Araştırma: Yalnızlık Hissi Diyabet Riskini Artırabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sosyal olarak izole hisseden yaşlı yetişkinlerin diyabet geliştirme olasılığının daha yüksek olabileceğini ve kan şekerlerini yönetmekte zorluk çekebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, yalnızlığın yalnızca duygusal bir sorun olmadığına, aynı zamanda tıbbi bir sorun olduğuna dair giderek artan kanıtlara bir yenisini ekledi.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Samiya Khan, Covid-19 pandemisinden bu yana sosyal izolasyonun sağlık üzerindeki etkilerine daha fazla dikkat edildiğini ifade etti. Khan, yaşlı yetişkinlerin sosyal yaşamlarına daha fazla dikkat etmesi gerektiğini söyledi: “Güçlü sosyal bağlar sadece ruh sağlığı için değil, aynı zamanda diyabet gibi kronik hastalıkların yönetimi için de önemlidir.”

Khan ve ekibi, araştırma için, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yaşayanların sağlık durumlarını yansıtan Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi (NHANES) verilerini kullandılar. Ekip, 2003 – 2008 yılları arasında toplanan ve 60-84 yaş aralığındaki 3 bin 833 yetişkinden alınan sağlık bilgilerini içeren anket verilerine odaklandılar. 

Ekipte yer alan bilim insanları, verileri dikkatlice analiz edip diğer risk faktörlerini de hesaba kattıktan sonra, sosyal izolasyon ile diyabet arasında güçlü bir bağlantı olduğunu buldular. Sosyal olarak izole olan yaşlı yetişkinlerin diyabet olma olasılığı, sosyal olarak daha bağlantılı olanlara göre yüzde 34 daha fazlaydı. 

Daha da çarpıcı olanı, kan şekeri seviyelerinin zayıf bir şekilde kontrol altında olma olasılıklarının yüzde 75 daha fazla olmasıydı. 

Bu, yalnız yaşlı yetişkinlerin diyabet geliştirme olasılığının daha yüksek olmasıyla kalmayıp, aynı zamanda durumlarını kontrol altında tutmakta daha fazla zorluk çektikleri anlamına da geliyor. Yüksek kan şekeri seviyeleri, kalp hastalığı, görme kaybı ve böbrek hasarı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

Paylaşın

Bunu Yapmak Kronik İltihabı Durdurmaya Yardımcı Olabilir

Kronik iltihaplanma, vücudun bağışıklık sisteminin çok uzun süre aktif kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Alzheimer, Parkinson, diyabet ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

Haber Merkezi / Bu tür iltihaplanmalar çoğunlukla yaşlanma, stres veya çevresel zararlı maddelerden kaynaklanır.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Danica Chen liderliğindeki bir ekip, bu zararlı süreci durdurmaya yardımcı olabilecek büyük bir keşifte bulundular. Ekip, hücrelerin içinde bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini kontrol eden küçük bir “anahtar” buldu.

Araştırma, bağışıklık sisteminin NLRP3 inflamazom adı verilen bir bölümüne odaklandı. Bu protein grubu, enfeksiyon veya yaralanma gibi tehditleri tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Bilim insanları, NLRP3 inflamazomunun deasetilasyon adı verilen bir işlemle kapatılabildiğini keşfettiler.  Bu işlem, proteinden küçük bir parçanın çıkarılarak proteinin kapatılması işlemidir. SIRT2 adı verilen bir protein bu görevi yerine getirmektedir.

Araştırmanın sonuçları iltihaplanmanın neden olduğu hastalıkların tedavi edebileceği, hatta tersine çevirebileceğini gösteriyor. Bilim insanları deasetilasyon sürecini hedef alan ilaçlar geliştirebilirlerse, Alzheimer ve diyabet gibi yaşlanmayla ilişkili hastalıklarla mücadelede yeni yollar oluşturabilirler.

Bu araştırma, Alzheimer hastalığı için bazı tedavilerin neden işe yaramadığı konusunda da ipuçları veriyor. Birçok tedavi, hastalık çoktan hasara yol açtıktan sonra uygulanır. Ancak doktorlar daha erken müdahale edip iltihabı çok fazla zarar vermeden durdurabilirlerse, başarı şansı çok daha yüksek olabilir.

Kronik iltihabı ve nasıl kontrol altına alınacağını anlamak, insanların daha sağlıklı ve uzun yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu araştırma, bağışıklık sistemini dengede tutmanın yaşlandıkça oluşabilecek hasar ve hastalıkları önlemenin anahtarı olduğunu gösteriyor. Ayrıca beslenme, stres ve çevre gibi faktörlerin zaman içinde sağlığı nasıl etkileyebileceğini de hatırlatıyor.

Paylaşın

İnme Riskini Azaltmanın Doğal Yolları

İnme (felç), beyne giden kan akışının kesilmesiyle oluşan ciddi bir tıbbi durumdur. Bu durum beyin hasarına, sakatlığa ve hatta ölüme yol açabilir. İyi haber şu ki, sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri birçok inmeyi önleyebilir.

Haber Merkezi / Konuya ilişkin yapılan araştırmalar, vücuda ve zihne iyi bakmanın felç geçirme riskini büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyor.

En önemli adımlardan biri kan basıncını kontrol altında tutmaktır. Yüksek tansiyon, felç için önde gelen risk faktörlerinden biridir. Yüksek tansiyon, kan damarlarına ekstra baskı uygular ve zamanla hasara yol açabilir.

Araştırmalar, beslenme, egzersiz ve stres yönetimi yoluyla kan basıncını düşürmenin felç riskini yarı yarıya azaltabileceğini gösteriyor. Ayrıca, daha az tuz tüketmek, aktif kalmak ve sigaradan kaçınmak, kan basıncını sağlıklı bir seviyede tutmaya yardımcı olabilir.

Egzersiz, felç önlemede bir diğer güçlü araçtır. Fiziksel olarak aktif olmak kan basıncını düşürmeye, kalp sağlığını iyileştirmeye ve sağlıklı bir kiloyu korumaya yardımcı olur. Her hafta en az 150 dakika tempolu yürüyüş, bisiklet sürme veya yüzme gibi orta düzeyde egzersiz yapılması öneriliyor.

Ne tüketildiği de önemlidir. Meyve, sebze, tam tahıllar ve sağlıklı yağlar açısından zengin bir beslenme düzeni, kan damarlarını koruyabilir ve iltihabı azaltabilir.

Örneğin, Akdeniz diyetinin felç riskini azalttığı kanıtlanmıştır. Bu beslenme şekli zeytinyağı, balık, kuruyemiş ve yapraklı yeşillikler gibi yiyecekleri içerir. Öte yandan, çok fazla kırmızı et, işlenmiş gıdalar ve şekerli içecekler tüketmek felç riskini artırabilir.

Kan şekerinin yönetimi, özellikle diyabet hastaları için önemlidir. Yüksek kan şekeri zamanla kan damarlarına zarar verebilir. Araştırmalar, dengeli beslenme ve düzenli egzersizle kan şekeri seviyelerinin dengede tutulmasının, diyabetli veya diyabetsiz kişilerde felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bir diğer önemli faktör ise kolesteroldür. Çok fazla LDL kolesterol (bazen “kötü” kolesterol olarak da adlandırılır) atardamarlarda birikerek tıkanıklıklara yol açabilir. Bu tıkanıklıklar felce neden olabilir. Doymuş yağ oranı düşük ve lif oranı yüksek besinler tüketmek, kolesterol seviyelerini sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Stres genellikle göz ardı edilir, ancak sağlığı birçok yönden etkileyebilir. Kronik stres kan basıncını yükseltebilir ve aşırı yeme veya sigara içme gibi sağlıksız alışkanlıklara yol açabilir. Farkındalık, derin nefes alma ve doğada vakit geçirme, stresle başa çıkmanın bazı basit yollarıdır. Yeterince uyumak, gecede yaklaşık 7 ila 9 saat, aynı zamanda daha düşük felç riskiyle de bağlantılıdır.

Özetle, küçük ve doğal değişiklikler yaparak felç riskini azaltabilir: Sağlıklı beslenme, daha fazla hareket, stres yönetimi ve yeterli uyku. Bu basit alışkanlıklar beyni korumaya ve tüm vücudu yıllarca daha sağlıklı tutmaya yardımcı olabilir.

Paylaşın

Tip 2 Diyabet Görme Özelliğini Nasıl Etkiler?

Tip 2 diyabet, vücudun kan şekerini (glikoz) nasıl kullandığını etkileyen yaygın bir rahatsızlıktır. Yüksek kan şekeri, zamanla vücudun birçok yerinde, özellikle de gözlerde hasara neden olabilir.

Haber Merkezi / Diyabet rahatsızlığı birçok birey, rahatsızlık doğru şekilde yönetilmezse görme özelliklerinin yavaş yavaş kötüleşebileceğinin farkında değildir. Ancak düzenli göz bakımı ve kan şekeri kontrolü görme özelliğini korumaya yardımcı olabilir.

Kan şekeri uzun süre yüksek kaldığında, gözlerdeki küçük kan damarlarına zarar verebilir. Bu küçük damarlar çok hassastır ve hasar gördüklerinde sıvı sızdırabilir veya kanayabilir. Bu hasar, diyabetik retinopati olmak üzere çeşitli göz sorunlarına yol açabilir.

Diyabetik retinopati, gözün ışığı algılayan kısmı olan retinadaki kan damarlarının hasar görmesiyle ortaya çıkar. Hastalığın erken evrelerinde, görmede herhangi bir değişiklik fark edilmeyebilir. Ancak hastalık kötüleştikçe bulanık görmeye, koyu lekelere ve hatta kalıcı görme kaybına neden olabilir.

Ophthalmology dergisinde yayınlanan bir araştırma, diyabetli her 3 kişiden 1’inden fazlasında diyabetik retinopati belirtileri geliştiğini ortaya koydu.

Diyabetle ilişkili bir diğer görme rahatsızlığı ise diyabetik makula ödemidir. Bu durum, retinanın keskin merkezi görüşten sorumlu kısmı olan makulada sıvı birikmesiyle ortaya çıkar. Bu şişlik, okumayı, araba kullanmayı veya yüzleri net görmeyi zorlaştırabilir.

Diyabet, katarakt ve glokom gibi diğer göz hastalıklarının riskini de artırabilir. Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşmasına ve görüşün bulanık veya donuk görünmesine neden olur. Diyabetli kişilerde katarakt gelişme olasılığı daha yüksektir.

Optik sinire zarar veren glokom, erken tedavi edilmezse görme kaybına ve körlüğe yol açabilir. Araştırmalar, diyabetli kişilerin glokom geliştirme olasılığının diyabetsiz kişilere göre iki kat daha fazla olduğunu göstermektedir.

Diyabet hastalarının görme özelliğini korumak için atabileceği adımlar var. Kan şekerini, kan basıncını ve kolesterolü kontrol altında tutmak, göz problemleri riskini azaltmaya yardımcı olabilir.

Özetle, tip 2 diyabet görme özelliğini büyük ölçüde etkileyebilir, ancak bu hasarın büyük bir kısmı düzenli kontroller ve sağlıklı alışkanlıklarla önlenebilir.

Paylaşın

Karaciğeri Temizlemenin Doğal Yolları

Karaciğer, vücudun doğal detoks organıdır. Zararlı maddeleri filtrelemek, yağları parçalamak, ilaçları işlemek ve sindirimi desteklemek için gece gündüz çalışır.

Haber Merkezi / Karaciğer detoksu fikri popüler olsa da, neyin gerçekten işe yaradığını ve neyin faydadan çok zarar verebileceğini bilmek önemlidir. Gerçek şu ki, karaciğerin sağlıklı kalması için özel bir meyve suyu detoksuna veya pahalı bir takviyeye ihtiyacı yoktur.

Hatta piyasadaki birçok karaciğer detoksu ürünü, sağlam bilimsel araştırmalarla desteklenmemekte ve hatta tehlikeli bile olabilir. Karaciğeri desteklemenin en iyi yolu, onun doğal iyileşme ve kendini temizleme özelliğini destekleyen günlük alışkanlıklardır.

Bol su içmek, karaciğere yardımcı olmanın en basit ve en etkili yollarından biridir. Su, böbreklerin ve karaciğerin atıkları daha verimli bir şekilde atmasına yardımcı olur. Ayrıca, susuz kalmamak sağlıklı sindirimi destekleyerek karaciğer üzerindeki baskıyı azaltır.

Dengeli beslenmek bir diğer önemli adımdır. Antioksidan içeriği yüksek besinler (örneğin orman meyveleri, yapraklı yeşillikler ve brokoli ve Brüksel lahanası gibi turpgiller) iltihabı azaltmaya ve karaciğer hücrelerinin onarımını desteklemeye yardımcı olabilir.

Sarımsak ve soğan, toksinleri atmaktan sorumlu karaciğer enzimlerini harekete geçirmeye yardımcı olan kükürt bileşikleri içerir. Tam tahıllar, baklagiller ve meyveler gibi lif açısından zengin besinler de bağırsak sağlığını iyileştirmeye ve karaciğerin toksik yükünü azaltmaya yardımcı olur.

Yapılan araştırmalar, ölçülü miktarda kahvenin karaciğere de fayda sağlayabileceğini göstermiştir. Hepatology dergisinde yayınlanan bir araştırma, düzenli olarak kahve içen kişilerde iltihaplanma ile ilişkili karaciğer enzimlerinin daha düşük seviyelerde olduğunu ortaya koymuştur.

Yemeklerde sıklıkla kullanılan sarı bir baharat olan zerdeçal, karaciğer iltihabını azaltıp onarımını destekleyebilen kurkumin adı verilen bir bileşik içerir.

Bir diğer faydalı alışkanlık ise alkol tüketimini sınırlamaktır. Alkol karaciğer tarafından işlenir ve çok fazla içmek zamanla karaciğer hücrelerine zarar verebilir. Alkol alımında küçük bir azalma bile karaciğer sağlığında büyük fark yaratabilir.

Düzenli fiziksel aktivite karaciğer fonksiyonlarını desteklemede de rol oynar. Egzersiz, sağlıklı bir kilonun korunmasına yardımcı olur ve karaciğerdeki yağ birikimini azaltarak yağlı karaciğer hastalığı riskini azaltır. Günde sadece 30 dakika tempolu yürüyüş bile koruyucu etkilere sahip olabilir.

Özetle, karaciğer vücudu temiz tutmada harika bir iş çıkarıyor. Bunu sağlamak için süslü bir detoksa ihtiyaç yoktur.

Paylaşın

Alkol Bağımlılığının Temel Nedeni Bulunmuş Olabilir

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2018 tarihli bir raporuna göre, alkol kullanımı dünya genelinde her yıl 3 milyondan fazla ölüme ve toplam sağlık yükünün yaklaşık yüzde 5’ine neden oluyor.

Haber Merkezi /Başka bir ifadeyle, alkol birçok hastalıkta ve erken ölümde önemli bir rol oynuyor.

Warwick Üniversitesi’nden Profesör Jianfeng Feng liderliğinde yapılan bir araştırma, alkol bağımlılığının belirli bir beyin ağının korku ve tehlikeye nasıl tepki verdiğiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Beyin ağı iki ana bölümden oluşur. Bunlardan biri, beynin ön kısmında bulunan medial orbitofrontal korteks veya mOFC’dir. Bu alan, beynin hoş olmayan veya tehlikeli olabilecek şeyleri fark etmesine yardımcı olur.

İkinci kısım, beynin daha derin bir bölgesi olan ve kötü bir durumdan kaçıp kaçmamamıza karar veren dorsal periaqueductal grisi veya dPAG’dir. Bu iki beyin bölgesi birlikte, strese veya tehditlere tepki vermemize yardımcı olur.

Bu beyin ağını incelemek için araştırmacılar, İngiltere, Almanya, Fransa ve İrlanda’dan 2 bin genç ve yetişkinin beyin taramalarına baktılar.

Araştırmacılar önemli bir şey fark etti. Alkol problemi yaşayan bireyler, olumsuz duygular hissettiklerinde mOFC ve dPAG arasında daha zayıf bağlantılar olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, beyinleri hayal kırıklığı veya stresle normal şekilde başa çıkamıyordu.

Araştırmayı yapan ekip, beyindeki bu ağ düzgün çalışmadığında alkol bağımlılığının daha olası olduğunu buldu. Bu durum iki temel yolla gerçekleşebilir.

Öncelikle, alkol dPAG’deki aktiviteyi durdurabilir veya azaltabilir. Bu olduğunda, beyin strese veya olumsuz durumlara doğru şekilde tepki veremez. Sonuç olarak, birey çoğunlukla rahatlama veya haz gibi alkolün olumlu etkilerini hisseder, ancak olumsuz etkilerini hissetmez. Bu da, zararlı olsa bile, tekrar tekrar içme olasılığını artırır.

İkincisi, bazı bireylerde dPAG aşırı aktif olabilir. Bu durum, bireylerin sürekli bir huzursuzluk ve duygusal bir rahatsızlık veya tehlike içindeymiş gibi hissetmelerine neden olur. Bu bireyler, bu duyguları hızla yatıştırmak için alkole başvurabilirler. Bu tür içki içme genellikle dürtüsel olarak yapılır ve zamanla bağımlılığa yol açabilir.

Sonuç olarak, bu araştırma alkol bağımlılığının sadece irade veya kişisel tercihle ilgili olmadığını gösteriyor. Beynin olumsuz duygular ve tehlikeyle nasıl başa çıktığıyla bağlantılı.

Paylaşın

Metabolik Sendromunuz Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?

Metabolik sendrom tek bir rahatsızlık değil, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve felç riskinizi artıran bir grup sağlık sorunudur. Sorun şu ki, birçok birey bu hastalığa sahip olduğunun farkında bile değil.

Haber Merkezi / Çünkü bu sorunun belirtilerini, özellikle de erken evrelerde, gözden kaçırmak çok kolay.

Metabolik sendrom teşhisi konması için,  genellikle aşağıdaki risk faktörlerinden en az üçünün bulunması gerekir: yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, aşırı karın yağı, düşük “iyi” HDL kolesterol seviyeleri ve yüksek trigliserit seviyeleri (kanda bir tür yağ). Bunların her biri tek başına endişe verici olsa da, bir araya geldiklerinde tehlike daha da artar.

Metabolik sendromun en önemli belirtilerinden biri bel çevresinde çok fazla yağ bulunmasıdır. Buna bazen “karın obezitesi” denir. Bel çevreniz erkeklerde 100 cm’den, kadınlarda 86 cm’den fazlaysa, yüksek risk altında olabilirsiniz.

Göbek yağı sadece depolanmış enerji değil, aynı zamanda iltihaplanma ve insülin direnciyle de bağlantılıdır ve bu da zamanla kalbe ve kan damarlarına zarar verebilir.

Yüksek tansiyon da yaygın bir uyarı işaretidir. 130/85 mmHg’nin üzerinde kalan tansiyon, kalbinizin çok fazla çalıştığı anlamına gelir. Zamanla bu durum, atardamarlarınıza baskı uygulayarak kalp krizi ve felç riskinizi artırabilir.

Yüksek kan şekeri veya açlık kan şekerinin 100 mg/dL’nin üzerinde olması da metabolik sendroma işaret edebilir. Bu, vücudunuzun şekeri gerektiği gibi işlemediği anlamına gelir. Kontrol altına alınmazsa tip 2 diyabete yol açabilir.

Kan testleri ayrıca vücuttaki fazla kolesterolün atılmasına yardımcı olan düşük HDL kolesterolünü de gösterebilir. Erkeklerde 40 mg/dL’nin, kadınlarda ise 50 mg/dL’nin altındaki seviyeler düşük kabul edilir. Aynı zamanda, yüksek trigliseritler (150 mg/dL’nin üzerinde) atardamarları tıkayabilir ve kalp hastalığı riskini artırabilir.

İyi haber şu ki, metabolik sendrom genellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle tersine çevrilebilir veya yönetilebilir. Araştırmalar, vücut ağırlığınızın sadece yüzde 5 ila yüzde 10’u kadar az miktarda kilo vermenin bile beş risk faktörünün tamamını iyileştirebileceğini göstermektedir.

Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, şeker ve sağlıksız yağlardan uzak durma ve sigara içmeme büyük fark yaratabilir. Bazı durumlarda doktorlar, kan basıncını, kolesterolü veya kan şekeri seviyelerini yönetmek için ilaç yazabilir.

Paylaşın

Yaş Aldıkça Kan Basıncı Beyni Nasıl Etkiler?

Yeni yayınlanan bir araştırma, yaşlandıkça kan basıncının beyni nasıl etkilediğine dair yeni bulgular ortaya koydu. Bulgular, kan basıncını yönetmenin hafıza kaybı, felç ve düşmelerden korumaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Kan basıncı, atardamarlarda hareket eden kanın kuvvetidir. İki sayı kullanılarak ölçülür. İlk sayıya sistolik basınç denir. Kalp attığında kanın ne kadar güçlü itildiğini gösterir.

İkinci sayı, kalbin atımlar arasında dinlenme halindeyken oluşan basıncı gösteren diyastolik basınçtır. Doktorlar, diyastolik basıncın 80 veya daha yüksek olması durumunda endişelenirler çünkü bu, kalp dinlenirken bile çok fazla basınç olduğu anlamına gelir.

Miami Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, beyindeki beyaz cevher lezyonlarına odaklanıldı. Bu lezyonlar, beynin mesaj gönderme özelliğini etkileyen küçük yara izlerine benzer. Bu durum, düşünme, hafıza ve denge sorunlarına yol açabilir.

Araştırmacılar, 50 yaş ve üzeri 1.200’den fazla kişiyi inceledi. Daha düşük diyastolik kan basıncına (80’in altında) sahip kişilerin, daha yüksek diyastolik kan basıncına (90’ın üzerinde) sahip kişilere göre daha az beyaz cevher lezyonuna sahip olduğunu keşfettiler.

Araştırma ayrıca, beynin bazı bölgelerinin diğerlerinden daha fazla etkilendiğini de gösterdi. Diyastolik basınç çok yüksek olduğunda, belirli bölgelerdeki küçük kan damarlarına zarar vererek daha fazla beyin lezyonuna yol açabilir.

Bu büyük bir sorundur, çünkü beyaz madde beyinde otoyol görevi görür. Bu otoyollar hasar gördüğünde (yoldaki çukurlar gibi), beynin düzgün çalışması zorlaşır.

Yaşlandıkça beyaz cevher lezyonları daha yaygın hale gelir. 60’lı yaşlardaki yaklaşık her 5 kişiden 1’inde görülür ve yaşla birlikte bu sayı artar. Bu beyin yaraları, düşme, felç ve net düşünme güçlüğü riskini artırabilir.

Çalışmaya liderlik eden Michelle R. Caunca, kan basıncına dikkat etmenin sadece kalp sağlığı için önemli olmadığını, aynı zamanda beynin sağlığını korumak için de hayati önem taşıdığını söylüyor.

Özetle, bu araştırma diyastolik kan basıncını yönetmenin (özellikle 80’in altında tutmanın) yaşlandıkça beyin sorunları riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Paylaşın

Araştırma: Kaslardaki Gizli Yağ Ölüm Riskini Artırabilir

Yeni bir araştırmaya göre, sadece belinizin etrafındaki değil, kaslarınızın derinliklerinde gizlenen yağlar da kalp krizi, kalp yetmezliği ve hatta ölüm riskini artırabilir.

Haber Merkezi / Kaslar arası yağ olarak adlandırılan bu tür yağlar, vücutta düzenli olarak görünmeyebilir veya vücut kitle indeksine (VKİ) yansımayabilir, ancak yine de kalp sağlığınıza zarar verebilir.

Harvard Tıp Fakültesi ve Brigham ve Kadın Hastanesi’nden Profesör Viviany Taqueti liderliğindeki araştırma, kasların içinde depolanan yağın kalp fonksiyonunu ve uzun vadeli kardiyovasküler hastalık riskini nasıl etkilediğini derinlemesine inceleyen ilk araştırmadır.

Deri altında veya organların etrafında bulunan yağın aksine, kaslar arası yağ, kas lifleri arasına yerleşmiştir ve ileri görüntüleme yöntemleri olmadan görülmesi veya ölçülmesi daha zordur.

Bu yağlar, iltihaplanmayı tetikleyebilir, metabolizmayı bozabilir ve kalbe kan sağlayanlar da dahil olmak üzere kan damarlarına zarar verebilir.

Çoğunluğu kadın 669 hastanın (ortalama yaş 63) incelendiği araştırmada öne çıkan bulgular şöyle:

Yağlı kas oranındaki her yüzde 1’lik artış, kalpteki küçük kan damarlarının düzgün çalışmadığı bir durum olan koroner mikrovasküler disfonksiyon (CMD) riskinde yüzde 2’lik bir artışa neden oluyor.

Aynı yüzde 1’lik artışın, hastaneye yatma veya kalp krizi veya kalp yetmezliğinden ölme riskinin yüzde 7 daha fazla olmasıyla bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Profesör Taqueti, deri altındaki yağın aksine, kaslar arasındaki yağın iltihaplanmaya yol açabileceğini, kan şekerinin düzenlenmesini bozabileceğini ve insülin direncini kötüleştirebileceğini, bunların kalp kasına ve kan dolaşımına zarar verme olasılığını artırdığını açıkladı.

Vücut kitle indeksi ve bel çevresi gibi geleneksel belirteçlerin artık bir kişinin kalp riskini değerlendirmek için yeterli olmadığını vurgulayan Taqueti, “Birinin kaslarında yağ depolandığını bilmek, dışarıdan sağlıklı görünseler bile, kimin risk altında olduğunu belirlemenin daha iyi bir yolunu sunuyor” dedi.

Taqueti, “Henüz bilmediğimiz şey, obezite ve diyabet için yaygın olarak kullanılan GLP-1 ilaçları gibi tedavilerin özellikle bu tür yağları hedef alıp alamayacağı” diye ekledi.

Paylaşın

DEHB, Yetişkinlerde Bunama Riskini Artırabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan yetişkinlerin yaşlandıkça bunama geliştirme olasılığının daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Cenevre Üniversitesi Hastaneleri ve Cenevre Üniversitesi’nden bilim insanları, DEHB’li yetişkinlerin beyinlerinin, Alzheimer ve diğer yaşa bağlı demans türlerinde görülen değişikliklere benzer değişiklikler gösterdiğini buldular.

Araştırmaya ilişkin bulgular, Psychiatry and Clinical Neurosciences dergisinde yayınlandı.

DEHB odaklanmayı, dürtüleri kontrol etmeyi ve hareketsiz kalmayı zorlaştıran yaygın bir beyin rahatsızlığıdır.  Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, yetişkinlerin yaklaşık yüzde 3,5’i DEHB ile yaşıyor.

Bilim insanları, araştırmada, 25 – 45 yaşları arasında DEHB’li 32 yetişkini inceleyerek, DEHB’siz 29 yetişkinle karşılaştırdılar. Bilim insanları, bunu yapmak için kantitatif duyarlılık haritalaması veya kısaca QSM adı verilen özel bir beyin taraması yöntemini kullandılar.

Araştırmanın sonuçlar çarpıcıydı. DEHB’li kişilerin beyinlerinin belirli bölgelerinde, bu rahatsızlığı olmayanlara göre daha fazla demir vardı.

Araştırma, precentral korteks adı verilen bir beyin bölgesindeki yüksek demir seviyeleri ile kandaki yüksek NfL seviyeleri arasında net bir bağlantı buldu. Bunlar çok önemli belirteçlerdir, çünkü her ikisinin de beyin yaşlanması ve demansın erken evreleriyle bağlantılı olduğu bilinmektedir.

Araştırmayı yürüten Profesör Paul G. Unschuld, bilim insanlarının, DEHB ile ileride bunama riski arasında olası bir nörolojik mekanizmayı ilk kez gördüklerini söyledi.

Bu araştırma, yetişkinlerde DEHB’nin yalnızca günlük yaşamda dikkat ve davranışları etkileyen bir rahatsızlık olmadığına, aynı zamanda beyin sağlığı üzerinde de uzun vadeli etkileri olabileceğine dair kanıtlara katkıda bulunmaktadır.

Bu nedenle, DEHB’nin erken teşhisi ve iyi yönetimi, yaşam kalitesini iyileştirmenin yanı sıra, yaşlılıkta hafıza sorunlarına veya bilişsel gerilemeye karşı da koruma sağlayabilir.

Paylaşın