman’ın kızı Vera’yı hatırlatan Özel “Gezi’de birinden özür dilenecekse, Vera okula babasız başladı. Vera’dan özür dileyin. Ben kavga etmem, vatandaşın derdiyle dertlenirim. Bir kavgam varsa vatandaşın yoksulluk, işsizlik kavgasıdır” dedi.

Erken seçim çağrısını tekrar eden Özgür Özel şöyle konuştu:  Nasıl 31 Mart’ta millet doğruyu gördüyse ve verdiği karardan memnunsa gelecek sene kasım ayı son tarihtir. Tayyip Bey gelsin vatandaşı rahatlatsın. En büyük hakem karar versin. Biz yeterince küfür ve hakaret duyduk. Bunlara cevap vermediğimiz için de milletimizin teveccühünü gördük bundan sonra da böyle olacak

Ne olmuştu?

Bir sokak röportajında söyledikleri nedeniyle tutuklanan ve gece vakti tahliye edilen Dilruba Kayserilioğlu, 30 Ağustos resepsiyonunda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel ile birlikte protokolde yer almıştı.

Erdoğan, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında Dilruba Kayserilioğlu’nun 30 Ağustos resepsiyonunda CHP’nin konuğu olarak kendisine yer verilmesini eleştirmişti. Erdoğan “AK Parti’ye oy veren insanlara hakaret edeni yanlarına aldılar. Biz Sayın Özel’den bir özür bekliyoruz” diye konuşmuştu.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, AK Parti Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine yönelik ‘önce özür dilesin’ sözlerine yanıt vermişti.

CHP Lideri Özgür Özel, ”Tutturmuş ‘Özgür Özel özür dilesin’ ben ne dedim de özür dileyeyim. Ben Dilruba adına söylediği sözlerden alınmış kötü hissetmiş kim varsa özür dilerim. Şimdi sıra Erdoğan’da ağzıma alamayacağım ifadelerle Gezi’ye katılanlara ‘sürtük’ dedi. Şimdi Erdoğan da onlardan özür dilesin” ifadelerini kullanmıştı.

Erdoğan, Özel’in sözlerine verdiği yanıtta, “Gezi olayları ile ilgili tarih ve bağımsız Türk mahkemeleri hükmünü vermiştir. Ağaç bahanesiyle ayaklanmanın Türkiye’ye maliyeti 1,4 milyar dolardır. Ekonomimizde en parlak dönem yaşanırken bu olayların alevlendirilmesi bir komplodur. Bir özür bahsi açıyorlar. Gezi olayları için çıkıp özür dilemesi gerekenler varsa milletin otobüsünü yakıp yıkanlardır” demiş ve eklemişti:

“Gezi olayları ile ilgili çıkıp özür dilemesi gereken biri varsa, asıl özeleştiri yapması gerekenler haftalarca sokakları kargaşaya boğanlardır. Çıkıp özür dilemesi gerekenler AKM duvarını hakaret pankartlarıyla kirletenlerdir. Çıkıp özür dilemesi gerekenler polise ve esnafa saldıranlardır.”

Sokak röportajında Instagram’ın erişime engellenmesi ve sokak hayvanlarıyla ilgili yasayı eleştiren Dilruba Kayserilioğlu, 12 Ağustos’ta tutuklanmıştı. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamaları yöneltilen Kayserilioğlu’nun tutukluluğuna avukatı Hüseyin Yıldız, itiraz etmişti. Ancak itiraz reddedilmişti.

İkinci itiraz üzerine Dilruba Kayserilioğlu’nun “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasından tahliyesine karar verilmişti. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan tutukluluğu süren Kayserilioğlu’nun serbest bırakılması için tekrar itiraz edilmişti. Bu son itiraz üzerine Kayserilioğlu 29 Ağustos’ta tahliye edilmişti.

Dilruba Kayserilioğlu, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu basın yoluyla işlenmekten 6 yıla hapis istemiyle hakim karşısına çıkmıştı. Mahkeme, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu oluşmadığından Kayserilioğlu’nun beraatine karar verilmişti.

Kayserilioğlu’nu “Halkın bir kesimini alenen aşağılamak” suçundan 6 ay hapis cezasına çarptıran mahkeme, bu eylemin basın yayınla yapıldığı için cezayı 1/2 artırarak 9 aya çıkarmıştı. Mahkeme ayrıca, iyi hal indirimi uygulayarak cezayı 7 ay 15 güne düşürmuştü. Hakim, hükmün açıklanmasını geri bıraktı ve Dilruba Kayserilioğlu hakkındaki adli kontrol kararını kaldırmıştı.

Serbest bırakılmasının ardından İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayserilioğlu hakkında bu kez de “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla iddianame hazırlamıştı. Kayserilioğlu’nun 4 yıla kadar hapsi istenmişti.

Paylaşın

Şimşek’ten “Vergi” Mesajı: Adaleti Sağlamakta Kararlıyız

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Yaygın ve yoğun denetimlerle vergilemede adaleti sağlamakta kararlıyız. Kayıt dışı yöntemlerle tahsilat yapan işletmeler takibimizde” dedi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın IBAN üzerinden tahsilat yaparak vergi kaçıran mükelleflere başlattığı incelemede, ilk etapta 1,5 milyar liralık kazancın kayıt dışı bırakıldığı tespit edilmişti.

250 milyon lira vergi cezası uygulayan Hazine’nin IBAN üzerinden kayıt dışına yönelen lüks restoran zincirinden sosyal medya fenomenlerine kadar pek çok mükellef grubunu radara aldığı görüldü.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bu haberi sosyal medya hesabından yorumladı.

Bakan Şimşek, “Yaygın ve yoğun denetimlerle vergilemede adaleti sağlamakta kararlıyız. Kayıt dışı yöntemlerle tahsilat yapan işletmeler takibimizde” dedi.

Paylaşın

AK Parti’nin Torpilli Tayfasında “Maaş” Çekişmesi

İstisna kadrolarla hızlı şekilde kamuya geçiş yapan AK Parti’nin torpilli tayfasının, “Bize bu vaat edilmemişti, A kurumuna yerleşenler bizden fazla maaş alıyorlar” diye yakındığı öne sürüldü.

Bu kadroların, daha yüksek maaşla başka bir kamu kurumuna geçme yarışında oldukları da iddia edildi.

Gazete Pencere yazarı Nuray Babacan, son yıllarda kamu sektöründe yaşanan liyakatsizlik ve torpil skandallarının, FETÖ’nün terör örgütü olarak tanınmasının ardından daha da belirginleştiğini yazdı.

Babacan, “FETÖ’nün terör örgütü olduğu geç de olsa görüldükten sonra ortaya çıkan ‘altın nesil’ projesinin, nasıl şekil ve biçim değiştirdiğini gösteren ilginç örnekler anlatılıyor. Liyakatsizlik, torpil ve ayrımcılık kamu atamalarında çok konuşulurken, ‘akademik kadro ilanlarının tek bir kişiyi işaret ederek hazırlanması’ gibi garabetler sıradanlaştı. Siyasi kulislerde gün geçmiyor ki, buna benzer deformasyon örnekleri aktarılmasın…” ifadelerini kullandı.

“Öncelikle işin tuhaflığından başlayalım. Kamu kurumlarında çalışan ve son 20 yıl içerisinde oluşturulan kadrolar arasında acayip bir çekişme var. Bu torpilliler arasında yaşanıyor. Üstelik bunu yıllar önce hakkıyla göreve gelen insanların önünde açıktan yapıyorlar” diye yazan Babacan, şunları kaydetti:

“Aktarılanlara göre, çoğu oluşturulan istisna kadrolarla hızlı şekilde kamuya geçiş yapan bu torpilli tayfası, ‘Bize bu vaat edilmemişti, A kurumuna yerleşenler bizden fazla maaş alıyorlar’ diye yakınabiliyor. Bu AK Partililerin yakını olmakla övünen kadroların, daha yüksek maaşla bir başka kamu kurumuna geçme yarışında olduklarını da aktaralım.

Arkadaş ve akraba kayırma olarak tanımlanan nepotizmin örneklerinin sık sık yaşandığı ve şikayet konusu olarak siyasilere ulaştırıldığı yerler arasında TRT, Anadolu Ajansı, THY, bakanlıklara bağlı kuruluşlar ile üniversiteler çokça konu ediliyor. Bir de yönetim kurulları var ki; taliplisi çok fazla. Tabi, torpil için doğru isme ulaşmak gerekiyor. Her siyasinin elinin uzandığı kurum değişiyor. Son dönemde en etkin isimler sarayda bulunuyor.

Bir de ortaklar arasında paylaşım var. Aktarılanlara göre, özellikle yargı ve emniyeti ilgilendiren atamalarda Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP’nin istekleri görmezden gelinemiyor. Bu AK Partililerin akraba ve çocuklarının kollanmasının ötesinde bir operasyon.”

Sistemin nasıl işlediğini de aktaran Babacan, şunları kaydetti: “Kamuda eleman alımının mülakat aşamasında, AK Partili siyasilerin hemen hepsi üç-beş isimden oluşan listeleri ilgili bürokrata gönderiyor. Mülakatta avantaj yaratmak için müdahale edilmesi isteniyor. İstekler, bazen o kadar ileri gidiyor ki; bırakın yazılı sınavda 80-90 puan almayı baraj olan 65 puanının altında olanlardan isimler geliyor. İncelemelerde halen FETÖ bağlantıları olanların çıktığı aktarılıyor.”

“Başarılı olanların hakkının yenilmesinin organize hali olan bu durum, iktidar partisinin seçimlerdeki oy kaybının en temel nedenlerinden biri olarak ilk üçe girdi” değerlendirmesini yapan Babacan, bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘kamuya işe alımlarda mülakatı kaldıracağız’ sözlerinin seçim kampanyasına girdiğini ancak verilen sözlerin tutulmadığını belirtti.

Paylaşın

İBB Meclisi’nden Dikkat Çeken “Cemevi” Kararı: İbadethane

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi, Cemevlerini ibadethane olarak kabul etti. 2020 yılı ocak ayında Cemevlerinin statüsünün ibadethane olarak değiştirilmesi önerisi, AK Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedilmişti.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, yerel seçimlerden 1 ay önce yaptığı açıklamada, “Cemevleri ibadethanedir. Bunu kabul etmeyen, ettirmeyen, etmemeye çalışan hangi anlayış varsa tarihe gömülme vakti gelmiştir” demişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi tarafından kabul edilen Dini Kurum ve Topluluklarla İlişkiler Şube Müdürlüğünün görev ve çalışma yönetmeliği ile müdürlüğün teşkilat yapısı, hukuki statüsü, görev, yetki, çalışma usul ve esasları belirlendi.

Şube müdürlüğünde görevli memur, sözleşmeli personel, işçi statüsünde personel ile diğer personelin tanımı yapıldı. Şube müdürlüğünün sorumluluk alanındaki ibadethaneler arasında Cami ve mescitlerin yanında Cemevleri ve diğer dinlerin ibadethaneleri de sayıldı.

Şube Müdürlüğünün görevleri arasında dini kurum ve topluluklardan gelen teklif, görüş ve talepleri incelemek, değerlendirmek ve ilgili kurum birimlerine iletilmesini sağlamak ve takibini yapmak olarak sayıldı. Kamu hizmetinin tarafsızlığı ve eşitlik ilkesi gözetilerek dini kurum ve topluluklara ait ibadethaneler için bina ve tesis yapılması, bu bina ve tesislerin bakımı ve onarımına yönelik talepleri değerlendirilmesi, yapımı ve gerektiğinde ilgili kurum birimlerine iletilmesi ve takibi de müdürlüğün görevleri arasında tanımlandı.

Dini kurum ve topluluklara ait ibadethaneler için gerekli malzeme desteğinin sağlanması, dini kurum ve toplulukların eğitim ve kültür faaliyetlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi, inanç grupları, sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumlarıyla ortak çalışmalar yapılması, etkinlikler düzenlenmesi ve gerektiğinde destek sunulması da şu müdürlüğünün görev tanımı içerisinde yer aldı.

İbadethaneler arasında ayırıma yol açacak karar ve işlemlerden kaçınılması, dini kurum ve toplulukların kamusal hizmet ve olanaklardan eşit bir şekilde yararlanabilmesi için gerekli tedbirlerin alınması İBB Dini Kurum ve Topluluklarla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nün, görev ve çalışma yönetmeliğinde özellikle vurgulandı.

Artı Gerçek’in aktardığına göre; Alınan kararı değerlendiren İBB Meclisi CHP Grup Başkanvekili Ülkü Sakalar, şu ifadeleri kullandı: “ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bugüne kadarki Cemevleri kararları ortada. Danıştay’da da pek çok açılmış dava var.

Biz geçmişten beri zaten hep aynı şeyi söylüyoruz. Geçtiğimiz dönemde de bu mecliste, Cemevleri’nin ibadethane statüsünde olmasına ilişkin önerge verdik. Fakat çoğunluk bizde değildi. AK Parti çoğunluğu vardı. O dönemde reddedildi. Büyük tartışmalar çıktı.

Fakat biz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tüm İbadethanelere yönelik hizmetleri için bunu tek bir müdürlük çatısı altında toplamak için, dini kurum ve topluluklarla ilişkiler müdürlüğünü kurduk Mayıs ayında. Bu müdürlüğün tam olarak hangi ibadethane, hangi topluluklara, nasıl bir hizmet vereceğini açıklamak için mevcut kanunlar çerçevesinde bakış açımızı da ortaya koyarak, ibadethane tanımını getirdik.

Bizim için ibadethane. Bu kanun kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hizmet edeceği ibadethaneler, ‘Cami, Mescit, Cemevi, Kilise, Havradır’ dedik. Ve ismini net koyarak, müdürlüğün tüm bu ibadethanelere eşit hizmet götüreceğini yönetmelikle düzenledik.”

Paylaşın

İmamoğlu’ndan Avrupa Konseyi’nde “İkircikli Yaklaşım” Eleştirisi

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Avrupa Konseyi’nde yaptığı konuşmada, mülteci sorunu ilgili eleştirilerde bulunarak, “Üzülerek söylemem gerekir ki, uluslararası dayanışma hususundaki ikircikli yaklaşımlar, bu kavrama olan inancı derinden sarsmaktadır” dedi ve ekledi:

“Bunun en somut örneklerinden birine, biz, Türkiye olarak yakından şahit olmaktayız. Küresel bir sorun olan mülteci meselesine, özellikle Avrupa’nın yaklaşımı, tarihi bir mücadele sonucunda oluşturulan ve bugün hala hepimizin önem verdiği ve savunduğu demokratik değerleri zedeleyen bir noktaya gelmiştir. Düzensiz göç ve mülteci sorununun AB dışındaki ülkelere aktarılması ve Türkiye gibi, Avrupa sınırı dışındaki ülkelerde tutulmaya çalışılması, kalıcı bir politika haline gelmeye başlamıştır.”

Ekrem İmamoğlu, konuşmasını, “Bu konuda sergilenen tutum, küresel bir sorunu çözme arayışından ziyade, bu yükü belirli ülkelerin sırtına yükleme anlayışına dayanmaktadır. Daha da açık ifade etmem gerekirse, ‘Bu konuda Türkiye duvar olsun. Oradan geçmesin de ne olursa olsun’ politikası hem Türkiye’ye hem de insani açıdan mültecilere büyük bir haksızlıktır” sözleriyle sürdürdü.

Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu sene 30’ncı yıldönümünü kutlayan Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nde (YBYK) konuştu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; TBB olarak, Avrupa Konseyi ile yeni dönemde daha güçlü iş birlikleri geliştirme konusunda kararlı olduklarını vurgulayan İmamoğlu, “Bu buluşma, yalnızca yerel demokrasimizin gücünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda kıtamızın geleceğini şekillendirecek adımları atmak için bir fırsat sunuyor. Yerel yönetimlerin ve ulusal birliklerin sahip olduğu büyük potansiyelin yanı sıra, karşılaştıkları zorlukların da bilincinde olduğumu belirtmek isterim” dedi.

“Avrupa’nın dört bir yanından gelen siz değerli katılımcılarla ortak paydamız olan demokratik değerler, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çevresel sürdürülebilirlik gibi hayati konularda görüş alışverişinde bulunacak olmaktan mutluluk duyuyorum” diyen İmamoğlu, özetle şunları söyledi:

“Benim ‘İstanbul Modeli’ olarak adlandırdığım, uzlaşma kültürüne ve ortak akla dayanan yenilikçi anlayışımızı yaygınlaştırma amacındayız. İstanbul’da ortaya koyduğumuz katılımcı ve şeffaf yönetim anlayışımız çerçevesinde, akıllı şehircilik imkanlarını da kullanarak ürettiğimiz modelleri, Türkiye geneline yaygınlaştırarak, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın öngördüğü, vatandaşların kamu idaresine aktif ve doğrudan katılımını teşvik edeceğiz. Bu yaklaşımımızın temelleri, 2019 yılından bu yana ortaya koyduğumuz yeni belediyecilik anlayışına dayanmaktadır.

İlk defa İstanbul’un bütçesini, İstanbullularla birlikte yaptığımız ‘Bütçe Senin’ stratejik planımızı oluştururken uyguladığımız internet tabanlı anket yöntemi, İstanbul’a yeniden kazandırdığımız meydanlarda gerçekleştirdiğimiz yarışmalar ve halkoylamalarıyla bu temeli oluşturduk. Keza, İstanbul’u ve İstanbulluları ilgilendiren birçok konuda meslek örgütleri ve odalarla oluşturduğumuz diyalog masaları sayesinde, ortak akla dayanan çözümlere ulaştık.”

“Şimdi, bu temelden aldığımız kuvvetle, yerel demokrasinin ve çok boyutlu iletişimin iyi uygulamalarını TBB aracılığıyla, tüm ülkemize yaygınlaştırmayı önemli hedeflerimizden biri haline getirdik. Bunun yanı sıra, çevre dostu ve sürdürülebilir şehircilik politikalarının yerel yönetimlerimizin gündeminde merkeze oturtulması amacıyla; sürdürülebilir enerji, çevresel sürdürülebilirlik, akıllı ve yeşil altyapı projeleri geliştirmelerini teşvik edeceğiz.

Güçlü yerel demokrasi ve güçlü yerel yönetim hedefimize ulaşmak için, TBB olarak, halen atmamız gereken önemli adımlar var. Birliğimiz üyesi tüm belediyelerimizin bize verdiği bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getireceğiz. Yerel yönetimler olarak; toplumun nabzını tutan, onların beklentilerini en iyi şekilde anlayan ve bu beklentilere yanıt üreten kurumlarız.

Etkin yönetişimin ne kadar önemli olduğunun ortaya çıktığı pandemi sürecinde, yerel yönetimlerimizin hızlı ve esnek karar alma yeteneği, merkezi idare politikalarını tamamlayarak, vatandaşlarımıza etkin hizmet sunulmasını sağlamış ve üzerlerindeki yükü hafifletebilmiştir.”

“Geçtiğimiz yılın başında, Türkiye’de meydana gelen büyük deprem felaketi, tüm Türkiye’yi etkileyen bir trajedi haline geldi. Deprem sonrasında, Türkiye’nin dört bir yanındaki belediyeler, afet bölgesine yardım göndermek, kurtarma çalışmalarını desteklemek ve yaraları sarmak için olağanüstü bir dayanışma sergiledi. Belediyeler, bu dönemde yerel ihtiyaçları hızlıca tespit ederek, kriz yönetiminde etkin bir şekilde görev aldı. Bu da merkezi idare ve yerel yönetimler arasındaki iş birliğinin ve koordinasyonun ne denli önemli olduğunu ortaya koydu.

Biz de İBB olarak, bu süreçte kritik bir rol oynadık. Halen bölgede depremden etkilenen vatandaşlarımızın yaralarını sarmaya devam ediyoruz. Afet bölgelerine hızlı bir şekilde insani yardım malzemeleri, kurtarma ekipleri ve lojistik destek sağlayarak, depremzedelerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için yoğun çaba sarf ettik. TBB olarak da bölgedeki belediyelerimizle koordineli bir şekilde faaliyetlerimizi sürdürerek, deprem bölgesindeki çalışmalarımıza devam ediyoruz.”

“Çok düzeyli yönetişim ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi konusundaki tartışmalarımızın bir diğer önemli boyutu da uluslararası dayanışma.  Ancak, üzülerek söylemem gerekir ki, uluslararası dayanışma hususundaki ikircikli yaklaşımlar, bu kavrama olan inancı derinden sarsmaktadır. Bunun en somut örneklerinden birine, biz, Türkiye olarak yakından şahit olmaktayız.

Küresel bir sorun olan mülteci meselesine, özellikle Avrupa’nın yaklaşımı, tarihi bir mücadele sonucunda oluşturulan ve bugün hala hepimizin önem verdiği ve savunduğu demokratik değerleri zedeleyen bir noktaya gelmiştir. Düzensiz göç ve mülteci sorununun AB dışındaki ülkelere aktarılması ve Türkiye gibi, Avrupa sınırı dışındaki ülkelerde tutulmaya çalışılması, kalıcı bir politika haline gelmeye başlamıştır.

Bu konuda sergilenen tutum, küresel bir sorunu çözme arayışından ziyade, bu yükü belirli ülkelerin sırtına yükleme anlayışına dayanmaktadır. Daha da açık ifade etmem gerekirse, ‘Bu konuda Türkiye duvar olsun. Oradan geçmesin de ne olursa olsun’ politikası hem Türkiye’ye hem de insani açıdan mültecilere büyük bir haksızlıktır.”

“Ortaya çıkan bu tablo, kıtanın omuzlarına ahlaki bir yük ve sorumluluk yüklemektedir. Bu yük, sadece kaynakların dağılımında değil, aynı zamanda toplumsal dokunun zedelenmesine de sebep olmaktadır. Artan aşırılıklar, kamu hizmetlerindeki yetersizlikler ve yabancı düşmanlığının yükselişi, bu dengesizliğin yansımaları olarak hepimizin karşısına çıkmaktadır.

“Çözümler aramalıyız”

Oysaki, bu kısır döngüyü kırmanın yolu, göç veren ülkelerde ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamaktan geçmektedir. O insanların doğdukları topraklarda onurlu bir yaşam sürebilmeleri, daha adil ve sürdürülebilir bir geleceğin kapısını aralayacaktır. Bu konuda sorumluluk almalıyız. Artık, bu adaletsiz politikadan vazgeçip, çözümün kaynağında aranması ve yükün paylaşılması vakti gelmiştir. Eğer küresel sorunlar karşısında etkin bir uluslararası dayanışma oluşturmak istiyorsak; savaş, çatışma ve iç karışıklıklar karşısında daima birlikte hareket etmeli, çözümler aramalıyız.”

“Avrupa’nın, özellikle Ukrayna Savaşı’na karşı gösterdiği güçlü dayanışma, bu tür krizlerde nasıl birleşebileceğimizi göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Ancak, üzülerek ifade etmeliyim ki, benzer bir dayanışmayı, Filistin’deki sivil katliamlar karşısında, o duyarlılığı ve kararlılığı göremedik ve gösteremedik. Avrupa’nın ve uluslararası toplumun, her coğrafyada yaşanan insanlık dramlarına aynı ölçüde tepki vermesi, evrensel adalet ve insan hakları ilkelerinin korunması açısından da elzemdir.

Vicdanımızı, her türlü zulme karşı aynı şekilde seferber etmeli ve her insan acısına eşit derecede sahip çıkmalıyız. Bu kriz süreçlerinde, yerel yönetimler olarak, olumlu bir sınav verdiğimizi açıkçası düşünüyorum, ama gerekli olduğu noktalarda da aynı biçimde kriz süreçlerine duyarlılık gösterme konusunda, bazen aksaklıklar yaşandığımızı ifade etmek isterim.”

“Gerek Ukrayna’da gerek Filistin’de, yerel yönetimlerin aldığı inisiyatifler, uluslararası dayanışmanın dönem dönem en güçlü örneklerini hissettirmiştir. Bu da her yerel yönetimin gurur duyacağı bir ortamı yaratmıştır. Türkiye olarak şunu belirtmek isterim; Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunuyoruz ve barışın bu prensip içerisinde inşa edilmesi gerektiğini mutlak düşünüyoruz.

Filistin’de de Filistinlilerin uzun yıllardır devam eden hak mücadelelerini ve iki devletli çözümü savunuyoruz. Şiddetin her türlüsüne karşı olduğumuzu, özellikle ifade ediyorum. Ancak, Filistin halkına yönelik katliamlar ve bunların durdurulmaması, hepimiz için gerçekten büyük bir utanç kaynağıdır. Buradan çatışmaların bir an önce sona ermesi ve kalıcı barışın tesis edilmesi için, dayanışma içerisinde ortak adımlar atmamız gerektiğini de bir kez daha vurgulamak isterim.”

Paylaşın

“Erdoğan, Yatırım İçin Büyük Şirketlerle Görüşecek” İddiası

Erdoğan’ın, Eylül ayının son haftasında, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu ile aynı zamana denk gelen en az dört etkinlikte, yatırım için büyük şirket yöneticileriyle görüşeceği öne sürüldü.

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar ile Sanayi Bakanı Mehmet Fatih Kacır’ın da Türk Amerikan İs Konseyi (TAİK) ve Citigroup tarafından düzenlenen görüşmelere ev sahipliği yapacağı iddia edildi.

Birleşik Krallık merkezli ekonomi gazetesi Financial Times’ın haberine göre, Erdoğan ve beraberindeki heyet, Eylül ayının son haftasında BM Genel Kurulu ile aynı zamana denk gelen en az dört etkinlikte yatırımcıları ve şirket yöneticilerini etkilemeye çalışacak.

Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) ve planlar hakkında bilgi sahibi olan diğer bazı kişilere dayandırılan haberde, katılımcı listesinde Wall Street bankaları JPMorgan ve Goldman Sachs’tan üst düzey yöneticiler de yer alıyor.

Goldman, ertesi gün alt Manhattan’daki merkezinde, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın konuşmalarının yer aldığı bir Türk yatırım konferansına ev sahipliği yapacak. İstanbul’da listelenen şirketlerin de etkinliğin yan etkinliklerinde yatırımcı toplantıları düzenlemesi bekleniyor.

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar ile Sanayi Bakanı Mehmet Fatih Kacır da TAİK ve Citigroup tarafından düzenlenen görüşmelere ev sahipliği yapacak. Habere göre; JPMorgan, Goldman ve Citi konuya ilişkin yorum yapmayı reddetti.

(Kaynak: BloomberHT)

Paylaşın

Pro Asyl’den “Türkiye” Raporu: Siyasi Davalar Maskaralığa Dönüştü

Pro Asyl’in sözcüsü Wiebke Judith, “Siyasi bağlantılı ceza davaları Türkiye’de bir maskaralığa dönüştü” ifadelerini kullanarak keyfi davaların ve cezaların ülkede gündelik bir durum haline geldiğini savundu.

Alman insan hakları örgütü Pro Asyl, Türkiye’deki yargı sürecine ilişkin kapsamlı bir rapor yayımladı. İsimleri “güvenlik nedeniyle” açıklanmayan iki tanınmış hukukçunun yürüttüğü çalışmada, Türk yargısının hükümet karşıtı eleştirileri kısıtlamak için ceza davalarını kullandığı eleştirisinde bulunuluyor.

DW Türkçe’nin aktardığına göre; Pro Asyl’in sözcüsü Wiebke Judith, “Siyasi bağlantılı ceza davaları Türkiye’de bir maskaralığa dönüştü” ifadelerini kullanarak keyfi davaların ve cezaların ülkede gündelik bir durum haline geldiğini savundu.

Pro Asyl’e göre özellikle terörizmle ilgili suçlamalara dayanan davalarda hukukun üstünlüğü mütemadiyen ihlal ediliyor. Örgüt, rapora ilişkin açıklamasında gizli tanıkların oldukça yüzeysel ifadelerinin, kimi zaman yüzlerce kişinin mahkumiyetine neden olduğunu öne sürdü.

Açıklamada, “Savunma içinse bu tür ifadelerle başa çıkmak zor hatta imkansızdır. Avukatların iddiaları çürütmek için tanıkları sorgulama veya ek sorular sorma şansı bulunmamakta” denilerek bu durumun, iddia ve savunma arasındaki “eşitlik” ilkesinin ortadan kalktığını açıkça gösteren birçok örnekten sadece biri olduğuna dikkat çekildi.

Pro Asyl, ülkede yargı bağımsızlığının artık garanti altında olmadığı ve davalıların genel olarak adil yargılanma şanslarının azaldığı eleştirisinde bulundu.

2024’ün ilk yarısında Almanya’daki Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nde (BAMF) Türk vatandaşlarının yaptığı yaklaşık 16 bin iltica başvurusunun kayıtlara geçtiğine dikkat çeken örgüt, önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da özellikle devlet kovuşturmasına hedef olan Kürtlerin bu başvuruların ezici çoğunluğunu oluşturduğunu belirtti.

Örgüt raporda ortaya konan bilgilerin Almanya’daki iltica karar süreçlerinde daha fazla dikkate alınmasını talep ederken sözcü Judith, “Federal Göç ve Mülteciler Dairesi bu gerçekliği kabul etmeli” ifadelerini kullandı.

Pro Asyl’in 140 sayfalık çalışmasının temelini Türk mahkemelerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının yanı sıra Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu’nun raporları ile avukatlarla yapılan röportajlar oluşturdu.

İsviçre Mülteci Yardımı kuruluşunun da desteklediği ve finansal katkı sunduğu rapora Almanya’daki Amnesty International da mali destek verdi.

Paylaşın