Araştırma: Tereyağı Yaşam Sürenizi Önemli Ölçüde Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, doymuş yağlar açısından zengin bir besin olan tereyağının bitki bazlı yağlara kıyasla daha yüksek ölüm riski taşıdığını ortaya koyuyor.

Euronews Türkçe‘nin aktardığı JAMA Internal Medicine dergisinde yayınlanan araştırmaya ABD’de yaşayan orta yaş ve üzeri yaklaşık 221.000 kişi dahil edildi. Bu kişilerin 30 yıllık beslenme alışkanlıkları ve sağlık çıktıları mercek altına alındı.

Bu süre zarfında, tereyağını çok tüketen kişilerin ölüm riski, daha az tüketenlere kıyasla yüzde 15 daha yüksekti. Daha çok bitki bazlı yağ tüketenlerin ölüm riski ise, daha az bitki bazlı yağ tüketenlere kıyasla yüzde 16 daha düşüktü.

Araştırma, tereyağı tüketimi yerine bitki bazlı yağ tüketimine geçmenin, yüzde 17 daha düşük ölüm riskiyle ilişkili olduğunu öne sürüyor. ABD’deki Brigham and Women’s Hastanesi’nde araştırma görevlisi olan çalışmanın başyazarı Yu Zhang, “Bu durum, sağlık üzerinde oldukça büyük bir etkiye sahip” dedi.

Öte yandan tüm bitki bazlı yağlar eşit özellikte değil. Zeytinyağı, soya fasulyesi yağı, kolza tohumu, kanola yağı, kanser ve kalp hastalıklarında genelde daha düşük ölüm riskiyle ilişkilendirildi. Fakat mısır yağı ya da aspir yağı gibi türlerle ölüm riski arasında bir benzer bir bağ kurulamadı.

Ayrıca, kalp rahatsızlıklarıyla bağlantılı, doymuş yağ oranı yüksel palmiye (palm) yağı veya hindistan cevizi yağı da analiz edilmedi.

Özellikle, bu bitki bazlı yağların bazıları tohum yağları olarak kabul edilmekte olup, son yıllarda sağlık alanında etkili kişilerin ve bazı politikacıların tepkisini çekti. Tohum yağları, yağ çıkarma işlemi sırasında bütün tohumların işlenmesiyle elde ediliyor.

Mısır, pamuk, soya, aspir, ayçiçeği, üzüm çekirdeği, pirinç kepeği yağlarının tip 2 diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik rahatsızlıkların arkasında olduğunu iddia edenler de var. Fakat fast food gıdalar gibi tohum yağlarının kullanıldığı pek çok besin, aynı zamanda yüksek sodyum ve işlenmiş karbonhidrat içerirken, bu da onları başka nedenlerle sağlıksız hale getiriyor.

Araştırmada yer almayan King’s College London’dan beslenme ve diyetetik profesörü Tom Sanders, “Sosyal medyada bitkisel yağlar hakkında, potansiyel zararlı etkilere ilişkin asılsız iddialara dayanan çok sayıda yanıltıcı reklam yapıldı” dedi.

Yeni araştırma, ölüm risklerine odaklanarak tartışmaya bir miktar açıklık getiriyor, ancak bazı sınırlamaları da var. Tüketilen yağların ölüm riskiyle ilişkilendirildiği çalışma, İskandinav ve Baltık ülkelerinde diyet önerilerinde bulunan bir araştırma ekibinin bulgularıyla da örtüşüyor.

Zeytinyağı ve kolza yağı gibi doymamış yağ bakımından zengin yağların, tereyağı, palmiye ve hindistancevizi yağı gibi doymuş yağ bakımından zengin yağlara göre sağlık açısından daha verimli olduğunu belirtmişlerdi. Doymuş yağ çoğunlukla hayvansal kaynaklardan gelir ve yüksek seviye kolesterol ile ilişkilendirilir. Bu da kalp hastalıkları ve felç riski ile bağlantılı.

Bu arada, bitkisel yağlar daha fazla aside sahiptir. Bunun bir türü, iltihabı azaltmaya yardımcı olabilen omega-3’tür. Diğeri ise omega-6’dır ve daha düşük kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet ve kanser riskiyle ilişkilendirilir fakat daha yüksek iltihaplanma riski taşır.

Tereyağı veya bitkisel yağın diğer faktörlere kıyasla sağlığı ne kadar etkilediğini belirlemek zor olabilir. Araştırmaya göre, daha fazla tereyağı tüketen kişilerin obez olma ve sigara içme olasılığı daha yüksekti ve bitkisel yağ tüketenlere kıyasla egzersiz yapma olasılıkları daha düşüktü.

Araştırmanın yazarları, analizlerinde bu farklılıkları dikkate almaya çalıştılar, ancak bağımsız araştırmacılar bu farklılıkların yine de sonuçları çarpıtabileceği konusunda uyarıda bulundu. Ayrıca, araştırmaya katılan kişilerin büyük çoğunluğu sağlık çalışanlarından oluşuyordu ve bu kişiler genel nüfusu temsil etmiyor olabilir.

Sanders, bu sınırlamalara rağmen bitkisel yağlardaki yağ asitlerinin “çeşitli mekanizmalarla” sağlık risklerini azaltmış olmasının “mümkün” olduğunu söyledi. Beslenme ve diyetetik profesörü, “Buradan çıkarılacak ders, tereyağından ziyade doymamış bitkisel yağları seçmenin daha sağlıklı olduğudur” dedi.

Paylaşın

2050’ye Kadar Gençlerin Yüzde 31’i Obez Veya Aşırı Kilolu Olabilir

Yeni yayınlanan iki çalışmaya göre, 2050 yılına kadar dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 60’ının, çocuk ve gençlerin ise yüzde 31’inin aşırı kilolu ya da obez olması bekleniyor.

Artan obezite salgını dünya genelinde milyonlarca insan için tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kardiyovasküler hastalıklar ve bazı kanser türleri riskini artırıyor.

Yeni araştırmalar, insanların aşırı kilolu ya da obez olma ihtimalinin otuz yıl öncesine kıyasla çok daha yüksek olduğunu ve büyüyen krizin sağlık ve refah için “benzersiz bir tehdit” oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Lancettıp dergisinde yayınlanan iki çalışmaya göre, 2050 yılına kadar dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 60’ının, çocuk ve gençlerin ise yüzde 31’inin aşırı kilolu ya da obez olması bekleniyor. Bu da 3,8 milyar yetişkin ve 746 milyon gence tekabül ediyor.

Buna göre, 2050 yılına kadar dünyada her 10 yetişkinden yaklaşık altısının obez veya aşırı kilolu olacağı tahmin ediliyor.

Bu rakam, 1990’da 731 milyon yetişkin ve 198 milyon genç iken, yeni nesillerin daha hızlı ve daha erken kilo almasıyla birlikte artış gösterdi.

Örneğin yüksek gelirli ülkelerde, 1960’larda doğan erkeklerin yaklaşık yüzde 7’si 25 yaşına geldiğinde obezdi. Rapora göre bu oran 1990’larda doğan erkekler için yüzde 16’ya yükseldi ve 2015’te doğanlar için yüzde 25’e ulaşması bekleniyor.

Artan obezite salgını dünya genelinde milyonlarca insan için tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kardiyovasküler hastalıklar ve bazı kanser türleri riskini artırıyor.

Çalışmanın yazarlarından ve ABD merkezli Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü’nün (IHME) kurucularından Emmanuela Gakidou, “Eşi benzeri görülmemiş küresel aşırı kilo ve obezite salgını derin bir trajedi ve muazzam bir toplumsal başarısızlıktır” dedi.

Küresel araştırma ekipleri, çocuk ve gençleri 5-24 yaş, yetişkinleri ise 25 yaş ve üstü olarak kategorize etti.

Analizler neredeyse her ülkeyi kapsıyor ve bugüne kadarki en kapsamlı obezite tahminlerinden bazılarını sunuyor.

Bazı ülkelerde diğerlerine göre daha büyük değişimler görülse de, obezitenin dünyanın her köşesinde daha fazla kişiyi etkilediği tespit edildi.

2021 yılında aşırı kilolu veya obez yetişkinlerin yarısından fazlası sadece sekiz ülkedeki insanlardan oluşuyordu: Çin (402 milyon), Hindistan (180 milyon), ABD (172 milyon), Brezilya (88 milyon), Rusya (71 milyon), Meksika (58 milyon), Endonezya (52 milyon) ve Mısır (41 milyon).

Rapora göre, önümüzdeki 25 yılda Asya ve Sahra altı Afrika’daki nüfus artışı buralarda obezitenin artmasına neden olacak. Yüksek gelirli ülkeler arasında en yüksek obezite oranlarının Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Şili ve Arjantin’de olacağı öngörülüyor.

Analize göre Yunanistan, 2050 yılında kadınlar arasında yüzde 48 ve erkekler arasında yüzde 41’lik oranlarla en obez yüksek gelirli Avrupa ülkesi olacak.

Lancet araştırmacıları, obeziteye bağlı sağlık komplikasyonlarındaki artışın bazı Avrupa ülkelerinde, ABD’de ve Avustralya’da yaşam beklentisini ve sağlıklı yaşlanmayı şimdiden olumsuz etkilediğini belirtiyor.

Araştırmacılar, 2050 yılına kadar dünya genelinde her dört obez yetişkinden birinin 65 yaş ve üzerinde olacağını, bunun da özellikle düşük gelirli ülkelerde sağlık sistemlerini daha da zorlayabileceğini sözlerine ekledi.

Dünya Obezite Federasyonu İcra Kurulu Başkanı Johanna Ralston yaptığı açıklamada, “Avrupa ve Kuzey Amerika’da bazı yerlerde ilerleme kaydediyor olsak da, orta gelirli ve düşük gelirli ülkelerde tam tersi bir gidişat görüyoruz” dedi.

Grubun yayınladığı ayrı bir analize göre, küresel olarak ülkelerin sağlık sistemlerinin sadece yüzde 7’si obeziteyle bağlantılı sağlık sorunlarındaki artışla mücadele etmeye hazır.

Obezitenin halihazırda diyabet, kanser, kalp hastalığı ve felç gibi nedenlerle her yıl 1,6 milyon erken ölüme yol açtığı belirtiliyor.

Lancet çalışmasının yazarları gençleri, “5 ila 14 yaş arası gençler” ve “15 ila 24 yaş arası daha büyük gençler ve genç yetişkinler” olmak üzere iki gruba ayırdı.

Gençlerin 2050 yılında aşırı kilolu olma olasılığı obez olma olasılığından daha yüksek. Yine de araştırmaya göre, obezite rakamlarının önümüzdeki yıllarda yüzde 121 oranında artması bekleniyor.

Bölgelere göre de büyük farklılıklar olacaktır. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’nun yanı sıra Latin Amerika ve Karayipler’de obezitede hızlı artışlar bekleniyor.

ABD ve Çin gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde de kayda değer artışlar görülecek.

Zengin ülkeler arasında Şili, 5-14 yaş arası çocuklar arasında en yüksek obezite oranlarına sahip olurken, ABD 15-24 yaş arası çocuklar arasında en yüksek obezite oranına sahip olacak.

Yüksek gelirli Avrupa ülkeleri arasında Yunanistan, 2050 yılına kadar erkek çocuklar ve genç erkekler için en yüksek obezite oranlarına sahip olacak.

San Marino 5-14 yaş arası kızlarda en yüksek orana sahip olurken, Grönland 15-24 yaş arası kızlarda en yüksek orana sahip olacak.

Araştırmacılar, fazla kilodan obeziteye geçişin birçok Avrupa ülkesi de dahil olmak üzere bazı bölgelerde daha yavaş olmasının beklendiğini ve bunun da bu bölgelerde çocuk obezitesini azaltmak için bir fırsat sunduğunu söyledi.

Çalışmanın yazarlarından ve Avustralya’daki Murdoch Çocuk Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olan Dr. Jessica Kerr yaptığı açıklamada, “Şimdi harekete geçersek, çocuklar ve ergenler için küresel obeziteye tam bir geçişi önlemek hâlâ mümkündür” dedi.

Çalışma, obeziteyi, küresel bir uzman panelinin kısa süre önce kilo dağılımının ve bunun sağlık üzerindeki etkisinin daha kesin ölçütleriyle değiştirilmesini önerdiği vücut kitle endeksini (VKİ) kullanarak hazırlandı.

Ayrıca GLP-1 reseptör agonistleri olarak bilinen gişe rekorları kıran zayıflama ilaçlarının obezite krizinin gidişatını yeniden şekillendirmede oynayabileceği rol de dikkate alınmadı.

Dünya Obezite Federasyonu İcra Kurulu Başkanı Johanna Ralston, bu ilaçların “dönüştürücü tedaviler” olabilmelerine rağmen, daha sağlıklı gıda sistemleri ve egzersizi destekleyen toplumlar yaratan politika değişiklikleri olmadan obezite salgınının gidişatını durdurmak için yeterli olmayacağı konusunda uyarıda bulundu.

Dünya Obezite Federasyonu gıda etiketlemesi, vergilendirme ve sağlık sisteminde iyileştirmeler yapılması için baskı yapıyor. Ancak grup, şu ana kadar çok az ülkenin “tüm toplumu kapsayan” bir yaklaşım benimsediğini söyledi.

Ralston, “Sadece tedavi ederek bundan kurtulamayız. Sadece engelleyerek bundan kurtulamayız. Birden fazla şeyi birlikte yapmak zorundayız” yorumunu yaptı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Yeni Pigmentasyon Lekeleri Neden Oluşur?

Cilt rengi olarak da bilinen cilt pigmentasyonu, vücudun ürettiği melanin miktarına bağlı olarak değişir. Melanin, melanosit adı verilen cilt hücreleri tarafından üretilen, cilde renk veren ve cildi zararlı UV ışınlarından korumaya yardımcı olan bir pigmenttir.

Haber Merkezi / Koyu tenli kişilerde genellikle açık tenli kişilere göre daha yüksek melanin bulunur. Genetik, güneşe maruz kalma, hormonal değişiklikler ve biyokimyasal maddeler gibi çeşitli faktörler cildi strese sokarak melaninin anormal dağılımına ve üretimine yol açabilir.

Ciltte koyu lekeler olarak görülen melaninin artan üretimine hiperpigmentasyon, genel cilt tonunuzdan daha açık görünen melaninin azalan üretimine ise hipopigmentasyon denir.

Güneş ışığının neden olduğu pigmentasyon: Eğer günlerinizin çoğunu güneş koruyucu krem ​​kullanmadan güneş altında geçirenlerdenseniz, cildinizde yeni lekeler oluşabilir. Güneşten gelen UV radyasyonu cilt pigmentasyonunu etkileyen bir numaralı faktördür.

Uzun saatler güneş altında kaldığında cilde ne olur? Melanin pigmentleri cildi UV radyasyonuna karşı koruyarak doğal bir güneş kremi görevi gördüğünden, cildiniz daha fazla melanin üretir. Fazla melanin cildinizi daha koyu görünmesine neden olur. Güneş ışığının neden olduğu pigmentasyon, çoğunlukla bronzlaşma olarak bilinir, güneş ışığına maruz kaldıktan 48 ila 72 saat sonra fark edilir hale gelir.

Koyu tenli kişiler, daha yüksek melanin içerikleri nedeniyle açık tenli kişilere göre daha uzun süre güneşe maruz kalabilirler. Ancak, koyu tenli veya açık tenli kişilerde çok fazla güneşe maruz kalmak cildi strese sokarak hiperpigmentasyona neden olabilir. Cilt güneşin UV radyasyonundan strese girdiğinde, cildinizin lekeli, koyu veya renksiz görünmesine neden olan melanin üretiminde aşırı bir artış olur.

Güneş lentigoları: Güneş veya UV maruziyetinden kaynaklanan hiperpigmentasyon lekelerine solar lentigo denir, güneş lekeleri, yaşlılık lekeleri veya karaciğer lekeleri olarak da bilinir. Bunlar, sürekli UV’ye maruz kalmaktan kaynaklanan zararsız düz koyu cilt lekeleridir. Yüz, eller ve kollar gibi güneşe maruz kalan bölgelerde görülürler. Solar lentigolar renk olarak farklılık gösterir ve genellikle sarı-kahverengiden koyu kahverengi-siyaha kadar değişir.

Yaşlanmanın neden olduğu pigmentasyon: Yaşlanma nedeniyle ciltte oluşan pigmentli lekelere yaşlılık lekeleri denir. Genellikle ten rengine bağlı olarak renkleri değişen düz lekeler olarak görünürler, bronzdan koyu kahverengiye kadar değişirler. Yaşlılık lekeleri orta yaştan sonra görünür hale gelir çünkü yaşlandıkça cildiniz daha az kolajen ve elastin üretir. Bu, cildinizi koyu lekeler ve renk bozulmaları geliştirmeye daha yatkın hale getirir.

Melazma: Melazma, cildinizde renk değişikliği lekelerine neden olan yaygın bir hiperpigmentasyon bozukluğudur. Genellikle yanaklar, alın, üst dudak, burun, çene ve bazen boyun gibi güneşe maruz kalan cilt bölgelerinde görülen kahverengi veya mavi-gri lekelerle karakterizedir ve genellikle genç yetişkinlerden orta yaşlı kadınlara kadar yaygındır.

Melazma, hamilelik, oral kontraseptif kullanımı veya tekrarlayan güneşe maruz kalma nedeniyle oluşabilir. Melazma aile öyküsü olan kişilerde bu cilt rahatsızlığını geliştirme olasılığı daha yüksektir. Melazması olan çoğu kişi UV radyasyonuna karşı aşırı duyarlıdır ve güneş ışığına asgari düzeyde maruz kalma bile ciltlerinde hiperpigmentasyonu uyarabilir.

Hormonal değişikliklerden kaynaklanan pigmentasyon: Bazı hiperpigmenter bozukluklar hormonal seviyelerdeki dalgalanmalardan kaynaklanır. Hormonların, epidermiste cildinize renk veren pigment olan melaninin üretimini ve dağıtımını etkilediği söylenir.

Bu durum genellikle hamile kadınlarda ve oral kontraseptif kullanan kadınlarda görülür. Hormonal dalgalanmalar tiroid disfonksiyonundan veya hormon tedavisi ilaçlarının yan etkilerinden kaynaklanabilir.

Paylaşın

Sıcak Taş Masajı Nasıl Yapılır? Faydaları

Rahatlatıcı bir tedavi arıyorsanız, pürüzsüz bazalt taşlarla yapılan sıcak taş masajı denemeye değer. Bazalt taşlar bazen vücudun detoksuna yardımcı olabilen soğuk mermer taşlarıyla birlikte kullanılır.

Haber Merkezi / Bu masajı evde denemek isteyenler, taşları güvenli bir şekilde ısıttığından ve fazla sıcak olmadığından emin olmalı. Profesyonel bir terapistten yardım almak en iyisidir, çünkü teknikte ustalık farkı vardır.

Şimdi adım adım sıcak taş masajının nasıl yapıldığını ve faydalarını görelim:

Sıcak taş masajı nasıl yapılır?

Taşların hazırlanması: Genelde pürüzsüz, ısıyı iyi tutan bazalt taşları kullanılır. Bu taşlar, özel bir ısıtıcıda yaklaşık 50-60 dereceye kadar ısıtılır. Cildi yakmaması için çok sıcak olmamasına dikkat edilir.

Ortamın hazırlanması: Masaj yapılacak alan loş bir ışık, rahatlatıcı müzik ve hoş bir kokuyla sakin bir hale getirilir. Kişi, masaj masasına yüzüstü uzanır ve üstü bir havluyla örtülür.

Taşların yerleştirilmesi: Isıtılan taşlar, vücudun enerji noktalarına (örneğin omurga boyunca, avuç içlerine, ayaklara) yerleştirilir. Bu, kasların gevşemesini ve kan dolaşımının hızlanmasını sağlar.

Masaj uygulaması: Masaj terapisti, taşları ellerinde tutarak veya doğrudan cilt üzerinde kaydırarak nazik hareketlerle masaj yapar. Bazen taşların hareketi kolaylaştırmak için yağlar da kullanılır.

Son dokunuş: Masaj bittikten sonra taşlar kaldırılır ve kişi bir süre dinlenmeye bırakılır. Vücudun toksinlerden arınması için bol su içmesi önerilir.

Sıcak taş masajının faydaları nelerdir?

Kas gevşemesi: Taşların sıcak oluşu, gergin kasları yumuşatır ve ağrıları hafifletir. Bu masaj tekniği özellikle sırt ve boyun ağrısı çekenler için idealdir.

Stresi azaltma: Hem sıcaklık hem de masajın ritmik hareketleri zihni sakinleştirir ve kaygıyı azaltır.

Kan dolaşımını hızlandırır: Taşların sıcaklığı, kan akışını hızlandırır; bu da dokulara daha fazla oksijen gitmesini sağlar.

Detoks etkisi: Taşların sıcak oluşu, terlemeyi teşvik ederek vücudun toksin atmasına yardımcı olur.

Enerji dengesi: Taşların belirli noktalara yerleştirilmesi, enerji akışını düzenlediğine inanılır.

Paylaşın

Sağlıklı Kilo Almak İçin Beş Besin Kombinasyonu

Kilo aldıran besin kombinasyonları genellikle yüksek kalori içeriğine sahip, karbonhidrat, yağ ve protein açısından zengin gıdaların bir araya gelmesiyle oluşur.

Haber Merkezi / Eğer amacınız sağlıklı bir şekilde kilo almaksa, enerji yoğunluğu yüksek ama aynı zamanda besleyici gıdaları tercih etmek önemlidir.

İşte bazı etkili kilo alma kombinasyonları:

Fıstık ezmesi ve tam tahıllı ekmek: Fıstık ezmesi sağlıklı yağlar ve protein sağlarken, tam tahıllı ekmek ise kompleks karbonhidrat sağlar. Üzerine biraz bal ekleyerek kalori oranını artırabilirsiniz.

Muz ve yoğurt: Muz hızlı enerji veren karbonhidrat içerir, tam yağlı yoğurt ise protein ve yağla bu kombinasyonu dengeler. Bir avuç ceviz ya da badem eklemek kaloriyi daha da yükseltir.

Avokado ve yumurta: Avokado sağlıklı tekli doymamış yağlarla doludur, yumurta ise protein ve ek kalori sağlar.

Kuruyemiş ve kuru meyve: Badem, fındık, kaju gibi kuruyemişler ile kuru üzüm, incir veya kayısı birleştiğinde hem kalori hem de besin değeri açısından güçlü bir atıştırmalık olur.

Peynir ve zeytinyağlı makarna: Zeytinyağı ve peynir ile desteklenmiş tam buğday makarnası, karbonhidrat, yağ ve protein dengesiyle kilo alımına destek olur.

Bunların yanında, porsiyonları artırmak ve gün içinde sık sık yemek yemek de kilo alımını destekler. Eğer daha spesifik bir hedefiniz varsa (mesela kas kütlesi artışı), protein ağırlıklı kombinasyonlara odaklanabilirsiniz.

Paylaşın

Ana Öğünlerden Sonra Neden Meyve Yememeliyiz?

Ana öğünden hemen sonra, genellikle şeker (fruktoz) içeriği yüksek ve hızlı sindirilen besinler içeren meyvelerle ilgili görüş, meyvelerin sindirim sürecine olan etkisinden kaynaklanmaktadır.

Haber Merkezi / Ana öğünde tüketilen besinler genelde sindirimi daha uzun süren protein, yağ ve kompleks karbonhidratlar içerir.

Meyveler, bu yavaş sindirilen besinlerin üzerine tüketilirse, mide ve bağırsaklarda fermantasyon başlayabilir. Çünkü meyvedeki şekerler, diğer besinlerin sindirimi tamamlanana kadar beklemek zorunda kalır ve bu sırada mayalanarak gaz, şişkinlik gibi rahatsızlıklara yol açabilir.

Meyve, sindirim sisteminin rahatça işleyebilmesi için aç karnına ya da hafif bir öğünden sonra tüketildiğinde daha iyi tolere edilir:

Kahvaltıdan önce veya sonra: Sabah uyanır uyanmaz aç karnına meyve tüketmek, hızlı bir enerji artışı sağlar ve meyve daha kolayca eritilir. Eğer kahvaltıda hafif bir şeyler yiyorsanız (örneğin yulaf, yoğurt gibi), sonrasında meyve tüketebilirsiniz. Ancak ağır bir kahvaltı (yumurta, peynir, sucuk gibi) yaptıysanız, meyveyi 1 – 2 saat sonrasına bırakabilirsiniz.

Öğle yemeğinden sonra: Eğer öğle yemeğinde hafif bir şeyler yediyseniz (salata, çorba gibi), hemen sonrasında meyve yiyebilirsin. Ama et, makarna, pilav gibi ağır bir yemek yediyseniz, meyveyi sindirimin tamamlanması için yine 1 – 2 saat sonrasına bırakabilirsiniz. Öğle yemeğinden önce ara öğün olarak meyve tüketebilirsiniz.

Akşam yemeğinden sonra: Akşam yemeği genelde ağır olduğu için (özellikle protein ve yağ içeriği yüksekse), meyveyi yemekten hemen sonra yemek yerine yatmadan birkaç saat önce hafif bir atıştırmalık olarak tercih edebilirsin.

Genel olarak, meyveyi ana öğünden 30 dakika önce ya da 2 saat sonra yemek, sindirim sistemini yormamak için ideal dönemdir.

Paylaşın

NiMe Diyeti: Kalori Saymadan Kilo Verin

NiMe diyeti temel olarak sanayileşme öncesi dönemin ilkel beslenme alışkanlıklarını modern çağa uyarlamayı hedefler. Bu diyet, bağırsak mikrobiyomunu güçlendirmeyi ve genel sağlığı iyileştirmeyi amaçlar.

Haber Merkezi /Kalori açığı ile kilo vermek, yani harcadığınızdan daha az kalori tüketerek, kilo vermenin kanıtlanmış yöntemidir. Ancak kalori saymayı denediyseniz bunun ne kadar yorucu ve motivasyon bozucu olabileceğini biliyorsunuzdur.

Peki her lokmayı sayma stresi yaşamadan kilo vermek mümkün mü? Yeni keşfedilen NiMe diyeti sayesinde bunun mümkün olabileceği ortaya çıktı.

NiMe, Non-industrialized Microbiome Restore’un kısaltmasıdır ve bağırsak mikrobiyomu üzerine yapılan araştırmalardan esinlenerek oluşturulmuş bir diyettir.

NiMe diyeti temel olarak sanayileşme öncesi dönemin ilkel beslenme alışkanlıklarını modern çağa uyarlamayı hedefler. Bu diyet, bağırsak mikrobiyomunu güçlendirmeyi ve genel sağlığı iyileştirmeyi amaçlar.

NiMe diyetinin özü, bitki bazlı beslenmeye dayanır. Sebzeler, baklagiller (mercimek, nohut gibi), lif açısından zengin gıdalar ve az miktarda hayvansal protein içeren bir beslenme modelini teşvik eder. İşlenmiş gıdalar, rafine şekerler ve endüstriyel ürünlerden uzak durmayı savunur.

NiMe diyeti, bağırsak florasını yenileyerek kronik hastalıkların (diyabet, kalp hastalıkları gibi) riskini azaltmayı ve vücudun doğal dengesini geri kazanmayı vadeder.

Diyetin savunucuları, bilimsel çalışmalarla bağırsak mikrobiyomunun sağlık üzerindeki etkisinin kanıtlandığını öne sürer. Örneğin, Cork Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, NiMe diyetini uygulayan küçük bir grubun bağırsak sağlığında iyileşme gösterdiğini ortaya koymuştur.

Ancak bu diyet, özünde bitki bazlı beslenmenin bilinen faydalarını farklı bir isimle sunuyor gibi göründüğü için bazı eleştirilere de maruz kalmaktadır.

NiMe diyeti uygulamak isteyenler için genel öneriler şunlar olabilir: Bol miktarda taze sebze ve lifli gıdalar tüketin, hayvansal ürünleri minimumda tutun ve işlenmiş gıdalardan tamamen vazgeçin.

Yine de bu diyete başlamadan önce bir sağlık uzmanına danışmak, bireysel ihtiyaçlara uygunluğunu değerlendirmek açısından önemlidir.

Kısacası NiMe, bağırsak sağlığına odaklanan, doğaya dönüşü vurgulayan bir beslenme tarzı olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Kalori Açığı Nedir Ve Doğru Şekilde Nasıl Hesaplanır?

Kalori açığı, bir kişinin vücudunun harcadığından daha az kalori alması durumudur. Bu, kilo verme diyetlerinin temelinde yatan prensiptir. Kilo kaybının sağlıklı ve güvenli olabilmesi için bu açığın doğru hesaplanması önemlidir.

Haber Merkezi / Kalori, yiyeceklerden alınan enerji birimidir, vücut bu kalorileri yaşamı sürdürmek, fiziksel aktivite ve diğer ihtiyaçlar için kullanır. Harcanılan kaloriden daha azı tüketildiğinde, vücut enerji için depolanmış yağ rezervlerini kullanmaya başlar, bu süreç kilo kaybına yol açar.

Kalori açığını doğru hesaplayabilmek için günlük kalori ihtiyacını bilmek gerekir. Bu ihtiyacı belirlemenin birkaç yolu vardır ancak en yaygın olanı Mifflin-St Jeor formülünü kullanmaktır.

Mifflin-St Jeor formülü

Erkekler için: (10 x kg cinsinden ağırlık) + (6,25 x cm cinsinden boy) – (5 x yıl cinsinden yaş) + 5
Kadınlar için: (10 x kg cinsinden ağırlık) + (6,25 x cm cinsinden boy) – (5 x yıl cinsinden yaş) – 161

Ortaya çıkan sayı, vücudun dinlenme halindeyken işlevini sürdürmesi için gereken kalori miktarı olan bazal metabolizma hızıdır (BMR).

Daha sonra fiziksel aktivite seviyesi göz önünde bulundurulması gerekir. Bunun için BMR uygun katsayı ile çarpılır:

Düşük aktivite (hareketsiz çalışma, egzersiz yok): BMR x 1.2
Orta aktivite (haftada 1-3 kez hafif egzersiz): BMR x 1.375
Yüksek aktivite (haftada 3-5 kez yoğun egzersiz): BMR x 1.55
Çok aktif (günlük yoğun fiziksel egzersiz): BMR x 1.725

Ortaya çıkan sayı, mevcut kiloyu korumak için günlük kalori ihtiyacıdır.

Kalori açığı oluşturmak için bu gereksinimden yüzde 10-20 oranında bir miktar çıkarılması gerekir. Yavaş yavaş ve güvenli bir şekilde kilo kaybını sağlamak için genellikle günlük 500 kaloriyi geçmeyecek bir kalori açığı oluşturulması önerilir.

Kalori açığınızı hesaplamak yaş, cinsiyet, aktivite seviyesi, sağlık durumu gibi birçok faktöre bağlı olan bireysel bir işlemdir. Diyete başlamadan önce mutlaka doktora veya beslenme uzmanına danışılmalı.

Sadece kalori açığı yaratmak değil, aynı zamanda doğru beslenmek, gerekli tüm besinleri almak da önemlidir. Kalori açığı kilo vermenin etkili bir yoludur; ancak bunun için doğru hesaplanması ve dengeli beslenmek gerekir.

Paylaşın

Soğuk Havanın Sağlık Üzerindeki Şaşırtıcı Faydaları

Havalar soğudukça ve gün ışığı saatleri azaldıkça, kanepede kıvrılıp bahara kadar kış uykusuna yatmak daha cazip gelebilir. Peki soğuk havanın sağlık  faydalarını hiç merak ettiniz mi? 

Haber Merkezi / İşte soğuk havanın sağlık üzerindeki şaşırtıcı faydalarından bazıları:Bağışıklık sistemini güçlendirir: Soğuk hava, vücudunuzun savunma mekanizması olan bağışıklık sistemini aktive ederek hastalıklara karşı daha dirençli hale gelmesine yardımcı olabilir.

Kan dolaşımını iyileştirir: Soğuk hava, kan damarlarının büzülmesine neden olarak kan dolaşımını hızlandırabilir. Bu, özellikle soğuk havada egzersiz yaptığınızda kalp ve kaslarınız için faydalı olabilir.

Stresin azaltır: Bazıları soğuk havayı daha canlandırıcı bulur. Bu durum, stres seviyesini düşürmeye yardımcı olabilir.

Kilo vermeye yardımcı olur: Soğuk havalarda, vücut, sıcaklığını korumak için daha fazla enerji harcar. Bu da metabolizmayı hızlandırarak daha fazla kalori yakmaya neden olur.

Cilt sağlığını iyileştirir: Soğuk hava, yağlı cildin kurumasını sağlayarak sivilce oluşumunu azaltabilir. Ayrıca, soğuk havada dışarıda vakit geçirmek, cildin doğal yenilenme sürecine katkıda bulunabilir.

Soğuk havanın ulumlu etkilerinin yanında olumsuz etkileri de olabilir.

Uzun süre soğuk havaya maruz kalmak, hipotermiya, soğuk algınlığı ve solunum yolu sorunları gibi sorunlara neden olabilir. Bu riskleri en aza indirmek için uygun giysiler giymek ve soğuk havaya maruz kalma süresini sınırlamak önemlidir.

Paylaşın

Mide Ekşimesi İçin Yedi Doğal Çözüm

Mide ekşimesi (reflü) oldukça rahatsız edici bir durumdur ve neyin tetikleyeceğini bilmek de oldukça zordur. Neyse ki, ilaçlara gerek kalmadan mide ekşimesini hafifletmenin birçok doğal yolu vardır.

Haber Merkezi / İşte mide ekşimesini doğal ve hızlı bir şekilde gidermenin bazı yolları:

Karbonat: Bir bardak ılık suya bir çay kaşığı karbonat ekleyip karıştırarak içebilirsiniz. Bu, mide asidini nötralize etmeye yardımcı olabilir. Ancak, bunu sık sık yapmaktan kaçının, çünkü fazla karbonat tüketimi başka sorunlara neden olabilir

Elma sirkesi: Bir bardak suya bir çay kaşığı organik elma sirkesi ekleyip içmek, mide asidini dengede tutmaya yardımcı olabilir. Ancak, elma sirkesi herkes için uygun olmayabilir; eğer rahatsızlık hissederseniz, kullanmayı bırakın.

Zencefil: Zencefil, mideyi sakinleştirmek ve sindirimi iyileştirmek için doğal bir çözümdür. Bir bardak zencefil çayı içebilir veya küçük bir parça taze zencefil çiğneyebilirsiniz.

Nane çayı: Ilık nane çayı, mide ekşimesini hafifletebilir. Ancak, nane bazılarında reflüyü artırabilir, bu yüzden dikkatli olmakta fayda var.

Aloe vera suyu: Günde bir küçük bardak saf aloe vera suyu (şeker ilavesiz olanı), mideyi yatıştırabilir ve mide iltihabını azaltabilir.

Yemek Düzeni Değişiklikleri:

Yemekleri küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yiyin.
Yatmadan en az 2-3 saat önce yemek yemeyi bırakın.
Baharatlı, yağlı ve asitli yiyeceklerden (turunçgiller, domates, çikolata) kaçının.
Kahve, alkol ve karbonatlı içecekleri sınırlayın.

Baş pozisyonunuzu yükseltin: Uyurken başınızı biraz yükselterek mide asidinin boğazınıza geri kaçmasını önleyebilir.

Bu doğal çözümler genellikle hafif vakalar içindir. Mide ekşimesi kronik hale gelmiş veya ciddi belirtiler (göğüs ağrısı, yutma güçlüğü) yaşıyorsanız, mutlaka bir doktora danışmalısınız.

Paylaşın