Güneş Alerjisi Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Güneş alerjisi, tıbbi adıyla fotosensitivite veya solar ürtiker, cildin güneş ışığına veya ultraviyole (UV) ışınlarına karşı anormal bir reaksiyon göstermesi durumudur.

Haber Merkezi / Bu durum, ciltte kaşıntı, kızarıklık, kabarıklık (ürtiker), yanma veya döküntü gibi belirtilere yol açabilir. Durum, genellikle güneş ışığına maruz kaldıktan kısa süre sonra ortaya çıkar ve birkaç dakika ila birkaç saat içinde kendiliğinden kaybolabilir.

Nedenleri:

Fototoksik reaksiyonlar: Bazı ilaçlar (örneğin, antibiyotikler, antihistaminikler), kimyasallar veya bitkisel maddeler cildi güneş ışığına karşı hassas hale getirebilir.

Fotoalerjik reaksiyonlar: Bağışıklık sisteminin güneş ışığına veya ciltteki bazı maddelerle UV ışınlarının etkileşimine karşı alerjik bir tepki vermesi.

Genetik faktörler: Bazı genetik hastalıklar, örneğin porfiri veya lupus, güneş ışığına hassasiyeti artırabilir.

Kronik hastalıklar: Lupus, dermatit veya bazı metabolik bozukluklar bu duruma yol açabilir.

Belirtileri:

Ciltte kırmızı, kaşıntılı döküntüler veya kabarıklıklar.
Yanma veya batma hissi.
Nadiren, baş ağrısı, mide bulantısı veya halsizlik gibi sistemik sorunlar.

Tedavisi ve önlenmesi:

Güneşten korunma: Geniş kenarlı şapka, UV koruyucu kıyafetler ve yüksek SPF’li güneş kremi kullanmak.

İlaç kontrolü: Fotosensitiviteye neden olabilecek ilaçların doktor kontrolünde değiştirilmesi.

Antihistaminikler: Alerjik reaksiyonları hafifletmek için kullanılabilir.

Fototerapi: Bazı durumlarda, cildi UV ışınlarına alıştırmak için kontrollü ışık tedavisi uygulanabilir.

Doktor kontrolü: Altta yatan bir sağlık sorununun belirlenmesi için dermatolog veya alerji uzmanına başvurulmalı.

Paylaşın

Tohum Yağları, Kalp Hastalığı Ve Diyabet Risklerini Azaltmaya Yardımcı Olabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, tohum yağlarında ve bitkisel gıdalarda bulunan bir omega-6 yağ asidi türü olan linoleik asitin yüksek seviyelerinin daha iyi kalp ve metabolik sağlıkla bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, soya fasulyesi ve mısır yağı gibi tohum yağlarının, bu yağların zararlı olduğu yönündeki son iddiaların aksine, kalp hastalığı ve tip 2 diyabet riskini azaltabileceğine dair kanıtlara katkıda bulundu.

Tohum yağlarının, iltihaplanmaya neden olduğu ve kronik hastalıklara katkıda bulunduğu iddialarının ardından inceleme altına alınmıştı. Ancak bu yeni araştırma, bu iddiaları çürütmektedir.

Araştırmanın başyazarı ve Indiana Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu-Bloomington’da yardımcı doçent olan Dr. Kevin C. Maki, “Araştırmamız, kanlarında yüksek linoleik asit seviyesine sahip kişilerin kalp hastalığı ve tip 2 diyabet risk belirteçlerinin daha düşük seviyelerde olduğunu buldu” dedi.

Araştırmada, bin 894 katılımcının verileri analiz edildi. Araştırmacılar, katılımcıların kan plazmasındaki linoleik asit miktarını inceledi ve bunu kalp ve metabolik rahatsızlıklarla bağlantılı çok çeşitli sağlık belirteçleriyle karşılaştırdı. Bunlar arasında kan şekeri seviyeleri, insülin, insülin direnci ve inflamasyonun birkaç temel göstergesi yer alıyordu.

Araştırmanın sonuçları her alanda tutarlıydı: “Kanlarında daha fazla linoleik asit bulunan kişilerin glikoz ve insülin seviyeleri daha düşüktü, bu da daha iyi kan şekeri kontrolü anlamına geliyordu.

İnsülin direncinin azaldığını gösteren bir belirteç olan HOMA-IR puanları daha düşüktü. Ayrıca, kalp hastalığı ve metabolik bozukluk riskinin artmasıyla bağlantılı olan C-reaktif protein (CRP), glikoprotein asetilleri ve serum amiloid A gibi inflamasyon belirteçlerinin seviyeleri de daha düşüktü.”

Dr. Maki, “Bu sonuçlar, linoleik asidin yalnızca güvenli olmadığını, aynı zamanda bazen suçlandığı hastalıklara karşı da koruma sağlayabileceğini gösteriyor” dedi.

Sonuç olarak, bu araştırma tohum yağlarının ve diğer linoleik asit kaynaklarının kalp ve metabolik sağlık için faydalı olabileceği fikrini destekliyor.

Paylaşın

Kronik Böbrek Hastalığını Yavaşlatmak İçin Neler Yapılabilir?

Kronik böbrek hastalığı, böbreklerin kandaki atıkları ve fazla sıvıyı filtreleme özelliğini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkar. Doğru şekilde yönetilmez ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Haber Merkezi / Hastalığın neden kötüleştiğini ve böbreklerin nasıl korunacağını anlamak, daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin anahtarıdır.

Kronik böbrek hastalığını yavaşlatmanın en önemli yollarından biri kan basıncını kontrol etmektir. Yüksek tansiyon böbreklere yük bindirir ve hasarı hızlandırır. Doktorlar genellikle böbrek hastalığı olan kişilerde kan basıncını 130/80 mmHg’nin altında tutmayı hedefler.

ACE inhibitörleri veya ARB’ler gibi ilaçlar, yalnızca kan basıncını düşürmekle kalmayıp aynı zamanda böbrek fonksiyonlarını da korudukları için sıklıkla reçete edilir. Tedavinin işe yaradığından emin olmak için düzenli kontroller ve takipler önemlidir.

Kan şekerini yönetmek, özellikle diyabet hastaları için aynı derecede önemlidir. Yüksek kan şekeri, böbreklerdeki küçük kan damarlarına zarar vererek düzgün çalışma yeteneklerini azaltır.

Araştırmalar, kan şekerinin sağlıklı bir aralıkta tutulmasının böbrek hasarını geciktirebileceğini, hatta önleyebileceğini göstermektedir. Kronik böbrek hastalığı ve diyabet hastaları, kan şekerini izlemek, ilaçlarını reçete edildiği gibi almak ve böbrek dostu bir diyet uygulamak için sağlık ekipleriyle yakın bir şekilde çalışmalıdır.

Beslenme, kronik böbrek hastalığının (KBH) yavaşlamasında büyük rol oynar. Sodyum (tuz) oranı düşük bir beslenme, kan basıncını ve şişkinliği azaltmaya yardımcı olur. Çok fazla tuz, vücudun sıvı tutmasına ve böbreklerin daha fazla çalışmasına neden olur. Sodyum alımının günlük 2.300 miligramın altında tutulması önerilmektedir.

Protein alımını sınırlamak da faydalı olabilir, çünkü böbrekler protein atıklarından kurtulmak için çalışmak zorundadır. Ancak, doğru miktarda protein almak önemlidir; çok az protein yetersiz beslenmeye yol açabilir. Bir diyetisyen en iyi beslenme düzeni planlamaya yardımcı olabilir.

Bir diğer ipucu da böbreklere zarar verebilecek ilaçlardan kaçınmaktır. İbuprofen ve naproksen gibi ağrı kesiciler (NSAID’ler) çok sık alınırsa daha fazla hasara neden olabilir. Yeni ilaçlar veya takviyeler almadan önce mutlaka bir doktora danışılmalı, çünkü bazıları böbrek fonksiyonlarını etkileyebilir.

Sıvı alımı önemlidir, ancak kronik böbrek hastalığı olan kişiler, özellikle ileri evrelerde çok fazla sıvı tüketmemeye dikkat etmelidir. İhtiyaç duyulan sıvı miktarı kişinin durumuna bağlıdır, bu nedenle tıbbi tavsiyelere uymak en iyisidir.

Sigara ve alkol böbrek hastalığını kötüleştirebilir. Sigara içmek kan damarlarına zarar verir ve böbreklere giden kan akışını azaltır. Alkol kan basıncını yükseltebilir ve ilaçlarla etkileşime girebilir. Sigarayı bırakmak ve alkolü sınırlamak sağlık sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirebilir.

Düzenli egzersiz aynı zamanda kan basıncını düşürerek, kan şekeri kontrolünü iyileştirerek ve sağlıklı bir kiloyu destekleyerek de faydalıdır. Günde 30 dakika yürümek veya esnemek gibi basit aktiviteler bile fark yaratabilir.

Özetle, kronik böbrek hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak, tıbbi tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerinin birleşimiyle mümkündür.

Paylaşın

Gençlerde Kanserin Sorumlusu Kimyasallar Mı?

Sigara, per ve poli-floroalkil maddeler (PFAS), endüstriyel kimyasallar ve gıda katkı maddeleri gibi çevresel kimyasallar, özellikle uzun süreli maruziyetlerde kanser riskini artırabilir.

Haber Merkezi / Bununla birlikte, genetik yatkınlık, yaşam tarzı (obezite, hareketsizlik, sağlıksız beslenme) ve radyasyon gibi diğer faktörler de kanserde önemli rol oynar.

Gençlerde kanser artışını önlemek için kimyasal maruziyeti azaltmak (örneğin, organik gıdalar tercih etmek, sigaradan uzak durmak, PFAS içeren ürünlerden kaçınmak), sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek ve düzenli taramalar yaptırmak kritik öneme sahiptir.

Sigara ve pasif içicilik: Sigara dumanında bulunan arsenik, benzen, formaldehit gibi kimyasallar, özellikle akciğer kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüyle ilişkilidir. Gençlerde sigara kullanımı veya pasif içicilik, lösemi ve diğer kanser risklerini artırabilir.

PFAS (sonsuz kimyasallar): Musluk suyu, gıda ambalajları ve çeşitli ürünlerde bulunan per ve poli-floroalkil maddeler (PFAS), böbrek, prostat ve meme kanseri gibi kanserlerle ilişkilendirilmiştir.

Endüstriyel kimyasallar: Asbest, benzen, nikel, krom gibi maddeler, özellikle mesleki maruziyetlerde, kanser riskini artırabilir.

Tarım ilaçları ve hormonlar: Tarım ilaçları ve hormon içeren kimyasallar, lösemi ve diğer kanser türleriyle ilişkilendirilmiştir.

Gıda ve beslenme: İşlenmiş gıdalardaki nitrit, nitrat ve katkı maddeleri (örneğin, salam, sosis) kanser riskini artırabilir. GDO’lu besinler ve aşırı şeker tüketimi de potansiyel risk faktörleri arasında sayılmaktadır. Asitli içeceklerdeki kimyasallar, renklendiriciler ve yapay tatlandırıcılar da kanserojen potansiyele sahip olabilir.

Diğer kimyasal maruziyetler: Sentetik parfüm, deterjan ve ağır metaller gibi günlük hayatta maruz kalınan kimyasallar, hormonal bozukluklar (örneğin, PCOS, endometriozis) ve kanser riskini artırabilir.

Paylaşın

Yüksek Tansiyonu Düşürmeye Yardımcı Olabilecek 10 Kalp Dostu Besin

Kalp hastalığı, felç ve böbrek sorunları için en önemli risk faktörlerinden yüksek tansiyon veya hipertansiyon, tedavi edilmediği takdirde kalbe, kan damarlarına ve diğer organlara sessizce zarar verebilen yaygın bir rahatsızlıktır.

Haber Merkezi / Neyse ki, beslenme alışkanlığında yapılacak akıllıca değişiklikler, kan basıncını düşürmeye ve genel sağlığı iyileştirmeye yardımcı olabilir. İşte yüksek tansiyonu yönetmede özellikle faydalı olduğu araştırmalarla kanıtlanmış 10 besin.

Ispanak, kara lahana ve pazı gibi yapraklı yeşillikler, mükemmel potasyum kaynaklarıdır. Potasyum, vücudun idrar yoluyla fazla sodyumdan kurtulmasına, bu da kan basıncını düşürmeye yardımcı olur. Salata, çorba veya smoothie gibi öğünlere daha fazla yapraklı yeşillik eklemek, kalbi doğal ve lezzetli bir şekilde destekleyebilir.

Özellikle yaban mersini, çilek ve ahududu gibi meyveler, flavonoid adı verilen güçlü bitki bileşikleri içerirler. Bu doğal maddeler, kan damarlarını gevşetmeye ve kan akışını iyileştirmeye yardımcı olabilir. Araştırmalar, daha fazla meyve yiyen kişilerin zamanla kan basıncının düştüğünü göstermektedir.

Pancar, kan damarlarını genişletmeye ve kan dolaşımını iyileştirmeye yardımcı olan nitrik oksit açısından zengindir. Pancarları kavurabilir, salatalara katabilir veya smoothie veya meyve suyuna karıştırabilirsiniz.

Yulaf, sağlıklı kolesterol seviyelerini ve kan basıncını destekleyen bir lif türü olan beta-glukanın iyi bir kaynağıdır. Sabahları bir kase yulaf ezmesi yemek, güne başlamanın ve kalbi korumanın harika bir yoludur.

Muz, vücuttaki sodyumun etkilerini dengelemeye yardımcı olabilecek potasyum açısından zengin bir besindir. Hareket halindeyken kolayca tüketilebilir, yoğurda veya tahıllara karıştırılabilir veya smoothielere eklenebilir, bu da muzları kan basıncını kontrol altına almanın basit ve etkili bir yolu haline getirir.

Somon, uskumru ve alabalık gibi yağlı balıklar, omega-3 yağ asitleri açısından zengindir. Bu sağlıklı yağların daha düşük kan basıncı, daha az iltihap ve daha düşük trigliserit seviyeleriyle bağlantılı olduğu bulunmuştur. Haftada en az iki kez yağlı balık yemek kalbe ve kan damarlarıne fayda sağlayabilir.

Sarımsak, sağlık yararları için uzun zamandır kullanılmaktadır. Kan damarlarını gevşetmeye ve kan akışını iyileştirmeye yardımcı olan bileşikler içerir. İster çiğ, ister kavrulmuş veya en sevdiğiniz yemeğin bir parçası olarak tüketin, sarımsak lezzeti ve kalp sağlığını artırabilir. Bazı araştırmalar, sarımsak takviyelerinin kan basıncını düşürmeye de yardımcı olduğunu göstermiştir.

Yoğurt, özellikle az yağlı veya yağsız seçenekleri, sağlıklı kan basıncını korumak için önemli bir besin olan kalsiyum açısından zengindir. Düzenli yoğurt tüketiminin, özellikle kadınlarda kan basıncını düşürdüğü kanıtlanmıştır. Yoğurt ayrıca sindirim sistemini ve genel sağlığı destekleyen probiyotikler içerir.

Nar, kan damarlarını korumaya ve kan basıncını düşürmeye yardımcı olan antioksidanlarla doludur. Düzenli olarak nar suyu içmenin sistolik kan basıncını (ölçümdeki en yüksek sayı) düşürdüğü bilinmektedir.

Bitter çikolata,  kan damarlarını gevşetmeye ve kan dolaşımını iyileştirmeye yardımcı olabilecek flavonoidler içerir. Araştırmalar, her gün az miktarda bitter çikolata yemenin (tercihen en az %70 kakao içeren) hipertansiyonu olan kişilerde kan basıncını düşürmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Paylaşın

Kahve Tutkunları Hangi Sağlık Riskleriyle Karşı Karşıya?

Dünya genelinde en çok tüketilen içeceklerden biri olan kahve, beyindeki adenozin reseptörlerini bloke ederek uyuşukluğu azaltır, odaklanmayı ve uyanıklığı artırır.

Haber Merkezi / Kahvenin temel bileşeni kafeindir. Kafein, merkezi sinir sistemini harekete geçiren doğal bir uyarıcıdır.

Kahvenin, faydaları, yararları ve riskleri hakkındaki tartışmalar ise devam etmektedir.

Kahve tutkunları, yani düzenli ve fazla miktarda kahve tüketenler, bazı sağlık riskleriyle karşı karşıya olabilir:

Uykusuzluk ve anksiyete: Kafein, merkezi sinir sistemini uyarır. Günde 400 mg’dan fazla kafein (yaklaşık 4 fincan filtre kahve) uykusuzluk, huzursuzluk, sinirlilik ve anksiyete riskini artırabilir.

Kalp sağlığı sorunları: Aşırı kafein, kalp atış hızını ve kan basıncını geçici olarak yükseltebilir. Kalp hastalığı olanlarda veya hassas bireylerde çarpıntı gibi sorunlara yol açabilir.

Mide problemleri: Kahve, mide asidi üretimini artırabilir, bu da reflü, gastrit veya ülser gibi sorunları tetikleyebilir, özellikle aç karnına tüketildiğinde.

Bağımlılık riski: Düzenli kafein tüketimi fiziksel bağımlılığa yol açabilir. Kafein kesildiğinde baş ağrısı, yorgunluk ve irritabilite gibi yoksunluk belirtileri görülebilir.

Kemik sağlığı: Aşırı kahve tüketimi, kalsiyum emilimini azaltabilir ve uzun vadede kemik yoğunluğu kaybına (osteoporoz) katkıda bulunabilir, özellikle yeterli kalsiyum alınmıyorsa.

Dehidrasyon: Kafein hafif diüretik etkisiyle vücuttan sıvı kaybına neden olabilir. Yetersiz su tüketimiyle birleştiğinde dehidrasyon riski artar.

Hamilelik ve doğurganlık: Hamilelerde yüksek kafein alımı düşük riskini artırabilir. Günde 200 mg’dan fazla kafein önerilmez. Ayrıca, bazı çalışmalarda fazla kafeinin doğurganlığı olumsuz etkilediği belirtiliyor.

İlaç etkileşimleri: Kafein, bazı ilaçlarla (ör. antidepresanlar, tiroid ilaçları) etkileşime girerek yan etkileri artırabilir.

Paylaşın

Gün Boyu Dinç Kalmaya Yardımcı Olacak 10 Alışkanlık

Bazı düzenli alışkanlıklar sadece günü en iyi şekilde değerlendirmeye değil, aynı zamanda iş ve özel hayatta uzun vadeli başarılar elde etmeye yardımcı olabilir.

Haber Merkezi / Uzmanlar, hayatta olumlu değişiklikler için iyi alışkanlıklar edinilmesi gerektiğini sıklıkla ifade ederler.

İşte gün boyu dinç kalmak için edinilebilecek alışkanlıklar:

Yeterli uyku: 7-8 saat kaliteli uyku, enerji seviyesini korur. Düzenli uyku saatleri belirlenmeli.

Dengeli beslenme: Kahvaltıda protein, sağlıklı yağlar ve kompleks karbonhidratlar tüketilmeli. Gün içinde şekerli atıştırmalıklardan kaçınılmalı, tam tahıllar ve sebzeler tercih edilmeli.

Su tüketimi: Dehidrasyon yorgunluğa neden olabilir. Gün içerisinde yeterli su tüketilmeli.

Hareket: Günde 20-30 dakika yürüyüş veya hafif egzersiz kan dolaşımını artırır ve enerji verir.

Kısa molalar: Her 1-2 saatte bir 5 dakikalık molalar verilmeli.

Kafein dengesi: Sabah bir fincan kahve faydalı olabilir, ancak öğleden sonra fazla kafeinden kaçınılmalı.

Doğal ışık: Gün ışığına maruz kalmak, melatonin üretimini düzenler ve uyanıklığı artırır.

Stres yönetimi: Meditasyon, derin nefes veya kısa mindfulness pratikleri zihinsel yorgunluğu azaltır.

Planlı gün: Zihinsel karmaşayı önlemek için görevleri önceliklendiren bir ajanda kullanılmalı.

Sosyal bağlantı: Çevredekiler ile kısa sohbetler enerjiyi yükseltebilir.

Paylaşın

Aşırı Tuz Tüketimi Mide Kanseri Riskini Artırıyor Mu?

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre, bir kişi günde beş gramdan fazla tuz ve 25 gramdan fazla şeker tüketmemelidir. Bu miktarlar yaklaşık olarak bir çay kaşığı tuza ve altı çay kaşığı şekere eşittir.

Haber Merkezi / Cips, hazır gıdalar, ketçap, mayonez, sosis, konserve yiyecekler ve çeşitli fast foodlar gibi yiyecekler yüksek miktarda tuz ve şeker içermektedirler. Bu da DSÖ tarafından önerilen tuz ve şeker sınırını büyük ölçüde aşmaya neden olmaktadır.

Özellikle aşırı tuzlu yiyeceklerin tüketimi mide kanseri riskini artırabilir.

Mide zarına zarar: Aşırı tuz, mide mukozasını tahriş ederek iltihaplanmaya ve hasara yol açabilir. Bu, uzun vadede kanser riskini artıran bir faktör olabilir.

Helicobacter pylori enfeksiyonu: Yüksek tuz tüketimi, mide kanseriyle güçlü bir şekilde bağlantılı olan Helicobacter pylori bakterisinin aktivitesini artırabilir. Tuz, bu bakterinin mide zarına zarar verme etkisini güçlendirebilir.

Kimyasal karsinojenlerle etkileşim: Tuzlu gıdalar, özellikle işlenmiş veya tütsülenmiş gıdalar (turşu, konserve, salam vb.), nitrat ve nitrit gibi karsinojen maddeler içerebilir. Bunlar mide kanseri riskini artırabilir.

Ne yapılabilir?

Tuz tüketimini Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği günlük 5 gram (1 çay kaşığı) sınırına indirmek.

İşlenmiş gıdalardan uzak durmak ve taze sebze-meyve ağırlıklı beslenmek.

Düzenli sağlık kontrolleriyle helicobacter pylori enfeksiyonunu taramak.

Paylaşın

Çocuklara Sessizce Zarar Veren Beş Yiyecek

Konu çocuk sağlığı olduğunda, her ebeveyn en iyisini ister. Doğru beslenme, bir çocuğun gelecekte geliştirme riski altında oldukları hastalıkları önlemeye yardımcı olabilir.

Haber Merkezi / Ebeveynlerin çocuklarına besleyici yiyecekler sağlamak için ellerinden geleni yaptıklarına şüphe yoktur.

Ancak, zararsız veya hatta sağlıklı olduğu düşünülen yiyeceklerden bazıları sessizce bu hedefe karşı çalışıyor olabilir. Evet, renkli ambalajların ve ilgi çekici pazarlamanın altında gizlenen bazı ara sıra yapılan şımartmalar aslında çocuğun sağlığını riske atıyor olabilir.

İşte çocuğun sağlığında sessizce tahribata yol açabilecek beş yiyeceğin listesi:

Şekerli içecekler (Gazlı içecekler, meyve suları, enerji içecekleri): Bu içecekler, yüksek fruktozlu mısır şurubu veya şeker içerirler. Diş çürümesi, obezite ve tip 2 diyabet riskini artıran bu içecekler, çocuklarda konsantrasyon sorunlarına da yol açabilir.

Paketli atıştırmalıklar (cips, kraker): Bu tür atıştırmalıklardaki trans yağlar ve yüksek sodyum kalp sağlığını tehdit eder ve obeziteye katkıda bulunurlar. Besin değeri oldukça düşük olan bu atıştırmalıklar, ayrıca bağımlılık da yapabilirler.

İşlenmiş et ürünleri (sosis, sucuk, salam): Bu tür yiyecekler, nitrat ve koruyucu maddeler içerirler; uzun vadede kanser riskini artırabilirler. Bu tür yiyeceklerdeki yüksek tuz içeriği kan basıncını da yükseltebilir.

Şekerli tahıllar (renkli kahvaltılık gevrekler): Bu yiyecekler, yüksek şeker içeriği nedeniyle kan şekeri dalgalanmalarına neden olurlar, obezite ve diş çürüklerini tetiklerler. Ayrıca, bu yiyeceklerin besin değerleri de genellikle düşüktür.

Fast food (hamburger, patates kızartması): Bu yiyecekler yüksek kalori, doymuş yağ ve tuz içerirler. Bu yiyeceklerin tüketilmesi, obezite, kolesterol artışı ve bağırsak sağlığı sorunlarına yol açabilir.

Paylaşın

Bu Vitamin Diş Çürümesini Yüzde 50 Oranında Önleyebilir

1920’lerden 1980’lere kadar olan araştırmaları analiz eden yakın zamanlı bir araştırma, D vitamini ile diş çürüğü insidansının azalması arasında önemli bir bağlantı olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Günümüzde diş hekimi randevusu almak kolay değil, sorunları gidermek için harcamanız gereken paradan bahsetmiyorum bile.

Diş çürüğü basit ve uygun fiyatlı bir besinle önlenebilseydi ne olurdu? Bir araştırma, diş çürüğü ile vitamin eksikliği arasında bir bağlantı buldu. Nutrition Reviews’da yayınlanan araştırma, belirli bir vitaminin diş çürüğü oranını düşürdüğünü buldu.

Araştırma, D vitamininin diş çürüğü insidansında yüzde 50’lik bir azalma ile bağlantılı olduğunu buldu. D vitamini ile diş çürüğü arasındaki bağlantıyı anlamak için araştırmacılar, 1920’lerden 1980’lere kadar uzanan ve birkaç ülkede yaklaşık 3 bin çocuk üzerinde yapılan 24 kontrollü araştırmaları inceledi. Bu araştırmalar, D vitamininin diş çürüğü insidansında yaklaşık yüzde 50’lik bir azalma ile bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

D vitamini nedir?

“Güneş vitamini” olarak da bilinen D Vitamini, vücutta önemli bir rol oynayan yağda çözünen bir besindir. Kemik sağlığının korunmasından, bağışıklık fonksiyonuna ve ruh halinin düzenlenmesine kadar D vitamini birçok hayati fonksiyonda yardımcı olur.

Vücut güneş ışığına maruz kaldığında D vitamini üretebilir. Güneşin ultraviyole B (UVB) ışınları cilt hücrelerindeki kolesterolle etkileşime girer ve D vitamini sentez sürecini tetikler. Bu besini yağlı balık (somon, uskumru), yumurta sarısı ve güçlendirilmiş gıdalar (süt, portakal suyu) gibi yiyeceklerden de alınabilir.

Paylaşın