CHP’den Her Hafta Bir İlde Grup Toplantısı

Meclis’in kapanmasının ardından yaz dönemi çalışmalarına başlayan CHP, her hafta bir ilde grup toplantısı yapacak. Cumhuriyet gazetesine konuşan CHP Genel Başkan Başkordinatörü Erdoğan Toprak, ilk toplantının 2 Ağustos’ta Ağrı’da yapılacağını söyledi.

Türkiye’nin doğusundan batısına her ilde olacaklarını söyleyen Toprak, ikinci toplantının da 9 Ağustos’ta Edirne’de yapılacağını açıkladı.

Toplantıların vatandaşın katılımıyla salı günleri saat 13.30’da gerçekleştirileceğini kaydeden Erdoğan Toprak, “Genel Başkanımızın konuşmasının ardından sözü vatandaşlarımıza bırakacağız. Onların sorularını yanıtlayacağız, dertlerini dinleyip çözüm önerilerimizi sunacağız” dedi.

Miting 24 Temmuz’da

Kılıçdaroğlu’nun Mersin’de başlattığı ve İstanbul’da sürdürdüğü Milletin Sesi mitinglerine de 24 Temmuz’da Balıkesir’de devam edeceği öğrenildi. Mitingde yine Kılıçdaroğlu’ndan önce kürsüye farklı kesimlerden yurttaşların çıkartılacağı ve konuşma yapacağı belirtildi.

Ziyaretler sürecek

Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun il ziyaretlerini de sürdüreceği; muhtarlar, kanaat önderleri buluşmaları gibi programlarını sürdüreceği belirtildi.

Grup toplantısının yapıldığı ilde saha çalışmalarını tamamlayan vekillerin ise illerine döneceği ve buralarda da seçmenlerle bir arada olacağı kaydedildi. Vekillerin ayrıca nisan döneminde olduğu gibi farklı illere de çıkartmalar yapabileceği öğrenildi.

Altılı Masa

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nden oluşan altılı masa son toplantısını 7 Ağustos’ta Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirecek.

Final toplantısında, daha önceki 5 görüşmede mutabık kalınan konular değerlendirilecek, önümüzdeki döneme ilişkin yol haritası belirlenecek.

Altılı masa son olarak İYİ Parti’nin ev sahipliğinde bir araya gelmiş, toplantının ardından altı lider ortak bir açıklama yayınlamıştı.

Açıklamada “Genel Başkanlar olarak bizler, iktidarın ülkemizi geçen yüzyılda kalan, kapalı bir ekonomi-politik sisteme yöneltme çabalarına karşı mücadele etme kararlılığımızı bir kez daha teyit ediyoruz.” ifadeleri kullanılmıştı.

Paylaşın

Demirtaş: AKP, Büyük Bir Rant Dağıtım Merkezidir

“Şu anda AKP, büyük bir rant dağıtım merkezinden başka şey değildir. Devasa ihalelerden küçük bir ilçedeki hastane temizlik ihalesine, milyar dolarlık marinalardan mahalledeki büfeye, torpille işe alımlardan özel ruhsatlı nargile kafelere kadar her yerde, her gün rant dağıtılıyor. Bunun yanında, sosyal yardımlar adı altında en yoksulları kendine bağımlı hale getiriyor.

Bakanlarından müsteşarlarına, genel müdürlerinden il müdürlerine, medyadaki “majestelerinin gazetecisi” şaklabanlarından hâkim ve savcılarına, müteahhitlerinden ihracatçılarına, yandaş sendikalarından tarikatlarına, vakıflarından belediyelerine kadar hepsi bu rant çarkının parçasıdır artık.”

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Gazete Duvar için ‘AKP kapanıyor’ başlıklı yazı kaleme aldı:

“Seçimden sonra AKP diye bir parti kalmayabilir, yüksek olasılıkla kalmayacak da. Fazla iddialı mı geldi? Haklısınız.

Bunca yolsuzluğa, yoksulluğa ve zulme rağmen halen anketlerde yüzde 30’larda görünen bir parti, ne olacak da seçimden sonra dağılacak? Nasıl olacak da dükkân kapanacak?

Anlatmaya çalışayım.

Hırsız olmayanlar AKP’yi terk ettiler

AKP artık bir “dava” partisi değildir. “Dava”ya inananlar gemiyi çoktan terk ettiler. Geri kalanlar, herhangi bir dava inancı ya da ideolojisi olmayanlardır.

AKP’yi ayakta tutan, o dava sahibi insanlardı.

Kadınlar başta olmak üzere 365 gün ev ev, köy köy dolaşıp halkı örgütleyen, halkla ilgilenip sorunlarına çözüm üretmeye çalışan ve “dava”yı anlatan kadrolar yok artık. Çünkü sözünü ettiğim bu kadrolar hırsız değiller.

Eski genel başkanlarından bakanlarına, il ve ilçe başkanlarından her kademedeki yöneticilerine ve mahalle örgütlerine kadar, hırsızlığa bulaşmayanlar daha fazla dayanamadılar ve AKP’yi terk ettiler.

Menfaati olmayan AKP yöneticisi kalmadı

AKP’de kalanların da sokakları, evleri dolaşacak ne inançları ne bilinçleri ne güçleri ne de yüzleri var.

Dolayısıyla AKP’nin sokakla, evle bağı koptu. Mitinglere bile valilik genelgesi zoruyla insan getirmeye çalışıyorlar.

Bugün herhangi bir AKP teşkilatında, bir kişisel çıkarı, kazancı, menfaati olmadan görev yapan tek bir kişi bulamazsınız.

Öyle ki, muhtemelen bu sabah herhangi bir yerdeki bir AKP binasına giden bir AKP yöneticisinin kafasında, “acaba bugün partim için ne yapabilirim” sorusu yerine, “acaba bugün hangi ihaleden ne kadar pay kapabilirim” sorusu vardır.

AKP, büyük bir rant dağıtım merkezidir

Şu anda AKP, büyük bir rant dağıtım merkezinden başka şey değildir. Devasa ihalelerden küçük bir ilçedeki hastane temizlik ihalesine, milyar dolarlık marinalardan mahalledeki büfeye, torpille işe alımlardan özel ruhsatlı nargile kafelere kadar her yerde, her gün rant dağıtılıyor.

Bunun yanında, sosyal yardımlar adı altında en yoksulları kendine bağımlı hale getiriyor.

Bakanlarından müsteşarlarına, genel müdürlerinden il müdürlerine, medyadaki “majestelerinin gazetecisi” şaklabanlarından hâkim ve savcılarına, müteahhitlerinden ihracatçılarına, yandaş sendikalarından tarikatlarına, vakıflarından belediyelerine kadar hepsi bu rant çarkının parçasıdır artık.

Şüphesiz tek tek istisnalar vardır ama bildiğiniz gibi istisnalar kaideyi bozmaz.

Üniversiteler, televizyonlar, mahkemeler, troller, mafyatik çeteler, hırsızlık düzeninin sürmesi için çakma ideolojiler, baskılar ve tehditler üretip düzeni korumaya çalışırlar.

Yandaş tarikatlar, züppeli hocalar ise hırsızlığın üstünü dinle, kitapla, inşallahla, maşallahla örtmeye çalışırlar. Çünkü AKP düzeninde tüm ahlaki değerler çöktü.

AKP düzeninde devlet malı deniz, yemeyen domuzdur!

Hepsi kaçacak

Şimdi bu belirleme ışığında AKP’lilerin, seçime bir ay kala nasıl bir ruh halinde olacaklarını düşünelim.

Tüm veriler AKP’nin Meclisi de Cumhurbaşkanlığını da kaybedeceğini net olarak gösteriyor olsun.

Sizce ranta, çıkara, menfaate, yolsuzluğa veya hırsızlığa dayanarak bir partide kalanlar, bunların artık kaybedileceğini anladıklarında orada dururlar mı?

Ayrıca siz hırsız olsanız polis geldiğinde kaçmaz mısınız? Hırsız olmayın tabii 😊 Sadece empati yapın lütfen.

Emin olun hepsi kaçacak. Geriye saf ve temiz duygularla halen AKP’ye oy vermeyi düşünen küçük bir kitle kalacak.

Peki ama nereye kaçacaklar? 

Ama dikkat! Bunlar yurt dışına falan kaçmayacaklar, iktidarın yeni partilerine kaçacaklar. Şanslarını bir de yeni iktidarla deneyecekler.

Ve emin olun, Türkiye toplumunun çoğunluğu tercihini ahlaki olandan, dürüst ve adil olandan yana yapacak.

Hiçbir parti veya aday, hırsızlardan oluşan yüzde 50+1’i bulamaz. Seçim sonuçlarını alın terleriyle çalışıp helal lokma yiyenler, ezilenler, mazlumlar belirleyecek.

Sonuçta AKP değil, hırsızlar kaybedecek. Bu dediğime şaşırmayın. Hırsızlar kaybedip kaçınca AKP de kapanmış oluyor zaten. Geriye pek fazla da kimse kalmıyor çünkü.

Paylaşın

CHP’li Salıcı: İktidar Algısı Somutlaşıyor

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı, “İzmir’de ağırlıklı olarak Ağrı, Muş, Bingöl bölgesinden gelip İzmir’e yerleşmiş seçmenden partimize 1550 kişilik bir katılım oldu. Sürpriz olarak Van ve Diyarbakır’dan milletvekili çıkartacağız” dedi.

Salıcı, partisinin Doğu Masası ve yaz dönemi saha çalışmalarına ilişkin Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’a konuştu.

2020’de yaptıkları son kurultay sonrası Doğu’daki üye sayılarını artırmak için Doğu Masası’nı kurduklarını anımsatan Salıcı, “28 Haziran itibarıyla Batman’da yüzde 250, Diyarbakır’da yüzde 143, Hakkari’de yüzde 105, Mardin’de yüzde 146, Muş’ta yüzde 110, Şırnak’ta yüzde 214, Van’da yüzde 155 üye artışı oldu. En son Mardin’de 2 bin kişilik üye katılımı yaptık. Şanlıurfa Viranşehir’de 2018’de 1287 oy almışız. Şimdi 1200 kişiyi partiye üye yaptık orada. Gelenlerin çoğu ya başka bir parti üyesi ya da ilk kez üye olanlar” bilgisini paylaştı. Doğudaki üye katılımlarının batıyı da etkilediğini söyleyen Salıcı, “Örneğin; İzmir’de ağırlıklı olarak Ağrı, Muş, Bingöl bölgesinden gelip İzmir’e yerleşmiş seçmenden partimize 1550 kişilik bir katılım oldu. Önümüzdeki seçimde Doğu Masası kapsamındaki illerde sürpriz olarak Van ve Diyarbakır’dan milletvekili çıkartacağız” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Bize katılın” çağrısının da üye artışına etkisi olduğunu vurgulayan Salıcı, “Tüm kesimlere yapılmış bir çağrıydı. Partiye bireysel katılımlarda artış var. Toplumun genel bakışında ‘CHP önümüzdeki dönem iktidar olacak’ algısı somutlaşıyor. Kendisini AKP’nin yarattığı düzende dışlanmış, mağdur gören kesimlerden de sempati oluştu. Biz bu sempatiyi oya dönüştürmeye çalışıyoruz” dedi. Yaptıkları ev ziyaretlerinin de etkili olduğu belirten Salıcı, “Öbek çalışması üzerinden doğrudan yurttaşa ulaşıyoruz. Şu an öbek çalışması sonucu 1.5 milyon haneye ulaştık. Bir haneye birden fazla kez ulaşmak için de çalışıyoruz. CHP ciddi şekilde sahada. Vatandaşlarımızda oluşan sempatiyi örgütlemeye çalışıyoruz” dedi.

Milletin Sesi mitinglerinin de devam edeceğinin altını çizen Salıcı, “24 Temmuz’da Balıkesir’de mitingimizi yapacağız. Bu yaz döneminde mitinglere devam edeceğiz. Ayrıca Van ve Diyarbakır’da programlarımız olacak. Fakat bu programlar etraflarındaki illere de sirayet edecek. Bunların bazıları üye katılım programı, bazıları siyasi çalışmalar olacak” bilgisini paylaştı.

Paylaşın

James Webb, Evrenin En Derin Ve Net Fotoğrafını Çekti

James Webb Uzay Teleskobu’nun ilk tamamen renkli fotoğrafı yayımlandı. Dünyaya milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olan galaksileri de içeren fotoğraf, evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin, en detaylı fotoğrafı.

Teleskobun çektiği tamamı renkli fotoğraflar bugün ilerleyen saatlerde NASA tarafından yayımlanacak ama ilk fotoğraf, Beyaz Saray’da Başkan Joe Biden’a verilen bir bilgilendirme sırasında Biden’a gösterildi. Ardından da internet ortamında paylaşıldı.

Biden, görüntünün paylaşılması sonrası “Bu fotoğraflar tüm dünyaya Amerika’nın büyük işler başarabileceğini hatırlatacak. Amerikan halkına ve özellikle çocuklarımıza da, kapasitemizin üzerinde hiçbir şey olmadığını hatırlatacak” ifadelerini kullandı:

“Daha önce hiç kimsenin görmediği imkanları görebiliyoruz; daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere gidebiliyoruz.”

10 milyar dolarlık James Webb Uzay Teleskobu (JWST), 25 Aralık 2021’de uzaya fırlatılmış; ünlü Hubble Uzay Teleskobu’nun yerini alacağı söylenmişti.

Uzayda çeşitli incelemeler yapması planlanan teleskobun iki önemli hedefi de var: Biri 13,5 milyar yıl önce Evren’in bilinen ilk yıldızlarının fotoğrafını çekmek; diğeri de dünyaya çok uzak mesafedeki gezegenlerin yaşanabilir olup olmadığına bakmak.

Biden’la ve ardından kamuoyuyla paylaşılan fotoğraf; James Webb’in ilk hedefini gerçekleştirebildiğini gösterdi.

Fotoğrafta görülen aslında Southern Hemisphere bölgesinde birden çok galaksinin toplandığı, Volans takımyıldızını gösteren bir alan. Buraya verilen isim SMACS 0723.

Galaksi topluluğu aslında Dünya’ya çok da uzak değil; sadece 4,6 milyar ışık yılı uzakta. Ancak bu birçok galaksinin bir araya geldiği yerde, aslında çok çok daha uzakta olan cisimlerin ışıkları da büyütülmüş şekilde görülebiliyor.

Bu da zoom lensinin uzay teleskoplarındaki astronomik karşılığı olan ‘yerçekimi etkisi’yle mümkün olabiliyor.

6,5 metrelik altın aynalı ve süper-hassas kızılötesi araçlarıyla Webb, Büyük Patlama’dan (Big Bang) yaklaşık 600 milyon yıl sonrasına kadar var olan galaksilerin bozulmuş şekillerini de fotoğraflamayı başardı. (Evren’in 13,8 milyar yaşında olduğu biliniyor)

Daha da önemlisi; bilim insanları Webb’in elde ettiği verilerin kalitesine bakarak aslında teleskobun, bu fotoğrafta görülen cisimlerden çok daha ilerisini de görebildiğini söylüyor.

Yani bu fotoğrafın bugüne kadar çekilmiş en derin Evren fotoğrafı olduğunu söylemek mümkün.

NASA’dan Bill Nelson, “Işık, saniyede 186.000 mil hızla ilerliyor. Ve şu küçük benekler halinde gördüğünüz ışıklardan biri 13 milyar yıldır seyahat ediyor” açıklaması yaptı:

“Aslında çok daha geriye gidiyoruz çünkü bu daha sadece ilk fotoğraf. 13,5 milyar yıl kadar geriye gidebiliyor. Evren’in 13,8 milyar yaşında olduğunu bildiğimize göre; bu fotoğraflar sizi neredeyse her şeyin başlangıcına götürüyor.”

Hubble, haftalarca uzayda kalarak buna benzer bir sonuç elde etmeye çalışmıştı. Webb ise bu derinlikteki cisimlerin görüntülerine ulaşmak için sadece 12 buçuk saatlik bir gözlem yaptı.

Salı günü ilerleyen saatlerde NASA ve uluslararası ortakları olan Kanada ve Avrupa Uzay Ajansları, Webb’den gelen diğer renkli görselleri de paylaşacak.

Böylece Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerle ilgili de daha detaylı bilgi edinilebilecek.

Webb, Dünya’dan yaklaşık 1.000 ışık yılı uzaktaki dev bir gezegen olan WASP-96 b’yi de analiz etti. Paylaşılacak bilgiler, bu gezegenin atmosferi hakkında bize bir fikir verecek.

WASP-96 b, kendisine ışık sağlayan hayat kaynağı olan yıldızın yörüngesinde çok çok yakın şekilde dönüyor. Bir gün Webb’in tıpkı Dünya gibi hayat kaynağı olan gezegene daha uzak olan ve insan için yaşam kaynağı olabilecek gazlara sahip atmosferi olan bir gezegeni tespit edeceği umuluyor.

NASA’daki bilim insanları, Webb’in hedeflerini kesinlikle gerçekleştirebileceğine inanıyor.

Henüz kamuoyuyla paylaşılmamış görüntülerle ilgili yorum yapan Dr. Amber Straughn, “İlk fotoğrafları gördüm, muhteşemler” dedi:

“Sadece görüntü olarak bile muhteşemler. Bilimin detaylarının arkasında saklı ipuçlarıyla yapabileceklerimizi görmek ise beni çok heyecanlandırıyor.”

Webb projesinin programında çalışan bilim insanlarından Dr. Eric Smith de, halkın yeni telekobun önemini şimdiden anladığını düşünüyor:

“Webb’in tasarımı ve görünümü, bence halkın bu göreve bu kadar hayran kalmasının arkasında yatan asıl nedenler. Gelecekten bir uzay gemisine benziyor”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Komşu Yıldızla Yakınlaşma, Tüm Güneş Sistemi’ni Dağıtabilir

Kanadalı iki araştırmacı, komşu yıldızlardan birinin Güneş Sistemi’ni dağıtabileceğini gösteren bir çalışmaya imza attı. Monthly Notices of the Royal Astronomical Journal adlı hakemli bilimsel dergide yayımlandı.

Yeni araştırma, bir yıldızın yakın geçişiyle tetikleyebileceği, Güneş Sistemi gezegenlerinin yörüngelerindeki küçük kaymaların olası yıkıcı etkilerini gözler önüne serdi.

Toronto Üniversitesi’nde görev alan Garett Brown ve Hanno Rein’in yürüttüğü araştırmada komşu bir yıldızın Güneş’in kabaca 37 milyar kilometre yakınına gelmesinin etkileri bilgisayar simülasyonlarıyla canlandırıldı.

Yaklaşık 3 bin simülasyonu inceleyen araştırmacılar, bu yakın geçişten 4,8 milyar yıl sonrasına kadar Güneş Sistemi’nde neler yaşanabileceğini gözlemledi.

Sonuçlar Neptün’ün yörüngesindeki sadece yüzde 0,1’lik bir kaymanın tüm Güneş Sistemini kaosa sürükleyebileceğini gösterdi.

Yakın geçisin sonuçta kartopu etkisiyle diğer gezegenlerin birbirine çarpmasına veya sistemden tamamen atılmasına neden olabileceği ortaya çıktı.

Brown, “Güneş Sistemi’nin uzun vadeli istikrarı üzerinde herhangi bir etki yaratması için Neptün’ün yörüngesinde 4.5 milyar metre civarında değişiklik olması gerektiğini gördük” diye konuştu:

Bu kritik değişiklik, Güneş Sistemi’nin temelli istikrarsızlaşma ihtimalini 10 kat artırabilir.

Öte yandan, simülasyonların hepsi felaket ve yıkıma işaret etmedi. 960 simülasyonda olayın önemsiz değişikliklerle sonuçlandığı görüldü.

Araştırma, bu türden bir yakın geçişin meydana gelme ihtimaline dair de fikir veriyor. Brown bunu şöyle açıklıyor:

Güneş Sistemi’nin yanından geçecek bir yıldızın sistemin mevcut mimarisinin parçalanma ihtimalini 10 kat artırması için yaklaşık 100 milyar yıl beklememiz gerek.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Her 10 Kişiden 8’i Ülke Yanlış Yolda Diyor

Merkezi Paris’te olan ve 1975’ten bu yana pazar araştırması ve danışmanlık hizmeti sunan IPSOS (Institut Publique de Sondage d’Opinion Secteur) 23 Haziran’da bir araştırma sonucunu yayınladı.

Her ay düzenli yapılan araştırmanın adı “Dünyayı ne endişelendiriyor?”.

Araştırmanın en çarpıcı sonucu ise şu: Küresel enflasyonun 11 aydır arttığı ortamda, dünya son 3 aydır en çok kovid ya da artan şiddetten değil enflasyondan endişe duyuyor.

27 ülkede yapılan araştırmada “enflasyon”, yüzde 37 ile tüm endişeleri üzerine çekerken bunu, yüzde 31 ile “yoksulluk ve sosyal adaletsizlik”, yüzde 27 ile “suç ve şiddet”, yüzde 24 ile “finansal ve siyasal yolsuzluk” takip ediyor.

Koronavirüs salgını ise yüzde 12 ile çoktan 10’uncu sıraya düşmüş durumda.

Araştırmaya katılan her 3 kişiden ikisi (yüzde 64) “ülkem yanlış bir yöne doğru gidiyor” diyor. Bu oran Peru’da yüzde 92.

Arjantin (yüzde 85) ve Güney Afrika’da (yüzde 81) ise her 10 kişiden sekizi ülkelerinin yanlış doğrultuda olduğunu düşünüyor.

Türkiye’de her 10 kişiden sekizi “ülke yanlış yolda” diyor

Türkiye için de çarpıcı sonuçlar bulunuyor.

Bunlardan ilki “Ülkenizdeki durum, doğru yöne doğru mu yoksa yanlış yöne doğru mu gidiyor?” sorusuna verilen cevaplar.

“Türkiye yanlış yolda” diyenlerin oranı yüzde 79. Yani neredeyse 10 kişiden 8’i ülkenin yanlış doğrultuda olduğunu ifade ediyor.

Ülke sıralamalarına bakıldığında en fazla ülkesinin doğru yolda olduğunu düşünen Suudi Arabistan halkı.

Ülkede yalnızca yüzde 4’lük bir kesim “yanlış doğrultuda” derken, bir sonraki ülke Hindistan’da bu oran bir anda yüzde 24’e çıkıyor.

Almanya, Kanada, İsveç, Japonya gibi gelişmiş ülkelerde ise her 10 kişiden yedisi “yanlış yolda” yanıtını veriyor.

Suudi Arabistan’da “ekonomi kötü” diyenlerin oranı yüzde 3

Benzer bir tablo, “Ülkenizdeki ekonomik durumu nasıl tanımlarsınız?” sorusunda da karşımıza çıkıyor.

Araştırmaya katılan 27 ülkedeki insanların yüzde 66’sı bu soruya “kötü” yanıtını verdi.

Bu soruya “iyi” diyen ilk üç ülke Suudi Arabistan (Yüzde 97), Hindistan (Yüzde 80) ve İsveç (Yüzde 60).

Türkiye ise en yüksek oranda “kötü” yanıtını veren altıncı ülke.

Yüksek enflasyon, artan yoksulluk ve borç yükü nedeniyle hafta sonu protestolara sahne olan Arjantin, yüzde 93 ile en yüksek oranda “ekonomimiz kötü” diyen ülke.

Arjantin pesosu dolar karşısında Ocak 2020’den bu yana yüzde 70’in üzerinde değer kaybederken, mayısta yıllık enflasyon yüzde 61’i gördü.

En yüksek oranda “Ekonomide durum kötü” diyen diğer ülkeler Peru, Japonya, Kolombiya, Güney Afrika ve Türkiye (yüzde 79).

En çok enflasyondan, yoksulluk ve adaletsizlikten endişe duyuyoruz

IPSOS’un araştırmasına göre dünyaya en çok endişe veren unsurlar şu şekilde:

Tüm dünyanın enflasyondan endişe duymasının en önemli nedeni pandemi sonrası bozulan dengeler.

İnsanları evlerine kapatan, kalkmayan gemiler ve uçaklar nedeniyle uluslararası ticareti durduran pandemi, döşek yayı gibi sıkışan bir talebe dönüştü. Pandeminin sonuna yaklaşıldığında da bir anda patladı.

O dönem dışarı çıkmayanların tüketimi devam edebilsin diye ilk önlem olarak piyasaya trilyonlarca dolar para salan merkez bankaları, şimdi de bu politikanın sonuçları ile karşı karşıya.

Piyasadaki fazla parayı toplayan tüketici, iki yıldır beklettiği ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken, hemen her üründeki arz miktarı bu talebi karşılayamayacak durumda.

Talep çok arz kısıtlı olunca fiyatlar artıyor. Bu da bugün, “küresel enflasyon” olarak karşımıza çıkıyor.

​​​​​​​IPSOS’un araştırmasına göre en yüksek oranda, “En fazla enflasyondan endişeleniyorum” diyen üç ülke Polonya, Arjantin ve Türkiye.

Bu 3 ülkede son açıklanan enflasyon oranları sırasıyla: Yüzde 15,6, yüzde 60,7 ve yüzde 78,6.

ABD ve Birleşik Krallık son 40 yılın en yüksek enflasyonunu yaşarken, yüzde 6 enflasyon oranına sahip Güney Kore’de bu oran son 24 yılın en yüksek seviyesi.

Benzer şekilde Polonya son 25 yılın, Türkiye son 24 yılın en hızlı fiyat artışı döneminde.

IPSOS’un araştırmasında enflasyondan en az endişe duyan ülke Suudi Arabistan.

Ülkenin nisanda yüzde 2,3 olan enflasyonu mayısta yüzde 2,2’ye geriledi.

Enflasyon endişelerine bağlı olan diğer iki endişe ise “Yoksulluk & Sosyal Adaletsizlik” ile “İşsizlik”.

IPSOS’un araştırmasına göre Türkiye’de her 10 kişiden dördü yoksulluk ve adaletsizlikten endişe duyuyor. Ülke, Macaristan, Brezilya ve Hollanda’dan sonra bu konuda en çok endişe duyan dördüncü ülke.

Güney Afrika’da 25-34 yaş arası her 100 gençten 42’si işsiz

Konu işsizlik olunca ise Güney Afrikalıların yüzde 63’ü “en çok işsizlikten endişe duyuyoruz” diyor.

2022’nin ilk çeyreğinde Güney Afrika’da işsizlik oranı yüzde 34,5’ti. 15-24 yaş arası genç işsizlik yüzde 64 seviyesinde, 25-34 yaş grubunun işsizliği ise yüzde 42,1.

Güney Afrika’yı yüzde 13,3’lük işsizliğe sahip İspanya takip ediyor.

Türkiye, 27 ülke arasında “en çok işsizlikten endişe duyuyorum” diyen dokuzuncu ülke. Hollanda ise bu endişeyi en az taşıyan ülke.

İki yıl önce her iki kişiden biri koronavirüsten endişeleniyordu

IPSOS’un çalışmasının öne çıkan sonuçlarından biri de koronavirüs endişesinin tüm dünyada ne kadar gerilediği.

Aynı anket Haziran 2020’de yapıldığında dünyanın en büyük endişesi yüzde 47 ile koronavirüs salgını çıkmıştı. O dönem enflasyon yüzde 9 ile en aşağı sıralarda yer alıyordu.

Geçen iki yılda enflasyon endişesi yüzde 37’ye çıkarken, koronavirüs yüzde 12’ye geriledi.

​​​​​​​126 milyon nüfusa sahip Japonya’da koronavirüs nedeniyle bugüne kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 31 bin 363 ve koronavirüsten endişe duyduğunu açıklayanların oranı yüzde 33.

Japonya’yı Suudi Arabistan, Malezya ve Güney Kore takip ediyor.

Türkiye’de ise her 100 kişiden sadece yedisi endişe duymaya devam ettiğini açıkladı.

“Şiddet” en çok Latin Amerika ülkelerini ve İsveç’i endişelendiriyor

Ülkelere göre suç ve şiddetten en fazla endişe duyan ülke, yüzde 61’lik oranla Meksika. Meksika’yı Şili, İsveç ve Peru takip ediyor.

Meksika’da enflasyon yüzde 7,28 ile 21 yılın en yüksek seviyesinde olmasına rağmen ülkede, “beni en çok enflasyon endişelendiriyor” diyenlerin oranı yüzde 30.

Suç ve şiddette en az endişeyi duyan ülke Polonya. Polonya’yı da Güney Kore, Japonya, Macaristan, Suudi Arabistan ve Türkiye (Yüzde 15) takip ediyor.

Türkiye’de her 100 kişiden yalnızca 7’si iklim değişikliğinden endişe duyuyor

Tüm dünyanın uzun vadede belki de en fazla endişe duyması gereken, su ve gıda kaynaklarını kurutabilecek iklim değişikliği, dünyada hâlâ yeteri kadar “endişe unsuru” değil.

IPSOS’un “En çok endişelendiğiniz üç şey nedir?” sorusuna verilen cevaplarla hazırlanan araştırmasında “iklim değişikliği”ni işaretleyenlerin sayısı yüzde 16.

Türkiye de en az endişe (yüzde 7) duyanlardan. En çok endişe duyan ülke ise yüzde 30 oranla Japonya.

Her yıl yağmur ve tayfunlar sonrası sellerle mücadele eden ülkede Çevre Bakanlığı’nın 2018 tarihli raporuna göre sıcaklıklar, küresel ortalamaya kıyasla daha hızlı artıyor. Aynı rapora göre Japonya’daki aşırı yağışların oranı 1970’lerden bu yana yüzde 70 arttı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

AİHM’in Osman Kavala Kararı Ne Anlama Geliyor, Türkiye’yi Ne Bekliyor?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Bakanlar Komitesi’nin 2 Şubat 2022’de aldığı karar uyarınca Türkiye’nin Osman Kavala davasında AİHS’i ihlal edip etmediğine ilişkin incelemesini tamamladı ve kararını 11 Temmuz’da kamuoyuna açık bir duruşmayla duyurdu.

Türk yargıç Saadet Yüksel’in “kısmen” karşı çıktığı, diğer 16 yargıcın onadığı karara göre, Avrupa Konseyi’nin kurucuları arasında yer alan Türkiye, sözleşmenin AİHM kararlarının uygulanmasını zorunlu kılan 46. maddesini ihlal etti ve böylece yükümlülüğünü yerine getirmedi.

AİHM, 10 Aralık 2019’da aldığı kararda, Osman Kavala’nın tutuklanması ve tutuklu yargılanmasının onu susturmak ve diğer insan hakları savunucularının cesaretini kırmak amaçlı olduğunu belirtmiş, Türkiye hükümetinden Kavala’nın bir an önce serbest kalması için gerekli önlemleri alması çağrısında bulunmuştu.

Türkiye, bu kararlara uymadı ve 25 Nisan 2022’de sonuçlanan Gezi davası yargılama süreci sonunda Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet ve diğer 7 sanığa 18’er yıl hapis cezası verdi. AİHM Büyük Dairesi’nin kararı da Türk yargısının Kavala ile ilgili kesin kararını vermesinden sonra değerlendirildi ve kamuoyuna duyuruldu.

Kararda hangi unsurlar öne çıkıyor?

Büyük Daire’nin kararında Bakanlar Komitesi’nin başlattığı ihlal sürecinin, Kavala davasının yeniden görülmesini değil AİHM kararının uygulanmasına ilave bir katkı sağlamasını amaçladığı kaydedildi. 10 Aralık 2019 kararında, devam eden tutukluluğun Kavala’yı susturmak, diğer insan hakları savunucularının da cesaretlerini kırmak amaçlı olduğunun anımsatıldığı karar metninde, Kavala’ya karşı Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 312. maddelerinde dile getirilen suçlamaların makul şüphelere dayanmadığı da tekrarlandı.

Aynı kararda yapılan genel değerlendirmeye de atıf yapan Büyük Daire, Türk yargısının 2013’teki Gezi Parkı olayları ile Temmuz 2016 darbe girişimine ilişkin bulguların tamamını Kavala aleyhindeki suçlamalar için geçerli gösterdiği eleştirisini yöneltti ve şu tespiti yaptı:

“Sonuç olarak, ilgili ve yeterli diğer koşulların eksikliğinde, aynı olguların sadece yeni bir sınıflandırılması ilkesel olarak bu kararlara zemin oluşturamaz, çünkü yeni bir sınıflandırma sadece mahkeme tarafından zaten incelenen olguların farklı bir değerlendirmesinden başka bir şey anlamına gelmez. Aksi takdirde, yargı makamları, aynı olgular üzerinden yeni ceza soruşturmaları açarak kişileri özgürlüklerinden mahrum etmeye devam edebilir.”

Türk makamlarından ‘iyi niyetli hareket görülmedi’

Büyük Daire kararında dikkat çeken bir başka unsur ise AİHS’ın tüm yapısının, üye ülkelerdeki kamu otoritelerinin iyi niyetle hareket etmeleri varsayımına dayandığı ve kesinleşmiş, bağlayıcı bir kararın uygulanmamasının sözleşmeye katılırken saygı duyacaklarını beyan ettikleri hukukun üstünlüğü ilkesiyle çelişen durumlar yaratacağı hatırlatmasının yapılması.

Bu noktayı vurgularken, Türkiye’nin bu süreçte Büyük Daire kararlarının uygulanması için bazı adımlar attığını, bazı eylem planları sunduğunu ancak Kavala’nın tutukluğunun devam ettiğini anımsatan mahkeme kararında, “Mahkeme Türkiye tarafından alındığı ifade edilen önlemlerin taraf devletin iyi niyetle hareket ettiği sonucuna varılmasını engellemektedir (…),” görüşüne yer verildi.

Büyük Daire, sonuç olarak, Türkiye’nin AİHS’i ihlal ettiğine karar verdi. Ayrıca mahkeme masrafları için Kavala’ya 7.500 euro ödemesine hükmetti.

AİHM kararlarının uygulanması için 2010’dan bu yana ihlal süreci mekanizmasını oluşturan Avrupa Konseyi, bu aracı ilk kez Azerbaycan’a karşı kullanmıştı. Türkiye, mahkeme kararıyla, AİHS’i ihlal eden ikinci ülke olarak kayıtlara geçti. Azerbaycan, konu yaptırım aşamasına gelmeden hapiste tutulan muhalif Ilgar Memedov’u serbest bırakmıştı.

Bundan sonra ne olacak?

AİHM, 11 Temmuz’da aldığı kararı yeniden Bakanlar Komitesi’ne gönderecek. Avrupa Konseyi’nin siyasi organı olan Bakanlar Komitesi, AİHM’in “Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmedi” kararını bundan sonraki toplantılarında görüşmeye başlayacak.

Komitede yapılacak görüşmelerde, Türkiye’ye karşı ne tür önlemlerin alınacağı görüşülecek. AİHS, bu önlemlerin neler olacağını açıkça belirtmiyor, sadece komitenin uygun olan önlemleri belirleyeceği ifadesine yer veriyor.

Diplomatik kaynaklara göre, yükümlülüğünü yerine getirmeyen bir taraf ülkeye karşı “üyelikten çıkarma, oy hakkının dondurulması” gibi ağır yaptırımlar başta olmak üzere birçok unsur yaşama geçirilebilir. Daha önce böyle bir kararın alınmaması, Türkiye ile ilgili sürecin daha da belirsiz hale gelmesine neden oluyor.

Bakanlar Komitesi, yılda bir kez dışişleri bakanları düzeyinde toplanıyor. Ancak asıl iş yükü, her hafta toplanan Avrupa Konseyi nezdindeki daimi temsilciler toplantısında ele alınıyor. Kavala kararının ardından ilk Bakanlar Komitesi toplantısı, 13 Temmuz’da yapılacak ancak Türkiye’nin yükümlülüğünü yerine getirmemesine ilişkin AİHM kararının birkaç aydan önce komitenin önüne gelmesi beklenmiyor.

Avrupa Konseyi’nden bir çağrı daha

Kararın açıklanmasından sonra bir çağrı daha yapan Avrupa Konseyi, Türk hükümetinden AİHM kararlarına uymasını ve Kavala’yı serbest bırakmasını istedi. Bakanlar Komitesi başkanı sıfatıyla İrlanda Dışişleri Bakanı Simon Coveney, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Tiny Kox ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Buriç yaptıkları ortak açıklamada, “Sözleşmeye taraf bir ülke olarak Türkiye’yi kararı uygulamak için gerekli tüm adımları atmaya çağırıyoruz. Karar tam olarak uygulanıncaya kadar bu konu Bakanlar Komitesinin gözetiminde kalacaktır,” ifadelerine yer verildi.

Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise AİHM kararının “Avrupa insan hakları sisteminin itibarının bir kez daha sorgulanmasına sebep olduğu” kaydedilerek, “Bundan sonraki aşamada süreci takip edecek olan AK Bakanlar Komitesi’nin, daha önce sergilediği tarafgir ve seçici yaklaşımı bir yana bırakarak, sağduyuyla ve bazı çevrelerin siyasi gündem yaratma arayışlarına mahal vermeksizin hareket etmesini bekliyoruz,” dendi.

Konseyde AB etkisi

Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’yı saldırmasıyla başlayan süreç Avrupa Konseyi’ni de etkiledi. Savaşın başlamasının hemen ardından Avrupa Konseyi, 1996’dan bu yana üyesi olan Rusya’ya karşı bir girişim başlatmış, Moskova yönetimi bu süreç sonlanmadan kendisi üyeliğini sonlandırmıştı. Konseyin üye sayısı böylece 46’ya inmiş oldu.

Avrupa Konseyi’nin yarısından fazlası Avrupa Birliği üyesi. Balkanlar başta olmak üzere diğer birçok kıta ülkesi de Konsey kararlarının alınmasında AB’nin tavrını takip ediyorlar.

Türkiye ile ihlal sürecinin işletilmesinin başlatılması kararında da bu durum gözlenmişti. O dönem 47 ülkenin 35 tanesi Türkiye aleyhine karar vermiş; AB içinde farklı bir rota izleyen Macaristan ile Azerbaycan Türkiye lehinde oy kullanmışlardı. Rusya’nın da aralarında olduğu yedi ülke (Ukrayna, Gürcistan, Sırbistan, Romanya, Arnavutluk ve Moldova) ise çekimser kalmıştı.

Diplomatik kaynaklara göre, Avrupa Konseyi’nin kuruluş felsefesi ve ilkeleri açısından ihlal sürecinin somut bir sonuca bağlanması önem taşıyor. Ancak bunu konseyin kurucuları arasında yer alan Türkiye’ye karşı nasıl bağlanacağı ve bunun yaratacağı siyasi sonuçlar, sürecin daha dikkatli yürütülmesine yol açıyor. Diplomatik çevrelerde, Bakanlar Komitesi’ni en çok zorlayacak önlem maddesinin “Türkiye’nin üyeliğinin düşürülmesi ya da düşürülmemesi” olacağı değerlendiriliyor.

Türkiye’nin AB aday üyeliğinin fiilen sonlandığı, demokrasi ve insan hakları sicilinin giderek kötüleştiğinin değerlendirildiği bir dönemde Avrupa Konseyi’nin alacağı yaptırım kararının bundan sonraki süreci daha da olumsuzlaştıracağı öngörülüyor. Rusya’nın ardından Avrupa Konseyi’nden yaptırım gören ikinci bir ülke konumuna gerilemesi, Türkiye’yi demokratik dünyada yalnızlaştırabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

AİHM’den Osman Kavala Kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Osman Kavala davasıyla ilgili niahi kararını bugün açıkladı. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 2 Şubat 2022 tarihinde başlattığı ihlal prosedürü kapsamında bugün açıklanan kararda, Türkiye’nin, AİHM kararlarına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucu yer aldı.

AİHM, bu konuyu içeren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 46/1. maddesini ihlal ettiği hükmüne vardı. Karar, 1’e karşı 16 oyla alındı. Tek karşı oy, mahkemenin tek Türkiyeli yargıcı Saadet Yüksel’den geldi. Yüksel karara yazdığı şerhte, çoğunluğun görüşüne katılmadığını ifade etti. Türkiye, Kavala’ya 7 bin 500 Euro mahkeme masrafı ödeyecek.

Avrupa Konseyi kararı görüşecek

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu ihlal kararına karşı nasıl bir yaptırım kararı alacağını görüşecek. Yaptırım ihtimalleri arasında arasında Türkiye’nin Konsey üyeliğinden çıkarılması veya oy hakkının askıya alınması da bulunuyor.

Büyük Daire, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “kararların bağlayıcılığı”nın düzenlendiği 46/1 maddesine dayanarak, Türkiye’nin AİHM kararına uymamasıyla ilgili bugün toplandı.

AİHM 10 Aralık 2019’da Kavala’ya ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmişti.

Dosya, üye devletlerin kararlara uymasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, mahkemenin 10 Aralık 2019 kararının uygulanmamasıyla ilgili ihlal prosedürü başlatmasının ardından Büyük Daire’ye taşınmıştı.

Osman Kavala davası ve AİHM kararı

İlk tutukluluk

Osman Kavala’nın ilk olarak 1 Kasım 2017’de tutuklandı. “Hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs (TCK 312)” ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” (TCK 309) suçlaması yöneltildi.

Tutukluluk nedeni Gezi Direnişiydi ve protestoların planlayıcısı, yöneticisi ve finansörü olmakla itham edildi.

Daha ilk yargılama devam ederken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kavala’nın makul şüphe olmadan siyasi sebeplerle tutuklandığını belirterek ‘derhal tahliye edilmesi’ yönünde bir karar verdi.

AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Kavala’nın iddianamenin hazırlanması ve sonrasında yapılan yargılama tam 2 yıl 3 ay 17 gün sürdü.

Silivri’deki 30. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020’de Gezi Davasında beraat ve Osman Kavala hakkında tahliye kararı verdi.

Osman Kavala tahliyeye hazırlanırken aynı gün ilk olarak hakkında gözaltı kararı çıkartıldı. Özgürlüğüne kavuşamadan tekrar tutuklandı. Bu kez tutuklanma gerekçesi 15 Temmuz soruşturmasıydı. Hatta aynı dosyadan 11 Ekim 2019’da “tutuklama tedbiri ölçülü değil” denilerek resen tahliye edildiği ortaya çıktı.

Bu sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yargıya müdahale sayılabilecek bir hamleyle beraat kararı veren mahkemeyi eleştirdi. Arkasından da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) beraat kararı veren mahkeme heyeti hakkında soruşturma başlattı.

İkinci suçlama ‘casusluk’

Osman Kavala yeniden tutuklanmasının ardından bu kez “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlandı. İlerleyen süreçte Gezi Davası’nın savcısı Edip Şahirer beraat kararını İstinaf’a taşıdı.

Adalet Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi’nde Osman Kavala’nın tutukluluğunu savundu. Kavala’nın herhangi bir hakkının ihlal edilmediğini iddia etti. Kavala’nın ‘casusuluk’ suçu işlediğine dair kuvvetli belirtinin olduğu savını ortaya attı.

Hatta AİHM’in ihlal kararıyla Osman Kavala’nın ikinci tutukluluğu arasında suç farkı olduğunu belirterek yargılamanın aynı olmadığını söyledi.

Ancak bu sırada Avrupa Konseyi AİHM kararının Osman Kavala üzerindeki tüm suçlamaları kapsadığını belirten ve yeniden ‘derhal tahliye’ isteyen bir açıklama yaptı.

İddianame savcısı bakan yardımcısı oldu

Artık AYM’den Osman Kavala’nın tutukluluğuyla alakalı bir hüküm beklerken bu sefer ikinci iddianame geldi. İddianame de daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Adalet Bakan Yardımcılığına atanacak olan dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz’ın elinden çıktı. Kavala hazırlanan bu ikinci iddianamede “siyasal veya askerî casuslukla” suçlandı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bunlar yaşanırken tekrar tekrar Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istedi. Türkiye’yse uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hatırlattı.

Devamında Osman Kavala iddianamesini Savcı Hasan Yılmaz’ın yazdığı davanın yargılaması başladı. Mahkemeden beklenen tahliye kararı çıkmadı. Tahliye kararı çıkmadığı gibi ilerleyen günlerde de Anayasa Mahkemesi karar vermeyi sürekli ertelediği Osman Kavala’nın bireysel başvurusunda “ihlal yok” dedi. Ancak karar Genel Kurul’dan 7 üyeye karşı 8 üyenin oy çokluğuyla çıktı.

Gezi Davası sil baştan

Hemen ardından da İstinaf, Savcı Edip Şahiner’in başvurusunda Osman Kavala’nın ve diğer Gezi sanıklarının beraat kararını bozdu.

İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi de İstinaf kararı uyarınca Osman Kavala’nın casuslukla yargılandığı davayı Gezi Davasıyla birleştirdi. Derken 21 Mayıs 2021’de de Gezi Davasının görülmesine yeniden başlandı.

Bu sırada mahkeme bu sefer çArşı’yla Gezi davalarının bileştirilmesine karar verdi. Ancak birleştirmeye ‘muvafakat’ veren de İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mahmut Başbuğ’du. Başbuğ İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına getirildi. Kendi talebine muvafakat verdikten sonra İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesine geri döndü.

İlerleyen süreçte yine duruşmalar görüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden yargılamaya müdahale edercesine Osman Kavala’yı hedef aldı. Osman Kavala bunun üzerine artık duruşmalara katılmayacağını ve savunma yapmayacağını açıkladı.

Bir yandan yargılama devam ederken bu sefer savcı Edip Şahiner çıkıp Gezi’yle çArşı davasının ayrılmasını istedi. Bu sırada da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararını yerine getirmediği için Türkiye’ye karşı ihlal sürecini başlattı.

Casusluk suçlaması kayboldu yerine TCK 312 geldi

21 Şubat 2022’deki duruşmada da Gezi’yle çArşı davaları ayrıldı. Ancak Osman Kavala yine tahliye edilmedi. Ve herkes 21 Mart’ta yapılacak son duruşmayı beklerken savcı Edip Şahiner celse arasında esas hakkındaki mütalaasını verdi.

Şahiner mütalaada Osman Kavala için Mücella Yapıcı’yla birlikte ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istedi. Bunu talebi de “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs (TCK 312)” suçuyla gerekçelendirdi.

Ancak Osman Kavala’nın ikinci tutukluluk gerekçesi bu suçlama değildi. Osman Kavala ilk Gezi yargılamasında beraat ettikten sonra serbest bırakılmadan tekrar tutuklanınca bu sefer “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlanmıştı. Ve Osman Kavala’nın tutukluluk nedeni olarak bu suçlama gösterilmişti.

Sonuç olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararına uymayarak Osman Kavala’yı bu suçlamadan müebbet hapse mahkum etti.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Kararların Bağlayıcılığı ve İnfazı” başlıklı 46. maddesi şöyle:

1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.

2. Mahkeme’nin kesinleşen kararı, icrasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.

3. Bakanlar Komitesi, kesinleşen bir kararın icrasının denetlenmesinin, söz konusu kararın yorumundan kaynaklanan bir zorluk nedeniyle engellendiği kanaatinde ise, bu yorum konusunda karar vermesi için Mahkeme’ye başvurabilir. Mahkeme’ye başvurma kararı, Komite toplantılarına katılma hakkına sahip temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınır.

4. Bakanlar Komitesi, bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın, taraf olduğu bir davada verilen kesin karara uygun davranmayı reddettiği görüşünde ise, ilgili Taraf’a ihtarda bulunduktan sonra, Komite toplantılarına katılmaya yetkili temsilcilerin üçte iki oy çokluğu ile alınacak bir kararla, ilgili Taraf’ın 1. fıkrada öngörülen yükümlülüğünü yerine getirmediği meselesini Mahkeme’ye intikal ettirebilir.

5. Mahkeme 1. fıkranın ihlal edildiğini tespit ederse, alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesi’ne gönderir. Mahkeme, eğer 1. fıkranın ihlal edilmediğini saptarsa, davayı, incelemesine son verecek kararı alması için Bakanlar Komitesi’ne iletir.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Dünyanın En Fakir Ülkelerinin Parası TL Karşısında Yüzde 100 Değer Kazandı

Türk lirasının (TL) değer kaybı devam ederken bir yandan dolar endeksi de son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Türk lirası dolar, Euro, Sterlin dışındaki diğer para birimleri karşısında da değer yitirdi. Öyle ki dünyanın en fakir üç ülkesinin para birimleri TL değer kaybedince iki kata kadar değerlendi. 

Cumhuriyet’ten Bora Erdin’in haberine göre; enflasyon baskısı ile birlikte 2003 yılındaki 100 TL’nin gücü bugün 9 TL’ye geldi. Dünyanın en fakir ülkesi Burundi Frangı bir yılda TL karşısında yüzde 90 değer kazandı. TL halen Burundi Frangı karşısında değerli bir pozisyonda konumlanıyor. 11 milyon nüfusa sahip Burindi’de kişi başına sadece 275 dolar düşüyor.

n fakir ikinci ülke de yüzde 63 değer kazandı

Geçen yıl 9 Temmuz’da 0,0044 olan Burundi Frangı bir yılda yüzde 93 değerlenerek 0,0085 seviyesine geldi. Dünyanın en fakir ikinci ülkesi konumunda olan Orta Afrika Cumhuriyeti’nin para birimi de ‘Frank’. Milli geliri 1,5 milyar dolar olan ülkede kişi başı gelir 306 dolar seviyelerinde seyrediyor.

Ülkenin para birimi son 5 yılda neredeyse tüm para birimleri karşısında zayıflarken son bir yılda TL karşısında değerlenmeye başladı. Ülkenin para birimi hala TL’den değersiz. Ancak TL’nin en düşük seviyede olduğu 20 Aralık 2021’de 0,028 seviyesine yükselen Orta Afrika Frangı 9 Temmuz 2022’de 0,027’ye ulaştı. Ülkenin para birimi halen TL karşısında değersiz ancak bir  yılda TL karşından yüzde 63 değer kaydetti ve 0,016’dan 0,027’ye geldi.

Somali şilini yüzde 115 değerlendi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin son on yılda 1 milyar dolardan fazla yardım yaptığını duyurduğu Somali şilini de bir yılda TL karşısında yüzde 115 değer kazandı. Yönetim şekli cumhuriyet olan ülkede milli gelir 5,95 milyar dolar seviyesinde ve ülkenin nüfusu yaklaşık 11 milyon.

(Kaynak: Cumhuriyet)

Paylaşın

Yemeğe Tuz Atmak Ömrü Kısaltıyor

Yüz binlerce İngiliz’in verileri kullanılarak yapılan bir araştırmaya göre hazır, pişmiş yemeğe daha da tuz katmak insan ömrünü ortalama 2 yıl kısaltıyor. Araştırmayı yürütenler, bunun tuz tüketimi ile erken ölüm arasındaki bağlantıyı inceleyen ilk çalışma olduğunu söylüyor.

Sputnik’te yer alan habere göre; Orta yaşlı 500 bin İngiliz’le yapılan bir araştırma, yemeğe tuz atmanın erken ölümle yakından ilişkili olduğunu ortaya koydu. Bu kişilerin genetik ve sağlık geçmişlerinin kayıtlarının tutulduğu UK Biobank kullanılarak yapılan araştırmaya göre tuz erkeklerin ömrünü en az 2, kadınların ömrünü de 1.5 yıl kısaltıyor. Yemeği pişirirken atılan tuz miktarı ise araştırmaya dahil değil.

Araştırmada sağlıksız yaşam sürme gibi diğer faktörler de göz ardı edilmesi ancak araştırmayı yürüten ekip elde edilen sonuçların insanların yemeklerine tuz atmayı bırakmasını düşünmesine gerektirecek kadar güçlü olduğunu gösterdiğinin altını çizdi.

Araştırmanın başındaki isimlerden Prof. Lu Ki, “Bildiğim kadarıyla araştırmamız, yemeğe tuz katılması ile erken ölüm arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk araştırma olma özelliği taşıyor. Masada önümüzde duran yemeğe daha az tuz katarak ya da hiç katmayarak sodyum tüketimini biraz azaltmanın sağlık açısından büyük getirileri olacaktır; özellikle de geniş kitlelerde başarılabilirse” ifadelerini kullandı.

Öyle ki 2006-2010 arası tuz tüketimleri açısından takip edilen araştırma katılımcıları arasında yemeğine her zaman tuz katanların erken ölüm riski yüzde 28 olarak belirlendi. 50 yaşında olup da tuzdan vazgeçmeyen erkek ve kadınlar için yaşam beklentisi de sırasıyla 2.3 ve 1.5 yıl kısaldı.

Erken ölüm getiren diğer faktörler ise yaş, cinsiyet, etnik köken, vücut ölçüleri, sigara- alkol kullanımı, fiziksel aktivite, yeme alışkanlıkları ile diyabet, kanser ve kalp hastalıkları gibi tıbbi durumlar. Batı ülkelerinde sodyum tüketiminin neredeyse yüzde 70’i işlenmiş ve hazır gıdalardan kaynaklanıyor.

Paylaşın