Türkiye’de Kriz Büyürken 89 Bin Kişi Milyoner Oldu

Türkiye’de geçen Aralık ayı itibariyle kurlardaki ve enflasyondaki hızlı yükseliş orta ve alt gelir grubundaki vatandaşların gelirlerinin erimesine yol açarken, bu dönemin kazananı milyonerler oldu. Ekonomik sorunların arttığı son beş ayda Türkiye 89 bine yakın yeni milyoner kazanırken, milyonerlerin toplam serveti 3,9 trilyon liraya ulaştı.

Türkiye’de resmi verilere göre Kasım 2021’de yüzde 21,3 olan yıllık enflasyon, Aralık’ta yüzde 36, Mart’ta yüzde 61 ve son olarak Mayıs ayında yüzde 73,5 ile geride kalan 24 yılın zirvesine tırmandı. Dolar kuru ise Aralık ayında gördüğü 17,82’lik rekor seviyesine yakın seyrediyor.

Kur artışları son dönemde gıda, elektrik, doğal gaz ve akaryakıt başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinde zam yağmuruna neden olurken, bütçedeki sıkıntı da ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) artışlarıyla giderilmeye çalışıldı. Enflasyondaki tırmanış karşısında gelirleri azalan vatandaşa bir yük de vergi artışlarından geldi.

Kurlardaki ve enflasyondaki yükselişi durdurmak için para politikasının etkin araçlarından biri olan faiz artırımından ise kaçınıldı. Geçen yılın son dört ayında toplam 500 baz puanlık faiz indirimi yapılırken, bu yılın ilk beş ayında politika faizi yüzde 14’te sabit tutuldu.

Veriler Bakan Nebati’yi teyit ediyor

AK Parti’nin hafta sonu gerçekleşen kampında konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, kurlardaki ve enflasyondaki artışa rağmen neden faiz artırımına gitmediklerine ilişkin, “Bu sistemde dar gelirliler hariç firmalar, ihracatçılar kâr ediyor” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verileri, bu sistemden dar gelirliler hariç kazananlar olduğuna işaret ederek Nebati’nin sözlerini teyit ediyor. Veriler, düşük faiz yüksek kur politikasına dayanan ve “Yeni Ekonomi Modeli” olarak adlandırılan sistemde banka hesaplarında 1 milyon lira ve üzerinde mevduatı olan kişi sayısının ve bu kişilerin toplam mevduatının arttığını gösteriyor.

Milyoner sayısı 600 bini geçti

BDDK’ye göre hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olan mudi sayısı Kasım 2021’den Nisan ayına dek geçen beş aylık süreçte 511 bin 405 kişiden 600 bin 118’e çıktı. Buna göre yüksek enflasyon döneminde 88 bin 713 kişi daha milyoner oldu. Milyoner sayısı beş ayda yüzde 17 arttı.

Hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olanların serveti ise Kasım 2021’deki 3 trilyon 246 milyar 796 milyon TL’den 3 trilyon 896 milyar 209 milyon TL’ye çıktı. Buna göre beş ayda milyonerlerin serveti 649 milyar 413 milyon TL arttı. Öyle ki servet artışı yüzde 20 oldu.

Milyonerlerin ortalama mevduatı ise aynı dönemde 6 milyon 349 bin liradan 6 milyon 492 bin liraya çıktı. Milyonerlerin 545 bin 477’sini yurt içi yerleşikler, 54 bin 641 bini yurt dışı yerleşikler oluşturdu. Yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 1 trilyon 533 milyar lirası yerel para cinsi, 1 trilyon 993 milyar lirası döviz tevdiat hesabı, 125 milyar 781 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu.

Kasım ayına göre, hesabında 1 milyon liranın üzerinde mevduat olan yurt içi yerleşiklerin TL cinsinden hesapları 572 milyar 426 milyon lira, döviz hesapları 28 milyar 572 milyon lira, kıymetli maden depo hesapları 18 milyar 171 milyon lira arttı.

Milli gelirdeki payları arttı

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan ekonomist Doç. Dr. Evren Bolgün, Kasım 2021 ile Nisan ayı arasındaki birikimli enflasyonun yüzde 45 olduğunu belirterek milyoner mevduatlarındaki yüzde 20’lik artışın enflasyon artışının gerisinde kaldığını söylüyor. Burada önemli olan hususun ise milli gelirden alınan payda göründüğüne işaret eden Bolgün, “Gayri safi yurt içi hasıla içerisinde emek ve ücret kesiminin aldığı pay 2016 yılından itibaren yaklaşık yüzde 5 kadar düştü. Buna mukabil sermaye ve brüt işletme gelirlerinin payı yüzde 7 kadar arttı” diyor.

Yabancı para mevduat ve kur korumalı mevduat toplamının toplam mevduat içerisindeki payının yüzde 72’lere ulaştığını belirten Bolgün, “Dolarizasyon tüm hızıyla devam ediyor. Gayri safi yurt içi hasılanın da yaklaşık 9 yılda, 900 milyar doların üzerinden 800 milyar doların altına doğru geldiğini görmekteyiz. Yani aslında paylaşılan pasta ciddi anlamda küçülmüş durumda. Paylaşım kavgası da seçime kadar olağan hızıyla devam edecek gibi gözüküyor” ifadelerini kullanıyor.

Milyonerlerin sayısının arttığı dönemde asgari ücretli başta olmak üzere alt gelir grupları aylık kazançlarının önemli bir kısmını enflasyon karşısında kaybetti.

Asgari ücretlinin kaybı bir maaştan fazla

Bu yıl için net asgari ücret yüzde 50’ye yakın zamla 4 bin 253 lira 40 kuruş olarak belirlenmişti. Ancak yapılan zam aylar içerisinde eridi.

Asgari ücretlinin enflasyondan zarar görmemesi için maaşların Ocak ayında 4 bin 725 lira 50 kuruş, Şubat’ta 4 bin 952 lira 80 kuruş, Mart’ta 5 bin 223 lira 20 kuruş, Nisan’da 5 bin 601 lira 90 kuruş ve Mayıs ayında 5 bin 768 lira 80 kuruş olması gerekiyordu. Buna göre asgari ücretlinin beş aylık toplam enflasyon kaybı 5 bin 5 lira 20 kuruş ediyor. Bu da bir asgari ücretten daha fazlasına denk geliyor.

Çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, “Sayın Nureddin Nebati aslında bir gerçeği itiraf etti. Bu gerçek, uygulanan ekonomik politikaların dar gelirlileri, emeklileri, işçileri, memurları ezdiği gerçeğidir” diyor.

Ocak ayından bu yana asgari ücretliler ve emeklilerin enflasyonun altında ciddi bir biçimde ezildiğini söyleyen Çelik, asgari ücretin alım gücünün sadece Mayıs ayında 1500 lira civarında gerilediğine işaret ediyor.

Ocak ayında emekli ve memura yapılan zammın, yılın ilk beş ayındaki yüzde 35 civarındaki enflasyon nedeniyle ciddi biçimde eridiğini vurgulayan Çelik, resmi enflasyonun gerçek enflasyonu yansıtmadığının da altını çiziyor.

“Yüzde 99 dışarıda tutuldu”

İşçi, memur ve emeklilerin en çok gıda enflasyonundan etkilendiğini ifade eden Çelik, bu enflasyonunun resmi verilere göre yüzde 90, DİSK Araştırma Merkezi’ne göre ise yüzde 118-135 arasında olduğuna dikkat çekiyor.

Ekonomik politikalardan hariç tutulan dar gelir grubunun Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturduğunu dile getiren Çelik, “Bu ülkede 21 milyon ücretli ve maaşlı çalışan var. 14 milyon emekli var, 2,5 milyondan fazla tarım çalışanı var, 5 milyondan fazla küçük esnaf var ve bunların aileleri var. Bunları topladığınız zaman bunlar ülkenin yüzde 99’unu oluşturuyor. Maliye Bakanı Sayın Nebati de izledikleri ekonomik politikaların bu yüzde 99’u dışarıda tuttuğunu açıklamış oldu” ifadelerini kullanıyor.

Paylaşın

“Öğün Atlamak Zorunda Kalanların Oranı Yüzde 13’e Ulaştı”

Ekonomideki kötü gidişat bir rapora daha yansıdı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) hazırladığı, “Gıda fiyatları krizi” raporu Türkiye’de yaşanan krizinin bir kez daha ortaya çıkardı.

Rapora göre, ürünlerin kalitesinden ziyade fiyatı öncelik haline geldi. Ev emekçisi kadınların tane ve gramla alışveriş yaptığı ve çürük ürünlere yöneldiği kaydedilen raporda, “Öğün atlamak zorunda kalanların oranı yüzde 13’e ulaştı” verisi de yer aldı.

Cumhuriyet’ten Göhan Kam’ın haberine göre İPA’nın raporunda dikkat çeken başlıklar şöyle:

“Türkiye’de yaşanan gıda krizi son 30 yılın tarihi zirvesine ulaştı. İstanbul’da derin yoksulluk her geçen gün arttı. Katılımcıların yüzde 65,9’u değişen ekonomik koşullar nedeniyle gıda alışverişlerinde miktarı azalttı. Yüzde 56,8’i alışveriş yaparken ürünlerin fiyatına dikkat ederken, İstanbullu yurttaşların sadece yüzde 14,8’i gıda alışverişinde ilk olarak ürünün kalitesine bakıyor.

‘Ev emekçisi kadınlar çürük ürünlere yöneldi’

Ev emekçisi kadınların yüzde 62’si temel gıda ürünleri dışında gıda alışverişi yapmayı kesti. Ayrıca, kadınların yüzde 42’si taneyle ve gramla alışveriş yapmaya başladı. Özellikle son 6 ayda her iki ev emekçisi kadından biri akşam pazarında “çıkma” diye nitelenen ve çürümeye yüz tutmuş ürünlere yöneldi.

Temel gıdaya erişim krizinin en görünür olduğu alan kahvaltılık ürünler. Son bir yılda ekonomik nedenlerle yeterli gıdaya erişemeyeceğine dair kaygı taşıyanların oranı yüzde 23, öğün atlamak zorunda kalanların oranı yüzde 13’e ulaştı.”

Paylaşın

2021’de Bir Milyon 197 Bin Abonenin Doğal Gazı Kesildi

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) resmi verileri de Türkiye’deki ekonomik krizi ortaya koydu. EPDK verilerine göre 2020 yılında bir milyon 279 bin 990 aboneye doğal gaz kesintisi yapıldı.

Kesintilerin yaklaşık yüzde 65,7’si fatura bedeli zamanında ödenmemesinden kaynaklanırken, faturasını ödeyemediği için doğal gazı kesilen abone sayısı 840 bin 954 oldu.

EPDK verilerine göre 2020 yılındaki kriz geçen yıl da devam etti. 2021 bir milyon 620 bin 64 aboneye doğal gaz kesintisi yapıldı. Bu kesintilerin de yaklaşık yüzde 73,9’u fatura bedelinin zamanında ödenmemesinden kaynaklanırken, söz konusu yılda doğal gazı kesilen abone sayısı ise bir milyon 197 bin 228 oldu.

Her 15 aboneden birinin faturası kesildi

Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre 2021’de faturasını ödeyemediği için doğal gazı kesilen abone sayısı 2020’e göre 356 bin 274 abone arttı. Toplam abone sayısının 17 milyon 885 bin 750 olduğu dikkate alındığında faturasını ödeyemediği için her 15 aboneden birinin doğal gazı kesildi. 2021 yılında faturasını ödeyemediği için doğal gazı kesilen abone sayısı yüzde 43,2 oranında arttı.

‘Isınma gibi temel bir ihtiyaç artık lükse döndü’

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Balıkesir Milletvekili Ahmet Akın, söz konusu rakamlara ilişkin şu değerlendirmede bulundu;

“Bu durum, gizlenmek istense de Türkiye’deki enerji yoksulluğunu gözler önüne seriyor. İktidar 2020 yılında Karadeniz doğal gazı ile ilgili müjde vererek faturaların düşeceği vaadinde bulundu. Bu müjdeden bir yıl sonra 2021 yılında ise faturasını ödeyemediği için doğal gaz kesintisi yapılan abone sayısı rekor oranda arttı. İktidar gizlemek istese de her apartmanda, her sokakta bir komşumuzun doğal gazı kesildi. Isınma gibi temel bir ihtiyaç artık lükse döndü.”

Paylaşın

S&P: Türkiye’nin İlave Sermaye Kontrolü Getirme Riski Artıyor

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P), Türkiye’nin ilave sermaye kontrolleri getirme riskinin arttığını açıkladı. Kuruluş, Türk Lirası ve piyasalar üzerindeki baskının yoğunlaşmasının bu riski artırdığını kaydetti.

S&P, Türk Lirası ve finansal piyasalar üzerindeki baskının artmaya devam etmesi halinde Türkiye’nin ek sermaye kontrolleri getirme riskinin artacağı uyarısında bulundu.

Türk lirasının bu yıl ortalama yüzde 22 değer kaybetmesi, ülkenin geçen yılın sonunda yaşanan döviz krizinin tekrarlanabileceği endişelerine yol açıyor.

S&P’nin önde gelen analistlerinden Maxim Rybnikov, çevrimiçi bir sunumda yaptığı konuşmada, S&P’nin nisan ayında Türkiye’nin yerel para cinsinden notunu düşürme kararının, ek sermaye kontrolleri endişelerinin bir göstergesi olduğunu söyledi.

Rybnikov, “Bu hala temel bir durum değil ancak riskin (sermaye kontrolü) arttığını düşünüyorum” dedi.

Reuters’ın aktardığına göre S&P’nin bir başka analisti de liranın değer kaybının sürmesinin, Türkiye’nin bankacılık sektöründe varlık kalitesi sorunlarının eninde sonunda “ortaya çıkacağı” anlamına geldiğini, turizmdeki toparlanma hızının ise birkaç olumlu sürprizden biri olduğunu belirtti.

Sermaye kontrolleri, belirli bir bölgeden, örneğin bir ülkeden sermaye girişini ve çıkışını kontrol etmeye yönelik yasal veya düzenleyici önlemler olarak biliniyor. Böylelikle yurtiçi ekonomiye giren ve çıkan yabancı sermaye akışını sınırlamış oluyor.

Bu önlemler genellikle, bir para biriminin döviz kurunu kontrol etmek adına veya sermaye kaçışını önlemek için alınıyor.

Paylaşın

‘Türk Lirası’nın Değer Kaybı Neden Hızlandı?

Aralık ayında dolar/TL kurunun 18’e ulaşması sonrasında devreye sokulan Kur Korumalı Mevduat sistemi ile kısmen sakinleşen ve 12 TL seviyelerine kadar düşen kur, tekrar 17’yi aştı. Peki kur neden şimdi yükseliyor? TL’nin değer kaybını hızlandıran şey ne oldu?

Prof. Selva Demiralp BBC Türkçe için yorumladı. Demiralp’in yazısı şu şekilde;

KKM’ye dair endişelerimi daha ilk yürürlüğe girdiği sırada da paylaşmıştım. O yazıda kötü senaryoyu şu şekilde tanımlamıştım:

“Kötü senaryoda KKM döviz talebindeki artışı durduramaz. Bu durumda kur artışı Hazineyi ve TCMB’yi ciddi bir genişleme zorunda bırakır. Şayet vergilerde bir artış olmazsa (ki seçim öncesi bu olasılık yok denecek kadar az) bütçe açığı artar. Bu durum, sonu hiperenflasyona kadar giden bir süreçle sonuçlanabilir.”

Bugün geldiğimiz nokta kötü senaryoyla oldukça uyumlu.

KKM’nin Hazine’ye yüklediği ek yük 157 milyar TL olarak hesaplanıyor.

Enflasyon resmi rakamlarla yüzde 74 seviyesine ulaştı, ileriye yönelik beklentiler daha da artacağını gösteriyor.

KKM’nin kuru tutmakta giderek zorlandığını görüyoruz.

Peki kurdaki değer kaybı hafta başından beri neden ivmelendi?

Bu soruya cevap ararken, KKM’nin sürdürülebilirliğine dair endişeler, artan cari açık, giderek sıkışan global piyasalar gibi hep konuştuğumuz kırılganlıklara ek olarak hafta başında gelen iki önemli siyasi demecin altını çizmek isterim.

Zira her iki demeç de politika duruşunda geri adım atılmayacağına, mevcut enflasyonist baskıların artarak devam edeceğine, bu durumun da kuru zorlayacağına işaret ediyor.

1: Faiz indirimlerinin devamı geleceği sinyali

Cem Çakmaklı ve Gökhan Şahin Güneş’le beraber yaptığımız araştırma sadece faiz indirimi değil, faiz indiriminin geleceğine dair sinyallerin bile kurda bir zayıflama yarattığını, tahvil faizlerini yükselttiğini gösteriyor.

Çünkü piyasalar faiz indirimi sonrası enflasyonun ve genel risk priminin artmasını bekledikleri için bu olumsuz tablonun TL’yi zayıflatmasını bekliyorlar.

Bu yüzden hükümet kanadından gelen “faizler düşmeli” demeçlerini takiben dolar/TL kuru yükseliyor.

2017 öncesinde faizlerin inmesi gerektiğine dair siyasi demeçleri takiben TL ortalama yüzde 20 değer kaybederken bu rakam ilerleyen yıllarda yüzde 30’a çıkıyor.

Yani siyasi baskıların birikimli etkisi Merkez Bankası kredibilitesinde daha ağır bir erozyon yaratarak olumsuz fiyatlamayı da artırıyor.

6 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Faizi düşürmeye devam edeceğiz” demecini bu açıdan değerlendirdiğimizde piyasaların geçmişte verdiği tepki ile tutarlı hareket ettiğini gözlemliyoruz.

2: ‘Enflasyonla beraber büyüme’ tercihi

Geçen günlerde Hazine ve Maliye Bakanı Nebati, “enflasyonla birlikte büyümenin” siyasi bir tercih olduğunu söylerken “Yoksa enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Yüksek faiz artışı yapardık” ifadesini kullandı.

Nebati’nin bu sözlerinin olumlu ve olumsuz iki boyutu var.

Olumlu tarafından bakacak olursak bakanın sözleri hükümetin duruşunda oldukça “ortodoks” bir dönüşe işaret ediyor.

Enflasyonu düşürmek için yapılması gerekenin faizleri yükseltmek olduğunu, ancak faiz artışı ekonomiyi yavaşlatacağı için hükümetin bunu tercih etmediğini söylüyor.

2021’in son çeyreğinden itibaren 5 puanlık faiz indirimine gidilirken hükümet kanadı ve Merkez Bankası bu şekilde enflasyonun da düşeceğini iddia eden “heteredoks” bir anlayışı savunmuştu.

Dünya genelinde uygulaması olmayan ve iktisat disiplinine ters düşen bu görüş maalesef enflasyonu düşürmedi.

Ortodoks politikaların öngördüğü şekilde enflasyonda çok ciddi bir artış ile sonuçlandı.

Kısa vadeli ‘kılıf’ geri tepebilir

Geçen günlerde Koç Üniversitesi-TÜSİAD Ekonomik Araştırma Forumu olarak düzenlediğimiz etkinlikte politika faizi ve enflasyon arasında pozitif bir ilişki olduğunu iddia eden Neo Fisher yaklaşımının fikir önderlerinden Profesör John Cochrane’i ağırladık.

Prof. Cochrane de söz konusu yaklaşımın orijinal Fisher eşitliğinde olduğu gibi uzun vadeli bir ilişkiye işaret ettiğini ve kısa vadeli politika hamlelerini motive etmek için bir “kılıf” olarak kullanılmasının geri tepebileceğini, teori ile uyuşmadığını not etti.

Bakan Nebati’nin sözlerini bu açıdan değerlendirdiğimde, hükümetin Türkiye’de zaten yanlış yorumlanmakta olan Neo Fisher yaklaşımından vaz geçtiği sinyalini verdiği için olumlu bir gelişme olarak görüyorum.

Ortodoks politika anlayışında buluşmak şüphesiz ki bir ilerleme.

Ancak yine ortodoks iktisat politikası “enflasyon ile beraber” büyümenin son derece riskli olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’deki enflasyonun iki nedeni

Ülkemizde tecrübe ettiğimiz enflasyon iki temel sebepten kaynaklanıyor:

Arz yönlü baskılar esasen faizin düşük kalması sonucu TL’nin zayıflaması ile ithal ettiğimiz ara malı fiyatlarındaki artışı yansıtıyor.

Talep yönlü baskılar ise düşük faizin borçlanma ve harcamaları teşvik etmesinin bir sonucu.

Yani her iki sebebin kökünde de düşük faiz tercihi yatıyor.

Enflasyon bir ekonominin “yavaşla” sinyalidir, kendi kendini soğutma çabasıdır.

Ortodoks anlayışta merkez bankaları enflasyonist baskılar arttığında faizleri yukarı çekerek ekonominin bu çabasına destek verirler.

Çünkü ancak o zaman enflasyonu kalıcı hale getirmesi engellenir.

Aksi takdirde talep yavaşlasa da enflasyon kendi kendine düşmeyecektir.

Yangına körükle gitmek

Eğer “enflasyonla beraber büyüme” tercihi yapılırsa bu durum kısa vadede ekonominin kendi kendini soğutma çabalarını baskılamaya çalışır.

Yükselen enflasyon talebi geri çekerken düşük faiz ortamı talebi tekrar canlandırmayı dener.

Yani ortodoks anlayış enflasyon yaşanan ülkeyi soğutmak gerektiğini söylerken “enflasyonla beraber büyüme” çabası yangına körükle gitmek anlamına gelir.

Toparlayacak olursak, yüksek enflasyon ortamında hükümet kanadının faiz indirimleri ile büyümeyi desteklemeye devam edeceği sinyalleri hiperenflasyon endişelerini artırarak piyasalardaki tedirginliği artırıyor.

Sürdürülemez ve sonu belirsiz bir yolda devam edildiği inancının altını çiziyor.

Yoksullaşan halk tüketemez

Son söz olarak bir noktanın tekrar altını çizelim:

Şüphesiz hiçbir ülke ekonomisini gereksiz yere daraltmak, istihdamı azaltmak istemez.

Ancak enflasyon nüfusun yüzde 100’üne yoksullaşma olarak yansırken “enflasyona rağmen büyüme” çabası işsizlik oranında birkaç puanlık bir azalışın ötesinde fayda sağlamaz.

O fayda da giderek azalır, çünkü enflasyonla büyüme sürdürülemez.

Yoksullaşan halk tüketemez, enflasyon ortamı yatırımcıyı ürkütür.

İşte bu nedenlerle ortodoks iktisadi görüş “enflasyonla büyüme” kavramının üzerini çizer.

Önceliği enflasyonu düşürmeye verir.

Çünkü enflasyon düştükten sonra gelecek büyüme sağlıklı ve sürdürülebilir olur.

Kısa vadede bir bedeli olsa da bu tercih sonucunda uzun vadede herkes kazançlı çıkar.

Paylaşın

Mayıs Ayında En Fazla Dolar Kazandırdı

Tüketici Fiyat Endeksine (TÜFE) indirgendiğinde mayıs ayında en yüksek aylık reel getiri yüzde 3,86 ile dolarda gerçekleşti. Yıllık olarak değerlendirildiğinde ise külçe altın, yüzde 8,76 ile yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan yatırım aracı oldu

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu, Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getiri Oranları, Mayıs 2022 verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, mayısta en yüksek reel getiri, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 3,86 ile dolarda oldu. Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde ise dolar yüzde 1,66 yatırımcısını kayba uğrattı.

Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde, yatırım araçlarından avro yüzde 3,79, külçe altın yüzde 5,9, mevduat faizi (brüt) yüzde 7,02, BIST 100 endeksi yüzde 7,95 ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) yüzde 8,25 kayba yol açtı.

TÜFE ile indirgendiğinde avro yüzde 1,61 yatırımcısına reel getiri sağlarken külçe altın yüzde 0,62, mevduat faizi (brüt) yüzde 1,80, BIST 100 endeksi yüzde 2,79 ve DİBS yüzde 3,10 yatırımcısına kaybettirdi.

BIST 100 endeksi, üç aylık değerlendirmede, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 4,53 ile yatırımcısına en yüksek reel getiri sağlarken Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 4,78 kayba neden oldu. DIBS, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 20,62, TÜFE ile indirgendiğinde de yüzde 12,86 yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.

Altı aylık değerlendirmeye göre külçe altın, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 2,78, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde de yüzde 16,95 ile yatırımcısına en az kaybettiren yatırım aracı olarak hesaplandı.

Aynı dönemde DİBS, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 43,27, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 33,59 ile yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı olarak kayıtlara geçti.

Yıllık en yüksek reel getiri ‘külçe altın’da

Finansal yatırım araçları yıllık olarak değerlendirildiğinde külçe altın, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 8,76 ile yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan yatırım aracı olurken Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 18,72 yatırımcısına kaybettirdi.

Yıllık değerlendirmede, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde, yatırım araçlarından dolar yüzde 19,06, BIST 100 endeksi yüzde 26,89, avro yüzde 29,45, mevduat faizi (brüt) yüzde 49,82 ve DİBS yüzde 52,98 yatırımcısında kayba yol açtı.

TÜFE ile indirgendiğinde ise dolar yüzde 8,31 yatırımcısına kazanç sağlarken BIST 100 endeksi yüzde 2,17, avro yüzde 5,6, mevduat faizi (brüt) yüzde 32,86 ve DİBS yüzde 37,08 yatırımcısının kayba uğramasına neden oldu.

Paylaşın

OECD, Büyüme Beklentilerini Aşağı Yönlü Revize Etti

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), Ukrayna/Rusya savaşı nedeniyle dünya ekonomisinin büyüme tahminini önemli ölçüde bu yıl ve önümüzdeki yıl için aşağı yönlü olarak revize etti.

Örgütün Paris’te yaptığı açıklamada bu yıl için yüzde 4,5 olarak tespit edilen büyüme tahmininin yüzde 3’e çekildiği bildirildi. 2023 yılı için de tahmin edilen yüzde 3,2’lik büyüme, yüzde 2,8 olarak belirlendi.

OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, enflasyon konusunda olumlu bir beklenti içinde olunmadığını belirterek, Ukrayna savaşının bir sonucu olarak enflasyondaki yüksek seyrin uzun süreli olmasının tahmin edildiğini kaydetti. OECD, Almanya için ise 2022’de yüzde 1,9; 2023’te yüzde 1,7’lik bir ekonomik büyüme öngörüyor.

Ukrayna savaşının etkisi

Ukrayna savaşı ve Rusya’ya uygulanan petrol ambargosu ekonomik iyileşmenin önünü kesiyor. Enflasyonun artması satın alma gücünü zayıflattığı için özel tüketimdeki canlanma baskı altına giriyor. Artan belirsizlik, enerji fiyatlarındaki keskin artış ve hammadde darboğazları birçok sektörü, özel yatırımları ve ihracatı olumsuz etkiliyor.

OECD, artan enerji ve gıda fiyatlarının olumsuz etkisini kırabilmek için ihtiyaç sahibi hanelere ve şirketlere yönelik destek programlarının hedefe dönük olarak uygulanması önerisinde bulundu.

Dünya Bankası küresel ekonomik büyüme tahminini düşürdü

Öte yandan Dünya Bankası, Ocak ayında yaptığı ekonomik büyüme tahminlerini Rusya’nın Ukrayna işgalinin yarattığı sonuçlar nedeniyle düşürdü. Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2022’de yüzde 2,3, 2023’te de yüzde 3,2 büyüyeceği tahminini yaptı.

Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluş, küresel ekonominin 2022 yılında yüzde 2,9 oranında büyüyeceği tahmininde bulundu. Dünya Bankası yıl başında yaptığı tahminde küresel ekonomide büyümeyi yüzde 4,1 olarak öngörmüştü.

Küresel Ekonomik Öngörüler raporunu açıklayan Dünya Bankası raporda “Dünya ekonomisinin, küresel resesyonun ardından yaşadığı ilk toparlanma sonrasında en keskin yavaşlamayı deneyimlemesi bekleniyor” ifadelerine yer verdi. 2020’de patlak veren korona pandemisinden sonra kaydedilen toparlanma sonucunda küresel ekonomi 2021 yılında yüzde 5,7 oranında büyümüştü.

Dünya Bankası Başkanı David Malpass “Ukrayna’daki savaş, Çin’deki kapanmalar, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve stagflasyon riski, büyümeye darbe vuruyor. Birçok ülke açısından resesyonu önlemek zor olacak” dedi.

Dünya Bankası’na göre, fiyatların artmasıyla ekonomide yüksek enflasyon ile durgunluğun (stagnasyon) bir arada görülmesi anlamına gelen “stagflasyonun” meydana gelme riski de arttı. Dünya Bankası bu durumun yoksul ve orta gelirli ülkelere zarar vereceği tahmininde bulundu.

Dünya Bankası Euro Bölgesi için ekonomik büyüme tahminini yüzde 4,2’den yüzde 2,5’e çekti. Dünyanın en büyük ulusal ekonomisi olan ABD için ise 2022 yılı ekonomik büyüme oranı da 1,2 puan düşürülerek yüzde 2,5’e düşürüldü. Çin ekonomisinin de 0,8 puan daha az olmak üzere yüzde 4,3 oranında büyüyeceği tahmin edildi.

Türkiye ekonomisi için büyüme tahmini

Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2022’de yüzde 2,3, 2023’te de yüzde 3,2 büyüyeceği tahminini yaptı. Rusya için ise Ocak ayında yaptığı büyüme tahminini 11,3 puan geriye çeken Dünya Bankası, Rus ekonomisinin 2022 yılında yüzde 8,9 küçüleceği tahmininde bulundu.

Paylaşın

Ekonomistler TL’deki Değer Kaybı Hakkında Ne Söylüyor?

Türk Lirasının Mayıs başından bu yana devam eden değer kaybı bu hafta hız kazandı. Mayıs’ta 14,7 seviyesinde olan dolar/TL kuru bugünün ilk saatlerinde 16,92’ye kadar yükseldi.

Reuters’ın hesaplamasına göre TL bu yıl değerinin yüzde 22’sini yitirdi. Twitter hesaplarından paylaşımda bulunan Türkiye ve dünyadan ekonomistler TL’nin değer kaybını Türkiye’nin düşük faiz politikasına ve CDS risk priminin rekor seviyeye yükselmesine bağladı.

ABD’li ekonomist Mohamed El-Erian, TL’nin dünkü değer kaybının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın faizlerin artmayacağı, hatta düşebileceği yorumunun ardından geldiğini hatırlattı.

Allianz ve Barclays’te yöneticilerinden El-Erian “Ekonomi açısından, yaşananlar ekonominin temel bir yasasının yok sayıldığı bir deneyin devamı” ifadelerini kullandı.

Bloomberg ve Financial Times’ta köşe yazarlığı da yapan El-Erian “Türkiye’nin para birimi zayıflamaya devam ediyor” dedi.

Türkiye’nin beş yıllık CDS primi (devlet tahvillerinin temerrüde karşı sigorta primi) dün 740 puanla 2008 krizinden beri en yüksek seviyeye çıktı.

Bunun ardından dolar/TL kuru akşam ve gece saatlerinde yükselmeye devam etti.

Ekonomist Atilla Yeşilada bunun dolar/TL için kritik bir gece olduğunu söyledi ve ekledi:

“TCMB bu gece NYC-Asya seansında müdahale etmek zorunda, yoksa Aralık 2021 yeniden yaşanabilir.”

Türk lirası Aralık 2021’de tarihinin en değersiz seviyesine düşmüş, dolar/TL kuru 18,36’ya yükselmişti.

Finansal piyasalar yöneticisi İris Cibre de CDS priminin 14 yılın zirvesine çıktığını belirterek “Dolar borçlanma maliyetimiz yaklaşık yüzde 10,9 yükselmiş durumda, hayırlı olsun” dedi ve ekledi:

“Dövizde tekrar parabolik hareketlere neden olmasından korkuyorum.”

Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) Baş Ekonomisti Robin Brooks da Türkiye’nin CDS priminin geçmişte Brezilya ve Güney Afrika gibi gelişmekte olan ülkelere paralel hareket ettiğini fakat 2018’den bu yana uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle ayrıştığını yazdı.

Brooks “Tekrarlanan kredi teşvikleri, büyük cari açık ve devalüasyon Türkiye’nin risk primini çok daha yüksek bir seviyeye taşıdı” dedi.

Brooks bu üç ülkenin 2017’den günümüze CDS primi değişiminin grafiğini de paylaştı:

‘Tekrar büyük bir değer kaybı kaçınılmaz’

IIF Baş Ekonomist Vekili Sergei Lanau da “Geçen Kasım’daki [TL’nin] büyük değer kaybına rağmen Türkiye’nin dış ticaret açığı büyüdü. Petrol ve altın harici ithalatta bile kayda değer bir düşüş yok” dedi ve ekledi:

“Merkez Bankası rezervlerinin düşük seviyesi ve dışardan gelen paranın az miktarda olması göz önünde bulundurulunca TL’nin tekrar büyük bir değer kaybı yaşaması kaçınılmaz gözüküyor.”

‘Son sürat raydan çıkma’

ABD’li yatırım fonu yöneticisi Will Slaugher ise “Erdoğan’ın rezervi bitti ve yakında liranın kontrolünü kaybedecek. Yıl sonuna kadar Türk lirası büyük ihtimalle olağanüstü değer kaybedecek ve Türkiye’nin temerrüde düşmesi de mümkün” ifadelerini kullandı.

Slaughter “Temerrüdü sermaye kontrolü ve vatandaşların dövizlerine el koyarak önlemeleri mümkün” dediği paylaşımına şöyle devam etti:

“Fakat ne olursa olsun Türkiye makroekonomik olarak son sürat raydan çıkmaya doğru ilerliyor.

“Erdoğan ve çevresindeki zır cahil dalkavuk zümresi iktidardan düşmediği müddetçe Türkiye için işler iyiye gitmeyecek.”

Slaughter’ın paylaşımını alıntılayan gelişmekte olan ülkeler ve para birimleri uzmanı Paul McNamara ise temerrüt ihtimali görmediğini fakat yorumların geri kalan kısmına katıldığını söyledi.

Slaughter’ın paylaşımını alıntılayan bir diğer ekonomist olan Renaissance Capital Baş Ekonomisti Charlie Robertson, “Türkiye için işler iyi gitmiyor. Fakat turist otelleri için umut ışığı olabilir” dedi.

İngiltere’de tüketicilerin kıyafet harcamalarını kıstığını ve bunun Asya’daki Bangladeş, Sri Lanka, Vietnam ve Türkiye gibi tekstil ihracatçılarını etkileyebileceğini yazan Robertson Bangladeş takasının da dolar karşısında değer kaybettiğini, Nisan başında 86 civarında olan kurun 92,3’e yükseldiğini aktardı.

Merkez Bankası Eski Baş Ekonomisti Hakan Kara ise Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin yaptığı açıklamalar hakkında “Ekonomi yönetimi büyüme için enflasyona göz yumulduğunu ima etmiş. Yani bu politikaların enflasyona yol açacağı önceden biliniyormuş diye anlıyorum” dedi ve ekledi:

“Eğer öyle ise “enflasyon görünümündeki bozulma geçici” denilirken bilinçli şekilde yalan mı söylenmiş?”

Dünya Bankası’ndan stagflasyon uyarısı

Öte yandan Dünya Bankası da dün küresel ekonominin 1970’lerdekine benzer bir stagflasyon, yani enflasyonla eş zamanlı ekonomik küçülme riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

Yıllık büyüme tahminini yüzde 4,1’den 2,9’a çeken Dünya Bankası, dünyanın büyük kısmında yatırımların düşük seviyede seyrettiğini ve bunun da önümüzdeki 10 yıldaki ekonomik büyümenin potansiyelinin altında seyretmesine yol açacağını belirtti.

Dünya Bankası Başkanı David Malpass, stagflasyonun düşük ve orta gelirli ülkelerde siyasi istikrarsızlığa da yol açabileceğini söyledi.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Merkez Bankası’nın KİT’lere Döviz Satışı 23,5 Milyar Dolara Ulaştı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) mayıs ayında Kamu İktisadi Teşebbüslerine (KİT) 1,8 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleştirdi. Son yedi ayda KİT’lere yapılan döviz satışı 23,5 milyar dolara ulaştı.

TCMB verilerine göre mayıs ayında KİT’lere 1,8 milyar dolarlık döviz satışı yapıldı. Böylelikle son 7 ayda KİT’lere yapılan döviz satışı 23,5 milyar dolara ulaştı. 2021 yılı tamamında TCMB’nin KİT’lere yaptığı döviz satışı ise 6,1 milyar doları bulmuştu. TCMB’nin BOTAŞ’a 2015-2020 yılı arasında toplam döviz satışı ise 45 milyar dolar olarak kaydedilmişti.

Aralık 2014 tarihinde KİT’lere döviz satışına başlayan TCMB 2021’in Ocak-Mayıs ve Temmuz-Eylül aylarında bu kategoride döviz satışı gerçekleştirmemişti. Mayıs ayında reeskont kredilerinden TCMB rezervlerine 2,4 milyar dolarlık katkı geldi. Önceki ay da bu kalemden 3,2 milyar dolar sağlanmıştı.

KİT nedir?

Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) kavramı devletten devlete değişmekle birlikte, genel olarak kamusal kaynakları kullanmak yoluyla ekonomik alanda faaliyet gösteren Devlet Kuruluşlarını ifade eder.

Uluslararası literatürde “devlet şirketi” olarak geçen bu kavram, sahibi olan hükûmet adına ticari faaliyetlerini üstlenen bir tüzel kişiliği ifade eder. Şirketlerin hukuki durumu hükûmetin bir parçası olma veya devletin düzenli bir hissedarı olduğu şirketler arasında değişmektedir.

Devlete ait şirketler, genellikle demiryolları ve telekomünikasyon, stratejik mal ve hizmetler (posta, silahlar), doğal kaynaklar ve enerji, politik olarak hassas iş, yayın, alkol ve tütün ürünleri ve sağlık ürünleri gibi doğal tekeller ve altyapı alanında yaygındır.

Paylaşın

TÜSİAD’dan Enflasyon Çıkışı: Gerekirse Büyümeden Taviz Verilmeli

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmada, küresel boyutta yaşanan salgın ve ardından Rusya-Ukrayna krizi ile global çapta gıda ve lojistik krizi başladığına dikkat çekti.

Haber Merkezi / Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin bu durumdan çok daha fazla etkilendiğini vurgulayan Turan, konuşmasının devamında, bunun aşılması için yüksek katma değerli üretime yönelmek gerektiğini ve enflasyonla mücadelenin gerekirse büyümeden taviz verilerek yapılması gerektiğini kaydetti.

Turan, konuşmasının ilerleyen bölümünde, “Enerji sorunu, arz zincirindeki bozulma ve gıda arzı sıkıntısı her geçen gün büyüyor. Tedarik zincirindeki değişim ve kopma, pandemi öncesinde başlamıştı. Rusya-Ukrayna savaşı ve Çin’deki radikal tedbirler ile önemli bir kırılma yaşandı. Bir de buna ek olarak 2008 krizinden sonra şahit olduğumuz rekor parasal genişleme ve düşük faiz politikası sona eriyor. Enflasyonla mücadele artık temel öncelik ve bunun için gerekirse büyümeden taviz verileceği bir döneme giriyoruz” ifadelerini kullandı.

TUSİD Başkanı Turan, konuşmasına ,ekonomimizin gelişimi için hukukun üstünlüğü, kurumların güçlenmesi, para ve mali politikalarındaki istikrar, eğitim ve işgücü alanında da doğru adımlar atılması gerektiğini vurgulayarak devam etti.

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan, Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) tarafından düzenlenen ESİAD Yatırım Zirvesi’nin açılışında konuştu. Orhan Turan’ın açıklamaları şöyle;

“Global görünümün yepyeni bir döngüye girdiği bir süreçten geçiyoruz. Covid pandemisi ile birlikte geçirdiğimiz zorlu dönemi yavaş yavaş geride bırakırken savaş gibi insanlığı son derece derinden etkileyen bir döneme şahit oluyoruz. Ekonomik açıdan bozulan değişen arz zincirleri, enerjide yaşanan sıkıntı, gıda arzı ve güvenliği tüm dünyada yeni bir gündem oluşturmakta.

Ekonomik etkileri bir yana bırakırsak, hammadde ve gıda fiyatlarındaki artış gibi riskler temel insani ihtiyaçları ve toplumsal dengeyi tehdit edecek ölçeğe ulaşmış durumda. Bu yıl Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenlenen Davos Zirvesi’nde öne çıkan başlıklar gıda ve iklim koşullarının değişimine bağlı olarak şekillenen jeopolitik dengeler ve sürdürebilirlik oldu. Tüm dünyada gıda güvenliğinin risk altında olduğu ve enflasyonu kontrol etmenin daha zor olacağı bir sürece girdik. Bu riskler, hali hazırda ulaştığımız son derece yüksek enflasyon rakamları ve komşu coğrafyalardaki mülteci akımları nedeniyle Türkiye için bir kat daha zorlu bir süreç oluşturacak.

Tedarik zincirlerinde değişme ve kopma eğilimi pandemiden daha önce başlamıştı. Korumacılık, devletin ekonomideki rolünün artması, ticaret politikalarının dış politikanın aracı haline getirilmesi gibi gelişmeleri zaten gözlemliyorduk. Ancak bu değişim ve kopma süreci pandemi ile hız kazandı, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve Çin’de yeniden artan vakalara karşı alınan radikal tedbirlerle de ciddi bir kırılma yaşadı. Uzun dönemli çoklu krizleri yaşadığımız bu konjonktürde değişimin ne çok hızlı ne de kolay olacağını düşünüyoruz. Bu yıl Davos’ta da tartışmalara konu olan küreselleşmenin sonu, ayrışma gibi tespitlerin doğruluğunu ya da ne derece gerçeklerle örtüştüğünü bize zaman gösterecek.

Öte yandan önemli bir devri de kapatıyoruz. Özellikle 2008 Global Finansal Krizinden sonra şahit olduğumuz, ekonomileri desteklemek için yaşanan rekor parasal genişleme ve düşük faiz politikası sona eriyor. Büyük merkez bankaları öncülüğünde para politikasında başlayan paradigma değişimiyle enflasyon ile mücadelenin temel öncelik olduğu ve gerekirse büyümeden taviz verilebileceği bir döneme giriyoruz. FED’in faiz artışları ve bilanço küçültme adımları devam ederken gelişmekte olan ülkeler de buna paralel olarak faiz artışına gidiyor. Tüm dünyada finansman koşullarının zorlaşmaya başladığı bir döneme girmekteyiz.

Ekonomimizde ise geride bıraktığımız son 10 yıllık dönemde, yapısal problemlerimizin kırılganlıklarımızı artırdığını görüyoruz. Türkiye ekonomisi potansiyeli çok yüksek, reel kesimi de yaşanan şoklara karşı son derece esnek bir ekonomi. Bunların yanında güçlü bir finansal sistemimiz var. Keza nüfusumuz son derece genç ve dinamik. Tüm bu gerçekler ekonomimizi emsallerimizden de yakınımızdaki Avrupa ekonomisinden de ayrıştıran güçlü yanlarımız.

Bugün geldiğimiz noktada, bu denli hızlı değişen ve bir taraftan da yeni fırsatlar sunan global koşullarda, içeride yaşadığımız enflasyon-kur-faiz döngüsünden çıkamadığımız için bu fırsatları yeterince değerlendiremiyoruz. Dünyadaki değişim hızını ve bunun sunduğu yatırım fırsatlarını arzu ettiğimiz düzeyde yakalayamıyoruz.

Rekabetçi kur ile küresel ekonomide yakalamaya çalıştığımız avantajlı konum işlerliğini kaybetmiş durumda. Artık ucuz iş gücü ile ihracatta rekabet kazanma devri, yerini yüksek nitelikli işgücüyle ve teknolojiyle yüksek katma değer yaratmaya bıraktı. Başarılı şekilde bu sürece uyum sağlayan, verimlilik artışını bu kanalla yakalayan ekonomiler küresel ekonomide alan kazanacaklar. Yeni nesil otomasyon sistemlerinin işlerin geleceği, kamu politikaları ve insan kaynağı ihtiyacında köklü değişiklere neden olması bekleniyor. Bunlara hazırlıklı olmalıyız.

Türkiye, stratejik konumu, lojistik altyapısı ve büyük pazarlara erişim olanağı ile uluslararası yatırımcılar için önemli bir yatırım merkezi. Bu rolümüzü güçlendirmek için hem özel sektör hem de kamu tarafında yürütülen çalışmaların hızlıca hayata geçirilmesini çok önemli buluyoruz.

Geçtiğimiz Kasım ayında Asya Altyapı ve Yatırım Bankası tarafından yayınlanan bir rapora göre, Türkiye’nin Küresel Ticaret Zincirlerine katılımı 1990’lardan bu yana kayda değer bir artış gösteriyor ve gelişmekte olan ülkeler ortalamasının da üstünde. Bununla birlikte son 20 yıldır bu oran durağan vaziyette. Küresel Tedarik Zincirlerine katılımın yurtdışından gelen ara malı girdi ağırlıklı olarak gerçekleşmesi ve yine bu dönemde Türkiye’nin ihracatındaki katma değerli ürün payının dikkat çeken azalması bu durağanlıkta etkili.

Ekonomimizi dünyada ön sıralara taşımak istiyorsak hukukun üstünlüğü, kurumlarımızın güçlenmesi, para ve maliye politikalarındaki istikrar, eğitim ve iş gücü gibi bazı kritik alanlarda doğru adımlar atarak gelişmeler kaydetmemiz gerekiyor.

Üretim ve ihracatta katma değerin ve verimliliğin, yüksek teknoloji ürünlerinin payının artması; yeni ve kapsamlı ticaret anlaşmaları ile küresel pazarlara erişimimizin iyileştirilmesi, hizmet ticaretinin önündeki engelleri azaltarak AB gibi büyük ortaklarla ekonomik entegrasyonun derinleştirilmesi atmamız gereken diğer önemli adımlardır.

Unutmayalım ki zor global koşullar beraberinde yeni fırsatlar da sunmakta. Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya bir taraftan son derece zorlu fakat bir taraftan da iktisadi açıdan muazzam avantajlar barındırmakta. Bu potansiyeli girişimcilik ekosistemimizin dinamizminde görebiliriz. Son iki yıldır tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de girişimcilik ekosistemi önemli bir ivme kazandı. Dünyada sadece 2021 yılında 390 yeni unicorn doğdu. Geçtiğimiz Mart ayı itibariyle toplam unicorn sayısı 1.066’ya ulaştı.

Bu dönemde Türkiye girişimcilik ekosistemimiz, 2 tanesi decacorn yani 10 milyar dolar değerlendirmenin üstünde olmak üzere, toplamda 6 unicorn çıkardı. 2021 ülkemiz için hem yatırım turu adedi hem de girişimlere yapılan yatırım miktarı açısından bakıldığında, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşılan yıl oldu.

Girişimlere 294 yatırım turunda 1,5 milyar doları aşkın melek ve girişim sermayesi yatırımı yapıldı; 18 yeni fonun kurulmasıyla 2017-21 yılları arasında toplamda 850 milyon dolarlık bir fon hacmine ulaşıldı. 2022’nin ilk çeyrek raporları ise yatırımların daha şimdiden 1,28 milyar dolara seviyesinde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Bu gelişmeler önümüzdeki dönemde de ekosistemimizin gelişmeye devam edeceğine, gelecek vaad eden ve global vizyonu olan girişimcilerimizin artacağına ve Türkiye’den dünyaya çözüm üreten yeni unicornlar çıkacağına ilişkin inancımızı pekiştiriyor.

Gelecek için umutlarımızı her alanda taze tutabilmek için bir yol haritasına ihtiyacımız var. TÜSİAD olarak geçen yıl yayınladığımız “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporumuzda da değindiğimiz gibi kalkınmanın ana unsurları “insan, bilim ve kurumlar”dır. Bu unsurları temel alan kalkınma hamlelerinin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekiyor. Biraz daha açarsak;

Birincisi; nitelikli eğitimle insani gelişme ve yetkinleşmeyi sağlamalıyız.

İkincisi; bilim, teknoloji ve inovasyona yatırım yapmalıyız.

Üçüncüsü; ekonomiden demokrasiye kadar tüm alanlarda güvenilir ve kapsayıcı kurumları ve kuralları hayata geçirmeliyiz.

Yapılan araştırma, bu üç unsurda 20 yılda OECD ortalamalarını yakalarsak kişi başı milli gelirimizin 30 bin dolara çıkabileceğini gösteriyor.

Bu üç unsura odaklanarak varmayı hedeflediğimiz Türkiye; gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye’dir. Bunu da açarsak;

Ekonomik istikrara, öngörülebilir yatırım ortamına, düşük enflasyona, güçlü makro ekonomik dengelere sahip olmalıyız. İstihdam yaratan, sürdürülebilir büyümeyle kişi başı geliri yüksek, gelişmiş bir Türkiye, varmayı arzu ettiğimiz noktanın ekonomik yönünü temsil ediyor.

Uluslararası alanda ise diplomasi ve iş birliğiyle rol model olan, AB entegrasyonu başta olmak üzere Batı dünyası ile ilişkilerini güçlendiren, uluslararası hukuka ve sözleşmelere bağlı, saygın bir Türkiye hedefliyoruz.

Kalkınmanın toplumsal boyutu da kritik önemdedir. Gelir adaletini tesis eden, bölgesel farklılıkları gideren, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayan, dil, din, mezhep, ırk, köken ayrımı olmadan herkesin eşit ve özgür yaşadığı, toplumda hiçbir kesimi kalkınma sürecinde geride bırakmayan, adil bir Türkiye olmaktan bahsediyoruz.

Ekosistemin dengesini gözeten, karbon nötr kalkınmayı başaran, gelecek kuşaklara yeşil ekonomik dönüşümü içselleştirmiş bir yönetişim sistemi sunan, çevreci bir Türkiye hayalini benimsiyoruz.

Ancak bunları başarırsak gençlerimize potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri bir ülke ortamını sunabileceğimize inanıyoruz.

Elbette içinden geçtiğimiz süreç kolay değil; yine de geldiğimiz noktada hem fırsatlara hem de orta uzun vadeli hedeflere daha fazla konsantre olmalıyız. Bugün iş dünyasının farklı kesimleri bir araya gelecek ve yatırımlara ilişkin bilgi ve deneyimlerini aktaracak. Bu kıymetli birlikteliğin, ülkemizin potansiyelini açığa çıkartacak iş birliklerinin ilk tohumlarının atılmasıyla sonuçlanmasını umuyorum. Zirvenin düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür eder, saygılarımı sunarım.”

Paylaşın