Asit Reflüsü Ve GERD: Aynı Şey Mi?

Asit reflü ve gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) yakından ilişkilidir, ancak terimler aynı anlama gelmez. Asit reflü, mide asidinin boğazı mideye bağlayan özofagus adı verilen tüpe geri kaçmasıdır.

Haber Merkezi / Asit reflü atağı sırasında, göğüste yanma hissi hissedilebilir; bu, genellikle mide ekşimesi olarak adlandırılır. Bu, ağır bir yemek yedikten veya kahve ya da alkol tükettikten sonra ortaya çıkabilir.

Bazen asit reflü, daha şiddetli bir reflü türü olan GERD’e dönüşür. GERD’in en yaygın belirtisi, haftada iki veya daha fazla yaşanan mide ekşimesidir. Diğer belirtiler arasında yiyecek veya ekşi sıvıların geri gelmesi, yutma güçlüğü, öksürük, hırıltılı solunum ve özellikle geceleri yatarken görülen göğüs ağrısı yer alabilir.

Eğer ara sıra asit reflüsü yaşıyorsanız, şu yaşam tarzı değişikliklerini deneyin:

Fazla kilolarınızdan kurtulun,
Daha küçük öğünler yiyin,
Yatmadan 2-3 saat önce yemek yemeyin,
Yatağınızın baş kısmını yükseltin,
Kızarmış veya yağlı yiyecekler, çikolata ve nane gibi mide ekşimesine neden olabilecek yiyecekleri tüketmeyin,
Karnınızın çevresini sıkan giysiler giymeyin,
Alkol ve tütün ürünleri tüketmeyin.

GERD’inizin olduğundan şüpheleniyorsanız, semptomlarınız kötüleşiyorsa veya mide bulantısı, kusma ya da yutma güçlüğü çekiyorsanız, doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Sivilce İzleri: En İyi Tedavi Yöntemi Hangisidir?

Sivilceler iyileştikten sonra geride kalan kırmızımsı veya kahverengi izler herhangi bir tedaviye gerek kalmadan kaybolabilir. Ancak sivilceleri sıkmak veya koparmak, iz kalma riskini de artırabilir.

Haber Merkezi / Sivilce izlerini iyileştirmek için çeşitli yöntemler uygulanabilir, ancak tek bir tedavi yöntemi herkes için en iyisi olmayabilir.

Aşağıdaki yaklaşımlardan biri veya birkaçı, sivilce izine, cilt tipine ve sivilce izinin şiddetine bağlı olarak cildin görünümünü iyileştirebilir.

Evde cilt bakımı: Güneş kremi kullanmak, sivilce izi olmayan cilt ile sivilce izi arasındaki kontrastı azaltmaya yardımcı olabilir. Azelaik asit veya hidroksi asit içeren bazı tıbbi kremler de faydalı olabilir.

Yumuşak doku dolguları: Kolajen, yağ veya diğer maddelerin deri altına enjekte edilmesi, sivilcelerin bıraktığı çukur izlerin üzerindeki cildi dolgunlaştırabilir. Bu yöntemin cilt renginde değişiklik riski çok düşüktür.

Steroid enjeksiyonu: Bazı kabarık sivilce izlerine steroid enjekte etmek cildin görünümünü iyileştirebilir.

Lazerle cilt yenileme: Genellikle daha önce dermabrazyon ile tedavi edilmiş sivilce izlerinde kullanılıyor. Bu tekniğin, koyu tenli veya keloid geçmişi olan kişilerde yan etki riski daha yüksektir.

Diğer enerji bazlı işlemler: Darbeli ışık kaynakları ve radyofrekans cihazları, cildin dış tabakasına zarar vermeden sivilce izlerinin daha az fark edilir olmasına yardımcı olur. 

Dermabrazyon: Bu işlem genellikle daha ciddi sivilce izleri için kullanılır. Doktor, cildin üst tabakasını hızla dönen bir fırça veya başka bir cihazla temizler. Yüzeysel sivilce izleri tamamen giderilebilir ve daha derin sivilce izleri daha az belirgin görünebilir.

Kimyasal peeling: Doktor, cildin üst tabakasını soymak ve daha derin izlerin görünümünü en aza indirmek için yara dokusuna kimyasal bir solüsyon uygular. Olası yan etkiler arasında, özellikle koyu ciltlerde kullanılan derin peelinglerde cilt renginde değişiklikler yer alır.

Cilt iğnelemesi: Doktor, alttaki dokuda kolajen oluşumunu teşvik etmek için iğneli bir cihazı cildin üzerinde gezdirir. Sivilce izleri için güvenli, basit ve etkili bir tekniktir.

Ameliyat: Doktor, punch eksizyonu adı verilen küçük bir işlemle sivilce izlerini tek tek keser ve yarayı dikiş veya deri grefti ile onarır. Subsizyon adı verilen bir teknikle, doktor sivilce izinin altındaki lifleri gevşetmek için deri altına iğneler yerleştirir.

OnabotulinumtoxinA (Botoks): Bazen sivilce izlerinin etrafındaki ciltte kırışıklıklar meydana gelir. Botoks enjeksiyonu, çevredeki cildi rahatlatarak akne izinin görünümünü iyileştirebilir.

Paylaşın

Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın

Hormon Tedavisi Meme Kanserine Neden Olabilir Mi?

Bazı kadınlar, sıcak basması ve gece terlemeleri gibi menopoz semptomlarını tedavi etmek için hormon tedavisi kullanmanın meme kanseri riskiyle ilişkili olduğu konusunda endişe duymaktadır.

Haber Merkezi / Yeni yayınlanan bir araştırma, 55 yaşın altındaki kişilerde bir tür hormon tedavisinin meme kanseri riskini artırabileceğini öne sürüyor.

Bilim insanları, östrojen ve progestin tedavisi gören bu yaş grubundaki kadınların, hormon tedavisi görmeyen kadınlara göre meme kanseri geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu söylediler.

Epidemiyolog ve araştırmanın başyazarı olan Katie O’Brien, “Hormon tedavisi, şiddetli menopoz semptomları yaşayan veya hormon seviyelerini etkileyen ameliyatlar geçiren kadınların yaşam kalitesini büyük ölçüde artırabilir” dedi.

Katie O’Brien, “Araştırmamız, farklı hormon tedavisi türleriyle ilişkili riskler konusunda daha fazla anlayış sağlıyor ve bunun hastaların ve doktorlarının daha bilinçli tedavi planları geliştirmelerine yardımcı olacağını umuyoruz” diye ekledi.

Bilim insanları, araştırmada analiz edilen iki hormon tedavisinin genellikle menopoz semptomlarını yönetmek veya rahim veya yumurtalıkların alınması ameliyatından (histerektomi) sonra hormon seviyelerini eski haline getirmek için kullanıldığını söylediler.

Bilim insanları, progesteron içermeyen östrojen tedavisinin, yani sadece östrojen içeren replasman tedavisinin, rahim kanseri riskini artırdığı gösterildiğinden yalnızca histerektomi geçirmiş kadınlara önerildiğini ifade ettiler.

Araştırma için, 55 yaşın altındaki 459.000’den fazla kadını kapsayan 13 önceki çalışmadan elde edilen verileri bir araya getirildi.

Sonuçlar, östrojen tedavisini yerine koymadan kullanan kadınların meme kanseri geliştirme riskinin, hormon tedavisi almayan kadınlara kıyasla yüzde 14 daha düşük olduğunu gösterdi. Bu koruyucu etkinin, tedaviye daha genç yaşta başlayan veya daha uzun süredir tedavi gören kadınlarda daha güçlü olduğu dikkat çekilmektedir.

Bu arada bilim insanları, östrojen/progestin tedavisi gören kadınlarda meme kanserine yakalanma riskinin yüzde 10, iki yıldan uzun süredir tedavi gören kadınlarda ise riskin yüzde 18 daha fazla olduğunu söylediler.

Araştırmada yer alan bilim insanları, genel olarak östrojen/progestin kullanan kadınlarda 55 yaşından önce meme kanseri geliştirme riskinin yaklaşık yüzde 4,5 olduğunu, hormon tedavisi hiç kullanmamış kadınlarda bu oranın yüzde 4,1, östrojen tedavisi kullanmış kadınlarda ise yüzde 3,6 olduğunu belirtti.

Bilim insanları ayrıca, östrojen/progestin tedavisi ile meme kanseri arasındaki ilişkinin, özellikle rahim veya yumurtalıkları alınmamış kadınlarda yüzde 15 oranında daha fazla risk taşıdığını kaydetti.

Araştırmanın bir diğer yazarı Dale Sandler, “Sağlıklı rahim ve yumurtalıklara sahip kadınlarda östrojen/progestin hormon tedavisiyle meme kanseri riskinin arttığı dikkatlice değerlendirilmelidir” dedi.

Bilim insanları, araştırmanın sonuçlarının, hormon tedavisi ile meme kanseri riski arasında benzer bir ilişki bulan önceki geniş çaplı çalışmalarla tutarlı olduğunu belirtti.

Paylaşın

Haftada İki Egzersiz Kalp Hastalığından Ölüm Riskini Yüzde 33 Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapılsa bile, herhangi bir nedenden veya kalp hastalığından ölme riskinin yüzde 33 oranında azalabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu, Boston Üniversitesi ve Vanderbilt Üniversitesi gibi önde gelen üniversitelerden bilim insanları tarafından yapıldı.

Araştırmada, diyabet hastası olduğunu söyleyen 51 binden fazla yetişkinin 1997’den 2018’e kadar toplanan verileri incelendi.

Bilim insanları, katılımcıları ne kadar ve ne sıklıkla egzersiz yaptıklarına göre dört gruba ayırdılar. İlk grup hiç egzersiz yapmadı. İkinci grup ise biraz egzersiz yaptı ancak, her hafta en az 150 dakika orta ila yoğun fiziksel aktivite (tempolu yürüyüş veya bisiklet gibi) önerisine ulaşamadı.

Üçüncü grup “hafta sonu savaşçıları” olarak adlandırılıyordu; bu grup haftada yalnızca bir veya iki gün 150 dakika veya daha fazla egzersiz yapıyorlardı. Son grup ise “düzenli olarak aktif”ti; bunlar da 150 dakikalık egzersizi en az üç güne yaymışlardı.

Araştırmanın sonuçları çok açıktı. Hiç egzersiz yapmayanlara kıyasla, biraz egzersiz yapanların herhangi bir nedenden ölme olasılığı daha düşüktü. Hafta sonu savaşçılarının erken ölme riski yüzde 21, düzenli olarak egzersiz yapanların olanların ise yüzde 17 daha düşüktü.

Kalp hastalığından ölme oranlarına gelince, sonuçlar daha da çarpıcıydı. Hafta sonu savaşçılarının riski yüzde 33, düzenli olarak aktif olanların riski ise yüzde 19 daha düşüktü.

Ancak konu kanserden ölmeye geldiğinde, egzersizin etkisi daha az oldu. Kanser kaynaklı ölümlerde gruplar arasında büyük bir fark görülmedi.

Araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapmaya vaktiniz olsa bile, özellikle kalp hastalığı ve erken ölüm riski daha yüksek olan diyabet hastaları için büyük bir fark oluşturabileceğini ortaya koydu.

Sonuç olarak, ister hafta sonu savaşçısı olun ister düzenli egzersiz yapan biri olun, haftada önerilen 150 dakikalık egzersizi karşılamak, özellikle kalp rahatsızlıklarından kaynaklanan ölüm riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Paylaşın

Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın

Alışkanlıklar Ve Yaşlanma Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Kanserin ne kadarının alışkanlıklar veya çevresel faktörlerden, ne kadarının ise yaşlanma veya genlerdeki rastgele değişikliklerin sonucu olduğu merak edilen konuların başında geliyor.

Haber Merkezi / İşte bu faktörlerin kanser riskine olan etkileri:

Alışkanlıklar:

Sigara ve tütün kullanımı: Sigara ve tütün kullanımı, Akciğer, ağız, boğaz ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türüyle doğrudan bağlantılıdır. Sigara, kanser vakalarının yaklaşık yüzde 30’undan sorumludur.

Beslenme: İşlenmiş gıdalar, kırmızı et ve şekerli içeceklerin fazla tüketimi kolorektal, meme ve karaciğer kanseri riskini artırabilir. Buna karşın, sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı beslenme riski azaltabilir.

Fiziksel aktivite: Düzenli egzersiz, meme, kolon ve endometrium kanseri riskini düşürebilir. Hareketsiz yaşam tarzı ise kanser riskini artırabilir.

Alkol tüketimi: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer, meme, ağız ve yemek borusu kanseri riskini artırabilir.

Obezite: Fazla kilolu olmak, meme, kolorektal, pankreas ve böbrek kanseri gibi birçok kanser türüyle ilişkilidir.

Yaşlanma

Hücresel hasar birikimi: Yaş ilerledikçe, DNA’da biriken hasarlar ve onarım mekanizmalarının zayıflaması kanser riskini artırabilir. Çoğu kanser 50 yaşından sonra daha sık görülür.

Bağışıklık sistemi zayıflığı: Yaşla birlikte bağışıklık sistemi zayıflar, bu da kanser hücrelerini tespit etme ve yok etme yeteneğini azaltabilir.

Kronik iltihap: Yaşlanmayla artan kronik iltihap, kanser gelişimini teşvik edebilir.

Çevresel faktörler:

Radyasyon maruziyeti: UV ışınları (güneş, solaryum) cilt kanserine, iyonize radyasyon (X-ışınları, radon gazı) ise akciğer ve diğer kanserlere neden olabilir.

Kimyasal maddeler: Asbest (mezotelyoma), benzen (lösemi) ve pestisitler gibi kimyasallar kanser riskini artırabilir.

Hava ve su kirliliği: Partikül madde, ağır metaller ve içme suyundaki kirleticiler (ör. arsenik) kanser riskini yükseltebilir.

Enfeksiyonlar: HPV (rahim ağzı kanseri), hepatit B/C (karaciğer kanseri) ve Helicobacter pylori (mide kanseri) gibi mikroorganizmalar kanserle ilişkilidir.

Genetik faktörler

Kalıtsal mutasyonlar: BRCA1/BRCA2 (meme ve yumurtalık kanseri), Lynch sendromu (kolorektal kanser) gibi gen mutasyonları yüksek risk oluşturur.

Aile öyküsü: Ailede kanser öyküsü, genetik yatkınlık veya ortak çevresel faktörler nedeniyle riski artırabilir.

Genetik polimorfizmler: Bazı gen varyasyonları, çevresel faktörlere karşı hassasiyeti artırarak kanser riskini dolaylı olarak etkileyebilir.

Paylaşın

Tip 5 Diyabet Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Genellikle tip 1 ve tip 2 diyabet bilinmektedir. Ancak son zamanlarda yeni bir terim daha dikkat çekmeye başladı: tip 5 diyabet. Tip 5 diyabet, yetersiz beslenmeye bağlı bir diyabet türüdür.

Haber Merkezi / Tip 5 diyabet, Yetersiz Beslenmeye Bağlı Diyabet (MRDM) olarak da bilinmektedir.

Tip 5 Diyabetin Nedenleri

Tip 1 (otoimmün yanıtla tetiklenir) ve tip 2’nin (insülin direnciyle oluşur) aksine, tip 5 diyabet uzun süreli temel besin eksikliğinden kaynaklanır.

Vücut yeterli besin alamadığında zamanla insülin üretimi bozulur. Bu durum, kan şekeri seviyelerinin giderek artmasına ve kontrol edilmesinin zorlaşmasına neden olur.

Tip 5 Diyabet Belirtileri

Aşırı susuzluk,
Sık idrara çıkma,
Açıklanamayan kilo kaybı,
Kronik yorgunluk,
Bulanık görme,
Yavaş iyileşen yaralar.

Ayrıca, tip 5 diyabetli çocuklarda sindirim enzimi üretiminin azalmasıyla ilgili semptomlar görülebilir, bu nedenle kısmen sindirilmiş yiyecekler sindirim sisteminde kalır. Bu durum karın ağrısı, şişkinlik ve ishal gibi çeşitli semptomlara neden olabilir.

Tip 5 Diyabet Teşhisi ve Tedavisi

Ancak doktorlar tip 5 diyabetin teşhisi için aşağıdaki destekleyici testleri önerebilirler:

Açlık kan şekeri testi,
HbA1c testi,
Pankreas fonksiyon testi,
Beslenme durumu değerlendirmesi.

Test sonuçları tip 5 diyabet tanısı doğrularsa, tedavi ilaç tedavisi ve beslenme düzenlemesinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Antidiyabetik ilaçlar, pankreasın insülin üretmesine yardımcı olmayı ve vücudun bu hormona verdiği yanıtı artırmayı amaçlar.

Bu arada sağlıklı ve besleyici bir beslenme düzeninin benimsenmesi ve gerekli besin takviyelerinin sağlanmasıyla beslenmede iyileşme sağlanır.

Paylaşın

Folik Asit Açısından Zengin Meyveler

Folik asit (folat), vücut için önemli olan bir B vitamini türüdür. Folik asit, kan hücreleri, cilt, saç ve tırnaklar gibi yeni hücrelerin oluşumuna yardımcı olur.

Haber Merkezi / Folik asit eksikliğinin belirtileri arasında kansızlık, yorgunluk, kas güçsüzlüğü, baş ağrısı veya bayılacakmış gibi hissetme, soluk cilt, çarpıntı ve nefes darlığı bulunur.

İşte folik asit açısından zengin meyveler:

Portakal: Portakal, vücudunuzun bağışıklık sistemine fayda sağlayan folik asit ve C vitamini içerir. Portakalın 100 gramında yaklaşık 30 mikrogram folat bulunur.

Greyfurt: Folat içermesinin yanı sıra, greyfurt naringin ve narirutin de içerir. Her iki bileşen de, folik asidin bağışıklığı güçlendirme işlevine yardımcı olabilecek anti – enflamatuar özelliklere sahiptir.

Greyfurtun (230 gram) içindeki folat miktarı yaklaşık 29,9 mikrogramdır.

Limon: Limon, folik asit içeren bir diğer turunçgil meyvesidir. Limonun (100 gramda) folik asit miktarı yaklaşık 20 mikrogramdır. Limonun ayrıca bağışıklık sistemi için aynı faydaları sağlayan C vitamini içerdiği de bilinmektedir.

Mango: Mango oldukça yüksek folik asit içeriğine sahiptir. Mangodaki folik asit içeriği (100 gram başına) 60 ila 138 mikrogram arasında değişir. En küçük ve olgunlaşmamış mangoda daha yüksek folat içeriği bulunur.

Guava: Guavadaki folik asit içeriği 91 ila 92,98 mikrogram (100 gramda) arasında değişmektedir.

Papaya: Papaya, folik asit açısından zengin tropikal bir meyvedir. Toplam folat içeriği 61,6 ila 64,61 mikrogram arasındadır. Papaya, folik asidin yanı sıra vitaminler açısından da zengindir. A, C, E ve K vitaminlerini içerir.

Jak meyvesi: Jak meyvesinde yaklaşık 51,1 – 53,27 mikrogram folat bulunur. Ancak bu oran, meyvenin olgunlaşmış veya olgunlaşmamış olmasına bağlı olarak değişebilir.

Avokado: Yaklaşık 50 gram (üçte biri) avokado 44,5 mikrogram folat içerir. Avokado ayrıca K vitamini ve bakır gibi vitamin ve mineraller açısından da zengindir.

Paylaşın

Dikkat Edilmesi Gereken Prediyabet Belirtileri

Alışılmadık derecede yorgun, sürekli susamış veya yemek yedikten sonra bile aç hissettiniz mi? Eğer öyleyse, bunlar göz ardı edilmemesi gereken prediyabetin uyarı işaretleri olabilirler.

Haber Merkezi / Prediyabet, kan şekerinin normalden yüksek olduğu ancak tip 2 diyabet olarak sınıflandırılacak kadar yüksek olmadığı bir durumdur.

İşte prediyabetin dikkat edilmesi gereken dokuz yaygın belirtisi:

Aşırı yorgunluk: Prediyabetin belirtilerinden biri, belirgin bir sebep olmaksızın alışılmadık derecede yorgun hissetmektir. Bu durum, kan şekeri kullanımının bozulması nedeniyle hücrelerinizin yeterli enerji alamaması durumunda ortaya çıkabilir.

Sık susama: Bol sıvı tüketmenize rağmen sürekli susuyorsanız, bu prediyabet belirtisi olabilir. Yüksek kan şekeri seviyeleri, vücudunuzun fazla şekeri idrar yoluyla atmaya çalışmasına neden olur.

Sık idrara çıkma: Artan susuzlukla bağlantılı olarak, özellikle geceleri daha sık tuvalete gittiğinizi fark edebilirsiniz. Bu, genellikle gözden kaçan prediyabetin erken belirtilerinden biridir.

Vücut kıvrımlarında koyulaşmış cilt: Boyun, koltuk altı veya kasık gibi bölgelerdeki koyu veya kalınlaşmış cilt lekeleri (akantozis nigrikans olarak bilinir) insülin direncinin ve prediyabetin erken bir belirtisi olabilir.

Bulanık görme: Görüşünüz aniden bulanıklaşırsa, sadece göz yorgunluğunu suçlamayın. Bu durum, prediyabetin yaygın bir belirtisi olan kan şekeri seviyelerindeki dalgalanmalardan kaynaklanıyor olabilir.

Kilo alımı veya kilo vermede zorluk: Özellikle kilo alımınız göbek çevresinde yoğunlaşıyorsa, karın yağlanmasının prediyabetin önemli bir sorunu olan insülin direnciyle güçlü bir bağlantısı vardır.

Ruh hali değişimleri: Kan şekeri dalgalanmaları sinirlilik, kaygı veya odaklanma sorunu gibi duygusal dengesizliklere yol açabilir.

Yemek yedikten sonra bile açlık hissi: Vücudunuz yeterli glikozu düzgün bir şekilde işleyemediğinde, yemek yemenize rağmen açlık sinyalleri gönderebilir. Bu da prediyabetin yanlış anlaşılan bir başka belirtisidir.

Yavaş iyileşen yaralar: Prediyabetin sıklıkla gözden kaçan bir belirtisi, yaraların yavaş iyileşmesidir. Kötü kan şekeri kontrolü, vücudun etkili bir şekilde onarım yapma yeteneğini olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın