Döviz Talebi Nasıl Düşer?

“İthalata dayalı bir büyüme modeline sahip olduğumuz için, döviz talebini azaltmak amacı ile yapılabilecek bir tercih büyümeden feragat etmek olabilir. Seçim öncesi dönemde gözlemlenen ivme kaybı kısmen bu tercihin yansıması olabilir.

Bu yol seçilirse piyasa faizleri üzerindeki baskılama gevşetilir. Bu senaryonun kuru kontrol altında tutabilmesi durumdan büyüme sıfıra yaklaşır. Enflasyon daha fazla artmaz ama mevcut 45’li seviyelerinden pek de aşağı inmez.”

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Selva Demiralp, 14 Mayıs’ta yapılan seçimler sonrası oluşan tabloyu ve ekonomi senaryolarını BBC Türkçe’ye yorumladı.

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden göreve seçilme olasılığı arttı.

Erdoğan faiz indirimlerinin devamı konusunda oldukça net sinyaller veriyor. Normalde böylesine sade bir iletişimin belirsizlikleri ortadan kaldırması ve piyasa dostu olması beklenir. Oysa tersi bir tablo gözlemliyoruz.

Seçimden hemen önce Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilme şansının arttığı algısı ile borsa yükselip risk primi düşerken, seçim sonrasında Erdoğan’ın yeniden kazanma ihtimalinin artması ile birlikte TL’deki değer kaybının hızlandığını, borsanın düştüğünü ve risk priminin yükseldiğini gözlemliyoruz. Üstelik tüm bunlar iktidarın kur ve borsa üzerindeki baskılama gücüne rağmen yaşanıyor.

Piyasalardaki bu gelişmeler, ekonomik krizden çıkış konusunda muhalefetin sözünü verdiği ortodoks politikalara olan inancı gösteriyor.

Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ekonomi politikalarında ne vadediyorlar?

İkinci turda oy verecek olan seçmen sadece cumhurbaşkanını seçmekle kalmayıp aynı zamanda ekonomi politikalarını da seçecek.

İktidarın bu zamana kadar attığı adımlar ortodoks değildi. Ancak her ne kadar seçilen yol ortodoks olmasa da elde edilen sonuçlar ortodoks politikaların öngörüleri ile uyumlu oldu. Zira şu anda tecrübe ettiğimiz üzere, faiz indirimleri sonucunda enflasyonun kontrolden çıkacağı, bu konuda ısrar edilirse büyümenin de ivme kaybedeceği çıkarımları geleneksel politikaların öngörüleri idi.

Döviz arzı artırılmalı ya da döviz talebi kısılmalı

Düşük faiz politikalarının devam ettirilebilmesinin belkemiğini kur üzerinde oluşan baskıları bertaraf etmek oluşturuyor. Bunun için ise ya döviz arzını artırmak ya da döviz talebini kısmak lazım.

Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin çok tehlikeli seviyelere inmesi ve yabancı sermaye girişini caydıran politikalar nedeniyle döviz arzını sağlayabilmek giderek daha maliyetli hale geliyor. Bu durumda mevcut politikaların sürdürülebilmesi için döviz talebini kısıcı politikalar geliştirilmesi gerektirecektir.

Döviz talebi nasıl düşer?

İthalata dayalı bir büyüme modeline sahip olduğumuz için, döviz talebini azaltmak amacı ile yapılabilecek bir tercih büyümeden feragat etmek olabilir. Seçim öncesi dönemde gözlemlenen ivme kaybı kısmen bu tercihin yansıması olabilir.

Bu yol seçilirse piyasa faizleri üzerindeki baskılama gevşetilir. Bu senaryonun kuru kontrol altında tutabilmesi durumdan büyüme sıfıra yaklaşır. Enflasyon daha fazla artmaz ama mevcut 45’li seviyelerinden pek de aşağı inmez.

Mısır modeli nedir?

Eğer 2024 yerel seçimleri öncesinde büyüme odaklı politikalardan vaz geçilmezse o zaman kur üzerindeki baskılar da devam edecektir. Bu baskıları hafifletmek amacıyla halihazırdaki sermaye kontrollerinin dozu Mısır örneğine benzer bir şekilde artırılabilir. Şayet piyasalarda bir panik yaratmadan bu sıkılaştırma yapılabilirse ekonomik büyüme yavaşlasa da bir süre daha devam ettirilebilir.

Çifte kur sisteminin hakim olduğu ve serbest piyasa ile resmi kur farkının yüzde 20’lere çıktığı Mısır örneğinde eldeki kıt döviz en zaruri ihtiyaçlar için kullanılıp hane halkının döviz talebi büyük ölçüde sınırlandırılıyor. Bu tür bir uygulamaya geçilirse Mısır’da olduğu gibi döviz yetersizliği nedeniyle yurt dışı seyahat ya da ithal tüketimin kısıtlanması gibi günlük hayata doğrudan yansıyacak sonuçlar doğabilir.

Şu anda çok da uzak olmadığımız bu örneğin sadece alım gücümüzde bir erime değil yaşam şeklimizde de önemli sınırlamalar getirebileceğini, dış dünyaya açılan kapıları önemli ölçüde kapatabilecek sonuçları olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var.

Görülen o ki mevcut ekonomi politikalarının sürdürülmeye çalışıldığı bütün senaryolar seçim öncesi dönemden çok daha olumsuz sonuçlarla bitiyor. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği ortodoks politikalar da önümüzdeki bir iki sene toz pembe bir tablo çizmiyor. Ancak arada önemli bir fark var.

Bir tarafta hatalı ve bu sebeple de maliyetli olan bir politikada ısrar var. Literatür bu tür ısrarların geri dönüşü çok zor olan ve ağırlıklı olarak ekonomik bunalımlarla sonuçlanan sonuçları olduğuna işaret ediyor. Diğer tarafta ise seçim öncesi politika hatalarının maliyetlerini ödeyip bu hatalardan dönmeye odaklı bir plan var.

Paylaşın

NASA Uyardı: Kıyamet Sadece 30 Dakikada Gelecek!

Birçok kişi gelecekle ilgili öngörülerde bulunurken, dünyanın da nasıl yok olacağına dair bir şeyler söyler: Dev bir göktaşının çarpması, şiddetli bir tsunami veya farklı bir neden.

Haber Merkezi / İnsanlığın veya dünyanın sonunun nasıl geleceğine dair söylentiler mutlaka duymuşsunuzdur.

NASA (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) zaman zaman uyarılar yayınlamakta. NASA tarafından yapılan yeni bir uyarının ardından kalp atışları hızlandı.

NASA, kıyamet koptuğunda veya geldiğinde insanların sadece yarım saatlerinin olacağını açıkladı. Yani, önceden yapılacak hiç bir tahmin insanlığı kurtarmaya yardımcı olamayacak.

Kıyamet uzaydan gelecek

NASA’da çalışan bilim insanlarına göre, uzaydan gelecek yıkım dünyanın sonunun nedeni olacak.

NASA’ya göre uzayda dünyayı pençesine alacak bir Güneş fırtınası çıkacak. Bu güneş fırtınası nedeniyle yeryüzü cehenneme dönecek. İnsanlığın bu durumdan kurtulma şansı olmayacak.

Bu fırtınanın dünyaya ulaşması ise sadece yarım saat sürecek. Bu, dünyanın çok kısa bir sürede yok olacağı anlamına gelmekte.

Yapay zeka modeli

NASA, Güneş fırtınalarını önceden öğrenmek için çeşitli teknolojiler üzerinde çalışmakta.

Bunlardan biri de uydu sistemleri. Ancak, şu ana kadar bir fırtınası oluştuğu zaman uyduların sinyal vermeyi bıraktıkları gözlemlenmiştir.

NASA, şimdi yapay zeka yardımıyla bu soruna bir çözüm bulmaya çalışıyor.

Paylaşın

İran’da Her Altı Saatte Bir Kişi İdam Ediliyor

Ülkede her altı saatte bir kişinin idam edildiğini açıklayan İran İnsan Haklarını Koruma Komisyonu, yalnızca son 10 gün içinde 42 kişinin idam edildiğini bildirdi.

Haber Merkezi / İran’da uyuşturucu kaçakçılığı da dahil bir çok suç idamla cezalandırılırken, İran İnsan Hakları Komisyonu endişelerini dile getiriyor.

Öte yandan Uluslararası Af Örgütü 2022 yılında dünya çapında 20 ülkede 883 kişi hakkında verilen idam kararlarının infaz edildiğini açıkladı. Örgüt tarafından yayınlanan raporda söz konusu sayının, idamlarda son beş yılda rekor düzeyde artışa işaret ettiği belirtildi.

Salı günü Berlin’de küresel ölçekte idam cezası uygulamalarıyla ilgili açıklanan rapora göre, 2017 yılından bu yana infaz edilen idam cezaları 2022 yılında yeni bir zirveye ulaştı.

En çok infazın gerçekleştirildiği ülkeler Birleşik Arap Emirlikleri ve İran olarak kayıtlara geçti. İdamların yüzde 90’ı bu iki ülkede gerçekleştirildi. Çin, Kuzey Kore ve Vietnam’da idam cezalarına ilişkin verilerin devlet sırrı olarak değerlendirilmesinden dolayı bu ülkelerde uygulanan infazlar raporda yer almadı.

Rapora göre İran’da 2021 yılında gerçekleştirilen infaz sayısı 314 iken 2022 yılında bu sayı 574’e ulaştı. Birleşmiş Milletler’in rakamlarına göre ise İran’da bu yıl en az 209 kişi idam edildi. Rapora göre Birleşik Arap Emirlikleri’nde bu sayı 2021 yılında 65 iken 2022 yılında196’ya ulaşarak üç katına yükseldi.

Bu rakam rekor bir artışla Uluslararası Af Örgütü tarafından son 30 yıl içinde kaydedilen en yüksek idam rakamı olarak kayda geçti. Yine Birleşik Arap Emirlikleri’nde geçtiğimiz yıl sadece bir gün içinde 84 insan infaz edilirken aynı günde 24 kişinin idam edildiği bir diğer ülke ise Mısır oldu.

ABD’de ise 2021’de 11 olan infaz sayısı 2022’de 18’e yükseldi.

Avrupa Birliği ülkelerine çağrı

Uluslararası Af Örgütü Almanya Genel Sekreter Yardımcısı Julia Duchrow Alman kamu televizyonu ZDF’e verdiği demeçte AB ülkelerinin idam cezalarına karşı daha net bir tutum sergilemesi için çağrıda bulundu.

İran’da “benzeri görülmemiş bir infaz dalgası” yaşandığını ifade eden Duchrow, geçen yıl genç Kürt kadını Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra başlayan kitlesel protestolar şiddetle bastırılırken, en az dört göstericinin idam edildiğini söyledi. Duchrow, “Protestolarla bağlantılı olarak düzinelerce insan daha ölüm cezasına çarptırılma riski altında” dedi.

İran’da hakkında idam kararı verilen İran ve Alman vatandaşı Cemşit Şarmehd’ın cezasının her an infaz edilebileceğini belirten Duschrow, “Çok az zamanımız var. Bu yüzden Alman hükümetinin çok net bir tavır sergilemesine ihtiyacımız var” dedi. İş insanı Şarmehd Dubai’de 2020 yılında İran gizli servisi tarafından kaçırıldı ve hakkında terör suçu işlediği gerekçesiyle yargılandığı İran’da idam cezasına çarptırıldı.

Uluslararası Af Örgütü, idam cezasına çarptırılanların ağırlık olarak uyuşturucu suçlarından mahkum olduklarını bildirdi.

Paylaşın

Fitch’ten “14 Mayıs” Yorumu: Yeni Hükümeti Ekonomik Sorunlar Bekliyor

Fitch Ratings’in yayımladığı notta, seçimlerden sonra kurulacak hükümetin ertelenmiş döviz talebi, lira üzerinde baskı, geniş bir bütçe açığı, uluslararası rezervlerde düşüş ve yüksek enflasyon gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağını belirtti.

Fitch Ratings notta, kredi notu açısından para ve maliye politikası bileşiminin daha itibarlı ve tutarlı olup olmadığına bakılacağını belirterek, “Güveni ne kadar sağladığı, makro ve finansal istikrara yönelik riskleri ne kadar azalttığı ve dış finansmana erişimi kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağı izlenecek” ifadelerine yer verdi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’deki seçimleri ve sonuçların belli olmasının ardından yeni kurulacak hükümeti bekleyen ekonomik sorunları değerlendirdi.

BloombergHT’nin aktardığına göre Fitch Ratings, Türkiye’de uygulanan büyümeyi destekleyici alışılmadık politikalar nedeniyle ödemeler dengesi alanındaki baskıların arttığına, ikinci tura kalan seçimler nedeniyle Türkiye’de oluşan siyasi ve ekonomik belirsizliğin en azından ay sonuna kadar süreceğine dikkat çekti.

Fitch Ratings tarafından yayımlanan notta, seçimlerin ardından uygulanacak ekonomi politikalarının izleneceği ifade edildi.

Yeni hükümet ekonomik sorunlar bekliyor

Notta, seçimlerden sonra kurulacak hükümetin ertelenmiş döviz talebi, lira üzerinde baskı, geniş bir bütçe açığı, uluslararası rezervlerde düşüş ve yüksek enflasyon gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağı belirtildi.

Notta, kredi notu açısından para ve maliye politikası bileşiminin daha itibarlı ve tutarlı olup olmadığına bakılacağı belirtilerek, “Güveni ne kadar sağladığı, makro ve finansal istikrara yönelik riskleri ne kadar azalttığı ve dış finansmana erişimi kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağı izlenecek” denildi.

Paylaşın

EMEP Lideri Akdeniz, Partideki Görevinden Ve Parti Üyeliğinden İstifa Etti

Sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlayan EMEP Lideri Ercüment Akdeniz, açıklamasında, “14 Mayıs seçimlerine giden süreçte parti merkezi içinde baş gösteren kimi tartışma, tutum ve eğilimler hem Genel Başkanlık hem de parti üyeliğinden istifa etme kararı vermeme neden olmuştur” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / EMEP’den konuya ilişkin yapılan açıklamada ise, “Bu kararın partimiz açısından üzücü olduğunu bütün kamuoyu ile paylaşmak isteriz. Aynı zamanda istifanın biçiminin parti tüzüğümüz ve işleyişi açısından izahı mümkün değildir. Partimiz açısından Genel Başkanlık görevi her parti görevi gibi değerli ve önemli bir görevdir.

Ama hiçbir zaman özel bir makam olmamıştır. Partimizin her üyesi ve yöneticisi esas olarak bir parti işçisidir ve bu bilinçle işçi sınıfının devrim ve sosyalizm davasına hizmet eder. Bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir” ifadelerine yer verildi.

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, genel başkanlıktan ve parti üyeliğinden istifa ettiğini açıkladı. Akdeniz’in açıklaması şöyle:

“Bu metin, gecikmiş bir istifa beyanıdır. 14 Mayıs seçimlerine giden süreçte parti merkezi içinde baş gösteren kimi tartışma, tutum ve eğilimler hem Genel Başkanlık ve parti görevlerimden hem de parti üyeliğinden istifa etme kararı vermeme neden olmuştur.

İstifa kararımı açıklamayı bilerek geciktirdim ve 14 Mayıs seçimleri sonrasını bekledim. Çünkü hem Cumhurbaşkanı hem de milletvekili seçimlerinin aynı anda yapıldığı bir seçim sürecinde; parti, Emek Özgürlük ittifakı ve devrimci demokratik kamuoyu nezdinde bu gündemle anılmak olmazdı. Nitekim, bu süreçte var gücümüzle hep beraber çalıştık. Tek adam yönetiminin son bulması için kararlılıkla mücadele eden emekçi halkımızı ve demokrasi güçlerini selamlıyorum. Halkın parlamentoya gönderdiği ittifak vekillerini tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

Peki, istifayı gerektirecek ağırlıkta nasıl bir sorun yaşanmış olabilir? Herkesin merak ettiği husus, haklı olarak bu olacaktır. Konuyu çok uzatmadan açıklamaya çalışayım;

Genel Yönetim Kurulu’nda, GYK toplantısında Emek Partisi’nin (EMEP) Yeşil Sol Parti listelerinden seçime katılma kararını savunan GYK üyeleri kürsüde ölçüsüz bir şekilde baskı altına alınmıştır. Yeşil Sol Parti listelerinden girme kararının alınması sonrasında ise, bazı Sekreterya üyeleri tarafından, demokratik şekilde alınan bir karar söz konusu olmasına rağmen “bu karar örgütlendi” şeklinde bir suçlama ortaya atılmış, bu suçlama MYK toplantısında da dile getirilmiştir. Bu suçlamalar, partide kendisini GYK’nın ve MYK’nın üzerinde gören triumvir bir yapının eseri olup böyle bir yapıyla yol yürümek benim açımdan mümkün değildir.

Milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecine gelindiğinde ise parti içi demokrasiye aykırı müdahaleler farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Parti merkezi nezdinde aday belirleme sürecine ilişkin prensiplerin henüz oluşmadığı esnada kendisini partiden üstün gören bu yapı, “örgüt/taban eğilimini alma faaliyeti” adı altında, aday belirlenmesine ilişkin olarak henüz belirlenmemiş bazı prensipleri sanki parti merkezi nezdinde ortaklaşa belirlenmiş gibi örgüt tabanına sunmuştur. Buna göre;

Bazı yönetici ve üyelere, Genel Başkan’ın başka partiden aday olmaması yönünde bir parti kararı olduğu bildirilmiştir. Oysa ki ortada bu yönde herhangi bir parti kararı yoktur. Son parti kongresinde böyle bir karar alınmadığı gibi parti tüzüğünde de böyle bir düzenleme yoktur. Üstelik gerçekte var olmayan bu kararın konusu olan kişinin, yani Genel Başkan’ın da bu karardan haberi yoktur. Daha vahimi, DİSK Genel Başkanlarının genellikle Meclis’e aday gösterilmesi örneği, bu bilinmeyen tuhaf “karara” gerekçe olarak gösterilmiştir. EMEP eski Genel Başkanlık görevinde bulunan yoldaşların adaylık, vekillik vb konularda “alınganlık gösterdikleri iddiası” dahi örnek gösterilmiştir. Daha da ileri gidilerek, kimi üyelere “HOP bunu yarın önümüze koyar, EMEP’in başkanını biz belirledik der” şeklinde garabetle melul izahatlar yapılmıştır.

İl yöneticileri ve üyelerden adaylık için öneri alınırken, Genel Başkan’ın haberi olmaksızın, birçok yerde “Başarılı Genel Başkan + yanında 2 Milletvekili” formülü, sanki parti merkezi tarafından önceden belirlenmiş bir prensipmiş gibi aktarılmıştır. “Genel Başkan zaten tanınıyor, vekil gibi çalışıyor” denmiştir. Parti merkezinin bilgisi ve önceden konuşulmuş gündemi olmaksızın yapılan bu söylemlerle, üyelerin sunacağı isim önerilerine, gerçekle bağdaşmayacak şekilde, dolaylı etki ve yönlendirme yapılmıştır. Böylesi yönlendirmelerin olmadığı illerde büyük çoğunluk Genel Başkan’, önermiştir. Yönlendirmenin ve algı yönetiminin yapıldığı yerlerde de Genel Başkan yüksek oranla önerilmiştir ama şapkadan “Başarılı Başkan+ 2 vekil” formülü çıkarılınca, üye ve yöneticiler Genel Başkan’ın dışında iki isim önerisi yapmışlardır. Bu durumun kendisi hem büyük bir çelişkiye hem de “triumvira”yı andıran yönetim şeklinin vahametine işarettir. Ayrıca kimi illerde tüm il yönetiminden, kimi illerde sadece sorumlu bir yöneticiden, kimi illerde ise üyelerden öneri alınması demokratik merkeziyetçilik ilkesinin çiğnendiğini göstermektedir.

15 Nisan tarihli MYK toplantısında vekil adayı için tartışılan isimler konusunda özellikle not düştüğüm bir “şerh kararım” bulunmaktadır. Bu şerh, yalnızca ve yalnızca, iki vekil adayından birinin dahi işçi olmamasına dairdir. EMEP’in çeyrek asrı aşan mücadele tarihinde ve nihayet bugününde işçi kökenli Genel Başkan ve işçi milletvekili çıkaramaması üzücüdür, hepimizin sorumluluğundadır. 14 Mayıs seçimlerine doğru devrimci işçi partisi kimliği taşıyan bir parti olarak EMEP’in iki vekil çıkarma imkanı varken hala bunlardan birini bir işçiden veya işçi kökenli bir devrimciden yana tercih etmemesi benim açımdan kabul edilemez. Nitekim bu özelliği haiz çokça işçi yoldaşımız vardır. Ne yazık ki bu şerh kararım, tüm uyarılarıma rağmen, GYK üyelerine, il ilçe yöneticilerine ve üyelere ulaştırılmamıştır.

Aynı toplantıda, “Meclise şimdiki Genel Başkan gitmeyecekse, EMEP adına gidecek iki vekil arkadaştan biri mutlaka Genel Başkan olmalıdır. Gerekirse bunun için hızla olağanüstü genel kongre toplanmalıdır” şeklindeki önerim ve uyarım da dikkate alınmamıştır, bilgilendirme yapılırken bu uyarım yine yönetici ve üyelere ulaştırılmamıştır. Zira, önemli olan parlamentoya gidecek isimden ziyade, Meclis’te Genel Başkanlık’ın temsil edilmesidir. Meclis’te grubu bulunmayan bir partinin parlementoda etkin olması için de bu tercih elzemdir. Ayrıca, İttifak bileşeni parti ve örgütlerin başkan, eş başkan ve sözcülerinin Meclis’teki hareket alanı için de vekillerden birinin Başkan olmasında mutlak fayda vardır. Dolayısıyla “Genel Başkan+ 2 vekil” şeklinde bir formülün ortaya atılmasının hiçbir faydası ve işlevi yoktur. isimler değil, parti bakımından kürsü ve temsiliyet önemlidir. Bununla birlikte, bizzat MYK üyelerimizi, yazılı olarak uyarmama rağmen; “Başkan + 2 vekil formülünü doğru bulmuyorum, örgüte böyle izah edilmesin” dememe, tersinin yapıldığı örnekler çokça görülmüştür.

“Genel Başkan tanınıyor, o milletvekili gibi” şeklindeki söylemler üyelerin masum duygularını istismar için de kullanılmıştır. Nitekim sözünü ettiğim triumvir yapı, ben seçim kampanyası dahilinde il mitinglerini dolaşırken, bilgim dahilinde olmadan kendince “sorunlu” kentleri dolaşmıştır ve aday yapılmadığım için tepki gösteren üye ve yöneticileri “ikna” turuna çıkmıştır. Bu ilginç faaliyetle ilgili ne öncesinde ne de sonrasında, sekreterya üyesi olan Genel Başkan’a, herhangi bir bilgi verilmemiştir. Daha vahimi bu görüşmelerde “Genel Başkan aslında görevinde çok başarılı ama biz kolektif çalışmaya daha uygun ve Meclis ortamından etkilenmeyecek arkadaşları önerdik” mealinde sözler sarf edilmiştir. Yani “başarılı” (!) bir Genel Başkan olarak benim kolektif çalışmaya daha uzak olduğum, Meclis ortamına girince olumsuz sapma ya da eğilimlerde bulunabileceğim üstü kapalı olarak ima edilmiştir. Bu hem şahsıma hem de EMEP’in Genel Başkanlık makamına hakarettir. Bu durumda istifa kararım sadece şahsi onuruma değil, Genel Başkanlık makamına da saygının bir ifadesidir.

Kimi yönetici ve üye yoldaşlardan adaylık tartışmalarına gelen itirazlara verilen ilginç gerekçelerden biri de “Genel Başkanlık aslında bizde yasal zorunluluk, dolayısıyla sembolik” şeklindeki cümledir. Elbette bu saptama da Genel Başkan’ın bilgisi dahilinde değildir. Birbiriyle tamamen çelişen bütün ifade ve izahatlar, aslında adaylık belirleme sürecinin nasıl bir oldu bittiye getirilmek istendiğini göstermektedir. Tel tel dökülen bu acelecilik ve acemilikle üzeri alelacele örtülmek istenen karambol duruma elbette izin vermem söz konusu olamazdı. Sadece, ülkedeki seçim sürecinin geçmesini ve 15 Mayıs’ ı bekledim.

Örnekler uzatılabilir ama uzatmak gerekmiyor.

Kısa çerçevesini çizmeye çalıştığım bu tablo, sürece dair “parti kararları”nın gerçekte nasıl “alındığının” tipik fotoğrafıdır. Ayrıca bu tabloda, “yoldaşın yoldaş için canını vermeye hazır olduğu” devrimci sosyalist bir parti geleneğinden “yoldaşın yoldaş arkasından iş çevirmeye başladığı” bir partiye geçişin dramatik hikayesi vardır. Lobicilik, kulisçilik sosyalist bir partide yer bulamaz, bulursa o parti devrimci olmaz. Çıkar ilişkilerine kapı aralayan inceltilmiş lobi organizasyonları yakın geçmiş ve geleceğin en büyük tehlikesidir. Sovyet partisi ve sovyet yönetiminin çöküşü bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Bununla asla uzlaşmayacağını, asla bir parçası olmayacağım. EMEP’in kuruluşundan bugüne gerek Emek Gençliği gerekse parti örgütlerinin birçok kademesinde görev aldım. Hiçbir zaman aklımda makam ya da koltuk olmadı. Bu mücadeleye milletvekili olmak için de katılmadım. Böylesi bir heves, her şeyden önce can vermiş yoldaşlara, onların ailelerine en büyük saygısızlık olurdu ve asla yüzlerine bakamazdım. Evet, o acılı ailelerin yüzlerine bakmak, ellerinden tutmak için bu istifa beyanını yazıyorum. Beni tanıyan yüzlerce, binlerce mücadele arkadaşım, halktan insanlar samimiyetimi teslim edeceklerdir. Bu istifa beyanıyla kendimi ortaya koyuyorum. Partinin tercihi ve değişimin gücü artık benim elimde değil. istifa kararım partiye verilen bir zarar değil, tersine katkı olarak görülmeli. Elbette takdir partinin kongre delegelerine, GYK, MYK, MDK başta olmak üzere organlarına, üyelerine ve gençliğine aittir. Bir şey diyemem, bu saatten sonra da söylemem.

Peki bundan sonra süreç nasıl işleyecek, ne olacak?

EMEP Parti Tüzüğü’nün 32. maddesi şu şekildedir: “Genel başkanlığın herhangi bir nedenle boşalması halinde, genel kongre toplanıncaya kadar GYK, Partiyi temsil yetkisini, kendi içinden seçeceği bir üyeye tevdi eder. En geç 45 gün içinde genel kongreyi toplantıya çağırır.” İstifamın akabinde süreç bu şekilde ilerleyecektir. Dolayısıyla olağanüstü parti kongresi, 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur Başkanlık seçimlerinin çok sonrasına kalacak ve iki seçim arasında partiyi yormayacaktır. Parti üyeliğinden istifa ettiğim için benim olağanüstü kongreye katılmam söz konusu değildir.

Partilerde esas birlik program birliğidir. Fakat bu yeterli değildir. Çünkü devrimci özünü yitirmiş pratik, devrimci teori ve programı teslim alıyor ve içini boşaltıyorsa orada gönüllü bir birliğin kalmayacağı benim açımdan açıktır. “Kol kırılır yen içinde kalır” çıtası çoktan ve fazlasıyla aşılmıştır. Gelinen yerde parti merkez yönetiminde duygu, gönül, vicdan, irade ve güven birliğini kaybetmiş bulunuyoruz. Bana bugüne kadar yoldaşlık etmiş olan ve bugün hala partide samimi olarak mücadele eden genç ve yaşlı yüzlerce mücadele arkadaşımı elbette bunun dışında tutuyor, her birine sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Alıngan değilim, istifa kararını da bir anlık öfke ile almadım. 15 Mayıs’a kadar var gücümle çalıştım. Fakat kökleriyle parti merkezine yerleşmeye başlayan böylesi triumvirlik bir yapının gölgesi altında, benim için bir kurul toplantısına daha katılmak hem faydasız hem de katlanılmazdır. Bu yüzden bilinçli bir tercih olarak istifa gerekçemi hem parti kamouyunun hem de demokratik kamuoyunun bilgisine sunuyorum.

Türkiye’nin geleceğinde emek, demokrasi, özgürlük ve halk güçlerinin birliğine her zaman olduğu gibi değer vereceğim. Harcında bir kum tanesi olursam ne mutlu bana. Sosyalizm, kalbimizi her daim ışıtan bir güneş bizim. Umutsuzluğa yer yok, tek adam düzeni son bulacak. İşçi sınıfını, emekçi halkımızı, bütün devrimci, demokratik parti ve örgütleri selamlıyorum.”

EMEP MYK’dan açıklama

EMEP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Akdeniz’in istifasına ilişkin yazılı açıklama yaptı:

“9. Kongremiz’de Genel Başkanlık görevine getirilen parti üyemiz Ercüment Akdeniz GYK’mız ve parti kamuoyumuz açısından kabul edilmesi mümkün olmayan bir tutumla görevlerinden ve parti üyeliğinden istifa ettiğini açıklamıştır. Partimiz Akdeniz’in istifasını bütün kamuoyu gibi kendi kişisel sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla öğrenmiştir. Bu kararın partimiz açısından üzücü olduğunu bütün kamuoyu ile paylaşmak isteriz.

Aynı zamanda istifanın biçiminin parti tüzüğümüz ve işleyişi açısından izahı mümkün değildir. Partimiz açısından Genel Başkanlık görevi her parti görevi gibi değerli ve önemli bir görevdir. Ama hiçbir zaman özel bir makam olmamıştır. Partimizin her üyesi ve yöneticisi esas olarak bir parti işçisidir ve bu bilinçle işçi sınıfının devrim ve sosyalizm davasına hizmet eder. Bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir.”

Paylaşın

HDP – TİP İttifakı Tartışmaya Açıldı: Uzmanlar Ne Diyor?

HDP ile TİP’in ittifak modeline ilişkin değerlendirmede bulunan  Akademisyen Vahap Coşkun, “HDP’nin TİP ile yaptığı ittifak modeli garip ve HDP’ye kaybettiren bir ittifak modeliydi. TİP’in baraj sorununu ortadan kaldıran ama HDP’ye herhangi bir şekilde oy getirmeyen bir ittifak modeliydi. Bu ittifak modelinin HDP’ye oy kaybettireceği başından beri belliydi” dedi.

HDP’nin 2018’e oranla 3-4 puanlık oy kaybetmesine dikkati çeken Coşkun, “HDP açısından bu seçim başarısız bir seçim olarak değerlendirilebilir. Çünkü yüzde 11.7’lerden yüzde 8.7’lere düştü. 3-4 puanlık bir oy kaybetmek HDP açısından son derece üzücü bir tablo ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulunuyor.

Avukat Sedat Yurtdaş ise HDP ve TİP ittifakının ‘yanlış’ olduğu değerlendirmesinde bulunuyor: “TİP çok etkili bir parti olduğu yanılgısına kapılmıştı” diyen Yurtdaş, “Hem geçmiş ittifaklar süreci hem de solun Türkiye’deki son 30-40 yıllık serencamı açısından bakarsak zamansız yapılan bir hamleydi.

Bu yapılırken de HDP’nin, Kürtlerin, muhalefetin açıkça zararını içeren riskler içeriyordu ve maalesef ki bunların hepsi gerçekleşti. Maliyeti çok büyük olan bir politik hata olduğunu düşüyorum. TİP’in izlediği politikanın çok ağır kusurlu olduğunu gösteriyordu.”

Siyaset Bilimci Ufuk Uras ise HDP ile TİP’in yaptığı ittifakın yanlış olduğunu en başından beri söylediklerini belirterek şöyle konuşuyor: “Ortak listenin ortak bir sinerji yaratacağını, ayrı ayrı seçime girmenin hem bir rekabet getireceğini hem de milletvekili kaybına neden olacağı belliydi. Buna rağmen ‘kendi sayımızı bir görelim’ söylemi bu döneme uygun değildi.

Parti devletine karşı olan herkesin yan yana gelmesi gerekiyordu. Mersin’de iki partinin ortak aday çıkarması yerine ayrı ayrı seçime girmesi MHP’ye kazandırdı mesela. HDP seçmeni parti genel merkezlerinde yapılan anlaşmalara uyum sağlayamıyor. Geçersiz oyların sebebi de aslında bununla ilgili bir durum. Çünkü aynı anda hem TİP’e hem de Yeşil Sol Parti’ye mühür basanlar da oldu.

Türkiye 14 Mayıs’ta Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimleri için sandık başına gitti. Cumhurbaşkanlığı Seçimi ikinci tura kalırken Milletvekilliği Seçimlerinde partilerin aldıkları oy oranları, vekil sayılarındaki düşüş yapılan ittifakları tartışmaya açtı.

Kapatma davası nedeniyle Yeşil Sol Parti (YSP) adı altında seçime giren HDP, sol partileriyle Emek ve Özgürlük İttifakı’nı kurmuştu. Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan Türkiye İşçi Partisi (TİP) 41 ilde kendi adı, amblemi ve adıyla seçime girerek yüzde 3 oranında oy alacağını iddia etmişti. HDP’nin güçlü olduğu yerlerde ise ittifak çatısı altında seçime gireceği açıklanmıştı. 2018’de İstanbul’da 12 milletvekili çıkaran HDP’nin, bu seçimde TİP’in de kendi adıyla İstanbul’da seçime girmesi nedeniyle vekil sayısı 8’e düşerken Ankara’dan ise hiç milletvekili çıkaramadı. Yüzde 3 oranında oy alacağını ifade eden TİP ise sadece toplamda yüzde 1.73 oy aldı ve 4 vekil çıkarabildi. TİP ile HDP’nin ortaklığı özellikle Kürt seçmende tartışmalara neden oldu.

“HDP’nin TİP ile ittifakı garip ve oy kaybettiren ittifak modeliydi”

HDP ile TİP’in ittifak modeline ilişkin değerlendirmede bulunan Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün (DİSA) yeni Yönetim Kurulu Başkanı, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Akademisyen Vahap Coşkun, “HDP’nin TİP ile yaptığı ittifak modeli garip ve HDP’ye kaybettiren bir ittifak modeliydi. TİP’in baraj sorununu ortadan kaldıran ama HDP’ye herhangi bir şekilde oy getirmeyen bir ittifak modeliydi. Bu ittifak modelinin HDP’ye oy kaybettireceği başından beri belliydi” dedi.

HDP’nin 2018’e oranla 3-4 puanlık oy kaybetmesine dikkati çeken Coşkun, “HDP açısından bu seçim başarısız bir seçim olarak değerlendirilebilir. Çünkü yüzde 11.7’lerden yüzde 8.7’lere düştü. 3-4 puanlık bir oy kaybetmek HDP açısından son derece üzücü bir tablo ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulunuyor.

HDP’nin seçmen düzeyinde büyük bir kaybı olduğunu belirten Coşkun şu yorumda bulunuyor: “Yüzde 13-14 oranında oy almanın planlandığı bir seçimde yüzde 8.7 oranında bir oy almak HDP’nin yönetiminin de, tabanının da çok rahatsız olacağı bir sonuç. Seçimin mağluplarından biri HDP. Bu sonucu yaratan birçok faktör var. Bunlardan biri HDP seçmeninin özellikle de metropoldeki seçmeninin bir kısmının CHP’ye geçmiş olması. HDP’nin son dönemlerde muhalefete aşırı angaje bir politika izlemesi HDP seçmeninin bir kısmının muhalefetin büyük partisi CHP’ye oy vermesini sağladı.

Bu da HDP’nin oy oranını düşürdü. Bir diğer önemli faktör barajın yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürülmesi. Baraj yüzde 10 iken HDP’nin hem tabanı hem tavanı son derece sıkı derece seçime sarılıyordu aynı zamanda stratejik bir oy alıyordu. Ama baraj düşürülünce bazı seçmenler HDP’ye oy vermekten vazgeçti. 3’üncü unsur ise HDP’nin yaptığı ittifak modeliydi. HDP’nin TİP ile yaptığı ittifak modeli garip ve HDP’ye kaybettiren bir ittifak modeliydi. Seçimin sonuçları da bunu gösterdi. Bu ittifak modelinin HDP’ye fayda sağlamadığı, ciddi anlamda HDP’yi zarara uğrattığı görüldü.

14 Mayıs Seçimi özelinde bu 3 problem HDP’nin oyunu düşürdü. Ama daha genel problemleri de var HDP’nin. Kapsayıcı siyaset oluşturma, aday seçimi konusunda eksiklikleri var. Bu ittifak özellikle Türk soluyla ilişkilerinin kendisine herhangi bir alan açmadığını da gösterdi. Bu seçimlerin ardından HDP yönetiminin ciddi bir şekilde bir sorgulama sürecine ve sonucun muhasebesinin yapılması gerekiyor. Eğer doğru adımlar atılmazsa HDP için küçülme süreci devam edebilir, böyle bir tehlike HDP’yi kapıda bekliyor.”

TİP’in 41 ilde kendi ismiyle seçime girmesinin özelde HDP’ye, genelde Millet İttifakı’na vekil kaybettirdiğini vurgulayan Coşkun, “TİP’e yönelik çok büyük bir seçmen ilgisinin olduğu dönemlerde de bunun gerçeği yansıtmadığını düşünüyordum. Sosyal medyada görünürlük, ünlüler tarafından desteklenmesi halk nezdinde de aynı ilginin görüleceği anlamına gelmiyordu. Nitekim TİP’liler yüzde 3’ü zorlayacaklarını ifade ediyordu ama seçim sonuçları bunu doğrulamadı. İttifak içerisinde yer aldıkları için 4 vekil çıkardılar ama ittifakta olmasalardı bu sayıyı da çıkaramayacaklardı. TİP’in aşırı bir şekilde abartılması, yüceltilmesi vardı. Bu da TİP’in tek listeden seçime girmesine engel oldu” diyor.

“HDP ve TİP’in inadı iki partiye de kaybettirdi, yanlış bir ittifak modeliydi” ifadesini kullanan Coşkun sözlerini şöyle tamamlıyor: “Bu model özelde bu iki partiye genelde de muhalefete de kaybettirdi. Bu ittifak modeli bundan sürdürülecekse de ciddi manada özellikle HDP açısından gözden geçirilmesi gerekiyor.”

“HDP ve TİP ittifakı, maliyeti çok büyük olan bir politik hatadır”

Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Avukat Sedat Yurtdaş ise HDP ve TİP ittifakının ‘yanlış’ olduğu değerlendirmesinde bulunuyor:

“TİP çok etkili bir parti olduğu yanılgısına kapılmıştı” diyen Yurtdaş, “Hem geçmiş ittifaklar süreci hem de solun Türkiye’deki son 30-40 yıllık serencamı açısından bakarsak zamansız yapılan bir hamleydi. Bu yapılırken de HDP’nin, Kürtlerin, muhalefetin açıkça zararını içeren riskler içeriyordu ve maalesef ki bunların hepsi gerçekleşti. Maliyeti çok büyük olan bir politik hata olduğunu düşüyorum. TİP’in izlediği politikanın çok ağır kusurlu olduğunu gösteriyordu.”

Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) 1999’da benzer bir şekilde kendi adıyla seçime girmesi ve yüzde 10’luk barajın altında kalmasını hatırlatan Yurtdaş, “TİP’in özgüveni sol çocukluk hastalık gibiydi. Gerek parlamentodaki faaliyetler, kullanılan dil, kamuoyunda yarattığı dil, geçmişten ders çıkarılmaması, yani ÖDP deneyiminden dersler çıkarmadı. Kendilerinin çok etkili bir yerde olduklarını düşündüler, şartları doğru değerlendirmediler. Ahmet Şık’ın başka ortamda söylemiş olsa da bilinçaltını ortaya koyan sözleri ağır yaralayıcı sonuçları oldu. Kontrolsüz sözlerin kitleleri ne kadar soğutabildiğini gösteriyor” yorumunda bulunuyor.

HDP’nin Türkiye genelindeki oy kaybına ilişkin ise Yurtdaş şunları söylüyor: “Kürt siyasetinin ‘eksiğimiz neydi, nerelerde ne kaybettik’ bunların çok seri bir şekilde değerlendirmesini yapması gerekiyor.

HDP’nin oy oranın düşmesi seçimin kaybedenlerinden birinin de HDP olduğunu gösteriyor. Kürtlerde bilinç arttığı, seçmen sayısı arttığı halde oyunun düşmesini dikkate alarak HDP’nin Biz nerede hata yaptık gibi bir soru sorması gerekiyor. İstanbul’daki büyük kaybı sorgulamak lazım.”

“TİP, barajdan kurtuldu ama Yeşil Sol Parti’ye kaybettirdi”

Eski ÖDP Genel Başkanı ve Siyaset Bilimci Ufuk Uras ise HDP ile TİP’in yaptığı ittifakın yanlış olduğunu en başından beri söylediklerini belirterek şöyle konuşuyor:

“Ortak listenin ortak bir sinerji yaratacağını, ayrı ayrı seçime girmenin hem bir rekabet getireceğini hem de milletvekili kaybına neden olacağı belliydi. Buna rağmen ‘kendi sayımızı bir görelim’ söylemi bu döneme uygun değildi. Parti devletine karşı olan herkesin yan yana gelmesi gerekiyordu. Mersin’de iki partinin ortak aday çıkarması yerine ayrı ayrı seçime girmesi MHP’ye kazandırdı mesela. HDP seçmeni parti genel merkezlerinde yapılan anlaşmalara uyum sağlayamıyor. Geçersiz oyların sebebi de aslında bununla ilgili bir durum. Çünkü aynı anda hem TİP’e hem de Yeşil Sol Parti’ye mühür basanlar da oldu.

ÖDP’nin 99’da kendi adıyla seçime girip baraj altında kalmasını hatırlatan Uras, “TİP yüzde 3’e ulaşıp hazine yardımını hedefliyordu ama bu da başarılamadı. Alınacak oydan çok daha önemli olan ortak tutum almak ve Meclis’e girdikten sonra kendi partisi altında siyaseti sürdürmesiydi. Ama bu taktiksel adım atılamadı maalesef. Biz bunu daha önceden ÖDP’de de yaşadık. Biz TİP’in yaptığı her şeyi daha önce yaptık ve sonuç ortaydı. İttifak ilişkisi karşılıklı olur. TİP, Yeşil Sol Parti sayesinde barajdan kurtuldu ama karşılığında Yeşil Sol Parti’ni vekil kaybetmesine sebep oldu. Bunun kabul edilir bir yanı yok. Aslında ortada bir ittifak da olmadı. Çünkü barajı geçen parti, Yeşil Sol’un oy kaybetmesine sebep oldu.”

Son olarak HDP’nin oy oranındaki düşüşü de değerlendiren Uras, “HDP’nin oy oranının düşmesinin sebebi ise Yeşil Sol’un tam olarak anlatılmaması ve ittifaklar siyasetine kendisine yönelik bir tepki de olabilir. Daha yaratıcı politikalar geliştirme, ön seçim yaparak aday belirlemek gerekiyordu. Buradan çıkarmak gereken bir ders olduğunu gösteriyor” diyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Almanya Basını: Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mucizeye İhtiyacı Var

28 Mayıs’ta yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimi için değerlendirmede bulunan Berliner Morgenpost, Erdoğan’ın ikinci tura çok daha avantajlı girdiği değerlendirmesinde bulundu:

“Erdoğan yüzde 50’ye ulaşamamasına ve seçimlerin ikinci tura kalmasına rağmen rakibi Kılıçdaroğlu’nun dinamiğini bozmayı başardı.”Erdoğan’ın ikinci tura belirgin avantajlarla gitmesini sağlayacak açık nedenler var. Ultramilliyetçi Ata İttifakı’nın adayı Sinan Oğan’ın oyu yüzde 5’i buldu.

Seçmenlerinin büyük bölümü ikinci turda Erdoğan’a oy verebilir. Bunun dışında Erdoğan’ın hükümet koalisyonu meclis seçimlerinde mutlak çoğunluğu sağladı. Tüm bunlar Kılıçdaroğlu açısından dezavantaj. Kılıçdaroğlu’nun 28 Mayıs’ta zafer kazanması için küçük bir mucizeye ihtiyacı var.”

Türkiye’de Pazar günü gerçekleştirilen ve ikinci tura kalan Cumhurbaşkanlığı seçimleri Alman basınında geniş yer almayı sürdürüyor. Alman gazeteleri, 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur seçime Erdoğan’ın çok daha avantajlı bir şekilde girdiği konusunda hemfikir. Dikkatler, Ata İttifakı adayı Sinan Oğan’ın kimi destekleyeceği ve Kılıçdaroğlu’nun başarı şansı olup olmadığına odaklanıyor.

Handelsblatt gazetesi, küçük ittifak partilerine sandalye dağıtarak mecliste de güç kaybeden CHP’nin, seçimin en büyük kaybedeni olduğu yorumunda bulunuyor:

“Altı partiden oluşan muhalefet ittifakının HDP’den destek alması, oyları artıracağı için başlangıçta pek çok siyasi gözlemci tarafından akıllıca bir hamle olarak yorumlandı. Gerçekte ise pek çok milliyetçinin muhalefete oy vermemesine neden oldu… Seçimler öncesinde Kürtlerin ve seçimlerde ilk kez oy kullanacak beş milyon genç seçmenin belirleyici olacağı söyleniyordu. Şimdi ise belirleyici güç, ultra milliyetçi Sinan Oğan. Şurası açık: Muhalefetin en önemli seçim vaadi olan, Erdoğan’ın başkanlık sisteminin kaldırılması vaadi suya düştü.

Muhalefet, bunun için gerekli beşte üçlük meclis çoğunluğunun çok uzağında. Seçimin en büyük kaybedeni, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si oldu. Beklenenden ve muhalefete yakın anket şirketlerinin tahmin ettiğinden çok daha kötü bir sonuç aldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destek karşılığı ittifakta yer alan küçük partilere vaat ettiği sandalyeler nedeniyle meclisteki sandalyelerinin beşte birini de kaybetmiş oldu. Bu küçük partilerin oyları yüzde 2’yi bile bulmamasına rağmen.”

Ulm kentinde yayımlanan Südwest Presse gazetesinin yorumu ise şöyle:

“Ekonomideki kötü gidişatın devam etmesi durumunda Türkiye şimdiye kadar görülmemiş boyutta gerilimlerle karşı karşıya kalabilir. Batı ise yaklaşan felaketi şaşkın ama çaresiz bir şekilde izleyecektir. Türkiye’nin NATO üyesi olması Ankara için hep bir şantaj potansiyeli oluşturmuştur. Türkiye coğrafi ve askerî açıdan son derece önemli bir ülke.

Bu nedenle Brüksel ve Washington tam bir ihtilaf riskine giremez. Erdoğan’ın Putin muamelesi görmekten korkmaması için bir neden de Suriyeli sığınmacılar. Bu sayede Kürtlere karşı savaş yürütmek için komşu ülkelere asker de gönderebiliyor. Şunu açıkça söylemek lazım: Erdoğan’ın bu kadar uzun süre iktidarda kalabilmesinde AB ve NATO ülkelerinin de sorumluluk payı var.”

Berliner Morgenpost gazetesi ise Erdoğan’ın ikinci tura çok daha avantajlı girdiği değerlendirmesinde bulunuyor:

“Erdoğan yüzde 50’ye ulaşamamasına ve seçimlerin ikinci tura kalmasına rağmen rakibi Kılıçdaroğlu’nun dinamiğini bozmayı başardı. Erdoğan’ın ikinci tura belirgin avantajlarla gitmesini sağlayacak açık nedenler var. Ultramilliyetçi Ata İttifakı’nın adayı Sinan Oğan’ın oyu yüzde 5’i buldu.

Seçmenlerinin büyük bölümü ikinci turda Erdoğan’a oy verebilir. Bunun dışında Erdoğan’ın hükümet koalisyonu meclis seçimlerinde mutlak çoğunluğu sağladı. Tüm bunlar Kılıçdaroğlu açısından dezavantaj. Kılıçdaroğlu’nun 28 Mayıs’ta zafer kazanması için küçük bir mucizeye ihtiyacı var.”

Augsburger Allgemeine gazetesi ise Kılıçdaroğlu’nun Oğan’ın desteğini almak için HDP’den vazgeçmesinin mümkün olmadığı değerlendirmesinde bulunuyor.

“Seçim sonucunda muhalefetin de suçu var. Zaferden o kadar eminlerdi ki, sağ seçmenden vazgeçebileceklerini düşündüler. Pazar günü bunun intikamı alındı. Erdoğan’a eleştirel bakan milliyetçi Sinan Oğan oyların yüzde 5’ini aldı ve ikinci turda Erdoğan’dan da Kılıçdaroğlu’ndan da tüm Kürt partilerin devre dışı bırakılmasını ve 3,6 milyon Suriyeli sığınmacının ülkelerine gönderilmesini talep edecek. Bu, Kılıçdaroğlu için imkansız, çünkü Kürtlerin oyu olmadan kazanamaz.”

Paylaşın

Tarım Üretici Enflasyonu Yüzde 71,52

Tarım üretici enflasyonu, nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2,32 azalış, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 17,72, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 71,52 artış ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 134,06 artış gösterdi.

Haber Merkezi / Yıllık artışın düşük olduğu alt gruplar sırasıyla, yüzde 35,85 ile sebze ve kavun-karpuz kök ve yumrular ve yüzde 49,99 ile tahıllar (pirinç hariç), baklagiller ve yağlı tohumlar oldu.

Buna karşılık, yıllık artışın yüksek olduğu alt gruplar ise sırasıyla, yüzde 167,15 ile turunçgiller ve yüzde 135,86 ile canlı sığırlar (manda dahil), bunlardan elde edilen işlenmemiş süt oldu. Yıllık azalışın olduğu tek alt grup ise, yüzde 13,70 ile lifli bitkiler oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) Nisan 2023 verilerini açıkladı.

Buna göre, Tarım-ÜFE’de, 2023 yılı Nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2,32 azalış, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 17,72 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 71,52 artış ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 134,06 artış gerçekleşti.

Sektörlerde bir önceki aya göre, tarım ve avcılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 2,51 azalış, balık ve diğer balıkçılık ürünlerinde yüzde 0,49 artış ve ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 3,16 artış gerçekleşti. Ana gruplarda bir önceki aya göre çok yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 16,56 azalış, tek yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 0,43 azalış ve canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde yüzde 5,78 artış gerçekleşti.

Yıllık artışın düşük olduğu alt gruplar sırasıyla, yüzde 35,85 ile sebze ve kavun-karpuz kök ve yumrular ve yüzde 49,99 ile tahıllar (pirinç hariç), baklagiller ve yağlı tohumlar oldu. Buna karşılık, yıllık artışın yüksek olduğu alt gruplar ise sırasıyla, yüzde 167,15 ile turunçgiller ve yüzde 135,86 ile canlı sığırlar (manda dahil), bunlardan elde edilen işlenmemiş süt oldu. Yıllık azalışın olduğu tek alt grup ise, yüzde 13,70 ile lifli bitkiler oldu.

Bir önceki aya göre azalışın yüksek olduğu alt gruplar sırasıyla, yüzde 9,72 ile lifli bitkiler ve yüzde 0,12 ile sebze ve kavun-karpuz, kök ve yumrular oldu. Buna karşılık, aylık artışın yüksek olduğu alt gruplar ise yüzde 20,69 ile diğer ağaç ve çalı meyveleri ile sert kabuklu meyveler ve yüzde 10,88 ile koyun ve keçi, canlı; bunların işlenmemiş süt ve yapağıları oldu.

Paylaşın

EBRD, Türkiye’nin 2023 Büyüme Tahminini Yüzde 2,5’e İndirdi

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), “Bölgesel Ekonomik Görünümler” raporunda, Türkiye ekonomisi için 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 3’ten yüzde 2,5’e indirdi.

EBRD, 6 Şubat depreminin etkilerine ve kredi şartlarında beklenen sıkılaşmaya işaret ederek Türkiye ekonomisi için 2023 büyüme tahminini yüzde 3’ten yüzde 2,5’e indirdi.

EBRD bugün yayımladığı “Bölgesel Ekonomik Görünümler” raporunda ekonomik göstergelerin Türkiye’nin 2023’e güçlü bir başlangıç yaptığını ancak depremlerin olumsuz etkilerinin ortaya çıkmaya başladığını belirtiyor.

Raporda depremin yol açtığı üretim şokunun bu yıl yüzde 1’den az olması bekleniyor ancak resmi verilere göre yeniden yapılandırma yükünün 100 milyar doları aşacağı hatırlatılıyor.

EBRD

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), 1991 yılında kurulmuş olan uluslararası finans kurumudur. Çok taraflı kalkınma bankası olarak, EBRD yatırımı market ekonomileri inşa etmek için alet olarak kullanır.

Başlangıçta eski Doğu Bloku ülkelerine odaklanırken kalkınma desteği merkez Avrupa’da merkez Asya’ya 30 ülkeye genişlemiştir. Avrupa’ya nazaran, EBRD’ye üye olan ülkeler 5 kıtaya yayılmaktadır ve en büyük pay Birleşik Devletler’e aittir. Merkezi Londra’da olan EBRD’nin mülkiyeti 71 ülke ve iki AB kurumuna aittir.

Türkiye’nin CDS’i 652’ye yükseldi

Standard & Poors’a (S&P) Global Market Intelligence’ın aktardığına göre Türkiye’nin beş yıllık kredi temerrüt takası (CDS), Pazartesi günü kapanışından bu yana 18 baz puan yükselerek yeniden artarak 652 baz puana ulaştı. Bu Kasım 2022’den bu yana en yüksek seviye.

CDS değeri bir ülkeye borç verildiğinde temerrüt riskine karşı kendini sigortalamak isteyenlerin ödedikleri prim. Arabanın kasko primi gibi düşünebiliriz. Eğer sürücünün riski artarsa ödenecek prim de artar.

O nedenle CDS değerinin artması yatırımcılar gözünde temerrüde düşme olasılığının önemli ölçüde yükseldiğini gösterir ve ekonomi açısından ciddi bir kırılganlığa işaret eder.

Türkiye’nin dolar tahvillerinde de bugün yeniden düşüş yaşandı.

Paylaşın

AK Parti’de Bakanlık İçin İsimler Konuşulmaya Başlandı

28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçiminde “Erdoğan’ın ipi göğüsleyeceğini” düşünen AK Parti’de, grup başkanvekilliği gibi görevler alan eski Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç gibi isimlerin de bakan olarak görev alabileceği ifade ediliyor. Yılmaz Tunç’un Adalet Bakanlığı için adı geçiyor.

Tunç ile birlikte AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un da “yeni kabinede bakan olabileceği” ileri sürülüyor. Ayrıca TBMM Başkanlığı için de milletvekili seçilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, eski bakanlar Bekir Bozdağ, Abdülhamit Gül ve AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş gibi isimler de tartışılıyor.

AK Parti, seçimlerde 19 milyon 346 bin 135 oy alarak birinci parti olarak TBMM’ye girdi. TBMM’de AKP’nin 267 milletvekili ile temsil edilecek olmasıyla birlikte AK Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “AK Parti’nin parlamentodaki çoğunluğu” baz alarak parlamento içinden de “Cumhurbaşkanlığı Kabinesi”ne bakan atayabileceği ifade ediliyor. Bu isimlerin de Süleyman Soylu ile Mevlüt Çavuşoğlu olduğu iddia ediliyor.

Cumhuriyet’ten Selda Güneysu’nun kulis haberine göre, TBMM’de çoğunluğu sağlayıp ikinci turda da “Erdoğan’ın ipi göğüsleyeceğini” düşünen AK Parti’de, grup başkanvekilliği gibi görevler alan eski Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç gibi isimlerin de bakan olarak görev alabileceği ifade ediliyor. Yılmaz Tunç’un Adalet Bakanlığı için adı geçiyor.

Tunç ile birlikte AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un da “yeni kabinede bakan olabileceği” ileri sürülüyor. Ayrıca TBMM Başkanlığı için de milletvekili seçilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, eski bakanlar Bekir Bozdağ, Abdülhamit Gül ve AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş gibi isimler de tartışılıyor.

Paylaşın