Kılıçdaroğlu’nun En Güçlü Rakibi: ‘Seçilmesi Zor’ Algısı

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı Adayının kim olacağı gündemdeki yerini korurken, Halk TV yazarı İsmail Saymaz, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “en güçlü rakibinin ‘seçilmesi zor’ algısı” olduğunu söyledi.

Saymaz bugünkü köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığının kesinleştiğini görüşünü dile getirdi. Anketlerde CHP liderinin önde olduğunu ifade eden Saymaz, şunları yazdı:

“CHP liderinin isim vermeden eleştirdiği Özer Sencar’a ait olan MetroPoll Araştırma’nın anketlerinde bile Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın en az beş puan önünde görünüyor. Kılıçdaroğlu’nun beğenisi ve puanı gitgide yükseliyor üstelik.

Kılıçdaroğlu seçilebilir mi? Evet, seçilebilir. Peki, en büyük rakibi Erdoğan mı? Değil. En büyük rakibi ‘seçilmesi zor’ algısı.

İyi Partililerdeki direnişin gerekçesi Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği değil. Hatta Kılıçdaroğlu bürokratik deneyimi, harama el sürmemiş olması, örnek aile yaşantısı, milliyetçi ve muhafazakarlarla kurduğu bağ esas alındığında İyi Partililerin ilk tercih edeceği isim. Ancak ‘seçilmesi zor’ algısı İyi Partilileri düşündürüyor.

“Bu algının üç dayanağı var” diyen Saymaz, şöyle devam etti:

Biri anketler. Anketlerde Yavaş ve İmamoğlu’nun isimleri de sıralandığı için Kılıçdaroğlu, daha az şanslı görülüyor. Yavaş ve İmamoğlu seçenek olmaktan çıkar, Kılıçdaroğlu tek aday olarak anketlerde yerini alırsa bu algı değişir.

İkincisi, Erdoğan’ın inşa ettiği ‘Bay Kemal’ imajı. Erdoğan, CHP liderliğine seçildiği günden beri Kılıçdaroğlu hakkında “CHP’nin genel müdürü”, “SSK’yı batırdı” ve “Girdiği her seçimi kaybetti” şeklinde argümanlar türeterek, sık sık kullanıyor. Kılıçdaroğlu, ‘Bay Kemal’ lakabını sahiplenerek, tersyüz etme yolunu seçti. Zekice bir hamle yaptı. Fakat bu dakikadan sonra Kılıçdaroğlu’nun ‘Bay Kemal’i yeni bir imajla yüklemesi gerekir. Kılıçdaroğlu’nun birikimi ve yetenekleri bu güncellemeyi sağlayabilir. Elazığ buna örnektir. Elazığ’da aslında söylemediği “Selahattin Demirtaş’ın göğsüne şeref madalyası takacağım” sözünün yazılı olduğu afişin önünde poz vermesi, yalnızca HDP’lilerin değil, eli CHP’ye oy vermeye gitmemiş muhafazakar Kürtlerin de sempatisini kazandı. Bu irade ve kararlılık ‘seçilmesi zor’ algısını yıkabilir.

Üçüncüsü… Gözardı etmemek gerekir ki Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını yine kutuplaştırarak yürütecektir. Kılıçdaroğlu’nu HDP’lilerin, Alevilerin ve solcuların adayı diye göstermek, yüzde 30’luk sosyolojiye sıkıştırmak isteyecektir. Kılıçdaroğlu, sosyoloji tuzağını ‘Herkesin Cumhurbaşkanı’ iddiasıyla bozabilir. Bay Kemal, 31 Mart’ta İstanbul ve Ankara’yı getiren başarının asıl mimarı. Bir kere başardı. Bir kere daha başarabilir.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

ABD’den Rusya’ya ‘Nükleer Silah’ Uyarısı

ABD ile Rusya arasında ‘nükleer silah’ gerilimi tırmanıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya’nın Ukrayna’ya karşı herhangi bir şekilde nükleer silaha başvurması halinde  kararlı bir karşılık vereceğini bildirdi ve Moskova’yı “felakete varan sonuçlarla” karşı karşıya kalacağı konusunda uyardı.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan NBC televizyonunda yaptığı açıklamada “Eğer Rusya çizgiyi aşarsa, bunun Rusya için felakete varan sonuçları olur” dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i seferberlik ilan ettiği televizyon konuşmasında üstü kapalı bir biçimde ‘nükleer tehditte’ bulunmasıyla ilgili değerlendirmede bulunan Sullivan, “ABD’nin bunun tam olarak ne anlama geldiğini özel olarak Moskova’ya ilettiğini” belirtti.

Sullivan ayrıca ABD’nin Rusya ile sık sık ve doğrudan iletişim içinde olduğunu, bunun son günlerde Ukrayna’daki durum ve Putin’in eylem ve tehditlerine yönelik tartışmaları da kapsadığını sözlerine ekledi.

Putin’in “Ukrayna halkını haritadan silme niyetinin hala sürdüğünü” belirten Sullivan “Bu nedenle o buna devam ettikçe biz de silahlar, cephanelik, istihbarat ve sunabildiğimiz her türlü desteğe devam etmek zorundayız” diye konuştu.

Ukrayna nükleer güce sahip ülkelerden seslerini yükseltmesini istemişti

Ukrayna’da işgal ettiği topraklarda referandum düzenleyerek Rusya’ya katılımını sağlamayı amaçlayan Moskova, bu topraklara yönelik saldırıları Rusya’ya saldırı olarak göreceğini açıklamış, böyle bir durumun da nükleer silah kullanımı da dahil Rusya’nın kendini savunma gerekçesi olacağını duyurmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa seferberlik ilan eden Putin, “Rusya’ya karşı saldırgan söylemler kullananlara hatırlatmak isterim ki, bu ülkenin çeşitli silahları var, bazıları NATO ülkelerinin sahip olduğundan daha modern. Toprak bütünlüğümüz tehdit edilirse Rusya mevcut tüm yolları kullanacak, bu bir blöf değil” ifadelerini kullanmıştı.”

Ukrayna Dışişleri Bakanı Dymitro Kuleba bu tehditleri “sorumsuzca ve kesinlikle kabul edilemez” ifadeleriyle tanımlamış ve “Ukrayna teslim olmayacak. Bütün nükleer güçlere seslerini yükseltmelerini ve Rusya’ya böyle bir söylemin dünyayı tehlikeye atacağını ve hoş görülmeyeceğini açıkça söylemeli” ekliden sosyal medya hesabından paylaşımda bulunmuştu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İtalya’da Aşırı Sağcı Parti Sandıktan Birinci Çıktı

Giorgia Meloni liderliğindeki aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri partisi, İtalya’da Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinin belirlendiği genel seçimlerde birinci oldu. Salvini, yaptığı açıklamada koalisyonun “hem Meclis’te hem de Senato’da açık bir avantaja” sahip olduğunu söyledi. 

Haber Merkezi / Seçime katılım oranı yüzde 64 oldu, bu oran 2018’deki son genel seçimlerden 10 puan daha düşük.

Seçimde, kendilerini 5 yıllığına temsil edecek 200 sandalyeli parlamentonun üst kanadı Cumhuriyet Senatosu ile 400 sandalyeli parlamentonun alt kanadı Temsilciler Meclisinin yeni üyeleri belirleniyor.

İtalya’nın Kardeşleri (FDI) oyların yüzde 22 ila 26’sını alırken, koalisyon ortakları Matteo Salvini’nin aşırı sağcı Lig Partisi ve Silvio Berlusconi’nin muhafazakar Forza Italia (FI) partisi sırasıyla yüzde 8,5 ila 12,5 ve yüzde 6 ila 8 aralığında oy aldı.

Resmi olmayan rakamlara göre FDI, FI ve Lig koalisyonunun hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da çoğunluğu garantilemesiyle 1945’ten bu yana ilk kez aşırı sağcı bir parti İtalya’yı yönetebilir. 45 yaşındaki Meloni, partisinin kazandığı nispeten yüksek oy oranıyla ülkenin ilk kadın ve aşırı sağcı başbakanı olmaya çok yakın.

Meloni’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yanaki en aşırı sağcı İtalyan hükümetini kurması bekleniyor. Ancak İtalya’nın bir sonraki liderinin kim olacağı kararı İtalyan Cumhurbaşkanına ait ve bu süreç zaman alabilir.

AB’nin en büyük üçüncü ekonomisindeki bu durumun Avrupa’nın büyük bölümünde kaygı yaratması bekleniyor.

Kitleselleşmiş ve söylemini nispeten merkeze yaklaştırmış olmakla kökenindeki neo-faşist baskın karakteri koruya gelen İtalya’nın Biraderleri’nin  ittifak yaptığı göçmen karşıtı Matteo Salvini ve eski Başbakan Silvio Berlusconi ile bir koalisyon hükümeti kurarak iktidara yükselmesi mümkün görünüyor.

Solun en büyük gücü Demokrat Parti (PD) yüzde 17 ila 21 arasında bir oya ulaşacak görünüyor. 5 Yıldız Hareketi (M5S) ise yüzde 13,5 ila 17,5 oy oranı ile 2018’deki 30’u aşan tarihsel başarısının oldukça gerisinde kaldı.

İtalya’nın Biraderleri , Lega  ve Forza Italia  ile bazı küçük partilerden oluşan sağ ittifakın toplam oy oranı yüzde 41-45 dolaylarına çıkarken PD’nin şemsiyesi altındaki merkez sol ittifakın oy oranı yüzde 25,5-29,5 arasında kaldı.

Erken seçim kararı, Şubat 2021’de pandemi sonrası toparlanmayı yönetmek üzere başbakanlığa atanan Mario Draghi hükümetinin geçen Temmuz’da düşmesi üzerine alınmıştı.

İtalya’da genel seçimlerde doğrudan başbakan adayları yarışmasa da seçimi kazanan ittifakın liderinin hükümeti kurmakla görevlendirilmesi öngörülüyor. Hükümeti kurma görevini verme yetkisi cumhurbaşkanına ait ve sürecin haftalar sürebileceği belirtiliyor.

Paylaşın

Altılı Masa, CHP Lideri’nin ‘Benimle Misiniz?’ Çıkışını Nasıl Yorumluyor?

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakatını imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa’da, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun partililere yönelik “benimle misiniz” çıkışını bir dayatma olarak görmediği konuşuluyor.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partisinin İzmir’de düzenlediği kampın açılış konuşmasında yaptığı “Benimle misiniz?” çıkışı Ankara siyaset kulislerinde büyük yankı uyardı.

Partililere seslenen Kılıçdaroğlu, “Artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz? Bazılarınızın sesi çıkmıyor, bazılarınızın da isteyerek veya istemeyerek zarar verdiğini de görüyorum. Artık karar verin” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin ardından CHP’li büyükşehir belediye başkanları, genel başkan yardımcıları ile milletvekilleri, sosyal medyadan “yanındayım” etiketi ile Kılıçdaroğlu’na destek verdi.

Parti içinde ‘adaylık’ ilanı yorumu

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün Ankara kulislerinden aktardığına göre, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı parti içerisinde “adaylık ilanı” olarak yorumlandı. CHP’li üst düzey bir yetkili Kılıçdaroğlu’nun bu konuşmayla iki ayrı adrese gönderme yaptığını dile getirdi. Yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Sesiniz çıkmıyor” ifadesiyle adı sık sık adaylık için geçen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a mesaj gönderdiği iddiasında bulundu.

Aynı yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Bazılarınızın da isteyerek veya istemeyerek zarar verdiğini görüyorum” sözleriyle de “HDP’ye bakanlık verilebilir” açıklamasıyla altılı masada krize neden olan İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile benzeri açıklamalar yapan partilileri uyardığını öne sürdü. Aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun adaylığını net bir dille ilan etmiş olduğunu savunan yetkili, önümüzdeki dönemde Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına çok daha emin adımlarla yürüyeceğini savundu.

Altılı Masa aynı görüşte değil

Masanın ikinci büyük ortağı İYİ Parti’de “Kılıçdaroğlu, bir yola çıkıyor ve destek istiyor ancak bunu mutlaka adaylık ilanı olarak görmemek gerek” değerlendirmesi yapılıyor. Ortak cumhurbaşkanı adayı için alınacak kararın genel başkanlar tarafından verileceğini hatırlatan İYİ Partili yetkililer, “Kılıçdaroğlu’nun bu ifadelerinin tam olarak ne için söylendiğini iyi irdelemek gerekiyor. Kılıçdaroğlu, partisinden belirlenecek aday için karar alma yetkisi istiyor” değerlendirmesini de yapıyor. Öte yandan İYİ Parti’de 30 Eylül Cuma günü hem Genel İdare Kurulu toplantısı hem de milletvekilleri ile bir toplantı yapılacak. Bu toplantılarda da Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin gündeme gelmesi ve 2 Ekim’deki liderler buluşması öncesinde bir strateji belirlenmesi bekleniyor.

“Adaylık dayatması olarak görmüyoruz”

Saadet Partili yetkililer de masanın birlik ve beraberliğini önemsediklerini belirterek, “Parti içerisindeki her partinin kendi iç bünyesinde birlik ve beraberlik yönünde yaptığı çalışmaları masanın aleyhine görmüyoruz” diyor. Partili üst düzey bir yetkili, “Hiçbir partinin bugüne kadar masaya adaylık dayatması göstermediğini biliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını da böyle bir adaylık dayatması olarak görmüyoruz” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun parti içerisindeki birlik ve beraberliği sağlamaya yönelik mesajlar verdiğini kaydeden yetkili, “Bu süreçte her partinin kendi iç konsodilasyonu büyük önem taşıyor” diye konuştu.

Gelecek Partisi de, Kılıçdaroğlu’nun sözlerini parti içi bir değerlendirme toplantısı olarak görüyor. Kılıçdaroğlu’nun partide üst düzey yöneticilere de seslendiğini kaydeden Gelecek Partili yetkili, “CHP içerisinde birileri sürekli aday öne sürüyor. Bunun içinde belediye başkanları da var. Dolayısıyla parti bir senkronizasyon kaybına uğradı. Kılıçdaroğlu, bu kaybı toparlamaya çalışıyor. Doğru da yapıyor” ifadesini kullandı. Bu sözleri adaylık ilanı olarak görmediklerini kaydeden yetkili, “Kılıçdaroğlu, ‘Adaya masa karar verecek’ diyor. Bizim için esas olan odur” diye konuştu.

“Partiyi huzursuz edenlere ‘susun’ mesajı verdi”

Demokrat Parti’de yapılan değerlendirmelerde de Kılıçdaroğlu’nun parti içerisinde huzursuzluk yaratanlara yönelik uyarılarda bulunduğu konuşuluyor. Demokrat Partili üst düzey bir yetkili, “Kemal Bey, kendi partisi içinde ileri geri konuşan, boş konuşan ortalığı huzursuz edenlere karşı susun mesajı verdi” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu’nun herhangi bir adaylık dayatmasında bulunmadığını kaydeden yetkili, “Her partinin genel başkanı tabii adaydır. Masadan Kılıçdaroğlu aday çıkarsa destekleriz, hakkıdır da. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri adaylık dayatması olarak görülmemeli” diye konuştu. Aynı yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Bazılarınızın sesi çıkmıyor” sözleri ile ilgili de “Kemal Bey, kendisine yönelik saldırılar sürerken, ağır ithamlar yöneltilirken parti içerisinde sessiz kalan milletvekili veya farklı makamlarda bulunan belediye başkanlarına seslendi” değerlendirmesinde bulundu.

‘Söylem birliğinden sonra konuşulur”

DEVA Partili üst düzey bir yetkili de adaylık konusunda önce Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin yol haritasının netleştirilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Bunun yanında tematik konularda ortak söylem birliği için de çalıştıklarını kaydeden yetkili, “Bu meseleleri aştıktan sonra ancak adaylığı konuşabiliriz. Kemal Bey’in de böyle düşünerek kendi partisinin içine yönelik bir mesaj verdiğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı. Aynı yetkili, “Biz bu sözlerden en ufak bir şekilde rahatsızlık duymayız ve üzerimize de almayız. Kemal Bey’in kendi arkadaşları ile alakalı bir güven testi yürüttüğünü düşünüyoruz” ifadelerini de kullandı.

Paylaşın

Avrupa Birliği: Putin Nükleer Silah Konusunda Blöf Yapmıyor

Ülkesini savunmak için nükleer silahlara başvurabilecekleri tehdidinde bulunan Rusya Devlet Başkanı Putin, aynı açıklamasında blöf yapmadığını da söylemişti. AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Borrell bu cümleye atıfla “Eğer insanlar blöf yapmadıklarını söylüyorlarsa bunu ciddiye almalısınız” dedi.

Yedinci ayındaki işgali sonlandıracak ve Ukrayna’nın bağımsızlığı ve egemenliğini koruyacak bir diplomatik çözümün kesinlikle bulunması gerektiğini de söyleyen Borrell, böyle bir çözüm olmazsa “başka bir savaş daha çıkar” görüşünü savundu.

Avrupa Birliği (AB) Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, BBC’ye yaptığı açıklamada savaşın tehlikeli bir noktaya ulaştığını söyledi.

Lyse Doucet’e konuşan Borrell, “Rus ordusu köşeye sıkışmış durumda ve Putin’in nükleer silah tehdidi ile buna tepki vermesi çok kötü” dedi.

Rusya son hafta içinde Ukrayna toprağı 4 bölgeyi ilhak etmek için harekete geçti ve kısmi seferberlik ilan etti.

Josep Borrell, yedinci ayındaki işgali sonlandıracak ve Ukrayna’nın bağımsızlığı ve egemenliğini koruyacak bir diplomatik çözümün kesinlikle bulunması gerektiğini de söyledi.

Borrell, böyle bir çözüm olmazsa “başka bir savaş daha çıkar” görüşünü savundu.

Rusya lideri Vladimir Putin, ülkesini savunmak için nükleer silahlara da başvurabilecekleri tehdidinde bulunmuştu.

Putin “yıkım yaratacak farklı silahları” bulunduğunu hatırlattığı açıklamasında “blöf yapmadığını da” vurgulamıştı.

Borrell bu cümleye atıfla “Eğer insanlar blöf yapmadıklarını söylüyorlarsa bunu ciddiye almalısınız” dedi.

Aynı konuşmada Putin 300 bin civarındaki yedek personeli silah altına almayı planladığını duyurmuştu.

Bunlar askeri eğitimi olan kişiler ve Vladimir Putin Ukrayna’daki savaş için gerekli kabiliyetlere sahip olanların çağırılacağını vurguladı.

Bunlara bazıları 60 yaşının üzerinde olan ve emeklilikten geri çağırılan subaylar da dahil.

Eylül ayı başında gelen karşı taarruzda özellikle Harkov kenti doğusunda  Ukrayna ordusu önemli kazanımlar elde etti.

Ülkenin lideri Volodimir Zelenskiy geri alınan toprağın büyüklüğünün sekiz bin kilometrekare olduğunu açıkladı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de, Güvenlik Konseyi’nin Ukrayna Savaşı konusunda yaptığı özel toplantıda, nükleer bir savaştan bahsetmenin “tamamen kabul edilemez” olduğunu söyledi.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

‘Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Kuruluşu Açıklandı; Yol Haritası Paylaşıldı

Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı İstanbul’da düzenlenen halk buluşmasında kuruluşunu ilan ederken, ittifakın yol haritasını kamuoyu ile paylaştı. 

Haber Merkezi / Buluşmaya ittifak partilerinin ve kurumlarının başkanları ve eş genel başkanları, sözcüleri, milletvekilleri, sendika temsilcileri, işçiler ve binlerce yurttaş katıldı. Haliç Kongre Merkezi’ndeki halk buluşması, katılımcıların salona girişleriyle başladı.

Öte yandan ittifak bileşeni partilerden EHP Sözcüsü Özge Akman, Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ile Mithat Sancar, SMF Dönem Sözcüsü Barış Kayaoğlu, TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TÖP Sözcüleri Perihan Koca ile Juliana Gözen salona birlikte giriş yaptı.

HDP bileşenlerinden Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Başkanı Keskin Bayındır, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Şahin Tümüklü, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Çiçek Otlu, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Esengül Demir, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, SODAP Eş Sözcüleri Kezban Konukçu ve Sezgin Kartal, SYKP Eş Genel Başkanları Canan Yüce ve Cavit Uğur, Yeşil Sol Parti Eş Sözcüleri Ayşe Erdem ve İbrahim Akın da salonda yerlerini aldı.

n ardından Emek ve Özgürlük İttifakı deklarasyonunu açıkladı. Deklarasyonun tam metni ise şöyle:

“Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakının yarattığı yıkımı durdurmak, Tek Adam Yönetimi’ni sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin acil görevidir. Bu değişim ve dönüşümün yaşanabilmesi için emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlerin ortak ve birleşik mücadeleyi güçlendirmesi ve kararlı bir şekilde sürdürmesi büyük önem taşıyor. Bu birlik ve mücadele yeni dönemin belirleyici, etkin bir gücü de olmak zorundadır. Halkın beklentisi ve talebi de bu yöndedir.

Verilecek ortak mücadele, takınılacak güçlü ve kararlı tutum, halkın acil ekonomik taleplerinin elde edilmesi ve demokratikleşme yolunda adımlar atılmasını sağlayacak bir yürüyüş olacaktır. Bu yürüyüşün uğrak yerlerinden biri olan seçimler Türkiye için kritik bir anlam taşımaktadır. Seçim sürecinde halkın gelecek umutlarını salt sandığa bağlamadan, ancak sandığın önemini de görmezden gelmeden emek ve demokrasi mücadelesini yükselterek, bu temelde halkı seçimlerden kazanımla çıkmaya motive etmek ve seçim güvenliği için bütün tedbirleri almak ihmal edilemez bir sorumluluktur. İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte ekonomik ve politik acil görevlerin gerçekleşmesi için hedeflediğimiz ittifak, sömürülen ve ezilen bütün halk kitlelerinin ittifakıdır. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının dayanışması ve ittifakıdır. Ortak, güçlü ve kararlı bir mücadele zeminidir.

“Emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır”

Bu iktidarın program ve icraatları, emperyalizmin, sermaye sınıfının, kendi yandaş şirket ve holdinglerinin çıkarlarını önceleyen bir politik anlayışa ve uygulamalara dayanıyor. Yandaşları da palazlandıran bu haksız ve usulsüz ihale sistemi hukuken yeniden incelenmeyi gerektiriyor. İzlenen sömürü ve baskı politikalarının işçi ve emekçilerde, yoksul çiftçi, köylü ve esnafta, ezilen halk kesimlerinde yarattığı ekonomik ve sosyal yoksunluk toplumun birinci derdi haline gelmiştir. Hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, geçinme, barınma vb. sorunlarının çözülmesi için somut adımların atılması ve işçilerin, emekçilerin, ezilen halk kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi bugün herkes için ilk meseledir. Bu gerçekten hareketle yaşanan ekonomik krizin ve çok yönlü toplumsal yıkımın ağır faturasını yerli ve yabancı sermayeye ödetecek, emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır.

Bu kapsamda;

Zamların durdurulması, ücretlerin açlık ve yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanacak bir düzeye çıkarılması, işten atmaların yasaklanması, istihdamın artırılması, temel tüketim maddelerinden alınan vergilerin kaldırılması, az kazanandan az çok kazandan çok vergi alınması, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir ekonomik programın izlenmesi en büyük toplumsal ihtiyaçtır.

Bütçe kaynaklarının; saraylar, savaşlar, yandaşlar ve dış borçların ödenmesi için değil halkın ekonomik güvencesi ve doğrudan gelir destekleri için seferber edilmesi ilk adımlardır.

Halkın; elektrik, doğal gaz, su, internet gibi temel ihtiyaçlarının bir ‘sosyal haklar programı’ kapsamında, aylık geliri yoksulluk sınırının altında olan herkese ücretsiz sağlanması; KYK borçlarının tamamen silinmesi, emeklilikte yaşa takılanların (EYT), öğretmenler başta olmak üzere kamuda ataması yapılmayan tüm meslek gruplarının sorunlarının çözülmesi acil ihtiyaçtır. Emeklilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, yoksul çiftçilerin borçlarının silinmesi, mağduriyetleri olağanüstü artan esnafın desteklenmesi ilk yapılması gerekenler arasındadır.

Özellikle enerji ve ulaşım hatları, sağlık ve eğitim alanlarında nitelikli, parasız ve kamusal hizmetlerin verilebilmesi için işçilerin, emekçilerin denetimini içeren acil kamusallaştırma adımlarının atılması gereklidir.

Kadın yoksulluğuna son verecek, ekonomik yaşamın her alanında eşit ve etkin olmasını sağlayacak politikalar şarttır. 18 yaş ve altı çocuk emeğinin ücretli emek olarak kullanılması yasak olmalıdır.

‘Geri Kabul Anlaşması’ iptal edilmelidir. Dönmek isteyen sığınmacılar için bölgede barış ortamı sağlanmalı, birlikte yaşamı talep eden sığınmacılara mülteci statüsü verilmeli, birlikte yaşamın koşulları inşa edilmelidir.

“Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulan tek adam yönetimi, demokratik hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getirmiş, keyfiliği, zorbalığı, hukuksuzluğu ve adaletsizliği kurumsallaştırmış, bu ülkenin ve halkların yaşadığı sömürüyü, baskıyı ve çözümsüzlüğü derinleştirmiş, faşizan uygulamaları gündelik politikanın parçası haline getirmiştir.

Dolayısıyla tek adam sistemini ayakta tutan, besleyen tüm kurum, mekanizma ve bağımlılık ilişkilerini değiştirmek öncelikli amaçlarımızdandır. Seçim barajının kaldırılması, demokratik hakların, siyasal özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılmasının garanti altına alınması, demokratik, tarafsız ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulması acil bir ihtiyaçtır. Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır.

Bu kapsamda;

Yerinden ve yerelden demokratik yönetim için yerel yönetimlere merkezden kimi alanlarda yetki ve kaynak devrine bağlı, halkın güçlü katılım mekanizmalarının oluşması, yönetimin halkın oyuyla gelmiş kişilere ve yerel halk meclislerine devredilmesi, kayyum rejimine son verilmelidir.

Bütün işçi ve emekçilerin sınırsız sendikal örgütlenme, her türlü (hak, dayanışma, siyasal ve genel) grev ve toplu sözleşme hakkının güvence altına alınması, günlük çalışma süresinin 7 saat olması ve lokavtın yasaklanması gerekmektedir.

Demokrasiyi, eşit yurttaşlık taleplerini ve inanan inanmayan herkes için düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünü kapsayan bir laikliğin inşa edilmesi; Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının güvence altına alınması gerekmektedir.

Farklı kültürlere, kimliklere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygıya dayalı eşit yurttaşlık hakkı, temel bir ilke olarak benimsenmelidir.

Kanun hükmünde kararnamelerle yaratılan hak gasplarının giderilmesi, kamuda işe alımda ve atamalarda her tür ayırımcılığa son verilmesi, halk egemenliğine dayanan demokratik bir düzen için atılması gereken acil adımlardır.

Yurtta, bölgede ve dünyada barıştan yana, uzun vadeli halklar arası iş birliğine yönelik politikalar acil ihtiyaçtır. Bunun için emperyalist güçlerin ve iş birlikçilerinin çıkarları değil halkların ihtiyaçları esas alınmalıdır. Komşularımız başta olmak üzere diğer ülkelerle savaş ve çatışmaya, askeri güç gösterisine dayalı, yayılmacı politikaları terk etmek; eşit haklara dayalı, ilkeli ve barışçıl bir dış politika yürütmek gerçek anlamda bir halk egemenliği için zorunludur.

“Kürt sorununun çözümü için inkar ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması gereklidir”

Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunlardan biri de Kürt sorunudur. Demokratik çözüm ve barış için ülkedeki bütün toplumsal kesimlerin yaklaşımlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir politika olması gerekendir. Demokratikleşme ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan Kürt sorununun çözümü için inkar ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması gereklidir. Savaş politikaları, silah ve çatışma yöntemleri yerine, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikardır. Diyalog ve çözüm zeminini kurmak ve güçlendirmek; demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak olmak; bu çerçevede, başta ana dili hakkı olmak üzere tüm evrensel kimlik haklarının tanınması için gerekli düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.

“İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi ve uygulanması…”

Kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olması için her türlü güvencenin sağlanması zorunludur. Erkek egemen zihniyetten ve uygulamalardan kaynaklanan, kadınlara yönelik sistematik erkek şiddetiyle ve kadın cinayetleriyle çok kapsamlı bir mücadele şarttır. İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi ve uygulanması, toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki siyasal, idari, ekonomik ve kültürel tüm engellerin kaldırılması ilk acil adımlardır.

Gençlerin yaşam tercihlerine saygı duyan bir yaklaşımla, kendilerini serbestçe ifade edebilmeleri ve özgürce yaşayabilmeleri için başta eğitim ve kültür olmak üzere ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda bütün engeller kaldırılmalıdır. Eğitim her kademede parasız, bilimsel ve demokratik olmalıdır. Gençlerin ekonomik olarak desteklenmeleri, her alanda daha fazla yönetime katılmaları, yaratıcı ve ilerletici fikirlerin toplumda daha belirleyici hale gelmesine yol açacaktır.

Çocuklar toplumun kendine ait hakları olan özneleridir. Bunu böyle kabul edip, maruz kaldıkları bütün ayrımcılıkla mücadele etmeliyiz. Ülkemizde 10 milyonu aşkın engelli yaşıyor. Engellilik salt bedene indirgenen bir tıbbi yaklaşımla ele alınamaz. Toplumda her anlamda farkındalık yaratmak, engellilerin kamu hizmetlerinden eşit yurttaşlar olarak yararlanması için her çeşit düzenlenmenin kamu tarafından yapılması hayati önemdedir.

“Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınmalıdır”

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Neoliberal politikaların ülkede derinleşmesini sağlayan iktidar, bütün doğal varlıkları sermayeye peşkeş çekiyor. İklim krizine karşı acil durum ilanı, kâr ve rant uğruna çılgınca doğa ve çevre tahribatına yol açan, ormanları, tarım alanlarını, akarsuları tahrip eden ve ekolojik dengeyi bozan, doğaya karşı işlenen suçların odağı olan tüm projeler durdurulmalıdır. Enerji, ulaşım, kentleşme ve tarım başta olmak üzere tüm politikalarda doğanın korunması odaklı yaklaşım hem acil hem de zorunludur. Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınmalıdır.

Tarihi ve kültürel varlıkların yağmasına son verilmelidir.

“Hep birlikte başaracağız… “

Çağrımız Türkiye’nin aydınlık ve demokratik geleceğini düşünen tüm kurum, kuruluş ve partilere, tek tek yurttaşlaradır. Hep beraber sorumluluk alalım. Cumhuriyetin 2. yüzyılında yangın yerine çevrilen ülkeyi ortak talepler ve birlikte mücadele anlayışıyla özgür ve demokratik şekilde yeniden inşa edelim. Türkiye halkları ayrımcılığa, nefret söylemine, kutuplaşmaya, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkışmış bir egemen siyasete mahkum değildir. Emek, barış, özgürlük ve demokrasi değerleri temelinde halkın egemen olduğu bir toplumsal düzen kurabiliriz. Bunu başarmak ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin değiştirici gücüyle mümkündür. Herkesi bu anlayış ve çağrı doğrultusunda ortak ve birleşik mücadeleye davet ediyoruz! Hep birlikte başaracağız… “

Paylaşın

Pakistan’da ‘Muson Yağmurları’nın Bilançosu: 1606 Can Kaybı

14 Haziran’dan bu yana Pakistan’da etkili olan muson yağmurlarından kaynaklı sellerde can kaybı 1606’ya yükseldi. Yağışlar sebebiyle ölenlerin 579’u çocuk ve 325’i kadın.

Haber Merkezi / Pakistan Ulusal Afet Yönetim Ajansı (NDMA) verilerine göre, yağışlar sebebiyle 12 bin 863 kişi de yaralandı. 2 milyon 16 bin 25 ev hasar gördü, bunların 805 bin 3’ü tamamen yıkıldı.

Sellerde toplam 13 bin 74 kilometre yol, 392 köprü yıkıldı ve 1 milyon 67 bin 241 çiftlik hayvanı telef oldu. Yağışlardan 33,4 milyon kişi etkilendi.

Sel nedeniyle Sindh eyaletinin Sehvan Şerif kentinde evlerini terk etmek zorunda kalan yurttaşlar güvenli bölgelere geçti. Aylardır süren şiddetli yağışların insanları mahsur bırakması ve temiz suya erişiminin kısıtlanmasıyla ishal ve sıtma vakalarında artış olduğu bildirildi.

4 Eylül’de The Guardian’a konuşan Pakistan İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman, birincil kirleticilerin birinci dünya ülkeleri olduğunu, ancak faturayı yoksulların ödediğini söyledi.

Rehman zengin ülkelerin, küresel ısıtmanın yükünü çeken gelişmekte olan ülkelere tazminat ödemesi gerektiğinin altını çizdi.

Muson yağmurları hakkında

Muson sözcüğü, Arapça “mevsim” sözcüğünden geliyor; yağışların mevsimlik olduğunu vurgulamak açısından bu adlandırma kullanılıyor.

Musonlar denildiğinde akla ilk olarak “Asya musonu” gelse de bunun dışında ABD’nin güneybatı kıyılarını ve Meksika’yı etkileyen Meksika musonu veya Arizona musonu da denilen Kuzeybatı Pasifik Musonu da bilinen mevsimsel yağışlar arasında.

Güney, güneydoğu ve doğu Asya’da etkili olan muson yağışları, temel olarak yaz mevsiminde Umman Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu’nda denizdeki havanın daha serin olması nedeniyle ısınan Asya kara kütlesinin alçak basınç alanı oluşturmasıyla, nemli hava kütlesinin denizden karaya doğru taşınması sonucu meydana geliyor.

Yaz mevsiminde Hint Okyanusu üzerinde ortalama sıcaklık 25 santigrat dereceyken, karalarda 45 dereceye kadar çıkabiliyor. Denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınan dev bulut kütleleri Himalaya Dağları’na kadar olan bölgede mevsimsel yağışlara yol açıyor.

Yağışlar, Hint alt kıtası, Hindi Çini ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Çin, Kore Yarımadası, Japonya’ya kadar olan bölgede etkili oluyor. Ancak yağışların en fazla etkilediği bölge, cephe kütlesinin kuzeydeki Himalaya Dağları ile karşılaşarak sıkıştığı Hindistan, Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar’ı içine alan bölge. Bu bölgede yağışlar zaman zaman on binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olan sellere yol açıyor.

İklim krizi

Öte yandan, iklim krizi de söz konusu yağışların şiddetini ve yarattığı etkileri arttırabiliyor. Örneğin, çevre örgütü Germanwatch’ın Küresel İklim Riski verilerine göre, Güney Asya ülkesi Pakistan, halihazırda iklim krizinin sebep olduğu aşırı hava olaylarına karşı en kırılgan sekizinci ülke olma özelliği taşıyor.

İklim Değişikliği Bakanı Sherry Rehman da 6 Temmuz’da, yaşanan seller ile ilgili açıklamasında, “Bir gün yanıyorsunuz, ertesi sabah su baskınları bekliyorsunuz… Yani, Pakistan’daki durumun ne kadar ciddi olduğunu görebilirsiniz” demişti.

Paylaşın

Adaylık Tartışması ‘Altılı Masa’yı Sarsabilir Mi?

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakatını imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde 2 Ekim’de gerçekleştirecek.

Yaklaşık bir yıl süren ilk tur görüşmelerde yeni hükümet sistemi, seçim güvenliği, göç-göçmen politikaları, kamu kurumlarının yapılandırılması gibi konu başlıklarında uzlaşma sağlayan Altılı Masa önünde, cumhurbaşkanı adayını belirleme, geçiş süreci yol haritası, seçim ittifakı gibi önemli konu başlıkları duruyor.

Ancak ikinci tur görüşmeler öncesinde, adaylık ve iktidara gelinmesi halinde nasıl tutum alınacağı konusunda yapılan açıklamalar nedeniyle yaşanan tartışmalar, “Masada çatlak mı var, masa dağılıyor mu?”  sorularını da beraberinde getirdi.

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Tanju Tosun, CHP, İYİ Parti, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu Altılı Masa’ya ilişkin tartışmalar, seçim sonucuna olası etkilerine ilişkin BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın sorularını yanıtladı.

“Aday dayatma endişesi var”

Altılı Masa’nın ilk tur görüşmelerinde sanki daha iyimser bir hava vardı, “Yarının Türkiyesi’ni kurma” gibi güçlü bir hedef ortaya kondu. Şimdi siyasi parti yöneticilerinin yaptığı açıklamalar üzerinden bir gelirim havası var. Adaylık tartışması mı masayı geriyor?

Şimdi özellikle ikincil, tali politik aktörlerin zaman zaman yapmış oldukları açıklamalar, ister istemez masayı oluşturan partilerin liderlerinin ve parti teşkilatlarının nezdinde birtakım soru işaretleri oluşturmakta. ‘Bir emrivaki mi yapılacak?’ gibi.

Mesela CHP açısından baktığımızda, sayın Kılıçdaroğlu’nun kendisinin açıkça ifade etmese de, ya kimi çok yakınında olan isimlerin veya teşkilattan bazı aktörleri emrivaki mi yapıyorlar, bir dayatma mı yapıyorlar? “Zihinlerinde aday ismini Kılıçdaroğlu diye netleştirmişler. Fakat buradan, adeta bir kamuoyu baskısı oluşturup, önümüze bu süreci öyle taşımak istiyorlar…” Böyle bir endişeleri olduğu kanaatindeyim ben.

Liderler bu tür değerlendirmeler karşısında seslerini çıkarmıyorlar ama onların altındaki ikinci, üçüncü derecedeki politik aktörler anında refleks gösteriyorlar. Anında gösterilen bu refleks, ister istemez birtakım Altılı Masa’yı oluşturan partilerin hem kendi içinde hem partiler arasında da bir dalgalanmaya yol açıyor. Dışarıdan izleyen sade yurttaşlar olarak ne oluyor, süreç ilerlemeyecek mi, kopacak mı,  diye bir soru soruyoruz.

Ama şunu görüyorum; ikinci, üçüncü politik aktörlerin açıklamalarından sonra liderler bunu bir şekilde toparlıyorlar. Fakat aralarında da konuşmuyorlar anladığım kadarıyla bu meseleyi. Yani neden böyle oluyor, buna özellikle dikkat etmemiz gerekir diye aralarında konuşmak yerine, medya aracılığıyla bir şekilde konuşulmuş oluyor. Bu da diyalog sürecinde birtakım soru işareti uyandırıyor.

“Karşılıklı tavizler verip, en fazla kazancı elde etme stratejisi izliyorlar”

Bülent Kuşoğlu’nun “Kılıçdaroğlu aday olmazsa masa dağılır” açıklaması büyük tartışma yarattı. Masa bu aşamadan sonra dağılır mı? Yoksa 6 parti artık birbirine mahkum mu?

Bu saatten sonra masanın dağılma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu düşünürüm. Çünkü burada prosedürel şekilde ilerliyorlar ve benim izlediğim kadarıyla bu ortak aday belirlemeyi ajandalarının seçim yaklaştığı zamana bırakıyorlar. Bu çerçevede, tabii ki birbirlerine mahkum değiller.

Özellikle CHP, İYİ parti, onun dışında DEVA, Saadet, Gelecek Partisi birlikte yürümeleri durumunda, parlamentoda temsil edilme potansiyelleri, bu iki parti dışındaki partilerin de mevcut. Burada güçleri birleştirmek suretiyle, hem parlamentoda güçlü şekilde temsil, hem de cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma isteği var bunların. Yani birbirlerine mahkum olma durumu söz konusu değil.

Çok temkinli hareket ediyorlar. Zaman zaman güven kaybı kırılmasından ziyade,  “Acaba başka ajandalar var mı?” diye izliyorlar, kolluyorlar. Çünkü burada strateji doğrudan doğruya işbirliği halinde seçime gitmeleri durumunda, tüm tarafların kazanması esasına dayalı bir müzakere yürütüyor.

Altılı Masa’daki liderlerden birinin aday olarak çıkması durumunda, milletvekilliği anlamında özellikle küçük partilere en fazla milletvekilliği sağlayacak şekilde bir ittifak stratejisi olacağını düşünüyorum ben.

Yani karşılıklı tavizler veriyorlar. Fakat bu karşılıklı tavizlerin sonucunda en fazla kazancı elde etmeye yönelik bir strateji izliyorlar. Bu nedenledir ki, hepsi birbirlerine karşı, evet nazik ama ince eleyip sık dokuyorlar diyebiliriz.

“Dayatma karşısında ortak aday ihtimali az olabilir”

Tabii taşlı yola yeni girildi gibi de bir hava var. Meral Akşener, çok iddialı şekilde Çarşamba günü “Eğer aklı başında, sağduyulu, akıllı, stratejik yolculuk yapabilirsek, 13. Cumhurbaşkanı Millet İttitfakı’nın adayı olacak” diyordu. Sizce Millet İttifakı veya Altılı Masa akıllı bir strateji yürütüyor mu?

Bakıldığında, akıllı bir strateji yürütülüyor ama, partilerin yapısal unsurları içinde, genel başkanlardan sonra aşağı doğru inildikçe, politik aktörler kendi liderlerinin cumhurbaşkanı olması taraftarı aslında.

Sayın Akşener aslında anladığım kadarıyla bir mesaj da veriyor. Her türlü dayatmaya karşı olduğunu net bir şekilde dünkü (Çarşamba günkü) açıklamasıyla  ifade etti. Dayatma olmayacak. Yani zamanı geldiğinde bunu tartışacağız değerlendireceğiz ve kazanacak adayın kim olacağına ilişkin verilere göre hareket edip uzlaşacağız. Aksi taktirde dayatma karşısında ortak bir aday belirleme ihtimali biraz az olabilir. Böyle bir mesaj vermek istiyor aslında.

Adaylık tartışması: “CHP duygusal ve prestij meselesi olarak bakıyor”

CHP, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını mı dayatıyor? Akşener’in tepkisi buna mı?

Altılı Masa’da oy tabanı itibariyle en güçlü parti CHP ve onun Genel Başkanı Kılıçdaroğlu. İktidara susamış bir parti teşkilatları var. Cumhurbaşkanı makamı, bir partinin genel başkanının ulaşabileceği en üst makam. Hem icraat hem de parti için de politik prestij meselesi.

Hal böyle olunca, bir dayatma olamaz tabii ama aşırı duygu yüklü bir dışavurum var. Bu şekilde bakmak gerekir. Yoksa dayatılsa dahi, dayatmanın bir sonuç üretmeyeceğini CHP’li  politikacılar, teşkilatlar da biliyordur. Çünkü o, masadan ortaklaşa çıkacak bir karar.

CHP’liler adaylık meselesine duygusal bakıyorlar, prestij olarak bakıyorlar ve CHP’yi, genel başkanlarını görmek istedikleri yer bağlamında bakıyorlar.

“Masa ideolojik farklılıklardan değil, adaylık konusunda sarsıntı yaşayabilir”

İktidar kanadı, Altılı Masa’yı “5 benzemez” diye eleştiriyor. Erdoğan, “alternatifimiz yok” diyerek seçimi kazanma riski olmadığını söyledi. Dünya örneklerine de bakıldığında, böyle farklı ideoloji, hayata bakış farkı olan bir masa oluşumunun başarı şansı nedir, topluma güven verebiliyor mu?

Bugün gelinen nokta itibariyle bakıldığında kamuoyu araştırmalarına yansıyan bulgular seçmenin net bir şekilde alternatif arayışında olduğunu ve bu alternatifi en azından 5-6 partiye birden verdiğini görüyoruz. Yani aritmetik toplamları itibariyle bakıldığında, alternatif var. Zaten rekabetçi demokratik sistemlerde siyasetin meşruiyeti alternatiflerin çokluğuna bağlıdır.

Macaristan’daki seçim başarısızlığı o farklı partilerin ideolojik anlamda farklı politika önermelerinden falan değil, orada sürecin kampanyasını iyi yönetemediklerini düşünüyorum. Aday seçimi, adayın niteliği anlamında problem olduğunu düşünüyorum. Yoksa İtalya’da da, Almanya’da da, İskandinav ülkelerinde de ideolojik anlamda farklı olan partilerin koalisyon yoluyla iktidara gelmeleri, yani siyasal ittifak yapmaları mümkün.

Fakat burada temel mesele, sadece seçim ittifakı olarak mı bakıyor partiler? Seçim ittifakı yeterli değil, mutlaka ve mutlaka siyasal ittifaka evrilmesi gerekiyor.

Çünkü güçlendirilmiş parlamenter sistem gibi topyekûn sistem değişikliği iddiasında bulunuyorsanız ve uzun süreden beri Türkiye’nin daha iyi yönetilmesine yönelik politikalar üzerinde çalışıyorsanız ve bu konuda şimdiye dek “bu  politikalarda uzlaşamıyoruz” diye bir ses yükselmiyorsa, bence birbirine benzemeyen bu partilerin en azından Türkiye’nin temel sorunlarını çözme konusunda asgari düzeyde uzlaştıkları ve bu uzlaşmayla siyasal ittifaka evrileceğini düşünüyorum.

Aksini düşünmek bugüne kadar, bu masanın dağılmasını gerektiriyordu. Masa dağılırsa, 5-6 benzemezin ideolojik farklılıklarından değil, maalesef en yumuşak karnı olan adaylık konusunda bir sarsıntı yaşanabilir.

Yoksa İYİ Parti’nin açıklamış olduğu, birkaç ay önce Ümit Özlale hocamızın, yoksulluğu önlemeyle ilgili, CHP’nin aile destekleri sigortası gibi… Bu tarafıyla bakıldığında hiçbiri kapalı ekonomi taraftarı değil, hepsi piyasa ekonomisi taraftarı. Piyasa ekonomisini nasıl sosyalleştireceksiniz, nasıl daha adaletli dağıtım politikalarıyla uygulayacaksınız?

Demokratikleşme konusunda en ufak bir problem yok. Din, inanç özgürlüğü konusunda GPS (Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem) raporuna yansıyan, elde edilen kazanımlardan hiçbir şekilde geri dönüş olmayacağını taahhüt altına aldılar. Dolayısıyla yola çıkış anlamında ideolojik olarak birbirine benzemeyenler, bir araya geldiler ve benzemeyen noktalardan çok, benzeyen noktalar şu anda masada. Böyle bir izlenim yaratıyor.

En önemli mesele burada adaylık meselesi. Ama buraya kadar taşıdıktan sonra ben masanın devrilme ihtimalini çok düşük olarak düşünürüm. O yapılırsa zaten alaturka siyasetinin uzlaşmadan uzak, geçmişteki niteliğiyle ilişkilendiririm. Asıl bence Altılı Masa’nın alternatifi yoktur, Türkiye’nin bu dar koridordan çıkması için.

HDP ile ilişkiler

Bir de HDP ile ilişkiler meselesi var. CHP’li Gürsel Tekin, “HDP’li bakan olabilir” diyor, İYİ Parti, “olduğum yerde olamaz” diyor. HDP’den Kılıçdaroğlu’nun adaylığına destek mesajları geliyor. Bu farklı tutumlar Kürt seçmende nasıl bir etki yaratıyor?

Benim anladığım kadarıyla Kürt seçmenlerin,  özellikle Altılı Masa içinde İYİ Parti’nin HDP’ye bakışı konusunda bir rahatsızlığı var. Ama bu rahatsızlığa rağmen, seçim sonrası kazanımları için, yani bu kazanımlardan kastettiğim demokratikleşme alanında atılacak adımların üreteceği kazanımlar anlamında, bu düzenin devamı yerine, şimdilik kendilerine mesafeli duran, yakınlaşmayan bir partinin seçim sonrasında daha makule gelebileceğini düşündüklerini hissediyorum ben.

Tabii HDP meseleye biraz daha farklı yaklaşıyor. HDP, “bizimle yan yana gelmekten çekinen partilerle işimiz olmaz” gibi yaklaşıyor. Masada yok ama HDP’de özellikle seçim sonrasında elini güçlendirmeye yönelik bir strateji olarak düşünüyorum.

Kürt seçmenin politik bilinci çok yüksek, uyarılmış oy kullanmıyorlar genel olarak, aynı zamanda stratejik oy kullanma eğilimleri çok yüksek. Ve elde edecekleri kazanımlara bakacaklar. Kazanımlar da söylem referanslı değil de, HDP’nin seçim sürecinde dillendireceği taleplere Altılı Masa partileri nasıl bakıyorlar? Ben daha ziyade bunu izleyeceklerini düşünüyorum HDP seçmeninin.

Altılı Masa’nın da  muhtemelen bazı demokratikleşme ekseninden kampanya sürecinde Kürt yurttaşların haklarını bir şekilde dillendireceğini düşünüyorum. Ama masadaki tüm partilerin kırmızı çizgisi PKK’nın bir terör örgütü olarak kabul edilmesi ve teröre silahlı eyleme siyasal şiddete tamamen karşılar. HDP’den de bu adımı atmasını bekliyorlar.

“İkinci tura kalmayacak formül hayata geçirilmeli”

İYİ Partide şöyle bir görüş var: “Seçim ikinci tura kalacak, HDP kendi adayını çıkarsın.” Muhalefet açısından sizce bu daha mı avantajlı?

Niye İYİ parti öyle istiyor veya düşünüyor? HDP’nin Altılı Masa’nın adayını destekler şeklinde bir algı oluşmasını istemiyor. Zira kendileri açısından bumerang etkisi, ters etki yaratmasın… Biraz öyle bakıyor İYİ Parti.

Ama ben  partizan siyasal patronaj, clientalist birtakım duygular nedeniyle ve rejimin neredeyse rekabetçi otoriterizmden, tam otoriterizme kayma riskinin olduğu şu dönemde, ikinci tura bırakılacak bir seçimde, özellikle kararsız ya da hala zihninde birtakım soru işareti olan seçmenin ne yapılıp ne edilip iktidar tarafından yanlarına –ki ödüllendirme, korkutma olabilir- çekilme riski var. Dolayısıyla ikinci tura kalmayacak bir formülün hayata geçirilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

“Kutuplaşma iktidar-muhalefet bloklarında oy donmasına yol açtı”

Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş  veya Ali Babacan’ın dediği gibi “7. bir isim mi?” Sizce aday olarak,  en avantajlı isim kim?

Kamuoyu araştırmalarında öne çıkan üç aday var: Kemal Bey, Mansur Bey ve Ekrem Bey. Üç ismin de kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada çok sert, keskin politik bir kutuplaşma olduğu için ülkede, kutuplaşma iktidar-muhalefet bloklarının oylarının donmasına yol açtı, oyların hareket kabiliyeti düştü.

Bu saatten sonra hangi politika uygulanırsa uygulansın, hangi vaat yapılırsa yapılsın, muhalefet tarafından iktidara, iktidar tarafından muhalefete oy geçişlerinin yaşanmasını düşük bir ihtimal olarak görürüm.

Yani yeni koşullarda 35-65, 40-60 gibi bir Cumhur İttifakı-Millet İttifakı donmuş dengesi var. O nedenle cumhurbaşkanı adayının kim olduğu önemli değil. Üç isim de kazanır diyorum. Ama mesele hangi adayın kazanacağı değil, hangi adayın ne tür vaatlerle Türkiye’nin yaşamış olduğu bu sorunları aşma konusunda seçmen için en cazip adres olacağı.

Temmuzda ücretli kesimlere yapılan zamlar, sosyal konut projesi gibi adımların iktidarda toparlanmaya yol açtığı konuşuluyor. Sizce bu tür projeler seçmen davranışını nasıl etkiliyor?

Bu konuda Türkiye’de uluslararası yayın olarak çıkmış birkaç tane ciddi makale var. Şimdi o geçmiş makalelere şöyle bir göz attığımızda, TOKİ  projelerinin özellikle yerel seçimlerde iktidar partisine yaradığını, hatta Türkiye’de konut edindirme politikasının bir siyasal patronaj aracı olarak iktidar partisinin tabanını genişlettiği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.

Yani, “bu etki yapmaz” diye bir iddiada bulunmak eldeki akademik verilere göre mümkün değil. Fakat TOKİ’nin bazı olumsuz projelerini de dikkate almak gerekir. Bir de şunu merak ediyorum: Bu son TOKİ projesinde herhangi bir oy artışı sağlamaya yönelik seçilmiş ilçeler var mı, bu kadar stratejik olarak AKP ve Cumhur İttifakı’nın oylarını arttırmaya yönelik ilçeler gözetilerek mi seçildi yoksa ihtiyaca binaen mi seçildi?

Yani bir miktar arttırılabilir, birkaç puan arttırdığı görülüyor geçmiş AKP dönemindeki TOKİ projeleri nedeniyle. Ama sonuç tayin edecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum bu tür projelerin.

Bir de tabii 20 yıllık bir iktidarın yıpranma koşulları dikkate alındığında, gidişatı geri çevirmek, halen ekonomik krizin sürdüğü ortamda o kadar da kolay değil.

Paylaşın

‘Mahsa Amini’ Protestolarında Can Kaybı 35’e Yükseldi

İran’da ‘tesettüre uygun olmayan’ giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan protestolarda can kaybı 35’e yükseldi.

Haber Merkezi / Gösteriler sırasında yaşanan can kayıplarıyla ilgili net bir bilgi vermese de, kesin ölü sayısının resmi makamlar tarafından açıklanacağı duyuruldu. Öte yandan onlarca üniversite öğrenci temsilcisi ve öğrencinin evlerinden gözaltına alındığı bildirildi.

Ne olmuştu?

İran’ın Sakız kentinden başkent Tahran’a akrabalarını ziyarete gelen genç kadın erkek kardeşinin kullandığı aracı durduran ahlak polisince gözaltına alınmıştı. Kardeşine, nasihat edilip serbest bırakılacağı söylenerek götürülen genç kadının, gözaltına alındıktan iki saat sonra komaya girdiği ve kaldırıldığı hastanede öldüğü ortaya çıktı.

Devlet televizyonu Amini’nin dövüldüğü iddialarını yalanlayarak, polisin genç kadını “nasihat etmek ve eğitmek” üzere karakola götürdüğünü ve orada kalp krizi geçirdiğini söyledi. Akrabaları, kadının herhangi bir kalp rahatsızlığı olduğunu yalanladı.

Devlet televizyonu bir polis karakolunda Amini olduğu söylenen bir kadının oturduğu koltuktan bir yetkiliyle konuşmak üzere kalktıktan sonra yere düştüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları yayınladı. Ancak görüntülerden kadının Amini olduğu doğrulanamadı.

Amini’nin dövülerek öldürüldüğü yolunda sosyal medyada yayılan iddialarını reddeden Tahran emniyeti açıklamasında, “Ayrıntılı araştırmalara göre, Amini’nin araca alınması sonrasında ve tutulduğu karakolda fiziksel bir temas olduğunu” reddetti.

Ancak, İran’ın yarı resmi Fars haber ajansı, Mahsa Amini’nin ahlak polisince dövülmesi nedeniyle komaya girdiğini duyurdu.

VoA’nın haberine göre genç kadının karakolda ölümünü eleştiren sosyal medya yorumcuları arasında, sözünü sakınmamasıyla tanınan reformcu eski milletvekili Mahmud Sadıki, Ayetullah Ali Hamaney’i olayla ilgili kamuoyuna açıklama yapmaya çağırdı.

Şu ana kadar Tahran, Senendec, Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Bender Abbas, Abadan, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zencan, İlam, Mazenderan, Hemedan başta olmak üzere birçok şehirde gösteriler düzenlendi. Birçok noktada eylemciler ile güvenlik güçleri arasında şiddetli arbede yaşandı.

İran’da kadınlara nasıl muamele yapılıyor?

İran, Afganistan’daki Taliban rejimi dışında kamusal alanda başörtüsü takmayı zorlayan tek ülke.

İranlı kadınların eğitime tam erişimi var, ev dışında çalışıyor ve kamu görevlerinde bulunuyorlar. Ancak, başörtüsü takmanın yanı sıra uzun, bol elbiseler de dahil olmak üzere halka açık yerlerde “mütevazı” giyinmeleri gerekiyor. Evli olmayan erkek ve kadınların birbirine yakın durması ve teması yasak.

1979 İslam Devrimi’nden sonraki günlere dayanan kurallar, “devletin her kademesinde yolsuzluk ve rüşvet gibi durumların aleniyet kazandığı ülkede” ahlak polisi tarafından uygulanıyor.

Resmi olarak Rehberlik Devriyesi olarak bilinen bu birimler, halka açık alanlarda geziyor ve hem erkeklerden hem de kadınlardan oluşuyor.

Uygulama, bir noktada ahlak polisini aşırı saldırgan olmakla suçlayan ve nispeten ılımlı olan eski Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani döneminde yumuşatıldı. 2017 yılında kadınların kıyafet kurallarını ihlal ettikleri için tutuklanmayacağı sadece uyarılacağı açıklandı.

Ancak geçen yıl seçilen sert görüşlü Reisi yönetiminde, ahlak polisinin ajanları farklı bir uygulamaya geçti.

BM insan hakları ofisi, son aylarda genç kadınların yüzlerine tokat atıldığını, coplarla dövüldüklerini ve polis araçlarına alındıklarını söylüyor.

Paylaşın

‘Putin Kendi Generalleri Tarafından Öldürülebilir’ İddiası

Batı medyasında yer alan bir haberde, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Ukrayna’da nükleer silahları kullanmaya başlarsa ya da Savunma Bakanı Sergey Şoygu ya da Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov’a fiilen nükleer silahları kullanın derse, pek muhtemeldir ki reddecekler ve Putin’e karşı harekete geçmek zorunda kalıp onu öldüreceklerdir” iddiasında bulunuldu.

Rusya’nın 24 Şubat’ta başlattığı Ukrayna harekâtı 212’nci gününe girdi. Rusya lideri Vladimir Putin, geçen çarşamba kısmi askeri seferberlik kararı aldı ve 300 bin yedek askerin orduya çağrılacağı açıklandı.

University College London’a bağlı Slav ve Doğru Avrupa Çalışmaları Bölümü’nden Profesör Peter Duncan, İngiliz Daily Express gazetesine verdiği demeçte, Putin’in gerçeklikle bağı koptuğunu öne sürdü. Duncan’a göre; Putin Rusya’da da yurtdışınd da insanların ne düşündüğünü anlayamıyor. Bu da onun hata yapmasına yol açıyor.

Prof. Duncan, müttefikleri ve güvenlik servislerinin Ukrayna’da olup bitenler konusunda Putin’i kasten yanlış yönlendirdiğini iddia ederek, “Eski sorun devam ediyor, insanlar korktuğu için gerçeği söylemiyor, böylece olup bitenleri bilmiyor” ifadelerini kullandı.

Nükleer saldırı talimatı verirse…

Putin’in vereceği herhangi bir nükleer saldırı emrine Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ya da Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov riayet etmek zorunda olabilir. Ancak Duncan, bunun Putin’in sonu demek olabileceğini düşünüyor. Gerekçesini ise şöyle açıkıyor:

Halen şöyle düşünüyorum: Eğer Putin nükleer silahları kullanmaya başlarsa ya da Şoygu veya Gerasimov’a fiilen nükleer silahları kullanın derse, pek muhtemeldir ki reddecekler ve Putin’e karşı harekete geçmek zorunda kalıp onu öldüreceklerdir, çünkü bir emre itaat etmememiş olacaklar. Putin’i öldürmek o kadar kolay değil, Federal Güvenlik Servisi’nden insanları işin içine katmak zorunda kalacaklardır.”

Prof. Duncan, Ukrayna’ya karşı nükleer silahların kullanılması halinde, Batı’dan Rusya güçlerine kapsamlı bir konvansiyonel saldırı başlayacağı öngörüsünü de paylaştı.

Paylaşın