Hangi İl Kaç Milletvekili Çıkaracak? YSK Açıkladı

Milletvekilli sayısının illere göre dağılımını belirleyen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. YSK kararında, 2 ve 3 seçim bölgesine ayrılan 4 büyükşehrin ilçelerinin bölgelere göre dağılımı da yer aldı. 

Haber Merkezi / Resmi Gazete’de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 124 sayılı kararına göre, milletvekillerinin illere göre dağılımı belirlendi.

Kararda, TÜİK’in 31 Aralık 2021’deki nüfus verileri kullanılarak kentlerden hangi sayıda milletvekili çıkarılacağı konusunun YSK tarafından ilan edildiği ifade edildi.

600 milletvekilinin 81 ile dağılımını yapan karara göre, 36 milletvekili çıkaracağı tespit edilen Ankara ile 98 milletvekili çıkaracağı tespit edilen İstanbul 3’er seçim bölgesine; 20 milletvekili çıkaracağı tespit edilen Bursa ile 28 milletvekili çıkaracak olan İzmir de 2’şer seçim bölgesine ayrıldı.

YSK kararında, 2 ve 3 seçim bölgesine ayrılan 4 büyükşehrin ilçelerinin bölgelere göre dağılımı da yer aldı.

İşte il il milletvekili sayısı;

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a ‘Beşli Çete’ Yanıtı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ‘beşli çete tahsildarı’ dediği için kendisini mahkemeye veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sosyal medya hesabından yayınladığı bir video ile yanıt verdi. 

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun ‘Gücenme’ notuyla paylaştığı videoda şunları söyledi: ”Sevgili halkım merhaba. Geçenlerde şahsım bana hakaretler edip kendisini ekonomist ilan etti. Ben de kendisine ‘olsan olsan beşli çetenin tahsildarı’ olursun dedim. Beyfendi incinmiş hemen mahkemeye koşmuş.

Bu tanıma ihyayi tedbir kararı çıkartmaya çalışıyor. Bizim memlekette tahsildara tahsildar derler. Çeteye de çete. Hem gocunacak bir şey yok. Bak TDK ne diyor: Bir kimseye veya bir kuruluş adına para toplamakla görevli kimseye tahsildar denir. Ayıp olan şey bunu halk için yapacağın yerde beşli çete için yapman. Sevgili şahsım tahsildara ekonomik denmez bizde, gücenme”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu’na kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle 1 milyon liralık manevi tazminat davası açmış, davanın nedeninin Kılıçdaroğlu’nun 22 Mart’ta grup toplantısında yaptığı konuşma ve 31 Mart’taki Twitter paylaşımı olduğu belirtilmişti.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, 22 Mart’taki grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirmiş ve şunları söylemişti:

“Bir taraftan tefecilere faiz ödüyorsun, diğer yandan köprüden geçmesen de havalimanından uçmasan da para ödeyeceksin. Bu paralar sadece 5’li çeteye giden paralar değil. Önümüzdeki seçimlerde hala AK Parti’ye MHP’ye oy verirseniz, bu soygunun tarafı olursunuz. Oligarklar paralarını Londra’ya götürdü. O paraları da buraya getireceğim. 5’li çetenin hamisi ve pazarlamacısının adı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Keşke mahkemeye verse.”

Davaya konu olan paylaşımda ise Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın kendisiyle ilgili “O vergi memuru ama ben ekonomistim. Aramızdaki fark bu” sözlerine yanıt vermiş, Kılıçdaroğlu, yanıtında şu ifadeleri kullanmıştı: Sen ekonomist değil, olsan olsan 5’li çetenin tahsildarı olursun. Halkın parasına göz dikmiş bir tahsildar!

Paylaşın

Davutoğlu’ndan Sert Çıkış: Hayat Pahalılığı Ateş Gibi Yakıyor!

TÜİK’in yüzde 61,14 olarak açıkladığı yıllık enflasyon ve yüzde 5,46 olarak açıkladığı aylık enflasyon oranlarına tepki gösteren Gelecek Partisi Lideri Davutoğlu, “Hayat pahalılığı ateş gibi yakıyor!” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Gelecek Partisi (GP) Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarına sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla tepki gösterdi.

Davutoğlu, ”Hayat pahalılığı ateş gibi yakıyor! Sn. Erdoğan, inandırıcılığı kalmayan TÜİK’e göre bile yıllık enflasyon TÜFE’de %61,14 ÜFE’de ise %114,97. Biz bıraktığımızda tek haneli olan rakamları TÜFE’de iki, ÜFE’de üç haneye çıkarmayı nasıl başardınız?” dedi.

Davutoğlu, hayat pahalılığı üzerine yaptığı bir konuşmayı da sosyal medya hesabından paylaşarak iktidara eleştirilerde bulundu.

Konuşmasında tek tek ürünlerde geçen seneye göre fiyat değişimini sıralayan Davutoğlu, tüm bunlar yaşanırken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘manda yoğurtlu, Medine hurmalı, kestane ballı ve yulaf ezmeli’ tarif vermesini eleştirdi.

“Bir iktidarı, iktidardan edecek olan şey milletin ruhundan kopmuş olmalarıdır” diyen Davutoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Milletin yakasından düşün”

“Bir tarafta lüks, şatafat ve kibir içindeki iktidar sahipleri; diğer tarafta iftar sofrası kuramayan halk! İşte biz milletin derdinden kopanlara, milletin yakasından düşün demek için Gelecek Partisi’ni kurduk.”

Paylaşın

Babacan’dan TÜİK’e ‘Enflasyon’ Tepkisi: Rakamları Ayarlama Enstitüsü

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkan Ali Babacan, bugün TÜİK tarafından açıklanan mart ayı enflasyon rakamlarıyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımda bulunarak tepki gösterdi.

Haber Merkezi / DEVA Lideri Babacan, paylaşımında, “Rakamları Ayarlama Enstitüsü yüzde 61, bağımsız araştırmacılar yüzde 142 #Enflasyon açıklıyor. Bu kontrolden çıkmış olan enflasyon seviyesini ilk dönemimizin sonunda yeniden tek haneye düşüreceğiz.” ifadelerini kullandı.

Enflasyon yüzde 61,14

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Mart 2022 verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, TÜFE Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 5,46, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 22,81, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 61,14 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde  29,88 artış gerçekleşti.

Üç haneli enflasyon

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), mart ayı enflasyonunu verilerini açıkladı. ENAG’a göre, Tüketici Fiyat Fiyat Endeksi (E-TÜFE) mart ayında yüzde 11.93 arttı. E-TÜFE’nin son 12 aylık artışı ise yüzde 142.63 olarak gerçekleşti. ENAG şubat ayı enflasyon rakamlarını yıllık yüzde 123.80 oranında olduğunu duyurmuştu.

Enflasyon yüzde 70’lere yükselecek

Amerika Birleşik Devletleri’nin finans merkezi Wall Street’te bankalar, Türkiye’de önümüzdeki dönemde enflasyonun daha da artacağı tahmininde bulundu.

Yatırım bankası JPMorgan, yıl sonunda enflasyon oranının yüzde 65 ila 70 seviyesine yükseleceğini daha sonra güçlü baz etkisi nedeniyle yüzde 40’lara gerileyeceğini öngördü.

JPMorgan müşteri notunda “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tüm dikkatini döviz kuru korumalı mevduat sistemine verdiği için tüketici fiyat endeksi (TÜFE) verileri ne kadar güçlü olursa olsun tepki verme olasılığı düşük.” değerlendirmesinde bulundu.

Bir diğer yatırım bankası Goldman Sachs ise enflasyon oranının Mayıs-Haziran döneminde yüzde 67’ye ulaşarak zirve yapacağını ve 2022 yılının büyük kısmında yüzde 65’in üzerinde kalacağını tahmin etti. Goldman Sachs da JPMorgan ile benzer şekilde yıl sonunda enflasyon oranının yüzde 45’e gerilemesini bekliyor.

Goldman Sachs “Ticari mal fiyatları ve enflasyonla mücadeleye yönelik olmayan para politikalarından kaynaklı yukarı yönlü riskler görüyoruz.” değerlendirmesi yaptı.

Paylaşın

‘Enflasyon Yüzde 70’lere Çıkacak’ İddiası

TÜİK, Mart ayında son 20 yılın en yüksek yıllık enflasyon oranı olan yüzde 61,14 enflasyon oranı bildirirken, Amerika Birleşik Devletleri’nin finans merkezi Wall Street’te bankalar, Türkiye’de önümüzdeki dönemde enflasyonun daha da artacağı tahmininde bulundu.

Yatırım bankası JPMorgan, yıl sonunda enflasyon oranının yüzde 65 ila 70 seviyesine yükseleceğini daha sonra güçlü baz etkisi nedeniyle yüzde 40’lara gerileyeceğini öngördü.

JPMorgan müşteri notunda “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tüm dikkatini döviz kuru korumalı mevduat sistemine verdiği için tüketici fiyat endeksi (TÜFE) verileri ne kadar güçlü olursa olsun tepki verme olasılığı düşük.” değerlendirmesinde bulundu.

Bir diğer yatırım bankası Goldman Sachs ise enflasyon oranının Mayıs-Haziran döneminde yüzde 67’ye ulaşarak zirve yapacağını ve 2022 yılının büyük kısmında yüzde 65’in üzerinde kalacağını tahmin etti. Goldman Sachs da JPMorgan ile benzer şekilde yıl sonunda enflasyon oranının yüzde 45’e gerilemesini bekliyor.

Goldman Sachs “Ticari mal fiyatları ve enflasyonla mücadeleye yönelik olmayan para politikalarından kaynaklı yukarı yönlü riskler görüyoruz.” değerlendirmesi yaptı.

Enflasyon yüzde 61,14

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Mart 2022 verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, TÜFE Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 5,46, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 22,81, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 61,14 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde  29,88 artış gerçekleşti.

Üç haneli enflasyon

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), mart ayı enflasyonunu verilerini açıkladı. ENAG’a göre, Tüketici Fiyat Fiyat Endeksi (E-TÜFE) mart ayında yüzde 11.93 arttı. E-TÜFE’nin son 12 aylık artışı ise yüzde 142.63 olarak gerçekleşti. ENAG şubat ayı enflasyon rakamlarını yıllık yüzde 123.80 oranında olduğunu duyurmuştu.

Paylaşın

Muhalefette ‘Seçim Güvenliği’ Çalışmaları: Sandıklarda Kuş Uçurtmayacağız

Muhalefet, seçim barajının yüzde 7’ye indirilmesi, ittifak yapan siyasi partilerin milletvekili hesaplama sisteminin değiştirilmesi gibi düzenlemeleri içeren kanun değişikliğinin ardından yeni seçim senaryolarına hazırlanırken, diğer yandan da ‘seçim güvenliğine’ ilişkin yol haritalarını şekillendiriyor. 

Gazete Duvar’dan Müzeyyen Yüce’nin haberine göre, CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA liderleri seçim güvenliği için ortak çalışma grubu oluşturma kararı alırken HDP de ayrıca seçim güvenliği hazırlıklarını sürdürüyor. Muhalefet temsilcileri “sandıklarda kuş uçurtmayacağız” diyor.

Türkiye’nin 81 ilindeki saha çalışmalarının yanı sandık güvenliği için de bugünden hazırlandıklarını ifade eden CHP Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı, önceki seçimde kurulan 180 bin sandığı baz alarak sandık görevlilerini yüzde 98.5 oranında belirlediklerini söyledi. Salıcı bu orana ek olarak sandık görevlilerinin yedeklerinin de yüzde 50 oranında oluşturulduğunu kaydetti.

Yerel seçimlerde İstanbul’da uygulanan ve kamuoyunda “İstanbul Modeli” olarak adlandırılan modelin başarısına dikkat çeken Salıcı, 2023 seçimlerinde de bu modeli uygulayacaklarını belirterek şunları söyledi:

“Her sandık başında CHP’li bir sandık sorumlusu, her okulda bir veri bilişim sorumlusu, ilçede veya okulda seçim gününü ve itirazları takip edecek hukuk sorumluları olacak. Bunlar 10 sandık kurulan okulda da 100 sandık kurulan okulda da olacak. Bu yüzden seçim zamanı ıslak imzalı tutanakları fiziki olarak dağıtım merkezine ulaşmadan dijital olarak bize aktaracak veri giriş sorumluları olacak. Aynı zamanda da sandık başındaki oylama sırasında itirazların doğru yönlendirilmesi için hukuk sorumluları yer alacak. 973 ilçenin tamamında bunu yapacaklar. Sandığı giren oyun girdiği gibi çıkmasını sağlayacağız. Kuş uçurtmayacağız. Bu model doğu illerinde de batı illerinde de aynı şekilde uygulanacak.

Seçim kanununda yapılan değişikliğin seçim adaletini de sorunlu hale getirdiğini söyleyen Salıcı, bu süreçte yasanın yarattığı eşitsizliği ve adaletsizliği topluma tek tek anlatacaklarını da ifade ederek şöyle devam etti: “Türkiye’de seçimin güvenliği, adaleti konusu Anayasa’ya getirmiş oldukları yasayla doğrudan zedeleniyor. Seçim kurullarında ‘kıdemli hâkim’ şartının kaldırılması ve Cumhurbaşkanı’nın seçim yasaklarından muaf olması seçimin adaletini zedeliyor. Biz öncelikle buradaki adaletsizlikleri topluma anlatacağız.”

‘6 parti ortak çalışma yapacak’

Sandık güvenliğinin sağlanması için diğer muhalefet partileri ile ortak çalışma yürüteceklerinin de altını çizen Salıcı, bu seçimin sadece CHP’nin seçimi olmadığını söyledi. Salıcı, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem isteyen 6 partinin seçim güvenliği noktasında kuracakları komisyonun bu alanda çalışma yapacağını ifade etti.

Millet İttifakı ortağı İYİ Parti’de de seçim güvenliğine yönelik çalışmalar devam ediyor. Kısa süre önce partinin Başkanlık Divanı’nda yapılan değişiklikle Seçim İşleri Başkanı Mehmet Tolga Akalın’ın yerine Ankara Milletvekili Şenol Sunat getirildi. Bu durumun seçim ve seçim güvenliği çalışmasında bir strateji değişikliğine neden olmayacağını ifade eden parti kaynakları, çalışmaların aynı eksende devam ettiğini aktardı.

Bu kapsamda İYİ Parti, seçim güvenliği için kendi geliştirdiği yazılım olan İRİS (İYİ Parti Raporlama ve İletişim Sistemi) üzerinden sandık kurulu üyelerinin çoğunluğunun atamasını gerçekleştirdi. Seçimlerde görev alacak sandık kurulu üyelerinin yüzde 70’inin atamasını bu program üzerinden yapan İYİ Parti, şu ana kadar 135 bin 731 sandık kurulu üyesi belirledi.

Aynı zamanda yapılacak ilk seçimlere hazır olmak için sandık görevlileri eğitmenleri de sahada olacak. İYİ Parti, 200 sandığa 1 eğitmen düşecek şekilde planlama yaptı. Partide şu ana kadar kendi illerinde sandıklarda görev yapacak sandık kurulu üyesi ve müşahitleri eğitmek üzere bine yakın kişiye eğitim verildi. Türkiye’nin her yerinde çalışma yaptıklarını belirten parti kaynakları söz konusu eğitmenlerin belirlenen sandık kurulu üyelerine eğitim vermeye başladıklarını söyledi.

‘Gerekli önlemleri alacağız’  

Seçimlere partilerine dönük kapatma davası ve baskılarla gittiklerini ifade eden HDP Seçim İşleri Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Rüştü Tiryaki, tüm olumsuzluklara rağmen seçmenin sandıklarda özgürce oy kullanması için gerekli önlemleri alacaklarını söyledi. Sandıkların seçim tarihi ve takvimi netleştikten sonra belirlendiğini ifade eden Tiryaki şunları söyledi:

“Bütün il ve ilçelerde sandık kurulu üyesi veremiyoruz ama daha önceki seçimlerde yaklaşık 100 bin sandığa müşahit veya sandık kurulu görevlisi verebildik. Önümüzdeki seçimlerde de özellikle etkili olduğumuz bölgelerde, milletvekili çıkardığımız kentlerde sandık kurulu görevlisi anlamında bu sayının altına düşmeyiz. Seçim güvenliğine yönelik merkezi eğitimlerimizi, il ve ilçe komisyonlarımızın eğitimlerini tamamladık. Geçmiş yıllarda görev verdiğimiz okul sorumlularımıza ve sandık kurulu üyelerimizin önemli bir bölümüne ulaştık ancak henüz eğitim verme aşamasında değiliz. Ancak bugün seçim kararı alınsa seçim güvenliği noktasında geride kalacağımızı düşünmüyorum.”

‘Hiçbir sandığı boş bırakmama gayreti içindeyiz’ 

Seçimlerde önceki yıllarda olduğu gibi toplu oy kullanılmasına ve görevlilerin sandık başlarından uzaklaştırılmasına izin vermeyeceklerini ifade eden Tiryaki sözlerini şöyle sürdürdü:

“Seçimlerde kamu görevlilerinin seçime etki ettiğini, siyasi otorite lehine çalışma yürüttüklerini düşünüyoruz. Biliyorsunuz Suruç’ta önceki seçimlerde bazı yerlere sandık görevlileri giremedi. Bunun kaynağı iktidar gücünü arkasına alan bazı kamu görevlileridir. Dolayısıyla sandık güvenliğini sağlama konusunda sandık birleştirme kararları verilecektir. Sandık görevlilerimizin sandık başına ulaşması için de üstün bir çaba sarf etmeyi düşünüyoruz. Ben muhalefet partilerinin bu konuda gösterecekleri duyarlılıkla her türlü seçim hilesinin önüne geçebileceklerine inananlardanım. Aynı zamanda Türkiye’de seçimleri Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) temsileri, STK’lar, demokrasi güçleri yakından izliyor. Karamsar olmamızı gerektiren bir neden olduğunu düşünmüyorum. Daha çok görevliyle önlem alacağız. Hiçbir sandığı boş bırakmama gayreti içindeyiz.”

Tiryaki, sandık güvenliği konusunda muhalefet partilerinin ortak hareket etmesinin de önemine işaret etti. “Ortak çalışmaya hazırız” diyen Tiryaki, “Muhalefet partilerinin güçlerini birleştirerek veri paylaşma, güvenlik konusunda ortak çalışma yapmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Biz bu konuda muhalefet partileri ile çalışmaya hazırız. En önemli önlemlerden biri bu olabilir” ifadelerine yer verdi.

Paylaşın

HDP’li Sancar’dan Dikkat Çeken ‘Üçüncü Yol’ Açıklaması

Partisinin Malatya kongresinde konuşan HDP Eş Genel Başkanı Sancar, “Şimdi yeni bir başlangıç zamanıdır. Ne mevcut iktidarın soygun, yalancı, imhacı, savaşçı politikaları ne de değişim adına makyaj ile yeni bir dönem vaatleri. İkisi de olmayacak. Şimdi 3’üncü yol zamanıdır. Şimdi HDP ile birlikte büyük demokrasi ittifakının zamanıdır.” dedi.

Haber Merkezi / Sancar, “Bütün baskılara, kumpaslara karşı halkın bu kararlı yürüyüşü, inancı, desteğiyle mücadelesini büyüterek yürüyor. Demokrasi İttifakı’nı da en geniş kesimleri kapsayacak şekilde kurma kararını sürdürüyor. Bu yolda da başarılı ve önemli gelişmeler yaşanıyor” ifadelerini kullandı.

Mithat Sancar, “Eğer değişim istiyorsak, ki biz istiyoruz, halklar istiyor, demokratik dönüşüm ve büyük barış istiyorsak şimdi HDP zamanıdır. Şimdi HDP’nin yürüttüğü 3’üncü Yolu büyütme zamanıdır. Bu irade ve kararlılığı, inandırıcı, tutarlı politikaları kimse görmezden gelemez. Kimsenin görmezden gelmesine halklar izin vermez. Biz buradayız, gücümüz halkımızdandır, haklılığımız inandığımız değerlerdendir” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Malatya İl Örgütü, 4’üncü Olağan Kongresi’ni kentteki bir düğün salonunda gerçekleştirdi. HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, kongrede bir konuşma yaptı. Sancar’ın konuşması şöyle;

“Bu coşkuyu, bu kararlılığı burada bizlere yaşattığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Newroz’da başlayan, öncesinde 8 Mart’ta yola koyulan coşku ve kararlılık kervanı büyüyerek devam ediyor. Malatya kongresi de işte bunun bir kanıtıdır. O nedenle emeği geçen herkese teşekkürlerimi partim adına sunuyorum. Emeklerinize sağlık, var olun! Malatya bizler için önemli bir şehir. Hakların, inançların bir arada büyüdüğü ve yaşadığı bir şehir ama aynı zamanda acıların da olduğu bir coğrafya. Bizler; halkların birlikteliğini, inançların özgürlüğünü sağlamak ve böyle bir düzeni kurmak için yola çıkan bir parti olarak Malatya’ya çok özel bir önem veriyoruz.

“Mıgırdiç Margosyan’ı saygıyla anıyoruz, ruhu şad olsun”

Bu birlikteliği sağlamanın yolu, acının Malatya’da tarihin bir parçası olduğunu unutmamak ve bununla yüzleşmenin yollarını bulmaktır. Çünkü geçmişle yüzleşmeden, yaraları iyileştirmeden geleceği barış ve demokrasi üzerine kuramayız. Bu barışı kurabilmemiz için, geleceğin demokratik düzenini ve kültürünü kurabilmemiz için geçmişle yüzleşmemiz gerekiyor. Yaraları iyileştirmenin yolu hakikat ve adaletten geçer. İşte, hakikat ve adaletin hafızalarından, çok önemli sözcülerinden birini dün maalesef yitirdik. Mıgırdiç Margosyan ağabeyimizi sonsuzluğa uğurladık. 1915’te burada yaşanan kırımın, kıyımın hafızasıydı. Bu acının sözcüsüydü ama acıyı hiçbir zaman kine ve nefrete dönüştürmedi. Tam tersine yaraları iyileştirecek büyük barışın yollarını aradı. Bir yandan en ağır yaraları yazarken diğer yandan bizleri tebessüm ettirmeyi becerebildi. İşte bu büyük bilgeyi, bu koca çınarı huzurlarınızda saygıyla anıyorum. Başımız sağ olsun. Ruhu şad olsun.

“Hrant’ın hakikat dili, sistemin nimetlerinden yararlanan çevreyi ürküttü”

Bu toprakların çocuğu Hrant Dink de aynı yolda yürüyordu. Hrant Dink de geçmişin ağır yaralarını sarabilmek için barışın, adaletin, hakikatin dilini kullanıyordu. Kin ve nefreti değil, hakikat ve adaleti birlikte yaşamanın imkanlarını arıyordu. Bu, egemen sistemin bütün nimetlerinden yararlanan her çevreyi ürküttü. Malatya’nın bu güzel çocuğunu, o değerli dostumuzu, o güzel yoldaşımızı bu nedenle katlettiler. Biliyorlardı ki, o dil yerleşirse kendi düzenlerini üzerine kurdukları düşmanlığın temelleri ortadan kalkacaktı. Kinin, nefretin, düşmanlığın ortadan kaldırıldığı bir düzende adalet, barış ve demokrasi olacaktı. İşte Hrant’ın dili de o dildi, mücadelesi o mücadeleydi. Onu susturmalarının nedeni de o hain cinayetin sebebi de buydu.

“Bedel ödeyen insanların birikimini aldık büyük barışa yürüyoruz”

Biz HDP olarak aynı yolda yürüyoruz. Bu yolda daha önce mücadele etmiş, tecrübe biriktirmiş, bedel ödemiş bütün insanların birikimini devraldık, büyük barışa doğru yürüyoruz. Biliyoruz ki büyük barış ancak eşit yurttaşlık üzerine kurulur. Büyük barış ancak halkların ve inançların özgürlüğü üzerine kurulabilir. Büyük barış ancak toplumsal adalet üzerine, emeğin hakkını aldığı bir düzende kurulabilir. Biliyoruz ki büyük barış, doğayla iç içe uyumlu yaşayarak kurulabilir. Biliyoruz ki büyük barış kadınlara düşmanlığın ortadan kaldırıldığı bir yaşamda kurulabilir. Biliyoruz ki büyük barış gençlerin kendilerini yaşayabilecekleri, geleceğe umutla bakabilecekleri bir düzende kurulabilir. O nedenle büyük barışı biz büyük hedefimiz olarak belirledik ve bu yolda Malatya kongresinin bundan sonra Malatya’daki mücadelenin çok özel bir yeri olacağına inanıyoruz. Bu nedenle bundan sonra yapacağımız çalışmalara büyük dikkatle katılıp takip edeceğiz. Her türlü katkıyı sunmak adına elimden geleni yapacağımı da buradan bir kez daha söyleyeyim.

“İktidarı göndereceğiz ama farklı bir görüntüyle aynı zihniyeti sürdürecek bir iktidar da istemiyoruz”

Değerli dostlar bu iktidar biraz önce saydığım bütün konularda bir düşmanlık ve savaş politikası izlemektedir. Halklara, farklılıklara, inançlara karşı savaş yürütmektedir. Doğaya karşı bir savaş yürütmektedir; emeğe karşı, kadınlara karşı, gençlere karşı savaş yürütmektedir. İşte bu iktidarı göndermeye kararlıysak önce bu savaş politikalarının tamamına karşı çıkmak zorundayız. Eğer savaş politikalarını çökertirsek bu iktidarı da göndeririz. Ama bu da yetmez. Savaş zihniyetini; halklara, inançlara, kadınlara, toprağa, emeğe karşı savaşı besleyen kaynakları da değiştirmek zorundayız. Yani bu düzeni de değiştirmek zorundayız. Evet, iktidarı göndereceğiz ama yerine benzer zihniyeti farklı bir görüntüyle sürdürmek isteyecek bir iktidar da istemiyoruz.

“Üçüncü Yol Türkiye’ye adaleti, barışı ve demokrasiyi getirecek”

O nedenle biz güçlü demokrasi, kalıcı barış, eşit yurttaşlık ve adalet temelinde Üçüncü Yolumuzu kurduk, büyütüyoruz. Bu yol Türkiye’ye barışı da demokrasiyi de getirecektir. Bu yol bizlere adaleti de getirecektir. Ezilen, sömürülen, ötekileştirilen bütün toplum kesimlerinin haklarını, hukuklarını teslim edecek bir düzeyi de yaratacaktır. O nedenle Üçüncü Yolda kararlıyız. Newroz işte Üçüncü Yolun ne kadar güçlü ilerlediğinin büyük bir kanıtıdır. Türkiye’nin 70 merkezinde milyonlar meydanları doldurdular. O milyonlar çok önemli mesajlar verdiler. Bu mesajlar elbette en başta iktidaradır. “Bu politikalarla, Kürt sorununda çözümsüzlük, cezaevlerinde zulüm, ağırlaştırılmış tecrit ile bir yere varamazsın. Biz buradayız, burada barış ve demokratik çözüm için kararlıyız, bu yoldan bizi alıkoyamazsın.” dediler. İktidara bu mesajı verdi milyonlar.

“Milyonlar Newroz’da Kürt sorununda demokratik çözüm için güçlü bir mesaj verdi”

Bunları burada anmak bile gereksiz ama hani birileri “Kürtler HDP’yi sevmiyor” diyordu. Öyle bir gür cevap verdi ki milyonlar, kimin neyi sevdiğini dünya alem gördü. Dünya alem kim barışı, kim gerçek özgürlüğü, eşitliği istiyor meydanlarda gördü. Kürt sorununa demokratik çözüm için iktidara güçlü bir mesaj verdi. Ne kadar saldırırsan saldır, HDP’yi ne kadar kuşatmaya çalışırsan çalış, savaş politikalarında ne kadar ısrar edersen et biz buradayız, dedi. Em li vir in. Em azadî û aşitî dixwazin. Em demokrasî û edalet dixwazin. Milyonların söylediği buydu değerli dostlar.

“Büyük barışın kilidini açacak şey Kürt sorununda demokratik çözümdür”

Gerçekten HDP halktır. Bütün baskılara, kumpaslara karşı halkın bu kararlı yürüyüşü, inancı, desteğiyle mücadelesini büyüterek yürüyor. Demokrasi ittifakını da en geniş kesimleri kapsayacak şekilde kurma kararını sürdürüyor. Bu yolda da başarılı ve önemli gelişmeler yaşanıyor. Newroz meydanının mesajı sadece iktidara değil bütün kesimlereydi. Diğer muhalefet partilerine de mesaj vardı. Ürkek davranmayın, değişim istiyorsanız cesur olun. Bu ülkede değişim büyük barış ile gelir. Büyük barışın kilidini açacak şey Kürt sorununda demokratik çözümdür. Kürt sorununda demokratik çözüm konusunda inandırıcı tutarlı herhangi bir program önüne koymadan toplumu değişime ikna etmeden istediğinizin sonuçlara varamazsınız. Yani kuru değişim mesajlarıyla, teknik programlarla, ürkek mesajlarla bu kadar ağır sorunları çözemezsiniz.

“Alternatif vardır, bu alternatifi hayata geçirecek güç de imkan da vardır”

O nedenle eğer değişim istiyorsak -ki biz istiyoruz, halklar istiyor- demokratik dönüşüm ve büyük barış istiyorsak şimdi HDP zamanıdır. Şimdi HDP’nin yürüttüğü Üçüncü Yolu büyütme zamanıdır. Bu irade ve kararlılığı, inandırıcı tutarlı politikaları kimse görmezden gelemez. Kimsenin görmezden gelmesine halklar izin vermez. İktidarı da durdurur, diğer muhalefet partilerine de gerekli mesajları verir. Biz buradayız, gücümüz halkımızdandır, haklılığımız inandığımız değerlerdendir. Gerçekten bu ülkede Alevi-Sünni düşmanlığını körükleyenlere dur diyecek, Kürt sorununda zulmü, cezaevlerinde zorbalığı sürdürecek her türlü anlayışı durduracak güç sizlersiniz. Sizlerin ayakta tuttuğu HDP’dir, HDP’nin birlikte yürüdüğü demokrasi güçleridir. Alternatif vardır, bu alternatifi hayata geçirecek güç de imkan da vardır. Bunu herkes böyle bilsin, en başta biz kendimize inanıp güvenelim. Bu yolda şimdiye kadar gösterdiğimiz kararlılığı büyütüp hep ileriye doğru bakalım. Göreceksiniz, işte o zaman mutlaka kazanacağız. Ödediğimiz bedeller boşuna olmayacak. Cezaevlerinde siyasi rehine olarak tutulan yoldaşlarımız da özgürlüğe kavuşacak. Burada birlikte özgürlük halayı çekeceğimiz günler de yakındır.

“Newroz’da verilen mesajı aldık gereklerini yerine getirmek için çalışacağız”

Newroz büyük barışın ama adalet, eşitlik, özgürlük temelinde büyük barışın kurulabileceğini ve kurulması konusunda büyük bir halk talebinin bulunduğunu bir kez daha ortaya koydu. Newroz bizler için Kürt sorununda demokratik çözüm, özgürlük ve büyük barış demektir. Bütün halkların eşit yaşayacağı, bütün inançların özgür olacağı bir yeni başlangıç yapmak demektir. Her Newroz’da yeni başlangıç irademizi bir kez daha ortaya koyuyoruz ama 2022 Newroz’unun özel bir yeri var. Çünkü 2022 yılı baskıcı, faşist, inkarcı, imhacı anlayış ile özgürlük, demokratik çözüm, büyük barış isteyen anlayış arasındaki mücadelenin final yılıdır. Bu finalde halkların gücü kazanacak, halkların birlikte, eşit yurttaşlık temelinde barış içinde yaşama umudu kazanacaktır. Bu nedenle Newroz önemliydi, bu nedenle Newroz’un verdiği mesajlar dikkatle değerlendirilmelidir. Herkese mesaj verdi, bize de verdi. Newroz bizlerin, HDP’nin sorumluluğunu da artırdı. Bizim bu halkların iradesine, umuduna, kararlılığına layık olmak için daha çok çalışmamız gerektiğini bize çok açık bir şekilde gösterdi. Biz bu mesajı aldık. Biz milyonların bize verdiği mesajı da aldık. Ona layık olmak ve gereğini yerine getirmek için elimizden geleni her alanda yapmaya devam edeceğiz. Bütün gücümüzle sizlere layık olmak ve sizin hedeflerinize bu ülkeyi ulaştırmak için çalışmaya devam edeceğiz.

“Gençler akın akın HDP’ye geliyor”

Kemal Kurkut’u, o güzel insanı bir kez daha burada analım. Açık cinayet ve adaletsiz bir yargı, zalim bir düzen. Apaçık bir cinayeti aklayan bir mekanizma. İşte bu adaletsizliğin sadece Kürtlere yönelik olmadığını son yıllarda pek çok örnek ortaya koyunca HDP’nin yıllardır yaptığı çağrılar daha iyi anlaşılır oldu. Kemal Kurkut’a karşı bu cinayet sadece bir şahsı hedef almıyor. Gençliğin iradesini, coşkusunu, geleceğe barışla yürüme iradesini de hedef alıyor. Gençleri ürkütmek, korkutmak sindirmek içindir. Mahkeme’nin verdiği karar da aynı amaca yöneliktir. Ama Newroz meydanlarında da kongre salonlarımızda da görüyoruz ki gençler akın akın buraya geliyorlar. Gençler geleceklerini kendi elleriyle kuracaklar. AKP Genel Başkanı çıkıp gençlere “Seyahat edin, gidin dünyayı gezin, görün” diyor ama burada gençlere yaşam hakkı tanımıyor. Gençlerin şimdi aradığı şey kendini yaşama hakkı ve bir iş, kaliteli ve ücretsiz eğitim. Bunu arıyor gençler. Demokratik, özgür bir ülke istiyor gençler. Ama bu iktidar gençleri de, halkın yüzde 90’ını da açlığa ve yoksulluğa mahkum etmiştir.

“Kayısı emekçisi ürünü yok pahasına satmak zorunda kalıyor”

İşte Malatya’nın durumu. Malatya tarımla, hayvancılıkla geçimini sağlayan bir kentimiz, ama hayvancılık bitmek üzere; tarımda da en önemli ürün olan kayısının durumu ortada. Dünya kayısı üretiminin yüzde 70’i bu güzel şehirde yapılıyor. Yüzde 70 üretimin emekçileri şimdi yoksulluğa mahkum edildi. Bunun rantını büyük şirketler ve aracı tacirler yiyor. Emekçi tarlada, ağaçta, bahçede ürettiği ürünü yok pahasına satıyor, markete 8-10 kat fazla ücretle geliyor. Bu iktidar doğayla da savaşıyor. Şimdiye kadar 505 maden açılmış, 800’den fazla maden için de ruhsat hazırlığı yapıyor. Bunun ne demek olduğunu burada yaşayan değerli halkımız, yani siz çok iyi bilirsiniz. Başka yerde de aynı şeyi yapıyorlar. Doğayı, emeği, üreticinin emeğini talan ediyorlar. Bu ülkenin verimli topraklarını talan ediyorlar. Bu talan bu ülkeyi kıtlığa, yoksulluğa, açlığa sürüklüyor.

“Yeşil Malatya diye anılan bu şehir gri Malatya oldu, beton Malatya oldu”

İşte bu düzen değişmeli arkadaşlar. Yıllarca, on yıllarca yeşil Malatya diye anılan bu şehir gri Malatya oldu, beton Malatya oldu. Hak mıdır bu? Buna dur dememiz gerekiyor. Buna dur demek için de aş ve iş mücadelesini demokrasi mücadelesiyle, emek mücadelesini özgürlük mücadelesiyle buluşturmamız lazım. Her yerde ve alanda halkları, inançları, emekçileri, köylüleri, yoksulları, gençleri, kadınları bir araya getirecek büyük bir mücadele birlikteliği lazım. Demokrasi ittifakı hedefimiz işte bu mücadele birlikteliği içindir. Bunu kurduğumuz zaman bu iktidarı durduracak, değiştirecek ve bu rejimi de değiştireceğiz. Bu düzeni de değiştireceğiz. Umut sizdedir, güç sizdedir.

“Malatya’nın güçlü halk birlikteliğini Meclis’te mutlaka göreceğiz”

“Şimdi HDP zamanıdır” şiarıyla yürüyoruz biz. Şimdi Türkiye’de yeni başlangıç zamanıdır. Türkiye’de HDP zamanını yaşamak için şimdi Malatya’da HDP zamanıdır. Üç vekil hedefinizden vazgeçmeyin. Gelecek seçimlere Malatya’nın halklarının, inançlarının ortak mücadelesini Meclis’e taşımaya hep birlikte söz verelim. Taşıyacağız, Malatya’nın bu güçlü halk birlikteliğini, inanç kardeşliğini temsil edecek iradeyi Meclis’te gelecek dönem mutlaka göreceğiz. Değişimin dalga dalga yükseldiğini, ilerlediğini Malatya kendi vereceği katkı ve emekle ayrıca ortaya koyacaktır. Malatya buna hazırdır, biz buna hazırız. Hep birlikte bunu yapmaya bir kez daha söz veriyoruz.

“İleriye, yeni başlangıca yürüyoruz”

Şimdi yeni bir başlangıç zamanıdır. Ne mevcut iktidarın soyguncu, yalancı, imhacı, savaşçı politikaları ne de değişim adına makyaj ile yeni bir dönem vaatleri. İkisi de olmayacak. Şimdi Üçüncü Yol zamanıdır. Şimdi HDP ile birlikte büyük demokrasi ittifakının zamanıdır. Değişim burada bitecek. Sözlerimi Mevlana’nın dizeleri ile bitireceğim. “Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Evet şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Şimdi yeni başlangıç lazım, o irade buradadır. Bunu başaracak güç buradadır. Tamamlıyor Mevlana sözlerini şöyle: “Uçmak dostlara, uçmak, geride kalmayı kendime yediremem”. Biz geride kalmayı bu halkların kendine yedirmeyeceğini biliyoruz. Biz geriye dönüp bakma anlamında küçük yeniliklerle asla yetinmek istemiyoruz. Şimdi biz ileriye, yeni başlangıca, büyük barışa, demokrasiye, eşit yurttaşlığa, adalete yürüyoruz. Bu ülkenin bütün mağdurlarını ve ezilenlerini refah, barış ve adalet içinde yaşacakları bir düzene taşıyacağız. İleriye yürüyoruz, yolumuz açıktır. Em zanin rêya me vekiriye, îradeya me xurt e, baweriya me xurt e.”

Paylaşın

Yılmaz Güney’in Ölümünden Bir Ay Önce Yaptığı Röportaj Türkçe’ye Çevrildi

Yönetmen ve oyuncu Yılmaz Güney, Avrupa’da sürgünde olduğu yıllarda, Alfreda Benge’nin Türkiye’deki politik duruma, sinemaya ve kariyerine ilişkin sorularını yanıtladı. Sürgünde olduğu Paris’te gizli bir yerde 9 Ağustos 1984’te gerçekleştiği belirtilen röportajdan bir ay sonra Güney aramızdan ayrıldı.

Nurdan Şarman tarafından ilk kez Türkçe’ye çevrilen röportaj Kürt Araştırmaları dergisinin internet sayfasında yayınlandı. Benge, filmlerde de çalışmış bir sanatçı ve serbest gazetecidir. Benge’nin önüne ve sonuna Güney ve Türkiye hakkında görüşlerini ilave ettiği ve ilk olarak 1985’te Race&Class dergisinde “Güney, Türkiye ve Batı: Bir görüşme” başlığıyla yayınlanan metnin röportaj kısmı şöyle:

Alfreda Benge: Ana akım Türk sineması nedir? İdeolojik mesajı nedir?

Yılmaz Güney: Türk sineması doğuşundan itibaren, teknolojisini yurt dışından alıp yabancı filmleri taklit etmiş ve bu yabancı etkiye dayanmıştır. Bu sinema, yerli deneyime dayanan ulusal, geleneksel bir karaktere sahip değildi. Bu tür bir özgünlüğe hiçbir zaman sahip olmadı. Uzun bir süre Amerikan, İtalyan, Arap ve hatta Fransız sinemasının başat etkisi altında olmuş ve bunları taklit ederek ilerlemiştir. Bugün de onun karakterine damgasını vuran şeyin özü bu taklittir.

Bugün Türkiye’de çekilen film türleri arasında kovboy filmleri, westernler, gangster filmleri, ‘Tarzan” filmleri, hatta uzay hikâyeleri ve bunlara paralel olarak “arabesk filmler” yuvarlak pop yıldızları etrafında yapılan müzikaller, karşılıksız aşk ve özlem filmleri vb. var. Türkiye, sinema seyircisinin büyüklüğü açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir. Ve insanlar az önce bahsettiğim film türlerinden gerçekten etkileniyorlar. Özellikle “arabesk” türün şimdi büyük etkisi var. Bu filmlerin ana ideolojisi “Yarını unut, bugün için yaşa. Gerçeği unut, hayallere bak. Dünyayı unutun” şeklinde. Yani insanları yaşadıkları zorluklardan uzaklaştıran, sorunları çözmeye cesaretlendirmeyen bir tür ideoloji işte. İnsanları kandıran, uyuşturucu etkisine sahip ideolojik saçmalık için bir makine. Bunlar Türkiye’de film endüstrisinin üstlendiği işlevlerdir ve halk üzerinde çok önemli bir etkisinin olduğunu söylemek gerekir.

Ana akımın dışında, Türkiye’de her zaman ulusal geleneklere ve deneyime dayalı farklı bir sinema yaratmaya çalışan bir avuç insan olmuştur. Bu filmlerden ilki, Birinci Dünya Savaşı sonrasında müttefik kuvvetlerin işgali sırasında çekilen bir belgeseldi. İngiliz birliklerine karşı bir gösteri hakkındaydı söz konusu film. Yani bu, devam eden, ancak her zaman bir azınlık formu olarak kalan başka bir gelenekti. Bu tür film yapımcıları yabancı biçimlerin taklidine karşıydılar ve filmlerini her zaman ulusal deneyime dayandırmaya çalıştılar. 1950’lerden sonra bu ikinci eğilim daha belirgin ve güçlü hale geldi. Bir anlamda sinemayı ulusal gerçekliğe dayandırmak isteyen bu ikinci geleneğin sürekliliği içinde yer aldığımı söyleyebilirim.

AB: Ünlü biri olarak hangi geleneğe dâhilsiniz?

YG: Benim ‘hayat hikâyemi’ üç aşamada düşünmek gerekir. İlki, sinemaya oyuncu, senarist ve asistan olarak adım attığım 1958 ile 1961 yılları arasındaydı. İthal formları otantik olanlarla karşı karşıya getirmek suretiyle geleneklerimizi ve gerçekliğimizi kullanmaya çalışan küçük akımın bir parçasıydım. Ancak genel izleyici kitlesi üzerinde fazla bir etkimiz olmadı. Yeni bir ana akım yaratmak için çok çalıştık lakin çok etkili olamadık. 1961’den 1963’e kadar hapis yattım ve dışarı çıktığımda iki şeyi birleştirmeye karar verdim. Birincisi, bu direniş geleneği ve ikincisi film yapımına popüler yaklaşım. Bir sentez denedim. Yani bir yandan seyircinin bilincine ve beklentilerine hitap ettim, bir yandan da seyirciye kendi gerçekliklerini aktarmaya çalıştım. Ancak sonuçların bir kısmı o kadar karışıktı ki, çöküş olarak tanımlamak mümkün. Tanınır biri haline geldiğimde  ve izleyicilerimle güçlü bağlar kurduğumda, daha da ileri gittim. Yeniliğe hasret olan yetenekli genç insanlarla ve aynı zamanda “işsiz” kalan yaşlılarla işbirliği yapmaya başladım. Daha önce başa çıkmanın imkânsız olduğu hikâyeleri görünür kıldım. Ancak tüm bunları demokrasinin ve sansürün hâkim koşulları bağlamında ele almanız gerekiyor. Hiçbir zaman, sanatsal üretime olanak sağlayan özgür bir ortamda çalışmadık.

AB: Filmlerinizde yeni olan neydi?

YG: Köylüler, topraksız köylüler ve iş aramak için şehirlere akan göçmenler. Filmlerime özellikle lümpenleşmiş insanlar girdi. Lümpenleşmiş ve çaresiz hale gelen insanlar. Başka bir deyişle, hızla dönüşen toplumumuz tarafından marjinalleştirilen insanlar. Dışlanan insanlar filmlerimde görünür hale geldi. İnsanlar, toplumun ve hukukun sınırlarının dışına itildiler. Sınırlarda kaçakçıya dönüşen köylüler geçimlerini sağlamak için ölümcül tehlikeler altında. Çaresizlikten cinayet işleyen insanlar. Bu insanların gerçekte ne hissettikleri, kişisel olarak nasıl yaşadıkları sinemamızda işlendi.

AB: Kahramanlarınızı işlev açısından farklı kılan neydi?

YG: Klasik kahraman kavramını reddettim ve yeni bir kahraman tipi ortaya çıktı. Bu yeni tip kahraman adaletsizliğe karşı çıkan, zavallıdan ve mazlumdan yana olan, baskılara direnmeye başlayan ve bir sembol haline gelen tiptir. Başlangıç noktası olarak bu tipi seçtim, ancak bu yeni tipler yenildiler. İzole oldukları için mağlup oldular. Filmlerimde tasvir edilen kahraman tipi asla kazanamaz. Bu kişi örgütlü olmadığı için direnişinden dolayı cezalandırılır ve bertaraf edilir. Bu kişi bireysel çözümler bulmaya yönlendirilmiştir ve bu nedenle insanlarla hiçbir bağı yoktur. İşte bu yüzden filmlerimde kınadığım şeylerden biri de bireysel isyan/kurtuluş kavramıdır. Bir slogan şeklinde söyleyecek olursam, “Bireysel kurtuluş yoktur, bireysel kurtuluş yolu çıkmaza sürükler.”

AB: Sansürle nasıl sınırlandırıldınız? Sınırlamaları nasıl aştınız? Kürt deneyimini açıkça anlatabilir misiniz?

YG: Türkiye’de çektiğim tüm filmlerde, tek bir düşüncemi bile istediğim şekilde ifade edemedim. Bırakın Kürt sorunu gibi, işçi sınıfı gibi önemli bir meseleyi, toplumumuzda var olan temel adalet ve adaletsizlik sorunları bile ancak kısmen ve dolaylı olarak ele alınabilirdi.

Film yapımcılığımızın ilk adımından itibaren temel kaygımız yeni ifade biçimleri, yeni bir dil bulmaktı. Bunu seyircimizle bir ilişkimiz olduğu gerçeği üzerine inşa etmemiz gerekiyordu -popüler bir oyuncu olmam bu bağlantıyı yarattı. Yüzümle, gözlerimdeki ifadeyle, hatta diyalogları atlayarak, kelimeleri dışarıda bırakarak kendimi ifade etmenin gizli yollarını bulmalıydım. Kısacası ben ve dinleyicilerim arasında, açıkça bir şey söylemesem bile ne demek istediğimi anlayacakları şekilde ortak bir dil oluştu. Bu, benim kendimi koruma yöntemimdi. Filmlerimde Ezop dilini kullandım. Müsaadenizle bu iletişim tarzıma dair bir örnek vereyim. 1971’de bir önceki faşist askeri yönetimi devralmamızdan sonra yapılan bir filmde, halkımıza yapılan baskılara karşı duygularımı şu şekilde ifade etmeye çalıştım: Kör bir adam silah kullanmayı öğrenir; etrafına bir sürü çan koyarak ateş etmek için kendi kendini eğitir ve bu çanların sesinden hedefini belirleyip ateş etmeyi başarır. Kör bir adam direnmeyi böyle öğrenir. Halkım bu sahneden şunu anladı, “Yılmaz Güney bize bütün imkânlarımızın boşa çıkabileceğini, tüm silahlarımızın elimizden alınabileceğini ama yine de her zaman direnmek için yeni yollar bulmanın mümkün olduğunu söylüyor. Yeni çözümler asla tükenmez, her zaman bir yol olmalı.” Ve mesaj hedefine ulaştı. Dışarıdan bakıldığında ise film, western’i andıran mütevazı bir eser.

AB: Kapitalizm, filmlerinizde küçük sinematik fırça darbeleriyle görülüyor. Feodalizmin olumsuz değerleri ve mirası ise doğrudan ele alınmaktadır. Kapitalizmin olumsuz etkilerini anlatmaktan sizi alıkoyan şey sanatsal özgürlüğün olmaması mıydı, yoksa feodalizmin olumsuz mirasını açığa çıkarmak daha mı acil bir meseleydi?

YG: Özellikle 1950’lerden sonra Türkiye’de feodal yapı çözülmeye başlamıştır. Bu çözülme ile birlikte bu toplumun insanî dramları daha fazla aşikâr oldu. Yeni arayışlar, yönelimler, acılar görünür hale geldi. Bu, bir film yapımcısının yakalaması gereken, görmezden gelemeyeceği bir şeydi. Eski düzen dağılırken ortaya çıkan yeni düzenin bu insanlara yeni çözümler getirmediğini ve eski toplumsal yapının dağılmasının yarattığı sorunları çözmediğini de eklemeliyim. Yeni düzen insanların ilerlemesi için gerekli koşulları yaratmadı. Kapitalizm feodal düzene göre ne kadar gelişmiş olursa olsun mutluluk yaratmadı. İçinde bulunduğumuz çağda, kapitalizmin mutluluk yaratma kapasitesi yok.

Her toplumda, toplumsal karışıklığın sanatsal üretim üzerinde derin bir etkisi olmuştur. Örneğin Batı’da burjuva demokratik devrim döneminde sanat ve edebiyatta yaşanan gelişmeler… Rus devriminden hemen önce ve sonra Rus edebiyatını veya kriz esnasındaki Amerikan edebiyatını düşünün. Biz de kontrolümüz dışındaki nesnel koşullar nedeniyle böyle bir sürece sürüklendik. Hayatın kendisi bizi buna itti. Ama ciddi bir dezavantajımız vardı, toplumsal çalkantımızın unsurlarını sanatsal özgürlük ortamında birleştiremedik. Bu yüzden ürünümüz her zaman eksikti, bitmemişti. Bu nedenle bazı sorunlara üstünkörü bir şekilde değinilmiştir. İster istemez hep devlet ve sansürle karşı karşıya kaldık. Bugün burada olmamın sebebi mesleğime duyduğum saygı ve bu mesleğe karşı sorumluluğumu yerine getirmek için verdiğim mücadele ve devlet tarafından karşı karşıya bırakıldığım gerçeklerdir.

AB: Kürt olmak sizi nasıl etkiledi?

YG: Kökenlerimi anlatarak başlayayım. Annem de babam da Kürt ve ben doğmadan önce anavatanları Kürdistan’dan Adana civarına taşınmışlar. Daha spesifik olarak, annemin ailesi Birinci Dünya Savaşı sırasında doğu topraklarının Rus işgali nedeniyle Kürdistan’dan Anadolu’nun bu bölgesine taşındı ve babamın ailesi de bir kan davası nedeniyle güneybatıya taşındı. Yani göçmenlerdi, ancak yabancı değillerdi. Bir bölgeden diğerine geçen iç göçmenlerdi. Orada Kürt bir anne babanın çocuğu olarak doğdum ama Kürtçe konuşamadım. Kürtçe bilmiyordum, çünkü onu öğrenmek ya da konuşmak yasaktı. Kendi kültürünüze sahip çıkmak yasaktı. Herhangi bir kimliğe sahip olmak bile yasaktı. Tüm bu engellerin içinde kimliğimi ve kökenlerimi keşfetmem gerekti. Resmi ideoloji bana “Sen Türksün” diyordu ve evde annemle babam Kürtçe konuşsa da “bir Türk” olduğumu öğrenmem gerekiyordu. Bunun farkına vardığımda 15 yaşındaydım henüz. Ama sonra, 15 yaşımda, kökenimin bilincine vardığımda milliyetçi bir tavrım yoktu. Milliyetçi değilim, çünkü sosyalist fikirleri çoktan keşfetmişim. Bu sosyal sınıf temeli anlamında, yani belirli bir ulustan değil, tüm insanların birliğinden yanayım. Öte yandan sorunuza cevaben, Kürt olmanın büyük bir etkisi olduğunu hissediyorum ve bu bendeki birçok karakteristiği ve özelliği açıklıyor.

Kürtler topraksız ve yoksul oldukları için iş bulabilecekleri bölgelere taşınmak zorunda kaldılar. Orada çalışmak zorunda kaldılar. Bu daha çok bir iç göç gibi ve Avrupa’daki göçmen işçiler gibi… En zor ve en kötü işlere sahipler ve toplumun en alt tabakasında oldukları için hiç önemsenmiyorlar. Örneğin İstanbul’da son derece ağır yük taşıyan hamalların, sokak temizlikçilerinin ve umumi tuvaletleri temizleyenlerin yüzde doksanı Kürt’tür. En pis işleri yapanlar Kürtlerdir. En zor işlere, en kötü işlere sahip olup dikkate alınmazlar, küçük düşürülürler. Öyle bir aşağılama ki, “Kürt” kelimesi Türk dilinde hakarettir. Kürtler Türkiye’de çok uzun olan askerlik hizmetine gittiklerinde, orada da yine en kötü işleri yaparlar, kendilerine güvenilmez. Bu yüzden her fırsatta ayaklanacakları bahanesiyle silahları ellerinden alınır ve soğan kesmeye gönderilirler. Dolayısıyla bu, elbette, Kürt kökenli her insanı etkilemektedir. Ama dürüst olmak gerekirse, toplumda son derece yüksek mevkilere sahip, devlet aygıtının en üst kademelerinde yer alan Kürtler de var. Ama bunun nedeni asla “Ben Kürt’üm” dememeleri, Kürtlüklerini saklamaları. Kürt olduğunu kabul etmezsen iyi yerlere gelebilirsin. Bakan, milletvekili, parlamento üyesi olabilirsin. Ama Kürtlüğünü bir kez itiraf ettin mi, bu kadar yüksek bir rütben olsa bile yine de hapse girersin. Sırf “Kürt’üm” dedikleri için şimdi cezaevinde olan milletvekilleri var. Bu yüzden Kürt olarak vekil seçilmedikleri için onlara Kürt vekiller denemez. Kürt olduklarını kimsenin kabul edemediği bir ülkede yaşayan Türkler olarak seçiliyorlar.

Şu anda Türkiye’de on iki milyon Kürt var ve Kürt nüfusu ülkenin dört bir yanına dağılmış durumda. Sadece iş aramak için batıya taşınmak zorunda kalmadılar, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra zorunlu göçler de oldu. Bütün köyleri ve bütün bölgelerden insanları alıp Türkiye’nin başka bir yerine taşıdılar. Türkiye’nin en batı sınırında bile Kürt yerleşimlerine rastlayabilirsiniz. Ülkenin diğer bölgelerine sürgüne gönderildiler. Buna iç sürgün diyebilirsiniz. İş bulmak için mücbir göçe paralel olarak gerçekleşen zorunlu göçler.

AB: Şimdi sürgündesiniz, istediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz ama izleyicilerinizden uzak düştünüz. Kitleniz şimdi kimlerden oluşuyor ?

YG: Bu benim trajedim ve benim gibilerin trajedisi. Sanatımın hamuru, halkımın imgelerinden, deneyim ve duygularından, vatanımın ve onun toprağının birikmiş deneyiminden oluşuyordu. Bugün nispeten özgürüm; fakat ilişki kurabileceğim bir halk yok, tarif etmek istediğim karakterler yok. Yani elinizde özgürlük silahı var, ama nakledecek cephaneniz yok. İşte bizim trajedimiz burada başlıyor. Yeni bir yol bulmalıyım, yeni bir izleyici kitlesi yaratmalıyım. Ama bu seyirci, Türkiye’de şekillenmesi yıllarımızı alan seyirci gibi olamaz. İçinde bulunduğumuz durum budur. Bugün Türkiye’yle ilgili film yapmak maddi olarak imkânsız. Türkiye’yi yurt dışında bir araya getiremezsiniz, yurt dışından Türkiye’yi anlatan filmler çekemezsiniz. “Duvar” farklı bir konuydu, o mümkündü. Yurtdışında belki Türk göçmenlerin, yabancı misafir işçilerin hayatını anlatabilirim. Ama Fransız veya İngiliz toplumunu tanımlamayı üzerime alamam, bu çok saçma olur. Yine de bu toplumda bir yabancı olarak karşı çıkılabilecek birkaç gözlemim olduğunu da eklemek isterim.

AB: Türk izleyicilerinizle bir suç ortaklığı ilişkiniz vardı… Batı’da kimleri etkileyebilirsiniz?

YG: Yeni filmim “Duvar” ile hapishane hayatını gerçeklerden daha yumuşak anlatsam da Batılı aydınlar anlatılanla empati kuramadılar. Kendilerini uzak tuttular. Bazı önemli Batılı gazeteler, bunun Türk gerçeğinin önemli bir parçası olmadığına dair aptalca yorumlar yaptı. Kendi gerçekliğimizi bize dışarıdan empoze etmeye çalıştılar. Adaletsizlik kavramı, onu yaşayanlar için daha şeffaftır. Batılı izleyici için anlaşılmazdı… Neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair değer yargıları tamamen farklı olabilir. Burada üretilen filmlerde farklı kriterleri göz önünde bulundurmak zorunda kalabiliriz. Farklı bir yaklaşım. Bence insanlar çağa ve topluma karşı kendisini sorumlu, hatta suçlu hissedebilmelidir. İnsanlarda suçluluk duygusu uyandırmak, kayıtsızlıklarını ve gerçeklikten kaçmayı kırmak için bazı şeyler yapılabilir. Bunlar yüzeye çıkarılabilirse, yeni dinamik ifade biçimlerinin açılabileceğini düşünüyorum.

Faşizmin İkinci Dünya Savaşı sırasında yaptıklarından dersimizi hâlâ almış değiliz. Bugün faşizm Üçüncü Dünya’nın tepesinde bir balyoz gibi sallanıyor ve insanlar kayıtsız… Şu anda benim asıl endişem bu, çünkü yakın geleceği özellikle demokrasi açısından pek parlak görmüyorum. Gerici güçlerin yoğunlaştığını görüyorum. Savaşın yaklaştığını hissediyorum. Bu yakın tehlikeler karşısında birçok insan aklını başına devşirmelidir. Artık üretilebilecek olanın, davranışları bu yönde değiştiren mesajlar içeren çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Bunlar yapabileceğimi düşündüğüm türden filmler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan filmlere baktığımda, savaşın sadece Naziler ve Yahudi halkı arasındaki bir mücadele olarak yorumlandığını görüyorum. Ancak faşizm sadece Yahudilere karşı olma sorunu değildir, tüm insanlığa karşı olan bir olgudur -yani, tüm sorun belirli toplama kampları açısından ve bir ırk savaşı olarak görülürse, o zaman fenomenin gerçek anlamı kaybolur. Bugün İsrail Filistinli Araplara karşı aynı şekilde davranıyor, kitlesel imha var. Gelecekte daha kötü şeyler olacak. İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da tepkiler Avrupa’yı rahatsız ediyor. Dünyanın her köşesinde faşist diktatörler var. Tüm insanî değerlere ve insanlığa yönelik topyekün bir saldırının olduğu bir durumla karşı karşıyayız.

AB: Türkiye’de neler oluyor?

YG: Neler olduğunu anlamak için önce iki süper güç arasındaki genel çelişkileri ve rekabeti göz önünde bulundurmalısınız. Güncel Türk yönetimi elbette ABD’ye -Amerikan emperyalizmine ve onun yerel işbirlikçilerine, sermayeyle birlikte burjuvaziye bağlıdır. İktidar koalisyonu, ordu ve bürokratlar; asker ve yüksek memurlardan oluşuyor. Cumhurbaşkanı Evren orduyu, Başbakan Özal ise teknokratları temsil ediyor. Amaçları ülkeyi bir yağma cennetine dönüştürmek ve bunu da başardılar. Ayrıca Amerikan emperyalizminin sadece ülke içinde değil, tüm bölge içindeki konumunu pekiştiriyorlar. Her gün bir avuç insan daha da zenginleşirken, diğer herkesin durumu ise her gün daha da kötüleşiyor. Muhalefet -işçiler, köylüler ve aydınlar- susturuldu ve bastırıldı. Tüm bilgiler üzerinde tamamen tek taraflı tam bir tekel söz konusu. Binlerce kişinin siyasi nedenlerle hapse atıldığı Türk cezaevlerinde siyasi durum, ekonomik durum ve olup bitenler hakkında hiçbir bilgiye izin verilmiyor.

Batı kamuoyunda Polonya, Afganistan, Doğu Almanya ve benzerlerinde neler olup bittiği hakkında çok şey duyacaksınız. ABD emperyalizmi belirli alternatifleri engellemek istiyor. ABD, Doğu Bloku’nun başına geçtiğini söylüyor, böylece Türkiye’nin de başında olması “normal.” Doğru demokratik tutum, dünyanın neresinde olursa olsun demokrasiye yönelik her türlü saldırıya karşı çıkmaktır. Batılı aydınların, halkın ve görünüşte demokratik devletlerin ve yöneticilerin demokratik gibi göründüklerini, ancak faşist rejimlere göz yumduklarını ve bu nedenle suç ortağı olduklarını vurgulamak gerekir. Bunu söylemekten korkmuyorum. Örneğin Thatcher hükümeti kendi ülkesinde demokrasiden bahsedip yurtdışında Türkiye’yi destekliyor. Polonya’da ne zaman ‘Solidarity’ (Dayanışma) liderlerine zulmedilse, Batı dünyası durumu takip ediyor ve öfkesini dile getiriyor. Türkiye’de yüzlerce işçi lideri sermaye ücretleri hakkında suçlamalarla yargılanıyor. Türkiye’de yazarlar, sanatçılar, aydınlar, en basit demokratik hakları arayan insanlar hapiste ya da sanık sandalyesinde. Türkiye’de Barış Derneği üyeleri beş yıldan on yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı. Türkiye’de on binlerce Kürt, Kürt halkı için demokratik ve insan hakları talep ettikleri için ya da sadece ‘Kürt’üm’ dediği için hapiste. Türkiye’de binlerce kişi yargılanıyor, idamla tehdit ediliyor. Yarın büyük ihtimalle bu davalar sonucunda bu idamlar nedeniyle toplu infazlar gündeme gelecek. Sesler yükselmiyor, sessizlik var. Bunun demokratik geleneğe uymadığına inanıyoruz. Daha da kötüsü, Türkiye’de parlamento olduğu için demokrasi var diyorlar. Bu çok garip bir parlamento türüdür. Çoğu parti seçimlerden dışlandı. Sadece işçi partileri, sosyalist parti ve komünist parti değil -çünkü hepsi zaten engellendiler- orduyla en ufak bir anlaşmazlığı olan merkez partilerin bile parlamentoya katılması yasaklandı. Demokrasi var diyen yorumcular, bu meclisin temelinin bu olduğunu görmezden geliyorlar. Kimin ayakta kalacağına cunta karar verdi ve ayrıca resmi muhalefeti de o atadı.

AB: Türkiye’de ilerici değişimi kim, nasıl yapacak?

YG: Gelelim asıl istediğimiz şeye. Demokratik bir cumhuriyet talep ediyoruz. Demokratik cumhuriyetten kastımız ABD’den ve Sovyetler Birliği’nden bağımsız bir cumhuriyettir. Hiçbir askeri kampta olmayacak, emperyalist herhangi bir ulustan bağımsız olacak ve ulus içindeki tüm siyasi hareketlere özgürlük tanıyacak ve kendi bünyesindeki tüm uluslara ulusal ve demokratik haklar tanıyacak, gerçek bir demokrasi. Demokratik bir cumhuriyet için, bu talepler için mücadele ediyoruz.

Bugün Türkiye’de sosyalist devrim için gerekli şartlara sahip değiliz. Şimdilik ileriye doğru adım yalnızca demokratik bir cumhuriyet için mücadeledir ve tüm sorunu bu temelde ele almalıyız. Türkiye’de gerçek bir sosyal demokrat parti yok. Parlamentodaki popülist parti faşist anayasa çerçevesinde faaliyet göstermektedir. Şu anda yasal olarak var olan, ancak mecliste olmayan Sosyal Demokrat Parti, SODEP, hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Kürt halkının durumu değişmeyecek, halkın genel durumu değişmeyecek, devlet yapısı değişmeyecek, siyasette ve insan haklarında bir değişiklik olmayacak. Belki bazı küçük oynamalar olacak ama öz aynı kalacak. Gerçek bir demokratik cumhuriyetin yaratılması için, işçi sınıfını bu amaçlar doğrultusunda eğitmek gerekecektir. Bu bir gecede olamaz.

Bugün Türkiye büyük bir hapishanedir ve bu hapishanenin özgürlüğe açılması, bu duvarların yıkılıp gerçek demokrasiye dönebilmesi için sorumluluk, devrimci demokratlara aittir. İnsanlarımızla yakın bağlar kurabilirsek, bu görevde gerçekten başarılı olabiliriz. Aksi takdirde, bitmek tükenmek bilmeyen umut şarkıları söylemekle yetineceğiz. Şu anda yeterince hazır olmadığımızı kabul etmeliyiz. Şimdi Türkiye’de ne oluyor, insanların özlemleri ve beklentileri var ve bazen kavga ediyorlar -ama ne için? Farklı bir hapishane, daha iyi bir hapishane. Doğrudan askeri yönetim olduğunda Evren, halka yeni bir askeri parlamenter rejim sunacağını vadetti . Bu başka bir hapishaneydi. İnsanlar, “Belki daha iyi olabilir” dediler. Bu yüzden ona oy verdiler. “Duvar”ın hikâyesi buydu. Filmdeki çocuklar korkunç bir hapishanedeydi. İsyan ettiklerinde özgürlüğü, kurtuluşu düşünmediler bile, sadece daha iyi bir hapishanenin hayalini kurdular. “Belki”, her zaman “belki”. “Belki bu daha iyi olur” ve sonucu görüyoruz. Bunun üzerine Türk halkı “Belki sivil yönetim daha iyi olur” dedi ve şimdi başka bir “belki” arıyorlar. “Belki SODEP daha iyi olur.” Ama bu “belki” ile hiçbir yere varamayacağız, asla özgürlüğümüze kavuşamayacağız.

Türkiye’de olup bitenlere, cezaevlerindeki işkencelere ve infazlara daha fazla duyarlılık göstermeleri, genel af talebini desteklemeleri, hapishaneye atılmış Türk aydınlarına daha fazla hassasiyet göstermeleri hem ulusal hem de sınıfsal baskı altındaki Kürtlere özel ilgi göstermeleri için Türkiye’deki dostlarım ve demokratlar adına İngiliz kamuoyuna ve aydınlarına sesleniyorum. Türkiye’deki baskı sadece Türkiye’nin sorunu değildir. Genel olarak demokrasiye karşı bir baskıdır bu. Bu sorumluluğu ortaklaşa üstlenmeliyiz.

Paylaşın

Elektriğe Gizli Zam!

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) açıkladığı yeni tarifeyle mesken ve ticarethanelere elektrik birim fiyatında gerçekleştirilen indirim tutarından daha fazlası dağıtım bedeline zam olarak yansıtıldı.

Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre, dağıtım şirketlerine yapılan kıyak yurttaşın faturasına yansıyacak. CHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın, “Meskende kilovatsaat başına yaklaşık 0,0272 kuruş, ticarethanede ise kilovatsaat başına yaklaşık 0,0278 kuruş tutarında örtülü bir artış yapıldı. Düşük kademe tüketimleri dikkate alındığında bile meskende (aylık 240 kWh) fatura 6 lira, ticarethane faturası (aylık 900 kWh) ise 25 lira artacak” dedi.

Akın, EPDK’nin 1 Nisan itibariyle yürürlüğe koyduğu 2022 yılının ikinci çeyrek dönemini kapsayan tarifede mesken ve ticarethanede abonelerinde birim fiyatta indirim yapılırken, bu indirim tutarıyla özel dağıtım şirketlerinin kasasına giden dağıtım bedelinin artırıldığını söyledi.

Akın, şunları kaydetti:

“Meskende çıplak fiyatta yapılan indirim vatandaşa yansımayacak, çünkü özel şirketlere ödenen dağıtım bedelini artırdılar. Hem düşük hem yüksek kademede kilovatsaat başına şirketlere ödenen dağıtım bedeli 32,9483 kuruştan 33,5187 kuruşa çıktı.

Buna göre dağıtım bedeli kilovatsaat başına 0,5704 kuruş artmış oldu. Meskende yapılan indirim oranından daha fazla tutarda dağıtım bedelinde artış yapılması vatandaşın faturasına yansıyacak. Buna göre meskende kilovatsaat başına vatandaş 0,0272 kuruş daha fazla ödeyecek. Yapılan bu düzenlemeyle ayrıca ticarethane aboneleri de kilovatsaat başına 0,0278 kuruş daha fazla ödemek zorunda kalacak.

“Artış bir aylık faturada en az 6 lira 52 kuruş olacak”

Tutarlar çok düşük görülebilir ancak dağıtım bedeline yapılan yaklaşık yüzde 1,8 tutarındaki zam faturalara artış olarak yansıyacak. Asgari 240 kilovatsaat elektrik tüketiminde mesken abonelerinde artış bir aylık faturada en az 6 lira 52 kuruş olacak.

Ticarethanede ilk kademe olan 900 kilovatsaatlik tüketimde ise artış 25 lira 2 kuruş olarak gerçekleşecek. İktidar faturalara yansıması en fazla 3 lira olan TRT payını kaldırmasının üzerinden henüz 3 ay geçmeden dağıtım bedeli üzerinden vatandaşa örtülü zam yaptı”

Paylaşın

AK Parti’nin Yeni Seçim Hamlesi Ortaya Çıktı

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) mühür mum ve oy pusulası ihaleleriyle erken seçim tartışmaları devam ediyor. Erken seçim iddialarının yanı sıra iki şirketin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seçim kampanyası için sunum yaptığı iddia edildi. 

Türkiye gazetesinden Yücel Kayaoğlu’nun haberine göre, AK Parti, seçimler için hazırlıklara başladı. 2018 seçimlerinden itibaren seçim stratejileri, kampanyalar ve kamuoyu yoklamaları konusunda kurumsal olarak herhangi bir şirketle çalışmayan AK Parti’nin, önümüzdeki seçimler için iki yeni şirketle görüşmeler yürüttüğü belirtildi.

Haberde, Erdoğan’ın yapılan sunumları beğendiği ve yakın zamanda bu iki şirketle anlaşma yapılacağı belirtilirken AK Parti yönetimi ve Erdoğan, 2023 seçimlerini ‘bir yol ayrımı ve kırılma noktası’ olarak gördüğü ifade edildi.

AK Parti kurmayları, kendilerine oy verenlerin yüzde 70’ten fazlasının dar gelirliler olduğuna dikkat çekerek 2022 yılı sonundan itibaren asgari ücret, EYT, 3600 ek gösterge, sözleşmeli personelin kadroya geçirilmesi, emekli maaşları gibi sıkıntılı alanlar konusunda bütün imkânların zorlanacağını dile getiriyor.

YSK’nın seçim hazırlıkları sürüyor!

Öte yandan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ise seçime doğru tüm hazırlıklarını tamamlamak için alımlarına ‘tam gaz’ devam ediyor. Devlet Malzeme Ofisi (DMO), YSK’nin ihtiyacı doğrultusunda 23 Mart’ta iki farklı ihaleye çıkmıştı. İlk ihale, yalnızca oy verme kabininden oluşmuştu. İkinci ihale ise ‘kırtasiye malzemesi’ adıyla yayımlanmıştı.

12 kalemden oluşan ihaleye göre, 250 bin adet ıstampa süngeri ve 500 bin şişe ıstampa mürekkebi, 500 bin adet mühür kartuşu, 500 bin çubuk mühür mumu, 35 bin yumak kendir ip alınması öngörülmüştü. Istampa sünger ve mürekkebi için teslim süresi 60, mühür kartuşu için 90 ve mühür mumu ile kendir ip için 180 gün teslim süresi belirlenmişti.

DMO dün yeni bir ihale ilanı daha yayımladı. Bu kez YSK’nin ihtiyacı beş kalem filigranlı oy pusulası ve zarfı kâğıdı, hazırlanan teknik şartnamelerine uygun şekilde açık teklif isteme usulüne göre satın alınacak.

Paylaşın