Kredi Bağımlılığı Çağı

Modern yaşam, kredi ve borçla şekillenen bir tüketim çılgınlığına dönüştü. Bireyler harcamalarını gelirleriyle değil, borçlanarak finanse ediyor ve finansal bağımlılığın içinde kayboluyor.

Haber Merkezi / Dünya genelinde kredi kartı kullanımının hızla yaygınlaşmasıyla birlikte tüketim alışkanlıkları da dramatik biçimde değişiyor. Tüketim çılgınlığı artık sadece ekonomik bir olgu değil, sosyal bir problem hâline gelmiş durumda.

Gelişmiş ekonomilerde kredi artık sıradan bir ödeme aracı değil, yaşam tarzının bir parçası olarak kabul ediliyor. Haneler, alışverişlerini sadece gelirleriyle değil, kredi olanaklarıyla finanse ediyor. Kredi kartları ve tüketici kredileri, modern yaşamın “zorunlu ihtiyaçları” gibi sunuluyor ve bireyler borçla harcama yapmayı normal karşılamaya başlıyor.

Sosyolojik araştırmalar, kredi kullanımının bazı durumlarda bir bağımlılık nesnesi hâline geldiğini gösteriyor. Reklamlar ve pazarlama stratejileri, krediyi sadece satın alma gücü değil, bir “yaşam standardı aracı” olarak konumlandırıyor. Bu da tüketicilerin daha fazla harcama yapmasına ve borç sarmalına girmesine yol açıyor.

Kompulsif satın alma davranışları ve kredi bağımlılığı, bireylerde stres ve kaygıyı artırıyor. Borç yükü, yalnızca finansal geleceği değil, psikolojik sağlığı da tehdit ediyor. İnsanlar, krediyle yaşamı bir norm hâline getirirken, uzun vadede hem ekonomik hem de ruhsal kırılganlık yaşıyor.

Özellikle gençler, kredi kullanımını yetişkinliğe geçişin bir parçası olarak görüyor. Ancak erken yaşta borçlanma, uzun vadede bireyleri riskli finansal davranışlara itiyor ve gelecekte ekonomik kırılganlığı artırıyor.

Tüketim çılgınlığı ve kredi bağımlılığı, yalnızca bireysel tercihlerin değil, modern toplumun kültürel bir yansıması. Finansal okuryazarlığın artırılması ve borçlanmaya dayalı yaşam biçimlerinin sorgulanması, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kritik bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

İTO Duyurdu: İstanbul’un Enflasyonu Yüzde 37,68

Verilere göre, İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi martta aylık bazda yüzde 2,97 yükseldi. Yıllık bazda bakıldığında ise fiyat artışının yüzde 37,68 olduğu görüldü.

Haber Merkezi / İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2026 Mart Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı.

Verilere göre, İstanbul Tüketici Fiyat Endeksi martta aylık bazda yüzde 2,97 yükseldi. Yıllık bazda bakıldığında ise fiyat artışının yüzde 37,68 olduğu görüldü. Böylece İstanbul’da enflasyonun yüksek seyrini koruduğu dikkat çekti.

Verilere göre, 2026 yılının başından itibaren fiyatlardaki toplam artış yüzde 11,81 olarak hesaplandı. On iki aylık ortalamalara göre artış ise yüzde 40,44 seviyesinde gerçekleşti.

Mart ayında en yüksek fiyat artışı yüzde 5,14 ile ulaştırma grubunda yaşandı. Ulaştırmayı;

Sağlık (Yüzde 4,72)
Alkollü içecekler ve tütün (Yüzde 4,59)
Ev eşyası (Yüzde 2,94)
Haberleşme (Yüzde 2,92)
Gıda ve alkolsüz içecekler ile eğlence-kültür (Yüzde 2,89)

izledi.

Diğer harcama gruplarında ise artışlar daha sınırlı kaldı. Konut harcamaları yüzde 2,16, lokanta ve oteller yüzde 1,42, giyim ve ayakkabı yüzde 1,26 ve eğitim yüzde 0,70 oranında yükseldi.

Fiyatlardaki yükselişte özellikle ulaştırma grubunda akaryakıt fiyatlarındaki artış etkili oldu. Gıda fiyatlarında mevsimsel koşullar, sağlıkta kamu kaynaklı düzenlemeler ve diğer kalemlerde piyasa dinamikleri belirleyici rol oynadı.

Yıllık bazda en yüksek fiyat artışı yüzde 67,30 ile eğitim grubunda kaydedildi.

Konut: Yüzde 60,38
Sağlık: Yüzde 39,53
Gıda ve alkolsüz içecekler: Yüzde 37,86

oranında artış gösterdi.

Paylaşın

Piyasa Ekonomisine Güvenilir Mi?

Bugün ekonomik tartışmaların merkezinde, piyasa ekonomisine duyulan güven yer alıyor. Serbest piyasa, teoride bireysel özgürlüğün ve verimliliğin kalesi olarak yüceltilir. Fiyatlar arz‑talep dengesiyle belirlenir, devlet müdahalesi asgari düzeyde tutulur. Ancak gerçek, idealden çok daha karmaşık ve ciddi çelişkilerle dolu.

Haber Merkezi / 2008 küresel finansal krizi bunun sert bir kanıtıydı. ABD’deki ipotek piyasasındaki çöküş, kısa sürede küresel finansal sistemin temelini sarsarak milyonlarca kişiyi işsiz bıraktı, konutlarını kaybettirdi, devletleri devasa kurtarma paketlerine mahkûm etti. Serbest piyasanın “kendi kendini düzenleme” iddiası, devletin hortumunu cebimize daldırdığı anda çöktü. Büyük bankalar “çok büyük oldukları için batamaz” savunmasıyla kurtarılırken, sıradan insanların krizden çıkışı onlarca yıl sürdü. Bu, piyasa ekonomisinin sadece kusurlu değil, aynı zamanda kamusal riskleri özel karlarla ödüllendiren bir sistem olduğunu gösterdi.

Daha yakın zamanlarda COVID‑19 salgını, piyasa mekanizmalarının sınırlarını bir kez daha ifşa etti. Küresel tedarik zincirleri çöktü, maske ve ilaç gibi temel ürünlerde piyasalar iflas etti; devletler, piyasa dışı müdahalelere muhtaç kaldı. Piyasanın “mucize çözümleri” yerini, sadece devlet eliyle yapılan üretim ve kıt kaynakların devlet kontrolüyle dağıtılması gerçeğine bıraktı. Bir piyasa sistemi, insanların temel ihtiyaçlarına erişimini garanti edemediğinde, güvenilirliğini sorgulatır.

Uluslararası kuruluşların ve ekonomistlerin söylemleri de çelişkilerle dolu. IMF ve Dünya Bankası, serbest piyasanın verimlilik ve büyüme potansiyelini överken, aynı kuruluşlar kriz dönemlerinde devasa kamu müdahalelerini normalleştirmek zorunda kalıyor. Bu çelişki, piyasanın kendi sınırlarını kabul etmekten ziyade, her başarısızlıkta “daha fazla reform” çağrısıyla yetindiğini gösteriyor.

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, piyasa ekonomisinin sık sık “piyasa başarısızlıkları” ürettiğini vurguluyor. Bilgi asimetrileri, tekel gücü, dışsallıklar ve finansal dalgalanmalar piyasanın etkinliği için yapısal sorunlar. Bu sorunlar, devlet düzenlemelerinin değil, devlet müdahalesinin gerektiğini ortaya koyuyor. Peki o halde neden hâlâ piyasa kutsal bir kurtarıcı gibi sunuluyor?

Piyasa ekonomisinin idealleştirilmesinin ardında güçlü bir siyasal tercih yatıyor: ekonomik özgürlüğün, bireysel haklarla eş anlamlı olduğu inancı. Ancak bu görüş, piyasanın yarattığı eşitsizlikleri, ekonomik kırılganlığı ve toplumsal maliyetleri görmezden geliyor. Gelir ve servet eşitsizlikleri, serbest piyasa ülkelerinde sistematik olarak artmış durumda. Kapitalizm, “serbest piyasa” adıyla tanımlanırken, çoğu zaman adaletsiz kaynak dağılımını meşrulaştıran bir örtüye bürünüyor.

Bir başka kritik nokta da, piyasa ekonomisinin küresel eşitsizliklerle ne kadar başa çıkabildiği sorusu. Gelişmiş ülkeler, piyasa ilkelerini savunurken aynı zamanda çok uluslu şirketleri koruyan politikalar üretiyorlar. Bu şirketler, piyasa kurallarını parçalayıp devlet garantileriyle büyük karlar elde ediyor. Elde edilen kazançlar, piyasanın “serbest” yapısı altında bile yoğunlaşıyor; yani piyasa, eşitlik değil, konsantrasyon üretiyor.

Tüm bunlara rağmen piyasa mekanizmalarının dinamizmi ve inovasyon yaratma potansiyeli inkar edilemez. Ancak bu potansiyel, yalnızca serbest piyasa ilkeleriyle değil, etkin devlet düzenlemeleri, sosyal güvenlik ağları ve güçlü kamu kurumlarıyla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Aksi halde piyasa, sadece güçlü olanların lehine çalışan bir araç haline gelir.

Sonuç olarak, piyasa ekonomisine “koşulsuz güven” artık sürdürülebilir bir seçenek değildir. Tarih, piyasanın sınırlarını göstermiş; ekonomik krizler, devlet müdahalesinin kaçınılmazlığını kanıtlamıştır. Bugünün dünyasında ekonomik sistemlere güven, yalnızca arz‑talep dengesiyle değil, aynı zamanda toplumsal adalet, dayanıklılık ve kapsayıcılıkla ölçülmelidir. Piyasa ekonomisi —tek başına— bu ölçütleri karşılamaktan uzaktır.

Paylaşın

2026’da Dış Ticaret Açığı 17,4 Milyar Doları Aştı

2026 yılının Ocak-Şubat döneminde Türkiye’nin dış ticaret açığı 17,4 milyar doları aşarak yükselişini sürdürdü. İthalat ihracatı geride bırakırken, açığın artışı ekonomik dengeyi zorlamaya devam ediyor.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Ticaret Bakanlığı iş birliğiyle açıklanan Şubat 2026 dış ticaret verileri, dış ticaret açığındaki artışın sürdüğünü ortaya koydu. Şubat ayında dış ticaret açığı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 15,9 artarak 9 milyar 31 milyon dolara yükseldi.

Genel ticaret sistemine göre, Şubat ayında ihracat bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 1,5 artışla 21 milyar 49 milyon dolara ulaşırken, ithalat yüzde 5,5 artarak 30 milyar 80 milyon dolar olarak gerçekleşti. Bu gelişmeyle birlikte ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 72,7’den yüzde 70,0’a geriledi.

Yılın ilk iki ayını kapsayan Ocak-Şubat döneminde ise ihracat yüzde 1,3 azalarak 41 milyar 361 milyon dolara gerilerken, ithalat yüzde 2,8 artışla 58 milyar 776 milyon dolara çıktı. Aynı dönemde dış ticaret açığı yüzde 13,8 artarak 17 milyar 415 milyon dolara yükseldi.

Enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç tutulduğunda, Şubat ayında ihracat yüzde 4,4 artışla 19 milyar 935 milyon dolara, ithalat ise yüzde 12,8 artışla 22 milyar 928 milyon dolara ulaştı. Bu kapsamda dış ticaret açığı 2 milyar 993 milyon dolar olurken, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 86,9 olarak hesaplandı.

Sektörel dağılımda ihracatın büyük bölümünü imalat sanayi oluşturdu. Şubat ayında imalat sanayinin toplam ihracattaki payı yüzde 93,8 olurken, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 4,0, madencilik ve taşocakçılığı sektörünün payı ise yüzde 1,5 olarak gerçekleşti.

İthalatta ise ara malları öne çıktı. Şubat ayında ithalatın yüzde 72,2’sini ara malları oluştururken, sermaye mallarının payı yüzde 13,4, tüketim mallarının payı ise yüzde 13,8 oldu.

Ülke bazında incelendiğinde, Şubat ayında en fazla ihracat yapılan ülke 1 milyar 855 milyon dolarla Almanya oldu. Almanya’yı Birleşik Krallık, ABD, İtalya ve Fransa izledi. Bu beş ülkeye yapılan ihracat toplam ihracatın yüzde 30,3’ünü oluşturdu.

İthalatta ise ilk sırayı 4 milyar 125 milyon dolarla Çin aldı. Çin’i Rusya Federasyonu, Almanya, İsviçre ve ABD takip etti. Bu ülkelerden yapılan ithalat toplam ithalatın yüzde 39,5’ini oluşturdu.

Açıklanan veriler, ithalattaki artışın ihracata kıyasla daha hızlı seyrettiğini ve dış ticaret dengesindeki bozulmanın sürdüğünü ortaya koydu. Özellikle ara malı ithalatının yüksek payı, üretim yapısının dışa bağımlılığına işaret etmeye devam etti.

Paylaşın

Hizmet Enflasyonu Yüzde 33,58

Hizmet sektöründe yıllık enflasyon yüzde 33,58’e ulaştı. Özellikle gayrimenkul ile mesleki ve teknik hizmetlerdeki yüksek artışlar dikkat çekerken, aylık bazda da fiyat yükselişleri sürdü.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hizmet Üretici Fiyat Endeksi (H-ÜFE) Şubat 2026 verilerini açıkladı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Şubat ayına ilişkin Hizmet Üretici Fiyat Endeksi (H-ÜFE) verilerini açıkladı. Buna göre hizmet sektöründe yıllık enflasyon yüzde 33,58 olarak gerçekleşirken, fiyat artışlarının farklı alt sektörlerde güçlü seyrini sürdürdüğü görüldü.

H-ÜFE, Şubat ayında bir önceki aya göre yüzde 2,10 artarken, yılın başından bu yana artış oranı yüzde 10,01’e ulaştı. On iki aylık ortalamalara göre artış ise yüzde 35,77 olarak kaydedildi. Veriler, hizmet sektöründe maliyet baskısının devam ettiğine işaret etti.

Alt sektörler incelendiğinde, yıllık bazda en yüksek artışların gayrimenkul hizmetleri ile mesleki, bilimsel ve teknik hizmetlerde gerçekleştiği görüldü. Bu alanlarda fiyatlar sırasıyla yüzde 38,64 ve yüzde 38,58 oranında arttı. Ulaştırma ve depolama hizmetlerinde yüzde 32,04, konaklama ve yiyecek hizmetlerinde yüzde 33,51, bilgi ve iletişim hizmetlerinde yüzde 32,62, idari ve destek hizmetlerde ise yüzde 31,48 artış kaydedildi.

Aylık bazda ise en dikkat çekici yükseliş mesleki, bilimsel ve teknik hizmetlerde yüzde 5,01 ile gerçekleşirken, bilgi ve iletişim hizmetleri yüzde 4,20 artış gösterdi. Konaklama ve yiyecek hizmetlerinde yüzde 2,23, ulaştırma ve depolama hizmetlerinde yüzde 1,18 ve idari destek hizmetlerinde yüzde 1,15 artış yaşandı. Gayrimenkul hizmetlerinde ise yüzde 1,34 oranında düşüş kaydedildi.

Açıklanan veriler, hizmet sektöründe fiyat artışlarının genel olarak sürdüğünü, özellikle bazı alt sektörlerde maliyet kaynaklı yükselişlerin belirginleştiğini ortaya koydu.

Paylaşın

Reel Sektör Enflasyon Artışı Bekliyor

Mart 2026’da hanehalkı enflasyon beklentisi yüzde 49,89’a yükseldi, reel sektör ve piyasa katılımcıları da artış öngörüyor; enflasyon düşer beklentisi geriledi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Mart 2026 Sektörel Enflasyon Beklentileri verilerini yayımladı. Piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkı tarafından yapılan 12 ay sonrası yıllık tüketici enflasyonu beklentileri derlenerek analiz edildi.

Mart ayında 12 ay sonrası enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için 0,07 puan artışla yüzde 22,17, reel sektör için 0,90 puan artışla yüzde 32,90, hanehalkı için ise 1,08 puan yükselişle yüzde 49,89 olarak kaydedildi.

Gelecek 12 ayda enflasyonun düşeceğini bekleyen hanehalkı oranı bir önceki aya göre 5,19 puan azalarak yüzde 15,14’e geriledi. Analistler, hanehalkının enflasyon algısındaki yükselişin tüketici davranışlarını ve yatırım kararlarını etkileyebileceğini vurguluyor.

Paylaşın

Hanehalkının Enflasyon Beklentisi Yüzde 49,89

Hanehalkı gelecek yıl enflasyonun yükselmesini beklerken, gıda ve enerji fiyatları öne çıkıyor; altın yatırımda tercih edilirken, konut ve döviz beklentilerinde sınırlı artış gözleniyor.

Haber Merkezi / Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2026 yılı Mart ayı Hanehalkı Beklenti Anketi’ni yayınladı.

Hanehalkının gelecek 12 ay için yıllık enflasyon beklentisi bir önceki aya göre 1,08 puan artışla yüzde 49,89’e yükseldi. Katılımcılar, fiyatların en çok arttığını ve önümüzdeki yıl en çok artmasını bekledikleri ürün grupları olarak “gıda” ve “yakıt-enerji”yi işaret etti. Gıdada fiyat artışını en yüksek görenlerin oranı ise 0,6 puan azalarak yüzde 40,5 oldu.

Konut fiyatları beklentisi bir önceki aya göre 0,36 puan düşerek yüzde 35,05, ABD Doları kuru beklentisi ise 0,59 TL artarak 52,15 TL olarak gerçekleşti. Yatırım tercihlerinde “altın alırım” diyenler yüzde 55,2 ile ilk sırada yer alırken, “ev/dükkan/arsa alırım” diyenlerin oranı 1,5 puan azalarak yüzde 28,5 oldu. Analistler, hanehalkının yatırımda temkinli davranmayı sürdürdüğünü ve altının güvenli liman rolünü koruduğunu belirtiyor.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

Tüketicinin Ekonomiye Güveni Mart’ta Geriledi

Şubat ayında 85,7 puan olan tüketici güven endeksi, Mart ayında 85,0 seviyesine geriledi. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliğiyle yürütülen tüketici eğilim anketinin sonuçları, Mart ayında tüketici güveninde hafif bir düşüş yaşandığını ortaya koydu. Şubat ayında 85,7 puan olan tüketici güven endeksi, Mart ayında yüzde 0,8 azalarak 85,0 seviyesine geriledi.

Endeksin alt kalemlerine bakıldığında, mevcut dönemde hanenin maddi durumu 71,3’ten 72,8’e yükselerek olumlu bir tablo çizdi. Ancak gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durum beklentisi 86,8’den 85,6’ya düşerken, genel ekonomik durum beklentisi 81,4’ten 79,1’e geriledi.

Dayanıklı tüketim mallarına yönelik harcama düşüncesi ise 103,2’den 102,7’ye hafif bir azalış gösterdi. Uzmanlar, tüketicilerin mevcut mali durumlarındaki iyileşmeye rağmen ekonomik belirsizliklerin gelecek beklentilerini olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor.

Ekonomistler, Mart ayındaki bu küçük düşüşün endeksin genel olarak istikrarlı seyrini bozmadığını, ancak önümüzdeki dönemde küresel ve iç ekonomik gelişmelerin tüketici güveni üzerinde belirleyici olacağını belirtiyor.

Tüketici güven endeksi nedir ve neden önemlidir?

Tüketici güven endeksi, aylık tüketici eğilim anketi ile tüketicilerin maddi durum ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ile gelecek dönem beklentileri, harcama ve tasarruf eğilimleri ölçülmektedir.

Anket sonuçlarından hesaplanan tüketici güven endeksi 0-200 aralığında değer alabilmektedir. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.

Tüketici eğilimine ilişkin endekslerden, tüketimin finansmanı amacıyla borç kullanma ihtimali endeksinin artması iyimser durumu, azalması ise kötümser durumu göstermektedir.

Benzer şekilde tüketici fiyatlarının değişimine ilişkin düşünce ve beklenti endekslerinin artması tüketici fiyatlarında düşüş düşüncesini/beklentisini, azalması ise tüketici fiyatlarında artış düşüncesini /  beklentisini göstermektedir. İşsiz sayısı beklentisi endeksinin artması işsiz sayısında azalma beklendiğini, endeksin azalması ise işsiz sayısında artış beklendiğini ifade etmektedir.

Paylaşın

İcra Dosyaları Sayısı Rekor Seviyelere Ulaştı

Türkiye’de icra dosyaları tarihi zirveye ulaştı. Sıkı para politikaları, ekonomik dalgalanmalar ve borç ödeme kapasitesindeki düşüş, işyerlerinin kapanmasına ve hukuki dosya yükünün artmasına yol açıyor.

Ekonomi yönetiminin enflasyonu dizginlemek amacıyla sürdürdüğü sıkılaştırma politikaları, ticari hayatta kapanan işyeri sayısını artırırken, borç ödeme kapasitesindeki düşüşü de gün yüzüne çıkarıyor. UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) verilerinden derlenen istatistikler, Türkiye’nin hem hukuki hem ekonomik olarak devasa bir “dosya yükü” ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ekonomim’in haberine göre, icra dairelerine gelen yeni dosyaların sonuçlandırılanlardan düşülmesiyle elde edilen net veriler, 2026’nın ilk çeyreğinde ivmenin hızla yukarı yönlü olduğunu ortaya koyuyor:

Ocak Ayı: Toplam dosya sayısı 24 milyon 140 bine ulaşırken, günlük ortalama dosya artışı 4 bin 689 oldu.

Şubat Ayı: 28 gün süren Şubat ayında günlük ortalama dosya sayısı 6 bin 498’e çıkarak son yılların en yüksek seviyesine ulaştı.

Savaş Etkisi (28 Şubat – 11 Mart): ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başladığı 11 gün içinde sisteme 80 bin 529 yeni dosya eklendi.

İcra dosyalarındaki artış grafiği, son on yıldaki ekonomik dalgalanmaların bir özeti niteliğinde. 2016 yılında 15,2 milyon olan dosya sayısı, 2019’da ilk kez 20 milyon sınırını aşmıştı. 2023’te 2 bin liranın altındaki alacakların silinmesiyle geçici bir rahatlama yaşansa da, rakamlar bugün 24 milyon 402 bine ulaşarak tarihi zirveye yerleşmiş durumda.

Paylaşın