Akondroplazi Nedir? Teşhisi Ve Tedavisi

Yaklaşık 15 bin ile 40 bin doğumda 1 görülen Akondroplazi,  sebebi bilinmeyen kalıtsal bir cücelik tipidir. Tanısı anne karnında iken veya bebeklikte kan testi ile genetik uzmanları tarafından rahatlıkla koyulabilir.

Doğum sırasında boy normaldir. Çocuk büyüdükçe yaşıtlarından boy olarak geri kalmaya başlar ve iskelet sistemindeki anormallikler belirginleşir.

Enkondral ossifikasyon dediğimiz kollar ve bacaklar gibi uzun kemiklerin büyümesini sağlayan kemikleşme şekli etkilenmiştir. Enkondral kemikleşme bozukluğu özellikle büyüme plaklarının orta kısımlarını etkiler. Böylece enkondral kemikleşme ile gelişen kemiklerden büyüme plağı geniş olanlar (humerus, tibia) en fazla etkilenirler. Gövde yüksekliği normaldir.

Diğer kemiklerden leğen kemiği ve kafatası normal gelişim gösterir. Bu durum kol ve bacaklarda kısalık oluşturmakla beraber gövdeye yakın kemiklerin daha da kısa olmasına yol açar, orantısız ve ‘rizomelik mikromelik’ kısalık olarak adlandırılır.

Maksimum boy erkeklerde 131 cm, kadınlarda 124 cm olur. Alın çıkıntılı, elmacık kemikleri ve çene kemiği küçük olur. Eller kısa ve geniş, orta parmak normalden daha kısadır. Sıklıkla ‘O’ bacak görülür. Dirsek eklemi tam olarak açılmaz (fleksiyon kontraktürü). Zekaları normaldir, şişmanlık birçok hastada önemli bir sorundur. Omurga kemiklerindeki gelişmeye bağlı olarak 20’li yaşlarda omurga problemleri ortaya çıkabilir.

Akondroplazinin nedenleri;

İnsan vücudunda FGFR3 adı verilen bir gen vardır. Bu gen, kemiklerin büyümesi ve korunması için çalışır. Bu genlerdeki mutasyonlar kemik kıkırdak değişiklikleri rahatsızlığına neden olur. Bozulmuş kemik büyümesi, hastanın cüceliklendirilmesine neden olur.

Akondroplazi Kimlerde Görülür?

Normal bir ebeveynin çocuğu bu tip bir hastalığa sahipse, diğer çocuklarda tekrarlama olasılığı oldukça düşüktür. Ancak ebeveynlerden biri otomozal dominant olması nedeniyle bu hastalığa sahip ise çocuğunda bu hastalığın olması ihtimali yarı yarıyadır. Her iki ebeveynde de bu hastalık aynı şekilde bulunuyorsa yine çocuklarda bu hastalığın olma ihtimali yarı yarıyadır. Ancak normal boya sahip olma durumu ise %25 şeklinde seyretmektedir. Bu durumda kişiler gebelik esnasında testler yaptırarak bu durumu öğrenebilirler.

Akondroplazi nasıl tedavi edilir?

Tedavide amaç deformiteleri düzelterek kişinin boyunu toplumdaki normal boyun alt sınırına kadar uzatmaktır. Kolların uzatılması ve düzeltilmesi ayrı bir tek seans ile yapılır.

İlk uzatma 5 – 7 yaşlarında

5 yaşından sonraki bu ilk 1-2 yıl çok önemlidir. Bu dönemde kemiklerin iyileşme potansiyeli çok iyidir. En fazla uzatma bu dönemde gerçekleştirilebilir. Bu seansta eksternal fiksatör ile uzatma ameliyatları gerçekleştirilir. Bu ilk seans iki ameliyattan oluşur.

Hastanın sorunlarına göre değişmekle beraber her iki femur (uyluk kemiği) veya her iki tibia (kaval kemiği) uzatılır. Bu iki seans ile 20-25 cm boy uzaması elde edilir. Kemik eğrilikleri bu seansta düzeltilmelidir ve kemikler olması gereken oranlara getirilir.

İkinci seans uzatma ameliyatları 10 -11 yaşında uygulanır. Bu aşamada uzayabilen manyetik uzatma rodları ile iki aşamada 14 cm kadar femur (uyluk kemiği) uzatması sağlanabilir. Üçüncü seans uzatmalar ise 14-16 yaşlarında gerçekleştirilir. Bu aşamada ise her iki tibia (kaval kemiği) 5-7 cm uzatılarak femur ve tibia boyları oranlı hale getirilir. Ayrıca kol kısalığı ameliyatıda bu yaş grubunda uzatılır.

Paylaşın

Alkolizm Ve Alkol Bağımlılığı Nedir? Tedavisi

Beynin ön bölgesindeki irade alanlarının işlevinin bozulmasıyla oluşan Alkolizm, alkolün fazla miktarda kronik olarak alınması sonucu karaciğer, sindirim sistemi, pankreas ve sinirlerde geri dönüşü olmayan bozuklukların ortaya çıkmasıdır.

Çok miktarda ve sıklıkla alkol tüketen, bedensel, ruhsal ve toplumsal sağlığının bozulmasına rağmen alkol almak isteyen, tedavi edilmesi gereken kişiye Alkolik denir.

Alkol kullanımının bir kişide problem haline geldiğini ne zaman söyleyebiliriz?

Alkol kullanmanın problem haline dönüşmesi için kişinin sürekli alkol alıyor olması bile gerekmez. Kişi, zaman zaman kullansa da, alkol almaya bağlı olarak aşağıdaki problemlerden birisini dahi zaman zaman yaşıyorsa profesyonel yardımı gerektirecek düzeyde alkol kullanma problemi var demektir:

İşte, okulda ya da evde üstüne düşen görevleri tekrarlayıcı bir biçimde aksatma: Kişi alkol nedeniyle zaman zaman işini ya da okulu aksatır.
Fiziksel olarak tehlikeli durumlarda yineleyici biçimde alkol kullanımı: örneğin alkol etkisinde iken araba kullanmak.
Alkol ile ilişkili ortaya çıkan yasal sorunlar: örneğin alkollü iken kavgaya karışıp göz altına alınma.
Alkolün neden olduğu ya da alevlendirdiği sürekli ya da tekrarlayıcı insanlar arası sorunlar: örneğin alkol nedeniyle eşle tartışmalara girmek.

Alkol bağımlılığı belirtileri;

Kişi tarafından alışkın olduğu etkinin sağlanabilmesi için kullanılan alkol miktarının giderek arttırılıyor olması; eskiden kullanılan, alışkın olunan alkol miktarı ile aynı hissin ve etkinin sağlanamaması (tolerans)
Kişinin kullandığı alkolün miktarını azaltması ya da alkolü bırakması sonucunda yoksunluk belirtisi dediğimiz bir takım ruhsal ve bedensel sıkıntılar içerisine girmesi ve yoksunluk belirtisi hisseden kullanıcının alkol alması ile rahatlama hissetmesi
Kullanılan alkolün kişi tarafından almayı tasarladığı miktardan fazla miktarda ve sürede kullanılması
Alkol sağlamak, alkol kullanmak ya da alkolün etkilerinden kurtulmak için çok fazla zaman harcanması
Alkol kullanımı yüzünden önemli toplumsal, mesleki etkinliklerin ya da boş zamanları değerlendirme etkinliklerinin azaltılması ya da bırakılması
Alkol kullanımını bırakmak ya da denetim altına almak için başarısız girişimlerin varlığı
Alkolden zarar gördüğü bilinmesine rağmen alkol alımına devam etmek

Yol açtığı sorunlar;

Yemek borusu, gırtlak, mide ve pankreas kanserleri
Doğru düşünme, karar verme ve hareket etme gibi beynin işlevlerini bozması
Uyku bozuklukları, baş ağrısı, göz tahribatı
Kalp ve kan dolaşımı hastalıkları
Kan pıhtılaşmasını engelleme
Karaciğerde ağır hasar

Alkol bağımlılığının tipleri;

Ruhsal ya da bedensel bir sıkıntıyı gidermek için olağandışı, aşırı alkol alma durumudur. Daha çok bir psikolojik bağımlılık söz konusudur. Bırakıldığı zaman kesilme belirtisi görülmez,
Olağandışı aşırı alkol alma sonucu gastrit, polinevrit, karaciğer yağlanması gibi bedensel bozukluklar çıkmasına karşın fiziksel bir bağımlılık ortaya çıkmamıştır.
Alkole ruhsal ve fiziksel yönden bağımlılık oluşur. İstemli denetim kalkar, içme isteği durdurulamaz. Bedensel bozukluklar gelişir. Alkol bırakıldığı zaman kesilme belirtileri ortaya çıkar.
Daha ağır bedensel ve ruhsal bozukluklar çıkmıştır. Alkole karşı direnç artımı oluşmuştur. Alkol azaltıldığında ya da kesildiğinde kesilme belirtileri oluşur.

Zaman zaman zorlantılı içme dönemleri görülür. Kişi alkole susamış gibidir. Aşırı bir istek ve tutku ile alkol arar, bulunca su gibi içer. Günler, haftalar bazen de aylarca süren bu dönemleri daha sonra anımsamayabilir. Alışılmışın çok üstünde içmelerine karşın alkole karşı dayanıklıdırlar.

Alkolizmin çeşitleri;

Psikolojik bağımlılık safhasında kişi ruhsal ya da bedensel bir sıkıntıyı gidermek için olağandışı, aşırı alkol alma durumundadır. Bırakıldığı zaman kesilme belirtisi görülmez. Bunun bir ileri aşamasında kişide aşırı alkol alma sonucu gastrit, polinevrit, karaciğer yağlanması gibi bedensel bozukluklar çıkmaya başlar ve bunlar fiziksel bir bağımlılığın ortaya çıktığının belirtileridir. Daha ileri aşamada istemli denetim ortadan kalkar, içme isteği durdurulamaz bir hal alır.

Bedensel bozukluklar gelişir ve alkol bırakıldığı zaman kesilme belirtileri ortaya çıkar. Bu alkole ruhsal ve fiziksel yönden bağımlılık oluştuğunun bir delilidir. Artık en ileri safhada kişi alkole susamış gibidir. Aşırı bir istek ve tutku ile alkol aramaya başlar ve bulunca su gibi içer. Günler, haftalar bazen de aylarca süren bu dönemleri daha sonra hatırlamayabilirler. Bu son safha kişinin psikososyal yıkımının en üst düzeyde olduğu ve alkolün kişiyi adeta esir ettiği safhadır. Şiddetle tedaviye ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Çünkü alkole bağlı ölümler, zehirlenmeler ve kalıcı bozukluklar bu safhada oluşur.

Alkolizmin tedavisi;

Alkol sosyal kullanımı da olan bir psikoaktif madde olduğu için alkolün kötüye kullanımını veya alkol bağımlılığının geliştiğini kabul etmek zaman alabilir. Alkol kullanan birçok kişi sosyal kullanım düzeyinde devam ederken alkol bağımlılığı gelişmektedir. Alkol kullanan ve tedavi olmak isteyen, bu konudaki problemlerine çözüm arayan kişi ve yakınları hastanelere bağlı Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleri (AMATEM) ile psikiyatri kliniklerine başvurarak tedavi olabilirler.

Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.
Hedef ayıklıktır (sobriety). Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için bu önemlidir.
Tedaviden sonra uzun süreli izleme gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra izlenmezse tekrar alkol almaya başlaması muhtemeldir. Düzenli aralıklarla psikolojik danışma almak veya yardım gruplarına katılmak tekrar başlama riskini azaltır.
Nüksler (tekrarlamalar) ilk 6 ayda sıklıkla görülür.
Alkoliğin ailesi alkolizm tedavisinde önemli bir faktördür. İçmeyi sürdürdüğü sürece onunla kalamayacağını belirten eşi alkoliğin alkolü bırakma denemesine girmesi için tek başına yeterli bir sebep oluşturabilir.
Alkol bağımlısı birey alkolizm için orijinal bir tedavi programını görmeyi reddediyorsa, hekim alkolik ilişkisini kesmemeli, tedaviyi kabul edeceği bir psikososyal krizi beklemelidir.

Paylaşın

Akne Nedir, Neden Olur, Nasıl Tedavi Edilir?

Akne, halk arasındaki adıyla sivilce; hayatın neredeyse tüm evrelerinde erkek, kadın, ergen, genç, orta yaşlı herkesi etkileyebilecek tıbbi bir hastalığın adıdır.

Çoğunlukla ergenlik ile başlayan ergenlik dönemi sonrasında yatışan fakat dönem dönem tekrarlayabilen orta yaşlarda yetişkin aknesi olarak tekrar karşımıza çıkabilen bir sorun.

Akne nasıl oluşur?

Ciltteki yağ bezlerinin iltihaplanması sonucu, fazla sebum (yağ bezlerinin meydana getirdiği salgı) üretilir. Oluşan bu sebum cilt gözeneklerinin kapatır. Oksijensiz bu ortam bakterilerin gelişmesine neden olur ve sonunda cilt yüzeyinde enfeksiyonlu kırmızı şişlikler oluşur.

Akne; kıl köküne yerleşmiş kabarıklıklar, komedonlar (siyah nokta) şeklinde olabildiği gibi bazen de yangıya neden olan içi iltihaplı lezyonlar, nodüller ve kistler şeklinde de olabilir.

Akne en çok yüz, gövde üst bölümü sırt gibi deride yağ bezlerinin yoğun olduğu yerlerde ortaya çıkmaktadır.

Akne neden oluşur, hangi hastalıkların belirtisi olabilir?

Aknenin nedeni (yağ bezlerinin neden iltihaplandığı) kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bazı durumlarda ve hastalıklar da akne oluşumunun arttığı bilinmektedir:

Akne; hormonal değişikliklere, strese, yanlış beslenmeye, sindirim sistemindeki bazı hastalıklara, böbrek sorunlarına, hijyen sorunlarına ve yine bazı cilt rahatsızlıklarına bağlı olarak gelişebilmektedir.

Akne tedavisi nasıl yapılır?

Unutmayınız ki akne bir tıbbi hastalıktır ve tedavisi bir uzman hekim tarafından planlanmalı ve takip edilmelidir. Öncelikle dermokozmetik, kozmetik ya da takviye edici gıdaların tedavi amacı ile önerilemeyeceklerini ve tıbbi hastalıkların tedavisinin ancak doktor kontrolünde yapılabileceğini hatırlatalım. Akne sorunu yaşayanlara her zaman ilaç tedavisi gerekli olmayabilir. Doktorunuz size ilaç kullanmanız gerekip gerekmediği konusunda karar verebilecek tek yetkili kişidir.

Akneler ( Sivilceler ) sıkılmalı mı?

Kesinlikle sivilceleriniz sıkmayın, ya da üstlerini kopartmayın. Akne sıkıldığı zaman cilt dışına bulaşan iltihap ve bakteri kadar cilt altında da yayılma olur. İyileşme süreci gecikir. Ayrıca kendiliğinden patlayan ya da iyileşme aşamasındaki akneler üzerinde oluşan kabukları kopartmayın. Bu gibi yanlış uygulamalar cildinizde kalıcı yara izleri (Scar) oluşmasına ve lekelere sebep olabilir. Doktorlar bazen özel yöntemler ve cihazlar kullanarak kistik akneleri boşaltabilirler. Ancak bu tıbbi tedavinin parçası olrak uzmanlarca yapılması gereken bir işlemdir.

Yağlı yemek sivilceye sebep olur mu?

Beslenme ile akne-sivilce oluşumu arasında kesin bir bağ gösterilememekle birlikte, son zamanlardaki araştırmalar, düzensiz beslenmenin ve özellikle fast food gıdaların, insülin direncinin ve erken Tip 2 diyabete yatkınlığın akneye sebep olan süreçleri şiddetlendirdiğini göstermekte. Bu nedenle dengeli beslenme cilt sağlığı için olduğu kadar akne karşıtı mücadelenin de vazgeçilmez bir parçası.

Akneye eğilimli ciltler için nasıl bir bakım gerekir?

Akneye eğilimli ciltler için kullanılacak bakım ürünleri ve makyaj malzemeleri özenle seçilmelidir. Aksi durumda akneye yol açan etkenleri şiddetlendirmek riski söz konusu olabilir. Bu durumda uygun bir dermokozmetik cilt temizleme ürünü ile beraber yağlı ve akneye eğilimli ciltler için özel formüle edilmiş bir sebum dengeleyici nemlendirici, eğer gerek duyuluyorsa belirli sıklıklarla kullanılabilecek peelingler, maskeler ve yağlı ciltler için özel tonikler ve özel güneş kremleri kullanılabilir. Bunun için akneye eğilimli ciltler için özel dermokozmetikler kategorimizi inceleyebilirsiniz.

Paylaşın

Ajite (Ajitasyon) Nedir? Belirtileri Tedavisi

Ajite (Ajitasyon), toplumda oldukça yaygın görülen bir rahatsızlıktır; fakat tek başına bir hastalık olmaktan daha çok, psikiyatrik hastalıklarda baş gösteren bir rahatsızlık durumudur.

Ajite (Ajitasyon), aniden veya yavaş yavaş görünebilir ve birkaç dakika veya daha uzun sürebilir. Ajitasyon sırasında kişi, heyecanlı, sinirli, alaycı olabilir. Ajitasyon yükselirse, kişi etrafa saldırabilecek kadar ileri gidebilir.

Ajitenin (Ajitasyon) belirtileri;

Saç çekme
Aralıksız gezinme
El sıkma
Bilinçsiz hareketler
Patlamalar
Ayak karıştırma
Yumruklarını sıkılaştırma

Ajite (Ajitasyon) tedavisi;

Ajitasyonun tedavisi ise altında yatan esas psikiyatrik hastalığın tedavisi ile mümkündür. Dolayısıyla hasta ve hastanın doktoru, ilk olarak bu hastalığa yoğunlaşmalıdır. Bu tür depresif hastalıklar, oğunlukla ECT veya trisiklik ilaçlara cevap vermekte; ajitasyonun belirgin olduğu zamanlardaysa amitriptilin’in imipramin’den daha etkili olduğu düşünülmektedir.

Tedavi süresince baş gösterecek şiddetli ajitasyonları kontrol altına almak için fenotiazin’ler etkili olabilmekte, daha az şiddetli depresyonlarda ise bu ajitasyonları kontrol altına alabilmek için çoğunlukla benzodiazepin’ler ya da klordiazepoksid ve medazepam kullanılır. Fakat sayılan bu ilaçlardan bazıları da ajitasyona yol açabilmektedir. Dolayısıyla ajitasyon durumlarında tedavi çok hassas bir konudur.

İlaçların doz ayarları çok büyük bir titizlikle ve doğru şekilde yapılmalıdır. Birçok acil durum görevlileri, ajitasyon durumundaki hastaya telaşla yanlış dozlarda ilaç yüklemesi yapmakta, bunun sonucunda da hastada farklı sonuçlar baş göstermektedir. Bazense ajitasyonu tetiklediği gerekçesiyle anti-depresan ilaçları tamamen kesmek bile gerekli olabilmektedir.

Huzursuzluk ve ajitasyon için verilebilecek bazı bitkisel reçeteler de mevcuttur ve hastanın durumu çok ağır değilse, uyku getirecek ve algıları yavaşlatıp rahatlamayı sağlayacak olan bu reçeteler, hastanın kullanımı sonucu olumlu değişimler yapacaktır. Fakat şu da akıldan çıkarılmamalıdır ki; hasta araç ya da makine kullanacağı saatlerde değil de, akşamları (yani mesai saatleri dışında), araç ya da makine kullanımının olmayacağı saatlerde bu bitkisel ilaçları kullanmalıdır.

Bitkisel reçete de ise şunlar yer almaktadır: Kediotu kökü, şerbetçiotu çiçeği ve oğulotu yaprağı. Bu üç malzemenin de bir arada olacağı bir karışım hazırlanabileceği gibi, üçünden sadece ikisinin – Örneğin; kediotu kökü ile oğulotu yaprağı – karıştırılarak kullanımı da mümkündür.

Kullanımı ise şöyledir: 2 çay kaşığı karışım bir fincana konur. Üzerine kaynar su eklenir. Fincanının ağzı kapanır ve 10 dk. demlenmeye bırakılır. Ardından da süzülerek içilir. Taze hazırlanacak şekilde bu karışım, günde 2-4 defaya kadar içilebilir. Fakat çayın akşamları içilmesi, hem dikkat eksikliğinin yol açacağı sonuçlar bakımından, hem de uyku getirici özelliklerinden daha iyi olacaktır.

Paylaşın

Aile İçi İletişim Nedir? Sorunlar Ve Çözümler

Aile içi iletişim; En temel tanımı ile toplumun en küçük sosyal sistemi olana aile üyelerinin birbirlerine sözel ve sözel olmayan davranışları ile verdikleri tepkileri, mesajları kapsar. 

Bu iletişim doğru bir şekilde sağlandığında, insanlar karşısındakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilir hale
gelir. Bu nedenle, etkili iletişim sadece kendini ifade etmekten değil, aynı zamanda söylenenleri de dinleyebilmekten geçer.

Aile içi iletişim ve ilişki, ailenin üyeleri arasında nasıl bir iletişimin ve ilişkinin bulunduğunu ifade eden bir kavramdır. Aile içi iletişimin iyi olduğu ailelerde bu durum tüm aile bireylerinin ruh sağlığını olumlu etkilemektedir.

Ailenin normal işleyebilmesinde sınırlar önemli rol oynuyor. Sınırların gereğinden fazla katı veya erimiş olduğu durumlarda ailede sorunlar yaşanıyor. Ailede yaşanan sorunların çözülmesi için ailenin geçirdiği evreler de büyük önem taşıyor.

Ailenin kuruluşu, evlilik, çocuğun doğumu, okul öncesi dönem, okul çağı ergenlik dönemi sorunların çözümlenmesinde son derece etkili. Eşler bu dönemlerde duygusal çalkantılar yaşıyor. Babanın bu dönemlerde eşine destek olması çocuğun büyütülmesine katkısı olması gerekiyor.

Aile içi iletişimin başarılı yürütüldüğü ailelerin mutluluğu aradıkları yer yuvalarının içidir. Yuvanın dışında bireyler arayışı içine girmeye ihtiyaç hissetmezler. Böylesine sağlıklı kurulan bir iletişim aile bireyleri arasındaki dayanışma ve sevgi, saygı temellerinin sağlıklı oluşmasına da yardımcı olur.

Aile içi iletişimde dikkat edilmesi ve uyulması gerekenler:

Etkili bir iletişim kurmanın temel prensiplerinden biri aile üyelerinin birbirlerine yeterince zaman ayırması ve iletişimi sıklaştırmaktır.

Açık ve doğrudan iletişim kurun. Ne istediğinizi, ne beklediğinizi, sizi üzen ya da sevindiren şeyi, direkt olarak ilgili kişiye iletin.

Sadece kendi istek ve beklentilerinizi anlatmayın, karşı tarafın ilettiği mesajları da dikkatli bir şekilde dinleyin.

İletişim kurmakta olduğunuz kişinin yaşını ve olgunluk düzeyini asla unutmayın. Küçük bir çocuğun sizi bir yetişkin gibi anlamasını beklemeyin. Eğer çocuğunuzla bir şeyler konuşuyorsanız, bunu mutlaka onun anlayabileceği dille yapın.

İletişim kurarken asla yüz ifadelerini ve beden hareketlerini göz ardı etmeyin. Bazen söylenenlerle, bedenen iletilenler birbirini tutmayabilir.

Sorunun ne olduğunu belirlemek elbette önemlidir ancak bunu yaparken olumlu şeylere odaklanın.

Kendi kızgınlığınızı kontrol edin, çocuğunuzu öfke ile terbiye etmeyin.

Bütün çocukların ilgi çekmek istediklerini unutmayın. Bir çocuğu olumlu davranışlara sevk etmenin en kolay yolu, iyi/doğru şeyler yaptığı zaman onunla ilgilenmektir.

Aile içerisinde kurallarınızı bir defa koyduğunuz zaman, bunların nedenlerini çocuğunuza anlatın ve kurallarınızı değiştirmeyin.

Ne olursa olsun çocuğunuzu etiketlemeyin. Bu etiket olumlu da olsa, olumsuz da olsa çocuk üzerinde belli belirsiz bir baskıya sahip olduğunu unutmayın.

Çocuğunuzu koşulsuz olarak sevin, olduğu gibi kabul edin. “Böyle yaparsan senin annen/baban olmayacağım” gibi cümlelerden kaçının.

Çocuğunuz için her zaman bir model işlevi gördüğünüzü unutmayın, bu nedenle kendinizin güçlü ve zayıf yanlarını onunla tartışmaktan çekinmeyin.

Çocuklar uzun sürede elde edebilecekleri kazanç ve ödüller için yeterince sabırlı değillerdir, bu nedenle bu gibi zamanlarda sık sık motive edilmeye ve cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyacaklardır.

Aile içi iletişim ve sosyal hizmet

Sosyal Hizmet müdahaleleri içinde önemli bir yer tutan aile sistemi belli aşamalarda yürütülen planlı bir değişim sürecidir. Aile terapisi ile ilgili donanımlı bir uzmanın da zaman zaman süper vizyon alması kaçınılmazdır. Bu sürecin başlangıcında aile sisteminin içinde bulunduğu durumu, aile üyelerinin tanımlanması ve güçlü yanlarının belirlendiği ön değerlendirmeden sonra bu aileyle ilgili planlama yapılır.

Planlama süreci ailenin probleminin önceliklerinin belirlendiği, problemlerinin ihtiyaçlara çevrildiği, ihtiyaçlara yönelik müdahalelerin değerlendirilerek amaçlar ve hedeflerin oluşturulduğu ve kontrat yapıldığı bir süreçtir. Uygulama aşamasında yapılması gereken bütün müdahaleler aile sistemi ya da odak kişilerle yürütülür.

Paylaşın

Mental Sağlığız İçin ‘Sağlıklı Beslenme’

Araştırmalar, beslenmenin beden sağlığımız üzerinde olduğu gibi mental sağlığımız üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor. Araştırmalar, mental sağlığınızı lehinize çevirmek istiyorsanız, taze, doğal ve çiğ besinleri tercih etmeniz gerektiğini gösteriyor.

İyi beslenme, mental etkinliği, konsantre olma ve çevreye uyum sağlama yeteneğini arttıran önemli faktördür. Besin ögesi yetersizlikleri beyinde kalıcı değişiklikler oluşturarak mental kapasiteyi etkiler.

Fenilketonüri, galaktozemi gibi doğuştan metabolizma hastalıklarında mental gelişme geriliği görülür. Pellegra, kuvaşiorkor, marasmus ve beriberide besin ögesi yetersizliklerine bağlı olarak sinir sisteminde lezyonlar ortaya çıkar.

Beslenme ile alınan zararlı gıdalar, beyni ve de bedeni olumsuz etkiler, buna bağlı olarak da, olumsuz duygular içinde daha fazla zararlı gıdalar tüketilir. Her besin maddesinin kendine özgü, kendi kalitesine uygun bir biyolojik enerjisi vardır.

Yanlış beslenme tarzında ise kısır bir döngü oluşur. Yanlış beslenme olumsuz düşünceyi ve yaşam tarzını, olumsuz düşünce de yanlış beslenmeyi getirir. Beslenme tarzımız da düşüncelerimizi etkiler. Hepimiz düşüncelerimize yaşarız, düşüncelerimiz de davranışlarımızı yönlendirir.

Araştırmalar ilaç tedavisinin değil, doğru beslenmenin mental sağlığımızı korumada ön planda tutulması gerektiğini göstermiştir.

Paylaşın

Ağrı Tedavisi Nedir, Nasıl Yapılır?

Ağrı, vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, organik bir nedene bağlı olan veya olmayan insanın geçmişteki tüm deneyimlerini kapsayan, hoş olmayan bir duyudur.

Ağrı Tedavisi Bilim Dalı’nın (Algoloji), özellikle son 20 yıl içerisinde kaydettiği gelişmeler sayesinde, günümüzde hiçbir hasta ağrıları ile yaşamaya mecbur değildir.

Ağrılar genel olarak; kas, eklem, kemik, sinir gibi vücut dokularının veya diğer organların, ani veya uzun süreli (kronik) zarar görmesiyle oluşur. Kronik ağrılar, zarar gören dokuların iyileşmesinden sonra da devam eden ağrılardır. Uzun süre ağrı çeken kişilerde; ev ve iş hayatının olumsuz yönde etkilenmesi, genel durumlarının bozulması, giderek artan sıkıntı hali, hareketsizlik ve kilo alma, isteksizlik sık olarak rastlanan şikayetlerdir.

Hekimlik mesleğinin ortaya çıkışından itibaren ağrının dindirilmesi hekimlerin temel amaçlarından biri olmuştur. Modern tıpta ağrı kesici ilaç kullanımı tedavide önemli bir yer tutar. Ancak burada önemli olan nokta ağrı kesici ilaçların kontrolsüz ve düzensiz bir şekilde kullanılmaması ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen Ağrı Kesici Kullanım İlkelerine uyulmasıdır. Bu ilkeler ağrı kesicilerin kullanım yolunu, dozunu, ağrı kesici ilaca başlama zamanını, ilaç kullanımı sırasında karşılaşılabilecek yan etkilerle başa çıkma yollarını belirler.

Yapılan araştırmalarda tüm ağrı tiplerinin %90’ından fazlasının doğru ağrı kesici ilaç tedavisiyle kesilebileceği ortaya çıkarılmıştır. Ağrı kesici ilaçların etkili ve yeterli olmadığı durumlarda ise ağrının kaynağına göre fizik tedavi yöntemleri, cerrahi operasyonlar veya girişimsel ağrı tedavisi yöntemleri uygulanır. Bu noktada doğru yaklaşım hastaya en uygun tedavi yönteminin belirlenmesi ve zaman kaybetmeden hastanın doğru tedaviye ulaşmasının sağlanmasıdır.

Ağrı kliniklerinde ağrı tedavisi için kullanılan başlıca yöntemler ilaç tedavileri ve girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Kronik ağrının ele alınması ve tedavisinin anesteziyoloji içindeki gelişiminin kaynağı girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Minimal invaziv yöntemler olarak tanımlanan bu girişimler tedavisi güç ağrılarda hastayı fazla bir zahmete sokmadan kolay ve etkin bir şekilde ağrının kesilmesini sağlamaya yöneliktir. Bu yöntemlerin başlıcaları sinir blokajlarıdır. Vücutta çeşitli tipte sinir lifleri bulunur. Bazı sinirler kasların hareketinden sorumluyken bazıları duyulardan bazıları ise ağrı iletiminden sorumludur.

Ağrı hekiminin ilgi alanı bu ağrı sinirleridir. Örneğin, yüzde çok şiddetli elektrik çakması tarzında ağrı şikayetiyle kendini gösteren trigeminal nevraljide trigeminal sinire uygulanan blok işlemleri ile ağrının uzun süreli olarak (3-8 sene arası) ortadan kalkması sağlanır. Benzer şekilde bel ve boyun kireçlenmesine bağlı ağrılarda kireçlenen eklemlerin sinirlerine uygulanan blokla ağrı giderilir. Toplumda sık görülen bel ve boyun fıtıklarında uygulanan çeşitli enjeksiyonlar veya omurlar arasındaki diske uygulanan yöntemlerle fıtığın gerilemesi ve ağrının ortadan kalkması sağlanabilir.

Bu girişimsel yöntemler yaklaşık 30’45 dakika sürer, lokal (bölgesel) anestezi altında ve hasta hafif uyutularak (sedasyon) uygulanır. Bu nedenle hastalar ağrı ya da başka bir rahatsızlık hissetmezler. Enfeksiyondan korunmak amacıyla tüm işlemler, steril ameliyathane koşullarında ve tek kullanımlık malzeme ile yapılır. Girişimsel ağrı tedavisinde uygulanan yöntemlerin tümü görüntüleme yöntemlerinin kılavuzluğunda gerçekleştirilir.

Paylaşın

Sorunsuz Gözler İçin ‘Sağlıklı Beslenme’

Gözlerin sağlıklı ve güçlü olması için bazı besinlerin düzenli olarak tüketilmesi gerekiyor. Göz kasları, sinirleri, müköz membranları ve görme olayı kişinin beslenme durumundan etkilenmektedir.

Yaşla birlikte görüşün zayıflaması, gözlere iyi geldiği bilinen bazı yiyeceklerle yavaşlatılabilir. Kişinin gözünün karanlık ortama adaptasyonu, A vitaminini yeterli alması ile yakın ilişkilidir. A vitamini yetersizliğinde keratomalasi, kseroz, Bitot lekesi ve kseroftalmi oluşur.

Riboflavin yetersizliği korneada damarlanma, konjonktivit, fotofobi, gözlerde yanma ve kaşınmaya neden olur. Pridoksin yetersizliğinde angular blefarit ve konjonktivit oluşur. Elzem amino asitler, C vitamini ve niasin, göz lenslerinin sağlığını ve bütünlüğünü korurlar.

Son yıllarda n-3 yağ asitlerinden dokozahegzaenoik (DHA) asidinde retinada önemli miktarlarda bulunduğu tesbit edilmiştir. Bu durum, göz sağlığı ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Yaşlılarda diyete antioksidan vitaminlerin (vitamin E, C ve beta karoten) ilave edilmesi yaşlılığa bağlı katarakt riskini azalttığı bildirilmektedir.

Ancak sizin sağlık koşullarınıza uygun besin önerileri için bir uzmana danışmanızı tavsiye ederiz.

Aşağıdaki listede yer alan gıdalar genel olarak göze iyi geldiği bilinen beta-karoten, C ve E vitaminleri bakımından zengin gıdalardır.

Beta Karoten Kaynakları: Havuç ve havuç suyu, tatlı patates, kabak, portakal ve portakal suyu, kavun, mango, kayısı, lahana, ıspanak, kırmızı dolmalık biber, Brüksel lahanası ve balık yağı.

C Vitamini Kaynakları: Turunçgiller ve suları, papaya, kiraz, ahududu, çilek, yaban mersini, kivi, brokoli, yeşil ve kırmızı biber, karnabahar ve lahana.

E Vitamini Kaynakları: Buğday tohumu, badem ve badem ezmesi, fıstık ve fıstık ezmesi, ayçekirdeği, keten tohumu, avokado ve yumurta.

Lutein ve Zeaksantin Kaynakları: Koyu yeşil yapraklı sebzeler lutein ve zeaksantin için en iyi kaynaklarıdır. Kale, ıspanak, pazı, su teresi ve şalgam bu besinlerin arasında ilk sıralarda gelmektedir. Diğer iyi kaynaklar ise; yeşil bezelye, mısır, marul, brokoli, kabak, havuç, Brüksel lahanasıdır. Çinko ve Selenyum Kaynakları: Çinko, vücudun A vitaminini absorbe etmesine yardımcı olarak gözleri güçlendirir. Fıstık, kabak çekirdeği, leblebi, mayalı gıdalar, istiridye ve diğer deniz ürünleri çinko bakımından en iyi gıdalar arasında yer almaktadır.

Dokosaheksaenoik Asit Kaynakları: Retina ve gözün dış segmentlerinde bulunan önemli bir yağ asidi olan dokosaheksaenoik asit göz sağlığını korumak açısından düzenli olarak alınmalıdır. Daha çok somon, orkinos, uskumru, sardalye, ringa gibi yağlı, soğuk su balıklarında bulunan dokosaheksaenoik asit için kabuklu deniz hayvanları da iyi birer kaynaktır. Bazı balıklarda cıva seviyesi yüksek olduğu için aşırı balık tüketiminin bazı yan etkileri olabilir. Doktorunuz bu durumda balık yerine cıva testi yapılmış balık yağı tüketmenizi önerebilir.

Göz Sağlığı İçin Havuç: Çocukluğumuzdan beri, havucun göz sağlığı için en iyi sebze olduğu söylenir ve bu öneri neredeyse her türlü göz rahatsızlığı için geleneksel olarak kullanılmaktadır. Bazı geleneksel/bitkisel tedavi yöntemlerinin geçerli olmadığı yıllar içinde yapılmış çalışmalarla kanıtlanmış olsa da “havuç ve göz” için bunu söyleyemeyiz.

Çünkü göze iyi gelen beta-karoten için en iyi kaynaklardan biri olan havuç, aynı zamanda göz sağlığını korumak için uzmanların önerdiği C ve E vitaminlerini de içermektedir. 1 adet orta boy havuç, günlük A vitamini ihtiyacının neredeyse 2.5 katı A vitamini sağlar. A vitamininin formları olan retinol ve retinal, gözün bazı temel fonksiyonları için önem taşımaktadır.

Hafif dereceli A vitamini eksikliği durumunda gece görüşü belirgin oranda azalır. İleri derecelerdeki A vitamini eksikliği ise kalıcı göz hasarına ve görüşün tamamen kaybolmasına yol açabilmektedir. 1 adet orta boy havuç günlük C vitamini ihtiyacının %7’sini karşılar. Antioksidan vitamin olan C vitamini kemikler, tendonlar ve kan damarı duvarlarının bir parçası olan kolajenin sentezlenmesinde gereklidir.

C vitamini eksikliği diş eti kanaması, saç dökülmesi, eklem ağrısı gibi rahatsızlıklara yol açar. Ayrıca, uzun dönemli C vitamini eksikliğinin katarakt riskini yükselttiği bilinmektedir. 1 adet orta boy havuç günlük E vitamini ihtiyacının yaklaşık %2’sini karşılar. Yağda çözülen bir vitamin olan E vitamini kalp sağlığı korumak başta olmak üzere damar tıkanıklığı ve katarakt riskini azaltır.

Paylaşın

Ağız Kokusu Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Ağız Kokusu (Halitosis), nefes verme ile birlikte dışarıya salınan kötü kokulu bir şikayettir. Bireyler için utanç verici hatta bazen kaygıya neden olabilen bir sorundur. 

Genel olarak ağız kokusu yapan nedenlere bakıldığında, yetersiz ağız hijyeni, tedavi edilmeyen diş çürükleri, diş eti hastalıkları ile sigara kullanımının ön planda olduğu görülüyor.

Ağız Kokusu nedenleri:

Gıdalar: Dişlerin arasındaki veya çevresindeki biriken yiyecek parçacıklarının parçalanması bakterileri artırabilir ve kötü kokuya neden olabilir. Soğan, sarımsak ve baharat gibi bazı yiyeceklerin tüketilmesi de ağız kokusuna neden olabilir.

Tütün ürünleri: Sigara içmek hoş olmayan ağız kokusuna neden olur. Sigara içenlerin ve diğer tütün ürünleri kullanıcılarının, bir başka ağız kokusu kaynağı olan diş eti hastalığına sahip olma olasılıkları daha yüksektir.

Yetersiz diş bakımı: Düzenli diş fırçalamayan ve diş ipi kullanmayan bireylerde, yiyecek parçacıkları ağızda kalıp ağız kokusuna neden olur. Bu gibi durumlarda, dişlerde renksiz ve yapışkan bir bakteri plağı oluşur. Bakteri plağı temizlenmediği takdirde, diş etlerini tahriş edebilir ve sonunda diş ve diş etlerinin arasında plak dolgulu cepler oluşturabilir (periodontitis). Dil ayrıca koku üreten bakterileri de hapsedebilir. Düzenli olarak temizlenmeyen veya uygun şekilde takılmayan protezler, kokuya neden olan bakteri ve yiyecek parçacıklarını barındırabilir.

Ağız kuruluğu: Tükürük, kötü kokulara neden olan partikülleri temizleyerek, ağzı temizlemeye yardımcı olur. Tıp dilinde kserostomi denilen ağız kuruluğunda, tükürük üretimi azaldığı için ağız kokusu artabilir. Ağız kuruluğu uyku sırasında doğal olarak oluşur, sabahları insanlarda normal olarak gözlenen kötü ağız kokusuna yol açar. Bu durum ağzı açık uyuyanlarda kötüleşerek daha fazla fark edilir. Kronik kuru ağız, bazı hastalıklardan ya da tükürük bezlerindeki problemlerden kaynaklanabilir.

İlaçlar: Bazı ilaçlar ağız kuruluğuna katkıda bulunup dolaylı olarak ağız kokusuna neden olur. Bazı ilaçlar ise vücutta metabolize olup parçalandıktan sonra birtakım kimyasallar oluştururlar. Bu kimyasallar kan dolaşımına katılıp ciğerlere ilerler ve kötü kokuya neden olur.

Ağızdaki enfeksiyonlar: Diş çekilmesi gibi ağız ve çene cerrahisi sonrasında ağızda oluşan yaralar, kötü kokuya neden olabilir. Bunun haricinde diş çürümeleri ve diş eti hastalıkları da kötü kokulara neden olur.

Burun ve boğaz hastalıkları: Sinüs enfeksiyonları, geniz akıntıları ve boğaz enfeksiyonları ağız kokularına neden olur.

Diğer tıbbi sebepler: Gastroözofageal reflü hastalığı gibi mide ile ilgili problemler ağız kokusuna neden olabilir. Bunun haricinde diyabet gibi metabolik bozukluklar veya kanserler belirgin bir ağız kokusuna neden olur. Küçük çocuklarda ağız kokusu, bir burun deliğine gizli bir şekilde yerleşen bir yiyecek parçasından ya da yabancı bir cisimden kaynaklanabilir.

Ağız Kokusu nasıl giderilir?

Ağız içinde kokuya yol açabilecek bir sorun saptanırsa, tedavisi kolaylıkla yapılıyor. Çinkolu, karbonatlı sakız çiğnemek, ağız hijyenine önem vermek, diş ipi ve özel içerikli gargaralar kullanmak, sigara ve alkol tüketimini sınırlamak ve bol sıvı alımına özen göstermek ağız kokusunu kabus olmaktan çıkaracak önlemler arasında.

Ancak sorun akciğer, sinüsler ve burun kaynaklıysa ayrıntılı bir incelemenin ardından altta yatan neden tespit edilir ve tedavi planlanır. Genellikle alt solunum yolları enfeksiyonları ve kan gazlarındaki değişimler nedeniyle ortaya çıkan ağız kokusu ise öncelikle sorunun tüketilen herhangi bir yiyecekten kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakılıyor. Böyle bir neden saptanırsa da kokuya neden olan yiyecek ya da içecekleri tüketmemek ağız kokusunu gidermede yeterli oluyor.

Paylaşın

Alkalen Fosfataz (ALP) Testi Nedir? Bilinmesi Gereken Her Şey

Kanınızdaki bir enzim olan Alkalin Fosfatın miktarını ölçmek için yapılan Alkalin Fosfataz Testi, karaciğer ve kemik hastalıklarının teşhisi için ölçülür.

Alkalen Fosfataz; karaciğerde, kemiklerde, endometriumda, bağırsakta, plasentada, akciğerde ve pek çok dokuda, aslında temelde kanda bulunan bir enzime verilen addır. Yetişkin kişilerde bulunan alkalen fosfatazın yarısı karaciğerden diğer yarısı da kemikten kaynaklanmaktadır.

Kaynaklandığı yerlere göre pek çok farklı şekilde alabilen Alkalen Fosfataz, yani ALP vücuttaki proteinlerin parçalanmasına yardım eder. Hamilelerde plasentada yapılan Alkalen Fosfataz, diğer kişilerde genelde karaciğer olmak üzere, kemikler, bağırsaklar ve böbreklerde de bir miktar yapılır.

Alkalen Fosfataz (ALP) Testi neden yapılır?

Kişinin karaciğerinin ne kadar iyi çalıştığını test etmek ya da kemiklerin genel sağlık durumunu belirlemek amacıyla yapılmaktadır. Bununla birlikte safra salgısı bozukluklarında, safra yolları tıkanıklığında da tanı amacıyla alkalen fosfataz testine başvurulur. Bu test ile kandaki alkalen fosfataz enzimi miktarı ölçülür. Genel olarak basit bir kan testi olduğundan, diğer kan testlerinin bir parçası olarak uygulanabilir.

Normal Alkalen Fosfataz (ALP) değerleri;

Yetişkinler için normal seviyeler: 25-100 U/L
Çocuklar için normal seviyeler: 350 U/L’ den düşük

Alkalen Fosfataz (ALP) yüksekliği ne anlama gelir?

ALP (Alkalen Fosfataz) kemikler, bağırsaklar, böbrekler ve hamile kadınlarda plasenta tarafından üretilebilir. Alkalen fosfataz yüksekliği bu organların herhangi birinde sorun olabileceği anlamına gelir.

Alkalen Fosfataz (ALP) yüksekliğinin nedenleri;

Sigara ve tütün kullanımı
Kalp krizi
Bağırsak iltihaplanması
Zona gibi ciddi enfeksiyonlar
Eklem iltihabı
Sarkodoz
Kemik kanseri

Paget hastalığı
Kemik yumuşaması ve raşitizm
Kemik kırılması
Kemik metastazı
Renal osteodistrofi
Kemik büyümesi sırasında kemik osteoklatı aktivitesinde artış

Hamilelik
Testis kanseri gibi diğer kanser çeşitleri
Kolestaz, çok az veya hiç safra sıvısı üretilmemesi veya safra kanallarının tıkanması
Hepatit hastalığı
Kontrol edilmeyen şeker hastalığı
Antibiyotik, antiepileptik, antidepresan ve iltihap önleyici ilaçların aşırı kullanımı

Doğum kontrol haplarının aşırı kullanımı
Aşırı alkol tüketimi
Hipertiroid veya paratiroid bezinin fazla çalışması
Miyokardinal veya akciğer enfarktüsü
Sindirim sistemi iltihapları

Alkalen Fosfataz (ALP) düşüklüğü ne anlama gelir?

ALP düşüklüğü, yüksekliğin aksine herhangi bir sorun olarak değerlendirilmez. Uygun olmayan diyet ve besin değeri düşük yiyecek seçimi B6 vitamini, folik asit, C vitamini, fosfor ve çinko yetersizliğine sebep olarak alkalen fosfataz düşüklüğüne yol açar. Alkalen Fosfataz değerlerinin normal değerlerin altında çıkmasının hiçbir anlamı ve zararı yoktur.

Alkalen Fosfataz (ALP) düşüklüğünün nedenleri;

Kansızlık
Tiroid hormonu yetersizliği
Fosfat değerinin düşük olması
B12, çinko, magnezyum eksikliği
Beslenme bozuklukları
Çölyak hastalığı

C vitamini eksikliğine bağlı olarak gelişen skorbüt hastalığı
D ve B vitaminin vücuda fazla alınması
Persiniyöz anemi
Menapoz dönemlerinde uygulanan östrojen tedavileri

Alkalen Fosfataz (ALP) ve karaciğer ilişkisi

Karaciğer fonksiyon testinin rutin bir parçası olarak da kanda ALP testi yapılır. Eğer sarılık, bulantı, kusma ve karın ağrısı gibi şikayetleriniz varsa karaciğer veya safra kesinizde bir sorun olduğundan şüphe edilir. Bu durumda ALP testi sonuçları önemlidir. Özellikle; hepatit, siroz, kolesistit ve safra kanalları sorunlarında alkalen fosfatazın yüksekliği karaciğer ile bağlantılıdır.

Hepatit; inflamasyon ya da karaciğer enfeksiyonu ile ilgilidir.

Siroz; karaciğerde doku ölümü gerçekleşmesi durumunda oluşur.

Kolesistit; safra kesesi inflamasyonudur.

Safra kanalları sorunları; safra kesesinde taş, inflamasyon ya da kanserli oluşum durumlarında ortaya çıkar.

Alkalen Fosfataz (ALP) ve kemik ilişkisi

Alkalen fosfataz testi sonucu ile kemiklerle bağlantılı olan; raşitizm, osteomalasi, paget rahatsızlığı sorunlarında tanı konabilir.

Raşitizm; D vitamini, kalsiyum ya da fosfat eksikliğinde ortaya çıkar.

Osteomalasi; D vitamini eksikliğinde ya da yeterli D vitamini olduğu halde vücudun bunu parçalayamadığı durumlarda ortaya çıkar.

Paget rahatsızlığı; kemik parçalanması ve sonrasında tekrardan büyümesi ile ilgili sorunlarla ilişkilidir.

Paylaşın