İlk Gen Haritası Tamamlandı: Hastalıkların Sırrı Çözülecek Mi?

Bilim insanları, yaklaşık 8 milyarlık dünya nüfusunda hastalıklara neden olan mutasyon ve genetik çeşitlilik ile ilgili çok önemli ipuçları sağlayacak ilk tam insan genomu haritasını yayınlamayı başardı.

Euronews’ta yer alan habere göre; 2003’te araştırmacılar, insan genomunun tam dizilimini açıkladıklarını duyurmuştu. Ancak bunun yaklaşık yüzde 8’i tam deşifre edilememişti. Neden ise haritaya entegre edilmesi çok güç olan yüksek oranda kendini tekrarlayan DNA parçaçıkları idi.

Science dergisinde yayınlanan makalede ise farklı ülkelerden bilim insanlarının oluşturduğu konsorsiyum, neredeyse 20 yıl sonra bu sorunun çözüldüğünü açıkladı.

ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü (NHGRI) direktörü Eric Green yaptığı açıklamada, “Gerçekten eksiksiz bir insan genom dizisi oluşturmak, DNA planımızın ilk kapsamlı görünümünü sağlayan inanılmaz bir bilimsel başarıyı temsil ediyor” dedi.

Çalışmanın hastalar üzerindeki genetik çalışmayı güçlendireceğinin de altını çizen direktör, “Bu temel bilgi, insan genomunun tüm işlevsel nüanslarını anlamak için devam eden birçok çalışmayı destek verecek” dedi.

Haritanın tamamı, kromozom ve genlerin oluşturulduğu birimler olan 3 bin 55 milyar baz çiftinden ve proteinleri kodlayan 19 bin 969 genden oluşuyor.

Araştırmacılar, bunlar arasında yaklaşık 2 bin yeni gen tanımladı. Çoğu devre dışı olan bu genlerin 115’inin hala aktif olma ihtimali söz konusu. Bilim insanları ayrıca, tıbbi anlamda önemli 622 gendeki yaklaşık 2 milyon ek genetik varyantı da tespit ettiklerini duyurdu.

“İnsanın genom dizilimini gerçekten tamamlamak, yeni bir gözlük takmak gibiydi” diyen kıdemli araştırmacı Adam Phillippy, “Artık her şeyi net şekilde görebileceğiz ve tüm bunların ne anlama geldiğini anlamaya bir adım daha yaklaştık” diyerek tıp alanında ne kadar büyük bir adım atıldığını vurguladı.

Tam gen haritası insanlık evrimi ve biyolojisinin daha iyi anlaşılmasına fırsat sunmasının yanında yaşlanma ve kanser gibi alanlarda tıbbi keşiflerin yapılmasını sağlayacak.

Paylaşın

Seçim Kanunu’ndaki Değişiklikler Ne Getiriyor, Ne Götürüyor?

“Kazandıracak seçim sistemi yaratmak” çalışmasının “Seçim sistemi değiştirmekle iktidar ne kadar uzar?” başlıklı ilk bölümünde Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın tek başına hükümet olma dönemlerini, iktidarlarını uzatmak için seçim kanunu değişikliklerine başvurduklarını, şimdi de sıranın Recep Tayyip Erdoğan’a geldiğine değinmiştik.

Devamla da, Milletvekili Seçimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin Anayasa Komisyonu’ndan geçerek Meclis Genel Kurulu gündeminde olan teklifin ilk iki maddesini tartışmıştık.

Partilerin seçime katılıma koşullarının değiştirilmesi

Üçüncü değişiklikle “Seçime katılma yeterliliği elde eden parti, Siyasi Partiler Kanunu’nda öngörülen ve parti tüzüğünde belirtilen süreler içerisinde ilçe, il ve büyük kongrelerini üst üste iki defadan fazla ihmal etmemiş olma koşuluyla seçime katılma hakkını muhafaza eder” cümlesi 1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na ekleniyor.

Böylece, kongresini yapmadığı için seçime katılamayacak partiye “kongreni yap, bizim ittifaka katıl ve de hatta sana bir de ‘Çiller’ verelim” demek gibi bir şey oluyor sanki.

Buna karşın seçime katılma yeterliliği elde etmiş ve fakat daha sonra kongresini yapmadığı için seçime katılma hakkını yitiren partiye yeni bir kapı açılırken, mecliste grup oluşturarak seçime katılma yolu için açık olan kapıyı kapatarak “İYİ Partinin seçimlere katılımına benzer bir süreci bir daha yaşamak istemediğimiz gibi bu süreçte oyun kurucu siz olamazsınız, o bizim tekelimizde” diye mesaj veriyor iktidar partisi ve küçük ortağı, tüm muhalefete partilerine.

Elbette bu mesajın bir de gizli hedefi olabilir. Bu hedef de, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içindeki muhalif ve seçimde dışlanması olası kimi mevcut milletvekilleri olmasın?

Olmaz olmaz dememek gerek, bal gibi de olabilir. Onlar da milletvekili değil mi, yirmisi-otuzu bir araya gelip ‘madem siz bizi dışlıyorsunuz, biz de bir araya gelip size karşı çıkıyoruz’ diyemezler mi? Elbette diyebilirler.

İl-ilçe seçim kurullarında kıdem yerine kura

En kıdemli yargıç demek, AKP’nin iktidar döneminden önce yargıç olmuş ve zamanın süzgecinden geçerek bugünlere ulaşmış, büyük olasılıkla yaşadıkları yerde saygınlık kazanmış yargıçlar topluluğunun üyeleri olmak demek.

Birinci sınıf yargıçlar ise, yargı görevine çok büyük oranda AKP iktidarı döneminde atanmış ve aralarında iktidar partisiyle seçim-yönetim ilişkileri yaşamış valileri milletvekili adayları, parti il-ilçe ve hatta merkez yöneticilerinin olduğu ve avukat olarak parti ve örgütleriyle yoğun ilişki içerisinde olanların olduğu, bilindiği gibi kamuoyuna çok yansıdı.

Kıdemli yargıçlar 1961 tarihli 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun hükümlerine göre, il-ilçe seçim kurullarında görev almak için kıdemlerinin dolmasını ve de sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Artık buna gerek kalmayacak, kıdemle elde edemedikleri bir konumu kura ile elde etmiş olacaklar. Fakat kuraya katılacak yeter sayıda birinci sınıf yargıç yoksa, işte o zaman tekrar kıdeme dönülecek.

Yani öncelik kurada. Kura ile kurulların tamamlanamaması durumunda ise, kıdem, eksik tamamlamada yararlanılacak bir araca dönüştürülüyor, kavramın bilgi ve deneyim ile de bağı kesilmiş oluyor.

60 yıldır uygulamada olan ve yargıçların kıdemine göre kendiliğinden oluşan kurulların bileşim biçiminin değiştirilme isteğinin ardında acaba, 31 Mart 2019 yerel yönetim seçimlerinde ‘hiç bir şey olmasa bile bir şeyler olmuştur” mantığıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini “parça parça düzenlemelerle kazanmak yerine, seçimi bütün olarak yeniletip bir kez daha kaybetmek durumunda kalınmamış olurdu” düşüncesi mi yatıyor dersiniz!

Kimileri il-ilçe seçim kurullarının oluşturulma biçimiyle ilgili bu değişiklik önerisini bir niyet beyanı olarak algılayıp; “her durumda seçim kazandıracak bir seçim sistemi bulmak mümkün değilse, seçim kaybettirmeyecek kurullar yoluyla da sorun çözülebilir” düşüncesine kapılınmış olabilir.

Oysa partilerin sandık görevlileri işlerini eksiksiz yapıp, ıslak imzalı sandık tutanaklarını tüm sandıklar için partilerine ulaştırdığında hem seçimlerin şeffaf ve güvenilir yapısı sağlanır, hem de seçimlerin gerçek sonuçları elde edilmiş olmaz mı?

Yeter ki, iktidarın bu ve benzeri uygulamalarına karşı çıkan tüm siyasi partilerin etkili ve yetkili görevlileri, yapılması gereken işleri şeffaf ve tam olarak yapsınlar, yapabilsinler.

Muhalefetin bu il-ilçe seçim kurulları değişikliğinin yaratacağı hukuki sorunlarla mücadelesi ne denli önemliyse; iktidarın yasanın yürürlüğe girmesiyle üç ay içinde yapılan değişikliklere göre kurulların yeniden oluşturulması ve bu şekilde belirlenen il-ilçe seçim kurulu başkan ve üyelerinin önceki başkan ve üyelerin görev sürelerini tamamlama geçici maddesiyle bu süreci hızlandırma uğraşı o kadar özel amaçlı çaba olarak siyaset sahnesine yansıyacaktır. Galiba işin acı tarafı da burası, yangından mal kaçırma kısmı (!).

Sandık kurulu ve seçmen kütüğüne ilişkin iki madde değişikliği

Sandık kuruluyla ilişkili yapılan 298 sayılı yasanın 23. maddesine eklenen “sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan bir parti; oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremez” cümlesi, asgari bir nezaket kuralının yasaya madde olarak eklenmesinden öte bir anlam taşıyor mu, bilemiyorum.

Kaldı ki herhangi bir parti, bir başka parti üyesini haberi ve onayı olmadan nasıl kendi partisi dışında bir başka parti için görevlendirebilir ki? İnsani ilişkiler ve nezaket kuralları çerçevesinde görevlendirmemesi, görevlendirememesi gerekmez mi? Gerekir.

Peki öyleyse, böyle bir kuralın yasaya eklenmesinin amacı ne olabilir? Acaba bu, siyasi nezaketin yaygınlaştırılma ve siyasette etkin kılınma girişiminin bir yansıması mı?

Bir diğer değişiklik seçmen kütükleriyle ilgili gibi görünüyor ama, galiba değişikliğin ana hedefi -bana göre- nüfus idaresinin adrese kayıt sistemi olmalı. Çünkü seçmen kütükleri adrese dayalı nüfus sistemi veritabanından oluşturulduğu gibi, her yılsonu bazıyla açıklanan, ülke nüfusunun sosyo-demografik özelliklerinin ve büyüklüğünün sağlıklı/doğru tesbiti de bu kaynağa dayanıyor.

Eğer bu sistem sağlıklı çalışmıyorsa “adresi kapanmış olması sebebiyle adres kayıt sisteminde gözükmeyenler’” ülkenin nüfusunda da, ilgili tüm kayıt sistemlerinde de görünmüyor anlamına gelir ki, tüm sistemin gözden geçirilmesini gerekli ve kaçınılmaz kılar.

Ayrıca bu durum seçimle ilgili yasa ya da yasalara yeni madde eklenmesiyle çözülebilir bir sorun değildir ve de olamaz. Çünkü sorunu seçmen kütükleriyle ilgili yasaya madde ekleyerek çözmeye kalkmak, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi dışında yeni seçmenler yaratmak olacaktır ki, bu da eşitsiz seçim ortamı üretilmesinin kaynaklarından birini oluşturur.

Üç erk, bir cumhurbaşkanı yasaların yürütücüsü ve seçim yasakları

Yasama, yürütme ve yargı, devletin üç erki. Erklerin birbirinden ayrılması yoluyla demokratik yönetim anlayışına, erklerin birliği üzerinden otoriter yönetimlere bayrak sallamak iki ayrı dünya görüşünü temsil ediyor. Dolayısıyla ortada iki ayrı davranış kalıbı var.

60 yıllık 298 sayılı yasanın seçimlerle ilgili “Başbakan ve Bakanlara ilişkin yasaklar” madde başlığı “Bakanlara ilişkin yasaklar” haline dönüştürülürken; Bakanların yürütücüler kurulu oluşturduğu ve başbakanın da bu kurulun başı olduğu parlamanter sistemin geride kaldığı kabulü yapılıyor.

Ama bu kabul yeni sistemde cumhurbaşkanını; yürütmenin başı olmasına, tüm bakanları atama ve azletme yetkisine sahip olmasına, partili ve de parti başkanı olmasına karşın başbakan üstü konumda sayarak seçim yasakları kapsamı dışında tutuyor.

Bu yaklaşım acaba yürütme erkinin başı olarak cumhurbaşkanını; aynı zamanda iktidar partisi genel başkanı olarak milletvekillerinin yasama görevlerini yapma biçim ve kararları üzerinde etkili oluşuyla yasama erkine ve il-ilçe seçim kurullarında kıdemi kura ile ikincileştirme yoluyla da yargı erkine dahil etme tehlikesi taşıyor mu?

Eğer böyle bir durum söz konusuysa; bu erkler ayrılığının erkler birliğine doğru evrilmesi anlamına gelmiyor mu?

Yapılacak bir milletvekilliği ve/ya da Cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanının seçime giriyor ya da girmiyor oluşu, yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanının seçim yasaklarına dahil olup/olmamasını belirleyemez. Çünkü partili cumhurbaşkanı, partisinin genel başkanı olarak seçim sürecinde devlet olanaklarını en üst düzeyde kullanma hakkına sahip biri olarak eşitsiz seçim ortamı yaratmanın aracı olamaz.

Kaldı ki cumhurbaşkanlığı yemini ‘’üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim’ diyen cumhurbaşkanlarına bu kapıyı da kapatmaktadır.

Dolayısıyla yürütmenin başının “seçim yasakları kapsamı dışında tutulması” sehven yapılan bir hatanın ürünü olabilir ki, o da komisyonlarda olmasa bile Meclis ve/ya da Anayasa Mahkemesi’nde düzeltilecektir.

Sonuç yerine

Muhtarlık seçimleriyle ilgili bir değişiklik dışında yedi maddede özetlenmeye çalışılan 298, 2820 ve 2839 sayılı yasalarda yapılması amaçlanan değişikliklerin neler getirip, neler götüreceğine değinilen bu yazının vargıları;

  • 1983’den bu yana milletvekili seçimlerinde uygulanmakta olan barajlı nisbi temsil sisteminin partiler için (ittifak yoluyla barajı aşma biçiminde de olsa) barajsız nisbi temsil yoluyla milletvekili çıkarabilme olanağına kavuşmaları ileri bir adımdır,
  • Bir partinin diğer bir parti üyesinin onayını alarak görev paylaşımı, nezaket kuralları ve dayanışma açısından siyasi partiler ve üyeleri arasındaki önemli gelişme olabilir,
  • Her durum ve koşul altında iktidar sahiplerinin seçimi kazanacakları sistemler yaratma çabasını anlayışla karşılamak kolay ve mümkün değildir,
  • Her durum ve koşul altında iktidar sahiplerinin seçimi kazanacakları sistem yaratmaları mümkün olmayınca onun yerine seçimi kaybetmemeye odaklı kurullar oluşturma çaba ve girişimleri amaçlanan başarıyı garanti etmez/edemez,
  • İktidar partilerinin kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getirdikleri düzenlemelere karşı muhalefet partileri de şeffaflık ve görevlerini eksiksiz yerine getirme koşul ve şartıyla mücadele etme/edebilme olanağına sahip olacakları gibi bu olanakları kendileri yaratır ve de yaratabilirler,
  • Yasa oluşturma ve değiştirme sürecinde sehven oluşan hatalar/eksikler süreçle birlikte giderilip düzeltilmiyor ve de bu yönde çaba içerisinde olunmuyorsa, hata ve eksik gibi görünen şeyler sehven değil bilinip/istenerek yapılıyor demektir.
  • Dolayısıyla ortaya çıkan ve çıkacak olan sonuçlar en geç bir buçuk yıl içinde tüm yönleriyle önümüze dökülerek test edilmiş ve de gerçekler herkes tarafından görülebilir hale gelmiş olacaktır.

Rize Milletvekili Hayati Yazıcı, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili Sakarya Milletvekili Muhammed Levent Bülbül ile 91 Milletvekilinin verdiği teklif Anayasa Komisyonu’ndan 23 Mart 2022’de geçti.

(Bianet: Sezgin Tüzün)

Paylaşın

Türkiye, Kadına Şiddette Avrupa Ve OECD’nin Lideri

Avrupa’da erkeklerden fiziksel veya cinsel şiddet gören kadın oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeleri arasında da kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yine Türkiye.

OECD 2019 yılı verilerine göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Neredeyse 10 kadından 4’ü hayatında mutlaka erkek şiddetine maruz kalıyor. Peki, dünyada kadına şiddetin en fazla olduğu ülkeler hangisi? Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Kadına erkek şiddeti tüm dünyada büyük bir sorun. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasının ardından Türkiye’de kadına karşı şiddetle mücadele tartışma konusu.

OECD verileri “hayatlarından en az bir kere eşi veya sevgilisinin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalan kadınların oranını” gösteriyor. Buna göre Türkiye’de kadına şiddet oranı yüzde 38. Gerek Avrupa ve OECD ülkeleri gerekse G20 üyeleri arasında kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Türkiye.

ABD kadına yönelik şiddette yüzde 36 ile 4. sırada

Kadına şiddet oranında Türkiye’nin ardından yüzde 37 ile Kolombiya geliyor. Ardından Kosta Rika ve ABD yüzde 36 ile sıralanıyor. Dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden ABD’de kadınların yüzde 36’sının ömürlerinden en az bir kere erkeklerin fiziksel ve/veya cinsel şiddetine maruz kalması dikkat çekici. Yine hayat standardının oldukça yüksek olduğu ülkelerden Yeni Zelanda’da kadına şiddet oranı yüzde 35.

Kadına şiddetin en düşük olduğu ülke Kanada

OECD ülkeleri arasında kadına erkek şiddetinin en düşük olduğu ülke yüzde 2 ile Kanada. Hemen üstünde yüzde 7 ile Şili ve yüzde 10 ile İsviçre geliyor.

Avrupa’da kadına şiddet ne durumda?

Türkiye zirvede yer almasına rağmen birçok Avrupa ülkesinde de kadına şiddet oranının yüksek olması dikkat çekiyor. Buna göre Letonya ve Danimarka’da kadına şiddet oranı yüzde 32. Bu oran Finlandiya’da yüzde 30 ve İngiltere’de yüzde 29.

Kadına şiddet oranı diğer ülkelerde ise şöyle: İsveç yüzde 28, Norveç yüzde 27, Hollanda yüzde 25, Belçika yüzde 24, Almanya yüzde 22, İtalya ve Yunanistan yüzde 19, Japonya yüzde 15 ve Meksika yüzde 14.

Türkiye’de kadın cinayetleri

Öte yandan, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2021 yılında Türkiye’de 280 kadın cinayeti yaşanırken 217 de şüpheli kadın ölümü gerçekleşti.

Dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke Pakistan

OECD 2019 yılı verilerine göre dünyada kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke yüzde 85 ile Pakistan. Bu oran Senegal’de yüzde 78, Yemen’de yüzde 67, Afganistan’da yüzde 61.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

NATO’nun Savunma Harcamaları Yüzde 5 Arttı

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyelerinin savunma harcamaları 2021 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,8 artarak 1,18 trilyon doları buldu. Rusya’nın 24 Şubat’ta başlayan Ukrayna işgali nedeniyle savunma harcamalarının 2022’de önemli artış kaydetmesi bekleniyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg tarafından bugün Brüksel’de kamuoyuna açıklanan 2021 Yıllık Raporuna göre savunma harcamalarında ABD yine başı çekti. ABD geçen yıl, diğer 29 ittifak üyesinin neredeyse iki katı kadar; toplam 811 milyar dolar savunma harcaması yaptı. NATO ülkelerinin savunma harcamaları, ABD’nin harcamaları haricinde geçen yıl yüzde 11,6 artmış oldu.

Harcamalarda ABD ve Yunanistan başı çekiyor

ABD’nin savunma harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) oranıysa yüzde 3,6 ile diğer ittifak üyelerinin çok daha ilerisinde yer aldı. ABD’yi, yüzde 3,59’luk oranla, son yıllarda savunma harcamalarını katlayan Yunanistan izledi. Yüzde 2 hedefini aşan diğer NATO üyeleriyse yüzde 2,34 ile Polonya, yüzde 2,25 ile İngiltere, yüzde 2,16 ile Hırvatistan ve üç Baltık ülkesi Estonya, Letonya ve Litvanya oldu. Türkiye’nin savunma harcamalarının GSYİH’ya oranı ise yüzde 1,6 olarak kaydedildi.

NATO üyeleri 2014 yılında, on yıllık bir süreçte savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 2’si oranına yükseltme, savunma harcamalarının ise yüzde 20’sini ana silah sistemleri tedarikine ayırma hedefini belirlemişti.

NATO ülkelerinin toplam savunma harcamaları, en önemli hasımlar olarak görülen Rusya ve Çin’in savunma bütçesinden çok daha fazla. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) tahminlerine göre Rusya’nın savunma bütçesi 62,2 milyar dolarlık bir hacme sahipken Çin’in savunma harcamaları da 207,3 milyar dolar seviyesinde. Ancak uzmanlar, bu ülkelerin farklı maliyet yapıları nedeniyle yatırdıkları para karşılığında daha fazla etki gücüne sahip olabildiğine işaret ediyor.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de bugün yaptığı açıklamada, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş için, “Yeni bir güvenlik politikası gerçeği ile karşı karşıyayız” diye konuştu.

Stoltenberg, Rusya’nın Kiev ve kuzey Ukrayna’daki askeri operasyonlarını azaltacağına dair son açıklamalarına değinerek “Bu açıklamaları duyduk. Ancak Rusya, niyetleri hakkında defalarca yalan söyledi. Dolayısıyla Rusya’yı sözlerine göre değil, sadece eylemlerine göre değerlendirebiliriz” diye konuştu. “İstihbaratımıza göre, Rus birlikleri geri çekilmiyor, yeniden konumlanıyor” diyen Stoltenberg, Rusya’nın savaşı derhal durdurması çağrısını da yineledi.

Türkiye’ye teşekkür

Stoltenberg, İstanbul’da Rus ve Ukraynalı heyetler arasında düzenlenen müzakerelerle ilgili DW’nin sorusu üzerine, “Türkiye’deki son görüşmeler de dahil olmak üzere, bu acımasız, anlamsız savaşa siyasi bir çözüm bulmaya yönelik tüm çabaları memnuniyetle karşıladığını” söyledi. “Bu görüşmelere ev sahipliği yapan Türkiye’ye de teşekkür ediyorum” diyen NATO Genel Sekreteri, aynı zamanda savaşın devam ettiğine dikkat çekerek Rusya tarafında siyasi bir çözüm konusunda isteksizlik olduğunu söyledi.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdardoğlu: Türkiye’nin Kaderini Değiştireceğiz

Akhisar Belediyesi Toplu Açılış Töreni’nde konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Millet İttifakı diye ittifakımız var. 6 lider ile bir araya geldik. ‘Hayatta bir araya gelemezler’ diyorlardı. Bir araya geldik. ‘Anlaşamazlar’ diyorlardı anlaştık. ‘Bunlar gelirlerse yönetemezler’ diyorlar. Allah şahittir bunların 10 katı iyi yönetiriz. Biz Beşli çetelere değil 84 milyona hizmet edeceğiz” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasında, “Biz Türkiye’yi buradan çıkartıp, sınıf atlatmak istiyoruz. Beş yılda Türkiye’nin kaderini değiştireceğiz. Hangi partiden olursa olsun insanımız rahat nefes alacak. ‘İyi ki Millet İttifakı kuruldu’ diyecekler” ifadelerini kullandı.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bugün olmazsa yarın, bu ay olmazsa iki ay sonra sandık gelecek. Beraber gideceğiz. Bu ülkede hakkı, hukuku ve adaleti gerçekleştirmek için sandığa gideceğiz. Sandığa giderken elinizi vicdanınıza koyun ve oyunuzu öyle kullanın” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Manisa’da Akhisar Belediyesi Toplu Açılış Töreni’nde konuştu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından satır başları şu şekilde:

“Siyasetçiler, vatandaştan vergi toplarız, para alırız. Belediye başkanlarımız bu hizmetleri yaparken sizlerin desteğiyle yapıyorlar. Sizlerin verdiği paralarla yapıyorlar. O paralar doğru yerde harcanırsa hizmet olarak size döner.

Yerel seçimlerde ‘Aman ha CHP’ye oy vermeyin bütün sosyal yardımlar kesilir’, ‘Faturaları teröristler toplayacak’ diyorlardı. Ben bu ülkenin insanlarının ferasetine güveniyorum. Onlar doğruyu ve yanlışı biliyorlar. Bütün bu olumsuz söylemlere karşı yerel yönetimlerde başarılara imza attık. Belediye başkanlarımızın gösterdikleri çabalar, mücadeleler bizim Türkiye’yi çok daha iyi, kararlı, nitelikli, kucaklayıcı yöneteceğimiz konusundaki algıyı gün geçtikçe pekiştiriyor. Buradan söz veriyorum. Türkiye’nin bütün sorunlarını çözeceğiz. Türkiye’nin önü aydınlıktır.

Bugün olmazsa yarın, bu ay olmazsa iki ay sonra sandık gelecek. Beraber gideceğiz. Bu ülkede hakkı, hukuku ve adaleti gerçekleştirmek için sandığa gideceğiz. Sandığa giderken elinizi vicdanınıza koyun ve oyunuzu öyle kullanın. Bu ülkenin işsizlik, zam, pahalılık, kadına şiddet sorunu olmamalı. Herkesin kazandığı bir ülke zenginleşen bir ülkedir ama herkesin kaybettiği ama bir avuç insanın kazandığı bir ülke yoksulluğun büyüdüğü bir ülkedir.

Biz Türkiye’yi buradan çıkartıp, sınıf atlatmak istiyoruz. Beş yılda Türkiye’nin kaderini değiştireceğiz. Hangi partiden olursa olsun insanımız rahat nefes alacak. ‘İyi ki Millet İttifakı kuruldu’ diyecekler.

Şanlıurfa’ya gittim. Çiftçiler elektrikten şikayet ediyorlar. Onlara, ‘Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi’ni bize verin. Şanlıurfa’daki bütün çiftçilere elektriği ücretsiz vereceğiz’ dedim. Biz yapacağız bunu. Diyarbakır’da aynı şeyi söyledim. Bize dediler ki, ‘Siz yapamazsınız. Elinizden tutan mı var buyurun yapın’ dediler. 2 milyon 300 bin dekar taşlık arazi var Şanlıurfa’da. Burası güneş tarlaları olduğunda sadece Şanlıurfa’daki çiftçimize değil önce 6 ilimize sonra Türkiye geneli tüm çiftçilerimize elektriği ücretsiz vereceğiz.

Söz veriyorum elektrik fiyatlarını da düşüreceğiz. Onlar yönetemiyorlar biz yöneteceğiz. Yine çağrımı yapıyorum. Öyle Beşli çeteye verdiği avantajları da istemiyorum. Normal bir sanayiciye verdikleri teşvikleri versinler çiftçilerin tamamına en geç 2 yıl içinde elektriği ücretsiz vereceğiz.

Millet İttifakı diye ittifakımız var. 6 lider ile bir araya geldik. ‘Hayatta bir araya gelemezler’ diyorlardı. Bir araya geldik. ‘Anlaşamazlar’ diyorlardı anlaştık. ‘Bunlar gelirlerse yönetemezler’ diyorlar. Allah şahittir bunların 10 katı iyi yönetiriz. Biz beşli çetelere değil 84 milyona hizmet edeceğiz.

İstanbul Sözleşmesi’ni de en geç 1 hafta içerisinde yürürlüğe sokacağız.

84 milyon vergi öder. Biz vatandaştan topladığımız vergilerin hesabını vereceğiz. Böylece vatandaş ödediği vergi nerelere gidiyor görmüş olacak. Sandığa giderken elinizi vicdanınıza koyup oyunuzu öyle kullanın.”

Paylaşın

“Kazanmak İçin Gözü Dönmüş Bir İktidarla Karşı Karşıyayız”

Seçim Kanunu içerisinde yer alan il ve ilçe seçim kurulları düzenlemesine ilişkin konuşan TİP Milletvekili Sera Kadıgil, “Biz 61 yıldır bu şekilde seçim yapıyoruz. Bakın darbe döneminde Kenan Evren’in bile aklına gelmedi. Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, KRT TV ekranlarında gazeteci Savaş Kerimoğlu’nun sunduğu “Uyanma Vakti” programına konuk oldu. Kadıgil, Kerimoğlu’nun sorularına yanıt verirken Türkiye gündemine ilişkin de değerlendirmelerde bulundu.

Programın başında Kerimoğlu’nun “İçime sinmiyor’ dediğiniz bir şey var mı?” sorusuna yanıt veren Sera Kadıgil, “Halkın vergisiyle maaş alıp, halkın dertleriyle ilgili hiçbir şey yapmayan bir yerde çalışmak zorunda kalmak içime sinmiyor. Orası TBMM ve benim için çok saygın bir yer ama içine girip hâlini görmek, Gazi Meclis’in kimlere kaldığını görmek gerçekten hiç içime sinmiyor” dedi.

AKP ve küçük ortağı MHP’nin Seçim Kanunu’na ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kadıgil, “Oyunu kaybettiğini çok net gören bir iktidar var. Oyunu kaybettiği için de oyunun kurallarını ve hakemlerini değiştirerek ‘Millet iradesini ne kadar zedelersek o kadar çok koltuğa sahip oluruz’ düşüncesiyle hayal kuran bir iktidarla karşı karşıyayız” dedi.

TİP Milletvekili Sera Kadıgil şöyle devam etti:

“Kanunun nereden çıktığı çok açık. Bütün anketler önümüzde. ‘Bay bay Tayyip Erdoğan’ noktasındayız. Bunu sadece biz değil Saray’da oturan zat-ı muhterem de çok net görebiliyor. Geldiğimiz noktada seçime bir yıl iki ay kala çok stratejik bir zamanlamayla kendine göre bir seçim kanunu hazırladı. Bunu da utanmadan Meclis’te bize görüştürüyorlar.”

AKP iktidarının seçmen iradesini taşıyamayacağı için seçmen iradesini “sakatlamak” istediğine dikkat çeken Kadıgil, “Getirilen düzenlemelere baktığınızda çok ciddi siyasi mühendislik hesapları görüyorsunuz” dedi.

Kadıgil konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

“Yüzde 10 seçim barajı Kenan Evren’in marifetidir. 1982’de 20 milyon seçmen var ve yüzde 10 barajı 2 milyon seçmene tekabül eder. Bugüne geldiğimizde 2018’de bile seçmen sayısı 56 milyon. Yüzde 7’ye indiğinizde bile hâlâ 4 milyon seçmenin iradesini sandık dışında bırakıyorsunuz. Oran olarak güya aşağıya indirdiler ama zaten temsil edilemeyen seçmen sayısı darbecilerin anayasasına göre 2 katını aşmış durumda.

Komisyonda sordum burada bir kez daha sorayım: Türkiye’de yüzde 7 ile 10 bandında kaç siyasi parti var? Bir tane var; o da MHP. Yani ikili bir hesapla baraj düşürülmesi yapılıyor. Birincisi MHP kendine bir garanti almış durumda. İkincisi HDP, MHP’den daha fazla oy alıyor. HDP, şu anda ülkenin en büyük üçüncü partisi. ‘Barajı düşürürsek belki bir şey olur’ diyorlar.”

“Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız”

Seçim Kanunu içerisinde yer alan il ve ilçe seçim kurulları düzenlemesine ilişkin de konuşan Sera Kadıgil, AKP iktidarının kazanabilmek için gözünün döndüğünü belirtti.

Kadıgil, şunları söyledi:

“Seçim günü veya öncesinde ve sonrasında bir usulsüzlük olursa şikâyet edilebilecek merci il ve ilçe seçim kurullarıdır. Çok önemli yerlerdir buralar ve bunların başında 61 yıldır o ilçenin veya ilin en kıdemli hakimi olur. Bu bir doğal hakim yasası dediğimiz şeydir. Kimse bunları seçemez, kimse bunları atayamaz. Hukukun bir gereğidir. Bunun da bazı sebepleri var. Açık açık söyleyeyim; en ‘eyvallahı’ olmayan hakimdir kıdemli hakim. Biz 61 yıldır bu şekilde seçim yapıyoruz. Bakın darbe döneminde Kenan Evren’in bile aklına gelmedi. Kazanabilmek için gözü bu kadar dönmüş bir iktidarla karşı karşıyayız.”

Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte yargıya güvenin kalmadığını söyleyen Sera Kadıil, konuşmasına şu sözlerle devam etti:

“Yargıya tabii ki güvenmiyorum. Neden güveneyim yargıya ben? Ben bir avukatım, benim güvenebileceğim bir yargı olsaydı zaten siyasetçi falan olmazdım. İnanın bayılmıyorum siyasetçi olmaya. Ben işini çok seven bir avukattım, yargı bırakmadılar ki ülkede. Bu bir tek benim görüşüm değil. Seda Sayan’ın, Haluk Levent’in güvenilirliği Türkiye yargısından daha yüksek şu anda. Bu rezilliği yaratan ben değilim.

Daha geçen sene AKP ilçe başkanlarını, eski milletvekili adaylarını hakim diye atayan ben miydim? Şimdi bu insanlar hakimlik yapmıyorlar mı? FETÖ’cülere sınav sorularını çaldırtarak, torpille en yüksek makamlara yerleştiren ben miydim? Ben yargıya güvenmiyorum ama yargıya güvenmememin sorumlusu ve suçlusu ben değilim. Yargıya bu hâle getiren AKP iktidarıdır.”

“Herkesle bir derdim var. Badem bıyıklılarla bir derdim var”

“Benim bu vatana ihanet eden, halkını değil de kendi cebini düşünen herkesle bir derdim var. Badem bıyıklılarla bir derdim var” diyen Sera Kadıgil, şunları söyledi:

“Bize bunlara güvenmemizi bekliyorlar, ben de onlara referandumu hatırlatıyorum. YSK, kanunda açık madde olmasına rağmen karar aldı ve mühürsüz oyları geçerli saydı bu ülkede. Bu şekilde bu berbat sistemi getirmeyi başardılar. O yüzden karşımızda her şeyi yapabilecek kapasitede olan bir iktidar var. Biz sonuna kadar mücadele etmekle mükellefiz. Ama ne yazık ki kanunun çıkmasını engelleyemeyeceğiz. Çünkü orada muhalefetin ne dediği zerre kadar umurunda olmayan, Saray’dan gelen bir virgül hatasını düzeltmeyi bile iktidarın zedelenmesi olarak gören bir güruhla iş yapmaya çalışıyoruz.”

Programın son bölümünde Adalet Komisyonu’nda kabul edilen kadınlara ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin önlenmesini öngören kanuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Sera Kadıgil, “Kadına şiddetle mücadele edecektin neden İstanbul Sözleşmesi’nden çıktın?” diye sordu.

Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşitliğinde dibe battığına dikkat çeken Kadıgil, şöyle konuştu:

“Kadın doğduğun için senin bazı yükümlülüklerin var’ diyor toplum. Erkeklere de ‘erkek adam ağlamaz’ diyor. Bu sorunu çözmüyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden bu yüzden nefret ediyorlar. Çünkü devlete cinsiyet eşitliği sağlama yükümlülüğü getiriyordu.

Dünyanın her yerinde ataerki devam ediyor ve daha acısı kapitalist düzen devam ettikçe ataerki zaten devam etmek durumunda. Bunlar dünyadaki insanların yüzde 90’ının hayatını cehenneme çeviren sistemler.

Türkiye’de tacize, tecavüze, evliyse evlilik içinde tecavüze maruz kalmayan kadın sayısı gerçekten çok düşük. Herkesin bir taciz geçmişi var. Hiçbir şeye uğramadıysanız toplu taşıma aracında tacize uğruyorsunuz bu ülkede. Bunlar konuşulduğu zaman tacize uğrayan kadında ne suç olduğunu tartışıyoruz.

Erkek kadını kendine ait sanıyor. Toplum öyle bir noktada ki, erkek kadını kendine ait sanmazsa ‘daha az erkekmiş gibi’ davranılıyor. Özgecan Aslan öldürülüyor, ‘O saatte orada ne işi varmış’ deniliyor. Biriniz de ‘Bu katiller neden bu insanları öldürüyor?’ diye sorun. Erkekler, kadınları öldürme, zehirleme, camdan hakkını nereden buluyor? Temel sıkıntı zaten burada başlıyor.”

Paylaşın

HDP’li Günay: Mücadeleyi Yükseltmeye Devam Edeceğiz

Partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan HDP Sözcüsü Ebru Günay, “8 Mart ve Newroz coşkusuyla Kürt halkının emek ve demokrasi güçleri ile Kürt halkının taleplerinin birleştiği 1 Mayıs’a giderken bütün alanlarda direnişi ve mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. Alanlar çok önemli mesajlar verdi ve herkesin bu mesajları doğru okumaya ve gereklerini yapmaya davet ediyoruz.” dedi.

Haber Merkezi / Rusya – Ukrayna barış görüşmelerine ilişkin ise Günay, “Bildiğiniz üzere parti olarak her türlü uluslararası ve içerideki her türlü toplumsal sorunun çatışma ve çelişkilerin müzakere ve diyalog çözüleceğine inanan bir partiyiz. Barışçıl çözümler için mücadele eden bir partiyiz. Gittikçe derinleşen ve insani trajedilerin yaşandığı Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta da tek çıkar yolun müzakere diyalog ve barışçıl çözümler olduğunu ilk günden itibaren savunduk bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

HDP’li Günay, konuya ilişkin yaptığı açıklamanın devamında, “Ukrayna ve Rusya arasında yapılan her türlü müzakereyi de yakından takip ediyoruz. Türkiye’nin görüşmelerdeki rolü elbette önemlidir ve önemsiyoruz ancak iktidarın büyük bir uluslararası barış olarak lanse ettiği rolüne ilişkin kaygılarımız endişelerimiz ve şüphelerimiz var. İktidarın hem içeride hem bölgesel sorunlarda savaşçı politikalarını yakından biliyoruz. İktidarın savaş politikalarının bedelini Türkiye toplumu hala ödüyor. Barışçıl arabuluculuk elbette önemli ama aynı barışçıl çaba Türkiye halkları için de verilmeli.” dedi.

Diyanet akademilerine dair getirilen kanun teklifi görüşmelerinde çekimser oy kullanmalarına dair sorulan soruya ise Günay, “HDP olarak Diyanet’e tavrımız parti programımız açık ve nettir. İktidarın Diyanet’i bir din istismarı aracına dönüştüğü bu zamanda tavrımız elbette değişemez. Halkımız sefalet yokluk ve açlık ile boğuşurken Diyanet Saray’ın etrafında dönerek lüks ve şatafat içinde Türkiye toplumunun inançlarını istismar etti. Diyanet’e dair gelecek her türlü yasal düzenlemenin iktidarla ilişkisi dikkate alınarak değerlendirmelidir. Bu konuyu parti kurullarımızda ele aldık. Evet, evet oyu kullanmadık ama tavrımızı bütün bu tartışmalar ışığında daha açık bir şekilde ifade ederek hayır demeliydik” şeklinde cevap verdi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında değerlendirmelerde bulundu. Günay’ın açıklamaları şöyle;

“Kürt halkının mücadelesini ve kazanımlarını tehlike olarak gören zihniyet bugün olduğu gibi o gün de baskı zor ve ölümle sonuç alacağını düşündü ama yanıldı. Qazi Muhammed ve arkadaşları hala mücadele eden, direnen Kürtlere ışık tutmaya yol göstermeye devam ediyor. İdam sehpasındaki vasiyeti birlik ve dayanışmaydı. Bu vasiyet, Kürt halkının başarısının, kazanma rehberi olmaya devam ediyor. Bir kez daha Qazi Muhammed ve arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum. Onların bize bıraktığı miras Kürt bilinci ve dayanışma ruhunu Kürtler bulunduğu her yerde yeşertmeye devam edecektir.

Son birkaç haftada yaşananlara baktığımızda bu iktidarın nasıl pervasızlaştığını, hukuktan, ahlaktan, uzaklaştığını insani değerlerden uzaklaştığını görüyoruz. Newroz’dan bu yana Kürt çocuklarına yaşatılanlar AKP ve MHP iktidarının Kürt düşmanlığının fotoğrafıdır.

5 yaşındaki ikiz kardeşlerin soğuğa rağmen yöresel kıyafetleri çıkarıldı, gözaltına alındılar parmak izleri alındı. İşte bu Kürt düşmanın ve Kürtleri daha çocuk yaşta fişlemenin şekli ve en somut halidir. Kürt çocukları AKP ve MHP iktidarıyla birlikte daha 5 yaşında gözaltı merkezleriyle tanışıyor. Daha o yaşta bu iktidarın Kürt çocuklarına vaat ettiği gelecek gözaltı merkezleri işkence ve ölümlerdir. Bırakın çocuklara iyi bir gelecek bırakmayı özelde Kürt çocukları ve Türkiye’deki bütün çocuklara vaat ettikleri gelecek, gözaltı, işkence ve ölümdür. Bu iktidar döneminde çocukların artık can güvenliği yok.

Bütün bu olaylar bütün katliam dosyalarında olduğu gibi failler ellerini kollarını sallayarak dışarıda başka çocuklara başka insanların hayatlarına kastedebilir. Efe Tektekin’in dedesinin katledildiği yerde bir yıl sonra o da zırhlı araçla katledildi. Dedesi TOMA çarpması sonucu katledilmişti. Efe Tektekin de zırhlı araçla katledildi. Katil utanmadan sıkılmadan iktidarın cezasızlık politikalarından aldığı cesaretle duruşma salonunda vicdanım rahat dedi. Failli elini kolunu sallayarak gezmeye ve başka çocukların hayatlarına kastetmeye devam ediyor. Düşünün aynı aileden iki kişi zırhlı çarpması sonucu hayatını kaybediyor bu asla kader değildir. Bu iktidarın Kürt düşmanı güvenlikçi politikaları sonucu işlenen cinayetlerdir. Yine Muhammet ve Furkan kardeşler evlerinde uyurken zırhlı aracın evin içine girmesiyle hayatlarını kaybettiler. Uğur kaymaz, Cemile Çağırga, Berkin Elvan, Ceylan Önkol iktidarın güvenlikçi savaş politikaları sonucu yaşamını yitiren çocuklardan sadece birkaçı… Elbette bu çocukların katillerinden hesap sormak boynumuzun borcu. Türkiye’deki bütün çocuklara huzurlu ve demokratik bir ülke bırakmak bizim boynumuzun borcudur. Bu konuda mücadele etmeye devam ediyoruz çünkü çocuklar bizim geleceğimiz.

Kobanê Kumpas davasında da duruşma devam ediyor. Her duruşma da arkadaşlarımız direnişlerini devam ettirirken mahkeme heyeti de hukuksuzluklarına ve kumpaslara yenilerini eklemeyi devam ediyor. Biz her duruşmada ve davada ne kadar haklı olduğumuzu ve ne kadar bu davanın kumpas davası olduğunu görüyoruz ve haklı çıkıyoruz. Sadece birkaç oturuma baktığımızda kumpasın niteliğini anlamak mümkün. Tanık olarak dinlenecek olan Şemsettin Kalay’ın 15 Kasım 2021 tarihinde vefat etmesi nedeniyle dosyada bulunan önceki ifadesi okundu. Gözaltında alınan ifadesi okundu. Tanık ifadelerinin hangi koşullarda alınması gerektiğini uzun uzadıya anlatmayacağım. Ama nerede bakarsak bakalım bu dosyada hukuksuzluk ve usulsüzlük karşımıza çıkıyor.

1 Kasım Dünya Kobanê etkinliklerine katıldığı için 2 Kasım’da gözaltına alınıp tutuklanan tanığın ifadesi ısrarla 6-8 Ekim olaylarıyla bağlamaya çalışsa da tanık bunun böyle olmadığını ısrarla ve ısrarla beyan etti. Mahkeme heyetinin tüm yönlendirmelerine çarpıtmalarına ve zorlamalarına rağmen hiçbir tanık ve müştekilerin hiçbiri arkadaşlarımızdan şikayetçi olmadı. Bu olayların arkadaşlarımızla ilgisinin olmadığını söylediler. Hala arkadaşlarımızın ifadeleri bitmeden tanık ve müştekilerin dinlenmesi başka bir usulsüzlüğe işarettir.

Kobani Kumpas Davası

Önceki Mahkeme Başkanı Bahtiyar Çolak Atadedeler adı verilen suç örgütüne düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. İşte Kobani Kumpas Davasının çeteler tarafından yürütüldüğünün somut göstergesidir bu gözaltı. Böyle bir mahkeme başkanının aldığı kararların adil ve hukuka uygun olduğunu kim söyleyebilir. Elbette kimse söyleyemez. Bahtiyar Çolak’ın imzasının olduğu aldığı her karar, yaptığı her işlem ve katıldığı her duruşma şaibelidir ve iptal edilmelidir. Bir çete üyesi hakim, arkadaşlarımız hakkında defalarca tutuklama kararı verdi. Aslında çetelerin etkisi Kobanê Kumpas Davasında hukuksuzluk ve adaletsizliğin somut göstergesi oldu. Kobanê Kumpas Davasında savunma yapan her arkadaşlarımız savunmalarıyla yargılamaya devam ediyor. Son olarak sevgili Ahmet Türk’ün de dediği gibi; ‘Bizler 12 Eylül zindanlarını yaşadık, dokunulmazlıklarımız kaldırıldı, baskılarla bizi demokratik siyasetten koparmaya çalıştılar. Bugün de haksız hukuksuz Kobanê davasıyla karşı karşıyayız. Ancak Kürt sorunun demokratik siyasetle çözüleceğine inandığımız için bugüne kadar mücadele ettik ve bundan sonra da mücadele etmeye devam ediyoruz.’ İşte arkadaşlarımızın tavrının özeti burada gizlidir.

Türkiye’nin görüşmelerdeki rolü elbette önemlidir ve önemsiyoruz

Bildiğiniz üzere parti olarak her türlü uluslararası ve içerideki her türlü toplumsal sorunun çatışma ve çelişkilerin müzakere ve diyalog çözüleceğine inanan bir partiyiz. Barışçıl çözümler için mücadele eden bir partiyiz. Gittikçe derinleşen ve insani trajedilerin yaşandığı Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta da tek çıkar yolun müzakere diyalog ve barışçıl çözümler olduğunu ilk günden itibaren savunduk bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz. Ukrayna ve Rusya arasında yapılan her türlü müzakereyi de yakından takip ediyoruz. Türkiye’nin görüşmelerdeki rolü elbette önemlidir ve önemsiyoruz ancak iktidarın büyük bir uluslararası barış olarak lanse ettiği rolüne ilişkin kaygılarımız endişelerimiz ve şüphelerimiz var. İktidarın hem içeride hem bölgesel sorunlarda savaşçı politikalarını yakından biliyoruz. İktidarın savaş politikalarının bedelini Türkiye toplumu hala ödüyor. Barışçıl arabuluculuk elbette önemli ama aynı barışçıl çaba Türkiye halkları için de verilmeli.

Bakın Rusya ve Ukrayna heyetlerinin görüşme gerçekleştirdiği Dolmabahçe’de de Türkiye halkları için 2015 yılında barışçıl bir kader anıydı. Ama Erdoğan kendi çıkarlarıyla çeliştiği için Dolmabahçe mutabakatını tanımıyorum diyerek geleceği belirsiz bir çöküşe sürükledi. Türkiye halklarının son 7 yılda büyük kayıplar yaşamasına, acılar çekmesine neden oldu. Kuzey komşularıyla barış çabaları yürütürken güney sınırlarında halklara ölüm ve katliamı reva gördü. Görüşmeler esnasında bile AKP iktidarın Kuzey ve Doğu Suriye’de Ayn İsa kasabasını bombalamakla meşguldü. AKP’nin barışçıl politikalarından ne denli uzak olduğunu en iyi HDP olarak bizler biliriz. Umuyoruz ki Rusya ve Ukrayna arasında bir mutabakat oluşursa Dolmabahçe’de Erdoğan kendi çıkarlarına hizmet etmediği gerekçesiyle ‘Erdoğan ev sahibi olarak ben bu mutabakatı tanıyorum’ demez. Buradan görüşmecilere de bu uyarımızı yapmak istiyoruz.

” AKP ve MHP’nin Kürt halkının iradesini gasp etme yaklaşımı bütün kamuoyu tarafından biliniyor”

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Komitesinin 23 Mart’ta toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıda Türkiye’nin bütün itirazlarına rağmen kabul edilen bir rapor var. Kuşkusuz bu rapor çok önemli Türkiye demokrasisi açısından. Bu raporla kayyımların kabul edilemez olduğu, terör kavramının yargı tarafından geniş bir yelpazede ele alındığından insan hakları ihlallerine neden olduğu belirtildi. Kayyımlarla seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğini hem Avrupa’daki kuruluşlar hem de parti kurullarında bunu biz birçok kez ifade ettik. Bir kez daha AK’nin raporuyla seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiği belgelenmiş oldu. Bu duruma ilişkin AKP ve MHP’nin Kürt halkının iradesini gasp etme yaklaşımı bütün kamuoyu tarafından biliniyor.

Muhalefetin tutarsız siyaseti bir kez daha rapor görüşülürken, raporun oylanmasında ortaya çıktı. Türkiye’nin geleceğini kurma iddiasıyla imzaladıkları bildirgede yasama dokunulmazlığının sınırlarını genişletme iddiasına rağmen imzadan 24 saat geçmeden Semra Güzel arkadaşımızın dokunulmazlığının kaldırılması için oy kullandılar. Yine aynı mutabakat metninde yer alan seçimle gelen seçimle gider yani kayyıma karşı ilkeye rağmen CHP’li belediye başkanının AK görüşmelerinde yaptığı konuşma ve CHP delegasyonun rapora karşı oy kullanması muhalefetin tutarsızlığının ve iktidar gölgesindeki siyasetlerinin göstergesidir. Türkiye’nin geleceği tutarlı ve iktidardan bağımsız bir muhalefetle inşa edilir ki o da ancak ve ancak HDP’nin öncülük ettiği 3’üncü yol siyaseti ve HDP fikriyatıyla mümkündür.

Newroz

15 Mart’ta Beytüşşebap’ta startını verdiğimiz ve 21 Mart’ta görkemli bir kutlama ile finalini kutladığımız Newroz kutlamalarını geride bıraktık. Buna dair kapsamlı değerlendirmeler yapıldı ama bir iki noktanın altını çizmek istiyorum. Newroz Türkiye’deki iktidarı ve muhalefeti ile çözümsüzlüğü dayayanlara çözüm yolunu gösterdi. Kürt halkının ulusal demokratik hak talepleri Newroz alanlarında başat talepti. Ama bu Newroz’da milyonlar hayat pahalılığına, emeğin sömürülmesine, kadın katliamlarına, ülke kaynaklarının talan edilmesine, açlığa ve yoksulluğa da isyan ettiler. İstanbul, İzmir, Manisa, Aydın, Ankara, Çanakkale, Denizli, Tekirdağ, Konya gibi birçok batı illerinde Kürt halkı ile Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri tabanda buluştu, taleplerde ortaklaştı, geleceğe dair sözünü ve taleplerini birleştirdi.

Bu kutlama aynı zamanda kadınların özgürlük talepleriyle ile gençlerin özgür gelecek taleplerini aynı zamanda birleştiği bir kutlama oldu. Bu kutlamalar ile HDP fikriyatının ve 3’’üncü yolun inşasının en somut yolu olarak görüyoruz. 8 Mart ve Newroz coşkusuyla Kürt halkının emek ve demokrasi güçleri ile Kürt halkının taleplerinin birleştiği 1 Mayıs’a giderken bütün alanlarda direnişi ve mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. Alanlar çok önemli mesajlar verdi ve herkesin bu mesajları doğru okumaya ve gereklerini yapmaya davet ediyoruz.”

Günay, açıklamaları ardından soruları yanıtladı. Diyanet akademilerine dair getirilen kanun teklifi görüşmelerinde çekimser oy kullanmalarına dair Günay, “HDP olarak Diyanet’e tavrımız parti programımız açık ve nettir. İktidarın Diyanet’i bir din istismarı aracına dönüştüğü bu zamanda tavrımız elbette değişemez. Halkımız sefalet yokluk ve açlık ile boğuşurken Diyanet Saray’ın etrafında dönerek lüks ve şatafat içinde Türkiye toplumunun inançlarını istismar etti. Diyanet’e dair gelecek her türlü yasal düzenlemenin iktidarla ilişkisi dikkate alınarak değerlendirmelidir. Bu konuyu parti kurullarımızda ele aldık. Evet, evet oyu kullanmadık ama tavrımızı bütün bu tartışmalar ışığında daha açık bir şekilde ifade ederek hayır demeliydik” diye konuştu.

Paylaşın

Seçim Sistemi Değiştirmekle İktidar Ne Kadar Uzar?

Türkiye, son 60 yılın yüzde 60’ında iktidara seçimle gelen üç ayrı tek partinin oluşturduğu iktidarlarla yönetildi. İlginçtir bu üç partinin her üçü de iktidarlarını sürdürebilmek için seçim sistemlerinde partilerinin çıkarına gördükleri değişiklikleri yapma telaşına kapıldılar. Bu telaş ne onlara, ne de ülkeye yarar getirdi.

Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel meclisteki çok sesliliği -yüzde 3 oy alarak mecliste grup kuran ve de sorular soran solu- susturmanın ve başarıyı yakalamanın yolunu milletvekillerinin partilere dağılımında ‘artık oy’ (milli bakiye) sistemi yerine ‘nisbi temsil’i getirmekte bulmuş oldu.

Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı Turgut Özal seçimin birinci partisinin daha az oyla daha çok milletvekilini meclise taşıyabilmesi için, çifte barajlı seçim sistemine kontenjan milletvekilliği ekleyerek, seçim çevrelerini küçültüp barajları yükselterek iktidarını pekiştirme yoluna gitti.

Süleyman Demirel’in Adalet Partisi ile Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ikişer dönem seçimin birinci partisi olarak tek başlarına iktidar oldular. Sonra koalisyon dönemleri başladı, ama bu dönemlerde siyasi partiler ‘temsilde adalet, yönetimde istikrar’ ilkelerinde anlaşarak adil ve demokratik bir seçim sistemi üretme konusunda bir fikir birliğine hiç ulaşamadılar. Dolayısıyla 1983’de kullanılmaya başlanan yüzde 10’luk ülke barajı bugünlere ulaştı.

1983

Şimdi sıra Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde 20 yıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) seçim sistemi yoluyla iktidarını uzatma arayışlarına geldi. Aslında bu arayışlar yeni de değil. AKP’nin 2011 seçimlerinde en yüksek oy düzeyine ulaşmasından bu yana ardı arkası kesilmeden devam ediyor.

Önce seçim çevrelerinin dar mı, yoksa daraltılmış olmasının mı daha iyi olacağı geldi tartışma gündemine. Sonra mesele yerel yönetimlere kaydı ve belediye sınırlarını il sınırlarına taşıyan Büyükşehir Belediyesi kavramıyla hem kapsam hem de yapı değişikliğiyle iktidarın yerel ayağının güçlendirilmesine gidildi.

Ama bu değişim 2014-2019 arası dönem için olumlu sonuç verse de 2019’da süreç tersine döndü ve AKP’nin yerelden genel iktidara doğru oluşturduğu destek, 20-25 yıllık kalelerin yitirilmesiyle iktidar için kösteğe dönüşmeye başladı. Bu olgu da AKP’yi yeniden 1983 yılında çıkan 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’na yönlendirdi.

Değişiklikler ne getirip/ne götürüyor, kimden/kimlerden yana?

Erdoğan ile Bahçeli’nin uzun süren mutabakat oluşturma süreci sonunda üzerinde anlaştıkları değişiklikler altı grupta toplanıp, değerlendirilebilir. Bu değişikliklerden ilki, şu anda seçime katılabilecek siyasi partiler açısından bir anlam taşımasa da partileri yönlendirme açısından süreç içinde –sınırlı da olsa- önem kazanabilecek, seçim barajının düşürülme önerisi.

İkinci değişiklik partilerin aldıkları oyların belirleyiciliği, seçim barajını aşma açısından içinde yer aldıkları ittifakın oylarına bağlıyken, oyların milletvekilliğine dönüşümünde partinin seçim çevrelerindeki oransal sırasının etkili olmasını düzenliyor. Üçüncü değişiklik partilerin seçime katılma yeterliliği konusuna, dördüncüsü ise il ve ilçe seçim kurulu üyelerinin belirlenme biçimi hakkındaki değişikliğine ayrılmış.

Seçim sandık kuruluna üye gösterme hakkına sahip partilerin, izin almadan bir başka partinin üyesini aday gösteremeyeceği ve seçmenlerin seçim kütüğüne kayıt edilmeleriyle ilgili adres düzenlemesi yaklaşımına eklemelerde bulunan beşinci ve altıncı değişikliklerden sonra, yedinci değişiklik önerisiyle 1961 tarihli ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’da yer alan “Başbakan ve bakanlara ilişkin yasaklar”maddesinden ‘başbakan’ sözcüğünün çıkarılması talep ediliyor.

İlk değişiklik

Yüksek seçim barajını özüyle koruyup, düşürüyor gibi yapma denemesi. İlk madde yüzde 10’luk seçim barajının yüzde yedi’ye indirilmesiyle ilgili. Bu değişiklikle, iki farklı kesime yönelik avantaj sunma yoluyla partilerin ortak hareket etme alanlarını bölüp, ittifak sayısını çoklaştırmayı amaçlıyor olabilirler.

Çünkü seçime ittifak yaparak giren ve bu ittifakla barajı aşan partiler bu aşamadan sonra -oy oranları her ne olursa olsun- bağımsız partiler konumuna gelmiş oluyorlar.

Bu maddenin ilk hedefi Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Kürt seçmenler. Eğer Anayasa Mahkemesi’nden HDP’nin kapatılma kararı çıkmazsa HDP için, kapatılma kararının çıkması durumunda ise HDP’lilerin çatısı altında seçime katılacakları parti için “sizin tek başına gücünüz seçim barajını aşmaya yetiyor, sol partilerle ya da başkalarıyla herhangi bir ittifaka ihtiyacınız yok” yönlendirmesiyle bazı potansiyel güçlerin önü kesilirken, güçbirliğiyle büyüme ve yeni politikalar üretebilecek kesimlerin de önünün kapatılması amaçlanıyor olabilir.
Yüzde 7’lik barajla özendirilmeye çalışılan ikinci kesim, Millet İttifakı ile birlikte hareket eden ‘güçlendirilmiş parlamanter sisteme dönüş’ yanlısı, ama ittifak içinde yer aldıkları konusunda resmi açıklamada bulunmayan partiler.

Bu partilere de “siz de ayrı bir ittifak kurarak seçime katılacak olursanız barajı aşabilir, Atatürkçülerle aynı ittifakta yer almak zorunda kalmaya bilirsiniz” mesajı yollanarak, altı partili Millet İttifakı’nın çözülmesi hedeflenmiş olabilir.

Ayrıca bu yolla AKP’nin ilk ideolojik temelinin oluştuğu ve Milli Görüş geleneğinden gelen Saadet Partisi’yle, AKP’den kopan Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) ile Gelecek Partisi ve Doğru Yol – ANAP çizgilerini temsil eden DP’ye (Demokrat Parti) yeni bir siyasal konum tarif edilmesi, kutuplaşmayı bir başka çizgide de ateşlemeye çalışan yaklaşım denemesini içeriyor olabilir.

İttifakların ittifakı?

Dolayısıyla yüzde on’luk seçim barajının yüzde 7’ye inmesinin partilere -şimdilik- yararının olmamasına karşın bu değişiklik, daha küçük ittifaklara kapı aralayarak Millet İttifakı’nın parçalanmasına neden olabilecek potansiyeliyle işlev kazanabilecek bir düzenleme.

Ancak bu yapı iktidar ve ortağının çıkarları yönünde işlerlik kazanabileceği gibi, ters yönde bir etkinliğe de kaynaklık ederek ittifakların ittifakı yoluyla İslamcı-Milliyetçi otoriter kanadın kaybedip, demokratik talepleri destekleyen siyasi kanadın iktidara taşındığı bir ortamın yaratılmasına yarayabilir.

İkinci Değişiklik

Parti oylarının barajsız sistemle milletvekilliğine dönüşümü. Tek başına seçim barajını aşabilecek oy potansiyeline sahip olmayan partilere, “kendine seçim barajını aşabilecek büyüklükte oy sağlayan ve fikir birliği içinde olduğun partilerle ittifak oluştur” komutu veren bir nitelik taşıyor.

Bu değişiklik önerisi bir de ayrıca;

  • milletvekillerinin oy oranlarına göre partilere dağılımında büyük partilere avantaj sağlayan,
  • milletvekilliğine dönüşmeyen oyu azaltıp nisbi temsil oranını yükselten,
  • ittifakların mecliste nitelikli çoğunluğa ulaşmasını zorlaştıran,

yönleriyle özünde iktidarın değiştirilmesine karşı direnci taşıyan bir yaklaşım sergiliyor.

İktidar partisi ve küçük ortağı bu değişiklikle, “Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedebiliriz ama bu sizin, bizim kurguladığımız Cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirmeniz/değiştirebilmeniz anlamına gelmez ve de gelemez. Çünkü Anayasa’yı değiştirecek çocuğunluğa ulaşamaz ve bunu hayal bile edemezsiniz” diyor ve ekliyorlar: “Cumhurbaşkanlığını diyelim ki bugün için kazandınız, unutmayın yarın ilk seçimde onu mutlaka geri alırız.”

Erdoğan ile Bahçeli ne diyor?

Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan rakiplerine bir başka şey daha söylüyor olabilir. Örneğin diyebilirler ki; “siz Cumhurbaşkanlığını kazanmayı hayal etmeyin. Hayal etmeyin mecliste çoğunluğu alsanız bile biz, mecliste çoğunluğa sahip olmadan ve de size mecliste nitelikli çoğunluk şansı tanımadan bu sistemi götürmeye devam eder, iktidarımızı sürdürebiliriz”.

Dolayısıyla bu söylem “siyaset adamlarının, liderlerin yarışacağı Cumhurbaşkanlığı seçimiyle parti ve adaylarının yarışacağı Milletvekilliği seçimlerini birbirine karıştırmamak gerek. Biri partiler arası yarışa konu olabilir, ama Cumhurbaşkanlığı seçimleri partili / partisiz seçmenlerin karizmatik liderlik için oy kullanma yarışıdır. Onun için Erdoğan’ın aday olacağı karizmatik liderlik seçiminde, seçimi kaybedeceği düşünülemez” diye de anlaşılabilir.

Neden D’hondt sistemi?

D’hont sisteminde partilerin seçim çevresinde aldıkları oylar en yüksekten aşağı doğru sıralanır, ilk milletvekilliğini en yüksek oyu alan parti kazandıktan sonra, o partinin oyları ikiye bölünür ve bulunan oy düzeyine kadar oy alan partiler ilk milletvekillerini çıkarır ve ilk parti ikinci milletvekilini çıkarmasının ardından oyları üçe bölünerek o düzeye kadar oy almış partiler milletvekili çıkarmaya devam eder.

Bu da milletvekili dağılımını büyük partiler ile, oylarını kimi seçim çevresindeki kümeli seçmenlerinden alan orta ve küçük partilerin lehine, oyları ülke genelinde dengeli dağılan küçük ve orta partilerin ise aleyhinde bir yapı ortaya çıkarır.

Böylece baraj sorunu olmadan az ya da çok oy almış partiler bu sistemle milletvekili kazanma şansına sahip olurlar. Herhangi bir partinin mecliste nitelikli oy oranına (5’de 3 ya da 3’te 2) sahip olabilmesi için tek başına geçerli oyların yüzde 50’sinden fazlasını alması, diğer partilerin de oylarının seçim çevrelerine dengeli dağılması gerekir.

Bu nedenle Erdoğan ve Bahçeli, yetkileri sınırsız, sorumluluğu salt seçmene karşı diye tanımlanan partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin değiştirilemez oluşunu, ileri-geri gidişli yasa değişikliği ile sağladıkları kanısında birleşebilirler.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

DSÖ’den Kovid 19’la Mücadelede Üç Senaryo

Salgının evrimine dair üç olasılığın bulunduğunu belirten Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, “En iyi senaryoda, bundan sonra hatırlatma dozlarını gerekli kılmayacak şekilde az varyant göreceğiz” dedi. 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Kovid 19’a karşı Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı’nı güncelleyerek, pandeminin seyriyle ilgili üç senaryo ortaya koydu.

DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, bugün Cenevre’de strateji belgesi niteliğindeki planı kamuoyuna duyurduğu basın toplantısında, Kovid 19 ile mücadele araçlarının verimli şekilde kullanılarak salgının kontrol altına alınabileceğini belirtti. Ghebreyesus, “Aşı ve tedaviye adil ulaşımı sağlayarak çok sayıda hayat kurtarabiliriz” ifadesini kullandı.

Koronavirüs salgınının başlamasından bu yana dünya genelinde vaka sayısı 485 milyonu bulurken, koronovirüse bağlı ölümlerin sayısı da 6 milyonu aştı.

En iyi senaryo: Hatırlatma dozlarına gerek kalmayacak

Salgının evrimine dair üç olasılığın bulunduğunu belirten DSÖ Genel Direktörü, “En iyi senaryoda, bundan sonra hatırlatma dozlarını gerekli kılmayacak şekilde az varyant göreceğiz” dedi. Ghebreyesus, eldeki mevcut verilere göre bu senaryoda koronavirüsün gelişmeye devam edeceğini, ancak virüsün yol açtığı hastalığın şiddetinin artan bağışıklıklar nedeniyle zamanla azalacağını öngördüklerini söyledi.

Bununla birlikte vaka sayılarında görülen dönemsel ani artışlar olabileceği uyarısı yapan Ghebreyesus, bağışıklığın azalmasıyla enfeksiyonların artacağı ve ölümler meydana gelebileceği öngörüsünde bulundu. DSÖ Genel Direktörü, özellikle virüsün daha ağır hastalık seyrine yol açabileceği risk gruplarında düzenli hatırlatma aşılarının yapılmasının gerekliliğini vurguladı.

En olası ve en kötü senaryolar

İkinci senaryoya göre ise virüs evrim geçirmeye devam edecek, ancak geçirilen enfeksiyonlar ve aşılamalar sayesinde gelişen bağışıklık sayesinde ağır hastalık oranı azalacak. Ghebreyesus, bu senaryoda “daha az şiddetli varyantların ortaya çıkabileceğini, hatırlatma dozu ya da aşıların yeni virüs yapısına uygun şekilde güncellenmesine gerek olmayacağını” belirtti.

DSÖ’nün planında yer alan en kötü senaryo ise virüsün hızla bulaşan ölümcül bir tehdide dönüşmesi. Bu senaryoda aşıların etkisinin azalacağı, ölüm ve ağır hastalığa karşı bağışıklığın hızla kaybedileceği öngörülüyor. Ghebreyesus, “Böyle bir tehdide karşı hiçbir aşının işe yaramadığını görebiliriz” dedi.

DSÖ’den ülkelere tavsiyeler

DSÖ Genel Direktörü söz konusu senaryolar ışığında, ülkelerin virüs takibi, aşılama, Kovid 19’a karşı güçlü sağlık sistemi, virüsle mücadele araçlarına eşit ulaşımın sağlanması ve küresel iş birliği konularına önem vermesi gerektiği konusunda uyardı.

DSÖ’nün güncellediği Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı Kovid 19’un yayılmasını önlemek, teşhis ve tedavi  amacıyla ülkelerin yapması gereken stratejik ayarlamaları belirleme amacını taşıyor.

Stratejik Hazırlık ve Müdahale Planı’nı üçüncü kez güncellediklerini belirten DSÖ Genel Direktörü, bunun da muhtemelen sonuncu güncelleme olacağını belirtti. İlk rapor, Şubat 2020’de yayınlanmıştı.

Paylaşın

Yedi Partiden Açıklama: Hileli Seçim Sistemine Karşı Ortak Mücadele

Halkların Demokratik Partisi (HDP) çağrısıyla bir araya gelen Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) tarafından ortak yazılı açıklama yapıldı.

AK Parti ve MHP ortaklığıyla getirilen seçim kanununa dair yapılan açıklamada, “Antidemokratik seçim sistemini kabul etmiyoruz” denildi.

Açıklamada muhalefetin itirazlarına rağmen teklifin Meclis’e getirildiği vurgulanarak, “Toplumsal desteğini kaybeden, halka sefalet, adaletsizlik ve şiddet dışında bir şey sunamayan, iktidar partilerinin masa başı oyunlarla milletvekili sayısını artırma hevesinin bir sonucu olan bu teklif, zaten antidemokratik olan seçim sisteminde seçime katılım, temsilde adalet, eşitlik, denetim gibi sorunları daha da derinleştirecektir. Antidemokratiktir, hukuk dışıdır” denildi.

Mücadeleyi sürdürme kararlığına dikkat çekilen açıklamada, “Aksine, bizler halkımızın çıkarlarını gözeterek her alanda birlikte mücadeleyi büyüterek sürdüreceğiz. Tüm yurttaşlarımızı bir kez daha, iktidarın halka düşman politikalarına, seçimleri güvensiz ve adaletsiz kılmaya çalışma oyunlarına karşı ortak mücadeleye davet ediyoruz” diye kaydedildi.

HDP, SMF, EHP, EMEP, TİP, TÖP ve Halkevleri tarafından yapılan ortak açıklama şöyle: “Seçim kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi, muhalefet partilerinin itirazlarına, seçim güvenliği için oluşturulan demokratik kitle örgütlerinin ve kamuoyunun tepkisine rağmen iktidar vekilleri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na sunulmuştur.

Toplumsal desteğini kaybeden, halka sefalet, adaletsizlik ve şiddet dışında bir şey sunamayan, iktidar partilerinin masa başı oyunlarla milletvekili sayısını artırma hevesinin bir sonucu olan bu teklif, zaten antidemokratik olan seçim sisteminde seçime katılım, temsilde adalet, eşitlik, denetim gibi sorunları daha da derinleştirecektir. Antidemokratiktir, hukuk dışıdır.

Bu teklif, halkın gerçek sorunları karşısında tek bir adım atmayan iktidarın, konu koltukları olunca nasıl gayretkeş hale gelebildiğini yeniden gözler önüne sermiştir. Partili cumhurbaşkanının seçim yasaklarından muaf tutulmasını, il ve ilçe seçim kurullarında en kıdemli hâkimlerin görev alması uygulamasının terk edilmesini ve baraj sisteminin devamını öngören bu teklif Anayasa’nın 10. 37. ve 67. maddelerine de aykırıdır.

Mücadele birliği

Toplumsal mücadelenin farklı alanlarında eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, barışı, emeği, adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve ekolojiyi ortak şekilde savunmak üzere bir araya gelen bizler, AKP-MHP işbirliğiyle geçirilmek istenen bu kanun teklifini kabul etmiyoruz. TBMM’deki geçici çoğunluğuna güvenerek bu anti-demokratik kanunu geçirmek isteyen iktidar partileri, bizim ortak mücadele irademize en ufak bir zarar veremeyecektir. Aksine, bizler halkımızın çıkarlarını gözeterek her alanda birlikte mücadeleyi büyüterek sürdüreceğiz. Tüm yurttaşlarımızı bir kez daha, iktidarın halka düşman politikalarına, seçimleri güvensiz ve adaletsiz kılmaya çalışma oyunlarına karşı ortak mücadeleye davet ediyoruz.”

Paylaşın